Pandemi hapsinin hafiflemeye başladığı günlerinde, sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” da bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

Bugünkü konuğumuz;  Salvador Dali – Belleğin Azmi

 

Belleğin Azmi ya da Eriyen Saatler, İspanyol sanatçı Salvador Dalí tarafından 1931 yılında yapılan ve en bilinen eserlerinden biri olan tablodur. 1932 yılında 250 Amerikan doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York’taki National Museum of Art’ta sergilenmektedir.

Dünyanın en ünlü tablolarından biri olan Belleğin Azmi ya da Eriyen Saatler büyüleyici bir eserdir. Eserde kullanılan renk paleti, soluk ve azdır. Saatlerde gök yüzünde kullanılan turkuaz renk kullanılmıştır. Bu turkuaz renk hafiftir ve aynı zamanda parlaktır. Sağ üst köşede bir dağ vardır ve bu dağın tepesi yeşilliklerle kaplıdır fakat hiç ağaç yoktur. Dağın hemen solunda deniz başlamaktadır. Eserdeki yer tek renktir ve kumu andırır. Sol alt köşeden başlayarak uzayan bir masa vardır. Masanın üstünden  aşağı doğru eriyen 3 saatten biri vardır.

Saatin hemen yanında yine masanın üstünde lav desenli bir obje vardır. Üstü yoğun bir kızıldır ve ortasına doğru siyah parçalar vardır. Masanın köşesinde yukarı çıkan bir dal ve bu dalın üstünde eriyen bir saat daha vardır.  Adeta asılı bir çamaşır gibi durmaktadır. Son saat ise yerde, gri bir objenin üstünde erimektedir.

Kaynak ve diğerleri için : https://konusanmuze.com

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatro Günü…

Tiyatro deyince ilk anda sadece Oyuncular gelir akla. Oysa tiyatro bir ekip işidir ön planda elbette ki oyuncular var fakat oyun sergilenmeden önce ve sergilenme esnasında arkada emek verenleri de bilmek hatırlamak ve hatırlatman görevimiz.

Tiyatro; Yönetmen, oyuncu, dekor ve ışıkçısı zaman zaman makyözleri ile bir bütündür.

Bu bütünlük içinde, zannediyor musunuz pandemi döneminde sadece oyuncular zorluk çekti? Hayır elbette. Biz biliyoruz sizlerde lütfen tekrar düşünün, sahneden başka geliri olmayan yukarıda saydığım sahne emekçileri dışında, elbette salon çalışanlarını da unutmamız gerekiyor.

Bir gün her şey normalleşecek şimdi değilse de enazından o zaman arada bir teşekkür edelim. Çünkü pandemi süresince kim aç, kim yoksun biz iyi biliyoruz, sizler de artık bir düşünürsünüz değil mi?

Çünkü bu saydığım mesleği yapanların çok büyük kısmı devlet desteğinden yoksun kaldı.

Biliyoruz tiyatrolar elden geldiğince dijitate taşınmaya çalışıyor ve sizlerde biliyorsunuz ki en güzeli sahneden izlemek ama malum şartlar hepimizi tedirgin ediyor ve biliyoruz ki dijitale taşınan oyunları da izliyorsunuz!

Birçok sanatçı bildiri ve açıklamalar yapıyor ve asıl duyması ve duyuyoruz fakat asıl duyması gerekenler ne yazık ki kapı-duvar!

 

Bugün dünya tiyatro günü ve bir kez daha yazalım BUGÜN 27 MAYIS VE DÜNYA TİYATRO GÜNÜ!

Bugün 18 Mart. Çanakkale Şehitlerini anma günü… Biliyoruz ki ülkemizin tarihinde pek çok önemli ve destansı gün var. Fakat başlı başına bir savaşta 500.000 insanın öldüğü, ve imparatorluğun galip geldiği tek cephedir. Ve elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiyeyi kurma yolunda liderliğinin onaylanması ve simgeleşmesine yol açan Anadolu’nun fedakar insanlarının canını dişine takarak ülkesini savunduğu kahramanlık destanıdır. 106 yıl önce bugün ülkesi için kendini feda eden büyük insanlarımızı sevgi ve saygı ile anıyoruz.

Her ne kadar biliyorsak da”  Nedir bu Çanakkale Savaşı?” sorusunun cevabını aşağıda bulabilirsiniz.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti konumundaki İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zaptetmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Kara ve deniz savaşı sonucunda iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiğı 1 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü, Almanya ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, imparatorluğun eninde sonunda Almanya’nın ana gücünü oluşturduğu İttifak Devletleri safında fiilen savaşa gireceği anlamına gelmektedir. Enver Paşa, fiilen savaşa girmeyi, seferberliğin tamamlanmamış olması ve Çanakkale Boğazı savunmasının tamamlanmaması gibi gerekçelerle ertelemeye çalışmıştır. Ancak Almanya, bir an önce savaşa fiilen girilmesi için baskılarını sürdürmüştür. Bu baskılar, Akdeniz’de İngiliz donanması önünden çekilen Goeben ve Breslau savaş gemilerinin İstanbul’a gelmesiyle bir oldu bittiye getirilmişti. Daha sonra Osmanlı Donanması’na bağlı bir grup gemiyle Karadeniz’e açılan bu gemiler 27 Ekim 1914 tarihinde Rus limanlarını bombalayınca Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.

Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith’e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya kondu ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vaz geçilmek zorunda kalındı.

Deniz harekatıyla İstanbul’a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır. İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos’ta Kurmay Albay Mustafa Kemal’in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.

