Pek çok kişi gerek müzik eğitimi almak veya gerekse stres atmak için neleri deneyimleyeceğini bilememektedir. Özellikle artık Gençlerin bir kısmı davul/Bateri çalma arzusunda olabilmektedir. 5 yaşından başlayarak çok rahat Bateri/Davul dersi alabilir ve öğrenebilirsiniz. Nar Sanat Kursu olarak  her yaş için birebir özel ders verilmektedir.

 

 

Ücretsiz olarak tanışma dersleri için kurumumuzu 09:00/21:00 saatleri arasında arayabilirsiniz. Gelin bateri hakkında sormak istediğiniz ne varsa cevaplayalım kayıt olmak zorunda değilsiniz kendinize veya çocuğunuz konu hakkında ilk elden bilgilendirmek için buradayız.

Not: Öğrencilerimiz bateri dersliğini boş olduğu zamanlarda hiçbir bedel ödemeden istedikleri kadar kullanabilmektedir.

Sizlere bateri/Davul dersleri konusunda da genel bazı bilgiler vermek isteriz.

Bateri Nedir?

Bateri olarak bilinen bir diğer adına davul olarak bilinen bir müzik aletidir.  Bateriyi oluşturan birkaç aleti şu şekilde sıralayabiliriz. Davullar ve ziller başta olmak üzere vurmalı prek çok müzik aletini içinde barındırır. Şarkılarda ritim tutmaya yarar. Fransızcadan Türkçeye geçmiş bir kelimedir. Türkçede “bateri” yerine “davul”, “davul seti” ve “davul kiti” terimleri de kullanılır.

En basit haliyle Davul/Bateri setinde neler var?

  • Bir çift Baget veya baget süpürge
  • Tabure
  • Tom 1 (high tom)
  • Tom 2 (mid tom)
  • Floor tom3 (low tom)
  • Trampet (snare)
  • Kick davul (cross, kick, bass drum)
  • Kick Pedalı
  • Zil takımı (crash, hi-hat, ride)
  • Hihat Ride Zil Sehpaları

Akustik Bateri Neye denir?

Dijital nitelikleri olmayan bilinen klasik davul/Bateri ekipmanının tamamıdır. Akustik davul ahşap veri metal kısımlardan ve zillerden oluşan formudur. Kasnaklarda gerçek deriler vardır ve bagetlerle vurulduğunda akustik olarak duyarız. Sesini kısıp açmak mümkün değildir. Ancak çalış sertliği yani tuşe ile davulun sesinde değişiklik yapabiliriz. Ama eğer evde çalarsanız muhtemelen yan komşunuz sizden şikayetçi olacaktır.

Elektronik Bateri Nedir?

Günümüzde başta çalışmalar olmak üzere pek çok yerde de elektronik bateriler kullanılmaktadır. Örnek verecek olursak evinizde davul çalışmak pek çok kimseyi rahatsız edeceği için kulaklıklarla veya sesini ayarlayabileceğiniz elektronik davullarla çalışma yapabileceğiniz gibi ses şiddetinde istediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz. Bu bateriler de pad’lar vardır ve bagetle vurulduğunda sesleri elektronik olarak sentezleyerek kulaklık veya kolonlara verirler.

En iyi Bateri Markaları

Bir çok davul markası yıllardır hizmet veriyor. Bir baterinin iyi olması bir çok konuya bağlıydı. İyi akord tutması, parçalarının kullanışlı ve kaliteli olması vs gibi bir çok konu ile ilgilidir. Elbette bu liste tamamen kişinin kendi istek , arzu ve bütçesine bağlı olarak değişecektir. Fakat genel kabul görmüş sıralamayı şu şekilde yapabiliriz.

  • DW Drums
  • Gretsch
  • Tama
  • Jimbao
  • Sonor
  • Pearl
  • Yamaha (elektronik davul)
  • Roland (elektronik davul)

Bateri / Davul akordu nasıl yapılır?

Bir çok enstrüman gibi bateri de uyum içerisinde çalınması için akord edilmelidir. İsterseniz tunner dan veya isterseniz bir davul akord aleti ile bunu yapabilirsiniz. Tama tension watch aleti ile derinin gerginliğini (tansiyonunu) ölçerek davulunuzun şarkı içinde ve kendi içinde uyumlu olmasını sağlayabilirsiniz.kord yapılabilir.

Dijital/elektronik bateri/davullarda ise anfi aracılığıyla doğru sesi ölçerek

Çocuğunuzla birlikte drama yapmak ve uygulamalı olarak paylaşımınızın nasıl artıp büyüdüğünü göreceksiniz. Aile içi iletişiminizin yükseldiğini görmek istiyorsanız EBEVEYN VE ÇOCUK DRAMA ATÖLYELERİMİZE bekliyoruz.

