İngiliz yazar Mary Shelley’in Frankenstein romanı 36 yıl sonra ilk kez açık artırmaya çıktı. Roman, 10 milyon TL’ye alıcı bularak, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyata ulaştı.

 

Frankenstein’ın ilk kopyası rekor fiyata satıldı: 10 milyon TL

İngiliz yazar Mary Shelley’in 1818 yılında yayımladığı Frankenstein romanı, açık artırmada yeni bir rekorun sahibi oldu.

18 YAŞINDA KALEME ALDI

Söz konusu satış, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyat oldu. Önceki rekor, Jane Austen’in 1816’da yazdığı Emma için 2008’de ödenen 150 bin sterlinlik (1.7 milyon TL) fiyat olmuştu.

Shelley, Frankenstein romanını 1816 yılında 18 yaşındayken kaleme almıştı. İsviçre’de tatilde olan Shelley, eşi, şair Lord Byron ve Byron’ın doktoru John Polidori’yle aralarında bir yarışma düzenledi. En iyi korku hikayesini yazma yarışmasını Shelley kazandı.

 

 

Kaynak: Sözcü

19. Mersin Uluslararası Müzik Festivali, David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet’i Tarsuslu sanatseverlerle buluşturdu. Tarsus St. Paul Müzesi’nde yer alan konser sonunda sanatçılar, dakikalarca ayakta alkışlandı.

 

“Sanat iyileştirir” temasıyla düzenlenen 19’ncu Müzik Festivali’nde David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet, Tarsuslu sanatseverlerle buluştu.

 

 

FESTİVAL 2 EKİM’E KADAR SÜRECEK

Adını Suriye’ye (Şam) özgü kumaş tasarımından alan Hollanda merkezli ve dört farklı ulus sanatçılarından oluşan Topluluk, Soprano Katharine Dain, Mezzo-soprano Marine Fribourg, Tenor Edward Leach ve Bariton Drew Santini’den oluşuyor. Konserde, Kibritçi Kızın Tutkusu ile birlikte My Lord, What a Morning, Shall We Gather at the River, Were You There eserleri de seslendirildi. Konser sonunda, sanatçılar sürpriz yaparak Mersinli Besteci Prof. Dr. Nevit Kodallı’nın koro için düzenlediği Zekiyem eserini seslendirdi.

Tarsuslu sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği konserde, Tarsus Kaymakamı Kadir Sertel Otçu’nun yanı sıra, Tarsus Belediye Başkanı  Haluk Bozdoğan, Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan’da dinleyiciler arasında yer aldı.

2 Ekim’e kadar sürecek Festival’in bir sonraki etkinliğinde, usta klarnet sanatçısı Hüsnü Şenlendirici 24 Eylül’de aynı saatte Toroslar Belediyesi Amfi Tiyatrosu’nda ücretsiz olarak yer alacak.

 

Kaynak: Sözcü

Adıyaman’ın Kahta ilçesinde, Nemrut Dağı eteklerinde bulunan 2 bin yıllık Karakuş Tümülüsü’nde (Kadınlar Anıt Mezarı) kraliçelerin mezarlarının olduğu alan belirlendi.

 

Adıyaman Valiliği‘nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan gerekli izinler alınarak Karakuş’ta başlanan birinci ve ikinci etap jeoradar ve jeofizik çalışmalarıyla alanın tomografisi çekilerek Kommagene Kralı Antiochos’un eşi İsas, kızı Antiokhis ve torunu Aka’ya ait mezarların bulunduğu yer tespit edildi.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Vali Mahmut Çuhadar, Kommagene Kralı 2. Mithritades (milattan önce 36-21 ) tarafından annesi İsias, kız kardeşi Antiokhis ve Antiokhis’in kızı Aka için yaptırılan, bir nevi kraliçeler mezarlığı olarak adlandırılan tarihi tümülüsün 2 bin yıldır gizemini koruduğunu belirtti.

 

Buradaki tarihi sırları çözmek ve mezarlara ulaşmak için izinleri alarak çalışmalara başladıklarını, jeoradar kullanarak iki boyutlu yer altı görüntülerinin elde edildiğini ifade eden Çuhadar, “Araştırma alanında, ölçü konumlandırmasına bağlı olarak vaziyet planında da gösterilen ayrı lokasyonda jeoradar ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen GPR verilerinden, veri işlem aşamalarından sonra iki boyutlu (2D) yer altı görüntüleri elde edilmiştir” dedi.

 

 

Çuhadar, “Kommagene Krallığı’nın Kraliçeler Mezarlığı olarak adlandırılan 2 bin yıllık tarihi Karakuş Tümülüsü’nde jeoradar ve jeofizik çalışmaları tamamlanmış olup, gelen raporlar doğrultusundan arkeolojik yapı kalıntılarına ulaşılmıştır. 2022 yılında Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden alınacak kazı ve sondaj izinlerinin sonucunda tarihi tümülüste kazı çalışmalarına başlanması hedeflenmektedir” diye konuştu.

