Yazılar

Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur. Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte çocuğun içsel disiplini çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir.

Bakırköy-davul-dersleri

Müzik akademik performansı da olumla etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir. Bilim adamlarına göre müzik, bilişsel düşünme kabiliyetini artırmaktadır. Bilişsel düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan müzikle uğraşanlarda ya da sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır.

Birçok müzik dalında olduğu gibi özellikle Bateri derslerinde eller ve ayakların koordineli kullanılması çocuk veya yetişkinin el-kol koordinasyonunu artırmaktadır. Bunun yanı sıra elbette günlük stresten kaçınma imkânı da sağlamaktadır.

Bakırköy’ün ilk M.E.B. Onaylı davul(Bateri) dersleri vermeye yetkili kuruluşu olan kurumumuzda Davul/Bateri dersleri sizleri bekliyor.

bateri-dersleriFerah, rahat ve güvenli bir ortamda gerek kendiniz ve gerekse çocuklarınızın eğitim alabileceği bir kurumda, ders almanın avantajlarından faydalanmak için henüz geç kalmadınız. Neyazık ki bildiğiniz üzere sınırlı sayıda öğrenci kabul edebiliyoruz.

Okullar açıldı ve artık çocuklarınızın hobilerini gerçekleşme vaktiİstediğiniz gün ve saat imkanını kaçırmayın sınırlı sayıda öğrencinin ders alma imkanı olduğu bateri dersliğinde, sadece ders almakla kalmayacak M.E.B. Onaylı belge sahibi olma imkanına da kavuşacaksınız.

Bakırköy’de M.E.B. onaylı tecrübeli ve kaliteli eğitmenler eşliğinde tüm diğer sanat dallarında olduğu gibi Bateri/Davul eğitimi konusunda da sizleri hizmet etmekten mutluluk duyacağız.

Her öğrencimiz için geçerli olan aşamalı olarak başlayacak olan grup dersi şeklinde verilen haftalık 3 saat ücretsiz solfej dersini de unutmayın.

Ücretsiz solfej derslerinin yanı sıra elbette dersliklerin boş olduğu saatlerde, derslikleri sabah 09:00’dan akşam 21:00’ kadar hiçbir bedel ödemeden kullanma avantajını da unutmayın.

Yapmanız gereken tek şey Nar Sanat’a uğrayıp sizlere ve çocuklarınıza tüm sanat dallarında hizmet veren kursumuza uğramanız.

Elbette tüm bu eğitimlerin yanı sıra yıl içersinde gerek öğrenci gerekse eğitmen ve sanatçı dostlarımızın vereceği dinleti, konser ve gösterileri izleme imkanına da sahip olabileceksiniz.

Bakırköy’de bir dernek tarafından kurulan ilk M.E.B. Onaylı kurs olma özelliği taşıyan kurumumuza sadece ders almak için değil, çay, kahve içmek içinde gelebilirsiniz. Buyurun lütfen gelin tanışalım. Misafirimiz olun ,sanat yuvası olan kurumumuz sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağız.

Kim bilir beklide T.V.ler de, filmlerde, tiyatro sahnelerinde gördüğünüz sanatçılarla da zaman zaman sohbet etme ikanınız olur.

“Hayatın içinden Nar Sanat”

Herhangi bir çalgı aleti ile ilgilenmek buna dair kurs almak çocuk ve ya yetişkine neler sağlıyor, zor mudur, nereye gitmeliyiz, öğretmen/eğitmen iyi midir, beklentilerimiz nelerdir? Gibi daha birçok soruyu zaman zaman hangimiz sormamışızdır ki?

muzik-egitiminin-onemi

Elbette herhangi bir müzik eğitimi almak çocuk veya yetişkinin kişisel öz güveninin gelişmesine yardımcı olması, çalma becerisinin artması ile pek çok özelliğin yanı sıra müzik zevklerinde de değişikliklere yol açacaktır. Müzik eğitimi alan kişiler daha seçici daha dikkatli ve daha gelişmiş kulağa sahip olacaktır.

Tüm bunlar herhangi bir müzik aleti ile ilgilenen kişilerde olası gelişmelerdir. Örneğin;  Keman eğitiminin bireysel anlamda ne gibi faydaları vardır?

Genel anlamda “öğrenilmesi zor” bir müzik aleti olarak bilinen “Keman ” yerleşik algılamadan dolayı bir yanılgı ile  diğer çalgılara göre zor  olduğu düşünülmektedir. Pek çok çalgıda öğrenme aşamasında duyu, görme, dokunma çerçevesi birlikte etkili olmakta fakat daha önemli olan kişinin yapacağı bir işe yönelik olan bireysel yargıları, içsel ve dışsal nedenler gibi farklı etmenleri de düşünmek gerekir.  Mathews (2005), kişinin bir işi başarmasına yönelik motivasyonun ve becerinin  tek başına yetenekten ve bilgiden çok o işe karşı geliştirilen öz yeterlik algısı tarafından belirlendiğini belirtmiştir. Yapılacak olan işe dair bilgi ve beceri kazanımının da seviyesini öz yeterlik algıları belirlemektedir. Keman çalmaya yönelik öz yeterlik algısı da gerek teknik gerekse müzikal sorunların çözülmesinde büyük etkendir. Bireyin keman çalmaya yönelik sahip olduğu öz yeterlik algısı bireyin  keman çalmak için ne kadar efor harcayacağını ve karşılaştığı bir sorunu çözmek için ne kadar zaman ayıracağını belirler. Kişinin kendisini keman çalmak konusunda yetersiz hissetmesi, keman çalışmalarına ayıracağı süreyi olumsuz yönde etkileyebilir. Kendisini keman çalmak için yeteneksiz hisseden birey ne kadar çalışırsa çalışsın başarıya ulaşamayacağını düşündüğü için keman çalışmayı bırakabilir.

Özellikle müzikal kazanımlar anlamında kritik yaşlar olan ilköğretim dönemi öğrencilerinin bilişsel ve fiziksel gelişimlerine paralel olarak tasarlanan bir eğitim uygulanmasıyla müzik eğitimlerinin daha verimli olacağı kesindir. Eğitmenin tüm bunları düşünerek ve özellikle çocukların algı, dikkat ve ilgilerini gözlemleyerek uygun tarzda eğitim vermesi gereklidir. Bunun için elbette eğitmenin eğitimli, bilgili ve donanımlı olması gerekmektedir. Yeterli alt yapısı olmayan eğitmenlerin hatalı eğitim vermesi bir tarafa çocuğun yukarıda sayılan tüm bu gerekliliklere dikkat etmemesi nedeniyle müzik eğitimi, özellikle keman eğitiminden soğuması veya müzikten uzaklaşması olasıdır.

Özellikle diğer çalgılara göre daha fazla sabır gerektiren keman eğitiminin zorluğu bu noktada başlamaktadır. Yoksa bir çalgı diğerinden daha zor kanısı geçerli değildir. Zorluk kişilik ve genel algının insanları yönlendirmesinden kaynaklıdır.

Tüm bu kanıları kırmak için elbette önerimiz özel derslerdir. Birebir ilgilenme ile birtakım olası zorlukları aşmak daha kolay olabilir.

Genel olarak ülkemizde tüm müzik eğitimlerinde olduğu gibi Keman eğitiminde’de bazı eğitmenler ya yeterli bilgi  düzeyinde değiller ya da eğitmenliğin/öğretmenliğin pedagojik yönünü göz ardı etmektedirler. Elbette pedagojik formasyonda tek başına iyi öğretmen olmak için yeterli değildir. Çünkü ülkemizdeki eğitim sistemi genel anlamda uygulama değil sözlü anlatım temeline dayanmaktadır. Sözlü anlatıma dayalı olan bu eğitim bir anlamda ilköğretim seviyesinin üstü için belki uygun olabilir fakat ilköğretim grubu için uygunluğu kesinlikle tartışılır bundan dolayı eğitmen/öğretmenlerin bu durumu göz önünde bulundurmaları gerekmektedir.  Çünkü soyut ve sıkıcı çocuğun dikkat verme seviyesinin üzerinde bir beklenti ile verilecek sözlü eğitime dayalı sistem çocukta verimliliği düşürecektir.

Kaliteli  bir müzikal ve teknik altyapının temellerinin atıldığı önemli bir dönem olan ilköğretim dönemi, çocuklar  için zor, soyut ve sıkıcı değil, bu durumun ta m tersine eğlenceli, aktif ve kolay olması gerekmektedir. Küçük  çocuklarda algılama daha çok dokunsal ve kinestetik bir eylemdir. Küçük çocuklar parmaklarını ve ellerini kullanmayı severler, dokunarak hissetmekten hoşlanırlar ve hareketli olmaya çok büyük ihtiyaç duyarlar.

Karmaşık ve çok sayıda bilgiyi absorbe etmeleri için en zor yol ise dinlemektir. Buna karşın yetişkinler çocuklara öğretme konusunda her zaman açıklama yolunu tercih etmektedirler. Okul yaşındaki çocukların % 30’ dan daha azı dinleme modunda algılayabilmektedir ve duyduklarının % 75’ini hatırlayabilmektedir. (Calissedorf, 2006). Keman eğitiminin çocuklar için somut ve kalıcı olmasının ilk şartı  ise oluşturulacak olan eğitim programının çocukların fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişim özelliklerine uygun olmasıdır. Bu programın oluşturulmasında kullanılması gereken en geçerli yol ise aktif öğrenmedir.

Çünkü aktif öğrenme, çocuğu derste aktif hale getiren, pasif bilgi alıcısı olmaktan çıkararak, bilgiyi kendisinin keşfetmesini sağlayan bir yöntemdir.  (Batı Anadolu Eğitim Bilimleri Dergisi cilt:1 Sayı:02 2010, sf:112-124-S.Serkan ŞEKER VE Şermin BİLEN)

Velilerimiz müzik eğitiminin uzun soluklu bir eğitim olduğunu unutmamalıdır. Dolaysıyla çocuklarımızın özellikle okul öncesi ve ilköğrenim dönemi öğrencilerimizin ders saatinin tamamında söz konusu eğitim ile ilgili çalışma yapmasını beklememeleri gerekmektedir.  Dikkati ders süresi kadar öğrencinin bulunduğu ortamın, kişilik özelliklerinin, kişinin konuya olan ilgisinin, alışkanlıklarının, gruba uyumunun, merak ve keşfetme duygusunun, öğrenmede kullanılan yöntemlerin de etkilediğinin bilinmesine fayda vardır. (Prof. Dr. Adil Türkoğlu)

Normal şartlarda bir ilköğretim öğrencisinin dikkat süresi 16-20 dakika aralığındadır. Elbette kişisel özellikler bunu etkiler. Bunun dışında özellikle çocuğun daha küçük yaştaki çocukların dikkat süresi de azalmaktadır. Bazı velilerin çocuktan dolu dolu 40-45 ya da 50 dakika müzik çalışma performansı beklemektedir. Oysa bu beklenti  yanılgıdan başka bir şey değildir.

