MSGSÜ  Devlet  Konservatuvarı öğrencileri  birlik ve  dayanışma içindeler.
     1970 yılında kurulup; daha sonra MSGSÜ ‘ne bağlı müzik ve sahne sanatları olarak faaliyetlerine devam eden ; ilkokul, ortaokul, lise, lisans ve lisansüstü düzeylerinde tam zamanlı ve yarı zamanlı olarak eğitimini sürdüren konservatuar, yüzlerce mezun vermiş ve bu okulun havasını soluyan onlarca Mimar Sinan Üniversitesi   Konservatuarlıdan  649 (altı yüz kırk dokuz) okullu bir araya gelerek büyük bir dayanışma içinde emekli olan ve ağır bir ameliyat geçiren bir arkadaşlarına destek olmuş ve olmaya devam edeceklerini bildirmişlerdir.
 Bu dayanışmayı daha ileri taşımak için se; 4 EYLÜL 2023 akşamı  İSTANBUL-Beşiktaş’ta bir restaurantta buluşarak hem özlem giderip hem de dernekleşme, vakıflaşma konusunda ilk adımı atacaklarını belirtmişlerdir.
         SANATSIZ KALAN BİR MİLLETİN HAYAT DAMARLARINDAN BİRİNİN KOPMAMASI İÇİN fedakarlıkların süreceğini ifade etmişlerdir.
       HAYDİ O ZAMAN MSGSÜ konservatuvarlılar….  YOLUNUZ AÇIK OLSUN.

Helenistik dönemin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan Mersin’in Silifke ilçesindeki Olba Antik Kenti’nde devam eden kazı çalışmalarında MS 2. yüzyıla ait olduğu değerlendirilen kadın heykeli ve üzerinde mitolojik sahnelerin bulunduğu 2 friz parçası ortaya çıkarıldı.

Olba Krallığı’nın merkezi olarak anılan Ören Mahallesindeki antik kentte, Ardahan Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Doç. Dr. Yavuz Yeğin başkanlığındaki ekip tarafından temmuzdan itibaren yürütülüyor.

Önemli ticaret merkezi olarak bilinen bu tarihi yerde, aralarında sanat tarihçilerinin, uzman arkeolog ve öğrencilerin bulunduğu 15 kişilik bir ekip çalışmalarına devam ediyor.

Antik kentin farklı alanlarında devam eden kazı çalışmalarında MS 2. yy’dan kalma olduğu değerlendirilen kadın heykeli ve üzerinde mitolojik sahnelerin bulunduğu 2 friz (mimarlıkta taban kirişi ile çatı arasında kalan, kabartmalarla bezeli ya da düz şerit) parçası bulundu. Koruma altına alınan eserler, incelenme için Silifke Müze Müdürlüğüne teslim edildi.

Mersin Valisi Ali Hamza Pehlivan, arkeolojik kazıların sürdüğü antik kentte incelemelerde bulundu, kazı başkanı Yeğin’den bilgi aldı. Pehlivan, yaptığı açıklamada, Mersin’de 1642 tescilli kültür varlığının olduğunu aktardı.

Olba Antik Kenti’ndeki kazı çalışmalarının 2010’dan itibaren devam ettiğini belirten Pehlivan, şu ifadelerde bulundu:
“Daha önce tiyatro yapısının olduğu alanda yoğunlukla kazı çalışmaları sürdürülmüşken, son dönemde de anıtsal çeşmede kazı çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalar neticesinde geçtiğimiz günlerde önemli eserlere ulaşıldı. Biz de bu eserleri inceleme fırsatı bulduk. Burada arkeolojik eserlerle ilgili detaylı çalışmalar yapılıyor. Kazılar bunların çok önemli bir parçası. Devamında da eserleri korumaya ve konservasyonlarına yönelik çalışmalar yapılacak. Güzel ülkemizin genelinde olduğu gibi Mersin’imizde de sayısız tarihi eserimiz bulunmaktadır. Bunların gün yüzüne çıkartılmasını, yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından buraların tanınmasını, bilinmesini, öğrenilmesini sağlamak hepimize düşüyor.”

Kazı Başkanı Doç. Dr. Yeğin de “Bu sezonki kazılarda eşsiz eserler ortaya çıkarıldı. Kilikya Bölgesi’nde şu ana kadar bu eserlerin benzerleri bulunmadı. Antik kentteki çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor.” yorumunu yaptı.

(Kayankça:ntv.com.tr)

Sinema Yazarı Rıza Oylum’un İnkılap Kitabevi etiketli yeni kitabı “Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri” raflardaki yerini aldı. Sinemaya gönül vermiş yönetmen adayları ve sinema severler için ilgi çekici olacağından eminiz.

“Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri” kitabı, sinemanın ihtişamlı dünyasını bir de üstatların gözünden keşfetmek isteyenler için çok değerli bir rehber olacaktır. Rıza Oylum’un kaleme aldığı kitap, Andrey Tarkovski’den Michael Haneke’ye, Asghar Farhadi’den Ingmar Bergman’a kadar bir çok farklı coğrafyadan 28 yönetmenin yaşamını ve sinema yolculuğundaki tecrübelerini ortaya koyuyor.

Rıza Oylum, yönetmenlerin yaşamlarından ilham olabilecek notlardan, en ilgi çekici filmlerden kamera arkası bilinmeyenlerine kadar sinema tarihine dayalı birçok konuyu detaylı bir şekilde biz okurlara sunuyor. Kitap, usta yönetmenlerin mesleki deneyim ve sanatsal vizyonları ile okuyucuları, sinemanın büyülü dünyasını keşfetmeye davet ediyor. Sinema aşıkları, set arkasını ve yönetmenlerin sinema dünyasındaki gizli sırlarını keşfetmek isteyen okurların severek okuyacağı bir kitap olacağını düşünüyoruz.



Kitaptan alıntılar:

Andrey Tarkovski: Yönetmen olmaya karar vermezsiniz, yönetmen olmanız gerekir.

Ingmar Bergman: Denemelerim bana göstermiştir ki ilk çekim en başarılı çekimdir.

Akira Kurosawa: Bütün filmlerin kökünde bir şeyi içgüdüsel olarak açıklama isteği vardır.

Agnès Varda: Bir kurgu yaptığınızda kendinize bunun iyi gideceğini söyleyin.