Sadece çocukları değil ebeveynleri de oyunlarımıza dahil edip, hep birlikte biraz da çocukluğumuza dönüp iletişim ve ilişkilerinizi pekiştirmek istiyorsanız bekliyoruz. Ailecek oyunlarımızı paylaşalım hadi gelin…

Unutmadan sadece çocuklarımızla eğlenip oyun oynamayacağız sizleri dramaya bir adım daha yaklaştıracak ve drama hakkında da bilgiler verecek şekilde küçük bir söyleşi de yapacağız. Hadi bekliyoruz.

Sınırlı kontenjan bulunan atölyemizde yer alabilmek için lütfen rezervasyon yaptırmayı sakın unutmayın

Not: Atölyemiz Pazar günleridir.

Ön kayıt ve detaylı bilgi için:  0212 570 80 68

 

Pandemiden çıktınız.  Evde sizler ve çocuklarınız da sıkıntılı günler geçirdiniz. Yetmezmiş gibi havalar aniden soğudu! Çocuklarınızla birlikte eğlenceli çalışmalar mı yapmak istiyorsunuz?

Tüm bunları da düşünerek Pazar günleri  Nar Sanat olarak sizleri Aile Çocuk Resim atölyelerimize bekliyoruz.

Nar Sanat Eğitim Kursu’nda Resim eğitmenlerimiz Sena GÖKÇEOĞLU ve Asiye YÜCE yönetimindeki Aile – çocuk resim atölyemizde çocuğunuzla birlikte keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Sınırlı kontenjan bulunan atölyemizde yer alabilmek için lütfen rezervasyon yaptırmayı sakın unutmayın

Not: Atölyelerimiz Pazar günleri bir saat şeklindedir.

Ön kayıt ve detaylı bilgi için: 0212 570 80 68

Bu haftaTürkiye’deki sinema solanlarında bu hafta 6’sı yerli 10 film vizyona girecek.

Senaryosu Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin verdiği muvafakatname ve Sebilürreşad dergisinin katkısıyla oluşturulan, çekimleri İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kastamonu ve Konya’da yapılan “Akif” filmi izleyiciyle buluşacak.

Senaryosu Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin verdiği muvafakatname ve Sebilürreşad dergisinin katkısıyla oluşturulan, çekimleri İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kastamonu ve Konya’da yapılan “Akif” filmi izleyiciyle buluşacak.

Yapımcılığını HT Yapım’ın üstlendiği, yönetmen koltuğunda Sadullah Şentürk’ün oturduğu filmin oyuncu kadrosunda Yavuz Bingöl, Murat Han, Fikret Kuşkan, Mine Çayıroğlu, Hazım Körmükçü, Erkan Bektaş ve Ruhi Sarı gibi isimler yer alıyor.

Filmde, sözleri Mehmet Akif Ersoy’a ait olan ve 12 Mart 1921’de Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin milli marşı olarak kabul edilen “İstiklal Marşı”nın yazılış öyküsü Akif’in hayatından aktarılan kesitlerle anlatılıyor.

 “GÖLGELER İÇİNDE”

Erdem Tepegöz’ün yönettiği ve Numan Acar, Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz ile Emrullah Çakay’ın oynadığı “Gölgeler İçinde” filmi bilim kurgu meraklılarının ilgisini çekmeye aday.

Yönetmenin Gürcistan’da bir maden kasabasında 5 haftada çektiği bağımsız bilim kurgu filmi, distopik bir dünyaya kuşkucu bakışlarla yaklaşıyor.

Zamansız ve mekansız bir hikayeyi sinemaseverlerle buluşturan yapım, ilkel bir teknolojiyle yönetilen bir fabrika bölgesinde, emirlere ve kameraların takibine boyun eğerek köle gibi çalışan işçileri ele alıyor.

“LOUVRE MÜZESİ’NDE BİR GECE: LEONARDO DA VİNCİ”

Leonardo Da Vinci Sergisi’nin özel rehberli turunun beyazperdede gösterilmek için çekildiği belgesel de bu hafta vizyona girecek yapımlar arasında.

“Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo Da Vinci”, sinemaseverlere ünlü ressamın eserlerini yakından incelemek için fırsat sunuyor.

Leonardo’nun bir ressam olarak kariyerinin ve resmi diğer disiplinlerin üzerine yerleştirmesinin gösterildiği filmin çekimlerinde, sergi küratörleri tarafından yapılan açıklayıcı ve teferruatlı yorumlar bulunuyor.

 “İYİ OLAN KAZANSIN”

Tim Hill’in yönettiği “İyi Olan Kazansın” adlı film, eşini kaybettikten sonra kızının evine taşınan Ed ile evlerinin düzeninin değişmesinden hoşlanmayan torunu Peter arasındaki çekişmeyi anlatıyor.

Komedi ve aile türlerinin bir araya geldiği filmde Robert De Niro, Uma Thurman, Christopher Walken, Oakes Fegley ve Jane Seymour rol alıyor.

 “KORKU KAPANI: BAŞLANGIÇ”

Mike P. Nelson’un yönettiği ve Charlotte Vega, Adain Bradley, Bill Sage ile Emma Dumant’un oynadığı “Korku Kapanı: Başlangıç” da bu hafta vizyona girecek filmler arasında.