Harekat öncesi

I. Dünya Savaşı:

Sanayi Devrimi’nden itibaren giderek büyüyen üretim bir yandan hammadde gereksinimini sürekli artırırken diğer yandan yeni pazarları gerektiriyordu. Diğer yandan giderek büyüyen sermaye birikimi, yeni yatırım alanları bulmaya yöneliyordu.[10] Avrupa’nın büyük devletleri 19. yüzyıl boyunca farklı hızlarda gelişmişlerdi ve gelişmelerini sürdürebilmek için etki alanlarını genişletmek için sıkı bir rekabet içindeydiler. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası farklı ilgi alanlarına sahip olsalar da bu alanlar çok yerde iç içe girmektedir. Sonuçta bu rekabet, 20. yüzyılın başlarında bir savaşı kaçınılmaz olarak gündeme getirmişti.[11] Bu ülkeler arasında süreç içinde oluşan ittifaklar da olası savaşın Avrupa çapında bir savaş olmasına yol açacaktır. Bu dönemde netleşen bu itifaklar, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri ile Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya’nın oluşturduğu İttifak Devletleri bloklarıdır.[11] Bu şekilde bir bloklaşma 1882 yılında Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya arasındaki bir ittifakla, bir bloğu oluşturmuştu. Kısa süre sonra 1894 yılında Fransa – Rusya, 1904 yılında İngiltere – Fransa, 1907 yılında da İngiltere – Rusya arasında antlaşmalar yapılarak diğer blok şekillenmiştir.[12] İngiltere ve Fransa arasındaki 1904 yılı antlaşması ilginçtir. İngiltere, Fransa’nın “Kuzey Afrika’nın en iyi parçalarını” almasına göz yumuyordu, Fransa ise Mısır’daki İngiliz varlığına karışmayacaktı.[13] İngiltere ile 1907 yılında Çarlık Rusyası arasındaki antlaşma da 1904 antlaşmasına benzer biçimde, esas olarak tarafların Avrupa dışı ilgi alanlarını düzenliyordu. İran, Afganistan, Çin ve Tibet’teki iki ülkenin çıkarları arasındaki çekişmelere çözüm getiriyordu.[14] Tüm bunların ortaya koyduğu haliyle Avrupa’daki bu bloklaşmalar, esas olarak Avrupa dışı paylaşımı konu almaktaydı. Dolayısıyla bu bloklaşmanın sonunda ortaya çıkacak olan Avrupa çapındaki topyekün savaş, esas itibariyle Avrupalı büyük güçlerin, Avrupa dışını yeniden paylaşımı mücadelesi olarak görülmektedir.

I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Balkanlar da iki kampa ayrılmıştı. Bir bakıma İtilaf Devletleri’nin himayesinden olan Yunanistan, Romanya ve Sırbistan bir tarafı oluştururken İttifak Devletleri’ne daha eğilimli görünen Bulgaristan diğer tarafı oluşturuyordu. Dolayısıyla bu bölgeyle ilgili hesaplarda Bulgaristan’ın durumu hesaba katılmak zorundaydı. Nitekim 1914 yılının Haziran ayında Bulgaristan yüklüce bir borç anlaşmasıyla de facto İttifak Devletleri safına kaymıştır.[15] Sonuç olarak özellikle Avrupalı büyük devletler arasıda oluşan bu bloklaşma, yerel bir çatışmanın bile Avrupa’nın en azından dört büyük devletinin işe karşımasını gerektirecekti.[16]

Sonuçta ortaya çıkan da bu oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliatı Franz Ferdinand 28 Haziran 1914 günü bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldü.[17] Bunun üzerine Avusturya Macaristan İmparatorluğu Sırbistan’a 48 saat süreli bir ültimatom vermiştir. Sırbistan’ın tüm oyalama çabalarına karşın 28 Temmuz Belgrad’ı bombalamaya başlayarak bu ülkeye savaş ilan etti. Ardından Çarlık Rusyası genel seferberliğe gitti.[18] Ancak Almanya daha önce Rusya’nın seferberlik ilanını, savaş ilanı olarak kabul edeceğini tüm devletler nezdinde deklare etmiştir.[19] Bunun üzerine 1 Ağustosta Rusya’ya, 3 Ağustosta da Fransa’ya savaş ilan etti.[18] Bu savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ederek Almanya – Avusturya bloğundan ayrılmış, bir yıl sonra yeniden katılmıştır.

Almanya, geçmişten beri, daha net olarak Bismarck’tan beri iki cepheli bir savaştan kaçınmaktaydı ancak bu değişmez kaderi gibi görünüyordu. Doğuda Çarlık Rusyası, batıda ise Fransa gibi iki güçlü devlet vardı. Alman İmparatorluğu’nun 1891 – 1905 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığını üstlenen Schlieffen, bu tehlikeli durum için bir plan geliştirmişti ve doğal olarak Schlieffen Planı olarak biliniyordu. Bu plan, Rusya’nın seferberliğini bir ay içinde tamamlayabileceği hesabına dayanmaktadır. Almanya, tüm gücüyle batıya saldırarak kesin sonuç elde edecek ve bunun üzerine seferberliğini anca tamamlamış olan Rusya’ya saldıracaktı. Böylelikle iki cephede savaşma durumunda düşmekten kaçınacaktı.[19] Almanya bu stratejiyi uygulamak için 3 Ağustosta Fransa’ya savaş ilan eder etmez hiç vakit kaybetmeden, bu ülkeye Belçika üzerinden saldırı hazırlığına girişmiştir. Belçika’dan geçiş için izin istendiyse de olumlu yanıt alınmadı ve bunun üzerine Alman orduları 4 Ağustosta Belçika’ya saldırdı.[20] Ancak kısa süre içinde bu stratejinin uygulaması başarısız oldu ve Alman Orduları Marne’de Fransız – İngiliz savunmasını aşamadı ve 12 Eylülde Marne hattında durduruldular. Artık Schlieffen Planı işlemeyecekti[21] Bu durumda Almanya yine iki cepheli savaşla karşı karşıyaydı. Doğuda Rusya ile, batıda da İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle çarpışmak durumundaydı. Ancak iki cephede de güçlü olamazdı, bir tarafa öncelik vermeliydi. Güçlü olmayı seçtiği cephe Batı Cephesi’ydi, doğuda zayıf kuvvetlerle oyalama muharebesi verecek, diğer deyişle savunmada kalacak, kuvvetlerinin büyük kısmını Batı’da kullanarak burada kesin sonuç elde ettikten sonra esas kuvvetlerini Rusya Cephesi’ne aktaracaktı.[22]