İyi bir eğitimci çocuğun sıkıldığını gördüğü zaman farklı yaklaşımlarla birkaç dakika sıkılmasını engelleyip ardından tekrar eğitime dönebilmektedir. Bu birkaç dakika çocuğun kişisel özelliklerine göre uzayıp kısala bilmektedir. Bu bağlamda tüm bunları bilmeyen veliler dersin boşa geçtiği kanısına kapılmaktadır. Kaldı ki kurslarda müzik eğitimi  yapılırken, ilk koşullardan birisi çocuğa uğraşı olan müzik aletini sevdirmektir ve eğitimci elbetteb bunun bilincinde olarak eğitimine devam etmelidir.

Bunun farkında olmayan velilerin bir kısmı daha kursa yazıldığı andan itibaren büyük beklentiler içerisine girmektedir. Oysa eğitim bir süreç, sabır ve anlayış gerektirmektedir. Eğitmenlerin görevi çocukları eğitmenin yanı sıra velileri de bir anlamda eğitmektir. Her öğrenci kendi kişisel özelliklerine göre daha hızlı veya daha yavaş öğrenebilmektedir. Bu durumda velinin kendi çocuğunu bir başka çocukla kıyaslaması değil teşvik etmesi gerekmektedir.

Veli, eğitmen ve kurs idaresinin tüm bu süreci iyi değerlendirip gerek velileri bilgilendirme gerekse çocuğun dikkat süresini etkileyecek olan teknik donanım ve ortamı sağlaması gerekmektedir.

Elbette kursların ayakta kalması için maddi kazanımları şarttır fakat söz konusu sanat eğitimi olunca birtakım konularda kurs idarelerinin daha verici olma zorunluluklarının olduğunu düşünmekteyiz.

Tüm bu ayrıntı ve yapılanmalar içersinde sanat eğitimi ile uğraşan kurumların kendilerinin oluşturacakları birimler ile sanat eğitimcilerinin kendi özdenetim ve yapılanmalarını sağlamaları gerekmektedir.

Bu yapıldığı taktirde kurslarda hobilerini geliştiren veya sanata kendini yakın hisseden ya da sanatı seven kişilerin çoğalmasına yol açacak ve uzun vadede sanatla iç içe olan toplumların oluşmasının yanı sıra kültürel değerlerin yükseldiği, hoşgörü ve sosyal zekanın yükseldiğin görmemiz mümkün olacaktır..

Velilerin özellikle Özel okullarda verilen ortam ve biçimi ile “sanat hobi kurslarında” verilen eğitimlerin nekadar sağlıklı olduğunu da elbette değerlendirmeleri gerektiğine inanmaktayız.

Her işte olduğu gibi kurumlarda kendi uzmanlıkları anlamında değerlendirilmelidir.

Örgün eğitim kurumları (İlköğretim, ortaöğretim kurumları) asli işleri ile ilgili eğitimlerinde kalite ve seviyelerini yükseltmekle ilgilenmeli M.E.B.  kapsamındaki genel sözel anlatım ağırlıklı sanat ve müzik derslerini vermeli. Sanat özellikle müzik eğitiminin pratikte uygulamalı eğitimini  kurslara bırakmalı. Bunun dışında devletin gerek belediye ve gerekse Halk Eğitim Merkezi kanalı ile bu geleneksel sanatlar dışındaki sanat eğitiminden çekilmesinin gerekliliği de ortadadır.

Kaldı ki devlet bir taraftan “Müzik Öğretmeni sayısı fazla” diyerek Müzik öğretmenliklerini kapatırken bir taraftan da Özel kolej ve okulların müzik kursu açmasına göz yumarak veya halk eğitim merkezlerinin, ismek benzeri kuruluşlar ile Özel kursların önünü tıkamaktadır. Bu yüzden müzik Müzik Öğretmelerinin  istihdamını engellemekte aynı zamanda  sevdirilmesi gereken sanat eyleminin develet eli ile kalıplaştırılmasını “sanatı yaygınlaştırmak “olarak lanse ederek tektipleştirmek ve hatta çocukları sanattan uzaklaştırmaktadır.

Kurulduğu yıllarda önemli görevler üstlenen Halk Evleri (şimdiki Halk Eğitim Merkezleri) Metropol ve büyük şehirler için artık özelliğini yitirmiş ve misyonunun dışındaki amaçlarla kullanılır hale gelmiştir.

İlgili ilgisiz pek çok konuda özelleştirmeye giden hükümetler nedense (!) hatta “sanatın içine tükürseler bile” sanat eğitimini halk evleri ve özel okulların yetkisi ile sınırlamaktadır. Oysa elbette bir Kursun devletin gücü veya bir kolejin ekonomik gücü ile rekabet etmesi mümkün değildir. Bunun yanı sıra elbette uzmanlığı sanat eğitimi olan bir kurumla bir kolejin veya Devlet denetimindeki kurumun sanat eğitimine bakışı aynı olamaz. Kolejler ekonomik kaygılar devlet destekli kurumlar ise görev kaygısı ile yaptıkları eğitimin verimin incelemek durumundadır.

Nedenlerini hepimizin bildiği sebeplerle bunlara göz yumak ülkede sanatı gömmek demektir. Daha akılcı politikaların uygulanması dileğiyle…

 

 Sanat dolu günler dileğiyle.

N.ÖZCAN

François Caillat’ın belgeselleri Pera Film’de

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 11-26 Ocak’ta ”Aklın Gözü: François Caillat Belgeselleri” ile 12-30 Ocak’ta ”Yeni Yılda Deneysel Masallar” programlarına ev sahipliği yapacak. 

Müzeden yapılan açıklamaya göre, yeni yılın ilk programında, l’Institut Français işbirliğiyle, François Caillat’nın 4 belgeseli gösterilecek.

Caillat’nın çalışmaları arasından farklı temaları inceleyen ”Aklın Gözü” programında, tarih, zaman ve bellek kavramlarını belirli olaylara odaklanarak araştıran belgesel filmler izlenebilecek.

”Aklın Gözü” programına paralel sunulan ”Yeni Yılda Deneysel Masallar”, François Caillat’ın seçtiği 5 belgeselden oluşuyor.

Pera Film ve l’Institut Français işbirliğinde gerçekleştirilen program, yönetmenin, çok fazla bilinmeyen, hatta gösterime girmemiş belgeseller arasından yaptığı bir seçkiyi sunuyor.

Belgesel film yapımcılığının estetik açıdan başarısını gözler önüne seren seçki, gözden uzak, alternatif ve deneysel olanı, motif, stil ve metot sayesinde yakalayarak, görselliği ön planda çarpıcı hikayeler yaratabilme yetisini de beyaz perdeye taşıyor.

Genç küratörlere destek vermek, güncel sanat alanında yeni projeleri teşvik etmek ve küratöryal çalışmalara olan ilgiyi arttırmak için gerçekleştirilen Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması 2012’yi Meksika’lı Alejandra Labastida kazandı.
Bu yıl ilk kez düzenlenen yarışmaya; Belçika, Bulgaristan, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İtalya, Polonya, Portekiz, Romanya, İskoçya, Sırbistan, İspanya, İsveç, İsviçre, Hollanda, Birleşik Krallık, Türkiye, Mısır, Fas, Senegal, İran, Rusya, Ukrayna, Avustralya, Yeni Zellanda, Brezilya, Guatemala Cumhuriyeti, Meksika, ABD, Kanada, Singapur, Tayvan ve Japonya gibi ülkelerden 100’ü aşkın küratör başvurdu.Kudüs Al-Ma’mal Güncel Sanat Vakfı Direktörü ve Darat Al Funun, Khalid Shoman Vakfı Sanat Direktörü Jack Persekian, CCA Glasgow Direktörü ve Glasgow School of Art Öğretim Görevlisi Francis McKee ve küratör Başak Şenova’dan oluşan yarışma jürisi tarafından yapılan değerlendirme sonucu, Alejandra Labastida birinciliğe layık görüldü.Alejandra Labastida’nın sunduğu sergi önerisinin kavramsal çerçevesinde yer alan fikirleri son derece zengin bulan jüri, projeyi öne çıkaran kavramların; kendine mal etme, olaylara atıfta bulunma, tarihsel parçalar ve olayları yorumlama olduğunu belirttu.Alejandra Labastida’nın yarışmada birincilik kazanan sergisi; 19 Şubat – 27 Nisan 2013 tarihleri arasında Akbank Sanat’da gerçekleştirilecek. Sergi kapsamında performanslar, konferanslar ve gösterimler düzenlenecek.

Alejandra Labastida 


Alejandra Labastida (Meksika, 1979) Iberoamericana Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Estetik, sanat kuramı ve felsefe konularındaki eğitimine devam ederken küratöryel araştırma ve çalışmaları, sanat ve siyasetin kesişme noktaları üzerine odaklanmaktadır. 54. Venedik Bienali’nde (2011) Meksika Pavyonu’nun asistan küratörlüğünü yapmıştır. 7. Berlin Bienali’nde (2012) “İhtiyaç Zamanlarında Küratörlük” başlıklı Küratöryel Çalıştay’a katılmıştır. Halen, 2008 yılından bu yana Küratörlük Bölümü’nde çalışmakta olduğu Meksika MUAC’ta (Üniversite Güncel Sanat Müzesi) Yardımcı Küratör olarak görev almaktadır. Yakın zamandaki küratöryel projeleri Petit mal, Ergo materia, Arte Povera, For the love of dissent ve A partir de mañana, Todo’yu içermektedir.

Tiyatroda 15 oyun, Opera ve Bale’de 6 eser izleyiciyle buluşacak.

sanat duyuru

Ankara Devlet Tiyatrosu bu hafta 15 oyun, Ankara Devlet Opera ve Balesi 6 eserle izleyici karşısına çıkacak.

Avustralya Büyükelçiliği ile işbirliği içinde gerçekleştirilen ”Mesajınız Var! Kentsel Avustralya’da Yerli Kimliği” adlı sergi yarından itibaren CerModern’de görülebilecek.

CerModern bünyesinde açılan ve yeni sezona yaratıcı yazarlık atölyesi ile başlayan Ceredebiyat, 4 Kasım’da ”eleştirel roman okuma seminerleri” ile devam edecek. Katılımcılara, yazar A. Galip, roman türleri, romanın geçirdiği evreler, roman kuramı ve akımların özellikleri, roman sanatının sorunları, romanların hazırlanma ve yazılma süreçleri hakkında teknik bilgiler verecek ve önerilerde bulunacak.

