estetik

estetik konusunda en iyi eğitimleri sağlıyoruz. estetik konusunda arayış içindeyseniz Özel Nar Sanat Eğitim Kursu en iyi eğitimi size sunacaktır. Eğitimlerimizin tamamı M.E.B. onaylı uzman eğitmen kadrosu ile yapılmaktadır. estetik konusunda aşağıdaki bağlantıları inceleyebilirsiniz. Bu bağlantılardan herhangi biri estetik konusuna uymuyorsa lütfen bize ulaşın.

Sanatseverlerin tekrar görmek istediği bale dalının en önemli eserlerinden birisi olan Uyuyan Güzel Balesi estetiği ve tekniğiyle tekrar sanatseverlerle buluşuyor. 30 Kasım, 3, 5, 7, 10, 12 Aralık tarihlerinde yeniden sahnelenerek mest edecek.

Uyuyan Güzel’in kareografı Petipa; Çaykovski’nin, yazdığı güzel müzikle balenin bütün farklı kavramlarının, karakterlerin ve güçlüklerle dolu bale adımlarının en doğal biçimde kaynaşmasına olanak verdiği biliniyor. Yüz yıllık uykuya dalan güzel bir prensesin öyküsünü anlatan klasik bir Avrupa masalı olan Uyuyan Güzel’i İstanbul Devlet Opera ve Balesi Bale Başkoreografı Ayşem Sunal Savaşkurt, çıkış noktası olarak Petipa’ya sadık kalarak ve R. Nureyev’den de etkilenerek sahneye koyuyor.

GÖSTERİ TARİHLERİ

3, 5, 10, 12 Aralık

Saat: 20.00

30 Kasım ve 7 Aralık

Saat: 16.00

Yer: Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi

sanat-zanaat

Telaffuzu birbirine bu kadar benzemesine ve birçok kişi tarafından aynı anlamlara geldiği düşünülmesine rağmen aslında sanat ve zanaat aynı şeyler değildir. Birbirleri ile benzerlikleri olmasına karşın ikisi de farklı şeylerdir. Bu yazımızda sizlerle sanatın ve zanaatın ne anlama geldiğini paylaşacak, ardından sanat ile zanaat arasındaki farklara değineceğiz. Ardından sanat ve zanaat hakkında bilinmesi gerekenleri sizlerle paylaşıp, yazımızı dünyaca ünlü sanat eseri örnekleri ile sonlandırcağız.

Sanat Nedir?

Öncelikle sanatın ne anlama geldiği ile başlayalım. Sanat, insanların hayal dünyasında yer alan güzellikleri, duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını ya da hissettiklerini görsel, biçimsel ve sözel yöntemlerle ifade etmesidir. Şiirler, resimler, opera parçaları ya da heykeller sanat eserleri arasında sayılabilir. Günümüzde birkaç şarkısı olan kişilere de sanatçı denilmektedir. Ancak elbette bir sanat eseri ortaya çıkarmak ve sanatçı olarak anılabilmek bu kadar kolay değildir.

Zanaat Nedir?

İnsanların maddeye olan ihtiyaçlarını gidermek için yapılan, eğitim, beceri, deneyim ve ustalık gerektiren işlere ise zanaat denilmektedir. Mobilya ustalığı, ayakkabı ustalığı, kuyumculuk, terzilik, marangozluk, bakırcılık ve çömlekçilik zanaata örnek olarak verilebilir. El becerileri ve ustalıkları sebebiyle tarih boyunca önemli bir yere sahip olan zanaatkârların sayısı, seri üretimin bu denli arttığı günümüzde ne yazık ki azalmıştır.

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar Nelerdir?

Sanat ve zanaatın anlamlarından sonra sıra geldi bu iki kavram arasındaki farkların neler olduğuna. Aşağıda sizin için derlediğimiz farkları okuduktan sonra sanat ve zanaatı kolaylıkla ayırt edebileceksiniz.

  • Sanat eserleri genellikle tektir ve eşi yoktur. Leonardo Da Vinci birden fazla Mona Lisa çizmemiş ya da Orhan Veli iki tane İstanbul’u Dinliyorum şiiri yazmamıştır. Zanaat eserleri ise birden fazladır ve istendiği zaman sayısı arttırılabilir. Hatta bir zanaatkârın yaptığı şeyi bir başka zanaatkâr da kolaylıkla yapabilir. Bu sebeple de zanaatte pek de fazla özgünlükten söz edilemez ve birbirinin tamamen aynı olan eserler seri bir şekilde üretilebilir. Dolayısıyla sanatta önemli kavramlar olan orijinal ve kopyadan, zanaatte bahsedilmez.
  • Sanatta yaratıcılık önemli rol oynarken, zanaatte yaratıcılığa gerek yoktur ama eğitim ve ustalık önemli role sahiptir.
  • Sanat eserleri kendine özgüdür ve her sanatçının kendine has bir tarzı vardır. Zanaatte ise aynı şeylerin sürekli olarak yenileri yapılır. Mesela Gaziantep’teki bakırcılara farklı senelerde gittiğinizde aynı ürünleri bulabilirsiniz. Çünkü zanaatkârlar ürünler satıldıkça aynılarını tekrar yapmaktadırlar.
  • Sanatçı eserlerini meydana getirirken hislerine göre hareket eder ve gerekirse eserini değiştirir. Zanaatkar ise belirli bir plan ve program dahilinde eserlerini meydana getirir.
  • Sanat eserinin yapılmasının ana amacı güzellik ve estetikken, zanaatçı eserini bir fayda sağlamak ve para karşılığı satmak için meydana getirir.
  • Sanat eseri para için yapılmaz, ancak zanaat eserinin yapılış amacı para kazanmaktır. Zaten zanaatkârlık bir meslektir ve bu sebeple de zanaatçı doğal olarak para kazanmayı hedefler.

Tüm bu farklılıklara karşın sanat ve zanaat arasında benzerlikler de vardır. Bilinen en önemli benzerlik ise her ikisinin de yetenek gerektirmesi ve el emeği olmasıdır. Ayrıca hem sanat hem de zanaat beceri gerektirir ve yine her ikisinin de temelinde tasarım yatmaktadır.

Sanat ve Zanaat Hakkında Bilinmesi Gerekenler

  • Bir kişinin zanaatkâr olarak adlandırılabilmesi için el becerisi gerektiren bir ürünü üretmesi gerekir. Yani böyle bir ürünü sadece satan ama üretmeyen kişiye zanaatkâr denilemez.
  • Ahşap oyma ustası, kumaş boyacısı, taş ustası, terzi, demirci ve silah ustası zanaatkârlara örnek olarak gösterilebilir.
  • Zanaatkârlık insanoğlunun ilk taş aletlerini yapması ile başlamıştır.
  • Sanat anlık bir şöhret elde etme işi değildir ve bir kişinin sanatçı olarak anılabilmesi için kalıcı olması gerekmektedir. Bu anlamda sanatçı denildiğinde bizim ilk aklımıza gelen isimlerden bazıları Pablo Picasso, Fikret Mualla, Mimar Sinan, Abidin Dino, İbrahim Çallı, Van Gogh, Salvador Dali, Auguste Rodin, Leyla Gencer, Pavarotti ve Maria Callas’tır. Peki, sanatçı denildiğinde sizin ilk aklınıza gelen isimler hangileri? Ya da medyada sıkça gördüğümüz isimlerden bazılarına sanatçı diyebilir miyiz?

Dünyaca Ünlü Sanat Eserlerinden Bazıları

  • Mona Lisa – Leonardo Da Vinci
  • Nilüferler – Claude Monet
  • İnci Küpeli Kız – Jan Vermeer
  • Gece Devriyesi – Rembrandt
  • Hz. Davud Heykeli – Michelangelo
  • Son Akşam Yemeği – Leonardo Da Vinci
  • Düşünen Adam – Auguste Rodin
  • Öpücük – Gustav Klimt
  • Belleğin Azmi – Salvador Dali
  • Gold Marilyn Monroe – Andy Warhol
  • Pleta – Müchelangelo
  • Kaplumbağa Terbiyecisi – Osman Hamdi Bey
  • Adada Gezintiye Çıkan Kadınlar – İbrahim Çallı
maniyerizm-nedir

Maniyerizm Nedir?

Diğer adı üslupçuluk olan maniyerizm, 1520 ile 1580 yılları arasında Avrupa’da belirmiş sanat üslubunun adıdır. Rönesans’a karşı hareket olarak ortaya çıkmıştır. Rönesans’ın estetik algısına tepki niteliğindedir. Rönesans’ın getirdiği geleneksel üslubu yadırgayan ve sonraki akımların da ortaya çıkışını hızlandıran Maniyerizm, İtalyanca’da “tarz” ve “üslup” anlamına gelen “maniera” sözcüğünden türemiştir. Osmanlıcada, “tasannuculuk” kelimesi ile tanımlanan bu akım, “yapmacıklı üslup” manasına da gelir.

Maniyerizm sözcüğünün ilk kullananlar, dönemin Alman sanat tarihi uzmanlarıdır. Rönesans dönemi ile Barok dönem arasındaki sanatçıların eserlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu nedenle, bu akım bir geçiş akımı olarak da görülür.

Maniyerizm, klasik kuralları ve klasik öğeleri yerle bir etmiş olmasına rağmen klasik bir üslup olarak kabul edilir. İlk dönemleri geçiş dönemi olmasının da verdiği karmaşa nedeniyle, Rönesans’ın son döneminden zor ayırt edilir. Ancak, sonraki dönemlerindeki biçim keskin farkları, bu dönemi hem Rönesans’tan, hem Barok döneminden hem de sanat tarihinin belli başlı pek çok akımından kolayca ayrılmasını sağlar.

Maniyerizmin Özellikleri Nelerdir?

Maniyerizmde, ideal ve klasik olanın yerine deformasyona uğramış figürler, abartılı ve orantısız insan formları vardır. Rönesans’ın ölçülü, uyumlu ve oranlı figürleri artık yoktur, onun yerine abartılı, havada uçuyor hissi veren, bozuk, orantısız ve biçimsiz figürler görülür. Örneğin, maniyerizm akımı dahilinde yapılmış resim ve heykel eserlerinde baş, vücuda göre daha ufak olur, boyun kol ve eller ise daha uzundur. Tüm bu değişiklikler, bilinçli olarak yapılır. Bozulma, yeniyi, olağandışını aramak için bilinçli olarak yapılmış bir müdahaledir.

Uyumsuz öğelerle bezenmiş, devinim halindeki maniyerist resimlerde, anlatılanın açık bir şekilde anlaşılması zordur. Bu özgün stil, sanatsal nitelik arayışındadır ve bu nedenle resmin tüm öğeleri birbirine karışır.

Maniyeristler, içinde bulundukları devrin kendileri üzerindeki etkisini eserlerine yansıtır. Eserlerinde, yaşanan huzursuzluk ve karamsarlık net olarak hissedilir. Rönesans döneminin parlak ve canlı renklerinin yerini, ışık ve renk oyunlarıyla süslenmiş soğuk ve mat renkler alır. Genellikle tek bir eserde, Rönesans’taki tekil manzara görüntülerinin aksine, birden fazla mekan kullanılır. Bu mekanlara, irrasyonel kompozisyonlar, teatral ışıklar, arasında bir bağ bulunamayan renk ve konular eşlik eder.

Maniyerist eserler, farklı zevklerden, ikilemlerden, yapmacıklıktan, kimi zaman aşırılık ve gariplikten ilham alır.

Eskinin kalıplarından sıyrılma, kişisel yorumlar, çok serbest ve çok özgün duruşlar, yenilik arayışı ve “bilinçli bozulma” bu tarzın en mühim özelliklerindendir. Bu durum, başta anlaşılmamış, dönemin sanatçıları işinin ehli olmayan, sanatı beceremeyen, yalnızca taklit eden ve bu konuda başarısız olmuş insanlar olarak kabul edilirler. Stillerini bilinçli olarak geliştirdikleri, Rönesans’ın kusursuz insan anatomisini ve denge kurallarını özellikle deforme ettikleri çok sonra anlaşılır.

Tüm bu özelliklerle, maniyerizm, kuralların ötesine geçmiş ve dolayısıyla resmin daha da bireyselleşmesini sağlamış bir akım olarak kabul edilir. Maniyerizm, klasik güzellik anlayışına da bir başkaldırı niteliği taşır.

Maniyerist Sanatçılar

Döneminin toplumsal sorunları içinde sıkışmış ve bıkmış hisseden genç sanatçıları bir kriz dönemine girerler. Onlara göre, başarılacak her şey başarılmış ve yapılacak her şey çoktan yapılmıştır. Sanatlarında çözülmesi gereken bir problem bulamazlar, tüm teknik sorunları çoktan aşmışlardır ve anatomi, ışık, renk gibi konularda artık ulaşılacak daha mükemmel bir nokta kalmadığını düşünürler. Bu nedenle, yeni yaklaşımlar arayışın girerler. Maniyerizmi, bu akımın nitelikleri sayesinde doğanın taklitçiliğinden uzaklaşabildiklerini gördükleri için benimserler. Klasik kalıp ve üslupları deforme ederek yıkarlar ve çok önemli bir sanatsal değişim başlatırlar. Bu değişimin ilk adımları, İtalya’nın Floransa ve Roma kentlerinde atılır.

İtalya’da başlayan ve kısa sürede Kuzey Avrupa’ya sıçrayan akım, 17. yüzyılda Fransa’da da yayılmaya başlar.

Michelangelo Bounarotti, Maniyerizm’in öncüsü olarak görülür ve halen bu akımın en önemli temsilcilerinden kabul edilir. Bounarotti’nin Vatikan’daki Sistine Şapeli’nde bulunan mahşer freskleri, maniyerizmin belirleyicisi olarak görülür. Maniyerist tarzın tasarım/hekel alanındaki ilk örneklerinden biri de, Floransa’da bulunan Lorenzo Kütüphanesi’nin merdivenleridir. Michealangelo tarafından yapılan merdivenler, Rönesans döneminin klasik yumuşak hatlı mimarisinden farklıdır.

Bu akımın diğer önemli sanatçıları arasında Tintoretto ve El Greco da bulunur. El Greco’nun meşhur eserleri, Orgaz Kontunun Gömülmesi Töreni, Mısır’a Kaçış, Meryem’in Göğe Yükselişi ve Kralların Tapınması’nda maniyerizmin özellikleri net olarak fark edilir.