Avrupa içlerindeki bu gelişmeler, İngiltere ve Fransa’yı müttefikleri Rusya’yı desteklemek zorunda bırakmıştı.[23] Zaten Rusya, Almanya üzerinde yeterince güçlü bir baskı yapamamaktaydı. Kısıtlı endüstriyel kapasitesi dolayısıyla İngiliz ve Fransız desteğine gerek duyuyordu.[23][24] Ancak Almanya’yı yenilgiye uğratabilmek için Rusya’nın muazzam insan kaynaklarından yararlanmak gerekiyordu. Bunun için de Rusya mühimmat, silah ve mali olarak desteklenmeliydi. Özellikle mühimmat yönünden bu zorunluydu. Çünkü Rus ordusu mühimmat stoklarını büyük ölçüde tüketmiş durumdadır. Bu durumda ondan taarruzi bir hareket beklenemezdi.[25] Fransa ve İngiltere’nin bu desteği sağlaması için olası dört yol vardır. Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır. Kuzey Buz Denizi, yılın çok büyük bölümünde donmuş olduğundan deniz ulaşımına olanak vermemektedir, Baltık Denizi ise Alman Donanması’nın denetimindedir.[26] Orta ulaşım yolu olan Avrupa karayolu ise Alman denetimindedir. Olası dördüncü yol ise Osmanlı İmparatorluğu’nun denetiminde bulunan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının oluşturduğu denizyoludur. Sonuçta Rusya ile müttefiklerinin irtibatı kesilmiştir. Sadece Rusya’ya yardım konusu değil, Rus buğdayının ve petrolünün Avrupa’ya getirilmesi de artık olanaksızdır.[27] Sonuç olarak Rusya ile tek bağlantı boğazlardır.[25] İtilaf Devletleri’nin İngiltere / Fransa ve Rusya olarak doğu – batı parçaları arasındaki tek ulaşım hattı boğazlardı. Üstelik Rus savaş sanayi, savaş sırasındaki mühimmat sarfiyatını karşılayacak kapasitede değildi ve mühimmat açığı her geçen gün büyümekteydi.[28]

Osmanlı İmparatorluğu’nun ittifak arayışı

Osmanlı İmparatorluğu, 20. Yüzyıl’ın başlarında neredeyse 200 yıldır Gerileme Dönemi’ndeydi.[29] Bu süre boyunca uğranılan askeri yenilgilere 1912-13 yıllarında yaşanan Balkan Savaşı eklenmiş, Balkanlar’daki toprakların bütün bütün elden çıkmış olmasının ötesinde en iyi eğitimli ve en iyi techiz edilmiş ordular bu savaşta kaybedilmişti. Dahası büyük müktarda silah ve mühimmat da terk edilmişti.[30]

Avrupa devletleri I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarafsız kalacağını varsayıyorlardı.[31] Nitekim Osmanlı İmparatorluğu savaşın ilk aylarında “savaş dışı” durum ilan etmiştir. Bu durum İtilaf Devletleri arasında olumlu karşılanmıştır. Bu sayede Boğazlar ticari deniz trafiğine açık kalacaktır.[32]Osmanlı İmparatorluğu açısından da I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde en doğru pollitika tarafsız kalmak gibi görünüyordu. Ancak “bu yeterli bir çözüm müydü? Bir de mümkün müydü?”.[33] Avrupalı devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki niyetleri biliniyordu. Rusya, yüzyıllardır sıcak denizlere çıkabilmek için Boğazlar’ı istiyordu. İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği için Filistin’i, petrolü için de Irak’ı istiyordu. Fransa, Lübnan, Suriye ve Kilikya’yı, İtalya ise Antalya’yı istemektedir.[34] Bunları bilen Osmanlı yöneticileri, söz konusu devletlerin bu emellerine ulaşmak için, savaş sırasında ya da savaştan hemen sonra Osmanlıyı rahat bırakmayacaklarını rahatlıkla seziyorlardı.[35] Gerçekten de Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki gerginliklerin bir Avrupa savaşına varmasının nedenlerinden biri de Osmanlı toprakları üzerindeki emelleriydi ve İmparatorluğun parçalanması sorunuydu. Diğer değişle her devlet, kendi ilgi alanının rakiplerinden önce kontrol altına almak istiyordu.[36]

Fakat Osmanlı İmparatorluğu için en vahim tehlike Rusya’nın durumuydu. Çarlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılması durumunda, savaş sonrasında istanbul’u terk etmek zorunda kalacaklarını hesaplıyor, şimdiden durumu sağlama bağlamayı gerekli görüyordu. Bunun için dönemin Dış İşleri Bakanı Sergey Sazonov, 1914 yılı ilkbaharında İngiliz ve Fransız hükümetleriyle görüşmeler yaptı. İngiliz Hükümeti’nin yanıtı oldukça açıktır.[31]

« Eğer savaş zaferle bitecek olursa İngiltere, kendilerinin Osmanlı İmparatorluğu arazisine ya da başka yerlerdeki arazilere (özellikle İran) yapacakları taleplerinin olumlu karşılanması kaydı ile İstanbul ve Boğazlar hakkındaki Rus taleplerini tasvip edecektir. »