Başkentte hafta boyunca gerçekleştirilecek kültür sanat etkinliklerinden bazıları şöyle:

Tiyatro

Akün Sahnesi:

Moises Kaufman’ın yazdığı, Ekin Tunçay Turan’ın çevirdiği ve İskender Altın’ın yönettiği ”33 Varyasyon” hafta boyunca sanatseverlerin karşısına çıkacak. Oyunda, Erdal Küçükkömürcü, İpek Çeken, Meltem Baytok, Mehmet Akay, Ulaş Ersoy, Eda Aydınlı, Tunç Yıldırım rol alıyor.

Altındağ Tiyatrosu:

Funda Mete’nin yönettiği, Töre Özsel’in dekor ve kostüm tasarımını yaptığı, ”Kış Gelmeden” bugün, yarın ve Cumartesi günü sahnelenecek. Bahadır Karasu, Selma Bayraktargil, Özgür Keçeci ve Özge Mirzalı’nın rol aldığı eserin ışık tasarımı Burhanettin Yazar’a, dramaturgu da Füruzan Tercan’a ait.

”Boğaçhan” 4 Kasım’da izleyicinin karşısına çıkacak.

”Mekruh Kadınlar Mezarlığı” 6-7 Kasım’da temsil verecek.

Büyük Tiyatro:

”Kerbela” yarın, 4 ve 6 Kasım’da izlenebilecek. Ali Berktay’ın yazdığı, Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği oyunda, dekor tasarımını Murat Gülmez, giysi tasarımını Hale Eren gerçekleştirdi. Müzikleri Tahsin İncirli’ye ait olan oyunda geniş bir oyuncu kadrosu rol alıyor.

Cüneyt Gökçer Sahnesi:

Kenan Işık’ın yazıp yönettiği ”Aşk Hastası” hafta boyunca izlenebilecek. Dekoru Hakan Dündar’a, giysi tasarımı Funda Karasaç’a ait olan oyunun müzikleri ise Yücel Arzen imzalı.

Nikolay Vasiliyeviç Gogol’un ”Bir Delinin Hatıra Defteri”, 6-7 Kasım’da görülebilir. Sylvie Luneau ile Roger Coggio tarafından uyarlanan, Coşkun Tunçtan’ın Türkçeleştirdiği eserin proje tasarımı ve yönetmenliğini Cem Emüler üstleniyor. Eserde, 1960’lı yıllarda Türk tiyatrosunun büyük ustası Genco Erkal’ın iki farklı yorumla sahneye getirdiği Aksenti İvanoviç Poprişçin karakterini Erdal Beşikçioğlu canlandırıyor. Tek kişilik oyunun dekor ve giysi tasarımı Sertel Çetiner’in, ışık düzeni Seyhun Ayaş ile Zeynel Işık’ın, müzik, ses ve efekt tasarımı da Tayfun Gültutan’ın imzasını taşıyor.

Küçük Tiyatro:

William Shakespeare’nin yazdığı, ”Venedik Taciri”, 1-4 Kasım tarihleri arasında sahnelenecek. Erhan Gökgücü’nün yönettiği oyunun dekor ve giysi tasarımını Ali Cem Köroğlu, müziklerini ise Can Atilla yaptı.

”Yağmur Durduğunda” 6 ve 7 Kasım’da izlenebilecek. Andrew Bovell’in yazdığı, Ezgi Yentürk’ün çevirdiği, Hakan Çimenser’in yönettiği oyun, geçmişten kaçmanın imkansızlığını işliyor.

Ulviye Karaca’nın yazıp yönettiği çocuk oyunu ”Keloğlan Keleşoğlan”, 6 ve 7 Kasım’da küçük tiyatroseverlerin karşısına çıkacak.

Oda Tiyatrosu:

”Euridice’nin Elleri”, bugünden itibaren hafta boyunca başkentli tiyatroseverleri ağırlayacak. Aynı çatı altında yaşamalarına rağmen birbirlerini tanıyamayan insanların bencillikleri, zaafları ve anlayışsızlıklarının, evlilikleri nasıl iflasa sürüklediğinin anlatıldığı oyunu Pedro Bloch yazdı, Yurdaer Okur yönetti.

Stüdyo Sahne:

”Jerry ve Tom”, yarın ve 4 Kasım’da seyredilebilecek. Cüneyt Mete, Özgür Öztürk, Ünsal Coşar ve Yıldız Kaplan’ın rol aldığı oyunun yönetmenliğini İlham Yazar üstlendi.

”Bir Kahve Molası Karıncalar” 6 Kasım’da sahnelenecek. Şifa Meydanal’ın yazdığı, Figen Ayhan Kocakaya’nın yönettiği oyunda, Sanlı Baykent, Müge Sefercioğlu, Yaprak Onat, Meliha Savaş ve Gaye Filiz Alacacı rol alıyor.

İrfan Şahinbaş Sahnesi:

Brecht’in yazdığı, Ayşe Selen’in çevirdiği, Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği, ”Cesaret Ana ve Çocukları”, bugün, 3 ve 7 Kasım’da temsil verecek.

Şinasi Sahnesi:

”Profesyonel” bugün yarın ve 3 Kasım’da izlenebilecek. Bülent Emin Yarar, Yetkin Dikinciler, Gülen Çehreli ve Cenap Oğuz rol aldığı oyunu Duşan Kovaçeviç yazdı, Işıl Kasapoğlu yönetti.

Çocuk müzikali ”Karlar Kraliçesi” de 4 Kasım’da sahnelenecek.

”Yastık Adam” ise 6-7 Kasım’da seyredilebilecek.

Opera-Bale

Opera Sahseni: ”Töre” 3 Kasım’da sezonun ilk temsilini gerçekleştirecek. Turgut Özakman’ın kaleminden çıkan, dans tiyatrosunun estetik örneklerinden biri olan eserde, iki aile arasında yıllarca süren kan davasını ve gelişen olayları anlatıyor.

”V. Murat” balesi, 5 Kasım’da sahne alacak.

”Don Giovanni” operası ise 7 Kasım’da izlenebilecek.

Leyla Gencer: ”Uyuyan Güzel” çocuk müzikali, 4 Kasım’da seyircinin karşısında olacak.

Operet Sahnesi: ”Evlilik Senedi” operası sanatseverlerle buluşacak.

”Bellini Oda Şarkıları Konseri” 6 Kasım’da gerçekleşecek.

Kaynak :[-]

 

Doğan Arslan, “Sanat dijital platformlarda üretilmeye başlandı. Facebook ulusal bir haber kanalı. Ok yaydan çıktı. Sanat da daha rahat ulaşılan bir şey haline geldi” diyor.

Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nda birinciliği paylaşan Doğan Arslan, görsel sanatlarla ifade gücünün arttığını söylüyor. “ Türkiye ekonomik durumu düzelir düzelmez, tasarımı keşfetti” diyen Arslan’a göre, ‘‘Gelecek dünyanın tasarım hayatı da dijital ortamda şekillenecek.’’

ABD ’ye giderek orada tasarımcı olarak hayatınızı sürdürdünüz, dışardan Türkiye nasıl görünüyor?

Türkiye’de son dönemde gözle görünür bir iyileşme var. Çeşitli festivallere merkez, bienaller burada. Bu da bir enerji oluşturuyor. Türkiye’deki gelişim yurtdışındaki eğitimli insanları da çekmeye başladı. Kendimizi daha rahat hissettiğimiz bir yer Türkiye.

Siz nasıl gittiniz?

1995’te Marmara Güzel Sanatlar Grafik Bölümü’nde master yapıyordum. Milli Eğitim Bakanlığı ’nın yurtdışı sınavına girdim. New York ’a gittim, orada mastırımı yaptım. Doktora için de Londra ’da bulundum. Tasarım, sanat, fotoğraf gibi farklı alanlarda çalıştım. Doktoram bitince New York’a geri döndüm, art direktör olarak çalıştım. Türkiye’den teklif gelince, İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde İnteraktif Tasarım Bölümü’nü kurmak için geri döndüm.

Tasarım Türkiye’de yeni bir kavram. İnsanlar tasarımın neleri değiştirdiğini yeni yeni fark ediyor…

Tasarım bence estetik ifadedir. Tasarımda her eğitim ufak objelerle başlar. Tasarım sizi yeni bir sandalye almaya sevkeder. Kendini iyi ifade eden bir bardak, fincan, elbise tasarımın bir parçasıdır. Moda da bir tasarımdır. Tasarımı bu şekilde düşünürsek, bu bir endüstridir. Farklı tasarımcılar her alanda yeni bir şeyler yaratmaya çalışıyor. Türkiye’de bu çok yeni. Türkiye ekonomi alanında kendisini düzelttikçe, estetikle, sanatla uğraşmaya başladı. Ben Türkiye’den ayrıldığımda Türkiye’de birtakım semboller vardı. Nazar boncuğu gibi. Son zamanlarda daha farklı işler yapılmaya başlandığını görüyorum.

 

“Aydın Doğan ödülleri globalleşti”

Aydın Doğan Karikatür Ödülleri’nde birincilik aldınız…

Aydın Doğan Karikatür Ödülleri artık globalleşti. Karikatür sanat mıdır değil midir tartışmaları sürerken bu tür yarışmalar karikatürü merkeze getiriyor. Karikatür söze gerek kalmadan, mizah, sanat, felsefenin girdiği bir alan. Sembolleri bilmeniz gerekiyor, düşünmeye sevk ediyor sizi. Bu yarışma dolaylı yönden felsefe ve eleştiriye, demokrasiye kapı açıyor.

Karikatür Türkiye’de sansür dönemlerinin en etkin muhalefet aracı…

Daha çarpıcı şekilde ifade eder. Karikatür aynı zamanda bir konuyu görsel olarak sunar. Karikatür zor bir sanattır, sorumluluğu vardır. Son zamanlarda karikatürün Hz. Muhammed’e hakaretle gündeme gelmesi de bunun devamı. Espri kalbe dokunur. Provokasyon oluşturan karikatürler o yüzden insanları üzebilir, riski vardır. Edebiyatla da, şiirle de provoke edebilirsiniz. İnsanın damarına dokunduğunuz gibi kalbine de dokunursunuz.

‘O an’ artık çok önemli “Kâğıt bitmez ama formlar değişiyor. ABD’de, İngiltere ’de gazetelerin satışı düştü. Dergiler dijital platformalara geçmeye başladı. İster istemez sanat da dijital platformlarda üretilmeye başlandı. (Üniversitede) İnteraktif tasarım bölümünü kurma sürecinde de biz oraya yöneleceğiz. Bu yeni trend. ‘O an’ çok önemli artık. Haberin de sanatın da hızlı olması da önem taşıyor artık. Facebook global bir haber kanalı. Ok yaydan çıktı. Sanat da bu platformlar üzerinden daha rahat ulaşılan bir şey hale geldi. Ben de çalışmamda yeni teknolojiyi gösterdim.”