Bilinen diğer Maniyerist sanatçıların listesi şöyledir:

  • Jacopo de Pontormo
  • Rosso Fiorentino
  • Agnolo Bronzino
  • Alessandro Allori
  • Benvenuto Cellini
  • Joachim Wtewael
  • Giuseppe Arcimboldo

Maniyerizmin, dönemin edebiyat, müzik ve tiyatro eserlerini de etkilediği düşünülür.

gotik-mimari-nedir

gotik-mimari-nedirŞimdi Gotik Mimari olarak tanımladığımız mimari stil ilk olarak 1140 civarında kuzey Fransa’ da doğmuştur. Paris’te daha uzun, daha aydınlık ve daha hacimli kiliselerin inşaatı sürecinde bu stil iyice yayılmıştır. İlerleyen yıllarda bu stil kalelerde, saraylarda, köprülerde şehir duvarlarında ve kapılarında da kullanılmıştır.

Gotik Mimari Özellikleri Nelerdir?

Gotik Mimari Ortaçağ’da sıklıkla karşılaşılan sorunlar sonrası ortaya çıkmıştır. 1100-1200’lerde yapıların mimarisi oldukça limitli, ilkel, karanlık ve soğuktu. Gotik Mimari bunun gibi sorunları çözmeyi hedeflemiş ve aydınlık, hoş, havadar yapılar inşa edilmesini sağlamıştır.

O halde bir yapının Gotik Mimari ürünü olduğunu nasıl anlayabiliriz? Bu stili diğer mimari stillerden ayıran özellikler nelerdir? Şimdi bu ana karakteristik özelliklere bakalım:

  • Gotik Mimari’den önce erken Ortaçağ mimarları ağır taş duvarların yüklerini yaymakta zorlanıyorlardı. Bu da yapıların genellikle kısa ve ince olmasına yol açıyordu. Çünkü aksi takdirde ağırlığı taşıyamayan yapıların çökebileceğini düşünüyorlardı. Gotik Mimari’nin bilinen en önemli özelliklerinden birisi ise yapıların boyuydu. Bir takım yeni inşaat teknikleri mimarların ağırlıkları yayabilmelerini sağlıyordu. Bu sebeple gotik mimari eserleri oldukça uzun, diğer bir deyişle gökyüzüne kadar ulaşan yapılar olabiliyordu ki bu da katedral ve kiliseler için paha biçilmezdi.
  • Mimarların ağırlıkları yayabilmelerine yardımcı olan inşaat tekniklerinden birisi olan dayanma kemeri Gotik Mimarinin karakteristik özelliklerinden bir diğeridir. Bu kemerler ağırlığın yayılmasını sağlayarak duvarların üzerindeki yükü alıyor ve bu yükü direkt olarak zemine transfer ediyordu. Ayrıca dayanma kemeri pratik ve dekoratifti. Esere destek sağlamanın yanı sıra ayrıntılı dizaynı ve olağanüstü süslemesi ile de dikkatleri çekiyordu.
  • Sivri uçlu kemerlerin kullanımı ise Gotik Mimari eserlerinin iç kısmında dikkati çekmekteydi. Sivri uçlu kemerler de aynı şekilde hem pratik hem de dekoratifti. Sivri uçlu kemerler efektif bir şekilde ağır tavanların ve hacimli dizaynların gücünün yayılmasını sağlıyordu. Aynı zamanda eski yapılarda kullanılan sütunlara oranla çok daha fazla ağırlığı destekleyebiliyordu. Daha güçlü kemerlerin kullanımı daha fazla dikey uzunluklara olanak sağlıyor ve yapılar gökyüzüne kadar uzanabiliyordu.
  • Sivri uçlu kemerlerin başarısı sonucu gotik mimarinin bir diğer karakteristik özelliği olan kubbeli tavanlar ortaya çıkmıştır. Kubbeli tavanlar sivri uçlu kemerlerin teknolojisini kullanarak gücün ve ağırlığın dağılmasını sağlıyorlardı. Aynı zamanda uzun ve heybetli bir izlenim yaratan kemerler, kubbeli tavanları da ihtişamlı ve zarif kılıyorlardı. Gücün kubbeli tavanlarla dağıtılmasının sağlanması tavanların farklı şekil ve boyutlarda inşa edilmesine de olanak sağlıyordu. Gotik Mimari’den önce ise tavanlar sadece daire ya da dikdörtgen biçiminde olabiliyorlardı.
  • Gotik Mimari’den önce kaleler ve erken Ortaçağ yapıları yaşamak ya da ibadet etmek için oldukça depresifti. Özellikle kaleler nemli ve küflü mekânlardı. Büyük bir çoğunluğu yeterince güçlü olmadıkları için taş duvar çatılarla desteklenemiyor, tavanlar genellikle tahtadan yapılıyordu. Bu da yağmurun rahatlıkla içeri girmesine olanak sağlıyordu. Ayrıca bu yapılar karanlık ve donuklardı. Pencereler de genellikle küçüklerdi. Gotik Mimari ise ışığı, renkli pencereleri, havadar iç mekânları vurguluyor, böylece kaleler ve kiliseler daha güzel ve görkemli yapılara dönüşüyorlardı.
  • Gotik Mimari’nin karakteristik özelliklerinden bir diğeri de yaratık şeklinde heykelciklerdi. Çatılara ya da siperlere kondurulan bu heykelcikler dekoratif bir görünüm sağlıyordu. Bu heykelciklerin kullanım amacı ise çatıda biriken suyu ağızlarından boşaltmaktı. Böylece su kuvvetli bir şekilde zemine dökülmüyor, heykelciklerin ağzından yavaşça akıyordu.
  • Gotik Mimari ile birlikte yapılar sadece fonksiyonel olmaktan çıkmış, aynı zamanda estetik ve güzel olmaları da sağlanmıştır.

Gotik Mimari Eserleri Hangileridir?

Gotik Mimari Eserleri oldukça fazladır. Ancak aşağıda en çok bilinen bazı örneklere göz atabilirsiniz:

  • Fransa da Notre Dame Katedrali, Amiens Katedrali, Arras Town Hall, Bourges Katedrali, Chartres Katedrali, Strasbourg Katedrali
  • İngitere’de Salisbury Katedrali, Westminster Abbey, Canterbury Katedrali
  • İtalya’ da Milano Katedrali, Basilica of San Francesco d’Assisi, Castel Del Monte, Siena Katedrali
  • Polonya’ da Malbork Kalesi, Wawel Katedrali, Frombork Katedrali
  • İspanya’ da Burgos Katedrali, Seville Katedrali
  • Çek Cumhuriyeti’ nde St. Vitus Katedrali, St. Barbara’s Kilisesi, Prague Kalesi, Prag’ taki Charles Bridge
  • Belçika’ da Antwerp Katedrali, Bruges City Hall, St. Peter’s Kilisesi, Brussels Town Hall, Tournai Katedrali
  • Danimarka’ da Roskilde Katedrali
  • Almanya’ da Aachen Katedrali, Cologne Katedrali, St. Martin’s Kilisesi, Frankfurt Katedrali

Gotik Mimari Hakkında Bilinmesi Gerekenler

  • Romanesk eserler yatay düzlemdeyken, Gotik eserler dikey düzlemdedir.
  • Gotik eserlerin yükseklikleri, Romanesk eserlerin yüksekliklerinin yaklaşık iki katıdır.
  • Gotik Eserlerinin pencereleri genellikle zengin vitraylarla süslenir.
  • Hem iç hem de dış süslemeler ince işçilik ürünüdür.
  • Bir yapının sadece kapısına bakarak bile Gotik olup olmadığı anlaşılabilir.
  • 13. Yüzyılda çok fazla katedral yapılmaya başlanmıştır. Böylece ekonomide de gelişme gözlenmiştir.
epik-tiyatro

Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedide epik maddesindeki  tanım şu şekildedir:

EPİK: sıf. (yun. Epos destan > epikos’tan; fr.épique) Destanla  ilgili, destana özgü. Hindistan’ın en eski epik şiirinde şu söz vardır… (Peyami Safa)

  • Ed. Epik tür, bakınız destan
  • Leng. Eppik lehçe. Eşanl. Homedos dili
  • Nazım sanatı. Epik durak. BK.DURAK

Görüldüğü gibi Meydan Larousse,  epik maddesini direk destan maddesine göndermektedir. Lakin bizim bu gün bahsetmek istediğimiz epik tiyatro,  Bertolt Brecht ile sistemli hale getirilmiş epik tiyatro kuramıdır.

Bertolt Brecht, düşünceleri ile 20. asra damga vurmuştur. Hem şair hem yazar hem yönetmen hem kuramcı hem de düşünürdür. 1898 ila 1956 yılları arasında yaşamış ve II. Dünya Savaşı sonrası aşamada genç tiyatroculara ve yazarlara önemli bir kaynaktı. Bu bakımdan onun hakkında az da olsa bilgi sahibi olmadan onun sistemleştirdiği kurama bakamayız.

Bertolt Brecht’in Sanat Dünyası

Prof. Dr. Özdemir Nutku, Bertolt Brecht’i şu şekilde ifade eder: “ Maddeci felsefenin tiyatro anlayışını ilk kez belli bir yönteme ve yönelişe oturtan …”

1. Bertolt Brecht materyalist bir dünya görüşündedir ama bu dünya görüşünü kabul etmeden önce farklı aşamalardan geçen bir düşünce ve fikir dünyası mevcuttur. Bertolt Brecht’e göre insanlar yalnızca çevre yolu ile anlaşılabilir çünkü insanın kişiliğini değişen dış dünya koşulları oluşturur. Ama Bertolt Brecht ilk zamanlar anarşist ve nihilist idi.  Bu zamanlarda “ dünya boş bir evrendi” onun gözünde.  Yazdığı oyunlarda da bu konuya yakın konular işlerdi:

  • 1928 , Üç Kuruşluk Opera : Dünya fakir insan kötüdür
  • 1925, Adamlar Adamdır: Yaşayan en aşağılık varlık en zayıf yaratık insandır. (Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 627)

Sonraki oyunlarda da durum değişmedi.  Sadece duruma göre işleyişi biraz daha farklı bir biçimde ele aldı:

  • 1938, Seçuan’ın İyi İnsanı: “Ne biçim bir dünya ile karşılaştık, bayağılık, pislik. Dağlar, bayırlar bile tanınmaz olmuş. Güzelim ağaçların başlarını tellerle yok etmişler, dağların ardından koyu koyu dumanların yükseldiğini gördük, top seslerini dinledik. Bütün bunlar arasında paçasını kurtaran tek kişiye rastlamadık”

2. Bertolt Brecht için erdemlerin bir önemi yoktu; bu fikrini de ‘Cesaret Ana’ adlı oyununda şu şekilde işler:

1939, Cesaret Ana: “ …. Görüyorsun ya, iyi bir ülkede, iyi bir kral ya da generalin hiçbir erdeme ihtiyacı yoktur. İyi bir ülkede erdem gereksizdir; herkes olağan, orta zekalı ve korkak olsa ne çıkar?”

3. Bertolt Brecht’in fikir ve sanat dünyasında fakirler aşağılık ve zenginler acımasızdı. Zenginler, fakirleri ezen acımasız insanlardır ama bir fakir de bir olanak kazanıp zengin olursa o da kapitalist bir düzenin ürünü olacak ve o da fakirleri ezecektir.

4. Bertolt Brecht nedeni ne olursa olsun savaşa karşı idi ama elbette böyle bir dünya düzeninde savaş kaçınılmazdı. Ama yine böyle bir dünya düzeninde adalet beklemek gereksizdi. Bu yüzden de Bertolt Brecht her oyununa bir yargı sistemi kurdu.

5. Bertolt Brecht’e göre  bu kötü dünya “ resmin ancak bir yüzü” idi. Oyunlarında pek bahsetmese de maddeci felsefe ile  gelen bir de olumlu yanı söz konusu idi.

6. Bertolt Brecht Marksçı yapıdaydı ve bu yüzden de katı Alman rejimi tarafından pek sevilmedi.  Her oyununda bir değişimden bahsederdi ve derdi ki “Dünyayı değiştirin çünkü değiştirmek gerekiyor” ama bu değişimi ne olduğundan pek fazla söz etmiyordu. Belli ki o, Marks anlayışındaki devlet yönetiminden çok Marks eleştiri tarzını alıyordu.

7. Bertolt Brecht, bir Alman olarak halk Almanca’sını çok iyi kullanıyordu. Bu bakımdan da oyunlarında süslü, sanatlı bir dili hiç tercih etmedi.

8. Bertolt Brecht’e göre şaşırmış bir toplumda kötü davranışlar iyi niyetle yapılabildiği gibi iyi davranışların da kötü sonuçları olabilir. Ona göre iyilik ve dostluk derin ve olumlu duygulardır ama yanlış bir düzende her zaman doğru değildir. Bu yüzden de onun oyunlarındaki toplumsal ve ahlaksal öğeler seçilmiş öğelerdir.

*(Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 627 – 636)

Epik Tiyatro

Tüm bu bilgilerden sonra Bertolt Brecht’in geliştirdiği epik tiyatro kuramına göz atalım. Bunu yaparken de soru – cevap yöntemini kullanarak konuyu daha derinden analiz edelim.

1. Tiyatroda üslup nedir?

Bir roman gibi tiyatronun da bir üslubu olmalıdır. Bu fikir Brecht’in Küçük Bilgi Aracı’nda net bir şekilde izah edilmiştir. Burada, eğer sanatın yaşamı yansıtma gibi bir amacı varsa bu amacı özel aynalarla yapmalı. Yine sanat ne olursa olsun gerçek dışı olmamalı ve seyirci tiyatro oyununu gerçek yaşamı ile kıyaslamalı. Buna rağmen tiyatroda üsluplaştırma öyle bir şekilde olmalıdır ki seyirci bunu hissetmemelidir.

2. Epik tiyatro kuramı neyi temel alır?

İfade biraz katı olsa bile epik tiyatro kuramı seyircinin kendisi ile hesaplaşmasını temel alır.  Yani seyirci, sahneden sahnelenen oyunu eleştirmeli, bu oyundan yola çıkarak eleştirel sonuçlar çıkarmalıdır.

3. Epik tiyatroda amaç / erek nedir?

Öncelikli amacı toplum gerçeğini somut bir şekilde sahneye yansıtmaktır. Bu amacıyla birlikte gelen ikinci amaç ise seyredeni, gösterilen gerçekler üzerinde düşünmeye zorlamak. Peki seyirci bu konu hakkında neden düşünmeli? Çünkü yozlaşmış toplum yapısını ancak bu şekilde değiştirebilir.

4. Epik tiyatro bu amaca ulaşmak için neyi kullanır?

Seyircinin hissettiği duygular, onun bu yargı sürecine geçmesini sağlar.