Fransa ise bir süre Rus talebine karşı tutum takınmıştır. Ancak Akdeniz’de Alman tehdidi ortaya çıktıktan sonra karşı çıkmaktan vazgeçmiştir.[37] Osmanlı topraklarının İtilaf Devletleri arasında gizli antlaşmalarla, savaşın sona ermesinden önce paylaşılmasının bir diğer örneğini Fransa vermiştir. Fransa’nın Suriye ve Adana bölgesini alması, İngiltere ve Rusya tarafıdan prensip olarak kabul edilmiştir. Daha sonraki görüşmelerde Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Batı Karadeniz Bölgesi’nin Rusya’ya bırakılmasında anlaşma sağlandı. Fransa’ya verilecek toprakların çerçevesi de genişletildi. Paylaşmanın bir diğer uzantısı İngiltere ile Haşimi Ailesi’nden Şerif Hüseyin arasında yapılan anlaşmadır.[38] İngiltere yönünden Şerif Hüseyin önemli bir kozdu, çünkü Peygamber ailesinden kabul ediliyordu.[38] Böylelikle Osmanlı Halifesi’nin İslam Dünyası üzerindeki otoritesini sarsacak güçte kabul ediliyordu.[38] Şerif Hüseyin de Arap Yarımadası’nı ve tüm Orta Doğu’yu içine alacak bir krallığı olsun istiyordu.[38] Görüşmeler sonunda Arap Yarımadası, Irak ve Suriye’yi kapsayan bir krallık kurması üzerinde 1916 yılı Ocak ayında anlaşma sağlanmıştır.[38] Ancak bu durum Fransa’yı harekete geçirdi. İngiltere ile Fransa arasıda 9-16 Mayıs 1916 tarihlerindeki bir dizi resmi mektuplaşmanın ardından Fransa’nın hakimiyet alanı yeniden belirlendi. Bu mutabakat, 29 Nisan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ile resmileştirilmiştir.[38]

Diğer tarafta Osmanlı yöneticileri de Batılı devletlerin bu emellerini seziyor ve Rusya’nın en büyük tehlike olduğunu görüyorlardı. Bu durumda Osmanlı yöneticilerinin, imparatorluğun güvenliği için bir desteğe ihtiyaçları vardı.[35] En mantıklı görünen, hem savaşta Rusya’nın ittifakı içinde olmak, hem de aynı ittifak içinde yer almakla İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamak gibi görünüyordu. Bu amaçla Maliye Bakanı Cavit Bey İngiliz makamlarıyla, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise Fransız makamlarıyla bir süredir temas halindedir. Ancak ne İngiliz tarafı ne de Fransız tarafı bu ittifak yaklaşmasına sıcak bakmadılar. Rusya’nın da bu işe kesin olarak karşı olmasının da bu durumda payı olduğu kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere ile ittifak girişimine olumlu yaklaşılmamasında, Jön Türk yönetiminin kısa sürede çökeceği yönündeki öngörü etkili olmuştur.[39] Jön Türkler yerine Alman yanlısı olmayan bir iktidarın Almanya’nın Ortadoğu’daki tehdidini ortadan kaldıracağı hesap edilmektedir.[40] Diğer yandan Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu da savaş öncesinde Osmanlıyı ittifaka almaya yakın değillerdi.[35]

Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikası, İkinci Meşrutiyet’in ilk yılarından (1908) itibaren Almanya’dan yavaş yavaş uzaklaşırken İngiltere’ye yaklaşmıştır.[41] Hatta İngiltere ile bir ittifak kurulması yönünde İttihat Terakki Merkez Komitesi’nden Ahmet Rıza Bey ve Nazım Bey, 1908 yılı içinde İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ile bir görüşme yapmışlardır. İzleyen yıllarda bir dizi olayın da etkisiyle, artık şekillenmeye başlayan İtilaf Devletleri’ne yakışlaşma sürmüştür.[42] İtilaf Devletleri’yle bir yakınlaşma arayışlarının bir başka örneği de 1914 Mayıs ayında Mehmet Talat Paşa’nın Kırım’da Çar II. Nikolay ve Dışişleri bakanı Sazanov’la görüşmesidir. Ancak Çarlık Rusyası, diğer müttefiklerinden ayrı bir antlaşmaya yanaşmamıştır. Diğer yandan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Fransa görüşmeleri de bir sonuç vermemiştir.[43]

Almanya ile ilişkiler ise Balkan Harbi sonrasında bir kesiti dönemi geçirmiştir. Balkan Harbi öncesinde bir dönem Osmanlı Ordusu Alman generali Von der Goltz düzenleme desteğini alıyordu. Ancak yenilgi sonrasında Alman desteğine güven hırpalandı ve Osmanlı Ordusu Kurmay Başkanlığı Yardımcısı görevinden ayrıldı. Bu ayrılmadan 1913 yılı Aralık ayına kadar geçen süre içinde İstanbul’da etkili olacak bir Alman politik – askeri varlığı olmamıştır. Bu ayda Liman von Sanders başkanlığında bir Alman subay grubu İstanbul’a gelmiştir. Bu grubun yetkileri oldukça geniştir. Liman von Sanders bu yetkilere dayanarak üç ay içinde Osmanlı Ordusu içinde büyük ölçüde hakim duruma gelmiştir.[44]

Ancak İttihat Terakki’nin 1913 yılı Ocak ayında iktidara gelmesiyle Osmanlı dış politikası yeniden Almanya’ya yakınlaşmaya başlamıştır.[41] Zaten İtilaf Devletleri’yle yapılan tüm ittifak görüşmeleri boşa çıkmıştır. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nun, eğer Avrupa Savaşı öncesinde bir ittifaka girmesine zorunluluk gözüyle bakılıyorsa, tek seçenek Almanya’dır.[43] Bir başka açıdan bakıldığında Enver Paşa’nın, Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü askeri gücüne sahip olduğu ve bir Avrupa Savaşı’nda kesin olarak kazanan taraf olacağına güçlü bir inanç beslediği, genellikle kabul edilmektedir.[45][not 5] Fakat esas önemlisi 1890’lı yıllardan itibaren Osmanlı ekonomisinde Alman sermayesinin etkinliğinin artıyor olmasıdır.[46] Özellikle Bağdat Demiryolu inşaasının bir Alman firmasına ihale edilmesi, Osmanlı topraklarında Alman sermayesinin Yakındoğu’ya uzanan güçlü bir rekabet durumu yaratmıştır.[47] Bu arada Almanya’nın özellikle İstanbul’daki Türkçülük hareketini, Osmanlı’nın Rusya ile yakınlaşmasının önleyici bir manevra olarak desteklediği bilinmektedir.[46]

Devamı için Lütfen TIKLAYINIZ.