Michael Haneke: Seyirciyi, kendinizi ciddiye aldığınız kadar ciddiye alın.

Kim Ki Duk: Genel olarak bütün filmlerimde aynı soruların cevabını arıyorum: Hayat nedir? İnsanlık nedir?

Ken Loach: Toplumlar halen sınıf çatışmaları temeline dayanır ve filmler toplumun aynası olmak zorundadır.

Asghar Farhadi: Olay örgüleri okyanustaki inciler gibidir, işe yaraması için iyi dizilmelidir.

Park Chan-wook: Yeni bir film çekmek için eskiye dönmek, o filmleri görmek ve üzerlerine düşünmek gerek.

Rahşan Beni İtimad: Sansürü aşmak ve taviz vermeden anlatmak için yaratıcı yollar bulmak gerek.

(Kaynak: litrossanat.com)

 

Metrohan’ı sanat mekânı haline getiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Dairesi Başkanlığı, baharın gelişini birbirinden farklı müzik tınılarıyla kutluyor.

İBB’nin açıklamasına göre, Beyoğlu ve Karaköy’ü birbirine bağlayan rayların üzerindeki Metrohan, farklı müzik türlerinden sanatçıların vereceği konserlerin yanı sıra ünlü isimlerin katılım göstereceği söyleşi programları ile sanatseverleri bir araya toplayacak.

5 Nisan – 27 Mayıs arası gerçekleştirilecek olan konserlerde etnik, caz, Türk müziği, pop ve klasik Batı müziğinin sevilen isimleri sahne alacak.

Metrohan’da sahne alacak isimler arasında Göksel Baktagir, Burcu Karadağ, Kemenjazz Baki Duyarlar, Sarp Maden Trio, Tuna Kiremitçi – Akustik, Çağrı Sertel, Dilek Türkan, Şirin Pancaroğlu, Gökhan Aybulu, Esen Kıvrak, Sibel Köse, Erdem Sökmen – Ezgi Köker, Elif Çağlar, Burak Bilgili, Nemeth Quartet, Erdal Güney, Sezen Özmen, Neval Güleç, Cenk Erdoğan, Yarkın Duo-Quartet ve Cihat Aşkın yer alıyor.

Bununla beraber, bugün başlayacak olan programda müzik dinletilerine ek olarak Ezel Akay, Murat Meriç, Yüksel Aksu ile Erkan Can ve Güven Kıraç’ın birlikte katılacağı söyleşiler de gerçekleşecek.

Bütün İstanbullu vatandaşlarımızın ücretsiz olarak katılabileceği programın detayları için, İBB Kültür sosyal medya hesaplarını ve kultursanat.istanbul sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: (cumhuriyet.com)

 

Mısır’da bir restorasyon çalışması ile 2.200 yıl sonra Esna Tapınağı’ndaki eski Mısır Zodyak tasvir ve yazıtları bulundu.

Khnum Tapınağı olarak da bilinen Esna Tapınağı, doğurganlık ve suyla ilişkilendirilen Eski Mısır tanrısı Khnum ve eşi Menhit ile Nebtu, oğulları Heka ve tanrıça Neith’e adanmış bir tapınak kompleksidir. Tapınak, antik çağda Latopolis olarak anılan Mısır’ın Esna kentinde Ptolemaios döneminde inşa edilmiştir.

Akrep burcunun tasviri C: Ministry of Tourism and Antiquities

Ekip, restorasyon ve yeniden renklendirme çalışmaları sırasında, zamanı ölçmek için rehber edinilen bir dizi yıldız ve takımyıldızına ek olarak Zodyak burçlarını, Jüpiter, Satürn ve Mars gibi gezegenleri tasvir eden kabartmalar buldu. Yüzyıllar boyunca bu nadide eserlerin canlı renkleri kir ve is tabakasıyla kaplandı. Bu sayede yaklaşık 2200 yıl boyunca dış etkenlerden korunmuş oldu. Tapınaktaki bu eserlerin varlığı araştırmacılar tarafından biliniyordu, fakat temizlik ve konservasyon çalışmaları, bunların daha iyi bir şekilde görülmesini sağladı.

Burada Yay burcunun tasvirini görüyoruz. Ok ve yay ile nişan alan akrep kuyruklu bir sentor. C: Ministry of Tourism and Antiquities

Çalışma ekibi ayrıca koç başlı yılan, timsah başlı kuş gibi çeşitli melez yaratıkların resimleri ile birlikte yılan ve timsah tasvirlerini de açığa çıkarttı.

Tübingen Üniversitesi’nde Mısırbilim alanında profesör olan çalışma ekibinin eş lideri Christian Leitz, bu restorasyon çalışmasının daha öncesinde bilinmeyen yazıtları da ortaya çıkardığını söylüyor.

Zodyak burcunun üç eşit on derecelik bölümünün her biri olan dekanların temsili, burçlar gecenin on iki saatini ölçmek için kullanılırdı. C: Ministry of Tourism and Antiquities

Leitz’in açıklamasına göre: “Mısır tapınaklarında Zodyak temsilleri çok nadirdir. Zodyak’ın kendisi Babil astronomisinin bir parçasıdır ve Mısır’da Ptolemaik zamanlara kadar görülmez”.

Kanatlı yılan ile timsah ve yılan özelliklerine sahip hayvan tasvirleri. C: Ministry of Tourism and Antiquities

Ptolemaios, MÖ 304- MÖ 30 yılları arasında Mısır’ı yöneten Büyük İskender’in generallerinden birinin soyundan gelen bir hükümdarlar hanedanıydı. Arkeologlar, Zodyak işaretleri sisteminin ve bunlarla ilgili takımyıldızların Mısır’da Yunanlılar tarafından tanıtılana kadar ortaya çıkmadığını ve daha sonrasında özel mezar ve lahitleri süslemek için kullanıldığını düşünüyorlar.

Leitz, çalışma ekibinin yeni keşfedilen eserleri halen analiz etme sürecinde olduğunu belirtiyor.

Kaynak 1:  arkeofili.com

Kaynak 2: aktüelarkeoloji.com

 

 

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Aşık Veysel’i n 50. ölüm yıl dönümünü ve UNESCO Aşık Veysel Yılı’nı, ülkemizin ödüllü bestecilerinden Erberk Eryılmaz’dan özel olarak bestelemesini rica ettikleri Bir Büyük Dünya – Aşık Veysel eseri ile anıyor.