En temel insani korkuları su yüzüne çıkaran, Resident Evil’ın yapımcıları ve serinin ilk filminin senaristinin iş birliğiyle izleyiciyle buluşan korku filmi, New Yorklu 6 yakın arkadaşın Batı Virginia dağlarına doğru yürüyüş gezisi yaptığında, farkında olmadan The Foundation olarak bilinen vahşi bir mezhep tarafından ele geçirilmesini konu alıyor.

“DARLİN”

Pollyanna McIntosh’un yönettiği ve Cooper Andrews, Kristina Arntz, Mackenzie Bateman ile Bryant Batt’ın oynadığı “Darlin'” vizyona girecek bir diğer korku filmi.

Vahşi bir ruhun gölgesindeki genç bir kadının esrarengiz hikayesini beyaz perdeye yansıtan film, bir Katolik Hastanesinde tedavi gören Darlin’in rehabilite için, bir psikopos ve birlikte çalıştığı rahibeleri tarafından yönetilen bir bakımevine götürülmesini ve buradaki sırları beyaz perdeye taşıyor.

 “FECR”

Yönetmenliğini Rotin Engin Tutuş’un yaptığı yerli korku filmi “Fecr”in oyuncuları arasında Sahra Erbaykent, Yağmur Bağlan, Hüseyin Yaşar, Müslüm Tutuş ve Cennet Şevran gibi isimler yer alıyor.

Filmde tesadüfen rastladıkları bir kamp yerinde garip olaylar yaşayan bir ailenin, esrarengiz köyde daha önce karşılaşmadıkları insanlarla karşı karşıya kalmalarını ve çözmeye çalıştıkları gizemi anlatıyor.

 “ME NOKTA ALİ”

Bu hafta vizyona girecek bir diğer yerli film olan “Me Nokta Ali”, nüfus müdürlüğü çalışanının ismini yanlış yazmasıyla farklı adına kavuşan Me Nokta Ali’nin hikayesini sinemaya aktarıyor.

Yönetmenliğini Engin Akyıldırım’ın üstlendiği komedi filminde İlkin Oğuzhan Çakır, Merve Sevi, Hacı Ali Konuk, Ayhan Taş ve Orçun Kaptan gibi isimler bulunuyor.

“KOLEJ RÜYASI: LİSE GÜNLÜKLERİ”

Yönetmen koltuğunda Can Sarcan’ın oturduğu “Kolej Rüyası: Lise Günlükleri” adlı yerli komedi filminde fenomenlerin maceraları ve lise hayatına dönüşleri konu ediliyor.

 “BİR NEFES DAHA”

Nisan Dağ’ın ikinci uzun metraj filmi “Bir Nefes Daha”, İstanbul’un bir mahallesinde birinde yaşayan genç bir rapçinin, müzik hayallerine koşarken bir yandan da bağımlılığa karşı verdiği savaşı anlatıyor.

Filmin oyuncuları arasında Oktay Çubuk, Hayal Köseoğlu, Ushan Çakır, Eren Çiğdem ve Ayris Alptekin yer alıyor.

Kaynak : Cumhuriyet gazetesi

  1. İstanbul Tiyatro Festivali’nin biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 22 Eylül Çarşamba günü başlayacak indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü genel satışa çıkıyor.

 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenecek 25. İstanbul Tiyatro Festivali22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla yola çıkan 25. İstanbul Tiyatro Festivali bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak.

Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM‘de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio.com adresinden izlenebilecek.

İNDİRİMLİ ÖĞRENCİ BİLETLERİ DE SATILACAK

Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak.

Üyelikleriyle İKSV’nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Siyah Lale Kart üyeleri için 22 Eylül Çarşamba saat 10.30, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30’da satışa sunulacak.

Kaynak : https://tiyatro.iksv.org/tr

ABD’li araştırmacılar, insanların Amerika’ya bilinenden 7 bin yıl daha önce ayak bastığını ortaya koydu.

Bilim insanları, New Mexico eyaletindeki çalışmalarda 23 bin ila 21 bin yıl önceye ait ayak izleri buldu.

İnsanların ne zaman Amerika kıtasına yerleştiği on yıllardır tartışma konusu. Son bulgular, insanların 16 bin yıldan önce kıtalara ayak bastığına ilişkin teorileri de alt üst edebilir.

Ayak izlerinin, binlerce yıl öncesine ait bir gölün kenarında yürüyen bir grup çocuk ve gence ait olduğu düşünülüyor.

Bulgular aynı zamanda Kuzey Amerika’ya daha önce bilmediğimiz birden fazla göç dalgası yaşanmış olabileceğine işaret ediyor.

Bu da, göç eden ilk insan topluluklarının yeryüzünden silindiği anlamına geliyor. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS) ekibinden araştırmacılar, ayak izlerini New Mexico’daki White Sands çölü yakınlarında sığ bir göl kenarında, yumuşak çamur halinde buldu.

