Bu haftaTürkiye’deki sinema solanlarında bu hafta 6’sı yerli 10 film vizyona girecek.

Senaryosu Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin verdiği muvafakatname ve Sebilürreşad dergisinin katkısıyla oluşturulan, çekimleri İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kastamonu ve Konya’da yapılan “Akif” filmi izleyiciyle buluşacak.

Senaryosu Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin verdiği muvafakatname ve Sebilürreşad dergisinin katkısıyla oluşturulan, çekimleri İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kastamonu ve Konya’da yapılan “Akif” filmi izleyiciyle buluşacak.

Yapımcılığını HT Yapım’ın üstlendiği, yönetmen koltuğunda Sadullah Şentürk’ün oturduğu filmin oyuncu kadrosunda Yavuz Bingöl, Murat Han, Fikret Kuşkan, Mine Çayıroğlu, Hazım Körmükçü, Erkan Bektaş ve Ruhi Sarı gibi isimler yer alıyor.

Filmde, sözleri Mehmet Akif Ersoy’a ait olan ve 12 Mart 1921’de Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin milli marşı olarak kabul edilen “İstiklal Marşı”nın yazılış öyküsü Akif’in hayatından aktarılan kesitlerle anlatılıyor.

 “GÖLGELER İÇİNDE”

Erdem Tepegöz’ün yönettiği ve Numan Acar, Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz ile Emrullah Çakay’ın oynadığı “Gölgeler İçinde” filmi bilim kurgu meraklılarının ilgisini çekmeye aday.

Yönetmenin Gürcistan’da bir maden kasabasında 5 haftada çektiği bağımsız bilim kurgu filmi, distopik bir dünyaya kuşkucu bakışlarla yaklaşıyor.

Zamansız ve mekansız bir hikayeyi sinemaseverlerle buluşturan yapım, ilkel bir teknolojiyle yönetilen bir fabrika bölgesinde, emirlere ve kameraların takibine boyun eğerek köle gibi çalışan işçileri ele alıyor.

“LOUVRE MÜZESİ’NDE BİR GECE: LEONARDO DA VİNCİ”

Leonardo Da Vinci Sergisi’nin özel rehberli turunun beyazperdede gösterilmek için çekildiği belgesel de bu hafta vizyona girecek yapımlar arasında.

“Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo Da Vinci”, sinemaseverlere ünlü ressamın eserlerini yakından incelemek için fırsat sunuyor.

Leonardo’nun bir ressam olarak kariyerinin ve resmi diğer disiplinlerin üzerine yerleştirmesinin gösterildiği filmin çekimlerinde, sergi küratörleri tarafından yapılan açıklayıcı ve teferruatlı yorumlar bulunuyor.

 “İYİ OLAN KAZANSIN”

Tim Hill’in yönettiği “İyi Olan Kazansın” adlı film, eşini kaybettikten sonra kızının evine taşınan Ed ile evlerinin düzeninin değişmesinden hoşlanmayan torunu Peter arasındaki çekişmeyi anlatıyor.

Komedi ve aile türlerinin bir araya geldiği filmde Robert De Niro, Uma Thurman, Christopher Walken, Oakes Fegley ve Jane Seymour rol alıyor.

 “KORKU KAPANI: BAŞLANGIÇ”

Mike P. Nelson’un yönettiği ve Charlotte Vega, Adain Bradley, Bill Sage ile Emma Dumant’un oynadığı “Korku Kapanı: Başlangıç” da bu hafta vizyona girecek filmler arasında.

En temel insani korkuları su yüzüne çıkaran, Resident Evil’ın yapımcıları ve serinin ilk filminin senaristinin iş birliğiyle izleyiciyle buluşan korku filmi, New Yorklu 6 yakın arkadaşın Batı Virginia dağlarına doğru yürüyüş gezisi yaptığında, farkında olmadan The Foundation olarak bilinen vahşi bir mezhep tarafından ele geçirilmesini konu alıyor.

“DARLİN”

Pollyanna McIntosh’un yönettiği ve Cooper Andrews, Kristina Arntz, Mackenzie Bateman ile Bryant Batt’ın oynadığı “Darlin'” vizyona girecek bir diğer korku filmi.

Vahşi bir ruhun gölgesindeki genç bir kadının esrarengiz hikayesini beyaz perdeye yansıtan film, bir Katolik Hastanesinde tedavi gören Darlin’in rehabilite için, bir psikopos ve birlikte çalıştığı rahibeleri tarafından yönetilen bir bakımevine götürülmesini ve buradaki sırları beyaz perdeye taşıyor.

 “FECR”

Yönetmenliğini Rotin Engin Tutuş’un yaptığı yerli korku filmi “Fecr”in oyuncuları arasında Sahra Erbaykent, Yağmur Bağlan, Hüseyin Yaşar, Müslüm Tutuş ve Cennet Şevran gibi isimler yer alıyor.

Filmde tesadüfen rastladıkları bir kamp yerinde garip olaylar yaşayan bir ailenin, esrarengiz köyde daha önce karşılaşmadıkları insanlarla karşı karşıya kalmalarını ve çözmeye çalıştıkları gizemi anlatıyor.

 “ME NOKTA ALİ”

Bu hafta vizyona girecek bir diğer yerli film olan “Me Nokta Ali”, nüfus müdürlüğü çalışanının ismini yanlış yazmasıyla farklı adına kavuşan Me Nokta Ali’nin hikayesini sinemaya aktarıyor.