 

Kaynak: Ntv

William Shakespeare’in unutulmaz eserinden sinemaya uyarlanan; başrollerinde Denzel Washington ve Frances McDormandın oynadığı, Joel Coen imzalı Tragedy of Macbethten ilk fragman yayınlandı.

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali’nin biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için bu gün başlayan indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü genel satışa çıkıyor.

 

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla yola çıkan 25. İstanbul Tiyatro Festivali bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak.

Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM‘de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio.com adresinden izlenebilecek.

 

İNDİRİMLİ ÖĞRENCİ BİLETLERİ DE SATILACAK

Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak.

Üyelikleriyle İKSV’nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30’da satışa sunulacak.

 

Kaynak: Ntv

 

Arkeoloji ve arkeologlar, uzun yıllardır filmlere konu ediliyor. Günümüzde hala farklı türlerde karşımıza çıkan arkeolojinin ve arkeologların beyaz perdeye nasıl taşındığını ve nasıl temsil edildiğini gelin birlikte inceleyelim.

 

Arkeolojinin Sinemaya Taşınması

18. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar Mısır’da gerçekleştirilen bilimsel keşifler, insanlarda büyük ilgi uyandırdı. Özellikle Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1798-1801 yılları arasında Mısır’a düzenlediği seferlerde bilim insanlarının daha önce görülmemiş Antik Mısır kalıntılarını belgelemesiyle başlayan bu ilgi, 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’in ve Lord Carnarvon’un Antik Mısır’da Firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesiyle devam etti. Tutankamon’un mezarının bulunmasının yanı sıra, 1923 yılında Lord Carnarvon’u öldürdüğü iddia edilen mumya laneti efsanesi, Mısır’daki arkeolojik çalışmaların artmasına, büyük bir turizm dalgasına ve Mısır motiflerinin batıdaki birçok sanat dalında kullanılmasına yol açtı.

1930’lardan itibaren Hollywood filmleri, geçmişi anlatan filmlerde kaybolmuş medeniyetleri ve bu medeniyetlerin hazinelerini bulmaya yönelik temalara odaklanmaya başladı (The Live Wire (1935) ve King Solomon’s Mines (1937) gibi). Lost Horizon (1937) filmiyle paralel temaları bir araya getirme fikri popülerlik kazandı. Böylece arkeoloji ve arkeologlar çoğunlukla aksiyon/macera, korku ve bilim kurgu türlerinde ya da bunların birbirleriyle harmanlandığı türlerde karşımıza çıkmaya başladı.

(İçinde Bir Tutam Arkeoloji Barındıran 7 Film)

The Mummy filmlerinin yayınlanmasıyla, arkeolojinin ve doğaüstü güçlerin bir arada kullanıldığı filmler en yaygın anlatı türlerinden biri haline geldi. Dünya dışı olayların insanlığı tehdit ettiği, uzaylılar ya da tanrılar tarafından bırakılan nesnelerin insanlığı yok etmek için kullanılacağı olay örgüleri korku ve bilim kurgu türlerinde sık bir şekilde kullanıldı. Bu tür filmlere örnek olarak Stargate (1994), Stonehenge Apocalypse (2010) ve A Genesis Found (2010) verilebilir.

Arkeologların Filmlerdeki Temsili

Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler genellikle beyaz ve heteroseksüel erkek olarak karşımıza çıkıyor. Erkek karakterlerin uyruğu, karakterlerinin davranışlarında önemli bir rol oynayabiliyor. Mesela İngiliz arkeolog karakterler, zekaları ve entelektüel yönleriyle kahraman olurken; Amerikalı karakterler daha maceracı ve kurnaz yönleriyle öne çıkıyor. İngilizler problemler üzerinde düşünmeye meyilliyken, Amerikalılar hemen harekete geçerek kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Bu yüzden birçok filmde olduğu gibi arkeoloji filmlerinde de erkeklerin maskülinitesi ya zekasıyla ya da dövüş becerileriyle ölçülüyor.

Kadınları daha nadiren ana karakter olarak izliyoruz, dikkate değer örnekler arasında Lara Croft serisi ve The Last Templar (2009) var. Kadın karakterler çoğunlukla arkeolog olmanın bir kadın için ilginç bir sosyal rol olduğu ima edilerek ya da yan karakter olarak karşımıza çıkıyor. Arkeoloji filmlerinde gördüğümüz kalıplaşmış kadın karakterlerini iki kategoriye ayırabiliriz: İlki, toplumun güzellik standartlarına uyan, macerayı seven ve ataerkil bakış açısına aldırış etmeyen ya da bunun farkında olmayan ayrıcalıklı kadın; ikincisi ise gözlüklerini çıkarıp, saçlarını açtıkları zaman dikkat çekici bir şekilde “güzelleşen” genç (genellikle akademisyen, öğrenci ya da kütüphaneci) kadın. İlk kategorideki kadın karakterler filmin ya kötü karakteri ya da kahramanı olurken, ikinci kategorideki kadın karakterler yan karakterlerden birisi ya da başı dertte olan, kurtarılmayı bekleyen bir karakter olarak tasvir ediliyor.