USGS ekibi, tortu katmanları üzerinde ayak izlerinin bulunduğu katmanların altında ve üstünde bulunan tohumlar üzerinde radyokarbon tarihleme çalışması yaptı. Bu da araştırmacılara dikkate değer şekilde net bir tarih bulma imkanı verdi.

Bilim insanları, büyüklüklerine bakarak ayak izlerinin bölgede dolanan çoğunlukla ergenlik dönemindeki gençlere ve çocuklara ait olduğunu, zaman zaman bu gruplara yetişkinlerin de eklendiğini düşünüyor.

Yeni bulgular, ABD’nin güneybatısındaki bilinen ilk yerleşimcilerin hayatlarıyla ilgili çok geniş de bir çerçeve de çiziyor. Ergenlik çağındaki gençlerin ne yaptığına dair bilim insanları çok kesin bir kanıya varamasa da; avlanmaya giden yetişkinlere yardıma gidiyor olabileceklerini söylüyor.

Avlanan hayvanların ise “çok kısa bir süre içinde etlerinin işlenmesi” gerektiğini, Bournemouth Üniversitesi’nden Dr. Sally Reynolds açıklıyor: “Çok hızlı bir şekilde ateş yakmak ve yağları ayıklamak durumundaydınız.”

İşte bu aşamada ergen gençlerin ateş yakmak üzere çalı, odun toplamak, su taşımak gibi hızla yapılması gereken görevleri yerine getirdiği tahmin ediliyor.

Yeni keşfin tarihi de çok önemli çünkü Amerika’ya ilk yerleşimin tarihiyle ilgili sayısız iddia var. Ancak zaman içinde tüm teoriler bir şekilde çürütüldü.

Taşların işlenmesiyle yapılmış bazı aletler üzerinde de tartışmalar sürüyor. Tartışmalar, bu aletlerin zaman içinde doğal ortamda taşların sürtünme ve benzeri doğa olaylarıyla mı bu şekli aldığı yoksa insan eli mi değdiği üzerine kadar gidebiliyor.

İlk yerlilerin zamanlarından kalma aletler, 13 bin yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar bulunan ve ciddi bir el işçiliği gerektiren aletler kadar net bir resim vermiyor.

Bournemouth Üniversitesi’nde konuyla ilgili yayımlanan makalenin yazarlarından Prof. Matthew Bennett, “Bu kadar çok tartışma olmasının nedeni gerçek anlamda kesin, net ve tartışmasız verilerin olmaması. Şu an artık bu verilere ulaştığımızı düşünüyoruz.” diyor: “Ayak izleri taşlar kadar tartışmalı değil. Ayak izi, ayak izidir ve toprak katmanları arasında yer değiştiremez.”

Fiziksel kanıtlar doğası gereği tartışmaya daha az olsa da, araştırmacılar, ayak izlerinin tarihini gösteren kanıtların “kelimenin tam anlamıyla su geçirmez olduğundan” emin olmak istiyor.

Makalede, “rezervuar etkisi” adı verilen bir potansiyel tarihleme hatasından söz ediliyor. Bu da, eski karbonların doğal sulu ortamlarda yeniden dönüşerek ve ardından radyokarbona karışarak gerçekte olduğundan daha eskiymiş gibi bir görüntü vermesine yol açıyor.

Araştırmacılar, bu etkiyi de hesaba katarak tarihleme yaptıklarında çok da kayda değer bir fark ortaya çıkmadığını söylüyor.

Viyana Üniversitesi’nden Radyokarbon tarihleme uzmanı Prof. Tom Higham, o dönem insanları ileri ve geri yürüdüğü bölgedeki suların çok sığ olduğunun düşünüldüğünü, yapılan tüm çalışmalar sonucu her iki durumda da ortaya çıkan tarihler arasında ciddi bir fark olmadığını söylüyor:

“Her türlü ihtimali göz önüne aldığımızda sanırım bu izlerin yaşı 21 bin yıl ile 23 bin yıl arasında.”

  1. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Amerika kıtasına ilk ayak basan insan topluluklarının Clovis kültürüne bağlı gruplar olduğuna dair bir fikir birliği oluştu.

Bu büyük avcıların, su seviyelerinin çok alçak olduğu son buz devrinde Bering Boğazı üzerinden Sibirya’dan Alaska’ya geçtiği tahmin ediliyordu.

Ancak 1970’lerde, Clovislerin Amerika’ya ilk ayak basan insanlar olduğuna dair değişmeyen algı, bazı veriler ışığında çürütülmeye yaklaştı.

1980’lerde, Şili’nin Monte Verde bölgesinde 14.500 yıl öncesinde insanların yaşadığına dair izler bulundu.

2000’lerden bu yana ABD’nin Teksas eyaletinde 15.500 yıllık, Idaho eyaletinde 16 bin yıllık insanlara ait yaşam izleri bulundu.

Şimdi de yine ABD’nin New Mexico eyaletinde son Buz Devri boyunca insan yaşamış olabileceğine dair kanıtlar ortaya çıkmış oldu.