Yönetmenliğini Engin Akyıldırım’ın üstlendiği komedi filminde İlkin Oğuzhan Çakır, Merve Sevi, Hacı Ali Konuk, Ayhan Taş ve Orçun Kaptan gibi isimler bulunuyor.

“KOLEJ RÜYASI: LİSE GÜNLÜKLERİ”

Yönetmen koltuğunda Can Sarcan’ın oturduğu “Kolej Rüyası: Lise Günlükleri” adlı yerli komedi filminde fenomenlerin maceraları ve lise hayatına dönüşleri konu ediliyor.

 “BİR NEFES DAHA”

Nisan Dağ’ın ikinci uzun metraj filmi “Bir Nefes Daha”, İstanbul’un bir mahallesinde birinde yaşayan genç bir rapçinin, müzik hayallerine koşarken bir yandan da bağımlılığa karşı verdiği savaşı anlatıyor.

Filmin oyuncuları arasında Oktay Çubuk, Hayal Köseoğlu, Ushan Çakır, Eren Çiğdem ve Ayris Alptekin yer alıyor.

Kaynak : Cumhuriyet gazetesi

  1. İstanbul Tiyatro Festivali’nin biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 22 Eylül Çarşamba günü başlayacak indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü genel satışa çıkıyor.

 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenecek 25. İstanbul Tiyatro Festivali22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla yola çıkan 25. İstanbul Tiyatro Festivali bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak.

Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM‘de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio.com adresinden izlenebilecek.

İNDİRİMLİ ÖĞRENCİ BİLETLERİ DE SATILACAK

Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak.

Üyelikleriyle İKSV’nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Siyah Lale Kart üyeleri için 22 Eylül Çarşamba saat 10.30, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30’da satışa sunulacak.

Kaynak : https://tiyatro.iksv.org/tr

ABD’li araştırmacılar, insanların Amerika’ya bilinenden 7 bin yıl daha önce ayak bastığını ortaya koydu.

Bilim insanları, New Mexico eyaletindeki çalışmalarda 23 bin ila 21 bin yıl önceye ait ayak izleri buldu.

İnsanların ne zaman Amerika kıtasına yerleştiği on yıllardır tartışma konusu. Son bulgular, insanların 16 bin yıldan önce kıtalara ayak bastığına ilişkin teorileri de alt üst edebilir.

Ayak izlerinin, binlerce yıl öncesine ait bir gölün kenarında yürüyen bir grup çocuk ve gence ait olduğu düşünülüyor.

Bulgular aynı zamanda Kuzey Amerika’ya daha önce bilmediğimiz birden fazla göç dalgası yaşanmış olabileceğine işaret ediyor.

Bu da, göç eden ilk insan topluluklarının yeryüzünden silindiği anlamına geliyor. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS) ekibinden araştırmacılar, ayak izlerini New Mexico’daki White Sands çölü yakınlarında sığ bir göl kenarında, yumuşak çamur halinde buldu.

USGS ekibi, tortu katmanları üzerinde ayak izlerinin bulunduğu katmanların altında ve üstünde bulunan tohumlar üzerinde radyokarbon tarihleme çalışması yaptı. Bu da araştırmacılara dikkate değer şekilde net bir tarih bulma imkanı verdi.

Bilim insanları, büyüklüklerine bakarak ayak izlerinin bölgede dolanan çoğunlukla ergenlik dönemindeki gençlere ve çocuklara ait olduğunu, zaman zaman bu gruplara yetişkinlerin de eklendiğini düşünüyor.

Yeni bulgular, ABD’nin güneybatısındaki bilinen ilk yerleşimcilerin hayatlarıyla ilgili çok geniş de bir çerçeve de çiziyor. Ergenlik çağındaki gençlerin ne yaptığına dair bilim insanları çok kesin bir kanıya varamasa da; avlanmaya giden yetişkinlere yardıma gidiyor olabileceklerini söylüyor.

Avlanan hayvanların ise “çok kısa bir süre içinde etlerinin işlenmesi” gerektiğini, Bournemouth Üniversitesi’nden Dr. Sally Reynolds açıklıyor: “Çok hızlı bir şekilde ateş yakmak ve yağları ayıklamak durumundaydınız.”

İşte bu aşamada ergen gençlerin ateş yakmak üzere çalı, odun toplamak, su taşımak gibi hızla yapılması gereken görevleri yerine getirdiği tahmin ediliyor.

Yeni keşfin tarihi de çok önemli çünkü Amerika’ya ilk yerleşimin tarihiyle ilgili sayısız iddia var. Ancak zaman içinde tüm teoriler bir şekilde çürütüldü.

Taşların işlenmesiyle yapılmış bazı aletler üzerinde de tartışmalar sürüyor. Tartışmalar, bu aletlerin zaman içinde doğal ortamda taşların sürtünme ve benzeri doğa olaylarıyla mı bu şekli aldığı yoksa insan eli mi değdiği üzerine kadar gidebiliyor.

İlk yerlilerin zamanlarından kalma aletler, 13 bin yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar bulunan ve ciddi bir el işçiliği gerektiren aletler kadar net bir resim vermiyor.