5. Piscator kimdir? Epik kuramda rolü nedir?

1929 yılında Politik Tiyatro adında bir eser yayımladı Piscator ve bu eserinde epik tiyatronun bulucusu olarak kendini göstermiştir. Bu durum bir yere kadar doğrudur ama bu kuramı teknik yönden maddeci felsefe görüşü ile sınırlayan kişi Brecht’tir. Bu  bakımdan kuramın kurucu olan B. Brecht kabul edilir.

6. Epik tiyatroda dram var mıdır?

Epik tiyatronun kuruluşunda  temel  bir öykü vardır ama ayrıntılarda dramatik ve trajik ögeler göze çarpar. Öykünün ana fikri komik gelse de oyunda dramatik ve trajik episodlar zihinde kalır.

Epik türünde ilişkiler, kişilerden üstündür. Oluşturulan dramın yani acı ve gülünç olayların nedeni toplumsal ilkelerdir. Kişisel duygular ise ancak toplumsal bakış sayesinde ortaya çıkar.

7. Dramatik tiyatro ile epik tiyatronun farkı nedir?

Bu konuyu daha net anlatabilmek için maddeler halinde farklarını verelim:

a. Dramatik Tiyatro

  • Eylemler gelişir ve seyirci sahne üzerindeki aksiyona katılır.
  • Etkinliği harcanıp tüketilir.
  • Seyircide bir takım duyguların uyanması sağlanır.
  • Seyirciye yaşamın bir kesiti sunulur.
  • Seyirci bir olay içine sokulur.
  • Aşılama yani telkin yolu ile çalışılır.
  • Seyircinin duyguları olduğu gibi kullanılır.
  • Seyirci olup bitenlerin ortasında, olup bitenlerle bir yaşantı birliği içine sokulur.
  • İnsan, bilinen bir değer olarak önceden kabul edilir.
  • İnsan hiç değişmez.
  • Seyircinin merakı son üzerine toplanır.
  • Her sahne bir ötekisi için vardır: organik büyüme,
  • Olaylar düz bir çizgi üzerinde gelişir
  • Olayların gelişimi evrimsel bir zorunluluk taşır.
  • İnsan belirli bir niceliktir: dünya olduğu gibi yorumlanır yani statiktir.
  • Düşünce var oluşu yönetir.
  • Ön düzeyde duygudur.
  • İdealar ve ideoloji estetik varoluşun temelidir: Felsefî idealizm
  • En yüksek ülkü : Sonsuzluk ( Nirvana) ; soylu bir yolda ölebilmek
  • İdeal Seyirci: yakından tanımadığı şeylere tanıdıkmış gibi bakan kimse çünkü sonsuzluk ilkesine yüzeydeki görünüşleri ile kabul eder.

b. Epik Tiyatro

  • Anlatıma başvurulur ve seyirci bir gözlemci durumunda bırakılır ama etkinliği uyanık duruma getirilir.
  • Seyircinin bir takım kararlar vermesi sağlanır.
  • Seyirciye bir dünya görüşü sunulur.
  • Seyirci bir olayın karşısında tutulur.
  • Deliller ve kanıtlar ile çalışılır.
  • Seyircinin duyguları geliştirilip bilince, tanımaya eriştirilir.
  • Seyirci olup bitenlerin karşısında, olup bitenleri inceler durumda tutulur; insan değişkenliği içinde inceleme konusu yapılır.
  • İnsan değişir ve değiştirir.
  • Seyircinin merakı oyunun gelişimi üzerinde toplanır.
  • Her sahne kendi için vardır: montaj tekniği
  • Olaylar sapmalar ve örnekler ile gelişir.
  • Olayların gelişi atlamalıdır.
  • İnsan oluşum durumundadır: Dünya olasılığı içinde yorumlanır yani dinamiktir.
  • Toplumsal varoluş düşünceyi yönetir.
  • Ön düzeyde akıldır.
  • Tarihsel gerçek, estetik varoluşun temelidir: Felsefî materyalizm
  • En yüksek ülkü : Özgürlük  yani sınıfsız toplum; yararlı bir yolda yaşamak
  • İdeal Seyirci: Bütün tanıdık şeylere tanımazmış gibi bakan kimse, çünkü insan gelişiminin her evresindeki fark edilmemiş potansiyelleri anlamak ister. **

** Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 640

EPİK TİYATRO VE YABANCILAŞTIRMA 

İnsanî ve toplumsal değerlerin yitirilmesi modern toplumlar için yabancılaşmadır. Brecht ise insanî anlamları bulmak için yabancılaşma olgusundan faydalanır. Brecht’in benimsediği dünya görüşünde insan bilinen ve çözülmüş bir kavram değil incelenmesi gereken bir kavramdır. Şöyle ki:

Epik tiyatroda amaç seyircinin oyuna, eleştirel bir gözle bakmasını sağlamaktı, böylelikle kendi hayatı ile ilgili bir öz eleştiri yapacaktır. Eleştirinin en önemli özelliği nedir? Nesnel olması. O halde seyirci oyunu nesnel bir bakış açısı ile incelemelidir. Bu bakımdan da Brecht,  seyircinin olaya kuş bakışı bakmasını ve nesnel bir eleştiri sağlaması için onu oyuna yabancılaştırır. Böylece oyunu nesnel bir şekilde eleştirmek onun için daha kolay olacaktır. Olayı nesnel bir gözle izleyen seyirci tarafsız olacak ve en acımasız eleştiriyi yapacak duygu yoğunluğuna gelecektir. Bu bakımdan da Bretch, yabancılaşma yöntemini epik tiyatronun temel ögeleri arasına koyar.

Kuramcıya göre seyirci oyuna şu yöntemlerle yabancılaştırılır:

  • Seyirci bir gözlemcidir.
  • Oyuncu seyirciye bunun bir oyun olduğunu sık sık hatırlatır.
  • Oyuncu, canlandırdığı karakterin duygularını canlandırmaz, o karakterin eğilimlerini gösterir.
  • Dekorda bütünlük yoktur.  Dekor parça parçadır.

Son söz: Yazımızı bize göre epik tiyatronun en net ve kısa açıklaması olan şu cümle ile kapatıyoruz: “Önemli olan seyirciye karar vermesini öğretmektir. “ B. Bretch

Arada bir yayınladığımız aforizmlara bir yenisini daha ekliyoruz. Bugün sıra Friedrich Nietzsche’de ve elbette aforizmaların ardından Friedrich Nietzsche’nin hayatını da okuyabilirsiniz.

Friedrich Nietzsche

 