Uzmanlar, bu insanların buzların oluşturduğu doğal köprülerle Amerika’ya geçmiş olabileceğini ve bu durumda daha birçok yerleşimci grubun aynı dönemde Amerika’ya ayak basmış olabileceğini söylüyor.

Yazan Ve kaynak:

İngiliz yazar Mary Shelley’in Frankenstein romanı 36 yıl sonra ilk kez açık artırmaya çıktı. Roman, 10 milyon TL’ye alıcı bularak, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyata ulaştı.

 

Frankenstein’ın ilk kopyası rekor fiyata satıldı: 10 milyon TL

İngiliz yazar Mary Shelley’in 1818 yılında yayımladığı Frankenstein romanı, açık artırmada yeni bir rekorun sahibi oldu.

18 YAŞINDA KALEME ALDI

Söz konusu satış, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyat oldu. Önceki rekor, Jane Austen’in 1816’da yazdığı Emma için 2008’de ödenen 150 bin sterlinlik (1.7 milyon TL) fiyat olmuştu.

Shelley, Frankenstein romanını 1816 yılında 18 yaşındayken kaleme almıştı. İsviçre’de tatilde olan Shelley, eşi, şair Lord Byron ve Byron’ın doktoru John Polidori’yle aralarında bir yarışma düzenledi. En iyi korku hikayesini yazma yarışmasını Shelley kazandı.

 

 

Kaynak: Sözcü

19. Mersin Uluslararası Müzik Festivali, David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet’i Tarsuslu sanatseverlerle buluşturdu. Tarsus St. Paul Müzesi’nde yer alan konser sonunda sanatçılar, dakikalarca ayakta alkışlandı.

 

“Sanat iyileştirir” temasıyla düzenlenen 19’ncu Müzik Festivali’nde David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet, Tarsuslu sanatseverlerle buluştu.

 

 

FESTİVAL 2 EKİM’E KADAR SÜRECEK

Adını Suriye’ye (Şam) özgü kumaş tasarımından alan Hollanda merkezli ve dört farklı ulus sanatçılarından oluşan Topluluk, Soprano Katharine Dain, Mezzo-soprano Marine Fribourg, Tenor Edward Leach ve Bariton Drew Santini’den oluşuyor. Konserde, Kibritçi Kızın Tutkusu ile birlikte My Lord, What a Morning, Shall We Gather at the River, Were You There eserleri de seslendirildi. Konser sonunda, sanatçılar sürpriz yaparak Mersinli Besteci Prof. Dr. Nevit Kodallı’nın koro için düzenlediği Zekiyem eserini seslendirdi.

Tarsuslu sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği konserde, Tarsus Kaymakamı Kadir Sertel Otçu’nun yanı sıra, Tarsus Belediye Başkanı  Haluk Bozdoğan, Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan’da dinleyiciler arasında yer aldı.

2 Ekim’e kadar sürecek Festival’in bir sonraki etkinliğinde, usta klarnet sanatçısı Hüsnü Şenlendirici 24 Eylül’de aynı saatte Toroslar Belediyesi Amfi Tiyatrosu’nda ücretsiz olarak yer alacak.

 

Kaynak: Sözcü

Adıyaman’ın Kahta ilçesinde, Nemrut Dağı eteklerinde bulunan 2 bin yıllık Karakuş Tümülüsü’nde (Kadınlar Anıt Mezarı) kraliçelerin mezarlarının olduğu alan belirlendi.

 

Adıyaman Valiliği‘nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan gerekli izinler alınarak Karakuş’ta başlanan birinci ve ikinci etap jeoradar ve jeofizik çalışmalarıyla alanın tomografisi çekilerek Kommagene Kralı Antiochos’un eşi İsas, kızı Antiokhis ve torunu Aka’ya ait mezarların bulunduğu yer tespit edildi.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Vali Mahmut Çuhadar, Kommagene Kralı 2. Mithritades (milattan önce 36-21 ) tarafından annesi İsias, kız kardeşi Antiokhis ve Antiokhis’in kızı Aka için yaptırılan, bir nevi kraliçeler mezarlığı olarak adlandırılan tarihi tümülüsün 2 bin yıldır gizemini koruduğunu belirtti.

 

Buradaki tarihi sırları çözmek ve mezarlara ulaşmak için izinleri alarak çalışmalara başladıklarını, jeoradar kullanarak iki boyutlu yer altı görüntülerinin elde edildiğini ifade eden Çuhadar, “Araştırma alanında, ölçü konumlandırmasına bağlı olarak vaziyet planında da gösterilen ayrı lokasyonda jeoradar ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen GPR verilerinden, veri işlem aşamalarından sonra iki boyutlu (2D) yer altı görüntüleri elde edilmiştir” dedi.

 

 

Çuhadar, “Kommagene Krallığı’nın Kraliçeler Mezarlığı olarak adlandırılan 2 bin yıllık tarihi Karakuş Tümülüsü’nde jeoradar ve jeofizik çalışmaları tamamlanmış olup, gelen raporlar doğrultusundan arkeolojik yapı kalıntılarına ulaşılmıştır. 2022 yılında Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden alınacak kazı ve sondaj izinlerinin sonucunda tarihi tümülüste kazı çalışmalarına başlanması hedeflenmektedir” diye konuştu.