Kahraman ve Kötü Karakter Olarak Arkeologlar

Kahraman olarak tasvir edilen arkeologlar popüler kültür tarafından benimsenmişse, toplumun genelinin sahip olduğu değerlerin abartılı biçimlerini yansıtıyor diyebiliriz. Bu durum göz önüne alındığında, eski tarzda kahramanlık özelliklerinin birçoğunu içinde barındıran Indiana Jones filmleri (Batı Amerika’ya yapılan göndermeler, kovboy efsanesi, kostümler, kullanılan ekipmanlar (kılıflı tabanca ve kırbaç) ve Indy’nin dövüş becerileri) bu tür için biçilmiş kaftan.

Ancak geçmiş kahramanların aksine, Indy’nin entelektüel yetenekleri de filmlerde vurgulanıyor. Dillere olan yatkınlığı, yalnızca antik yazıları çözebilmesinde değil, aynı zamanda birçok dili akıcı bir şekilde konuşmasında da kendini gösteriyor. Arkeologların zekalarıyla ve fiziksel güçleriyle ön plana çıkmaları arkeoloji filmlerinin ortak özellikleri arasında. Filmlerde bir arkeologun uzmanlık bilgisi büyük ölçüde basitleştiriliyor, bunun yerine daha fantastik ve gerçek dışı şekillerde sorunlar çözüyor.

Elbette arkeologlar filmlerde her zaman kahraman olarak tasvir edilmiyor bazen acımasız, deli ya da düpedüz kötü karakter olarak da betimleniyor. Yaygın kötü karakter özelliklerin dışında (sebepsiz yere birini öldürmek ya da dünyaya hükmetme arzusu gibi), arkeologlar temelde iki tür kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor: İlki, kimin için çalıştığını önemsemeyen, kendi amaçlarına ulaşmak için kötü tarafla birlikte çalışmaya istekli olan bencil karakter; ikincisiyse özel koleksiyoncu, açgözlü bir şekilde esere sahip olmak isteyen karakter.

Meslek Olarak Arkeoloji

Arkeoloji filmleri, arkeolojinin bir meslek olarak nasıl yapılandırıldığı ve arkeologların nasıl para kazandığı konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratabiliyor. İzleyicilerde arkeolojik çalışmalar, arkeologlar ve kamu kurumları (müzeler, üniversiteler ve devlet kurumları) arasındaki ilişki üzerine gerçek dışı izlenimler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeologların bir üniversiteye ya da bir öğretim kurumuna bağlı olarak çalıştığını nadiren görüyoruz. Indiana Jones filmleri bunun bir istisnası, Indy’nin Marshall Üniversitesi’nde öğretmenlik yaptığı ve öğretmekten kaçınmaya çalıştığı sahneler, yaklaşan maceranın habercisi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte, bu akademik bağlantıya rağmen Indy’nin arkeolojik maceraları doğrudan müze tarafından destekleniyor, antikalar doğrudan Indy’den satın alınıyor ve öğretmenliğin getirdiği sorumluluklar bir anda göz ardı edilebiliyor.

Çoğu zaman filmlerdeki arkeologlar, Tomb Raider’deki Lara Croft (2001) gibi serbest çalışıyor ya da The Mummy’s Hand’deki (1940) Steven Banning gibi bir müze tarafından işe alınıyor. Filmlerdeki arkeolojik kazılar, bir araştırma amacıyla başlatılmıyor. Bir devlet kurumunun, dünyayı kurtarmayı ümit eden birinin ya da özel yatırımcının talebi üzerine başlatılıyor. Çoğu zaman arkeolog kazıyı gerçekleştirebilmek için özel bağışçılar ya da kurumlar tarafından sağlanan fonları kullanıyor. Eserler bulunduktan sonra arkeolog, ganimeti ya başkalarıyla paylaşıyor ya da çalıştığı kurum tarafından parası ödeniyor.

İzleyicilerin, arkeologların kazı çalışmalarında bulduklarını saklamalarına gerçekte izin verilmediğini öğrenince hayret etmelerine şaşırmamak gerek. Filmler, arkeoloji mesleğini çarpıtılmış bir bakış açısıyla tasvir etse de yapımcıların buna neden başvurduğunu anlayabiliriz ne de olsa ilgi çekici yerler, gizli hazineler ve çözülmemiş gizemler, izlemesi fantastik ve heyecan verici konular.