24 Mart 2023 Cuma günü CSO Ada Ankara’da verilecek özel konserde, şef Cemi’i Can Deliorman yönetimindeki orkestra, Bir Büyük Dünya – Âşık Veysel eserinin dünya prömiyeriyle sanatseverlerle bir araya gelecek.

Piyanist, şef ve vurmalı halk çalgıları yorumcusu Erberk Eryılmaz’ın Âşık Veysel’in 50. ölüm yıl dönümü anısına ve UNESCO Âşık Veysel Yılı’nı kutlamak için bestelediği eser; Aşık Veysel’in “Bir Küçük Dünya” diye mütevazi bir şekilde betimlediği yaşama sevinci, insan sevgisi ve hoşgörü mesajlarının bulunduğu şiirlerini “Bir Büyük Dünya” ya dönüştürmesinden ilham alıyor.

 

Cumhuriyetimizin ilk yüzyılının en önemli sanatçılarından biri olan halk ozanı Aşık Veysel’in vatanseverliğinin temelinde yatan çalışkanlığı, aydın bakış açısı, eğitime ve bilgiye verdiği değerden esinlenen eser, Cumhuriyet’imizin 100. yılına ithaf edildi.

Aşık Veysel’in ses dünyasını ve icra geleneğini; zurna, kaval, tütek, saz, üç telli ve divan sazı gibi Türk müziği çalgılarının kullanımıyla orkestraya yaklaştıran eserde, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası sahnesini; bestecilerin özgür sesleri, müzik tutkuları ve sınırsız estetik anlayışlarını dinleyiciye yansıtmak üzere kurulan Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi Yeni Müzik Topluluğu ile paylaşacak.

Daha fazla bilgi için www.cso.gov.tr 

Kaynakça: andante.com.tr

 

 

Bugün 18 Mart. Çanakkale Şehitlerini anma günü… Biliyoruz ki ülkemizin tarihinde pek çok önemli ve destansı gün var. Fakat başlı başına bir savaşta 500.000 insanın öldüğü, ve imparatorluğun galip geldiği tek cephedir. Ve elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’yi kurma yolunda liderliğinin onaylanması ve simgeleşmesine yol açan Anadolu’nun fedakar insanlarının canını dişine takarak ülkesini savunduğu kahramanlık destanıdır. 108 yıl önce bugün ülkesi için kendini feda eden büyük insanlarımızı sevgi ve saygı ile anıyoruz.

Her ne kadar biliyorsak da”  Nedir bu Çanakkale Savaşı?” sorusunun cevabını aşağıda bulabilirsiniz.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti konumundaki İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zapt etmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Kara ve deniz savaşı sonucunda iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiği 01 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü, Almanya ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, imparatorluğun eninde sonunda Almanya’nın ana gücünü oluşturduğu İttifak Devletleri safında fiilen savaşa gireceği anlamına gelmektedir. Enver Paşa, fiilen savaşa girmeyi, seferberliğin tamamlanmamış olması ve Çanakkale Boğazı savunmasının tamamlanmaması gibi gerekçelerle ertelemeye çalışmıştır. Ancak Almanya, bir an önce savaşa fiilen girilmesi için baskılarını sürdürmüştür. Bu baskılar, Akdeniz’de İngiliz donanması önünden çekilen Goeben ve Breslau savaş gemilerinin İstanbul’a gelmesiyle bir oldu bittiye getirilmişti. Daha sonra Osmanlı Donanması’na bağlı bir grup gemiyle Karadeniz’e açılan bu gemiler 27 Ekim 1914 tarihinde Rus limanlarını bombalayınca Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.

Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith’e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya kondu ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vaz geçilmek zorunda kalındı.

Deniz harekatıyla İstanbul’a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır. İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos’ta Kurmay Albay Mustafa Kemal’in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.

Harekat öncesi

I. Dünya Savaşı:

Sanayi Devrimi’nden itibaren giderek büyüyen üretim bir yandan hammadde gereksinimini sürekli artırırken diğer yandan yeni pazarları gerektiriyordu. Diğer yandan giderek büyüyen sermaye birikimi, yeni yatırım alanları bulmaya yöneliyordu.[10] Avrupa’nın büyük devletleri 19. yüzyıl boyunca farklı hızlarda gelişmişlerdi ve gelişmelerini sürdürebilmek için etki alanlarını genişletmek için sıkı bir rekabet içindeydiler. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası farklı ilgi alanlarına sahip olsalar da bu alanlar çok yerde iç içe girmektedir. Sonuçta bu rekabet, 20. yüzyılın başlarında bir savaşı kaçınılmaz olarak gündeme getirmişti.[11] Bu ülkeler arasında süreç içinde oluşan ittifaklar da olası savaşın Avrupa çapında bir savaş olmasına yol açacaktır. Bu dönemde netleşen bu itifaklar, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri ile Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya’nın oluşturduğu İttifak Devletleri bloklarıdır.[11] Bu şekilde bir bloklaşma 1882 yılında Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya arasındaki bir ittifakla, bir bloğu oluşturmuştu. Kısa süre sonra 1894 yılında Fransa – Rusya, 1904 yılında İngiltere – Fransa, 1907 yılında da İngiltere – Rusya arasında antlaşmalar yapılarak diğer blok şekillenmiştir.[12] İngiltere ve Fransa arasındaki 1904 yılı antlaşması ilginçtir. İngiltere, Fransa’nın “Kuzey Afrika’nın en iyi parçalarını” almasına göz yumuyordu, Fransa ise Mısır’daki İngiliz varlığına karışmayacaktı.[13] İngiltere ile 1907 yılında Çarlık Rusyası arasındaki antlaşma da 1904 antlaşmasına benzer biçimde, esas olarak tarafların Avrupa dışı ilgi alanlarını düzenliyordu. İran, Afganistan, Çin ve Tibet’teki iki ülkenin çıkarları arasındaki çekişmelere çözüm getiriyordu.[14] Tüm bunların ortaya koyduğu haliyle Avrupa’daki bu bloklaşmalar, esas olarak Avrupa dışı paylaşımı konu almaktaydı. Dolayısıyla bu bloklaşmanın sonunda ortaya çıkacak olan Avrupa çapındaki topyekün savaş, esas itibariyle Avrupalı büyük güçlerin, Avrupa dışını yeniden paylaşımı mücadelesi olarak görülmektedir.