 Kaynak : [-]

İstanbul Fransız Kültür Merkezi, koreografik yaratıcılığa ve dans dünyasına adanmış üç sıradışı filmi izleyicilerle buluşturuyor.

Dans ve sinemayı buluşturan bu etkinlik Fransız Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak izlenebilir.

PAMUK PRENSES

Yönetmen: Angelin Preljocaj
16 Ekim Salı, 19.00 ve 17 Ekim Çarşamba, 17.00

Dünyaca ünlü Fransız koreograf Angelin Preljocaj, 2008’de kendi “Pamuk Prenses ” (Blanche Neige) versiyonu için topluluğunun 26 dansçısını Gustav Mahler’in en güzel senfonilerinden biri için biraraya getirir. Kostümler Jean Paul Gautier, dekor ise Thierry Leproust imzalı. “Pamuk Prenses” ile Preljocaj büyüleyici ve sihirli bir gösteriyi sahneye koyarak bugüne kadar 25 ülkede 150 bin kişinin izlediği ailece izlenebilen çağdaş bir baleye imza atıyor.

LA FONTAINE TARZI MASALLAR

Yönetmen: Marie-Hélène Rebois
16 Ekim Salı, 17.00 ve 17 Ekim Çarşamba, 19.00

Bu film 13 dakikalık dört programda Jean de la Fontaine’in dans ile yorumlanan dört masalını bir araya getiriyor : « Ağustos Böceği ve Karınca » (koreografi : Herman Diephuis), « Şehir faresi ile Tarla Faresi » (koreografi : Dominique Rebaud), « Balıkçıl Kuşu » (koreografi : Satchie Noro ve Alain Rigout) ve « Meşe ile Saz » (koreografi : Mourad Merzouki-Kafig). Hayal gücü ve şiir coşkuyla biraraya gelerek izleyiciyi hip hop’tan klasiğe uzanan çoklu bir estetik büyü ile içine alıyor.

DANS, PARİS OPERA BALESİ

Yönetmen: Frederick Wiseman
18 Ekim Perşembe, 17.00

Belgesel sinemanın öncülerinden Amerikalı sinemacı, Frederick Wiseman kamerasını 12 hafta süresince Paris Operası’nın kalbine yerleştirdi. Dikim atölyelerinden yıldızların parladığı gösterilere, film izleyicisini bu saygın kurumun kulislerinde yolculuğa çıkararak sıradışı gösterilere hayat verenlerin günlük çalışmalarını sunuyor.

Kaynak : [-]

Türkiye’de keşkek, yumurta gibi yiyeceklerden leylek, flamingoya, yağmur duasına, çiçek, çocuk ve spordan turizme birçok alanda yaklaşık bin 300 festival, anma günü, şenlik ve şölen tarzında etkinlik düzenleniyor.

Uluslararası Çubuk Turşu ve Kültür Festival

İzmir fuar, Bursa anma günleri, Antalya turizm ve spor, Ankara festivalleriyle öne çıkarken, İstanbul’da ise düzenlenen uluslararası etkinlikler dikkati çekiyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerinden derlenen bilgiye göre, her yıl yurt genelinde festival, şenlik, özel gün, özel hafta, dini, milli bayram ve şölen adı altında yaklaşık bin 300 etkinlik gerçekleştiriliyor.

Sinema, tiyatro, müzik, yağmur duası, yiyecekler, dekorasyon, dans, turizm, spor, karikatür, kukla gibi farklı konularda düzenlenen etkinlikler, ağırlıklı olarak kültürel yaşama canlılık katmayı ve illeri markalaştırmayı amaçlıyor. Etkinliklerin bir kısmı ününü Türkiye’ye hatta dünyaya duyururken, bazıları küçük bütçeyle ancak yöre veya bölge halkına hitap edebiliyor.

İller sıralamasında da bu yıl Ege’nin incisi İzmir 67 etkinlikle ilk sırada yer alırken bu kenti Bursa, Konya, İstanbul ve Antalya takip ediyor.

 İZMİR FUAR CENNETİ

Gerçekleştirilen etkinliklere bakıldığında, İzmir’in fuar cenneti olduğu görülüyor. Ayakkabı, çanta ve aksesuarları, gelinlik, damatlık ve abiye giyim, oto yan sanayi, şarap, zeytin, zeytinyağı ve alkollü içecekler, süs bitkileri, evcil hayvanlar, seracılık ve peyzaj, takım tezgahları, mobilya, dekorasyon, ev ve büro mobilyaları, kitap, kozmetik, estetik, kuaför ve güzellik ekipmanları gibi birçok alanda fuar düzenleniyor.

Ayrıca, çocuk, çiçek, tiyatro, eğitim-bilim, bağ bozumu, barış-demokrasi-emek, deve güreşleri gibi şenliklerin düzenlendiği kentte, kültür ve sanat, caz, turizm ve dans, kiraz ve incir festivalleri; Türkçe, heykel, sağlıklı yaşam konularında günler; karikatür, mizah, resim, fotoğraf ve dağ bisikleti alanlarında yarışmalar düzenleniyor.

 BURSA’DA LEYLEK, ÇİLEK, İNCİR ŞENLİKLERİ…

Bursa ise anma günleri, kültür-sanat, gençlik ve spor, leylek, çilek, kiraz, yamaç paraşütü gibi alanlarda şenliklerle öne çıkıyor. Bu ilde, ”Aşıklar Bayramı” ile incir, zeytin, kukla ve gölge oyunları adı altında festivaller; çocuk olimpiyatları, uluslararası karikatür bienali, ilkbahar panayırı, pehlivan güreşleri düzenlenirken, düzenlenen ”Şeb-i Arus Gösterisi” ve ”Uluslararası İpekyolu Film Festivali” de şehre renk katıyor.

KONYA MEVLANA İLE TANINIYOR

Hazreti Mevlana’nın Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Etkinlikleri’nin ön planda olduğu şehirde, Uluslararası Mistik Müzik Festivali, Uluslararası Nasrettin Hoca Festivali de gerçekleştiriliyor. Anadolu ile Şükran Buluşmaları ve Land-art etkinliklerinin yanı sıra kültürel, sanatsal, yöresel ürünlerin tanıtıldığı festivaller ile sağlık ve spor alanında çeşitli etkinlikler de düzenleniyor.

İSTANBUL ‘KÜLTÜR KENTİ’

İstanbul’un kozmopolitliğine uygun olarak, düzenlenen etkinlikler de çeşitlilik gösteriyor. Uluslararası nitelik kazanmış, ”Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali”, ”Uluslararası İstanbul Müzik Festivali”, ”Uluslararası İstanbul Film Festivali” ile ”Uluslararası İstanbul Caz Festivali” İstanbul’un aynı zamanda bir ”kültür kenti” olduğunu tüm dünyaya kanıtlıyor.

EMITT, turizmde tanınmak isteyen illeri her yıl İstanbul’da toplarken, Tasarım Fuarı Design Week, İstanbul Shoping Fest, İstanbul Kültür Gezileri, Uluslararası Mücevher, Takı, Gümüş, Saat ve Malzemeleri Fuarı, Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günleri, Kırım Müzik ve Dans Günleri, Türk Dünyası Tiyatro Festivali, Uluslararası İstanbul Film Festivali, Uluslararası CRR Çocuk Festivali, Uluslararası CRR Gençlik Festivali, Türk Dünyası Kukla Tiyatroları Festivali, Tataristan Kültür Günleri, Fetih Şenlikleri, Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Uluslararası Boğaziçi Festivali, Şile Bezi Kültür ve Sanat Şenliği, Kartal Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali, Uluslararası İstanbul Bienali, Uluslararası CRR Mistik Müzik Festivali, Türk Dünyası Sinema Günleri, Uluslararası CRR Piyano Festivali şehrin önemli etkinlikleri arasında yer alıyor.

 ANTALYA’DA KEŞKEK, MANTAR FESTİVALİ

Antalya’daki etkinliklerde ise karpuz, bal, elma, mantar, keşkek, kardelen, ayran, başak, erik, üzüm, balık ile kültür ve turizm alanlarında festivaller yapılıyor. İl genelinde çeşitli şenlikler ve anma törenleri de düzenleniyor.

 ‘MAHALLEDE ŞENLİK VAR’

Flamingo ve Yumurta Festivali

Siyasetin merkezi Ankara ise daha çok sanatsal ve yöresel festivallere ev sahipliği yapıyor. Ankara Uluslararası Film Festivali, Uluslararası Ankara Caz Festivali, başkentteki kültür yaşamında en ön plana çıkan uluslararası nitelikteki etkinlikler iken, İşçi Filmleri Festivali, Gezici Festival, Tarihi Türk Müziği Konser ve Gösterileri, Mahallede Şenlik Var etkinlikleri de Ankara’daki diğer önemli organizasyonlar arasında yer alıyor. Ayrıca başkentte bu yıl ilk kez Shopping Fest de düzenlenecek.

İlçeler arasında en fazla etkinliğin yapıldığı Altındağ’da bahar konserleri, Hacı Bayram Veli Anma Günü Etkinlikleri, Uçurtma Şenliği, Ankara Kale’si Şenlikleri, şiir akşamları, Geleneksel Karapürçek Yağlı Güreşleri, Halk Oyunları Festivali düzenleniyor.

Başkentin merkez ve ilçelerinde ise bu yıl birbirinden değişik festival ve etkinlikler düzenlenecek. Etimesgut’ta tiyatro, resim, müzik ile

Yesiluzumlu Kuzugobegi Mantar Festivali

izcilik konularda şenlikler; Yenimahalle’de şenliklerin yanı sıra Aşıklar Şöleni, Uluslar Arası Kültür Sanat ve Dostluk Günleri etkinlikleri; Sincan’da Lale ve Geleneksel Kavun festivalleri; Ayaş’ta Geleneksel Dut Tarihi Evler Kültür ve El Sanatları Festivali; Beypazarı’nda Geleneksel Tarihi Evler, El Sanatları, Havuç ve Güveç Festivali, Eğriova Yayla Festivali, Kırbaşı Hasat Festivali ve Açık Tarım Fuarı, Gölbaşı’nda Uluslararası Göller-Andezit ve Sevgi Çiçeği Festivali; Bala’da Buğday Hasat Festivali; Çubuk’ta Vişne Festivali, Uluslararası Çubuk Turşu ve Kültür Festivali; Kızılcahamam’da Su Festivali; Çamlıdere’de Doğa Festivali; Nallıhan’da Tabduk Emre’yi Anma Töreni, Tabduk Emrenin Kızı Bacım Sultanı Anma Töreni; Kalecik’te Uluslararası Kalecik Karası Üzüm Festivali; Kazan’da Gençlik Şöleni düzenlenecek.

