Konser salonlarını bir yana bırakırsak bu müziği Tin Cup, Spy Game, A View to Kill, What Lies Beneath, White Chicks, Saved!, Pacific Heights, ve The Other Sister gibi yapımlarda da duyduk. Bunlar sadece birkaç örnek karşımıza daha farklı yerlerde çıktı.

Televizyon reklamları, düğün salonlarında bile duyduk. Hatta kulağımız onun müziğine o kadar çok alıştı ki artık onu dinlerken ayırt bile edemiyoruz.

İtalyan ressam Marco Ricci’nin manzara resimlerinden esinlenen Antonio Vivaldi, 1720 ve 1723 yılları arasında besteledi ve 1725 yılında, Amsterdam’da ‘Il cimento dell’armonia e dell’inventione’ adını verdiği on iki konserde sahneledi.

Dört Mevsim (Le quattro stagioni), her biri ‘hızlı-yavaş-hızlı’ şeklinde bir tempoyla ilerleyen ve hepsi ayrı formlarda olan, dört konçertodan oluşur. (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış). Her konçertoya ortamı ve olayları anlatan on dört mısralık bir sone (şiir) eşlik eder.

Vivaldi mevsimlere özgü olayları, örneğin rüzgârın uğultusunu, yağmurun sesini, kuru yaprakların düşüşünü ve kuşların ötüşünü müzikle adeta resimlemiş, bu nedenle Dört Mevsim ünlü İtalyan ressam Botiçelli’nin tablolarındaki renklerin müziğe yansıması olarak yorumlamıştır.

Yayımından bu yana, müzikologlar Vivaldi’nin ‘Dört Mevsim’inin, barok dönem boyunca yazılmış en cesur program müziği arasında yer aldığını düşünür.

Program müziği, barok döneminde tipik olarak kullanılan bir teknik değildi (aslında “program müziği” terimi romantik döneme kadar icat edilmemişti), bu yüzden Vivaldi’nin bu çalışması oldukça eşsiz görülmüştür. Konçertoların her birini dinledikçe, Vivaldi’nin işinin genel kalitesini ve dengesini kaybetmeden her sonatı ne kadar doğru bir şekilde canlandırdığını görünce şaşırıyorsunuz zaten. Gelin daha yakından bakalım.
Bahar geldi ve kuşlar mutlu. Baharı şarkı ile selamlıyorlar. Akarsular, zephyrs’in nazik nefesinin getirdiği bi esintiyle akıyor. Ayrıca bir derenin şırıltısı, meltem esintisi ve rüzgârın sesi duyuluyor. Bu tempolu ve coşkulu açılış teması ruhumuzu okşuyor. İkinci bölümde yaylılar eşliğinde solo keman, bir çobanla köpeğinin ağaçların altında uyuklamasına atıfta bulunuyor. Üçüncü bölümde ise sakin bir pastoral dans tınısı var.

İkinci konçertoda “Yaz”, zaman zaman fırtına ve yağmurların görüldüğü, boğucu sıcaklıkta olan bir mevsim olarak tasvir ediliyor. İlk bölümde güneşin kavurucu sıcağından yanmış insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Ardından orkestra; kuşların şarkılarını, rüzgarın sesini ve yaklaşan bir fırtınanın uğultusunu seslendiriyor.

İkinci bölümde, uykulu bir küçük çobanın, çakan şimşekler ve sinekler nedeniyle uyuyamaması canlandırılıyor. Son bölümde ise, fırtınanın ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasının sesi duyuluyor.

Bu kısım, “Sonbahar”, hasadın toplanmasını kutlayan köylülerin dansı ile başlıyor. İkinci bölümde köylülerin içkinin etkisiyle birer birer uykuya dalışı canlandırılıyor. Son bölüm ise bir av anlatılıyor. Solo keman korkmuş av hayvanlarının çığlıklarını seslendiriyor.