I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Balkanlar da iki kampa ayrılmıştı. Bir bakıma İtilaf Devletleri’nin himayesinden olan Yunanistan, Romanya ve Sırbistan bir tarafı oluştururken İttifak Devletleri’ne daha eğilimli görünen Bulgaristan diğer tarafı oluşturuyordu. Dolayısıyla bu bölgeyle ilgili hesaplarda Bulgaristan’ın durumu hesaba katılmak zorundaydı. Nitekim 1914 yılının Haziran ayında Bulgaristan yüklüce bir borç anlaşmasıyla de facto İttifak Devletleri safına kaymıştır.[15] Sonuç olarak özellikle Avrupalı büyük devletler arasında oluşan bu bloklaşma, yerel bir çatışmanın bile Avrupa’nın en azından dört büyük devletinin işe karşımasını gerektirecekti.[16]

Sonuçta ortaya çıkan da bu oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu velihatı Franz Ferdinand 28 Haziran 1914 günü bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldü.[17] Bunun üzerine Avusturya Macaristan İmparatorluğu Sırbistan’a 48 saat süreli bir ültimatom vermiştir. Sırbistan’ın tüm oyalama çabalarına karşın 28 Temmuz Belgrad’ı bombalamaya başlayarak bu ülkeye savaş ilan etti. Ardından Çarlık Rusyası genel seferberliğe gitti.[18] Ancak Almanya daha önce Rusya’nın seferberlik ilanını, savaş ilanı olarak kabul edeceğini tüm devletler nezdinde deklare etmiştir.[19] Bunun üzerine 1 Ağustosta Rusya’ya, 3 Ağustosta da Fransa’ya savaş ilan etti.[18] Bu savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ederek Almanya – Avusturya bloğundan ayrılmış, bir yıl sonra yeniden katılmıştır.

Almanya, geçmişten beri, daha net olarak Bismarck’tan beri iki cepheli bir savaştan kaçınmaktaydı ancak bu değişmez kaderi gibi görünüyordu. Doğuda Çarlık Rusyası, batıda ise Fransa gibi iki güçlü devlet vardı. Alman İmparatorluğu’nun 1891 – 1905 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığını üstlenen Schlieffen, bu tehlikeli durum için bir plan geliştirmişti ve doğal olarak Schlieffen Planı olarak biliniyordu. Bu plan, Rusya’nın seferberliğini bir ay içinde tamamlayabileceği hesabına dayanmaktadır. Almanya, tüm gücüyle batıya saldırarak kesin sonuç elde edecek ve bunun üzerine seferberliğini anca tamamlamış olan Rusya’ya saldıracaktı. Böylelikle iki cephede savaşma durumunda düşmekten kaçınacaktı.[19] Almanya bu stratejiyi uygulamak için 3 Ağustosta Fransa’ya savaş ilan eder etmez hiç vakit kaybetmeden, bu ülkeye Belçika üzerinden saldırı hazırlığına girişmiştir. Belçika’dan geçiş için izin istendiyse de olumlu yanıt alınmadı ve bunun üzerine Alman orduları 4 Ağustosta Belçika’ya saldırdı.[20] Ancak kısa süre içinde bu stratejinin uygulaması başarısız oldu ve Alman Orduları Marne’de Fransız – İngiliz savunmasını aşamadı ve 12 Eylülde Marne hattında durduruldular. Artık Schlieffen Planı işlemeyecekti[21] Bu durumda Almanya yine iki cepheli savaşla karşı karşıyaydı. Doğuda Rusya ile, batıda da İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle çarpışmak durumundaydı. Ancak iki cephede de güçlü olamazdı, bir tarafa öncelik vermeliydi. Güçlü olmayı seçtiği cephe Batı Cephesi’ydi, doğuda zayıf kuvvetlerle oyalama muharebesi verecek, diğer deyişle savunmada kalacak, kuvvetlerinin büyük kısmını Batı’da kullanarak burada kesin sonuç elde ettikten sonra esas kuvvetlerini Rusya Cephesi’ne aktaracaktı.[22]

Avrupa içlerindeki bu gelişmeler, İngiltere ve Fransa’yı müttefikleri Rusya’yı desteklemek zorunda bırakmıştı.[23] Zaten Rusya, Almanya üzerinde yeterince güçlü bir baskı yapamamaktaydı. Kısıtlı endüstriyel kapasitesi dolayısıyla İngiliz ve Fransız desteğine gerek duyuyordu.[23][24] Ancak Almanya’yı yenilgiye uğratabilmek için Rusya’nın muazzam insan kaynaklarından yararlanmak gerekiyordu. Bunun için de Rusya mühimmat, silah ve mali olarak desteklenmeliydi. Özellikle mühimmat yönünden bu zorunluydu. Çünkü Rus ordusu mühimmat stoklarını büyük ölçüde tüketmiş durumdadır. Bu durumda ondan taarruzi bir hareket beklenemezdi.[25] Fransa ve İngiltere’nin bu desteği sağlaması için olası dört yol vardır. Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır. Kuzey Buz Denizi, yılın çok büyük bölümünde donmuş olduğundan deniz ulaşımına olanak vermemektedir, Baltık Denizi ise Alman Donanması’nın denetimindedir.[26] Orta ulaşım yolu olan Avrupa karayolu ise Alman denetimindedir. Olası dördüncü yol ise Osmanlı İmparatorluğu’nun denetiminde bulunan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının oluşturduğu denizyoludur. Sonuçta Rusya ile müttefiklerinin irtibatı kesilmiştir. Sadece Rusya’ya yardım konusu değil, Rus buğdayının ve petrolünün Avrupa’ya getirilmesi de artık olanaksızdır.[27] Sonuç olarak Rusya ile tek bağlantı boğazlardır.[25] İtilaf Devletleri’nin İngiltere / Fransa ve Rusya olarak doğu – batı parçaları arasındaki tek ulaşım hattı boğazlardı. Üstelik Rus savaş sanayi, savaş sırasındaki mühimmat sarfiyatını karşılayacak kapasitede değildi ve mühimmat açığı her geçen gün büyümekteydi.[28]