 EN AZ ETKİNLİK DOĞU VE GÜNEYDOĞU’DA

Yıl boyunca en az etkinlikler ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gerçekleştiriliyor. Şırnak’ta ”Koyun Kırpma Kültür, Sanat ve Yayla Şenlikleri Festivali”, Muş’ta ise ”Malazgirt Zaferi Kutlamaları” bu kentlerdeki tek etkinlik olma özelliğini taşıyor. Hakkari’de ”Berçelan Şenlikleri” ve ”Kuzu Kırpma Şenlikleri”, Mardin’de ”Sine Mardin Uluslararası Film Festivali”, ”Mardin Gençlik Çocuk Tiyatro Festivali”, Ağrı’da da ”Doğubayazıt Kültür Sanat ve Turizm Festivali”, ”Aşıklar Şenliği” yapılıyor. Ayrıca, Iğdır, Afyonkarahisar’da ve Bayburt’ta yıl içinde 2’şer, Kars, Tunceli ve Kırıkkale’de 3’er, Niğde, Nevşehir ve Adıyaman’da 4’er etkinlik düzenleniyor.

Ege Bölgesi’nde İzmir’in dışında Manisa, Uşak gibi illerde etkinlik sayısı 10’nun altında kalırken, diğer illerdeki etkinlik sayıları ise şöyle:

Yesiluzumlu Kuzugobegi MantarFest

Adana’da 24, Aksaray’da 6, Amasya’da 21, Artvin’de , Aydın’da 14, Balıkesir’de 28, Bartın’da 9, Bolu’da 7, Burdur’da 16, Çanakkale’de 30, Çankırı’da 11, Çorum’da 13, Denizli’de 20, Erzincan’da 14, Erzurum’da 11, Eskişehir’de 14, Gaziantep’te 13, Giresun’da 18, Gümüşhane’de 28, Hatay’da 10, Isparta’da 15, Karabük’te 4, Karaman’da 10, Kastamonu’da 17, Kayseri’de 22, Kırşehir’de 3, Kocaeli’de 18, Konya’da 63, Kütahya’da 14, Malatya’da 10, Mersin’de 26, Muğla’da 28, Nevşehir’de 8, Niğde’de 8, Ordu’da 22, Osmaniye’de 6, Rize’de 10, Sakarya’da 20, Samsun’da 9, Sinop’ta 9, Sivas’ta 24, Tekirdağ’da 8, Tokat’ta 38, Trabzon’da 38, Uşak’ta 9, Yalova’da 7, Yozgat’6ta, Zonguldak’ta 9.

Öte yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu yıl birçok ilde toplam 48 etkinliğin konaklama, yemek, kokteyl, hediyelik eşya ve tanıtıcı materyal gibi ihtiyaçlarını karşılanması için destek verecek. Buna göre, Ankara, İstanbul, Antalya, Van, Diyarbakır, Konya, Afyonkarahisar ve İzmir’in yanı sıra, Muğla, Mardin, Çanakkale, Erzurum, Karabük, Bursa’da da birer etkinliğe maddi destek sağlanacak.

Türkiye’nin hemen hemen tüm merkez, ilçe ya da belde belediyeleri de bölgelerinde kültürel varlıkları tanıtarak gelecek kuşaklara taşırken aynı zamanda da sosyal yardımları da etkinlik ve şölen havasında gerçekleştiriyor.

Bu kapsamda belediyeler geleneksel sünnet şölenleri, geleneksel düğün şölenleri, ramazan ayı etkinlikleri, ve kurtuluş günü gibi etkinlikler yapıyor.

 FLAMİNGODAN BAMYAYA İLGİNÇ FESTİVALLER

Adana’da Karpuz Şenliği, Afyonkarahisar’da Flamingo ve Yumurta Festivali, Katmer Şenliği, Gurbetçiler Festivali, Kaymak Festivali, Amasya’da Şarlayık Şenliği, Çiçek Bamya Şenliği, Ankara’da Çubuk Turşu Festivali, Bolu’da Beyaz Et Festivali, Çanakkkale’de Altın Sardalya Kültür ve Sanat Festivali, Kars’ta Beyaz-Uykusuz-Uzakta Kültür Sanat Festivali, Manisa’da Manisa Tarzanı ve Çevre Günleri ile Çağlak Festivali ve Zeytin Şenlikleri, Mersin’de Geleneksel Batırık Şöleni, Muğla Kuzu Göbeği–Mantar Festivali, Samsun Selesepet Top Kandil ve Kavun Karpuz Yarışması gibi etkinlikler isimleriyle dikkati çekiyor.

Adına en çok festival ve etkinliğe veren meyvelerin başında ise kiraz, kayısı, dut, ceviz ve incir gelirken, öte yandan bazı bölgelerde de akarsuların nehirlerin ve barajların adını taşıyan festivaller insanları bir araya getiriyor.

Kaynak : [-]

Mimarlar Odası, Mimar Sinan’ın 424. ölüm yıldönümü nedeniyle, tüm birimleriyle birlikte gelenekselleşmiş anma etkinlikleri kapsamında 9 Nisan 2012 (bugün) bir basın bildirisi yayınladı.

Bildiride Türkiye’de kentleşme politikaları ve uygulamaları nedeniyle Koca Sinan’ı anıldığı bugünlerde topluma “uygarlığın esenlikli geleceği” adına güzel şeylerden söz edilemediği belirtildi.

Mimar Sinan’a Saygı
 

mimar sinan

Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada dünya mirasına çok sayıda anıtsal eser kazandıran Koca Sinan’ı ölümünün 424. yılında saygıyla anıyoruz.

Mimarlar Odası olarak, Sinan’ın kendi çağından günümüze dek yapıtlarıyla sunduğu mesajı doğru anlayarak bundan dersler çıkarmanın, O’na, toplumumuza ve mimarlığa olan borcumuzun bir gereği olduğu inancıyla meslekî çalışmalarımızı sürdürme çabası içerisindeyiz.

Bu kapsamda öncelikle Koca Sinan’ın tarihsel süreçte ve günümüzün mimarlık ve şehircilik ortamı içerisinde ifade ettiği değerleri bir kez daha anımsıyoruz: “Duru, yalın, dolgun kitleler üzerinde dengelenen ana kubbe ve kubbecikler dizgesini kuran, mühendislik yeteneği ile mimarlık zarafetini bütünleştiren büyük ustanın eserleri, bulunduğu kentlere silüet, estetik, sanat ve kimlik değerleri katmıştır. Yarattığı eserleri çevresiyle, doğayla ve insanla barışık bir yapılaşmanın görkemli anıtsal örnekleri olarak mimarlığın evrensel değerleriyle buluşmuştur. Günümüzde dahi bu yapıtlar, bulundukları kentleri biçimlendirmekte, yaşamımızı etkilemekte ve mimari nitelikleri nedeniyle bilimsel araştırmaların ilgi odağında yer almaktadırlar.”

Büyük Usta’nın bu nitelikleriyle birlikte özgün yaratıcılığının da kamu yönetimleri tarafından gözardı edilerek “içi boş, hamasi nutuklarla”, mimarlık ve şehircilik açısından “çılgın” kararların alındığı bir ortamda anılması, tarih boyunca bu topraklarda yaratılan birikim ve değerlerle bağdaşmamakta ve O’na saygısızlık anlamına gelmektedir.

Öyle ki, tarihî yapıtların “kötü kopyaları”nın ve batıdan alınan demode “postmodern” uygulamaların kamu tarafından kentlere “mimarlık” olarak pazarlandığı koşullarda, mimarlık, kültür ve doğa değerleri yok edilmekte, hatalı yatırım kararları ve niteliksiz uygulamalar ile şehirlerimiz “betonarme çöplüğüne” dönüştürülmektedir.

Aynı anlayış doğrultusunda “Cumhuriyet” dönemi yapıtlarına karşı başlatılan yıkım süreçlerinin sistemli bir şekilde işletilmesi, “uygarlık karşıtı” bu davranışların “ideolojik” niteliğini de açıkça ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, özellikle kültür mekânları ile Cumhuriyetin simgesi olan yapı ve meydanların hedef alınması çok anlamlıdır.

Mimar Sinan ve Kemreleri

Yönetimlerin, kent kimliklerini ve silüet görüntülerini yok eden, estetikten yoksun, sosyal, ekonomik ve kamusal kayıplara neden olan, “kent suçları” niteliğindeki uygulamaları karşısında, mimarlığımızın ve kentlerimizin planlı ve sağlıklı gelişmesini sağlamak amacıyla yürütülen hukukî süreçler ve çabalar zayıflatılmak istenmektedir. Buna bağlı olarak, koruma kurulları, bilirkişilik düzeni, üniversiteler ve yargı iktidara bağımlı hale getirilerek, kurumsal güvenceler “bertaraf” edilmekte; Meslek Odalarına yönelik “çağdaş hukuk normları”na yakışmayan “işlevsizleştirme” operasyonları sürdürülmektedir.
Son olarak, tarihî kent merkezlerinde mimarlık değerlerinin, kent dokusunun ve kültür varlıklarının yok edilmesine neden olan 5366 sayılı Yasa ile dayatılan “yenileme” adı altındaki çalışmalardan sonra nihayet bütün ülke topraklarında, TOKİ ve Başbakanlığı “tek imar otoritesi” haline getiren “Dönüşüm Yasası” ile bütün tarihî ve doğal varlıklar ile kentlerimizin sağlıklı geleceğinin “idam fermanı” verilmiştir!

Bu kentleşme politikaları ve uygulamaları nedeniyle Koca Sinan’ı andığımız bugünlerde ne yazık ki toplumumuza “uygarlığımızın esenlikli geleceği” adına güzel şeylerden söz edemiyoruz.

Mimarlar Odası olarak, Koca Sinan’ı ölüm yıldönümü nedeniyle saygıyla anarken, “Sinan’a saygısızlık” olarak nitelediğimiz tüm bu mimarlık ve kentleşme çılgınlıklarından bir an önce vazgeçilmesi için çabalarımızı sürdürmeye kararlı olduğumuzu değerli kamuoyumuza sunarız. Bu çerçevede ülke yöneticilerini, yerel yönetimleri, yatırımcıları ve ilgili tüm kesimleri kentlerimize, Koca Sinan’a ve yarattığı eşsiz değerlere bir kez daha sahip çıkmaya çağırıyoruz.

www.mimarlarodasi.org.tr

 

 Yetenekli ve yaratıcı Parisli sanatçılardan oluşan kolektif ARTAPOT, “satın alınabilir sanat” anlayışını Türkiye’ye getiriyor.