Orta Doğu: Kültür Yağmacılığı ve Hazineler

Şüphesiz ki Orta Doğu, arkeoloji filmlerinde en sık kullanılan ortamlardan birisi. Sayısız klişeye uyan yan karakterlerin yardımıyla ya da engellemesiyle Avrupalı ve/veya Amerikalı karakterlerin maceralarını yaşadığı “egzotik topraklar” olarak karşımıza çıkıyor.

İzleyicinin özdeşleştiği karakterler genellikle İngiliz ya da Amerikalı arkeologlar olduğu için izleyici, yerli halka ve kültürlere bu karakterlerin gözünden bakıyor ve onları “ötekiler” olarak görüyor. Avrupalılar da bu filmlerde pek olumlu bir şekilde tasvir edilmiyor. Mesela Alman arkeologlar, özellikle II. Dünya Savaşı dönemi filmlerinde, casus, kundakçı ya da hırsız olarak temsil ediliyor (örneğin, Death Rides the Range’deki Alman baron). Fransız karakterler de özünde kötü olmasalar bile genellikle vicdansız, ahlaksız ve arkeolojik bir keşif yapmak ya da başkasından çalmak için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bencil karakter olarak tasvir ediliyor (örneğin Raiders of the Lost Ark’teki René Emile Belloq karakteri).

Orta Doğu temalı arkeoloji filmlerindeki kalıplaşmış yerli karakterleri üç kategoriye ayırabiliriz. İlki, son derece iyi eğitim almış, bulunan eserler yanlış ellere düşmesin diye onları koruyan “soylu vahşiler”. Bu yerliler, neredeyse her zaman soylarını antik zamanlara dayandıran, gizli toplulukların esrarengiz üyeleri oluyor. Aynı zamanda uzman bir at/deve binicisi ve kılıç ustası oluyorlar. Bu insanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, günü kurtarmak için yine de yabancı arkeologa ihtiyaç duyuyorlar.

İkinci kategoride, kötü olan ya da kötü taraflarla işbirliği yapan yerliler var. Böyle durumlarda, birey kendi çıkarları için sebepsiz yere kötü olabiliyor fakat genellikle ya bir düşmana ya da doğaüstü bir güce karşı koyamayacak kadar zayıf karakter olarak tasvir ediliyor. Hikayede daha az öneme sahip Orta Doğulu karakterler, diğer kötü adamların kuklaları olarak kullanılıyor.

Son olarak, onları ziyaret eden meslektaşlarının becerilerinden yoksun, tarafsız ya da iyi yerli arkeologlar var. Bu arkeologlar genellikle, hazineyi bulmak ya da dünyayı kurtarmak için diğer arkeologun kahramanlığına, zekasına ve fiziksel becerilerine güvenmek zorunda kalıyor. Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler, yerli halkın katlanacağı sonuçları ya da bulundukları durumu çok az önemseyen, saplantılı bir şekilde hazineyi ya da bilgiyi arayan kişiler olarak tasvir edilebiliyor. Bazı filmlerde Mısırlıların geçmişlerine ilgi duymalarına izin verilse de bu hikayeler genellikle efsaneler ve batıl inançlarla harmanlanıyor. Batı kültür emperyalizminin popüler kültürdeki yer edinişini, Ella Shohat ve Robert Stam 1994 yılında “düşünmeyen Avrupamerkezcilik” olarak tanımladı. Shohat ve Stam’a göre, Mısır bağlamının ötesinde Avrupamerkezcilik genel anlamıyla dünyayı Avrupalı bir bakış açısıyla görmek anlamına geliyor.

Avrupa merkezli sinema genellikle sömürge nüfuzu anlatılarını aktarabilmek için arkeologların bir alt türü olduğu, “keşfeden” standart tiplemesini kullanıyor. Görünüşe göre iyi, kötü ya da tarafsız olsun, arkeoloji filmlerindeki Orta Doğulu karakterler, hiçbir zaman tam anlamıyla kendilerine bir yer edinebilmiş değil. Arkeologların ve arkeolojinin sinemadaki ele alınışı, Avrupa merkezli tutumun sanatın birçok alanında oldukça yaygın olduğunu gösteriyor.

Ne Fark Eder?

Filmler, arkeoloji ve arkeologlar hakkında izleyiciye birçok mesaj veriyor. İzleyicilerin çoğu, anlatıların kurgu olduğunu anlasa da bazı insanların kafasında gerçek dışı fikirler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeoloji ve arkeologların temsillerini incelemenin amacı aslında toplumun geneliyle nasıl daha etkili bir şekilde iletişim kurulacağını öğrenmek çünkü halkın arkeoloji algısını görmezden gelemeyiz. Halkın algısını değiştirmenin anahtarı, insanları arkeolojiye daha fazla dahil edebilmekten geçiyor.