Bournemouth Üniversitesi’nde konuyla ilgili yayımlanan makalenin yazarlarından Prof. Matthew Bennett, “Bu kadar çok tartışma olmasının nedeni gerçek anlamda kesin, net ve tartışmasız verilerin olmaması. Şu an artık bu verilere ulaştığımızı düşünüyoruz.” diyor: “Ayak izleri taşlar kadar tartışmalı değil. Ayak izi, ayak izidir ve toprak katmanları arasında yer değiştiremez.”

Fiziksel kanıtlar doğası gereği tartışmaya daha az olsa da, araştırmacılar, ayak izlerinin tarihini gösteren kanıtların “kelimenin tam anlamıyla su geçirmez olduğundan” emin olmak istiyor.

Makalede, “rezervuar etkisi” adı verilen bir potansiyel tarihleme hatasından söz ediliyor. Bu da, eski karbonların doğal sulu ortamlarda yeniden dönüşerek ve ardından radyokarbona karışarak gerçekte olduğundan daha eskiymiş gibi bir görüntü vermesine yol açıyor.

Araştırmacılar, bu etkiyi de hesaba katarak tarihleme yaptıklarında çok da kayda değer bir fark ortaya çıkmadığını söylüyor.

Viyana Üniversitesi’nden Radyokarbon tarihleme uzmanı Prof. Tom Higham, o dönem insanları ileri ve geri yürüdüğü bölgedeki suların çok sığ olduğunun düşünüldüğünü, yapılan tüm çalışmalar sonucu her iki durumda da ortaya çıkan tarihler arasında ciddi bir fark olmadığını söylüyor:

“Her türlü ihtimali göz önüne aldığımızda sanırım bu izlerin yaşı 21 bin yıl ile 23 bin yıl arasında.”

  1. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Amerika kıtasına ilk ayak basan insan topluluklarının Clovis kültürüne bağlı gruplar olduğuna dair bir fikir birliği oluştu.

Bu büyük avcıların, su seviyelerinin çok alçak olduğu son buz devrinde Bering Boğazı üzerinden Sibirya’dan Alaska’ya geçtiği tahmin ediliyordu.

Ancak 1970’lerde, Clovislerin Amerika’ya ilk ayak basan insanlar olduğuna dair değişmeyen algı, bazı veriler ışığında çürütülmeye yaklaştı.

1980’lerde, Şili’nin Monte Verde bölgesinde 14.500 yıl öncesinde insanların yaşadığına dair izler bulundu.

2000’lerden bu yana ABD’nin Teksas eyaletinde 15.500 yıllık, Idaho eyaletinde 16 bin yıllık insanlara ait yaşam izleri bulundu.

Şimdi de yine ABD’nin New Mexico eyaletinde son Buz Devri boyunca insan yaşamış olabileceğine dair kanıtlar ortaya çıkmış oldu.

Uzmanlar, bu insanların buzların oluşturduğu doğal köprülerle Amerika’ya geçmiş olabileceğini ve bu durumda daha birçok yerleşimci grubun aynı dönemde Amerika’ya ayak basmış olabileceğini söylüyor.

Yazan Ve kaynak:

İngiliz yazar Mary Shelley’in Frankenstein romanı 36 yıl sonra ilk kez açık artırmaya çıktı. Roman, 10 milyon TL’ye alıcı bularak, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyata ulaştı.

 

Frankenstein’ın ilk kopyası rekor fiyata satıldı: 10 milyon TL

İngiliz yazar Mary Shelley’in 1818 yılında yayımladığı Frankenstein romanı, açık artırmada yeni bir rekorun sahibi oldu.

18 YAŞINDA KALEME ALDI

Söz konusu satış, bir kadın sanatçının yazılı eserine ödenen en yüksek fiyat oldu. Önceki rekor, Jane Austen’in 1816’da yazdığı Emma için 2008’de ödenen 150 bin sterlinlik (1.7 milyon TL) fiyat olmuştu.

Shelley, Frankenstein romanını 1816 yılında 18 yaşındayken kaleme almıştı. İsviçre’de tatilde olan Shelley, eşi, şair Lord Byron ve Byron’ın doktoru John Polidori’yle aralarında bir yarışma düzenledi. En iyi korku hikayesini yazma yarışmasını Shelley kazandı.

 

 

Kaynak: Sözcü

19. Mersin Uluslararası Müzik Festivali, David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet’i Tarsuslu sanatseverlerle buluşturdu. Tarsus St. Paul Müzesi’nde yer alan konser sonunda sanatçılar, dakikalarca ayakta alkışlandı.

 

“Sanat iyileştirir” temasıyla düzenlenen 19’ncu Müzik Festivali’nde David Lang’ın “Politzer Ödüllü” eseri Kibritçi Kızın Tutkusu’nu da seslendiren Damask Vocal Quartet, Tarsuslu sanatseverlerle buluştu.

 

 

FESTİVAL 2 EKİM’E KADAR SÜRECEK

Adını Suriye’ye (Şam) özgü kumaş tasarımından alan Hollanda merkezli ve dört farklı ulus sanatçılarından oluşan Topluluk, Soprano Katharine Dain, Mezzo-soprano Marine Fribourg, Tenor Edward Leach ve Bariton Drew Santini’den oluşuyor. Konserde, Kibritçi Kızın Tutkusu ile birlikte My Lord, What a Morning, Shall We Gather at the River, Were You There eserleri de seslendirildi. Konser sonunda, sanatçılar sürpriz yaparak Mersinli Besteci Prof. Dr. Nevit Kodallı’nın koro için düzenlediği Zekiyem eserini seslendirdi.