Osmanlı İmparatorluğu’nun ittifak arayışı

Osmanlı İmparatorluğu, 20. Yüzyıl’ın başlarında neredeyse 200 yıldır Gerileme Dönemi’ndeydi.[29] Bu süre boyunca uğranılan askeri yenilgilere 1912-13 yıllarında yaşanan Balkan Savaşı eklenmiş, Balkanlar’daki toprakların bütün bütün elden çıkmış olmasının ötesinde en iyi eğitimli ve en iyi techiz edilmiş ordular bu savaşta kaybedilmişti. Dahası büyük miktarda silah ve mühimmat da terk edilmişti.[30]

Avrupa devletleri I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarafsız kalacağını varsayıyorlardı.[31] Nitekim Osmanlı İmparatorluğu savaşın ilk aylarında “savaş dışı” durum ilan etmiştir. Bu durum İtilaf Devletleri arasında olumlu karşılanmıştır. Bu sayede Boğazlar ticari deniz trafiğine açık kalacaktır.[32]Osmanlı İmparatorluğu açısından da I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde en doğru pollitika tarafsız kalmak gibi görünüyordu. Ancak “bu yeterli bir çözüm müydü? Bir de mümkün müydü?”.[33] Avrupalı devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki niyetleri biliniyordu. Rusya, yüzyıllardır sıcak denizlere çıkabilmek için Boğazlar’ı istiyordu. İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği için Filistin’i, petrolü için de Irak’ı istiyordu. Fransa, Lübnan, Suriye ve Kilikya’yı, İtalya ise Antalya’yı istemektedir.[34] Bunları bilen Osmanlı yöneticileri, söz konusu devletlerin bu emellerine ulaşmak için, savaş sırasında ya da savaştan hemen sonra Osmanlıyı rahat bırakmayacaklarını rahatlıkla seziyorlardı.[35] Gerçekten de Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki gerginliklerin bir Avrupa savaşına varmasının nedenlerinden biri de Osmanlı toprakları üzerindeki emelleriydi ve İmparatorluğun parçalanması sorunuydu. Diğer değişle her devlet, kendi ilgi alanının rakiplerinden önce kontrol altına almak istiyordu.[36]

Fakat Osmanlı İmparatorluğu için en vahim tehlike Rusya’nın durumuydu. Çarlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılması durumunda, savaş sonrasında İstanbul’u terk etmek zorunda kalacaklarını hesaplıyor, şimdiden durumu sağlama bağlamayı gerekli görüyordu. Bunun için dönemin Dış İşleri Bakanı Sergey Sazonov, 1914 yılı ilkbaharında İngiliz ve Fransız hükümetleriyle görüşmeler yaptı. İngiliz Hükümeti’nin yanıtı oldukça açıktır.[31]

« Eğer savaş zaferle bitecek olursa İngiltere, kendilerinin Osmanlı İmparatorluğu arazisine ya da başka yerlerdeki arazilere (özellikle İran) yapacakları taleplerinin olumlu karşılanması kaydı ile İstanbul ve Boğazlar hakkındaki Rus taleplerini tasvip edecektir. »

Fransa ise bir süre Rus talebine karşı tutum takınmıştır. Ancak Akdeniz’de Alman tehdidi ortaya çıktıktan sonra karşı çıkmaktan vazgeçmiştir.[37] Osmanlı topraklarının İtilaf Devletleri arasında gizli antlaşmalarla, savaşın sona ermesinden önce paylaşılmasının bir diğer örneğini Fransa vermiştir. Fransa’nın Suriye ve Adana bölgesini alması, İngiltere ve Rusya tarafıdan prensip olarak kabul edilmiştir. Daha sonraki görüşmelerde Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Batı Karadeniz Bölgesi’nin Rusya’ya bırakılmasında anlaşma sağlandı. Fransa’ya verilecek toprakların çerçevesi de genişletildi. Paylaşmanın bir diğer uzantısı İngiltere ile Haşimi Ailesi’nden Şerif Hüseyin arasında yapılan anlaşmadır.[38] İngiltere yönünden Şerif Hüseyin önemli bir kozdu, çünkü Peygamber ailesinden kabul ediliyordu.[38] Böylelikle Osmanlı Halifesi’nin İslam Dünyası üzerindeki otoritesini sarsacak güçte kabul ediliyordu.[38] Şerif Hüseyin de Arap Yarımadası’nı ve tüm Orta Doğu’yu içine alacak bir krallığı olsun istiyordu.[38] Görüşmeler sonunda Arap Yarımadası, Irak ve Suriye’yi kapsayan bir krallık kurması üzerinde 1916 yılı Ocak ayında anlaşma sağlanmıştır.[38] Ancak bu durum Fransa’yı harekete geçirdi. İngiltere ile Fransa arasıda 9-16 Mayıs 1916 tarihlerindeki bir dizi resmi mektuplaşmanın ardından Fransa’nın hakimiyet alanı yeniden belirlendi. Bu mutabakat, 29 Nisan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ile resmileştirilmiştir.[38]

Diğer tarafta Osmanlı yöneticileri de Batılı devletlerin bu emellerini seziyor ve Rusya’nın en büyük tehlike olduğunu görüyorlardı. Bu durumda Osmanlı yöneticilerinin, imparatorluğun güvenliği için bir desteğe ihtiyaçları vardı.[35] En mantıklı görünen, hem savaşta Rusya’nın ittifakı içinde olmak, hem de aynı ittifak içinde yer almakla İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamak gibi görünüyordu. Bu amaçla Maliye Bakanı Cavit Bey İngiliz makamlarıyla, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise Fransız makamlarıyla bir süredir temas halindedir. Ancak ne İngiliz tarafı ne de Fransız tarafı bu ittifak yaklaşmasına sıcak bakmadılar. Rusya’nın da bu işe kesin olarak karşı olmasının da bu durumda payı olduğu kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere ile ittifak girişimine olumlu yaklaşılmamasında, Jön Türk yönetiminin kısa sürede çökeceği yönündeki öngörü etkili olmuştur.[39] Jön Türkler yerine Alman yanlısı olmayan bir iktidarın Almanya’nın Ortadoğu’daki tehdidini ortadan kaldıracağı hesap edilmektedir.[40] Diğer yandan Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu da savaş öncesinde Osmanlıyı ittifaka almaya yakın değillerdi.[35]

Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikası, İkinci Meşrutiyet’in ilk yılarından (1908) itibaren Almanya’dan yavaş yavaş uzaklaşırken İngiltere’ye yaklaşmıştır.[41] Hatta İngiltere ile bir ittifak kurulması yönünde İttihat Terakki Merkez Komitesi’nden Ahmet Rıza Bey ve Nazım Bey, 1908 yılı içinde İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ile bir görüşme yapmışlardır. İzleyen yıllarda bir dizi olayın da etkisiyle, artık şekillenmeye başlayan İtilaf Devletleri’ne yakışlaşma sürmüştür.[42] İtilaf Devletleri’yle bir yakınlaşma arayışlarının bir başka örneği de 1914 Mayıs ayında Mehmet Talat Paşa’nın Kırım’da Çar II. Nikolay ve Dışişleri bakanı Sazanov’la görüşmesidir. Ancak Çarlık Rusyası, diğer müttefiklerinden ayrı bir antlaşmaya yanaşmamıştır. Diğer yandan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Fransa görüşmeleri de bir sonuç vermemiştir.[43]

Almanya ile ilişkiler ise Balkan Harbi sonrasında bir kesiti dönemi geçirmiştir. Balkan Harbi öncesinde bir dönem Osmanlı Ordusu Alman generali Von der Goltz düzenleme desteğini alıyordu. Ancak yenilgi sonrasında Alman desteğine güven hırpalandı ve Osmanlı Ordusu Kurmay Başkanlığı Yardımcısı görevinden ayrıldı. Bu ayrılmadan 1913 yılı Aralık ayına kadar geçen süre içinde İstanbul’da etkili olacak bir Alman politik – askeri varlığı olmamıştır. Bu ayda Liman von Sanders başkanlığında bir Alman subay grubu İstanbul’a gelmiştir. Bu grubun yetkileri oldukça geniştir. Liman von Sanders bu yetkilere dayanarak üç ay içinde Osmanlı Ordusu içinde büyük ölçüde hakim duruma gelmiştir.[44]

Ancak İttihat Terakki’nin 1913 yılı Ocak ayında iktidara gelmesiyle Osmanlı dış politikası yeniden Almanya’ya yakınlaşmaya başlamıştır.[41] Zaten İtilaf Devletleri’yle yapılan tüm ittifak görüşmeleri boşa çıkmıştır. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nun, eğer Avrupa Savaşı öncesinde bir ittifaka girmesine zorunluluk gözüyle bakılıyorsa, tek seçenek Almanya’dır.[43] Bir başka açıdan bakıldığında Enver Paşa’nın, Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü askeri gücüne sahip olduğu ve bir Avrupa Savaşı’nda kesin olarak kazanan taraf olacağına güçlü bir inanç beslediği, genellikle kabul edilmektedir.[45][not 5] Fakat esas önemlisi 1890’lı yıllardan itibaren Osmanlı ekonomisinde Alman sermayesinin etkinliğinin artıyor olmasıdır.[46] Özellikle Bağdat Demiryolu inşaasının bir Alman firmasına ihale edilmesi, Osmanlı topraklarında Alman sermayesinin Yakındoğu’ya uzanan güçlü bir rekabet durumu yaratmıştır.[47] Bu arada Almanya’nın özellikle İstanbul’daki Türkçülük hareketini, Osmanlı’nın Rusya ile yakınlaşmasının önleyici bir manevra olarak desteklediği bilinmektedir.[46]

Devamı için Lütfen TIKLAYINIZ.

Akademi Ödül Töreni’nin 95’incisi, bu yıl Hollywood’daki Dolby Tiyatrosu’nda düzenlendi. Töreni komedyen Jimmy Kimmel sundu.

En İyi Film ödülü “Everything Everywhere All At Once” a verildi. Film toplam 7 ödül alarak geceye damgasını vurdu.

Soldan sağa: Ke Huy Quan, Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve Jamie Lee Curtis

Bu yıl ilk kez, Asya kökenli bir kadın olan Michelle Yeoh En iyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Yeoh aynı zamanda BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) İyi Niyet Elçisi’dir.

Brendan Fraser ise The Whale filmindeki performansı için “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü layık görüldü. En iyi yardımcı erkek ve kadın oyuncu ödülleri de, Everything Everywhere All At Once filmindeki rolleriyle Ke Huy Quan ve Jamie Lee Curtis’in oldu.

Ke Huy Quan

Jamie Lee Curtis, 45 yıllık oyunculuk yaşamında ilk kez Oscar Ödülü aldı. Ke Huy Quan, ödülünü alırken yaptığı konuşmada duygulandı ve “Ben hayallerimden neredeyse vazgeçmiştim ama hayaller gerçekten inanmanız gereken şeylerdir” dedi.

Bu yıl, törene gelen katılımcıların üzerinde yürüdüğü geleneksel kırmızı halı yerine, 62 yıl sonra şampanya rengi halı tercih edildi. 1961 yılındaki 33.Akademi Ödülleri Töreni’nden günümüze kadar gelen konukların salona girerken poz verdikleri halının rengi kırmızıydı. Bu alınan kararın arkasındaki yaratıcı danışman Lisa Love, “Bu renk daha şık bir akşam ortamı sağlıyor” diyerek renk değişimini savundu.

En İyi Film “Everything Everywhere All At Once”

Oscar’ın bu seneki sunucusu Jimmy Kimmel, “Kırmızıdan şampanya rengi halıya geçme kararı artık törende kan dökülmeyeceğinden ne kadar emin olunduğunu gösteriyor” diyerek törende geçen sene Chirs Rock ve Will Smith’in arasında yaşanan tokat olayına atıfta bulundu.2022 töreninde, sunucu Chris Rock, Will Smith’in eşinin saçlarıyla ilgili espri yaptığı için Smith sahneye çıkarak Rock’ı tokatlamıştı.

Törende bazı kişilerin mavi kurdele takmasının sebebi, BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (UNHCR) “Sığınmacılarla Birlikteyim” kampanyasına desteklemeleriydi.

Rihanna ve Lady Gaga törende sahne aldılar. Davetlilere etkileyici performanslar sergilediler.