 

Kaynak: Ntv

William Shakespeare’in unutulmaz eserinden sinemaya uyarlanan; başrollerinde Denzel Washington ve Frances McDormandın oynadığı, Joel Coen imzalı Tragedy of Macbethten ilk fragman yayınlandı.

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali’nin biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için bu gün başlayan indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü genel satışa çıkıyor.

 

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla yola çıkan 25. İstanbul Tiyatro Festivali bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak.

Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM‘de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio.com adresinden izlenebilecek.

 

İNDİRİMLİ ÖĞRENCİ BİLETLERİ DE SATILACAK

Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak.

Üyelikleriyle İKSV’nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30’da satışa sunulacak.

 

Kaynak: Ntv

 

Arkeoloji ve arkeologlar, uzun yıllardır filmlere konu ediliyor. Günümüzde hala farklı türlerde karşımıza çıkan arkeolojinin ve arkeologların beyaz perdeye nasıl taşındığını ve nasıl temsil edildiğini gelin birlikte inceleyelim.

 

Arkeolojinin Sinemaya Taşınması

18. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar Mısır’da gerçekleştirilen bilimsel keşifler, insanlarda büyük ilgi uyandırdı. Özellikle Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1798-1801 yılları arasında Mısır’a düzenlediği seferlerde bilim insanlarının daha önce görülmemiş Antik Mısır kalıntılarını belgelemesiyle başlayan bu ilgi, 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’in ve Lord Carnarvon’un Antik Mısır’da Firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesiyle devam etti. Tutankamon’un mezarının bulunmasının yanı sıra, 1923 yılında Lord Carnarvon’u öldürdüğü iddia edilen mumya laneti efsanesi, Mısır’daki arkeolojik çalışmaların artmasına, büyük bir turizm dalgasına ve Mısır motiflerinin batıdaki birçok sanat dalında kullanılmasına yol açtı.

1930’lardan itibaren Hollywood filmleri, geçmişi anlatan filmlerde kaybolmuş medeniyetleri ve bu medeniyetlerin hazinelerini bulmaya yönelik temalara odaklanmaya başladı (The Live Wire (1935) ve King Solomon’s Mines (1937) gibi). Lost Horizon (1937) filmiyle paralel temaları bir araya getirme fikri popülerlik kazandı. Böylece arkeoloji ve arkeologlar çoğunlukla aksiyon/macera, korku ve bilim kurgu türlerinde ya da bunların birbirleriyle harmanlandığı türlerde karşımıza çıkmaya başladı.

(İçinde Bir Tutam Arkeoloji Barındıran 7 Film)

The Mummy filmlerinin yayınlanmasıyla, arkeolojinin ve doğaüstü güçlerin bir arada kullanıldığı filmler en yaygın anlatı türlerinden biri haline geldi. Dünya dışı olayların insanlığı tehdit ettiği, uzaylılar ya da tanrılar tarafından bırakılan nesnelerin insanlığı yok etmek için kullanılacağı olay örgüleri korku ve bilim kurgu türlerinde sık bir şekilde kullanıldı. Bu tür filmlere örnek olarak Stargate (1994), Stonehenge Apocalypse (2010) ve A Genesis Found (2010) verilebilir.

Arkeologların Filmlerdeki Temsili

Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler genellikle beyaz ve heteroseksüel erkek olarak karşımıza çıkıyor. Erkek karakterlerin uyruğu, karakterlerinin davranışlarında önemli bir rol oynayabiliyor. Mesela İngiliz arkeolog karakterler, zekaları ve entelektüel yönleriyle kahraman olurken; Amerikalı karakterler daha maceracı ve kurnaz yönleriyle öne çıkıyor. İngilizler problemler üzerinde düşünmeye meyilliyken, Amerikalılar hemen harekete geçerek kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Bu yüzden birçok filmde olduğu gibi arkeoloji filmlerinde de erkeklerin maskülinitesi ya zekasıyla ya da dövüş becerileriyle ölçülüyor.

Kadınları daha nadiren ana karakter olarak izliyoruz, dikkate değer örnekler arasında Lara Croft serisi ve The Last Templar (2009) var. Kadın karakterler çoğunlukla arkeolog olmanın bir kadın için ilginç bir sosyal rol olduğu ima edilerek ya da yan karakter olarak karşımıza çıkıyor. Arkeoloji filmlerinde gördüğümüz kalıplaşmış kadın karakterlerini iki kategoriye ayırabiliriz: İlki, toplumun güzellik standartlarına uyan, macerayı seven ve ataerkil bakış açısına aldırış etmeyen ya da bunun farkında olmayan ayrıcalıklı kadın; ikincisi ise gözlüklerini çıkarıp, saçlarını açtıkları zaman dikkat çekici bir şekilde “güzelleşen” genç (genellikle akademisyen, öğrenci ya da kütüphaneci) kadın. İlk kategorideki kadın karakterler filmin ya kötü karakteri ya da kahramanı olurken, ikinci kategorideki kadın karakterler yan karakterlerden birisi ya da başı dertte olan, kurtarılmayı bekleyen bir karakter olarak tasvir ediliyor.