Daha özgün sinema ve televizyon çalışmaları yapılarak, sosyal medyayı ve diğer yayın araçlarını kullanarak, halka açık yazılar yazarak, okullarda çocuklarla ve gençlerle iletişime geçilerek ve daha birçok farklı şekilde arkeolojinin topluma kattığı sembolik, bilgilendirici ve estetik değerlerin daha fazla takdir edilmesine ve daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması sağlanabilir.

 

 

 

Kaynak: https://arkeofili.com

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle 23-30 Ekim’de gerçekleştirilecek 9. Boğaziçi Film Festivali’nde bu yıl ilk kez En İyi İlk Film Ödülü verilecek.

 

Geçen yıl pandemi sürecinin olumsuz koşullarına rağmen tüm gösterimlerini sosyal mesafeli olarak fiziki şekilde gerçekleştirilen festivalin, “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması”, “Ulusal Kısa FilmYarışması” ve “Bosphorus Film Lab” bölümlerine başvurular, 24 Eylül’e kadar yapılabilecek.

9. Boğaziçi Film Festivali heyecanına 8 gün boyunca ortak olmak ve festivalde gönüllü olarak görev almak isteyenler online olarak başvuru yapabilecek. 

Organizasyonun çeşitli alanlarında çalışacak gönüllülerin başvuru yapmak için 18 yaşını doldurmuş olması, 23-30 Ekim’de İstanbul’da olması ve festival süresince vaktini Boğaziçi Film Festivaline ayırmaya gönüllü olması yeterli olacak.

Kaynak: AA

2 Ekim’de başlayacak 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alacak 10 film ve bu filmleri değerlendirecek jüri üyeleri açıklandı.

 

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan filmler, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında Altın Portakal heykelleri için jüri karşısına çıkacak.

JÜRİ BAŞKANI DOROTA KDZİERZAWSKA

Bu yıl Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması jüri başkanlığını; Polonyalı yönetmen Dorota Kdzierzawska yürütecek. Lodz Üniversitesi, Rusya Devlet Sinematografi Üniversitesi ve Polonya Film Okulu’nda film ve tiyatro üzerine tamamladığı eğitim hayatının ardından birçok ödüllü kısa film ve belgesel yöneten Dorota Kdzierzawska, 1991’de çektiği ilk uzun metrajı Devils ve 1994 yapımı ikinci uzun metrajı Kargalar / Crows ile Cannes Film Festivali’nde ödüller kazanmıştı.

2010 tarihli Yarın Daha Güzel Olacak / Tomorrow Will Be Better filmiyle Berlin Film Festivali’nde Büyük Ödülü kazanan yönetmen jüriye başkanlık edecek.

Jürinin diğer üyeleri ise Altın Küre ödülü alan ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan Vaat Edilen Cennet Paradise Now filmiyle kariyerinde ciddi bir dönüşüm yaşayan, ve sonrasında Hollywood yapımları Yalanlar Üstüne Body of Lies, Krallık The Kingdom ve Son Kalan Lone Survivor filmleriyle ün kazanan, geçen yıl festivalde 200 Metre filmindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Ali Suliman; İsveç gazetesi Dagens Nyheter’de film eleştirmenliği yapan, Venedik, Rotterdam, Torino başta olmak üzere pek çok festivalde jüri üyeliği bulunan gazeteci, film eleştirmeni Eva af Geijerstam; yazıp yönettiği ödüllü kısa filmlerinin ardından uzun yıllar Fransız televizyon kanallarında sinema bölümünde çalışan, yapımcılığını üstlendiği filmler Cannes, Venedik, Berlin ve Sen Sebastian Film Festivalleri başta olmak üzere pek çok festivalde gösterilen, EFA, César ve Asya Pasifik Ekran Akademisi üyesi yapımcı Guillaume de Seille; Bulgar sinemasının son dönemde en çok dikkat çeken filmlerinde rol alan, Ders / The Lesson filmindeki performansı Fransa, Brezilya, Hindistan, Romanya, Litvanya ve Bulgaristan’daki festivallerde ödüllendirilen, oyuncu Margita Gosheva’dan oluşuyor.

 

 

“ULUSLARARASI YARIŞMA’DA KADIN YÖNETMENLERİN YILI”

Almanya, ABD, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Bulgaristan, Çekya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, İspanya, İsviçre, İtalya, Kosta Rika, Meksika, Monako ve Rusya yapımları 10 film Türkiye’de ilk kez 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında izleyiciyle buluşacak. Bu yıl yarışmada beş kadın yönetmenin filmi yer alıyor.