  1. Oscar Ödüllerinin Sahipleri…

  En İyi Film: “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Kadın Oyuncu: Michelle Yeoh, “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Erkek Oyuncu: Brendan Fraser, “The Whale”

  En İyi Yönetmen: Daniel Kwan ve Daniel Scheinert, “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jamie Lee Curtis, “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Ke Huy Quan, “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Uluslararası Film: “All Quite On The Western Front” (Almanya)

  En İyi Özgün Senaryo: “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Uyarlama Senaryo: “Women Talking”

  En İyi Belgesel: “Navalny”

  En İyi Kısa Belgesel: “The Elephant Whisperers”

  En İyi Animasyon Filmi: “Pinocchio”

  En İyi Sinematografi: James Friend, “All Quite On The Western Front”

  En İyi Görsel Efekt: “Avatar: The Way of Water”

  En İyi Film Kurgusu: “Everything Everywhere All At Once”

  En İyi Film Müziği: “All Quite On The Western Front”

  En İyi Özgün Şarkı: RRR, “Naatu Naatu”

  En İyi Ses Kurgusu: “Top Gun: Maverick”

  En İyi Yapım Tasarımı: “All Quite On The Western Front””

  En İyi Kısa Film: “An Irish Goodbye”

  En İyi Kısa Animasyon: “The Boy, The Mole, The Fox and The Horse”

  En İyi Kostüm Tasarımı: “Black Panther: Wakanda Forever”

  En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: “The Whale”

 

Kaynak 1: bbc.com/turkce

Kaynak 2: cumhuriyet.com

Hollywood’un en prestijli ödül törenlerinden biri olan Oscar’dan bir ay önce dağıtılan ve Hollywood’un önde gelen yapımcıları tarafından verilen Producers Guild of America (PGA) Ödülleri, cumartesi gecesi Los Angeles’taki Beverly Hilton Hotel’de düzenlenen törenle sahiplerine verildi.
Tom Cruise’a “Yaşam Boyu Başarı” ödülü layık görülürken Everything Everywhere All at Once ise En İyi Film ödülünü aldı. Salgın döneminde vizyona giren “Top Gun: Maverick” filmi ile beğeni toplayan Cruise hakkında Paramount Pictures’ın eski CEO’su Sherry Lansing, şunları söyledi:
“Tom Cruise hepimize sinemaya yeniden gitmeyi gösterdi”

Tom Cruise

Cruise da demecinde televizyon ve film yapımcılarına teşekkürlerini sunarak, “Neler yapmak zorunda olduğunuzu biliyorum ve bu sadece şans değil. Bu şansı kendiniz yaratmalısınız. Size her zaman minnettarım ve her zaman bu sektörü geliştirmek için çalışacağım” şeklinde kendini ifade etti.

İşte PGA Ödülleri’nin kazananları…
En İyi Film: “Everything Everywhere All At Once”
En İyi Animasyon: “Guillermo del Toro’s Pinocchio”
En İyi Drama Dizisi: “The White Lotus”
En İyi Komedi Dizisi: “The Bear”
En İyi Mini Dizi “The Dropout”
En İyi TV ya da Dijital Platform Filmi: “Weird: The Al Yankovic Story”
En İyi Kurgu Olmayan TV Yapımı: “Stanley Tucci: Searching for Italy”
En İyi TV Eğlence Programı: “Last Week Tonight with John Oliver”
En İyi Yarışma Programı: “Lizzo’s Watch Out For The Big Grrrls”
En İyi Belgesel Film: “Navalny”
En İyi Spor Progamı: “Tony Hawk: Until the Wheels Come Off”
En İyi Çocuk Programı: “Sesame Street”

(Kaynak: ntv.com.tr)

Amanda Seyfried

Michelle Williams

En iyi Film “Everything Everywhere All at Once”

Guillermo del Toro

 

 

Usta oyuncu Gazanfer Özcan ölümünün 14. yılında anılıyor.

Gazanfer Özcan Semiha Hanım ve Celalettin Bey’in üçüncü çocuğu olarak 1931’de İstanbul’da dünyaya geldi. Eğitim hayatına Cihangir Firuzağa İlkokulu’nda başlaya Özcan, ardından Beyoğlu Ortaokulu’nda okudu.

Vefa Lisesi’ne devam ederken “Hisse-i Şayia” oynunda “Bican Efendi” rolünü üstlenen Özcan, daha sonra Şehir Tiyatroları’nın çocuk bölümüne girdi.

1955 yılında Komedi Tiyatrosu’nda “Mahallenin Romanı oynunda, rahatsızlanan Reşit Gürzap’ın yerine sahneye çıkan sanatçı, başarılı olunca kadroya dâhil edildi. 1950-60’lı yıllarda birçok sinema filminde oynadı. 1962’ye kadar çocuk ve yetişkin tiyatro oyunlarında izleyicisiyle bir araya geldi.

Usta oyuncu Gönül Ülkü ile 1962 yılında evlendi ve birlikte Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nu kurdular. Ülkemizde türünün önde gelenlerinden biri olan “Kuruntu Ailesi” dizisinde “Hüsnü Kuruntu” karakterine hayat verdi.

“Taş Devri” çizgi filminde bulunan “Fred Çakmaktaş” karakterine ek olarak nice sinema filmi, televizyon dizisi ve reklam filmlerinde seslendirme yaptı. Sene 1978’de “Avni Dilligil Tiyatro Ödülü” ile 1981’de “İsmail Dümbüllü Ödülü”ne layık görüldü.

ÇOK SAYIDA TİYATRO OYUNUNDA ROL ALDI

“Yeter Artık”, “Sülüman Bacanak”, “Aşk Mektubu”, “Nereden Nereye”, “Öp Babanın Elini”, “Yağmurdan Kaçarken”, “Oh Olsun”un da arasında bulunduğu çok sayıda tiyatro oyununda sahne alan sanatçının 1987’de yayımlanan “Fıkralar” adlı bir kitabı da bulunmaktadır.

Sanat yaşamı süresince birçok tiyatro oyunu, dizi ve filmde yer almış Özcan’a 1998 yılında “Devlet Sanatçısı” unvanı verildi. Sinemaya uzun bir dönem ara veren sanatçı 2000’de “Komiser Şekspir” filmiyle dönüş yaptı.