Pop Art’tan ilham alarak  erişilebilir fiyatlarda, kaliteli ve yaratıcı yağlı boya tablolar sunan ARTAPOT, sanat severlerin, koleksiyonerlerin ve markaların gözdesi olacak.

artaport

Görsel sanatların tadına varıp, onları hayatımıza sokmak için artık zengin olmaya gerek yok! Bir çoğumuzun görsel duygulara ve estetik deneyimlere karşı açlık hissettiği günümüzde, Fransız Stephanie Triau’nun kuruculuğunda,Türkiye’de artık yeni bir sanat oluşumu var; ARTAPOT!

Herkes için sanat!

Sanata kasıntısız, takıntısız ve eğlenceli bir çerçeveden bakan Parizyen sanatçılardan oluşan ARTAPOT, sanatı artık hepimiz için ulaşılabilir hale getiriyor. Sanatın, sadece galerilerde kalmaması gerektiğini ve herkesin istediği esere sahip olma hakkının olduğunu savunan ARTAPOT, artık kendinizle bağdaştırabileceğiniz sanatı sizlerle buluşturuyor. ARTAPOT, ruhun derinliklerindeki duygu ve hatıraları uyandıran Pop-Art tarzındaki eserlerini, çağdaş sanatın merkezlerinden biri olan Paris’ ten ayağımıza kadar getiriyor.
ARTAPOT’un tüm eserleri, deneyimli ve yaratıcı sanatçılar tarafından elde üretiliyor. El emeğinin az bulunduğu dijital çağda, ARTAPOT eserlerinin her birinin yağlı  boya tablo olması onları daha da değerli kılıyor.

İroni, eğlence ve zevk Artapot’ta!
Favori rock, pop ve popüler kültür ikonlarından ilham alarak uygun fiyatlı sanat eserleri yaratan bu yetenekli kolektif, yaratımlarını koleksiyonlar halinde sunuyor. ARTAPOT’un mevcut koleksiyonları, efsanevi albüm kapakları, unutulmaz reklam afişleri, çocukluğumuzun süper kahramanları ve sembolleşmiş dünya starlarının coğu zaman eleştirel bir bakış acçısıyla yorumlanmasıyla yaratılan, esprili, ironik yağlı boya tablolardan oluşuyor. Kolektif, popüler kültüre dair yeni ve değişik konular üzerinde yepyeni koleksyionlar yaratma devam ediyor.
Elvis, Beatles, Bowie ve Nirvana gibi 60’lardan günümüze ikon haline gelmiş bu albümlere saygı duruşunda bulunan ARTAPOT, tuval üzerine yağlı boya ile gizlediği “ahtapot” ile tablolara kendi ironik yorumlarını katıyor.
Favoriniz ister efsanevi müzik grubu The Doors’un Morisson Hotel’inin albüm kapağı olsun, ister süper kahramanların renkli dünyası, isterseniz Duchamp’ın pisuarı olsun, istediğiniz her şey bu özel sanatçıların elinden çıkıyor. Hem de en uygun fiyata!
Kasım 2010’da düzenlenen Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nda tüm dikkatleri üzerine çeken ARTAPOT’un kurucusu Stephanie Triau; beklentinin çok üzerinde ilgi gördüklerini dile getirdi. Triau; “Fuar boyunca ARTAPOT standı oldukça ilgi gördü. Eserlerimiz birçok insanı gülümsetti. Koleksiyonerlerden, daha önce bir sanat eseri almamış insanlara kadar birçok insan, ARTAPOT tablolarına büyük ilgi gösterdi. Koleksiyonerler, eserleri eğlenceli, kaliteli ve ulaşılabilir fiyatlı bulurken;  daha önce hiç sanat eserine sahip olmamış insanların ise eserlerimizle en derin duygularına hitap etmek ve onlara ulaşılabilir sanatı sunmaktan oldukça keyif aldık” dedi.
Kişiye ve markaya özel eserler Artapot’ta!
Markalar, işletmeler, mimar ve dekoratörlere özgün tablolar da yaratan ARTAPOT’un müşterileri arasında; Perrier, Nespresso, Intercontinental Paris ve Orange gibi uluslararası markalar da bulunuyor. Ayrıca kişiye özel eserler de yaratan ARTAPOT, hayalinizdeki yağlı boya tabloyu sizin için, size özel olarak  üretebiliyor.

ARTAPOT’un bu sıradışı ve özel eserlerine Beşiktaş’taki atölyesinden, Nişantaşı  BiberBar, PRfit-Bebek ofisinden ve artapotgallery.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Stephanie Triau Kimdir?
Fransız Stephanie Triau, üniversitede siyaset bilimi eğitimi sırasında, sanata olan düşkünlüğü nedeniyle Paris’te Science-Po ve Sorbonne Üniversitesi’nde yan dal olarak sanat tarihi eğitimi aldı. Üniversite eğitiminin ardından, küratör olmak amacıyla New York’a giden Stephanie Triau, hem New York Üniversitesi’nde müze bilimleri bölümünde okudu hem de ünlü Metropolitan Müzesi’nde 19. yüzyıl küratörleriyle staj yapma imkanı yakaladı.
Paris’in ünlü yağlı boya uzmanı ve galeri sahibi ile birlikte çalıştıktan sonra kendini geliştirmeye karar verip, ESSEC’ ten yüksek lisansını (MBA) tamamladı.
Louis Vuitton, Dior, TAG Heuer, Moet gibi prestijli markaların sahibi LVMH grubunda 10 yıl boyunca, ve 2,5 yıl boyunca da Publicis Grup’ta, Pazarlama, Araştırma ve Medya Yöneticiliği gibi pozisyonlarda uzmanlaştı.
Ardından bir Türk ile evlendikten sonra, oğluyla birlikte 2010 senesinde İstanbul’a taşınıp, yeni bir sanat konsepti lanse etmek istediğine karar verdi ve ARTAPOT’u kurdu.

 

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

20. YÜZYILA DOĞRU SANAT ALANINDAKİ GELİŞMELER

Osmanlı’da resim sanatının kendini hissettirmesinden önce sanat alanındaki hareketler ‘ süslemecilik’ ile sınırlıydı. Bu dönemde süslemecilik o kadar ileri gitmişti ki 3. Ahmet zamanında ‘Sebi’ isimli sanatçı çekmeceleri lakeli manzaralarla bezemişti. Çeşitli dönemlerde sanatçılar en küçük objeyi bile resim yaparak süsleme yoluna gitmiştir. Süslemecilik ve duvar resimlerinin daha sonra tuval resimlerine bırakması çok da kolay olmamıştır. Resmin temelini oluşturan minyatür resmi zamanını doldurmuş ama Osmanlı resmi için önemini devam ettirmiştir. Ve zamanla yerini modern resme bırakmaya başlamıştır.1

Resim sanatımızdaki ilk primitiflerle birlikte pentür, yağlı boya ressamları da sanat tarihimizdeki yerini alarak şimdiki modern Türk resim sanatının temelini atmışlardır.

Sanayi-i Nefise’nin Kurulması 

20. yüzyıl sanat alanındaki gelişmeler bir çok ilki de beraberinde getirmiştir. Sanat alanındaki gelişmelerin en büyüğü ve ilki Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulmasıdır. 1877 yılında ilk defa resmi bir akademinin kurulması yolunda çalışmalara başlanır. Bu okul hem resim hem de mimarlık alanında öğretim yapacaktır. Fransız ressam Guillemet de okulun hem müdürlüğünü yapacak, hem de resim derslerini verecektir. 19 ekim 1877 de padişahın onayı alınır. Fakat tam bu sırada ( 1877-78) Osmanlı- Rus savaşı başlar ve bu savaş sırasında Guillemet tifoya yakalanır ve ölür. Böylelikle akademinin açılması işi de bir müddet için kalır. Bundan sonra akademinin kurulup, öğrenime geçmesi için daha beş buçuk yıl geçecektir. Osman Hamdi’nin müze müdürlüğüne tayin edilmesiyle (4 eylül 1881) bu konu tekrar gündeme gelir. Sanayi-i Nefise Mektebinin Ticaret Nezaretine bağlı olarak ( 30 aralık 1886 da Ticaret Nezaretinden ayrılarak Maarif Nezaretine bağlanır) ve müdürlüğüne Osman Hamdi detirilerek kurulmasına karar verilir. Osman Hamdi’nin okul müdürlüğüne atanma tarihi 1 ocak 1882 dir. Bundan sonra sıra okul binasının yapımına gelir. 2 mart 1883 yılında mimar Vallauri’ nin müzenin bahçesinde yaptığı binada ( bugün Eski Şark Eserleri Müzesi olarak kullanılan bina) öğretime başlanır. Öğrencilere resim , heykel, mimarlık ve gravür konularında dersler verilecektir. Fakat gravür dersini verecek hoca bulunamadığından , önceleri bu bölüm faaliyete geçmemiştir. Sonunda Fransa ‘ dan Napier adlı kişinin getirilmesi ile 1892 nin mart ayında bu bölümde derslere başlanır.

Akademinin ilk açılışındaki öğretim görevlileri ve dersleri şöyledir.

Heykel öğretmeni: Yervant Osgan

Yağlıboya öğretmeni : Salvator Valeri

Karakalem ve tezyinat öğretmeni: Warnia-Zarzecki

Fenn-i mimari öğretmeni: Vallauri ve yardımcısı P. Bello

Tarih öğretmeni: Aristofenis Efendi

Ulum-i Riyaziyye( matematik ) öğretmeni: Kaymakam Hasan Fuat Bey

Teşrih (Anatomi) öğretmeni: Kolağası Yusuf Rami Efendi

İlk Heykeltraşlar

Osman Hamdi’nin Sanayi-i Nefise Mektebindeki müdürlüğü ölümüne kadar devam eder(27 yıl)2 . Resim, mimarlık ve heykel gibi üç ayrı dalda yirmi öğrenciyle öğrenime başlayan Sanayi-i Nefise’de tüm resim ve heykel öğrenimi yabancı hocalar tarafından verilmekteydi. Hocaların yabancı oluşu Osman Hamdi Bey’in gizli misyonuna bağlanmaktadır.3