Tarsuslu sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği konserde, Tarsus Kaymakamı Kadir Sertel Otçu’nun yanı sıra, Tarsus Belediye Başkanı  Haluk Bozdoğan, Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan’da dinleyiciler arasında yer aldı.

2 Ekim’e kadar sürecek Festival’in bir sonraki etkinliğinde, usta klarnet sanatçısı Hüsnü Şenlendirici 24 Eylül’de aynı saatte Toroslar Belediyesi Amfi Tiyatrosu’nda ücretsiz olarak yer alacak.

 

Kaynak: Sözcü

Adıyaman’ın Kahta ilçesinde, Nemrut Dağı eteklerinde bulunan 2 bin yıllık Karakuş Tümülüsü’nde (Kadınlar Anıt Mezarı) kraliçelerin mezarlarının olduğu alan belirlendi.

 

Adıyaman Valiliği‘nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan gerekli izinler alınarak Karakuş’ta başlanan birinci ve ikinci etap jeoradar ve jeofizik çalışmalarıyla alanın tomografisi çekilerek Kommagene Kralı Antiochos’un eşi İsas, kızı Antiokhis ve torunu Aka’ya ait mezarların bulunduğu yer tespit edildi.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Vali Mahmut Çuhadar, Kommagene Kralı 2. Mithritades (milattan önce 36-21 ) tarafından annesi İsias, kız kardeşi Antiokhis ve Antiokhis’in kızı Aka için yaptırılan, bir nevi kraliçeler mezarlığı olarak adlandırılan tarihi tümülüsün 2 bin yıldır gizemini koruduğunu belirtti.

 

Buradaki tarihi sırları çözmek ve mezarlara ulaşmak için izinleri alarak çalışmalara başladıklarını, jeoradar kullanarak iki boyutlu yer altı görüntülerinin elde edildiğini ifade eden Çuhadar, “Araştırma alanında, ölçü konumlandırmasına bağlı olarak vaziyet planında da gösterilen ayrı lokasyonda jeoradar ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen GPR verilerinden, veri işlem aşamalarından sonra iki boyutlu (2D) yer altı görüntüleri elde edilmiştir” dedi.

 

 

Çuhadar, “Kommagene Krallığı’nın Kraliçeler Mezarlığı olarak adlandırılan 2 bin yıllık tarihi Karakuş Tümülüsü’nde jeoradar ve jeofizik çalışmaları tamamlanmış olup, gelen raporlar doğrultusundan arkeolojik yapı kalıntılarına ulaşılmıştır. 2022 yılında Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden alınacak kazı ve sondaj izinlerinin sonucunda tarihi tümülüste kazı çalışmalarına başlanması hedeflenmektedir” diye konuştu.

 

Kaynak: Ntv

William Shakespeare’in unutulmaz eserinden sinemaya uyarlanan; başrollerinde Denzel Washington ve Frances McDormandın oynadığı, Joel Coen imzalı Tragedy of Macbethten ilk fragman yayınlandı.

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali’nin biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için bu gün başlayan indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü genel satışa çıkıyor.

 

 

25. İstanbul Tiyatro Festivali22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla yola çıkan 25. İstanbul Tiyatro Festivali bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak.

Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM‘de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio.com adresinden izlenebilecek.

 

İNDİRİMLİ ÖĞRENCİ BİLETLERİ DE SATILACAK

Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren passo.com.tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak.

Üyelikleriyle İKSV’nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30’da satışa sunulacak.

 

Kaynak: Ntv

 

Arkeoloji ve arkeologlar, uzun yıllardır filmlere konu ediliyor. Günümüzde hala farklı türlerde karşımıza çıkan arkeolojinin ve arkeologların beyaz perdeye nasıl taşındığını ve nasıl temsil edildiğini gelin birlikte inceleyelim.

 

Arkeolojinin Sinemaya Taşınması

18. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar Mısır’da gerçekleştirilen bilimsel keşifler, insanlarda büyük ilgi uyandırdı. Özellikle Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1798-1801 yılları arasında Mısır’a düzenlediği seferlerde bilim insanlarının daha önce görülmemiş Antik Mısır kalıntılarını belgelemesiyle başlayan bu ilgi, 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’in ve Lord Carnarvon’un Antik Mısır’da Firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesiyle devam etti. Tutankamon’un mezarının bulunmasının yanı sıra, 1923 yılında Lord Carnarvon’u öldürdüğü iddia edilen mumya laneti efsanesi, Mısır’daki arkeolojik çalışmaların artmasına, büyük bir turizm dalgasına ve Mısır motiflerinin batıdaki birçok sanat dalında kullanılmasına yol açtı.

1930’lardan itibaren Hollywood filmleri, geçmişi anlatan filmlerde kaybolmuş medeniyetleri ve bu medeniyetlerin hazinelerini bulmaya yönelik temalara odaklanmaya başladı (The Live Wire (1935) ve King Solomon’s Mines (1937) gibi). Lost Horizon (1937) filmiyle paralel temaları bir araya getirme fikri popülerlik kazandı. Böylece arkeoloji ve arkeologlar çoğunlukla aksiyon/macera, korku ve bilim kurgu türlerinde ya da bunların birbirleriyle harmanlandığı türlerde karşımıza çıkmaya başladı.