 

İstiklâl Marşı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin millî marşı. Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921’de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

Bestesi Osman Zeki Üngör’e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır.

Güftesi, Anadolu’da Millî Mücadele’nin devam ettiği sırada Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir.

 

Tarihçe

Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, İstiklâl Harbi’nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921’de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmet Akif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine, Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda yazdığı ve İstiklal Harbi’ni verecek olan Türk Ordusu’na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif’in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmiştir. Mecliste İstiklâl Marşı’nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur.

Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu beyan etmiştir.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930’da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör’ün yakın dostu Cemal Reşit Rey’le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrası ezgili okunduğunda “şafaklarda” sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir.

Metni

İSTİKLÂL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar -ki şehadetleri dînin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

MEHMET AKİF ERSOY

 

Dünya Emekçi Kadınlar günü dolaysıyla bir şeyler yazmak isterken Kurumlarımızın Kurucularından Heykel Sanatçısı Ş.Hale ÜRKMEZGİL  adına ışık Liselerinin yapmış olduğu aşağıda izleyeceğiniz video ve yazıyı gördük. Sizlerle paylaşmadan olmazdı Bir sanat kadınından bizleri var eden tüm emekçi kadınlarımıza. İyi ki varsınız, iyi ki bizi doğurdunuz, sevdiniz, korudunuz, kolladınız. Hatta bazılarımız hakketmese bile!

“Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından bu şekilde tanımlanmış olarak her yıl 8 Mart’ta kutlanan uluslararası bir gündür. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.

Bu önemli günde, sizlere bir Kadın Sanatçı olarak, eserlerin de çoğunlukla ‘‘Kadın’ı’’ konu alan Heykel Sanatçısı Hale Ürkmezgil’i ve eserlerini tanıtmak isteriz.

Türkiye’de az sayıdaki kadın heykeltıraşlardan olan Hale Ürkmezgil, aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Özel Nar Sanat Eğitim Kursu ve Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği’nin kurucularındandır. Heykel çalışmalarına 1989 yılında seramik ile başlayan sanatçı, günümüzde çalışmalarını, figüratif tarzda mermer yontu ve bronz döküm ile sürdürmektedir.

Hale Şakar Ürkmezgil’in eserlerinde yeniden doğuşlar, kadınlık, özgürlük, umut, aşk, isyan, kabullenişi görürsünüz. Yani, insan olma halleri oldu hep. Topraktan suya, sudan havaya yüreğinde ve sırtında kanatlarını taşıdığı umudun sınırsızlığında, sevgiyle aşkla beden bulur yapıtları.

Bu güzel sergi için Sanatçı Hale Ürkmezgil’e teşekkür eder, İyi Seyirler dileriz.”

Pandemi hapsinin hafiflemeye başladığı günlerinde, sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” da bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

Bugünkü konuğumuz; Avusturyalı Sanatçı Klimt’un ünlü eseri “Öpücük”‘ adlı eseri. İyi okumalar.

1862’de Avusturya’da doğan Klimt’in babası altın ve gümüş işlemecisiydi.

14 yaşına gelince Viyana’da fresk ve mozaik üzerine eğitim almaya başladı. Derslerinde başarılı olan Klimt, kardeşi ile birlikte fotoğraflara bakarak resim çizip, satıyordu. Aynı zamanda tiyatrolar için tavan ve duvar resimleri gibi işler de alıyordu. 1880’lerin sonunda klasik ve mitolojik unsurları da resimlerine ekleyen Klimt, şehir tiyatrosuna yaptığı freskler için İmparator Franz Josef tarafından altın madalyayla ödüllendirildi.

Sembolizmin öncüsü sayılan ressamın “Öpücük” tablosuna, genel olarak altın rengi hakimdir. Minik çiçeklerle süslü bir uçurumun yamacında duran bir çift, tablonun odak noktasındadır. Erkeğin boynu kadına doğru eğiktir, kadını yanağından öpmektedir. Erkek figürünün üstünde çeşitli köşeli figürlerle süslü, omuzundan yere kadar uzanan bir örtü vardır. Siyah saçlı erkeğin saçlarında sarmaşık benzeri bir bitkinin yaprakları bulunmaktadır. Kadın figürünün boynu kendi sol omzuna doğru eğik, sağ tarafıyla erkeğe dayanmakta, dizlerinin üzerinde durmaktadır. Üzerinde omzu açık, kısa kollu, yuvarlak desenlerle süslü, dar bir elbise bulunmaktadır. Kızıl saçları bahar çiçekleriyle bezenmiştir.

Bu tablo, 1908 yılında henüz tamamlanmamış olmasına rağmen Austrian Gallery’de sergilendi. Buna rağmen Belvedere Müzesi, 240.000 dolar ödeyerek bu tabloyu satın aldı ve böylece dönemin en pahalı tablosu oldu.

 

Kaynak ve diğerleri için : https://konusanmuze.com/?p=255

Marmara Üniversitesi bünyesinde Prof. Dr. Ece Karşal tarafından kurulmuş olan Marmara Flüt Orkestrası olarak, İstanbul Esenler Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştirilecektir.  “Amatörler İçin Flüt Yarışması 2021”i sizleri bekliyor!

Marmara Flüt Orkestrası 2015 yılında Flüt Sanatçısı ve Eğitimcisi Prof. Dr. Ece Karşal tarafından kurulmuştur.