Paz Fbrega‘nın istenmeyen bir hamileliğin bir araya getirdiği iki kadının dostluğunu sadelik içerisinde anlatan, duygulara ve değişen rollere hassasiyetle odaklanan filmi Aurora; Clio Barnard’ın yazıp yönettiği, müzikle sarmalanmış ve mizah dolu etkileyici bir çağdaş aşk hikayesi Ali ve Ava / Ali & Ava; Alice Rohrwacher, Pietro Marcello, Francesco Munzi’nin hem İtalyan gençliğinin ve ülkenin portresini çizdikleri, hem de küresel belirsizliğe derin bir bakış sundukları Cannes ve Toronto Film Festivalleri’nde gösterilen filmleri Gelecek / Futura, Manuel Nieto Zas’ın Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen, çağdaş Uruguay’ın ekonomik ve sosyal karşıtlıklarına iki adamın dostlukları aracılığıyla baktığı, sınıf ve vicdan üzerine filmi İşçi ve Patron / The Employer And The Employee; Clara Roquet’in bu yıl Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan, iki genç kızın yaz arkadaşlığını duyarlılıkla ele aldığı, bu sırada kamerasını yetişkinlerin dünyasına çevirmeyi ve göçmen işgücüne dayalı ev içi emeğini de sorguladığı filmi Libertad; Joaquin del Paso’nun Venedik Film Festivali’nde gösterilen, kurduğu psikolojik gerilim atmosferiyle, kör inançlarla beslenen otoriter dünyanın sarsıcı bir portresini sunan ve izleyiciyi insanlık durumunun derin karanlığıyla yüzleşmeye davet eden filmi Tel Örgüdeki Delik / The Hole In The Fence; Venedik Film Festivali’nde beğeni ile karşılanan, yönetmen Teemu Nikki’nin sevdiğine ulaşmak için tehlikelerle dolu bir yolculuk yapması gereken kör ve MS hastası bir adamın yaşadıklarını anlattığı, aşkın engel tanımazlığına vurgu yapan filmi Titanik’i Seyretmek İstemeyen Kör Adam / The Blind Man Who Did Not Want To See Titanic ve Florence Miailhe’in cam üzerine çizdiği resimlerle büyüleyici bir şekilde canlandırdığı, iki kardeşin olağanüstü maceralarla dolu mücadelesiyle sığınılacak güvenli limanların birer birer yok olduğu günümüz dünyasının keskin bir portresini sunduğu ilk uzun metraj canlandırma filmi Yolculuk / The Crossing yarışmada yer alacak merakla beklenen yapımlardan.

 

 

ÖDÜLLER 9 EKİM’DE BELLİ OLACAK

Fred Baillif’in Berlin Film Festivali’nde gençlik ödülünün sahibi olan, gençleri koruma amacıyla inşa edilen sistemin sorunlarını açık yüreklilikle gözler önüne seren filmi Aile / The Fam ve Levan Koguashvili’nin bir çeteyle başı dertte olan oğluna yardım etmek için Tiflis’ten Brooklyn’e seyahate eden eski güreşçi Kakhi’nin hikayesini anlattığı, Tribeca Film Festivali’nden En İyi Film, En İyi Senaryo ve başroldeki Levan Tedaishvili’ne En İyi Oyuncu ödülü kazandıran, göçmenlerin iki dünyanın da dışına düşen hayatları ve yalnızlıkları üzerine yapılan klasik filmleri hatırlatan 4. Sokaktaki Pansiyon / Brighton 4th yarışmada yer alan yılın ödüllü filmlerinden.

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın kazananları 9 Ekim’de festivalin Kapanış ve Ödül Töreni’nde belli olacak.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in başkanlığını yaptığı 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin İdari Direktörlüğünü Cansel Tuncer, yönetmenliğini Ahmet Boyacıoğlu üstlenirken, sanat yönetmenliğini Başak Emre, Antalya Film Forum’un yöneticiliğini ise Müge Özen ve Pınar Evrenosoğlu yürütecek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Ntv

Pablo Picasso’nun kızı Maya Ruiz-Picasso, dünyaca ünlü İspanyol ressamın 9 eserini Fransa’ya verdi. Veraset vergisi olarak teslim edilen eserler, Picasso Müzesi’nde sergilenecek.

 

 

Pablo Picasso‘nun kızı Maya Ruiz-Picasso, ünlü ressamın sekiz eseri ve bir çizim kitabını veraset vergisi olarak Fransız devletine verdi. İspanyol ustanın altı tablosu ve iki heykeli, Paris’teki törenle devlete ait Picasso Müzesi’ne teslim edildi.

Euronews’in haberine göre; eserler 86 yaşındaki Maya Ruiz-Picasso’nun miras haklarını ayni olarak ödemesini sağlıyor. Vergi gizliliği nedeniyle tabloların değeri paylaşılmadı.