*    Yokluk büyük varlıktır azizim, yeter ki fark edebilesin. (İşte Böyle Buyurdu Zerdüşt)
*    Ahlak, sürü hayvanının içgüdüsüdür. (İyinin ve Kötünün Ötesinde, madde 202)
*    Ahlaksal olay yoktur, yalnızca olayların ahlaksal yorumu vardır. (İyinin ve Kötünün Ötesinde, madde 108)
*    Ahlak, evrensel değildir. (Tan Kızıllığı, Madde 139)
*    Ahlaka boyun eğme, bir hükümdara boyun eğme gibi kölece ya da mağrur ya da çıkarcı ya da teslimiyetçi ya da budala bir heyecan ya da düşüncesizlik ya da umutsuzluk eylemi biçiminde olabilir. Bu tür boyun eğme aslında ahlaksal değil. (Tan Kızıllığı, Madde 97)
*    Ahlak yargıları ve cezalandırmaları, daha az sınırlandırılmış olanlara karşı (özgür olan bireylere karşı) ruhsal olarak sınırlandırılmış olanın gözde intikam biçimidir. (İyinin ve Kötünün Ötesinde, madde 219)
*    “Ahlaksal” diye nitelenen yönetmelikler gerçekte, insanlara karşı olup insanların mutluluğunu kesinlikle istemezler. Keza bu yönetmelikler “insanlığın mutluluğu ve refahı” ile bağıntılı olmaktan uzaktır. (Tan Kızıllığı, 108)
*    Ahlak, eleştiren elleri ve işkence aletlerini kendisinden uzak tutmak için sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz: Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar: nasıl “coşturulacağını” bilir. Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta kendi tarafına çekmeyi başarır. (Tan Kızıllığı, Madde 3)
*    Ahlak; uzun, korkusuz bir sahtekarlıktır. (İyinin ve Kötünün Ötesinde, madde 291)
*    Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka bir şey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur. (Tan Kızıllığı, Madde 9) Sadece gelenek olduğu için bir inanca bağlanmak… bu elbette namussuz olmak, korkak olmak, tembel olmak demektir! — Öyleyse, ahlaklılığın ön koşuluna namussuzluk, korkaklık ve tembellik olmuyor mu? (Tan Kızıllığı, Madde 101)
*    Ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır. (Tan Kızıllığı, Madde 19)
*Ah bu melankoli. İnsanın gerçekten boğulabileceği bir deniz var mıdır?
* Arzularımız o kadar şiddetlidir ki bazen birbirimizi parçalamak isteriz. Ama topluluk duygusu bizi durdurur. Lütfen not edin : işte bu , neredeyse ahlakın tanımıdır.
* Ah, buldum onu kardeşlerim! İşte, en yüce dorukta kanıyor sevinç pınarı benim için! Burada, hiçbir ayak takımının benimle birlikte içemeyeceği bir yaşam var! Akışın nerdeyse pek yoğun geliyor bana, ey haz pınarı! Doldurayım derken, sık sık yeniden boşaltıyorsun kadehi!
*Ancak hepiniz beni inkar ettiğiniz zaman size dönmek isterim. Gerçekten,kardeşlerim,o zaman kaybettiklerimi başka gözlerle arayacağım.O zaman sizleri başka başka bir sevgi ile seveceğim.
*Av ve zafer için tutkuyla donanan görkemli yırtıcı hayvan, sarışın canavar görmezlikten gelinemez. Bu gizli temel, zaman zaman patlar, hayvan tekrar vahşete döner. Romalı, Arap, Alman, Japon soyluluğu, Homeros’un kahramanları, İskandinav Vikingleri … tümü de bu gereksinimi paylaşıyorlardı.Nereye gitseler arkalarında “barbar” kavramını bırakan bu soylu ırklar, en yüksek kültürlerinde bile, bunun bilinçliliğini gösteriyor, gururunu taşıyorlardı.
*-insanlar doğar,büyür,yaşar ve ölürler önemli olan çok yaşamak değil yaşadığı sürece fazla birşeyler yapabilmektir..
*Aşk nedir? Yaradılış nedir? Hasret nedir? Yıldız nedir?” böyle soracaktır son insan ve kırpacaktır gözlerini. O zaman yeryüzü küçülmüş olacaktır, her şeyi küçülten son insan onun üzerinden sıçrayacaktır.Cinsi, toprak piresi gibidir, kökü kurutulamaz; son insan herkesten uzun ömürlü olandır. “Saadeti biz keşfettik”- derler son insanlar ve gözlerini kırparlar.Onlar yaşanması güç semtleri terketmişlerdir: zira hararet lazımdır kişiye. Henüz komşu sevilmektedir, ona sürtünülür. Zira hararet lazımdır kişiye. Hasta olmak ve kuşku duymak günah kabul edilir: sakınarak yürürler. Budaladır, buna rağmen ayakları taşa sürçen ya da insanlara takılıp tökezleyen kişi. Ara sıra bir miktar zehir: bu hoş rüyalar gördürür. Ve nihayetinde alınan fazlaca zehir, huzur içinde bir ölüm temin eder bu da. Hala çalışmaktadır kişi, zira iş eğlencelidir. Fakat dikkat edilir, eğlencenin kişiyi tüketmemesine. Artık kişi ne zenginleşir ne de züğürt kalır. Her ikisine de katlanmak güçtür. Kim hükmetmek ister ki artık? Kim artık itaat etmek ister? İkisine de katlanmak güçtür. Çobansız bir sürü! Herkes aynı şeyi ister, herkes birdir: kendini farklı hisseden, gönüllüdür tımarhaneye. “Bir zamanlar dünyanın tamamı çılgındı.” -deyip en kurnazları, göz kırparlar.İnsan zekidir ve olup biten her şeyi bilir: bu nedenle iğnelemelerinin sonu yoktur. İnsanlar hır gür halindedir hala, ancak çabuk barışırlar- aksi takdirde mideleri bozulur.İnsanın, gündüz için ayrı, gece için ayrı, küçük şekerlemeleri vardır: yine de değer verirler sağlığa. “Saadeti biz keşfettik”- derler son insanlar ve göz kırparlar…
*Ah!..En yüksek umutlarını kaybeden soylular tanıdım ben.Şimdi kara çalmaktalar tüm yüksek umutlarına. Artık küstahça yaşıyorlar,anlık hazlar içinde , ve ertesi güne dair hedefleri yok neredeyse…”Ruh , şehvettir!” …. böyle derlerdi.Bu sırada kırıldı ruhların kanatları ; şimdi yerlerde sürünüyor ruhları ve kirletiyor kemirdiği her şeyi.. Bir zamanlar kahraman olmayı düşünüyorlardı…şehvet düşkünüler şimdi.Kahraman , artık onlar için bir kasvet ve dehşet!Fakat sevgim ve umudumla sana yemin ederim : terk edip gitme ruhundaki kahramanı!Kutlu tut en yüksek umutları!
*Az bilen ve az düşünen çok konuşur.
*Akıl hastanesini ziyaret etmek, inancın ne kadar boş birşey olduğunu gösterir.
*Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster ama dikkat et yatak sert olsun.
*Barış zamanında savaşçı kendine çatar.!
*Başarının sonu yalnızlıktır.
*Birini suçlamak üzere ileri uzattığın elinin 3 parmağının seni gösterdiğini unutma.!
*Benim hayalimdeki aşk, iki insanın birbirini sahiplenme duygusundan çok daha öte bir şey.
*Başkaları yararına çok şey yapıldığı için dünya mükemmel değildir.
*Beni öldürmeyen herşey beni güçlendirir.
*Bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır.
*Babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar.
*Biz arzulanana değil arzulamanın kendisine âşığızdır.
*Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..
*Bütün hedefler yokedilmiştir.Değer biçmeler birbirlerine karşı cephe almışlardır.
*Bence hayatın kendisi gelişme içgüdüsü , idame içgüdüsü , güçlerin biriktirlmesi içgüdüsüdür : Güce yönelmenin olmadığı yerde çöküş vardır.İddaam şudur ki,insanlığın yüce değerlerinde işte bu yöntem esiktir ; en kutsal isimler altında hüküm süren değerler , çöküş değerleri , nihilist değerlerdir.
*Bizi farklı kılan şey , tarihte , doğada veya doğanın arkasında hiçbir Tanrı’yı tanımamamız değildir. Bizi farklı kılan , Tanrı diye hürmet edileni Tanrı’ya benzer bulmamamızdır.
*Biz , tekrar ahlaktan arıtılmış olan dünyada yaşamaya cesaret eden az ve çok sayıdakiler ; Biz putperestler! İnanca göre ; Olasıdır ki biz , pagan inancın ne olduğunu ilk kavrayanlarız. İnsanın kendisi için daha yüksek varlıklar tasarlaması , lakin O’nu iyinin ve kötünün öte yanında görmesi sözkonusudur.Her yüksek olmanın , ahlaksız olarak takdir etmek mecburiyetinde kalınması sözkonusudur.Biz , “Olimpus”a inanırız! Çarmıha gerilene değil!
*Bir genci bozmanın en iyi yolu, ona aynı düşüneni farklı düşünenden daha çok saymayı öğretmek.
*Bu dünya başlangıcı ve sonu olmayan güçten bir canavardır.Büyüklüğün , güç büyüklüğünün çelikten sabit bir toplamıdır.O , ne daha büyür ne de daha küçülür.Kendini tüketmez.Tersine sadece değişir ama bütün olarak değişmez derecede büyüktür.
*Bakın! Size “Üstinsan”ı öğretiyorum.Üstinsan yeryüzünün anlamıdır. İsteminiz desin ki ; Üstinsan yeryüzünün anlamı olacaktır!
*Ben nerede canlı bir varlık buyduysam , orada kudrete yönelik iradeyi gördüm.Hizmet edenin iradesinde bile efendi olabilme iradesini gözlemledim.
*Büyük kozmik söylem: “Ben vahşetim, ben kurnazlığım”. Bir hatanın ve tüm acının sorumluluğunu üstlenme korkusuyla alay etmek (yaratıcının alayı). —Hiçbir zaman olunmadığı kadar acımasız olmak, vs. -kendi yapıtından tatmin olmanın en üst biçimi; bu biçimi, bıkmadan usanmadan yeniden inşa etmek için parçalar. Ölüm, acı ve yok olma üzerinde yeni bir zafer.
*Bundan sonraki yıllarda yapacağım iş iyiden iyiye belirlenmişti. Olumlayıcı kesimini bitirmiştim işimin. Sözle, eylemle hayır diyen bölümüne gelmişti sıra. Bunlar da şimdiye değin sürüp gelen değerlerin yenilenmesi, büyük savaş, son karar gününün belirlenmesiydi. Bu arada, bir de yavaş yavaş çevreme bakıyor, kendime yakın gördüklerimi, güçlerine dayanarak bu yok etme işinde bana yardımı dokunabilecekleri arıyordum. İşte o günden beri, yazılarımın her biri bir oltadır: Kim bilir belki de olta atmakta herkesten ustayımdır? Oltama hiç bir şey takılmamışsa suç benim değil artık. Balık yokmuş…
*Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret, cehennem; durumuna göre polisin bizzat kendisi önyargısızlığa izin vermiyordu ve vermiyor. İşte günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun, sorunlu bir şey olarak ele almak: Nasıl olur? Bu ahlak dışı değil miydi -şimdi değil mi?- Ama ahlak, kendisinden eleştiren elleri ve işkence aletlerini uzak tutmak için sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz: Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, -nasıl “coşturacağını” bilir. Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta kendi tarafına çekmeyi başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da var: Bunun sonucunda irade, tıpkı bir akrep gibi kendini sokar. Ahlak, ta başlangıçtan veri ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.
*Bir şeyde ilk olmak isteyene iyi denir.Ama bir başkasından önde olmak istemeyene de iyi denir.
*Benim anlatacaklarım , önümüzdeki iki yüzyılın tarihidir.Ben neyin geleceğini ,neyin olacağını anlatacağım , “Nihilizmin Yükselişini”..Bu tarih şimdiden anlatılabilir , çünkü zorunluluğun kendisi burada harekete geçmiştir.
*Benim dionizik / dionysian kavramım burada ulu bir fiil oldu.Bununla karşılaştığında bütün diğer insani faaliyetler çok zavallı ve göreli kalır.Bir Goethe , bir Shakespeare , bu muazzam ihtiras ve yükseklikte bir saniye bile nefes alamaz ve Dante , Zerdüşt’le kıyaslandığında basit bir mü’mindir…
*Cins olarak insan her hangi başka bir hayvanla karşılaştırıldığında , bir ilerleme kaydetmez .Bütün hayvanlar ve bitkiler dünyası , alçak olandan daha yüksek olana gelişmez.Hepsi aynı zamanda ,birbirinin üzerinde ,birbirinin içinden ve birbirine karşı gelişirler.En zengin ve en karmaşık biçimler-çünkü daha yüksek tip sözcüğü daha çoğunu ifade etmez daha kolay mahvolurlar.Sadece en alttakiler,en aşağıdakiler görünüşte bir ölümsüzlüğü idame ederler.
*Despotlar., havanın ahlaklı olduğu bölgeleri severler. (Tan Kızıllığı, Madde 320)
*Dostuna yatacak yer göster ama dikkat et yatak sert olsun!
*Doğrular ve yanlışlar yoktur, sadece yorumlar vardır.
*Dünyada hiçbir şey insanı kin besleme duygusu kadar yıpratmaz.
*Doğrunun kayıtsız şartsız dostuna iyi denilir.Ama saygınlığın insanına nesnelerin nurlandırıcısına da iyi denilir.
*Daha güçlü olana daha zayıf olanın hizmet etmesi ; bunun için onu iradesi ikna ederki zayıf olan üzerine hükmetsin.Sadece bu o zevkten vazgeçemez.Nasıl daha küçük olan daha büyük olana kendisini verirse , en küçük olandan zevk ve güç alması için , tıpkı bunun gibi en büyük olan da kendini kudret uğruna verir , hayatını bunun için kullanır. Bu , en büyük olanın kendini teslim etmesi , vermesi , onun riziko ve tehlikelerle ölüm için zar atmasıdır.
*Düşününki varoluşun ebedi kum saati defalarca tersine , bir daha tersine çevrilip duruyor.Her seferinde siz de , ben de , içindeki her zerrede sürekli tersine çevriliyoruz … Zaman ezeli ;zaman sonsuza dek uzanıyorsa , olabilecek her şey , zaten daha önce olmuş değilmidir?Şuanda geçen her şey daha önce de aynı şekilde geçmiş değilmidir?…Zamanın hep varolduğunu , sonsuza dek geriye uzandığını düşünün..Böyle sonsuz bir zamanda , dünyayı oluşturan bütün olayların yeniden bir araya gelişleri,sonsuz kereler kendilerini yinelemeleri demek olmuyor mu?
*Dionizik kelimesinin manası şudur : Birliğe itilim duygusu ,kişiliğin, günlük olanın, toplumun ötesine, geçicilik uçurumunun ötesine uzanmak: Karanlık, daha dolu, daha değişken hallere doğru, ihtiraslı, acılı dolup taşma; hayatın topyekün karakteri olan, hep aynı kalan, aynı derecede güçlü, haz dolu olanın vecd ile onanması, hayatın en korkunç ve şüpheli niteliklerini kutsayıp iyi gören, neşe ve elemin, panteistce birlikte kabülü; çoğalmaya, verimliliğe, tekerrüre, ebedi istem; yaratmanın ve yoketmenin zorunlu birliği duygusu.
*Dünya bana bir Tanrı`nın buluşu ve rüyasıymış gibi görünüyor. Dünya canı sıkılmış bir Tanrı`nın gözleri önündeki boyalı buharlara benziyor. İyi ve Kötü, mutluluk ve acı ve sen ve ben, benim için bir yaratıcının gözlerinin önündeki boyalı buharlardır. Yaratıcı gözlerini kendi üstünden çekmek istiyordu ve dünyayı yarattı. Acı çeken birisi için gözlerini kendi acısından başka bir yere çevirebilmek baş döndürücü bir mutluluktur.
*Daima daha temiz, daima daha uzak olarak düşünülen bir tanrı ile daima daha günahkâr insan arasındaki ayrılığın yarattığı gerginlik, insanlığa zorla kabul ettirilen en büyük kuvvet sınavlarından biridir. Günahkârlar için Tanrı sevgisi bir mucizedir. Yunanlılar tanrısal bilgi ile insan bilgisizliği arasında niçin böyle bir gerginlikle karşılaşmadılar? Bu iki uçurumu birleştiren köprüler, var olmayan yeni yaratıklar olsalar gerek (Melekler mi? Vahiy mi? Tanrı`nın Oğlu mu?)
*Damların üstünde yükselen kuleleri görmek için , şehri terk etmen gerekir.
*Deneme ve sorgulama olmuştur tüm yolculuklarım.
*Egoizm asil bir ruhun temelidir.
*Ebedi gerçeklik olmadığı gibi, mutlak doğru da yoktur.
*En insani davranış, bir insanın utanılacak duruma düşmesini önlemektir.
*En gizliler!, en güçlüler!, en korkusuzlar!, en yarıgecemsiler!, bir ışık istermisiniz? Bu dünya kudrete yönelik iradedir. Bunun dışında hiçbir şey değildir. Bizzat sizde kudrete yönelik iradesiniz. Bunun dışında hiçbir şey değilsiniz!
*Ey büyük yıldız!Aydınlattıkların olmasaydı nice olurdu mutluluğun.
*Fatihler şansa inanmaz.
*Fırtınayı getiren en derin ve yumuşak sözlerdir.
*Felsefe, yaratmanın anlamını kavramaya çalışan bir akımdır.
*Felsefeyi tehlikeli hale getireceğiz, felsefi bilgiyi değiştireceğiz, yaşam için bir tehlikeli olan bir felsefeyi öğreteceğiz: Yaşama bundan daha iyi nasıl hizmet edebiliriz? Bir fikir insanlığa ne kadar pahalıya mal olursa, o kadar değerlidir. “Tanrı”, “Vatan”, “Özgürlük”; fikirleri için kendini kurban etmekten çekinmiyorsa, tüm tarih bu tür kurban etmeleri çevreleyen dumandan ibaretse, “Tanrı”, “Vatan”, “Özgürlük”; gibi bu popüler kavramlar karşısında “felsefe” kavramının üstünlüğü, felsefenin onlardan daha pahalıya mal olması, onlarınkinden daha büyük kıyımları gerektirmesi dışında nasıl kanıtlanabilir?
*Gerçeğin düşmanı tabular ve inançlardır.DÜŞÜNÜN..
*Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. (Tan Kızıllığı, Madde 9)
*Geliştirmiş olduğumuz tüm değerler, dünyanın gerçek doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka hiçbir şey değildirler.
*Gerçek erdem, yalnızca aristokrat azınlık içindir! Herkes için geçerli bir ahlak, gülünç bir fikirdir.
*Gerçek ve büyük başarılar mutlulukla tanışamaz.