Prof. Dr. Ece Karşal

        Prof. Dr. Ece Karşal

Marmara Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi’nin desteği ile  enstrümanlar temin edilmiş ve 2015’in Kasım ayında orkestra çalışmalara başlamıştır. Türkiye’nin flüt ailesinin tüm üyelerini barındıran ilk orkestrası olan Marmara Flüt  Orkestrası’nda farklı yaş kategorilerinde profesyonel flüt sanatçıları,  öğretmenler, ileri düzeyde flüt çalabilen amatör flütistler, ilk, orta, lise ve  üniversite düzeyinde olmak üzere farklı eğitim seviyelerinde branşı flüt olan seçilmiş müzik öğrencileri  görev almaktadırlar. Marmara Flüt Orkestrası, kısa sürede önemli başarılara imza atmıştır. Grup, yurt içi ve dışında seçkin konser salonlarında konserler vermiş ve kısa bir süre içerisinde 2016 yılında Uluslararası Nefesli Sazlar Festivali’ne katılma hakkı kazanarak 3 Türk bestecinin Marmara Flüt Orkestrası için yazmış olduğu eserlerin uluslararası platformda ilk seslendirilişlerini gerçekleştirmiştir. Türk bestecilerinin eserlerini seslendirmek ve tanıtmak orkestranın hedefleri arasındadır.

Orkestra, 2018 yılının Temmuz ayında Bulgaristan’da gerçekleştirilmiş olan Uluslararası Gençlik Festivali’nde ülkemizi temsil ederek “Klasik Müzik –Orkestralar” Kategorisi’nde 1. lik ve Festivaldeki “En Profesyonel Grup” ödüllerinin sahibi olmuştur. 7 Nisan 2019 Tarihinde Polonya’da düzenlenmiş olan Avrupa Flüt Toplulukları Festivali’nde ülkemizi temsil ederek iki konser gerçekleştirmiştir. Bu festivalde Marmara Flüt Orkestrası için bestelenmiş olan Rahşan İzmirli Oğuz’a ait “Uyanış” isimli eserin Dünya prömiyeri gerçekleştirilmiştir.  Topluluk 1 Şubat 2020 tarihinde Flutissmo Festivali kapmasında  Fransa’da  Mauricio Lozano yönetimindeki “Flûtes d’Azur” ile ortak bir konser gerçekleştirmiştir. Konserde Türk bestecilerinin eserleri ve düzenlemelerinden oluşan bir program seslendirilmiştir. Marmara Flüt Orkestrası, çalışmalarına Marmara Üniversitesi bünyesinde devam etmektedir.

Yarışmaya ait tüm detaylara afişlerden görebileceğiniz gibi aşağıdaki linklerden de takip edip iletişime geçebilirsiniz.

 

MARMARA FLÜT ORKESTRASI İLETİŞİM:

WEB SİTESİ:

AMATÖRLER İÇİN FLÜT YARIŞMASI 2021

INSTAGRAM: 
https://www.instagram.com/marmaraflutorkestrasi/
FACEBOOK:
https://www.facebook.com/marmaraflutorkestrasi/

TWITTER:  

YOUTUBE: 
https://www.youtube.com/channel/UCFEBvjLv-INHc7q264gYdFA/featured

Fransa’da müzede sergilenen bir deniz kabuğunun, tarih öncesinden kalma 17 bin yıllık bir nefesli çalgı olduğu ortaya çıktı.

                                                                  
Fransa’da bir müzenin koleksiyonunda 80 yıldan fazla bir süredir unutulmuş vaziyette duran bir deniz kabuğunun tarih öncesi dönemden kalma bir nefesli çalgı olduğu ortaya çıktı.

Science Advances dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, ilk olarak 1931’de Pireneler’de bir mağarada ortaya çıkarılan büyük kabuk, başlarda duvar çizimleri ve süsleri yaptıkları bilinen Paleolitik halk tarafından kullanılan ortak bir ‘kupa’ olduğu düşünülerek gözden kaçırıldı.

Ancak, güney Fransa’daki Muséum de Toulouse’da tutulan eşyaların yakın zamanda gerçekleştirilen envanter kontrolü esnasında, deniz kabuğu yeniden incelendi ve 17 bin yıllık kabuğun ağızlık olarak kullanılan bir bölgesinin dikkatlice delindiği tespit edildi.

Dinlemek için lütfen tıklayınız.

Bunun üzerine, Fransız bilim insanları tarafından görevlendirilen bir müzisyen ise, aletle Do ve Re notalarını seslendirerek nasıl çalındığına ilişkin ipuçlarını ortaya çıkardı.

Aletle mağara resimleri arasında bağlantı olabilir
Araştırma ekibinden mağara sanatı uzmanı Gilles Tosello, konuyla ilgili yaptığı açıklamada deniz kabuğuyla mağara üzerindeki süslemelerin uyum içerisinde olduğunu belirterek “Kabuğun Marsoulas mağara sanatında kullanılanla aynı desenle süslendiğini düşünüyoruz, bu da çalınan müzikle duvarlardaki görüntüler arasında güçlü bir bağlantı kurar. Bildiğimiz kadarıyla, Avrupa’da tarih öncesinde müzik ve mağara sanatı arasında böyle bir ilişkinin kanıtını ilk kez görebiliyoruz” açıklamasında bulundu.

Tosello ayrıca, deniz kabuklarının enstrüman olarak Okyanusya’dan Avrupa’ya, Japonya’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir yelpazede kullanıldığını, ancak bir deniz kabuğunun bilinen hiçbir örneğinin bu kadar eski olmadığını vurguladı.

Bulunduğu mağarada çalınacak ekip, sesin ilk duyulduğu mağarada denizkabuğunu çalmayı denemeyi umuyor, Tosello bunun ‘büyük bir duygusal an’ olmasını beklediğini söyledi.

Araştırmacılar, kabuğun tepesi kasıtlı olarak kaldırıldığını ve bilim insanlarının ‘gerçekten karmaşık bir işlem’ olarak nitelendirdiği delik açma işleminin yapıldığını tespit etti. Öte yandan, kabuğun dışında kalan bölgenin de çalan kişinin eliyle sesi ayarlayabilmesi için kesildiği de belirlendi.

Kabuk üzerinde yapılan karbon ölçümü sonucunda, aletin Magdalen avcı-toplayıcılarının son buzul çağının sonunda, bizon ve geyik avlandığı bir zamandan, yaklaşık 17 bin yıl öncesinden kaldığı belirlendi.