Sanayi-i Nefise’ye 1914 yılında İnas Sanayi-i Nefise Mektebinin açılmasına kadar kız öğrenci özellikle alınmamıştır. Heykel sanatının dışlandığı dönemlerden sıyrılabilmek Sanayi-i Nefise ‘deki heykel öğretimiyle aşılabilmiştir. Okulun ilk Türk heykel öğrencisi İhsan Özsoy’ dur. Ki o da tesadüf eseri okulun bahçesinde Osman Hamdi ile karşılaşır, Osman Hamdi kendisine okula mı girmek istiyorsun diye sorar o da böyle bir fikri olmadığı halde evet der ve bu şekilde okula kaydolur. İhsan Özsoy 9 yıllık eğitimden sonra Parise gitmiş ve önce Deloye’un atölyesine Osman Hamdi’nin tavsiyesi ile girmiştir. Doğa aşığı İhsan Bey bu atölyeyi kuru ve yaşamdan uzak bulmuş, oradan ayrılarak Sordi ve Thomas’ın yanında çalışmıştır. İstanbul’a dönüşte açtığı atölyenin dış kapısına rölyef astığı için şikayet edilmiş ve atölye polis takibatına alınmıştır.4 1908 de Oskan Efendi emekli olduğu için Sanayi-i Nefise’de heykel hocası olmuştur ( ek-1). Yine aynı dönemin bir diğer heykeltıraşı İsa Behzat’ tır. Oskan Efendi’nin öğrencisi olan İsa Behzat natüralist karakterlerde heykeller yapmıştır. Güçlü bir tekniğe ve plastik uygulamasına sahipti (ek-2).5

İlk Sergiler

Resim alanına geri dönüldüğünde sanat alanındaki gelişmelerin bir diğer ilki sergilerdir. Ana kaynak kitabımız da bahsedilen sergilerin ilki Şeker Ahmet Paşa’nın Sultanahmetteki Mektep-i Sanayi’de düzenlediği resim sergisidir. 27 nisan 1873 de açılan bu sergide yabancılar ve Hıristiyanlar çoğunluktaydı. Sergiye Mekteb-i Tıbbiyye ve Mekteb-i Sultani’nin bazı öğrencilerce yapılmış resimleri de konuldu6 ifadesine karşılık Sezer Tansuğ ise 28 aralık 1845 bir belge Oreker adında bir manzara ressamının sarayda bir sergi düzenlediğini ortaya koyuyor. Bu olayın 1870 den sonra sıklaşan resim sergilerinin bir başlangıcı olduğu kabul edilir.yine de Ahmet Paşa’ nın1873 nisanında açılmasına önayak olduğu sergi, Türkiye’ de açılan ilk resim sergisi olduğu kabul edilir.

Bu serginin basında uyandırdığı yankılar, bu girişimin bir ‘dal’ açılmasını düşündürdüğü söylentilerini de kapsamış ve gazete ilanlarında bazı dükkanlarda yağlıboya satılmakta olduğu duyurularak, bir ilkpiyasa hareketinin başlamasına da yol açmıştır. Bu ilk sergi devletin en üst kademelerinde ilgiyle karşılanmıştır.

Yine Şeker Ahmet Paşa bu sergiden aldığı güç ile hazırlık ve çağrı aşamasından sonra 1 temmuz 1875 de 2. Seginin açılmasını sağlar. Bu sergiye çok sayıda batılı ve azınlık sanatçının yanı sıra Hoca Ali Rıza, Ahmet Bedri, Halil Paşa , Osman Hamdi, Nuri Beyler , Türk sanatcısı olarak katılmıştır.

İstanbul’da azınlık ve ecnebilerin kurduğu Elifba ( a,b,c) kulübü ( Club’ de I’ABC), 1880-82 yıllarında Mavrokordato isimli bir Rumun girişimleri ve İngiltere kolonisinin yardımlarıyla sergiler düzenlemiştir. Elifba’nın ilk sergisi Tarabya Rum Kız Okulunda, 1881 de düzenlenen ikinci sergisi Tepebaşı Belediye Bahçesindeki köşkte açılmıştır.

Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulmasından sonra ilk kez 1885 de öğrenim yılı sonunda düzenlenen öğrenci sergileriyle birlikte İstanbul’da sergiler devamlılığa kavuşur ve giderek daha ulusal bir nitelik kazanır.7

Bu ilk sergiler, ilk sanat pazarının ve ilk eleştirilerin de şekillendiği olaylardır.

İlk sanat Pazarı Oluşumu

Askeri ve sivil okullara bakıldığında gençler kendi kapalı ortamlarının sınırları içinde , sanatın coşkusunu resim üretimiyle paylaşmaktadırlar. Yaptıkları resimlerin sergilenmelerini düşlemekten ne denli uzaktırlar. Satış, başka bir deyişle sanatın pazarlanması akıllarının ucundan dahi geçemeyecek bir ütopyadır. Tek bir hedefleri vardır; resim yapabilecek olanakları ve zamanı olabildiğince çok değerlendirmek. ( O dönem sanatçılarının sürekli saray çevrelerini resmetmesinin amacı ise eserlerinin alıcılarının yine saray eşrafından olmasıdır.) sanatla yakından ilgilenen padişahların ve veliahdların yaşadığı saray mekanına sunulacak bir resim yapma gayretindeydi ressamlar. Kuşkusuz büyük bir onurdur bir sanatçının resminin saraya girebilmesi. Önemlisi ise kazanılan ödüldür. Padişahın beğenisine hitabeden bir resim sanatçısına yeni bir ufuk, Avrupa’da resim öğrenimi kazanma olanağı sağlamaktaydı.

İlk kez 27 nisan 1873 tarihinde Şeker Ahmet Paşa tarafından gerçekleştirilen sergide, ressamlar toplumla tanışıp, resimlerini pazarlama şansı yakalayacaklardır. Ancak, Osmanlı ressamları resimlerini sergileme konusunda korkular ve çekingenlikler gösterdikleri için bu sergiler daha çok azınlık ressamların yapıtları üzerinde kuruldu. Aynı ilk tiyatro oyunlarında Türk gençlerinin çekingenliği ve korkuları nedeniyle, azınlıkların sahne almaları gibi. Osmanlı ressamları, üretimleri karşılığında beğenilmek ve en fazla olarak da ödüllendirilmeyi düşünürken, batılı ustaların Osmanlı topraklarında ürettikleri resimler servetlere satılmaktaydı.8

İlk Eleştiriler

Bu sergiler ilk eleştiriyi de beraberinde getiriyordu. 1873 yılında başlayan sergiler 1908 yılına kadar toplu sergiler olarak gelişir. 24 mart 1882 tarihli Vakit gazetesinde, ‘Cuma günü saat 6 da açılan serginin resim sanatına ilgisiz kalan toplum için bir gelişme olduğunu’ vurgulamakta ve sanatçıların resimleri eleştirilmektedir. ( ek 3) “…. Saadetlü Hamdi Beyefendi’nin usta eserleri olmak üzere feraceli bir kadın ve yeşil cübbeyle kendi yüzlerine benzeyen yüzde bir molla, ve bir Mekke’li ve zeybek resimleri vardı…diğer eserlerin yapımcılarının resim ve sanatları araştırılarak onların da yayımına aracılık edceğimiz unutulmamalıdır.’

Bu satırlar, o yıllarda yayınlanan gazetelerde resim sanatına önem verildiği ve sergilerin izlendiğini, sergilerde yer alan resimlerin tek tek gözlemlendiğini ve konusal açıklamaların yapıldığını belgelemektedir..9

Sanatçılara Genel Bir Bakış

 

İlk pentür sanatçılarda estetik görüş ve teknik uygulamada kişilikli bir yorumlama yoktu. Kimi eserler adeta tek bir elden çıkmış gibi tek düze idiler. Sanatçı konularını objektif bir görüşle realist hatta natüralist bir anlayışla tuvallerine yansıtmışlardır. (Yazının devamı resimlerin altındadır)

Salih Molla Aşki ya da Şevki’ nin eserlerinde olsun pentür anlayışı naif yalınlıkları yüzünden çekici bir anlam kazanmaktaydı.

 Şeker Ahmet Paşa; Natürmort ve peysajlarında nesneleri çok iyi incelemiş, batı empresyonizminin özgürce ortaya koyduğu stili benimsemiş ve akademik klasikçiliği bir tarafa bırakmıştır. Kompozisyondaki düzen duygusu, olgun renkleri ve çizgiyi ihmal etmemesi, objeler üzerindeki keskin gözlemleri onu ikinci kuşak ressamlar içinde özel bir yere oturtmaktadır. ‘ orman’ tablosu , bize hem batıdaki realist sanatçıların esrlerini anımsatmakta hem de Çin sanatındaki doğanın gücünü yansıtan esrleri hatırlatmaktadır.10

Osman Asaf; Yurt dışına gönderilen sanatçılardandır. Yurda dönüşten sonra çok fazla varlık gösterememiştir( ek 5). Yeşil ve sarı tonlarının hakim olduğu mescid resmi empresyonist bir tarzda yapılmıştır. Resim servilerin rüzgar estikce insana dair gerçeği pek derin hikmetlerle fısıldayan o servilerin ruhunu hissetmekteyiz. Osman Asaf ayrıca Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuasının sorumlu yöneticiliğini de yapmıştır.

Şehzade Abdülmecit; Sultan Abdülaziz’ in oğludur. Resme ilgisi küçük yaşlarda kendini göstermiştir. Güçlü ve yetenekli bir ressamdır( resim 134). Sarayda Beethoven onun iyi bir portreci ve figür düzenlemelerini mükemmel bir şekilde yaptığının en iyi göstergesidir. Haremde Goethe figür ustalığını da gözler önüne sermektedir. Renk ustalığı ve figür düzenlemeleri açısından çağdaşları arasında özel birde durmaktadır.

Ömer Adil; Sanayi-i Nefise’den mezundur. 1914 yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebinde hocalık ve idarecilik yapmıştır. Kızlar atölyesi onun en önemli eseridir. Resim izleyende fotoğraftan yapılmış etkisi uyandırsa da kesinlikle fotoğraftan çalışmadığı resimlerini doğada ve doğal ortamlarda izleyerek yaptığı bilinmektedir.

Halil Paşa; Türk resim sanatında önemli bir yere sahip olan Halil Paşa akademinin etkisiyle sağlam desenler oluşturup figürlü kompozisyona ağırlık vermiş ve zamanla da empresyonist çizgiye yönelen kompozisyonlar oluşturmuştur. Halil Paşa empresyonizme karşıydı “ Paris’ e gidişimde resmin berbat bir hale geldiğini zayıf boyalar, çizgisiz renkler ve zayıf desenler gördüm. Bunlar hep Manet’in tesiriyle olmuştur. Bundan çok müteessir oldum. Mamafih şimdi Fransa’da tekrar yeni klasik üstadlar yetişmeye başladı. Neyse çok şükür.” Demesine karşılık resimlerinde empresyonizmin etkisi hissedilmektedir. Resimde çıplaklığın yasak olduğu dönemlerde Halil Paşa akademinin etkisiyle bir ilki daha gerçekleştirmiştir. Bu resmi onun çıplaklığa soğuk bakmadığı ve suret yasağına uymadığı görülmektedir.11

Fahri Kaptan; Fahri Kaptan’ın resimleri saray duvarlarında ve kartpostallara da girmiştir. Resimlerinin kopya olma olasılığı vardır. Arnavutköy Sırtlarından resmini 19. Yy . Türk manzara resmine sokamayız. Bu resimdeki derinlik etkisi uzay duyarlılığı ve özellikle ön sıradaki nefti ağaçlarının sağa sola atılmış taş blokların bulutların yarattığı antik atmosfer sanatçıya mal edilemez.12

Müfide Kadri; Çağdaş kadın niteliklerine ulaşan ilk kadın sanatçılarımızdandır. Pastel ve yağlı boya ustasıdır( resim 132). Osman Hamdi Bey’den ders almıştır. Sanata ailesinin desteğiyle başlamıştır. Ve aldığı eleştirilere yine ailesinin desteğiyle dayanmıştır. 22 yaşında rahatsızlanıp, hayata veda etmiştir. Bu erken ölüm ailesini oldukça üzmüştür. Onun anısına bir sergi düzenlenir. Bu sergi kadın sanatçılar adına açılan ilk kişisel sergi olmuştur.13 Çok erken yaşta ölmesine karşın onu çok iyi tanımamızı sağlayan güçlü eserler bırakmıştır.