*Her şeyi bilen ve her şeye kadir olan bir tanrı ve amacının yaratıkları tarafından anlaşılmamasına çalışan bir tanrı… iyiliklerin tanrısı olabilir mi? Sanki insanlığın selameti için sakıncası yokmuş gibi, sayısız şüpheyi ve tereddüdü binlerce yıl boyunca yaşatıp sürdüren tanrı, buna karşın gerçekte yanılmanın korkunç sonuçlarını belirsiz bir şekilde vaat etmiyor mu? O, insanlığın nasıl da hakikat uğruna acı çektiğini, hakikate sahip olsa da iyice görebilseydi, gaddar bir tanrı olmaz mıydı? — Ama belki yine de bir iyilikler tanrısıdır… ve sadece kendini daha açık ifade edemiyor! (Tan Kızıllığı, Madde 91)
*Hayat; kendisini alt edenindir.
*Hayvanları ahlaksal yaratıklar olarak görmeyiz. Ama siz hayvanların bizi ahlaksal yaratıklar olarak gördüklerini mi sanıyorsunuz? — Konuşabilen bir hayvan şöyle demiş: “İnsancıllık, en azından biz hayvanların acısını çekmediği bir önyargıdır.” (Tan Kızıllığı, Madde 333)
*Hayat bir neşe pınarıdır.Lakin ayak takımıda içince tüm pınarlar zehirlenir,bozulur.Ben temiz şeyleriseverim , fakat sırıtkan suratları ve pislerin susuzluklarını görmeyi asla istemem…Onlar kutsal suyumuzu şehvetleriyle zehirlediler.Pis hayallerine zevk diyip , dilide zehirlediler…
*Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.
*Hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşayacakmışsın gibi yaşa, istemediğin bir durumla karşı karşıya kalmışsan ve buna boyun eğiyorsan, diğer hayatlarında da aynı şeye boyun eğeceğini düşünerek, sen en güzeli boyun eğme, bu böyle gitmez; bir şeyi çok mu istiyorsun, ama buna cesaret edemiyor musun, diğer hayatlarında da bu şeyi çok isteyip hiç bir zaman cesaret etmediğin için ulaşmayacaksın, o yüzden sen en güzeli aş kendini, yap yapmak istediğini ki sonunda en mutlu şekilde yaşayabileceğin bir kısır döngü oluşturabilmiş ol.
*Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :”bu köprüyü geçip bana gelir misin?” İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın…
*Issız ve yorucu dorukları sevenlerin kanatları olmalıdır!
*İnsanın kendisi, onun en büyük hatasıydı: kendisine bir rakip yaratmıştı; bilim, insanı Tanrısallaştırır- insan bilimselleşince rahiplerin ve tanrıların işi biter!-
*İnsanoğlu hayatta o kadar acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o,gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır.
*İçine koyacak bir şeyiniz varsa, bir günün bin cebi vardır.
*İnsan da ağaca benzer, ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o kadar yaman kök salar yere, aşağılara, karanlıklara, derinliğe, kötülüğe.
*İnsanın ve insanlığın tarihi bilinmez olarak seyreder.Ama ideal hayaller ve onların tarihi , bize gelişmenin kendi gibi görünmektedir.
*İnsan öyle bir iptir ki hayvanla insanüstü arasına gerilmiştir.Uçurum üstünde bir ip.
*İnsanlığın içinde müthiş bir güç , kendini deşarj etmek , yaratmak istemektedir.
*İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.
*İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç…İşte üstinsana göre de insan aynen böyle olacak ; Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç!
*İradenin tatmini değilidir zevkin sebebi..Tersine irade ileriye gitmek ister ve kendine engel olan her şeyin üstesinden gelmeye çalışır.Zevk hissi düpedüz iradenin tatminsizliğinden ortaya çıkar.Onun rakipsiz ve dirençsiz olarak yeterli doyuma ulaşamamasıdır.
*İyi olan nedir?
-Kudret hissini , kudret iradesini , insanın içindeki kudreti yükselten her şey!
Kötü olan nedir?
-Zaaftan çıkan her şey!
*İnsandaki güçlü ve ulu olan her şey insanüstü ve dışsal olarak düşünüldü.İnsan kendini çok küçümsedi.Kendindeki iki yanı birbirinden ayrı iki alana böldü insan ; Değersiz ve güçsüz yanı ile güçlü ve şaşırtıcı yanını..İlkine insan dedi , ikincisine ise Tanrı!
*İyi huylu insana,mücadeleden kaçana iyi denir.Ama savaşçı olana da ve zaferi tutkuyla isteyene de iyi denir.
*İnsanların bir şeyleri var ki ,gurur duyuyorlar onunla.Ne diyorlardı , onları gururlandıran şeyin adına ? Eğitim diyorlar ; kendilerini keçi çobanlarından ayırt eden şeymiş bu!
*İradenin temini değildir zevkin sebebi.Tersine irade ileriye gitmek ister ve o engel olan her şeyin üstesinden gelmeye çalışır.Zevk hissi , düpedüz iradenin taminsizliğinden kaynaklanır. Onun rakipsiz ve dirençsiz olarak yeterli doyuma ulaşamamasıdır.
*İsa`nın Yaptığı Yanlış. — Hıristiyanlığın kurucusu, insanlara günahları kadar hiçbir şeyin acı çektirmediğini düşünüyordu. Yanlışı bu oldu: Kendini günahsız hisseden, bu noktada deneyimi eksik olan bir kimsenin yanlışı! Nitekim ruhu da olağanüstü ve hayalci bir merhametle doldu, bir kötülüğe doğru yöneldi. Fakat günahı icat etmiş olan kendi ümmeti, böylesi bir hâlden pek seyrek olarak büyük bir kötülüğe uğramışçasına acı çekiyordu. Ne var ki, Hıristiyanlar efendilerine hemen hak verme konusunda anlaştılar ve onun yaptığı yanlışı bir gerçek hâline sokarak kutsallaştırdılar.
*Kadınla buluşmaya gittiğinde yanına kırbacını almayı unutma Gücünü göster.(Kadın yaradılış olarak güçlüden hoşlanır)
*Kılavuz öğrencisine bütün izleri göstermeli ama gideceği yolu seçmemelidir.
*Kimse öfkeli insan kadar çok yalan söyleyemez. (İyinin ve Kötünün Ötesinde, m. 26)
*Kutsal olan gerçekler değil kişinin kendi gerçeği için çıktığı arayıştır.Neysen o ol.
*Kaybetmeyi göze alamayacak kadar az dostum var.
*Kopyalar – Hiç de seyrek olmayan ölçüde, önemli insanların kopyalarıyla karşılaşırız ve yağlıboya tablolarda olduğu gibi, burada da çoğu insan orijinallerden değil kopyalardan daha çok haz almaktadır.
*Kendi savaşınızı açmalısınız, kendi düşüncelerinizin uğruna. Düşünceleriniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalıdır bunun için
*Kendi kendine inanmayan her zaman yalan söyler.
*Kimine göre yalnızlık,hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır
*Kendine karşı cebir kullanmayana iyi denilir.Ama nefsini yenen kahramana da iyi denilir.
*Kibar ve soylu olana iyi denir.Ama kimseyi horgörmeyene ve kimseye yukarıdan bakmayana da iyi denir.
*Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.
*Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.
*Keyif ve keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak. Seçim sizin:1.mümkün olduğu kadar az keyifsizlik, kısacası acısız bir yaşam mı, yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, keyifleri yaşamanın bedelini ödemeyi göze alarak mümkün olduğu kadar çok keyifsizlik mi? Eğer ilk seçeneği yeğler ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman zevk alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacak.
*“Kötü”, insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında “bireysel” , “bağımsız” , “keyfi” , “alışılmamış” , “ öngörülmemiş” , “hesaplanamaz” anlamlarına gelir. (Tan Kızıllığı, Madde 9)
*Merhameti öldürün.
*Müziksiz hayat hatadır.
*Mutluluk hedef değildir.Tersine kudret duygusu hedeftir.İnsanın ve insanlığın içinde müthiş bir güç kendini deşarj etmek , yaratmak istemektedir.O, hiçbir zaman mutluluk hedefi olmayan patlamaların kesintisiz zinciridir.
*Mantıksal bir çıkarsamayla , ama sezginin anında oluşan keskinliğiyle ,sanatın sürekli gelişiminin Apolloncu ve Dionysoscu bir ikiliğe bağlı olduğunu anladığımızda estetik bilimi için çok şey yapmış oluruz : Yaradılışın , bazen araya giren uzlaşmalara rağmen sürekli çatışan cinsiyet ikiliğine bağlı olması gibi…
*Nerede yaşayan bir yaratık gördümse, orada güçlü olmak isteğine rastladım.
*Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatcısıdır.
*Nihilizmin anlamı nedir? En üst değerlerin değersizleşmesi. Hedef yok : ‘Niçin’e yanıt verilebilinmiş değil.Ya da verilen yanıtlar yetersiz kalmıştır. Kime göre çünkülerin doğru olduğunu kim bilebilir ki…
*O… Herşey belirlenmiş bir noktadan sonra O’na yönelir. Fakat kimi farkeder bu yönelimi, kimi ise halen farkında değildir nereden gelip nereye gittiğinin…
*Öyle kolay bir sanat değildir uyumak. Onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.
*Öldürmeyen acı beni güçlendirir. İngilizcesi (what doesn’t kill me makes me stronger)
*Pek çok insan bir zamanlar girdikleri yol hakkında inatçıdır, amaçları hakkında inatçı olanlar ise çok azdır.
*Pazaryerinden ve şandan uzakta yer alır büyük olan her şey. Hep pazaryerinden ve şandan uzakta barınmıştır yeni değerler yaratan. Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öçlerinden kaç! Onlar sana karşı öçten başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki…
*Papalığın … hiçbir zaman Hristiyan siyasetini uygulayacak bir durumu olmadı ; dini reformcular siyasetle uğraştıkları zaman , örneğin Luther gibi , bunların herhangi bir ahlakdışı (immoralist) veya tiran gibi Machiavellici oldukları görülür.
*Ruh peşinde koşan birinin ruhu yoktur.
*Size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir, benim sizi kabullenmemim yollarını aramak değil.Kendinden hoşlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarını kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlarlar.Bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar.Ama bu sahte bir çözümdür; bu başkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir…
Seyirciler bulanık suda balık tutan ile derinden su çekeni kolayca karıştırıyor.
*Sadece cevaplarını bulabileceğimiz soruları duyarız.
*Sizin kökeniniz , nereden geldiğiniz değildir.Bundan sonra onurunuzu oluşturan , tersine nereye gittiğinizdir.
*Sahip olmak ve daha çoğuna sahip olmayı istemek ,tek kelimeyle büyümektir. Bu hayatın kendisidir.
*Sosyalizm ; sona erdiği düşünülen en cüz’ilerin ve budalaların , yani yüzeysel insanların bir baskısı ve kıskançların , dörtte üç sahte oyuncuların , gerçekte “modern ideleri”nin mantıksal bir sonucudur.Onların , gizli anarşizmlerinin doğurduğu bir durumdur…
*Sosyalistlerin üslubu, umudları ve hayalleri, zararsız koyun mutluluğunun bir ifadesidir.
*Sosyalizm öğretisinde, hayatın çok kötü bir şekilde olumsuzlanması, kötü bir şekilde gizlidir. Böyle bir düşünceyi nihai olarak düşünenler, kusurlu doğmuş insanlar ya da ırklar olmalıdır.
*Sosyalistler, anarşistler, nihilistler varlıklarını başka birini suçlayabilecekleri bir şeyde buldukları nispette , Hristiyanlığa yakındırlar. Zira, Hristiyan da kendi hastalığından, marazlı bünyesinden birini sorumlu tutarak buna daha iyi tahammül edeceğine inanır. İntikam ve kin içgüdüsü her iki durumda da tahammül vesilesi, varlığı koruma içgüdüsü olarak görünüyor.
*Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh…
*Sanırım en yüce insanın ruhundan bazı şeyleri tahmin edebildim.O insanı -üstinsan- çözen kimse belkide mahvolacak.Ama yine de onu gören, onun mümkün olmasına yardım etmelidir.
*Sürü hayvanının zayıflığının ürettiği ahlak, decadent-in ürettiği ahlaka çok benzer. Bunlar birbirini anlar ve bir ittifak oluştururlar. Büyük decadent dinler, her zaman sürünün desteğine güvenir-. Kendi başınayken sürü insanında hiçbir hastalık yoktur. Hatta çok değerlidir.Ama yönetilmeye ihtiyaç duyduklarından dolayı, bir çobana gereksinimleri vardır. Papazlar bunu bilir.
*Şimdiye kadar üstinsan dünyaya hiç gelmedi. En büyük ve en küçük insanı çırılçıplak gördüm. Hala birbirlerine pek fazla benziyorlar. Hakikaten, en büyüklerini bile hala pek insanca buldum.
*Şövalyece / Aristokratik değer yargıları güçlü bir fiziği, serpilen, dopldolu bir sağlığı gerektirir. Bunları koruyup devam ettirebilmek için de savaşı, macerayı, avcılığı, dansı, harp oyunlarını, yani genel olarak dinç, özgür, neşe dolu faaliyetler gerektirir.
*Tanrı öldü: insana acımasından öldü tanrı. (Böyle Buyurdu Zerdüşt, Merhamet Edenler Hakkında)
*Tanrı yok, o olsaydı onun ben olmadığıma inanamazdım.
*Tüm yazılanlar arasında en çok bir kişinin kendi kanıyla yazdığı şeyi severim. Kanla yaz ve göreceksin ki, kan tindir… Etrafımda cinler olsun istiyorum, çünkü ben cesurum. Hayaletleri kaçıran cesaret, kendisine cinler yaratır. —cesaret gülmek ister. Artık hislerinizi paylaşmıyorum; altımda gördüğüm şu bulut, güldüğüm şu karaltı ve ağırlık -işte budur sizin yağmur bulutunuz. Yükselmeyi arzuladığınızda yukarı bakarsınız siz. Ve ben aşağı bakarım, çünkü yükseltilmiş biriyim ben. Aranızdan hanginiz aynı anda hem gülebilir, hem yükseltilmiş olabilir? En yüksek dağa çıkan, tüm matem oyunlarına, tüm matem ciddiyetlerine güler. Cesur, tasasız, alaycı ve şiddet uygular -işte böyle istiyor bizleri bilgelik: O bir kadındır ve daima savaşçıyı sever ancak.
*Türler gittikçe daha çok yetkinleşmezler ; güçsüz her seferinde güçlüye egemen olur. Çünkü çoğunluktadır ve daha akıllıdır.
*Tanrı kavramından en yüksek iyiliği uzaklaştıralım- O , bir Tanrı’ya layık olmayandır. Biz bu kavramdan en yüksek bilgeliği de uzaklaştıralım-Bu , Tanrı kavramından , Tanrı’dan bir bilgelik ucubesinin ürünü olan bu akıllılığa sebep olarak filozofların kendini beğenmişliğidir. O , onlara mümkün mertebe eşit görünmelidir. Hayır! Tanrı , en yüksek kudrettir.Bu yeter! O’ndan her şey ortaya çıkar,O’ndan dünya ortaya çıkar.
*Tipik dindar bir insanın decadence nin bir şekli olup olmadığını belirlemek için ( bütün yenilikçiler kasvetli ve saralıdır) iki tip ; Dionysos ve Çarmıha gerilen ; ama biz burda bir başka tür dindar insanı ihmal etmiyormuyuz? Yani paganı..Pagan mezhebi , hayata şükretme ve onu tasdikin bir şekli değil mi? Bunun en yüksek temsilsici hayatın savunulması ve tasdiki değil mi? Sağlam yaratılmış tür ve vecd ile taşan ruh! Bu ruh türü ki , varoluşun tezatlı ve şüpheli vechelerini kendine alıp kurtarır.İşte burada yunanlıların Dionysos’u nu ortaya koyuyorum : Hayatın dindarca tasdiki…Çarmıha gerilene karşı Dionysos’u!
*Tüm yazılmışların içinde en çok kanla yazılanı severim.Kanla yaz, göreceksin ki kan, tindir.
*Uçurumları sevenin kanatları olmalı.
*Umut sadece eziyetin süresini artırır.
*Uçmayı öğretemediğinize düşmesini öğretin.
*Uçuruma gözlerinizi dikip baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakmaya başlar.
*Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır.
*Varlık, sonsuz bir yaradır.
*Yaratıcılık ve keşif acıda ve yalnızlıkta saklıdır.
*Yiğitlik ; en büyük korkunun ve en büyük ümidinin üstüne üstüne gitmektir.
*Yüksek sesle konuşanlar ince konuları düşünemez.
*Yine de en çok çiy damlası, en sessiz gecede düşer, bilirim.
*Yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünürüz.
*Yükselmek için yalnız kendi gücünüzü kullanın, başkasının sizi yükseltmesine fırsat vermeyin.
*Yüreğinin sesine kulak verene iyi denilir.Ama sadece yükümüne kulak verene de iyi denilir.
*Yumuşak ve barışçıl olana iyi denilir.Ama nefsini yenen kahramana da iyi denilir.
*Yüksek kültür dediğimiz şey , barbarlığın-gaddarlığın ruhsallaştırılmasına ve yoğunlaştırılmasına dayanır.Benim önermem şudur : “vahşi hayvan hiçbir zaman dinlenmeye çekilmemiştir. , o hala yaşamaktadır , büyümektedir , o sadece Tanrı’laşmıştır.
*Yoldaşlar arar yaratıcı ve hasat arkadaşları: Çünkü ona göre her şey olgun hasat için. Ama yüz orağı yok onun: Bu yüzden yolar başakları öfkeli öfkeli. Yoldaşlar arar yaratıcı, oraklarını bilemesini bilen yoldaşlar. Yıkıcılar denecek onlara, iyi ile kötüyü hor görenler denecek. Hasatçılar ve şenlik edenler onlar hâlbuki. Kendi gibi yaratıcılar arıyor Zerdüşt, hasat arkadaşları ve şenlik arkadaşları arıyor: Sürülerle, çobanlarla, cesetlerle işi ne Zerdüştün! Ve sen benim ilk yoldaşım, hoşça kal! Ağacının kovuğuna güzelce gömdüm seni, güzelce sakladım seni kurtlardan. Ama veda ediyorum şimdi sana, zira vakit erişti. Bir seherle öbür seher arası yeni bir gerçek ayan oldu bana.
*Zavallı İnsanlık! — Beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. Öyle ki, Prometheus`un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz. Ama insan nedenin damla olduğunu bile bilmeyip, “şeytan!” ya da “günah!” diye düşünürse, en korkunç durum işte o zaman ortaya çıkar.
*Zorla alabileceğin bir hakkın, sana verilmesine izin verme.