(İçinde Bir Tutam Arkeoloji Barındıran 7 Film)

The Mummy filmlerinin yayınlanmasıyla, arkeolojinin ve doğaüstü güçlerin bir arada kullanıldığı filmler en yaygın anlatı türlerinden biri haline geldi. Dünya dışı olayların insanlığı tehdit ettiği, uzaylılar ya da tanrılar tarafından bırakılan nesnelerin insanlığı yok etmek için kullanılacağı olay örgüleri korku ve bilim kurgu türlerinde sık bir şekilde kullanıldı. Bu tür filmlere örnek olarak Stargate (1994), Stonehenge Apocalypse (2010) ve A Genesis Found (2010) verilebilir.

Arkeologların Filmlerdeki Temsili

Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler genellikle beyaz ve heteroseksüel erkek olarak karşımıza çıkıyor. Erkek karakterlerin uyruğu, karakterlerinin davranışlarında önemli bir rol oynayabiliyor. Mesela İngiliz arkeolog karakterler, zekaları ve entelektüel yönleriyle kahraman olurken; Amerikalı karakterler daha maceracı ve kurnaz yönleriyle öne çıkıyor. İngilizler problemler üzerinde düşünmeye meyilliyken, Amerikalılar hemen harekete geçerek kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Bu yüzden birçok filmde olduğu gibi arkeoloji filmlerinde de erkeklerin maskülinitesi ya zekasıyla ya da dövüş becerileriyle ölçülüyor.

Kadınları daha nadiren ana karakter olarak izliyoruz, dikkate değer örnekler arasında Lara Croft serisi ve The Last Templar (2009) var. Kadın karakterler çoğunlukla arkeolog olmanın bir kadın için ilginç bir sosyal rol olduğu ima edilerek ya da yan karakter olarak karşımıza çıkıyor. Arkeoloji filmlerinde gördüğümüz kalıplaşmış kadın karakterlerini iki kategoriye ayırabiliriz: İlki, toplumun güzellik standartlarına uyan, macerayı seven ve ataerkil bakış açısına aldırış etmeyen ya da bunun farkında olmayan ayrıcalıklı kadın; ikincisi ise gözlüklerini çıkarıp, saçlarını açtıkları zaman dikkat çekici bir şekilde “güzelleşen” genç (genellikle akademisyen, öğrenci ya da kütüphaneci) kadın. İlk kategorideki kadın karakterler filmin ya kötü karakteri ya da kahramanı olurken, ikinci kategorideki kadın karakterler yan karakterlerden birisi ya da başı dertte olan, kurtarılmayı bekleyen bir karakter olarak tasvir ediliyor.

Kahraman ve Kötü Karakter Olarak Arkeologlar

Kahraman olarak tasvir edilen arkeologlar popüler kültür tarafından benimsenmişse, toplumun genelinin sahip olduğu değerlerin abartılı biçimlerini yansıtıyor diyebiliriz. Bu durum göz önüne alındığında, eski tarzda kahramanlık özelliklerinin birçoğunu içinde barındıran Indiana Jones filmleri (Batı Amerika’ya yapılan göndermeler, kovboy efsanesi, kostümler, kullanılan ekipmanlar (kılıflı tabanca ve kırbaç) ve Indy’nin dövüş becerileri) bu tür için biçilmiş kaftan.

Ancak geçmiş kahramanların aksine, Indy’nin entelektüel yetenekleri de filmlerde vurgulanıyor. Dillere olan yatkınlığı, yalnızca antik yazıları çözebilmesinde değil, aynı zamanda birçok dili akıcı bir şekilde konuşmasında da kendini gösteriyor. Arkeologların zekalarıyla ve fiziksel güçleriyle ön plana çıkmaları arkeoloji filmlerinin ortak özellikleri arasında. Filmlerde bir arkeologun uzmanlık bilgisi büyük ölçüde basitleştiriliyor, bunun yerine daha fantastik ve gerçek dışı şekillerde sorunlar çözüyor.

Elbette arkeologlar filmlerde her zaman kahraman olarak tasvir edilmiyor bazen acımasız, deli ya da düpedüz kötü karakter olarak da betimleniyor. Yaygın kötü karakter özelliklerin dışında (sebepsiz yere birini öldürmek ya da dünyaya hükmetme arzusu gibi), arkeologlar temelde iki tür kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor: İlki, kimin için çalıştığını önemsemeyen, kendi amaçlarına ulaşmak için kötü tarafla birlikte çalışmaya istekli olan bencil karakter; ikincisiyse özel koleksiyoncu, açgözlü bir şekilde esere sahip olmak isteyen karakter.

Meslek Olarak Arkeoloji

Arkeoloji filmleri, arkeolojinin bir meslek olarak nasıl yapılandırıldığı ve arkeologların nasıl para kazandığı konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratabiliyor. İzleyicilerde arkeolojik çalışmalar, arkeologlar ve kamu kurumları (müzeler, üniversiteler ve devlet kurumları) arasındaki ilişki üzerine gerçek dışı izlenimler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeologların bir üniversiteye ya da bir öğretim kurumuna bağlı olarak çalıştığını nadiren görüyoruz. Indiana Jones filmleri bunun bir istisnası, Indy’nin Marshall Üniversitesi’nde öğretmenlik yaptığı ve öğretmekten kaçınmaya çalıştığı sahneler, yaklaşan maceranın habercisi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte, bu akademik bağlantıya rağmen Indy’nin arkeolojik maceraları doğrudan müze tarafından destekleniyor, antikalar doğrudan Indy’den satın alınıyor ve öğretmenliğin getirdiği sorumluluklar bir anda göz ardı edilebiliyor.