Araştırma ekibi ayrıca, alet üzerinde kahverengi organik bir maddenin izlerini de tespit etti. Bu izin, alete ağızlık takabilmek için kullanılan bir yapıştırıcı olduğu tahmin ediliyor.

Kabuğun türünün ise, Biscay Körfezi’nde nadiren de olsa hala görülen Charonia lampas isimli yumuşakça türüne ait olduğu belirlendi. Toulouse Üniversitesi’nden baş arkeolog Carole Fritz de, Magdalenian halkının Atlantik kıyısı ve kuzey İspanya’daki Cantabria bölgesi ile bağlantıları olduğunun bilindiğini söyledi.

 

Kaynak : https://www.the-scientist.com/

sputniknews.com

 

Pandemi sürecinde sürekli olarak duruma göre değişen süreç yavaş yavaş netleşiyor. (!)

Elbette kendi arasında birlik olmayan/olamayan Özel Kursların durumu meçhul. Bildiğiniz üzere özel kurslar yönetmeliklere göre neredeyse özel okullarla aynı yönetmeliklerde denetim, teftiş ve ceza uygulamasına tabii olurken Ücret, tahsilat Pandemiden dolayı açma ve kapanmalarda farklı uygulamalara maruz kalmasının yanı sıra örneğin; Özel Okulların öğretmenleri toplu taşıma araçlarından indirimli faydalanırken Özel Kurs Öğretmen,Usta ve uzman öğreticileri bu uygulamaya dahil edilmemektedir.

Üvey evlat muamelesi gören Özel Kursların rakibi ne yazık ki M.E.B. Bağlı diğer kurslar değildir. Öncelikle yasal boşluktan faydalanan “Kaçak ve denetimden uzak kurslar ve farklı adlarla kurs açan Üniversiteler, Özel okullardır. Bu devasa yapılar her türlü devlet koruma teşvikinden faydalanıp adil olmayan rekabet içerisine sokulan ve ayakta kalmaya çalışan, kısıtlı imkanlarla istihdam yaratıp, halkla sanatı buluşturan ve her türlü  yönetmelik baskısına maruz bırakılan kursların ve çalışanlarının  durumu kimse tarafından dikkate alınmamakta adeta yok sayılmaktadır. Özellikle Özel Kursların öğrencilerinin % 80 gibi bir oranı HAFTA SONLARI kurslara devam etmesinden dolayı ne yazık ki çok zor durumdalar ve bu konu ile ilgili herhangi bir girim ve açıklama hala hazırda yok. Durum hakkında fikri ve zikri olanda hala hazırda yok.

Yok sayılan M.E.B. Özel Kursları her şeye rağmen siz öğrencilerini özledi.

Sayın Bakanın açıklaması şu şekilde.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, yüz yüze eğitime geçiş sürecinin ayrıntılarına ilişkin basın toplantısı düzenledi. Bakan Selçuk, “15 Şubat pazartesi günü eğitime başlıyoruz. Köy okullarımızı tüm sınıflarda yüz yüze ve tam zamanlı olarak açıyoruz. Okul öncesine verdiğimiz önem bellidir. 15 Şubat’ta tüm bağımsız anaokullarımızı da açma kararı verdik. İlkokullarımız açılması kararını verdik, haftanın 2 olarak devam edecektir” dedi. Bakan Selçuk, “Öğrencilerimizin okullarımızda yüz yüze eğitime katılımları velilerimizin kararına bağlı olacaktır. Bu durumda çocuklarımız uzaktan eğitime devam edecek, devamsızlık sayılmayacak” açıklamasını yaptı.

 

İşte Bakan Selçuk’un açıklamalarından öne çıkanlar:

Türkiye’nin salgın tedbirleri açısından eğitim alanındaki uygulamalarıyla dünyada örnek gösterilen ülkeler arasında olduğu belirtmek isterim. 23 Mart 2020 tarihinden bu yana olağanüstü bir performans sergiledik. Tüm öğretmenlerimize ve sabırla bize destek veren velilerimize teşekkür ediyorum.

15 Şubat pazartesi günü eğitime başlıyoruz. Köy okullarımızı tüm sınıflarda yüz yüze ve tam zamanlı olarak açıyoruz. Okul öncesine verdiğimiz önem bellidir. 15 Şubat’ta tüm bağımsız anaokullarımızı da açma kararı verdik. İlkokullarımız açılması kararını verdik, yine seyreltilmiş şekilde haftanın 2 günü olarak devam edecektir.

1 Mart tarihinde sınav dönemindeki öğrencilerimiz de tam zamanlı olarak açılacak. Sokağa çıkma kısıtlaması olan gün ve saatlerde öğrencilerimiz izinli sayılacaktır.

Öğrencilerimizin okullarımızda yüz yüze eğitime katılımları velilerimizin kararına bağlı olacaktır. Bu durumda çocuklarımız uzaktan eğitime devam edecek, devamsızlık sayılmayacak.

ÖĞRETMENLERİN AŞI PLANLAMASI

Yüz yüze eğitime başlayan öğretmenlerimiz için şubat ayı içinde aşı planlaması yapılmaktadır.

Önümüzdeki süreçte farklı sınıf düzeylerinde il bazlı olarak yüz yüze eğitime başlanması kararları alınabilecektir.

Alınan kararın başarıya ulaşabilmesi ve öğrencilerimizin tamamının yüz yüze eğitime geçebilmesi, salgının seyrinin düşüşüne bağlı… Hepinize teşekkür ediyor, dikkat ve özeninizi rica ediyorum.

Hatırlarsanız geçen günkü yazımızda ; “Evlerimize hapsolduğumuz Pandemi günlerinde sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” aaaa bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.”  demiştik.

Dolaysıyla Sanata yolcukta bu günkü konuğumuz; Rembrandt – Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi

Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi, Rembrandt’ın 1632 yılında, yağlı boya ile tuval üzerinde çizmiş olduğu tablosudur. Eser Mauritshuis Müzesi’nde sergilenmektedir. Tabloda o dönem yılda sadece bir kere düzenlenen anatomi dersi resmedilmiştir.