Kaynak : narteks.net

Friedrich Nietzsche’nin Hayatı

Friedrich Wilhelm Nietzsche (/ˈnə/ Almanca: [ˈfʁiːdʁɪç ˈvɪlhɛlm ˈniːt͡sʃə]; 15 Ekim 1844 – 25 Ağustos 1900) Alman filolog, filozof, kültür eleştirmeni, şair ve besteci. Din, ahlak, modern kültür, felsefe ve bilim üzerine metafor, ironi ve aforizma dolu bir üslupla eleştirel yazılar yazmıştır. Nietzsche’nin kilit fikirlerini Apollon-Dionysos ikiliği, perspektivizm, Güç İstenci, “Tanrının ölümü”, Üstinsan ve bengi dönüş oluşturur. Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak “hayatın evetlenmesi”dir. Hakikatin değeri ve nesnelliği üzerine yürüttüğü kökten sorgulaması, geniş çaplı yorumların odağını oluşturur ve etkisi özellikle kıta felsefesi geleneğinde varoluşçuluk, postmodernizm ve postyapısalcılık da dahil olmak üzere devam etmektedir.

Nietzsche kariyerine felsefeye dönmeden önce klasik filolog (Yunan ve Roma metin eleştirmeni) olarak başladı. 1869 yılında yirmi dört yaşındayken, Basel Üniversitesindeklasik filoloji kürsüsüne, bu yeri alan en genç kişi olarak atandı. 1879 yazında, hayatının büyük bölümünde kendisine dert olacak olan sağlık sorunları yüzünden istifa etti. 1889’da kırk dört yaşında zihinsel yetilerinin tamamının yitimiyle sonuçlanan bir çöküş yaşadı. Çöküşü sonraları, üçüncü devre sifilis hastalığının neden olduğu nadir görülen bir genelpareziye yoruldu, fakat bu teşhiste soru işaretleri vardı. Nietzsche kalan yıllarını annesinin 1897’de ölümüne kadar annesinin, 1900’de kendi ölümüne kadar kızkardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche’nin bakımında geçirdi.

Bakıcısı olarak kızkardeşi, Nietzsche’nin el yazmalarının idareciliğini ve editörlüğünü üstlendi. Förster-Nietzsche, tanınmış bir Alman milliyetçisi ve antisemitist olan Bernhard Förster ile evliydi ve Nietzsche’nin yayımlanmamış yazılarını, kocasının ideolojisine uyarlamak üzere, Nietzsche’nin belirttiği, antisemitizm ile milliyetçiliğe sert ve bariz biçimde karşı çıktığı görüşlerine genellikle ters düşecek biçimde yeniden düzenledi. Förster-Nietzsche’nin yaptığı değişiklikler nedeniyle Nietzsche’nin adı, sonraları yirminci yüzyıl bilim insanları Nietzsche’nin fikirlerinin yanlış yorumlanmasına karşı harekete geçmiş olsalar da,Alman militarizmi ve Nazizm ile birlikte anılır olmuştur.

Yaşamı

1844–1869: Gençlik yılları : 

Küçük bir kasaba olan Prusya Krallığında Saksonya eyaletinde Leipzig yakınlarındaki Röcken’in küçük bir kasabasında büyümüştür. Adını, Nietzsche’nin doğum gününde kırk dokuz yaşına giren Prusya KralıIV. Frederick William’dan aldı (Nietzsche daha sonra ikinci adı olan “Wilhelm”i atmıştır). Nietzsche’nin ebeveynleri Lutherci bir papaz ve eski öğretmen olan Carl Ludwig Nietzsche (1813–49) ile Franziska Oehler (1826–97), oğullarının doğumundan önceki yıl olan 1843’te evlenmişlerdi. İki çocukları daha vardı: 1846 doğumlu bir kız, Elisabeth Förster-Nietzsche ve ikinci oğulları, 1848 doğumlu Ludwig Joseph. Nietzsche’nin babası 1849’da bir beyin hastalığından öldü; bir sonraki yıl da erkek kardeşi Ludwig Joseph iki yaşında öldü. Bunlar üzerine ailecek, Nietzsche’nin anneannesi ve iki bekar halası ile yaşayacakları Naumburg’a taşındı. Nietzsche’nin anneannesinin 1856’da ölümünden sonra aile, şimdimüze ve Nietzsche çalışma merkezi olan kendi evlerine taşındı.

Nietzsche bir erkek okuluna, ardından da son derece saygın ailelerden olan Gustav Krug, Rudolf Wagner ve Wilhelm Pinder ile arkadaş olduğu özel okula gitti.

1854’te Naumburg’ta Domgymnasium’a katıldı, ancak müzik ve dil alanında özel yetenekler gösterdiğinden uluslararası tanınmışlığa sahip Schulpforta onu öğrencisi olarak aldı. Oraya gidip 1858’den 1864’e kadar orada okudu ve Paul Deussen ile Carl von Gersdorff ile arkadaş oldu. Şiirler ve besteler üzerinde çalışmaya da zaman buldu. Schulpforta’da Nietzsche önemli bir dil altyapısı (Yunanca, Latince, İbranice ve Fransızca) edindi ve böylece önemli eserleri birinci kaynaktan okuma imkanı buldu; ayrıca ilk kez küçük bir kasabanın tutucu ortamındaki aile hayatından uzakta olmayı deneyimledi. 1864 martının dönem sonu notlarında Din ve Almanca 1; Yunanca ve Latince 2a; Fransızca, Tarih ve Fizik 2b ve İbranice ile Matematik “sönük” bir 3’tü.

Pforta’da, Nietzsche’nin uygunsuz sayılan konuların peşinden koşma tutkusu ve eğilimi edinmişti. O zamanlar neredeyse hiç bilinmeyen şair Friedrich Hölderlin’in eserleriyle tanıştı. Hölderlin’den “en sevdiğim şair” diye bahsediyordu ve bir denemesinde bu çılgın şairin “en yüce düşüncelliğe” farkındalık getirdiğini yazıyordu. Denemeyi gözden geçiren öğretmen ona iyi bir not verdi, ancak Nietzsche’nin gelecekte daha sağlıklı, daha duru ve daha “Alman” yazarlar üzerine eğilmesinin uygun olacağı yorumunu yaptı. Nietzsche ayrıca tuhaf, dinsiz ve genellikle sarhoş bir şair olan Ernst Ortlepp’i de tanıyordu; Ortlepp, genç Nietzsche ile tanıştıktan birkaç hafta sonra bir hendekte ölü bulundu ancak onun Nietzsche’yi Richard Wagner’in yazılı eserleriyle ve müziğiyle tanıştıran kişi olması olasıdır. Belki Ortlepp’in etkisiyle Nietzsche, Richter adında bir öğrenciyle birlikte okula sarhoş dönüp bir öğretmenle karşılaştı ve bu Nietzsche’nin sınıf birinciliğini kaybederek sınıf başkanlığının elinden alınmasıyla sonuçlandı.  Devamı için lütfen. TIKLAYINIZ

 

Yazar : Şengül DURUCU

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen bilgiler…

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen 16 bilgi…

Gerçeğin izinde bir hayat

gercegin-izinde-bir-hayat-listelist (1)

Eserlerinde yapmacıklıktan, güzellikten ve incelikten hoşlanmazdı. Bunlar onu sıkıyordu. Para kazanmak için soyluların ve burjuvaların tablolarını yapsa da, sıradan insanlar hep daha çok ilgisini çekti. Sıradan insanların günlük yaşantısını gerçekçi bir üslupla aktardı. Bu özelliği, çağının en iyi ressamları arasında yer almasını sağladı.

Gravürün babası

gravurun-babasi-listelist

14 yaşında okulu bıraktı, Leyda’lı ressam Jacob Isaacksz Van Swanenburgh’un atölyesinde ilk çizimlerini yapmaya başladı. Bir süre sonra Amsterdam’a gitti; ilk ustası gibi İtalyan resim sanatına hayran olan Pieter Lastmann’ın yanında çalıştı. 1625′te Leyda’ya döndü. Özellikle gravürle uğraştı. Gravür sanatı, gerçek değerini ve resim dünyasındaki yerini Rembrandt’a borçludur.

Fotoğraf tekniğine rehber oldu

fotograf-teknigine-rehber-oldu-listelist-2

1630’larda oldukça popülerdi; “ışığın ressamı” deniliyordu ona. Soylular ve burjuvalar resmini yapması için adeta sıraya girmişti. Tablolarındaki ışık ve gölge oyunları öyle başarılıdır ki bugün dahi üniversitelerin fotoğraf bölümlerinde “Rembrandt Aydınlatması” konu olarak işlenmektedir.

Merak edenler için Rembrandt Aydınlatması: Nokta ışık veren ışık kaynaklarıyla gerçekleştirilen bir aydınlatmadır. Konunun dikkat çekilmek istenen yerleri aydınlatılırken, diğer yerler ya yarı aydınlık ya da tamamen karanlık olarak bırakılır. Işıklı alanlardan gölgeli alanlara geçiş çok yumuşaktır. Böylece görüntü, etkileyici bir derinlik kazanır.

Tarihteki ilk reklam çalışması

tarihteki-ilk-reklam-calismasi-listelist

Ressamın 1631’de yaptığı “Nicolaes Ruts’un Portresi” eseri, dünyadaki belki de ilk reklam çalışmalarından biridir. Rembrandt, dönemin zengin kürk tüccarı Ruts’un portresini, kendi sattığı kürklerden birinin içinde resmederek ürününün reklamını da yapmıştı. Tarihteki ilk reklam çalışması olarak kabul edilen bu portre, Rembrandt’ın sanat yaşamındaki en estetik, en yumuşak resimlerinden biriydi.

İnsanları değil adeta ruhlarını resmediyordu

insanlari-degil-adeta-ruhlarini-resmediyordu-listelist1,

Rembrandt gösteriş meraklısı zengin müşterilerini yalnızca istedikleri gibi resmetmekle kalmıyor, âdeta ruhlarını okuyor ve gördüğü şeyi tüm çıplaklığıyla tuvaline yansıtıyordu. Bir papazı resmettiği “Johannes Wtenbogaert’in Portresi (1633)” adlı eserinde yaşlı adamı; donuk gözleri, melankolik ve biraz şaşkın havasıyla hiç kimse tuvaline ondan daha iyi aktaramazdı.

Sanatçıydı ve gereğini yaptı; insanları rahatsız etti

sanatciydi-ve-geregini-yapti-insanlari-rahatsiz-etti-listelist

Rembrandt’ın gerçekliğe sadakati bazı resimlerinde rahatsız edici boyutlara varıyordu. Acımasız bir psikolog gibiydi. İnsanların tüm korkularını, acılarını ve çaresizliklerini tuvaline fütursuzca yansıtıyordu. Bu, dönemin insanlarının alışageldiğinin dışında bir şeydi. Bir insan resmini güzel görünmek için yaptırırdı; böylesi çıplak gerçeklik çok rahatsız ediciydi. Ressamın istediği de buydu zaten; onları rahatsız etmek. Zaten gerçek sanatçının görevi de bu değil miydi?

Yalnızca bir ressam değil, simyacıydı

yalnizca-bir-ressam-degil-simyaciydi-listelist

O dönemde hazır boya diye bir şey yoktu. Tüm ressamlar boyasını, tıpkı bir simyacı gibi kendisi yapardı. Öd, kan, sidik, safra, çimen, toprak; akla gelebilecek her türlü doğal maddeden kalıcılığı kusursuz boyalar yapılırdı. Ressamlık kolay değildi; bilgi ve sabır gerektiriyordu. Rembrandt’ınboya üretmede özel teknikleri vardı. Boyalarını yapıp kötü kokulu keten yağının içinde bekletirdi. Gerçek bir yağlıboya ustasıydı. Çağdaşları onun boya ve çizim tekniğini asla keşfedemedi. Ondan başka hiç kimse kalın ve durağan çizgilerle, ince ve akıcı çizgileri böylesine başarılı bir şekilde harmanlayamadı.

Karısı onun yaşam kaynağıydı

karisi-onun-yasam-kaynagiydi-listelist

Ressamlığının yanı sıra aynı zamanda iyi bir işadamıydı. Ortağıyla birlikte orijinal resimler alıp satıyor, kopyalar yapıyordu. Valinin kızı olan karısı Saskie Uylenburgh sayesinde sosyeteye girmiş, daha çok sipariş almaya, dolayısıyla daha çok kazanmaya başlamıştı. Karısını çok seviyordu. Çiçeklerle betimlemeyi sevdiği karısı onun adeta yaşam kaynağıydı. Saskie öldükten sonra resimleri çok daha karamsar bir havaya büründü.

Koleksiyoner bir ressam

koleksiyoner-bir-ressam-listelist

İyi bir koleksiyonerdi. Sanat adına yaptığını söylese de, bu işten iyi gelir elde ettiği kesindi. Aldığı şeylerde sınır yoktu. Büyük ustaların tablolarından Japon miğferlerine, Endonezya mızraklarından Roma büstlerine her şeyi satın alıyordu.

Ve sanat tarihine yön veren bir tablo: “Gece Devriyesi”

ve-sanat-tarihine-yon-veren-bir-tablo-gece-devriyesi-listelist

Portreleri sadece yeni zenginlerin değil, köklü ailelerin de duvarlarını süslüyordu. Ancak lüks yaşamını sürdürmek için daha çok paraya ihtiyacı vardı. Sadece portre yapmak geçinmek için yeterli değildi. Kendisinden o dönemde popüler olmaya başlayan şekilde, “hiyerarşik düzen içerisinde” grup resimleri yapması istendi. Elbette Rembrandt bu düzeni önemsemedi ve grup resmini gerçek bir olaya, toplumsal bir drama dönüştürdü. Ve ortaya “Gece Devriyesi” tablosu çıktı. Tablo 1642 yılında yalnızca sanat camiasında değil, ticaret ve para dünyasında da olay yarattı.

İlk üç boyutlu resim de “Gece Devriyesi”

ilk-uc-boyutlu-resim-gece-devriyesi-listelist

Gece Devriyesi’nin özelliği bununla bitmedi… Rembrandt, dönemi için oldukça sıradışı ve yenilikçi bir ressamdı. Eserlerinde hareket vardı. Tablolarındaki insan figürleri, tablonun içinden çıkacak ve karşısındaki ile konuşmaya başlayacak gibi duruyordu. İşte bu derinlik “Gece Devriyesi”nin resim tarihinin ilk üç boyutlu çalışması olarak kabul görmesini sağladı.