“Bu Nasıl İş?”, “Başımıza Gelenler” ve “Baba” adlı dizilerde de rol alan Özcan’ın oynadığı filmlerden bazıları şöyle:

“İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı”, “Çeto Salak Milyoner”, “Fındıkçı Gelin”, “Aramızda Yaşayamazsın”, “Şimal Yıldızı”, “Allı Yemeni”, “Garipler Sokağı”, “Biz İnsan Değil Miyiz”, “İki Damla Gözyaşı”, “Külkedisi”, “Damat Beyefendi”, “Şaka Yapma”, “Avare Şoför”, “Çılgın Yenge”, “Televizyon Çocuğu”, “Tokmak Nuri”, “Ah Nerede Vah Nerede”, “Dam Üstüne Çul Serelim”, “Burnumu Keser misiniz?”, “Komser Şekspir”, Keloğlan Kara Prens’e Karşı”, “Beyaz Melek.”

AVRUPA YAKASI

Sene 2004…Gülse Birsel’in en başarılı senaryolarından birisi olan Avrupa Yakası dizisinde “Tahsin Sütçüoğlu” karakterine hayat verdi. Sütçüoğlu Muhallebicisi’nin ve oturdukları binanın sahibi “Tahsin Bey Amca”. Bu rolü halkımıza sevdiren hem Gazanfer Özcan’ın usta oyunculuğu ve doğallığı hem de karakterin babacanlığıdır.

Gazanfer Özcan, kronik akciğer rahatsızlığı ve damar tıkanıklığı sebebiyle 1,5 ay tedavi gördüğü hastanede 17 Şubat 2009’da vefat etti. Haldun Taner Sahnesi’nde düzenlenen törenin ardından, usta oyuncunun cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Hastalığının son demlerine kadar Avrupa Yakası’nda oynamaya devam etti ve vefat ettiği zaman dizideki yokluğu derinden hissedildi. Son oynadığı sinema filmi, 2007’de vizyona giren Beyaz Melek’tir.

GAZANFER ÖZCAN’IN HATRINA

Gazanfer Özcan Kadıköy Belediye tarafından Kozyatağı Kültür Merkezinde ismi ile açılan bir tiyatro sahnesi ile onurlandırılmıştır. Gazanfer Özcan sahnesi 2010 tarihinde tiyatro oyunlarına açılmıştır.

 

Kaynak: Anadolu Ajansı


Kültür ve Turizm Bakanlığı “pandemi” nedeniyle uzun süre kapalı kalan sinema salonları işletmecilerine “Yerli Film Gösterim Desteği” verecek.

Bakanlık, sinema sektörünün devamlılığına destek vermek amacıyla 2023 senesi için başvuru yapan bütün illerdeki 105 sinema salonuna 14 milyon 235 bin TL destek vereceğini açıkladı. Sinema salonları, senenin ilk ayını yoğun geçirmesiyle birlikte toplam seyirci sayısı 2022’nin aynı dönemine göre ilk 1 ayda %10 artış gösterdi.

2023 yılında şu ana kadar en çok seyirciye sahip filmi 2 milyonu geçen seyirci sayısıyla Bakanlık destekli “Rafadan Tayfa: Galaktik Tayfa” iken, onu “Avatar: Suyun Yolu” ve “Kutsal Damacana 4” filmleri takip etti.

Bununla birlikte, Kültür ve Turizm Bakanlığının hayata geçirdiği “Sinemaya Gitmeyen Çocuk Kalmasın” projesi, 2023 yılında da devam ediyor. Bu projenin amacı 81 farklı şehirde bulunan ortaöğretim öğrencilerine, ücretsiz film gösterileri yaparak sinema salon kültürünü oluşturmak ve yaygınlaştırmaktır. Aynı zamanda doluluk izleyici sayısı az olan ilk seansların kullanımını arttırarak sinema salonlarına maddi katkı sağlamaktır.

Kaynak: Cumhuriyet.com

Devlet Tiyatroları (DT), 24 Kasım’da öğretmenler için 14 yerleşik bölgesindeki 14 sahnede ücretsiz temsil düzenleyecek.

 

Öğretmenler Günü dolayısıyla 24 Kasım Perşembe günü saat 20.00’de, Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Trabzon, Adana, Diyarbakır, Antalya, Erzurum, Konya, Sivas, Van, Edirne ve Kayseri‘de 5 bin 501 öğretmene perde açılacak.

Mesleki motivasyonlarının yükseltilmesine katkı sağlamak amacıyla düzenlenecek etkinlikler kapsamında öğretmenler, Devlet Tiyatroları’nın (DT) 14 yerleşik bölgesindeki 14 sahnesinde ücretsiz temsilleri izleyebilecek.
Biletler, DT gişelerinden ya da ilgili müdürlüklerden öğretmen kimlikleriyle temin edilebilecek.

ÖĞRETMENLERİN ÜCRETSİZ İZLEYEBİLECEĞİ OYUNLAR

Don Kişot’un yeni maceraları

 

Bu kapsamda, Ankara Devlet Tiyatrosu “Tersine Dünya”yı Cüneyt Gökçer Sahnesi, İstanbul Devlet Tiyatrosu “Don Kişot’un Yeni Maceraları”nı Mecidiyeköy Büyük Sahne, İzmir Devlet Tiyatrosu “Oyunun Oyunu”nu Bornova Kültür Merkezi Bozkurt Kuruç Sahnesi, Bursa Devlet Tiyatrosu “Akşam Yemeği”ni Ahmet Vefik Paşa Sahnesi, Trabzon Devlet Tiyatrosu “Ölüm Tuzağı”nı Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde beğeniye sunacak.

Adana Devlet Tiyatrosu “Arzu Tramvayı”nı Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi DT Sahnesi, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu “Gün Eksilmesin Penceremden”i Orhan Asena Sahnesi, Antalya Devlet Tiyatrosu “Shakespeare’in Bütün Oyunları”nı Haşim İşcan Kültür Merkezi Sahnesi, Erzurum Devlet Tiyatrosu “Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını”nı Erzurum DT Sahnesi’nde sergileyecek.

Konya Devlet Tiyatrosu “Kuru Gürültü”yü Konya DT Sahnesi, Sivas Devlet Tiyatrosu “Eski Fotoğraflar”ı AKM Sahnesi, Van Devlet Tiyatrosu “Geçmişten Gelen Kadın”ı Kültür Merkezi Sahnesi, Edirne Devlet Tiyatrosu “Binbir Gece Masalları”nı DT Sahnesi, Kayseri Devlet Tiyatrosu da “Çemberin 6 Noktası”nı DT Sahnesi’nde seyirciyle buluşturacak.