Kahraman ve Kötü Karakter Olarak Arkeologlar

Kahraman olarak tasvir edilen arkeologlar popüler kültür tarafından benimsenmişse, toplumun genelinin sahip olduğu değerlerin abartılı biçimlerini yansıtıyor diyebiliriz. Bu durum göz önüne alındığında, eski tarzda kahramanlık özelliklerinin birçoğunu içinde barındıran Indiana Jones filmleri (Batı Amerika’ya yapılan göndermeler, kovboy efsanesi, kostümler, kullanılan ekipmanlar (kılıflı tabanca ve kırbaç) ve Indy’nin dövüş becerileri) bu tür için biçilmiş kaftan.

Ancak geçmiş kahramanların aksine, Indy’nin entelektüel yetenekleri de filmlerde vurgulanıyor. Dillere olan yatkınlığı, yalnızca antik yazıları çözebilmesinde değil, aynı zamanda birçok dili akıcı bir şekilde konuşmasında da kendini gösteriyor. Arkeologların zekalarıyla ve fiziksel güçleriyle ön plana çıkmaları arkeoloji filmlerinin ortak özellikleri arasında. Filmlerde bir arkeologun uzmanlık bilgisi büyük ölçüde basitleştiriliyor, bunun yerine daha fantastik ve gerçek dışı şekillerde sorunlar çözüyor.

Elbette arkeologlar filmlerde her zaman kahraman olarak tasvir edilmiyor bazen acımasız, deli ya da düpedüz kötü karakter olarak da betimleniyor. Yaygın kötü karakter özelliklerin dışında (sebepsiz yere birini öldürmek ya da dünyaya hükmetme arzusu gibi), arkeologlar temelde iki tür kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor: İlki, kimin için çalıştığını önemsemeyen, kendi amaçlarına ulaşmak için kötü tarafla birlikte çalışmaya istekli olan bencil karakter; ikincisiyse özel koleksiyoncu, açgözlü bir şekilde esere sahip olmak isteyen karakter.

Meslek Olarak Arkeoloji

Arkeoloji filmleri, arkeolojinin bir meslek olarak nasıl yapılandırıldığı ve arkeologların nasıl para kazandığı konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratabiliyor. İzleyicilerde arkeolojik çalışmalar, arkeologlar ve kamu kurumları (müzeler, üniversiteler ve devlet kurumları) arasındaki ilişki üzerine gerçek dışı izlenimler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeologların bir üniversiteye ya da bir öğretim kurumuna bağlı olarak çalıştığını nadiren görüyoruz. Indiana Jones filmleri bunun bir istisnası, Indy’nin Marshall Üniversitesi’nde öğretmenlik yaptığı ve öğretmekten kaçınmaya çalıştığı sahneler, yaklaşan maceranın habercisi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte, bu akademik bağlantıya rağmen Indy’nin arkeolojik maceraları doğrudan müze tarafından destekleniyor, antikalar doğrudan Indy’den satın alınıyor ve öğretmenliğin getirdiği sorumluluklar bir anda göz ardı edilebiliyor.

Çoğu zaman filmlerdeki arkeologlar, Tomb Raider’deki Lara Croft (2001) gibi serbest çalışıyor ya da The Mummy’s Hand’deki (1940) Steven Banning gibi bir müze tarafından işe alınıyor. Filmlerdeki arkeolojik kazılar, bir araştırma amacıyla başlatılmıyor. Bir devlet kurumunun, dünyayı kurtarmayı ümit eden birinin ya da özel yatırımcının talebi üzerine başlatılıyor. Çoğu zaman arkeolog kazıyı gerçekleştirebilmek için özel bağışçılar ya da kurumlar tarafından sağlanan fonları kullanıyor. Eserler bulunduktan sonra arkeolog, ganimeti ya başkalarıyla paylaşıyor ya da çalıştığı kurum tarafından parası ödeniyor.

İzleyicilerin, arkeologların kazı çalışmalarında bulduklarını saklamalarına gerçekte izin verilmediğini öğrenince hayret etmelerine şaşırmamak gerek. Filmler, arkeoloji mesleğini çarpıtılmış bir bakış açısıyla tasvir etse de yapımcıların buna neden başvurduğunu anlayabiliriz ne de olsa ilgi çekici yerler, gizli hazineler ve çözülmemiş gizemler, izlemesi fantastik ve heyecan verici konular.

Orta Doğu: Kültür Yağmacılığı ve Hazineler

Şüphesiz ki Orta Doğu, arkeoloji filmlerinde en sık kullanılan ortamlardan birisi. Sayısız klişeye uyan yan karakterlerin yardımıyla ya da engellemesiyle Avrupalı ve/veya Amerikalı karakterlerin maceralarını yaşadığı “egzotik topraklar” olarak karşımıza çıkıyor.