Tabloda tahta ince uzun bir masa üzerinde yatan kadavra dışında, 8 kişi daha yer almaktadır. Bu kişilerden ikisi dışındakilerin kıyafetleri gri ve  soluk mor renktedir. Resmin ön tarafında yer alan iki kişinin kıyafetleri ise koyu siyahtır. Hepsi üzerine pelerin giymiş ve tüm boyunlarını çevreleyen beyaz yuvarlak yakalık takmıştır. Hepsinin yüzü  ince, sivri ve sakallıdır. Olay bir anatomi dersi olsa da tabloda cerrahi aletler ve kan yoktur. Tablonun sağ alt köşesinde açık bir kitap dikkat çeker. Tablonun merkezinde kadavra yer almaktadır. Cesedin yüzü ona eğilen kişiden dolayı kısmen gölgelidir. Kadavranın vücudu bembeyazken ayaklarının parmakları ise kararmıştır. Üzerinde sadece cinsel bölgesini örten beyaz bir örtü vardır. Kadavranın sol kolunun derisi tamamen soyulmuş kırmızı kasları görünmektedir. Doktor Tulp bu kaslar üzerinde dersi anlatırken cerrahlar  onu dikkatlice takip etmektedirler. Elinde ameliyat makası vardır. İki kişi kadavraya doğru eğilmişken, diğerlerinin bazısı oturur pozisyonda, bazısı ayakta ama hepsi kadavranın etrafındadır. Doktor Tulp’un yanındaki kişi aynı zamanda elindeki notları takip etmektedir. Arka plan flu taş oymalı bir iç mekandır ve kemerli duvarın üzerindeki panoda bulunan çok silik Rembrandt 1632 yazısı aslında ressamın tabloya imzasıdır.

 

Kaynakça ve daha fazlası için : https://konusanmuze.com/?p=259

Evlerimize hapsolduğumuz Pandemi günlerinde sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” da bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

Bugünkü konuğumuz; Amerikalı Sanatçı Grand WOOD’un ünlü eseri “Amerikan Gotik”‘i. İyi okumalar.

Amerika’nın kırsal değerlerini savunan sanatçı, kırsal yaşantıdan temalar içeren Bölgeselcilik akımının temsilcisidir. Amerika’yı kasıp kavuran büyük buhran zamanında kırsal bölgeleri gezerek gördüğü yerleri resmetmiştir.

En ünlü eseri olan Amerikan Gotik, ismini geri plandaki  sivri kemerli pencereleri ve Gotik mimari tarzında yapılmış çatılı evden almaktadır. Gezi sırasında fark ettiği bu evde yaşayan insanları hayal ederek yaptığı tabloda, evin önünde biri kadın biri erkek olmak üzere iki figür, tipik 19. yüzyıl Amerikan ailesinin kıyafetleri ile yer almaktadır. Kadın figürü Wood’un kız kardeşi, erkek figürü ise diş doktorudur. Yakasız bir gömlek giymiş olan Erkek figürün elindeki yabadan bu adamın çiftçi olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Gözlüklü çiftçinin yüz ifadesinden ne hissettiği anlaşılmamakla birlikte savunmada gibi durmakta, eseri izleyenin gözünün içine bakmaktadır. Omuz farkıyla geride duran kadının gözleri ise eserin sağ tarafına bakmaktadır. Kadının saçları ensesinde toplanmış, üzerinde  muhafazakar olarak tasvir edebileceğimiz beyaz yakalı siyah bir elbise ve yakasında bir broş bulunmaktadır. Elbisenin üzerinde desenli bir önlük vardır.

Yüzeysel olarak yalın ve saf görünen resim, görsel oyunlar ve yansımalarla doludur. Çiftinin tulumunun üzerindeki motif ile çapa arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Bu tablo, Amerikan popüler kültür ikonunun simgesi haline gelmiştir.

 

Kaynakça ve daha fazlası için : https://konusanmuze.com/?p=259

24.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin Tarihleri Belli Oldu!

1998 yılından bu yana sinemada kadın emeğini görünür kılmaya çalışan, Türkiye’deki ilk kadın filmleri festivali olarak her yıl dünya çapında yönetmenleri ve oyuncuları ağırlayan, bu alanda çalışan kadınlar arasında bir iletişim ağı kuran ve filmlerinin görünürlüğünü sağlayan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Azize Tan’ın direktörlüğünde 24.kez düzenlenmeye hazırlanıyor!

24.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 27 Mayıs – 3 Haziran 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

2021’nin Teması “ARAFTAN ÇIKMAK”

2020 yılında ortaya çıkan olağanüstü koşullarda Türkiye’de çevrimiçi düzenlenen ilk festivali gerçekleştiren Uçan Süpürge Vakfı’nın teması; “Evde Kaldık” idi. Bu yılki tema ise “Araftan Çıkmak”.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali “Artık bu araftan çıkma zamanı” diyor ve ekliyor: “Tüm mesele, yıllardır verilen mücadelelerin lafta kalmaması, başka bir hayatın mümkün olduğunu müjdelemekle kalmayıp onu yaşayabilmekte, yaşadığımız özgürlüğün ta kendisi olmakta, hem de neredeysek orada, hangi bedenin içindeysek onunla. Değişim ancak biz yaparsak olur, bu araf halinden çıkmanın yolu dayanışmaktan, çalışmaktan ve en önemlisi doğru bildiklerimizi yapmaya devam etmekten geçiyor. Kadın mücadelesinin şimdiye kadar verdiği mücadele ve elde ettiği kazanımlar bu konuda hepimize ilham olabilir.”

Başvurular 26 Şubat’a Kadar!

27 Mayıs – 3 Haziran 2021 tarihleri arasında düzenlenecek 24. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde kısa, uzun, orta metraj kurmaca, deneysel ya da belgesel filmlerinin gösterilmesini isteyen Türkiye’den kadın sinemacılar 26 Şubat’a kadar başvuru yapabilir. Başvuru bu tarihe kadar buradan yapabilirsiniz.