Mihri Müşfik; Öncü kadın ressamlarımızdan biridir. Ressam Zonaro ona özel resim dersleri vermiştir. Padişahlık döneminde aldığı resim eğitiminin ve yurt dışında öğrenim görmesinin aykırı bulunacağından sahte pasaportla Roma ‘ya kaçmıştır. Roma’da ve Paris’de öğrenimini sürdüren sanatçı portre yaparak hayatını devam ettirmiştir. Sanatçı yeteneğinin yanında karizmatik kişiliğiyle dönemin tutucu ortamında genç kızların da resim ve heykel eğitimi alması için yoğun bir mücadele içine girmiş, çabalarının sonucu resim hocalığının yanında İnas Sanayi-i Nefise Mektebinde hem idarecilik yapmış hem de yeni yetenekler yetiştirmiştir. Sanatçının İnas Sanayi-i Nefise’de eğitime getirdiği yeniliklerden biri ilk çıplak kadın modelinin kız atölyesinde kullanılmasıdır. Mihri Hanım resim atölyesinin kadınlar hamamından model de sağlamıştır. Türk Hanımların bu konudaki çekingenliğinden modelleri Rum ve Ermeni hanımlardan yapmıştır. Çıplak erkek model sorununu ise arkeoloji müzesindeki torsları kullanarak çözümlemeye çalışmıştır. Torsların çıplaklığı şikayet konusu olunca bakanlık yetkilisine “Hakkı aliniz var efendim. Bir hanım mektebine bir erkek heykeli gitmiş, tabii doğru değil. Ama biz ona bir peştamal takarız” diyerek espriyle durumu düzeltmiştir. Bir müddet sonra model olarak giysili, yaşlı erkek getirilmiştir. ‘ Zaro Ağa’ bunlardan biridir. Mihri Müşfik’in eğitime getirdiği bir diğer yenilik atölyede yarışma açması ve 1. 2. 3. Eserlerin de atölyede sergilenmesidir. Sanatçı genellikle öğrencilerine büyük boy figürlü çalışmaları için füzen veya kömür kalem kullandırtmıştır.14

Figürü Türk resminde ilk kez ve üstelik de resmin temel ögesi olarak ele alan ressam Osman Hamdi Bey’dir. Buna rağmen Osman Hamdi Bey çıplak konusunu ele almamıştır. Bu da ilginç bir tutum sayılır. Özellikle müdürlüğünü yaptığı Sanayi-i Nefise’de öğrencilerin çıplak modelden çalışma isteklerine pek de sıcak bakmadığı anımsanmalıdır!15

Şevket Dağ; yaşamının büyük bir kesmi 20. Yy. da geçmiş olsa da sanatının en değerli günleri , en önemli yapıtları 19. Yy. ın bir uzantısı sayılabilir.Sanatçı ‘ interieur’ ev içi, kapalı mekanların ressamı olarak tanınmıştır. Ayasofya’nın kapısı adlı yapıtı türünün en güzel örneğidir.16 resimlerinde sürekli olarak cami kapılarını ve cami içlerini ve dışlarını resmetmesi bir yinelemedir. Döneminin fikri ve kültürel yapısına uygun resimler yapması ve sanatçı tavrı, onun beğenilmesinde önemli bir etkendir.

İstanbul’un rutubetli ve soğuk havalarında tarihi anıtları resmederken tutulduğu hastalıktan ölmüştür.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası

1909 yılında meşrutiyetin ilanından sonra Osmanlı devletinde esen yeni özgürlük rüzgarları, basında, bazı resmi ve özel kurumlarda yenilikçi harakatlerin oluşmasını sağlamıştır. Aynı yıl kurulanOsmanlı Ressamlar Cemiyeti , 1911 yılında Abdülkadirzade Hüseyin Haşim Paşanın yönetiminde kuruluşun adını taşıyan bir mecmua yayınlamaya başlamıştır. Ressam Osman Asaf’ın sorumlu yönetici olduğu dergi, 1914 yılına kadar 18 sayı yayınlamıştır.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası Türkiye’de plastik sanatlar alanında yayınlanan ilk yayın organı olmasının yanısıra ele aldığı konularla da bu alanda uzun zaman sürecek tartışmaların da öncülüğünü yapmıştır.17

Batılılaşma Sürecimizde Yabancı Ressamlar

19. yy. da Osmanlı ülkesinde ve İstanbul’da faaliyet göstermiş olan sanatçıların belli başlıları; Ziem, de Mango, Bello, J. F. Lewis, Preziosi, Guillement, Aiwasovzky ve Zonaro’dur. Bu ressamlara Harbiye’de ilk kez batı usulü resim derslerini yöneten Fransız hoca Mösyö Kes ile 1883 de Osman Hamdi eliyle Sanayi-i Nefise’nin kurulmasıyla hocalıklara getirilen Valeri ve Zarzecki’nin de katılması gereklidir.

Bu ressamlar arasında Pazar yönünde kataloge olmanın ötesinde önemli birer sanatçı olarak değerlenenlerin başında John Frederic Lewis ve Aiwazovzki gelmektedirler. Lewis etkin bir gravür sanatçısı olarak ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu gibi, Aiwazovzki de gelmiş geçmiş deniz ressamları arasında ön sırayı alan bir usta olarak ün kazanmıştır. Presiozi, de Mango, Bello gibi sanatçılar eserlerinin belgesel değerinin yanısıra teknik ustalıkları ile de dikkat çekerler. Renk kullanımı yönünde cesur bir miraca sahip olan Zonaro’nun Osmanlı sarayında çok rağbet görmüş olması bu özelliğine dayanmaktadır. İstanbul’da 19. Yy. ın ikinci yarısında faaliyet göstermiş olan Avrupalı ressamlar arasında en ilginç simalardan biri de Guillemet’ in oluşturduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Cezar’ın Osman Hamdi kitabında verdiği bilgilere göre Akademi adıyla bir resim eğitimi atölyesi, ilk kez bu sanatçı tarafından İstanbul’un Beyoğlu semtinde kurulmuş ve o zamanlar Pera adını taşıyan, çevresinde elçilikler ve ecnebilerin yerleştiği bölgeye, bu suretle ilginç bir kültürel katkıda bulunulmuştur. Guillemet’in Osmanlı resmi makamlarının da ilgisini çekerek kendisine bir sanat eğitimi kurdurulmasının söz konusu olduğu ancak sanatçının 1876-77 yıllarında baş gösteren kolera salgınında ölmesi sonucunda bu projenin gerçekleşmediği öğrenilmektedir.

Türk sanatçılarla birlikte bazı azınlık ve yabancı mensuplarının da katıldığı ilk İstanbul salon sergilerinden sonra (1901-1902-1903) Türkiye’de ve dünyadaki siyasal gelişmeler, Avrupalı ressamların Türkiye’de geniş ölçüde faaliyet göstermesine fırsat vermemiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca özellikle İstanbul’da açılan yabancı sanat sergileri, genelde yabancı kültür misyonları eliyle gerçekleştirilmiş ve Türk sanat akademisinde Leopold Levy ve Rudolph Belling gibi önemli hoca istisnaları dışında eğitimdeki katkıları azalmıştır.18

Sanat alanındaki gelişmelerde yabancı sanatçıların katkıları yadsınamaz. Osman Hamdi Bey Sanayi-i Nefise’de sürekli olarak yabancı ressamları eğitimci olarak almış ve bu konuda sürekli eleştirilmiştir. Oysa yabancı ressamlar Türk rssamlara göre çok daha rahat olmalarının yanısıra sanat temelleri sağlamdı. Ayrıca onların dünya görüşleri Osmanlı sanatçılarına göre daha geniş bir durumdaydı. Ve bunların yetiştirecekleri öğrenciler de aynı görüşlere sahip olacaktı. Fakat çok yetenekli ve çok bilgili olan Türk ressamlarının da yabancı ressamlar yüzünden kendilerini ifade edemedikleri bir gerçektir.

 Kaynakça : 

1 Türkiye’de Sanat P.S Dergisi sayı 42 sayfa 14 Berke İnel

2 Osman Hamdi tablolarında gerçekle ilişkiler. V. Belgin Demirsar- sayfa 9- Kült. Bak. Y.

3 Gergedan- sayı 19 , sayfa 9- Kemal İskender

4Sezer Tansuğ- Çağdaş Türk Sanatı- sayfa 10

5 Türk Heykeli – Hüseyin Gezer – sayfa 54-57

6 Başlangıcından Bugüne Türk Resim Sanatı Tarihi -sayfa 160

7 Sezer Tansuğ- Çağdaş Türk Sanatı- sayfa 91-92-93

8 Türkiye’de Sanat P.S Dergisi- Sayı 36 sayfa 20-21 Dr. Kıymet Giray

9 Türkiye’de Sanat P.S.Dergisi –sayı 24 sayfa 16 Dr. Kıymet Giray

10 Türkiye’de Sanat P.S. Dergisi, sayı-42 , sayfa –16 Berke İnel

11Tombak , sayı-33, sayfa-99-100 İlkay Karatepe

12Başlangıcından Bugüne Türk Resim Sanatı Tarihi , sayfa 165

13 Türkiye’de Sanat P.S. Dergisi , Sayı 10 say.42-43 Dr. Kıymet Giray

14 Tombak, sayı-27, say.40-41 Ayşen Aldoğan

15Türkiye’de P.S. Sanat Dergisi , sayı-10 , say.43 Kemal İskender

16Başlangıcından Bugüne Türk Resim Sanatı Tarihi , sayfa -164

17 Tombak Dergisi, sayı-30, Sayf.-102 Nilgün Yüksel

18 Türkiye’de Sanat P.S. dergisi, sayı-2 , sayfa-31 Sezer Tansuğ

Kynk.: http://www.turkresmi.com