Altın Çocuk’un düşüşü

altin-cocukun-dususu-listelist

“Gece Devriyesi” ona âdeta uğursuz geldi. Bu tablodan sonra hayatında ve sanat yaşamında olumsuz yönde önemli değişiklikler oldu. Önce karısını kaybetti. Bu ölüm onun sanat üslubuna yansıdı. Resimlerindeki görkemli çizgiler yerini tatlı bir sevecenliğe bıraktı. Ve “Hollanda’nın altın çocuğu” ilan edilmiş olan Rembrandt ilk kez, müşterisi, yaptığı portreyi beğenmediği içinparasını alamadı. Bu olay kulaktan kulağa yayıldı. Sanat tarihinin bu en kendini beğenmiş, en küstah ressamı bunu kendine yediremedi ve Hakem Heyeti’nin toplanmasını istedi. Heyet de aynı fikirdeydi.

İçe kapanış ve yeniden doğuş

ice-kapanis-ve-yeniden-dogus-listelist

Tüm bu olanlar üzerine Rembrandt daha da içine kapandı. Zengin ve güçlü insanlar yerine sıradan insanların portrelerini yapmaya başladı. Onların saflık, yoksunluk ve sevecenliğini başarılı bir şekilde tablolarına yansıttı. Bu dönem, bir kabuğuna çekilme, kendini arama ve yeniden yaratma dönemiydi.

Yeni dönem, yeni üsluplar

yeni-donem-yeni-usluplar-listelist

Özellikle Seksen Yıl Savaşı’ndan sonra beğeniler ve sanat anlayışı da değişmeye başladı. Doğallık ve sadelik gibi erdemlerin yerini yapaylık ve karmaşıklık; bir zamanların sade giyimli insanlarının yerini, görkemli şapkaları ve giysileriyle âdeta tavus kuşunu andıran bir kuşak almıştı. Kirli kahverengisi ve sarısının yanı sıra Rembrandt’ın mütevazı giysiler içindeki erkekleri ve şişman kadınları da tarihe karışıyordu.

“Kendini aşamamış bir zavallı”

kendini-asamamis-bir-zavalli-listelist

Artık kimse ondan resim istemiyordu. Sanat eleştirmenleri ünlü ressamı çılgın bir yenilikçi değil, “kendini aşamamış bir zavallı” olarak görmeye başladı. 1650’li yıllarda yaptığı resimlerde incelikten eser yoktu. Öyle ki, neredeyse bitmemiş gibiydiler. Aslında çağın akademisyenlerini ölesiye korkutan yeni bir yola girmişti. Özellikle son dönem çalışmalarında, taslakla resim arasındaki farkı yok etmeye başlamıştı.

Gerçeği, yalnızca gerçeği çizen ressam

gercegi-yalnizca-gercegi-cizen-ressam-listelist

1656 yılında iflas etti; evi, tabloları ve tüm koleksiyonları açık artırmayla satıldı. Ancak elde edilen para yine de borçlarını karşılamaya yetmedi. Bu tarihten sonra bambaşka bir Rembrandt olarak geri döndü. Yenilenen belediye binası için şans eseri, aniden ölen bir ressamın yerine yapmak üzere yeni bir sipariş aldı. Tablo Hollanda’nın kuruluşu ile ilgiliydi. Tabloyu kendisinden istenen şekilde yapabilir, buradan elde edeceği gelirle tüm maddi sorunlarını giderebilirdi. Ancak o yine yapması gerekeni yaptı ve gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Tabii bu durum Hollandalıları pek memnun etmedi; tablo geri çevrildi. Ülkenin “Altın Çocuğu” reddedilmiş, aşağılanmış ve kovulmuştu. Dev boyutlardaki tabloyu, belki yaşadığı küçük eve sığdıramayacağından, belki de sinirinden parçaladı; daha sonra bu tablonun çok az bir kısmı bulunabildi.

Kaynak :[-]

Bildiğiniz gibi Nar Sanat Tiyatro kurslarında sezon açıldı. Biz de birçok kez  gençlerimiz veya velilerimizden duyduğumuz soruyu Tiyatro Hocamız ve oyuncu sayın Esin KARAKAYA’ya sorduk ” ”Neden Tiyatro eğitimi?”  veya  “Çocuğumuz / gencimiz Tiyatro oyuncusu mu olacak? Ne gerek var ki şimdi ?” 

Nar Sanat Bakırköy

Bakalım tiyatro hocamız ne demiş. İyi okumalar!

İnsanın daha anne karnında oynamaya başladığınızı biliyor muydunuz?

Bilim adamları özellikle ikiz bebeklerde yansılanım(ultrason)  izlemelerinde bunu net bir şekilde görebileceğimiz belirtiliyor.

Oyun daha anne karnındayken bize bahşedilmiş bir armağandır. Doğumdan ölüme kadar da bu armağanı yaşamımızda zevkle kullanırız.  Bir çocuğu uzaktan izleyin. Tek başına bile elindeki bir objeyle ( hayalinde onu ne olarak canlandırıyorsa) saatlerce oynar değişik kahramanları canlandırır sesini değiştirerek karakterleri cezalandırır bazen bir hayvan olur bazen bir kral bazen bir asker bazen de kötüyü oynamayı dener. Sahnede oynanan “tek başına gösterinin” doğal halidir.

 

Yaşamı eğlenceli kılan ve zaman zamanda katlanmamızı kolaylaştıran bir eylemdir. İşte tiyatroda kaynağını bu oyunlarda bulur. İnsanı insana,insanla ve insanca anlatma sanatı diyoruz ya tiyatroya.

Tiyatro; eğitme görevinin yanı sıra öğrenme sanatıdır.

Nasıl Öğreniriz?

Öğrenmenin temeli  bakmak görmek anlamak ve biriktirmektir.  Tüm bunlara kafamızda dağınık bir şekilde avare avera dolanırken içlerimizde işimize yarayacak olanı çekip çıkartmak için zaman ve çaba harcarız işte tiyatro beyinde biriktirdiklerimizi en etkin bir biçimde ve hızlı biçimde kullanma becerimizi oluşturur ve geliştirir.

Tiyatroyu yaşamına sokmuş olan kişi, kendini ve etrafındaki bireyleri tanıma ve çözme eylemlerine daha kolay adapte olan ve becerebilme yeteneğine erişebilen kişidir.

Ebetteki Tiyatro evet bir meslektir ama bu mesleği seçmeyecek kişilerin de hayatta gerçekten çok işine yarayacağı ve kullanacağı ve faydalanacağı bir sanatsal eylemdir. Nedir mi bunlar?

Gençler ve yetişkinler için:

α) Dαуαnışmαуı öğretir ;
b) Düşünceуi eуleme ѕokmα уeteneğini geliştirir;
c) Düşünerek , уorumlαуαrαk okumαуı öğretir;
d) Topluluk içinde konuşmαуı öğretir;
e) Doğru νe güzel konuşmαуı ѕαğlαr;
f) Eѕtetik αlgılαmα уeteneğini geliştirir;
g) Çeşitli ѕαnαt dαllαrıуlα ilgiуi ѕαğlαr;
h) Sorumluluk duуguѕunu ѕαğlαr;
i) Toplumun , kişiliği ezmeѕini önler;
j) Çocuğun elini,kolunu kullαnmαѕını denetim αltınα αlır.

 

Tiyatronun Çocuklara Yararları İse;

1) Öğrenmede zorlanan çocuklαr için fαуdαlıdır.
2) Çocuğun αlgılαmα уeteneğinin geliştirilmeѕinde, ayrıca dikkatini toplamasında yardımcı olur.
3) Tiуαtro, hiperαktif çocuklαrın dengelenmelerine yardımcı olur.
4) Tiуαtro, çeνreѕiуle iletişim zorluğu çeken çocuklαrın gelişmesine ve başkalarıyla anlaşmasına yardımcı olur.
5) Tiуαtro, çocuğun çeνreѕine αdαpte olαbilmeѕine уαrdımcı olur.
6) Tiуαtro, çocuğun gerginlikten kurtulmαѕını ѕαğlαr.
7) Tiуαtroyla birlikte çocuk korumα duуguѕunu уαşαr.
8)Tiуαtro, çocuğα aidiyet duygusunu νe önemѕendiğini hiѕѕettirir.
9)Tiуαtro, korku içinde olαn çocukların kişiliğini oturtmasında oldukça faydalıdır.
10)Tiуαtro, çocuğun  αlgılama kabiliyetini geliştirir.
11)Tiуαtro çocuklαrdα, eğitimli, güçlü ve düzenli bir kişilik geliştirmesine fayda sağlar.

 

Dikkat ettiniz mi? Çocuklar ve gençler özellikle gelişim çağlarında kendilerinden asla memnun olmazlar hep bir başkasına benzeme, popüler insanların yerinde olma istekleri ağır basar. Bu istekler kontrol altına alınmadığı taktirde “ben” olmaktan çıkıp bir başkası gibi hareket etmeye başlarlar.

Bu aslında bir kaçıştır. İşte bu kaçışı sahnede bir başkasını canlandırırken yaşayan, oyuncu sonunda kendine kavuşmaktan müthiş haz duyacak ve kendi ile bir anlamda barışacaktır. Sahne sanatları ile uğraşmak bireye estetikte bir görüş açısı kazandıracaktır. Kendini geliştirmek ve topluma katkı sağlamak ihtiyacını hisseden her birey tiyatro ile tanışmalı diyoruz.

Zaten ciddiyet ile oynadığımız hayat oyununu daha kaliteli oynayabilmek adına sizi de aramızda görmek istiyoruz.

 Esin KARAKAYA  Oyuncu

ve

 Nar Sanat Tiyatro Eğitmeni

 Buyurun ziyaretimize gelin tanışalım. Kendi hayat okulunuzda daha iyi oyuncu olmanın anlamını bizimle keşfedin. Sanat dolu bir ortamda tiyatroya yıllarını vermiş tecrübeli eğitmenimiz eşliğinde sahnenin tozunu yutun ve hayata daha iyi hazırlanın. Nar Sanat sizi çağırıyor!

Not: Eğitmenimiz Sayın Esin KARAKAYA ‘nın sanat hayatını mı öğrenmek istediniz BUYURUN.

Terry Gilliam’ın Sıfır Teorisi’ni kısaca özetlemek gerekirse George Orwell’in 1984’üne Brazil dersek Sıfır Teorisi’ne de Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası diyebiliriz.

sıfır-teorisi

Terry Gilliam’ın son filmi Sıfır Teorisi (The Zero Theorem) Türkiye’de ilk defa İstanbul Film Festivali’nde gösterildi.

Gilliam son filmini şöyle anlatıyor:

“1984 yılında çektiğim Brazil’de, o tarihte dünyadan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. Sıfır Teorisi’nde de şu anda dünyadan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.”

1984’ten 2014’te ne değişti? Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler dağıldı, 9/11, ABD’nin Irak ve Afganistan işgali, Justin Bieber, askeri darbeler, AKP, İnternet, Arap Ayaklanması, cep telefonları, Twitter/Facebook, Occupy Wall Street, Fukuşima…

Bunlar ilk on saniyede aklıma gelenler, ne yazık ki bu listeyi çıkartırken hologram teknolojisine giriş yapsak da henüz uçan araba ve uçan kaykaylarımızın (hovercraft) icat edilmediğini hüzünle hatırlatırım.

Uçan cisimler bir yana, Gilliam’ın 30 yılında ne değişti? Gilliam’ın 30 yıl içinde ürettiklerinden 12 Maymun (Twelve Monkeys) ve Balıkçı Kıral (Fisher King) her ne kadar bize bir fikir verse de, Brazil’den Sıfır Teorisi’ne baktığımızda daha renkli ve bir o kadar daha boğucu bir dünyaya geldiğimizi söyleyebiliriz.

Gri binalardan rengarenk kabuslara

2011-06-07_11-05-26_week_end_4.jpg

Brazil’in bürokrasinin batağında, gri fütüristik binaların gölgesinde, gündelik hayatın “terör” ve “şiddet” ile normalleştiği, 1984’ün var olup olmadığı bilinmeyen Büyük Birader’i gibi bir otoriteryenliği içinde tek kurtuluşumuz Icarius’un kanatlarıydı.

Ama şimdi içinde düştüğümüz daha da vahimi…

Sıfır Teorisi’nin, yani Gilliam’ın 2014’ü, renklerin ve desenlerin çılgınlığı, puslu ve gri, çamur içinde sokaklarda bizimle konuşan, bizi çağıran, bizden çağı yakalamamızı isteyen dijital reklam panoları, tüketimin ve markaların hegemonyası, üretimin bürokrasinin beyaz kağıtlarından iletişim aygıtlarına geçtiği ve iktidarın iktidar olarak kalmakla birlikte korporatist*  bir biçime büründüğü dünya…

Gökkuşağı renklerinin griden daha iyi olduğunu düşünürken Gilliam’ın filmlerinde işin tersine dönmesi neden peki?

screen

Brazil, her ne kadar otoriteryenliğin devlet ve bürokrasinin aygıtlarıyla inşa edildiği, insanların Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nın da atası olan dev gri binalarda mini minnacık odalara hapsedildiği, “terör”ün bir devlet propaganda aracı olarak kullanıldığı ve şiddetin yoğunluğu ölçüsünde normalleştiği bir dünya olsa da hala daha bir umudu içinde barındırıyordu:

Anarşist enerji mühendisi Harry Tuttle. Sistemin büyüklüğü ölçüsünde yetersizliği sebebiyle kendine alan açan Tuttle aynı zamanda bürokrasinin ve haliyle devletin de en büyük düşmanıydı.

Tuttle’ın varlığı aslında sistemin arka kapılarının ve haliyle sistem dışılığın da ispatıydı. Tabii bunu göze alabilene.

Kontrol Yönetim’de

Sıfır Teorisi’nde ise Yönetim’in (The Management) “araç”ı olmayan tek karakter Bob, ki o da Yönetimin biricik oğlu.

sıfır noktası

İki film arasındaki benzerliklere baktığımızda Bob ile Tuttle’ın misyonu her ne kadar benzer olsa da Gilliam’ın Bob ile sistem dışılığı yine sistemin içinden tarifleyişi 30 yıllık değişen mücadele biçiminin bir yansıması gibi.