Çoğu zaman filmlerdeki arkeologlar, Tomb Raider’deki Lara Croft (2001) gibi serbest çalışıyor ya da The Mummy’s Hand’deki (1940) Steven Banning gibi bir müze tarafından işe alınıyor. Filmlerdeki arkeolojik kazılar, bir araştırma amacıyla başlatılmıyor. Bir devlet kurumunun, dünyayı kurtarmayı ümit eden birinin ya da özel yatırımcının talebi üzerine başlatılıyor. Çoğu zaman arkeolog kazıyı gerçekleştirebilmek için özel bağışçılar ya da kurumlar tarafından sağlanan fonları kullanıyor. Eserler bulunduktan sonra arkeolog, ganimeti ya başkalarıyla paylaşıyor ya da çalıştığı kurum tarafından parası ödeniyor.

İzleyicilerin, arkeologların kazı çalışmalarında bulduklarını saklamalarına gerçekte izin verilmediğini öğrenince hayret etmelerine şaşırmamak gerek. Filmler, arkeoloji mesleğini çarpıtılmış bir bakış açısıyla tasvir etse de yapımcıların buna neden başvurduğunu anlayabiliriz ne de olsa ilgi çekici yerler, gizli hazineler ve çözülmemiş gizemler, izlemesi fantastik ve heyecan verici konular.

Orta Doğu: Kültür Yağmacılığı ve Hazineler

Şüphesiz ki Orta Doğu, arkeoloji filmlerinde en sık kullanılan ortamlardan birisi. Sayısız klişeye uyan yan karakterlerin yardımıyla ya da engellemesiyle Avrupalı ve/veya Amerikalı karakterlerin maceralarını yaşadığı “egzotik topraklar” olarak karşımıza çıkıyor.

İzleyicinin özdeşleştiği karakterler genellikle İngiliz ya da Amerikalı arkeologlar olduğu için izleyici, yerli halka ve kültürlere bu karakterlerin gözünden bakıyor ve onları “ötekiler” olarak görüyor. Avrupalılar da bu filmlerde pek olumlu bir şekilde tasvir edilmiyor. Mesela Alman arkeologlar, özellikle II. Dünya Savaşı dönemi filmlerinde, casus, kundakçı ya da hırsız olarak temsil ediliyor (örneğin, Death Rides the Range’deki Alman baron). Fransız karakterler de özünde kötü olmasalar bile genellikle vicdansız, ahlaksız ve arkeolojik bir keşif yapmak ya da başkasından çalmak için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bencil karakter olarak tasvir ediliyor (örneğin Raiders of the Lost Ark’teki René Emile Belloq karakteri).

Orta Doğu temalı arkeoloji filmlerindeki kalıplaşmış yerli karakterleri üç kategoriye ayırabiliriz. İlki, son derece iyi eğitim almış, bulunan eserler yanlış ellere düşmesin diye onları koruyan “soylu vahşiler”. Bu yerliler, neredeyse her zaman soylarını antik zamanlara dayandıran, gizli toplulukların esrarengiz üyeleri oluyor. Aynı zamanda uzman bir at/deve binicisi ve kılıç ustası oluyorlar. Bu insanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, günü kurtarmak için yine de yabancı arkeologa ihtiyaç duyuyorlar.

İkinci kategoride, kötü olan ya da kötü taraflarla işbirliği yapan yerliler var. Böyle durumlarda, birey kendi çıkarları için sebepsiz yere kötü olabiliyor fakat genellikle ya bir düşmana ya da doğaüstü bir güce karşı koyamayacak kadar zayıf karakter olarak tasvir ediliyor. Hikayede daha az öneme sahip Orta Doğulu karakterler, diğer kötü adamların kuklaları olarak kullanılıyor.

Son olarak, onları ziyaret eden meslektaşlarının becerilerinden yoksun, tarafsız ya da iyi yerli arkeologlar var. Bu arkeologlar genellikle, hazineyi bulmak ya da dünyayı kurtarmak için diğer arkeologun kahramanlığına, zekasına ve fiziksel becerilerine güvenmek zorunda kalıyor. Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler, yerli halkın katlanacağı sonuçları ya da bulundukları durumu çok az önemseyen, saplantılı bir şekilde hazineyi ya da bilgiyi arayan kişiler olarak tasvir edilebiliyor. Bazı filmlerde Mısırlıların geçmişlerine ilgi duymalarına izin verilse de bu hikayeler genellikle efsaneler ve batıl inançlarla harmanlanıyor. Batı kültür emperyalizminin popüler kültürdeki yer edinişini, Ella Shohat ve Robert Stam 1994 yılında “düşünmeyen Avrupamerkezcilik” olarak tanımladı. Shohat ve Stam’a göre, Mısır bağlamının ötesinde Avrupamerkezcilik genel anlamıyla dünyayı Avrupalı bir bakış açısıyla görmek anlamına geliyor.

Avrupa merkezli sinema genellikle sömürge nüfuzu anlatılarını aktarabilmek için arkeologların bir alt türü olduğu, “keşfeden” standart tiplemesini kullanıyor. Görünüşe göre iyi, kötü ya da tarafsız olsun, arkeoloji filmlerindeki Orta Doğulu karakterler, hiçbir zaman tam anlamıyla kendilerine bir yer edinebilmiş değil. Arkeologların ve arkeolojinin sinemadaki ele alınışı, Avrupa merkezli tutumun sanatın birçok alanında oldukça yaygın olduğunu gösteriyor.