İzleyicinin özdeşleştiği karakterler genellikle İngiliz ya da Amerikalı arkeologlar olduğu için izleyici, yerli halka ve kültürlere bu karakterlerin gözünden bakıyor ve onları “ötekiler” olarak görüyor. Avrupalılar da bu filmlerde pek olumlu bir şekilde tasvir edilmiyor. Mesela Alman arkeologlar, özellikle II. Dünya Savaşı dönemi filmlerinde, casus, kundakçı ya da hırsız olarak temsil ediliyor (örneğin, Death Rides the Range’deki Alman baron). Fransız karakterler de özünde kötü olmasalar bile genellikle vicdansız, ahlaksız ve arkeolojik bir keşif yapmak ya da başkasından çalmak için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bencil karakter olarak tasvir ediliyor (örneğin Raiders of the Lost Ark’teki René Emile Belloq karakteri).

Orta Doğu temalı arkeoloji filmlerindeki kalıplaşmış yerli karakterleri üç kategoriye ayırabiliriz. İlki, son derece iyi eğitim almış, bulunan eserler yanlış ellere düşmesin diye onları koruyan “soylu vahşiler”. Bu yerliler, neredeyse her zaman soylarını antik zamanlara dayandıran, gizli toplulukların esrarengiz üyeleri oluyor. Aynı zamanda uzman bir at/deve binicisi ve kılıç ustası oluyorlar. Bu insanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, günü kurtarmak için yine de yabancı arkeologa ihtiyaç duyuyorlar.

İkinci kategoride, kötü olan ya da kötü taraflarla işbirliği yapan yerliler var. Böyle durumlarda, birey kendi çıkarları için sebepsiz yere kötü olabiliyor fakat genellikle ya bir düşmana ya da doğaüstü bir güce karşı koyamayacak kadar zayıf karakter olarak tasvir ediliyor. Hikayede daha az öneme sahip Orta Doğulu karakterler, diğer kötü adamların kuklaları olarak kullanılıyor.

Son olarak, onları ziyaret eden meslektaşlarının becerilerinden yoksun, tarafsız ya da iyi yerli arkeologlar var. Bu arkeologlar genellikle, hazineyi bulmak ya da dünyayı kurtarmak için diğer arkeologun kahramanlığına, zekasına ve fiziksel becerilerine güvenmek zorunda kalıyor. Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler, yerli halkın katlanacağı sonuçları ya da bulundukları durumu çok az önemseyen, saplantılı bir şekilde hazineyi ya da bilgiyi arayan kişiler olarak tasvir edilebiliyor. Bazı filmlerde Mısırlıların geçmişlerine ilgi duymalarına izin verilse de bu hikayeler genellikle efsaneler ve batıl inançlarla harmanlanıyor. Batı kültür emperyalizminin popüler kültürdeki yer edinişini, Ella Shohat ve Robert Stam 1994 yılında “düşünmeyen Avrupamerkezcilik” olarak tanımladı. Shohat ve Stam’a göre, Mısır bağlamının ötesinde Avrupamerkezcilik genel anlamıyla dünyayı Avrupalı bir bakış açısıyla görmek anlamına geliyor.

Avrupa merkezli sinema genellikle sömürge nüfuzu anlatılarını aktarabilmek için arkeologların bir alt türü olduğu, “keşfeden” standart tiplemesini kullanıyor. Görünüşe göre iyi, kötü ya da tarafsız olsun, arkeoloji filmlerindeki Orta Doğulu karakterler, hiçbir zaman tam anlamıyla kendilerine bir yer edinebilmiş değil. Arkeologların ve arkeolojinin sinemadaki ele alınışı, Avrupa merkezli tutumun sanatın birçok alanında oldukça yaygın olduğunu gösteriyor.

Ne Fark Eder?

Filmler, arkeoloji ve arkeologlar hakkında izleyiciye birçok mesaj veriyor. İzleyicilerin çoğu, anlatıların kurgu olduğunu anlasa da bazı insanların kafasında gerçek dışı fikirler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeoloji ve arkeologların temsillerini incelemenin amacı aslında toplumun geneliyle nasıl daha etkili bir şekilde iletişim kurulacağını öğrenmek çünkü halkın arkeoloji algısını görmezden gelemeyiz. Halkın algısını değiştirmenin anahtarı, insanları arkeolojiye daha fazla dahil edebilmekten geçiyor.

Daha özgün sinema ve televizyon çalışmaları yapılarak, sosyal medyayı ve diğer yayın araçlarını kullanarak, halka açık yazılar yazarak, okullarda çocuklarla ve gençlerle iletişime geçilerek ve daha birçok farklı şekilde arkeolojinin topluma kattığı sembolik, bilgilendirici ve estetik değerlerin daha fazla takdir edilmesine ve daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması sağlanabilir.

 

 

 

Kaynak: https://arkeofili.com