Sistemin içinden çıkamama hali aslında Sıfır Teorisi’ne genel olarak işlemiş bir kavram. Öyle ki sisteme (dijital olarak) sürekli bağlı kalmaktan yani çevrimiçi olmaktan muzdarip Qohen Leth’in tek derdi olan ve kendisine hayatın anlamını söylemesini beklediği “çağrı”yı kaçırma sebebi de bir anlık “çevrimdışı” olması. Gilliam’ın filminde Leth’in Yönetim ile mücadelesinin umudu yine Leth’in sisteminin içinde yatıyor.

Gilliam için son 30 yıl için tüketim toplumu eleştirisi baki kalsa da, Brazil’i çekerken 2014’teki gibi bir dünyayı tahayyül dahi edemediği açık. Öyle ki estetik ameliyat, burjuva alışkanlıkları ve yozlaşmayla resmettiği tüketim toplumu eleştirisi Sıfır Teorisi’nde çok daha renkli ve çok daha karanlık bir hal alıyor.

Parlak renkli, kostümvari giysiler, rengarenk saçlar, çılgın kalabalık partiler, sınırsız yemek ve içecek, sürekli alıma teşvik eden interaktif ve daimi reklam panoları Sıfır Teorisi’nin gündelik hayatını oluşturuyor.

Tüm bunların yanında iktidar 30 yıldır aynı şeyin peşinde: Bilginin.

Gözetim ve denetim faaliyetiyle iktidar Sıfır Teorisi’nde de her ne kadar pozisyonunu korusa da aynı zamanda partilere katılan, “baba” olan, kişisel hırsları olan yani daha “insani” bir iktidar. Öyle ki Yönetim’i sinemada “kötü karakter” olarak izlemeye alışık olmadığımız Matt Damon canlandırıyor.

Yönetim, küçük güvenlik kameraları ve iletişim araçları üzerindeki hakimiyetiyle insanları üzerinde daimi bir kontrole sahip.  Ve iktidar kelimenin tam anlamıyla bir “işadamı”.

Keza sloganı da belli: Merak etmeyin, her şey kontrol altında!

Mücadelenin yeri: Sistemin içi mi, dışı mı?

the-zero-theorem

ki film için ortak ve değişken daha pek çok şey söylemek mümkün ancak spoiler kazasına düşmeyelim.

Ama kısaca özetlemek George Orwell’in 1984’üne Brazil dersek, Sıfır Teorisi’ne de Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası diyebiliriz.

1984/Brazil’in bürokratik otoriteryen distopyası, kendi sisteminin kustuğu sistem kırıcıları da üretiyor ve ürettiği ölçüde de kullanıyor. Ancak tüm bunların yanında yine de bir çıkış yolu görünüyor.

Fakat Cesur Yeni Dünya/Sıfır Teorisi’nin haz bazlı toplumu ve korporatist iktidarı, “insani” hazların maskesi altında bir hegemonya kuruyor. Bu sistemden çıkış yolu ise sisteme karşı değil bireyin kendisine karşı mücadelesini gerektiriyor. Bu yüzden renkli yüzü ve sınırsız imkanlarıyla çok daha derin ve karanlık bir dünya.

Sıfır Teorisi’ni 12 Nisan’da Nişantaşı City’s sinemasında İKSV Film Festivali’nde izleyebilirsiniz. Film hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz.

* Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomipolitik sistemdir.  (vikipedi)

Kaynak :[-]

 

 

 

Eskişehir, Türk dünyası sinemasına ev sahipliği yapacak. 24-27 Şubat tarihlerinde Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti faaliyetleri çerçevesinde, Uluslararası Turkuaz Sinema Günleri düzenleniyor.Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı tarafından organize edilen etkinlikte Türk dünyası coğrafyasından seçme 20 film gösterilecek, ayrıca sinema ve kültür dünyasını temsilen yurtdışından 20, yurtiçinden ise 50 konuk ağırlanacak. Festivali Medyaradar adına sinema yazarımız Murat Tolga Şen takip edecek.

turkuaz
Eskişehir’de gerçekleşecek olan Turkuaz Sinema Günleri süresince aynı zamanda atölye ve paneller de yer alacak. Türkmen sinemasının büyük ismi Hocakulu Narlıyev, sinemada senaryo kurmak üzerine senaryonun muhteviyatı hakkında ‘Senaryo Hikayeleri’ başlıklı bir atölye düzenleyecek. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu türkçe konuşan filmlerSinema-TV Merkezi’nden öğretim üyesi Yüksel Aktaş, sinemada makyajın sırlarını işleyeceği bir ‘Makyaj Atölyesi’ yapacak. Kırgız sinemasının büyük yönetmeni rahmetli Tolomuş Okeyev’in kızı Alima Okeyeva’nın katılacağı panelde ‘Tolomuş Okeyev Sineması’ enine boyuna ele alınacak. Türkçe konuşulan coğrafyalardan gelen konukların katılacağı ‘Türk Dünyası Sineması’ başlıklı panelde ise Türkçe konuşulan toplulukların ortaya koyduğu sinemanın mevcut durumu, sorunları ve geleceğe dönük çözümleri ve işbirliğine dönük imkanları masaya yatırılacak.

Turkuaz Sinema Günleri çerçevesinde ayrıca bir de sergi düzenlenecek. Sergi ‘Türk Dünyası Sinemasından Kareler ve Portreler’ başlığını taşıyor. Sergide Türk dünyası sinema tarihine bir yolculuk yapılarak, bu dünyayı meydana getiren ülkelerde çekilen filmlerden sahneler ve bu coğrafya sinemalarının önemli sanatçılarının portreleri sinema ilgililerinin alakasına sunulacak. Programda dağıtılacak olan Prof. Tevfik  İsmailov’un yazdığı ve MSGSÜ Güzel Sanatlar Vakfı’ndan yayınladığı üç ciltlik ansiklopedik ‘Türk Cumhuriyetleri Sinema Tarihi’, bu ülkelerin Sovyetler Birliği döneminde yaptıkları filmleri, sinema hayatını, yönetmenleri ve genel olarak sanatçıları ele alan ama bu dönemin öncesi ve sonrasına da değinen bir eser olarak göze çarpıyor.

Uygur Sinemasını temsilen gelen konuklar

Programa biraz erken gelen Çin Uygur Özerk Bölgesi’nden yönetmen ve eski Tanrıdağ Uygur Sinema Stüdyoları yöneticisi Firdevsi Azizi,

mutlaka Türkiye’yle sinemasal işbirliği yapılmasının önemine vurgu yapıyor. Her iki toplumun ortak kültürel değerlerinden hareketle, ortakyapımların çok verimli bir şekilde ortaya konabileceğini, ilk olarak da tarihi şahsiyetlerin bu çalışmalarda ele alınabileceğini ileri sürüyor. Bunun için de fon anlamında kaynak yaratılmasının önemli olduğunu ve her iki bölgedeki stüdyo ve plato imkanlarının gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyor.

 

Tolomush Okeyev

Tolomush Okeyev

Festival Direktörü İhsan Kabil, Turkuaz Sinema Günleri’nin hedefleri konusunda şunları söylüyor:

“Gerçekten de bunu diğer Türkçe ve lehçelerinin konuşulduğu bölgelere uyarladığımızda nasıl bir sinemasal ve kültürel potansiyelin ortaya çıkarılabileceğinin, hayata geçirilebileceğinin hayalini bile kurmak insana heyecan veriyor. Ortak kültürümüzün insani değerlerinin işleneceği, özel bir dilin ve estetiğin kurulacağı nitelikli bir sinema ortamı ve bunun yanısıra dağıtım ve sektörel işbirliğinin gerçekleştirileceği bir endüstriyel ve iktisadi çerçevenin, Türkiye’de festivaller de dahil olmak üzere sinema ortamına yeni alanlar, normlar ve kimlik temelinde bambaşka bir canlılık ve verimlilik getireceği ortadadır.”

Dünyanın çok renkli kültürel zemininde bulunduğumuza işaret eden İhsan Kabil, daha sonra şu bilgileri veriyor: “Kültürel olarak ilişkide olduğumuz Ortaasya coğrafyası ve İslam dünyasıyla gerçekleştireceğimiz sinema sahasındaki işbirlikleriyle, tüm dünyaya insanlık tarihinde ortaya koyduğumuz medeniyet anlayışımızın çeşitli donelerini estetik bir yaklaşımla sergilemek, içinde yaşadığımız sorunların giderilmesinde sanatın dilini kullanarak çözümlere dair ipuçları sunmak sinemanın işlevleri bakımından da yerinde veriler olarak görülebilir.”

Turkuaz Sinema Günleri etkinliğinin organizasyonu ise Hazar Film tarafından gerçekleştiriliyor. Hazar Film, daha önce de Az Gelişmiş Ülkeler Film Festivali ve Gelişen Ülkeler Film Festivali gibi etkinliklere imza atmıştı.

Türkiye’nin en önemli doğal turistik mekanlarından biri olan Bolu Yedigöller Milli Parkı’nın, fotoğraf yarışmasıyla uluslararası düzeyde tanıtılması hedefleniyor.

yarışma-foto

Yeşilin her türlü tonuna sahip tabiatı ve irili ufaklı gölleriyle her mevsim fotoğraf severleri ağırlayan Yedigöller Milli Parkı’nda şimdilerde sonbaharın renkleri hakim. Bu güzelliğin tüm dünyaya gösterilmesi gerektiğini söyleyen Doğa Koruma Milli Parklar 9. Bölge Müdürü Erdem Karaağaç, “Fotoğraf yarışmasıyla koruma altında olan milli parklarımızı ülke bazında ve daha sonra uluslararası düzeyde tanıtmış olacağız.” dedi. Milli parkın çevre düzenlemesi ve otopark-yol çalışmalarını tamamladıklarını belirtti.

Yedigöller’in tanıtımı için çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Erdem Karaağaç sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Bu tanıtımlar sonucunda uluslararası düzeyde doğa turizmine yönelik turist çekebilmek için etkinlikler düzenlemek maksadıyla Fotoğraf Sanatçıları Federasyonu ile beraber ‘Yedigöller’de Sonbahar’ şeklinde bir fotoğraf yarışması düzenledik. Yarışma devam ediyor. Aralık’ın 30’una kadar müracaatlar sürecek. Bugün 100’ün üzerinde fotoğraf sanatçısı gelip eşsiz güzellikleri çekip ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Yarışma sonucunda ödül töreni ve sergi düzenlenecek. Sergi ocak ayında gerçekleşecek. Bu ve buna benzer çalışmalarla ülke bazında ve daha sonra uluslararası düzeyde koruma altında olan milli parklarımızı tanıtmış olacağız.”

Fotoğraf çekmek için Adana’dan Yedi-göller’e gelen bazı vatandaşlar kamp kurarak doğanın tadını çıkarıyor. Yarışma özellikle sonbahar renklerinin güzelliğiyle tanınan Yedigöller Milli Parkı’nın doğal ve estetik değerlerinin farklı bakış açıları ve sanatsal yorumlarla ortaya konmasını amaçlıyor. Yarışmada Yedigöller Milli Parkı’nın büyüleyici peyzajları yanı sıra yaban hayatı türleri, ilgi çekici objeler ve detaylar dikkate alınacak. Son başvuru tarihi 30 Aralık 2013 olarak belirlenen yarışma nedeniyle milli parka yoğun ilgi var.

Detay için : LÜTFEN TIKLAYINIZ

 Halk Bilim’in(Folklör) öğelerinden kabul edilen Halk danslarının genel kabul görülen tanımlamasını yapacak olursak şu şekilde açıklamamız mümkün; “Genel geçer tanımlama anlamında  tanımlayacak olursak; Halk dansları  hareket ve müzik olmak üzere iki ayrı öğeden oluşmuş bir bütündür. “Düzgün ve birbirine benzeyen ritmik hareketlerin uyumlu bir biçimde ortaya konulmasından oluşan oyun”, nadiren müzik eşliği olmaksızın belli bir ritme bağlı olarak da meydana gelebilir. Hareket bir bütün olarak temelini ayaktan başlatmak üzere, vücut ve kollara kadar uzanır.

halk dansları kursu bakırköyVücut bölümlerinin uyumlu hareketleri kadar, grubun uyumlu hareketlen de estetiği yaratır. Hatta bazen bir bakış bir duruş bile estetik bir ifadedir. Musikide, estetiğin sesle ifadesi ve desteklenmesidir.

Özetleyecek olursak, kavram olarak halk oyunu; göze ve kulağa hoş gelecek tarzda düzenlenmiş, ölçülü ve dengeli hareket yoluyla, estetik bir etki ve heyecan yaratan, çoğunlukla, ses birimlerinden nadana gelen anonim halk müziği ile desteklenmiş, hareket ve müzik bütünleşmesidir.”

Anadolu toprakları, tüm Avrupa’nın toplamından daha fazla halk oyunları çeşitliliğine sahiptir. Medeniyetler beşiği olan ülkemiz topraklarında bu kadar çeşitlilik varken bunu görmezlikten gelmemiz mümkün değil.

Zaman aynı zaman elbette fakat değişimler artık eskisi gibi değil sürecin bu kadar hızlı değiştiği ve kültürlerin giderek bir birine yaklaştığı dönemimizde Halk danslarının modern danslardan da etkilenmemesini beklemememiz gerekir. Bu anlamda halk müziğinin ve halk danslarının çağın gerekleri içersinde hareket etmesi ve modern öğeler taşıması kadar doğal bir durum olamaz.

rusyada 23 nisan çocuk şenlikleriAnadolu’nun bereketli topraklarından çıkan halk danslarını modern danslarla birleştirmek daha bir enerjik ve daha güçlü yapıya ulaşmasını sağlamaktadır. Bu elbette geçmişi deforme etmek veya yok saymak, görmezlikten gelmek değil zamana ayak uydurmak eski ve yeninin sentezi haline dönüştürmektir.

Çağın hareketli ve hızlı yapısı içersinde, teknolojiden yaşam şekline kadar hızlı dönüşümde gelenekten gelen kültürel miraslarında çağın gereklerine uymasını bir deformasyon değil eski ile yeninin sentezi olarak değerlendiren kurumumuz bu bağlamda Anadolu halk danslarını stilize ederek çağımızı aşan bir yapıya ulaşması için Halk dansları eğitimi vermeye başlıyor.

Eğitmenimiz Deniz İME (Özgeçmişi için ada tıklayınız) yönetiminde çocuk ve yetişkin olmak üzere halk dansları eğitimine başlıyoruz.

Nar Sanat imkanlarından faydalanmak ve eğitimler hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen bize ulaşın.

Tel: 0212 570 80 68  veya 0530 880 7180  lütfen aramak için tereddüt etmeyiniz.