Ne Fark Eder?

Filmler, arkeoloji ve arkeologlar hakkında izleyiciye birçok mesaj veriyor. İzleyicilerin çoğu, anlatıların kurgu olduğunu anlasa da bazı insanların kafasında gerçek dışı fikirler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeoloji ve arkeologların temsillerini incelemenin amacı aslında toplumun geneliyle nasıl daha etkili bir şekilde iletişim kurulacağını öğrenmek çünkü halkın arkeoloji algısını görmezden gelemeyiz. Halkın algısını değiştirmenin anahtarı, insanları arkeolojiye daha fazla dahil edebilmekten geçiyor.

Daha özgün sinema ve televizyon çalışmaları yapılarak, sosyal medyayı ve diğer yayın araçlarını kullanarak, halka açık yazılar yazarak, okullarda çocuklarla ve gençlerle iletişime geçilerek ve daha birçok farklı şekilde arkeolojinin topluma kattığı sembolik, bilgilendirici ve estetik değerlerin daha fazla takdir edilmesine ve daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması sağlanabilir.

 

 

 

Kaynak: https://arkeofili.com

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle 23-30 Ekim’de gerçekleştirilecek 9. Boğaziçi Film Festivali’nde bu yıl ilk kez En İyi İlk Film Ödülü verilecek.

 

Geçen yıl pandemi sürecinin olumsuz koşullarına rağmen tüm gösterimlerini sosyal mesafeli olarak fiziki şekilde gerçekleştirilen festivalin, “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması”, “Ulusal Kısa FilmYarışması” ve “Bosphorus Film Lab” bölümlerine başvurular, 24 Eylül’e kadar yapılabilecek.

9. Boğaziçi Film Festivali heyecanına 8 gün boyunca ortak olmak ve festivalde gönüllü olarak görev almak isteyenler online olarak başvuru yapabilecek. 

Organizasyonun çeşitli alanlarında çalışacak gönüllülerin başvuru yapmak için 18 yaşını doldurmuş olması, 23-30 Ekim’de İstanbul’da olması ve festival süresince vaktini Boğaziçi Film Festivaline ayırmaya gönüllü olması yeterli olacak.

Kaynak: AA

2 Ekim’de başlayacak 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alacak 10 film ve bu filmleri değerlendirecek jüri üyeleri açıklandı.

 

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan filmler, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında Altın Portakal heykelleri için jüri karşısına çıkacak.

JÜRİ BAŞKANI DOROTA KDZİERZAWSKA

Bu yıl Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması jüri başkanlığını; Polonyalı yönetmen Dorota Kdzierzawska yürütecek. Lodz Üniversitesi, Rusya Devlet Sinematografi Üniversitesi ve Polonya Film Okulu’nda film ve tiyatro üzerine tamamladığı eğitim hayatının ardından birçok ödüllü kısa film ve belgesel yöneten Dorota Kdzierzawska, 1991’de çektiği ilk uzun metrajı Devils ve 1994 yapımı ikinci uzun metrajı Kargalar / Crows ile Cannes Film Festivali’nde ödüller kazanmıştı.

2010 tarihli Yarın Daha Güzel Olacak / Tomorrow Will Be Better filmiyle Berlin Film Festivali’nde Büyük Ödülü kazanan yönetmen jüriye başkanlık edecek.

Jürinin diğer üyeleri ise Altın Küre ödülü alan ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan Vaat Edilen Cennet Paradise Now filmiyle kariyerinde ciddi bir dönüşüm yaşayan, ve sonrasında Hollywood yapımları Yalanlar Üstüne Body of Lies, Krallık The Kingdom ve Son Kalan Lone Survivor filmleriyle ün kazanan, geçen yıl festivalde 200 Metre filmindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Ali Suliman; İsveç gazetesi Dagens Nyheter’de film eleştirmenliği yapan, Venedik, Rotterdam, Torino başta olmak üzere pek çok festivalde jüri üyeliği bulunan gazeteci, film eleştirmeni Eva af Geijerstam; yazıp yönettiği ödüllü kısa filmlerinin ardından uzun yıllar Fransız televizyon kanallarında sinema bölümünde çalışan, yapımcılığını üstlendiği filmler Cannes, Venedik, Berlin ve Sen Sebastian Film Festivalleri başta olmak üzere pek çok festivalde gösterilen, EFA, César ve Asya Pasifik Ekran Akademisi üyesi yapımcı Guillaume de Seille; Bulgar sinemasının son dönemde en çok dikkat çeken filmlerinde rol alan, Ders / The Lesson filmindeki performansı Fransa, Brezilya, Hindistan, Romanya, Litvanya ve Bulgaristan’daki festivallerde ödüllendirilen, oyuncu Margita Gosheva’dan oluşuyor.

 

 

“ULUSLARARASI YARIŞMA’DA KADIN YÖNETMENLERİN YILI”

Almanya, ABD, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Bulgaristan, Çekya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, İspanya, İsviçre, İtalya, Kosta Rika, Meksika, Monako ve Rusya yapımları 10 film Türkiye’de ilk kez 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında izleyiciyle buluşacak. Bu yıl yarışmada beş kadın yönetmenin filmi yer alıyor.