Kültür Bakanı Roselyne Bachelot ve Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire de Picasso Müzesi’nde düzenlenen törene katıldı.

Eserler arasında Maya’yı çocukken gösterdiği tahmin edilen lolipoplu bir çocuğu sandalyenin altında otururken resmeden tablo da bulunuyor. Torunu Olivier Widmaier Picasso’ya göre, bu, İkinci Dünya Savaşı arifesinde korkunç bir dünyayı temsil ediyor.

Eserler, Nisan 2022’den itibaren sanatçının dünyadaki en büyük koleksiyonuna sahip olan Picasso Müzesi’nde sergilenecek.

4 yaşında piyano çalmayı öğrenip 7 yaşında Avrupa’da tüm kategorilerde en iyi olmayı başaran Ali Keskin, Bulgaristan’da düzenlenen “8. İnternational Music Competition Heirs Of Orpheus” piyano yarışmasında en küçük katılımcı olarak 10 yaş ve altı kategoride ikinci oldu. Ali, “Laureat of II Prize” ve “Diploma For The Youngest Participant of The Competition” ödüllerinin de sahibi oldu.

 

 

Bursa’da Emir Koop İlköğretim Okulu 2. sınıf öğrencisi olan Ali Keskin, piyano eğitimine devam ediyor. Uluslararası 5 yarışmaya katıldığını belirten Ali, şunları söyledi:

– Hepsinden çeşitli ödüller kazandım. 6 yaşındayken uluslararası bir festival olan Evde Sanat Var Piyano Festivali’nde Profesyonel Grubu Jüri Ödülü kazandım. Sonra bir kaza geçirdiğim için bir süre yarışmalara katılamadım. Bu yılın ocak ayında Amerika’da düzenlenen South Florida International Piano Festival and Competition yarışmasında ikincilik ödülü kazandım. Mart ayında Almanya’da düzenlenen Internationaler Wettbewerb Musikalisches Feuerwerk’in Baden-Württemberg yarışmasında mutlak birincilik ödülü kazandım.

Almanya’da kazandığım ödül benim için çok önemliydi. Çünkü tüm kategorilerin en iyilerine verilen Asoluto Prize ödülünü bu yıl kazanan tek Türk yarışmacı oldum. Daha sonra Belgrad’da düzenlenen Angel Voice müzik yarışmasında birincilik ödülü kazandım. Bu yıl Amerika’da iki yarışmaya katıldım, birincisinde birinci, ikincisinde ikinci oldum. Son olarak Malta ve Bulgaristan’da katıldığım yarışmalarda çeşitli dereceler aldım.

Planlı yaşadığını ve müziği çok sevdiğini, müziğin hayatının her kısmında var olduğunu belirten küçük deha, Gülsin Onay ve Fazıl Say’ı kendisine örnek aldığını söyledi. En büyük hayalinin ileride iyi bir piyanist ve doktor olmak olduğunu belirten Ali, ikisini de layığıyla yapabilmek için çok çalıştığını anlattı.

TÜRKİYE’DEKİ YETENEKLER YURT DIŞINA GİDİYOR

Türkiye’de çok fazla yetenekli çocuk olduğuna dikkat çeken Elena Çekiç, “Bu kabiliyetli çocukların yüzde 99’u yurt dışına eğitim almaya gidiyor. Gidenlerin yüzde 50’si de dönmüyor. Bu Türkiye için büyük bir kayıp. Aileler kendi çocuklarını seviyor, bende 2 çocuğumu çok seviyorum. Ama aileler daha çocukları çok küçükken onları yıldız yapmak istiyor. Bunlara gerek yok. Fazla reklam güzel değildir. Çocuk için en önemli şey eğitimdir. Türkiye’de yetenekli çocuk çok var. Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bunlara destek vermek lazım. Onlar bizim geleceğimiz” diye konuştu.

İstanbul bu hafta geniş bir yelpazede, birbirinden farklı etkinliklerle yerli ve yabancı sanatçıların katıldığı konser, sergi, tiyatro ve performanslara sahne olacak.

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları‘nda, bu hafta 9 farklı oyun tiyatroseverlerle buluşacak.

Program kapsamında 22-25 Eylül’de, Fatih Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nde “Yaftalı Tabut”, Sadabad Sahnesi’nde “Ay Carmela!”, Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde ise iki kişinin çıktığı yolculuk hikayesini konu edinen “Geçit” oyunu, Ümraniye Sahnesi’nde ise “Maviydi Bisikletim müzikali izlenebilecek.

Aynı tarihlerde “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” oyunu Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde, “Hastalık Hastası” Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi’nde, “Matruşka” Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde, “Veba” oyunu ise Kadıköy Gazhane Müze Büyük Sahne’de sahnelenecek.