Paz Fbrega‘nın istenmeyen bir hamileliğin bir araya getirdiği iki kadının dostluğunu sadelik içerisinde anlatan, duygulara ve değişen rollere hassasiyetle odaklanan filmi Aurora; Clio Barnard’ın yazıp yönettiği, müzikle sarmalanmış ve mizah dolu etkileyici bir çağdaş aşk hikayesi Ali ve Ava / Ali & Ava; Alice Rohrwacher, Pietro Marcello, Francesco Munzi’nin hem İtalyan gençliğinin ve ülkenin portresini çizdikleri, hem de küresel belirsizliğe derin bir bakış sundukları Cannes ve Toronto Film Festivalleri’nde gösterilen filmleri Gelecek / Futura, Manuel Nieto Zas’ın Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen, çağdaş Uruguay’ın ekonomik ve sosyal karşıtlıklarına iki adamın dostlukları aracılığıyla baktığı, sınıf ve vicdan üzerine filmi İşçi ve Patron / The Employer And The Employee; Clara Roquet’in bu yıl Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan, iki genç kızın yaz arkadaşlığını duyarlılıkla ele aldığı, bu sırada kamerasını yetişkinlerin dünyasına çevirmeyi ve göçmen işgücüne dayalı ev içi emeğini de sorguladığı filmi Libertad; Joaquin del Paso’nun Venedik Film Festivali’nde gösterilen, kurduğu psikolojik gerilim atmosferiyle, kör inançlarla beslenen otoriter dünyanın sarsıcı bir portresini sunan ve izleyiciyi insanlık durumunun derin karanlığıyla yüzleşmeye davet eden filmi Tel Örgüdeki Delik / The Hole In The Fence; Venedik Film Festivali’nde beğeni ile karşılanan, yönetmen Teemu Nikki’nin sevdiğine ulaşmak için tehlikelerle dolu bir yolculuk yapması gereken kör ve MS hastası bir adamın yaşadıklarını anlattığı, aşkın engel tanımazlığına vurgu yapan filmi Titanik’i Seyretmek İstemeyen Kör Adam / The Blind Man Who Did Not Want To See Titanic ve Florence Miailhe’in cam üzerine çizdiği resimlerle büyüleyici bir şekilde canlandırdığı, iki kardeşin olağanüstü maceralarla dolu mücadelesiyle sığınılacak güvenli limanların birer birer yok olduğu günümüz dünyasının keskin bir portresini sunduğu ilk uzun metraj canlandırma filmi Yolculuk / The Crossing yarışmada yer alacak merakla beklenen yapımlardan.

 

 

ÖDÜLLER 9 EKİM’DE BELLİ OLACAK

Fred Baillif’in Berlin Film Festivali’nde gençlik ödülünün sahibi olan, gençleri koruma amacıyla inşa edilen sistemin sorunlarını açık yüreklilikle gözler önüne seren filmi Aile / The Fam ve Levan Koguashvili’nin bir çeteyle başı dertte olan oğluna yardım etmek için Tiflis’ten Brooklyn’e seyahate eden eski güreşçi Kakhi’nin hikayesini anlattığı, Tribeca Film Festivali’nden En İyi Film, En İyi Senaryo ve başroldeki Levan Tedaishvili’ne En İyi Oyuncu ödülü kazandıran, göçmenlerin iki dünyanın da dışına düşen hayatları ve yalnızlıkları üzerine yapılan klasik filmleri hatırlatan 4. Sokaktaki Pansiyon / Brighton 4th yarışmada yer alan yılın ödüllü filmlerinden.

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın kazananları 9 Ekim’de festivalin Kapanış ve Ödül Töreni’nde belli olacak.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in başkanlığını yaptığı 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin İdari Direktörlüğünü Cansel Tuncer, yönetmenliğini Ahmet Boyacıoğlu üstlenirken, sanat yönetmenliğini Başak Emre, Antalya Film Forum’un yöneticiliğini ise Müge Özen ve Pınar Evrenosoğlu yürütecek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Ntv

Pablo Picasso’nun kızı Maya Ruiz-Picasso, dünyaca ünlü İspanyol ressamın 9 eserini Fransa’ya verdi. Veraset vergisi olarak teslim edilen eserler, Picasso Müzesi’nde sergilenecek.

 

 

Pablo Picasso‘nun kızı Maya Ruiz-Picasso, ünlü ressamın sekiz eseri ve bir çizim kitabını veraset vergisi olarak Fransız devletine verdi. İspanyol ustanın altı tablosu ve iki heykeli, Paris’teki törenle devlete ait Picasso Müzesi’ne teslim edildi.

Euronews’in haberine göre; eserler 86 yaşındaki Maya Ruiz-Picasso’nun miras haklarını ayni olarak ödemesini sağlıyor. Vergi gizliliği nedeniyle tabloların değeri paylaşılmadı.

Kültür Bakanı Roselyne Bachelot ve Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire de Picasso Müzesi’nde düzenlenen törene katıldı.

Eserler arasında Maya’yı çocukken gösterdiği tahmin edilen lolipoplu bir çocuğu sandalyenin altında otururken resmeden tablo da bulunuyor. Torunu Olivier Widmaier Picasso’ya göre, bu, İkinci Dünya Savaşı arifesinde korkunç bir dünyayı temsil ediyor.

Eserler, Nisan 2022’den itibaren sanatçının dünyadaki en büyük koleksiyonuna sahip olan Picasso Müzesi’nde sergilenecek.