Küçük Çiftlik Bahçe Tiyatrosu’nda ise 20 Eylül’de “Hey Gidi Günler, 22 Eylül’de “Ben Anadolu” ve 23 Eylül’de “Üçü Bir Arada” oyunları izleyicilerin beğenisine sunulacak.

BİR BABA HAMLET 24 EYLÜL’DE SAHNELENECEK

Başrollerini Şevket Çoruh ve Günay Karacaoğlu’nun paylaştığı “Bir Baba Hamlet” 24 Eylül’de, Sabahattin Ali’nin hayatından kesitlerin sahnelendiği “Aldırma Gönül” oyunu 25 Eylül’de Ferhat Göçer’in performansıyla Turkcell Vadi Tiyatro Günleri kapsamında Vadi İstanbul’da gerçekleştirilecek.

ENKA Eşref Denizhan Açık Hava Tiyatrosu’nda ise 21 Eylül’de uzun bir evlilikten sonra ayrılan bir çiftin 4 yıl sonra buluşması ile yaşadıklarını gözden geçirmelerini konu edinen “Yeni Bir Şarkı” oyunu ile 22 Eylül’de Cenk Erdoğan, Ceylan Ertem ve Coşkun Karademir konseri sanatseverlerle buluşacak.

SAHNE SANATLARI VE KONSERLER

İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nca vefatının 25. yılı olması sebebiyle Bekir Sıdkı Sezgin’in bestelediği eserlerin okunacağı “Bekir Sıdkı Sezgin Besteleri konseri 20 Eylül’de, “Lale Devri Bestekarları” konseri ise 26 Eylül’de Üsküdar Tekel Sahnesi’nde icra edilecek.

Türk halk müziğinin sevilen isimlerinden Cengiz Özkan 25 Eylül’de Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde konser verecek.

İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali kapsamında Lucas & Arthur Jussen Cemal Reşir Rey (CRR) Konser Salonu’nda 21 Eylül’de piyano resitali yapacak. Festivalde ayrıca, Gary Hoffman ve David Selig 23 Eylül’de, Hellen Weiss, Gabriel Schwabe ve Caspar Frantz ise 26 Eylül’de sahne alacak.

Fişekhane Deniz Konserleri etkinliğinde Mor ve Ötesi 24 Eylül’de, Sertab Erener ise 25 Eylül’de Fişekhane’de müzikseverle buluşacak.

İstanbul Açıkhava Gösteri Merkezi Yenikapı’daki arabalı konserlerde ise Can Bonomo 22, Gaye Su Akyol 23, Yüksek Sadakat 24 ve Ceza 25 Eylül’de dinleyicileriyle bir araya gelecek.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Caz Festivali kapsamında ise 20 Eylül’de Türk asıllı Hollandalı piyanist Karsu, 24 Eylül’de Mabel Matiz konserleri düzenlenecek.

Türk Halk Müziği ve opera sanatçısı Ruhi Su, 20 Eylül’de vefatının 36. yıldönümünde İBB ile Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin birlikte düzenlediği etkinlikle CRR Konser Salonu’nda anılacak.

FUAR VE FESTİVALLER

Çizer söyleşileri, canlı çizimler, sergiler ve mezatların düzenleneceği Kadıköy Çizgi Festivali, 24-26 Eylül’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda yapılacak.

Öte yandan, 100 yayınevi ve 160 yazarın katılacağı Pendik 6. Geleneksel Kitap Fuarı da 24 Eylül’de Pendik Sahil Meydanı’nda açılacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Ntv

Tek günlük festival Bir Arada Caz ekim ayında müzikseverle buluşuyor.

 

 

Bir Arada Caz 10 Ekim’de Uniq Açıkhava’da gerçekleşecek.

Latin, Balkan ve etnik caza geniş bir yelpazede farklı türlerin bir arada yer alacağı dört ayrı performanstan oluşan Bir Arada Caz Festivali, caz tutkunlarını buluşturacak.

Şenova Ülker Band feat Sibel Köse & Erdem Özkan, Türkiye’de Latin cazın önemli isimlerinden Emir Ersoy, performanslar öncesi ve aralarında DJ seti ile Kaan Düzarat, Kolektif İstanbul ve Manuş-u Ala ve Yekta Kopan’ın moderatörlüğünde gerçekleşecek performanslar için iki ayrı sahne kullanılacak.

 

BİR ARADA CAZ PROGRAM

16:00 – Kapı Açılış
16:30-17:00 – Kaan Düzarat DJ Set – Bahçe Fuaye

17:00-17:45 – Manuş-u Âlâ – Bahçe Fuaye Sahne
18:00-18:45 – Kolektif İstanbul – Bahçe Fuaye Sahne
18:45 – 19:15 – Kaan Düzarat DJ Set – Bahçe Fuaye
19:15- 20:15 – Şenova Ülker Band feat. Sibel Köse, Erdem Özkan & Önder Focan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Ntv