“Kış”ın ilk bölümünde; rüzgarlı, karlı ve soğuk hava resmediliyor. Solo keman rüzgarı, yaylı çalgılar ise titreyen ve ısınmak için ayaklarını yere vuran insanları anlatıyor.
İkinci bölümde ise bir ateşin başında toplanmış köylülerin rahatlaması, huzur ve dinginliğe kavuşmaları canlandırılıyor. Konçerto, karda yuvarlanmanın heyecanını yansıtan canlı bir allegroyla da son buluyor.

Hasankeyf Müzesi, birinci etap teşhir çalışmalarının tamamlanmasıyla kapılarını ziyaretçilere açtı. Batman’ın Hasankeyf ilçesinde 2013’den bu yana yapımı devam eden Hasankeyf Müzesi’nin birinci etap teşhir çalışmaları tamamlanırken, müze ziyaretçileriyle buluştu. Müzede paleolitik, neolitik, kalkolitik, tunç, demir ve ortaçağ dönemlerine ait eserler, kronolojik düzende, ait oldukları döneme ilişkin görsel canlandırmalarla ziyaretçilerine o dönemde yaşıyormuş hissi uyandıracak şekilde tasarlandı.

Batman Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet İhsan Aslanlı, Hasankeyf Müzesi’nin açılışında yaptığı konuşmada “Ilısu Barajı HES Projesi Kültürel Varlıkları Koruma Kurtarma çalışmaları kapsamında yürütülen arkeolojik kazılarda çıkarılan tarihi eserler, Hasankeyf Müzesi’ne taşındı. 8 bin 150 metrekare alana sahip olan Hasankeyf Müzesi, bölgemizin arkeolojik değerlerini yansıtmada büyük hizmetler sunacaktır” dedi.

Felsefe ile dünyaya yepyeni bir ışık açan Mevlana’nın sesi duyulur Konya sokaklarında… Bozkırda açan çiçek bir nevi aşkın adıdır Konya…  Asırların el sanatlarını yaşatır yüreğinde… Geleneği ayrı güzeldir, Maharetlisi bir ayrı güzel…

Adını size anlatacak kelimeler bulamayız ama şunu söyleyebiliriz,  adı Mevlana ile özdeşleşmiş şirin kent Konya. Sayısı bilinemeyecek kadar çok tarihi eserleri ve güzellikleri barındırır bir çiçeğin yaprağında. Konya kenti Bizans Selçuklu,Roma,Lidya gibi bir çok imparatorluğun büyüsünü içinde taşır. Türk-İslam döneminden yapılan eserlerin günümüzde her ne kadar ulaşılamadığı söylense de Konya’nın kendisi bile bu bunları içinde bulunduran bir müzedir.

Konya Selçuklulara iki asır boyunca yaptığı başkentlikten dolayı göz alıcı eserlere ve yapıtlara sahiptir. Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerini kalbinde barındıran Konya Bu yönüyle oldukça fazla turist çeker. Konyayı Keşfetmek istiyorsanız gideceğiniz ilk durak “Mevlana Müzesi.”

Mevlana’nın babasına hediye edilen gül bahçesine 1274 yılında mimar Bedrettin Tebrizi aracılığıyla inşa edilen türbe, “En Yeşil Kubbe” adıyla anılır. Bu türbeye neden böyle dendiği merak ediyor gibisiniz. Bu türbeye bu ad verilmiş çünkü 16 dilimli külahının içinin turkuaz renkli çinilerle kaplı olmasıdır.

Türbe ve çevresindeki oluşan binalardan oluşan müzede Mevlana’nın sandukası, derviş mezarları, tarihi Kuranlar,el yazmaları,levhalar, sema törenlerinde kullanılan enstrümanlar,derviş kostümleri, dönemin yaşayışı ile ilgili bilgiler içeren metinler ve Mevlana’nın kişisel eşyaları sergilenir.

Türbeden içeri girdiğinizde sizi tamamen bir huzur karşılıyor. Hatta milyonları içinde barındıran sevgisini ruhunuzda hissetmenizde birebir.

17 Aralık 1273 olan rahmet gününü “Şeb-i Arus” yani düğün gecesi olarak niteleyen Mevlana’yı ziyaret etmek için, Aralık ayı içerisinde düzenlenen etkinliklikleri beklemek isabetli olur.

Testiler, desenli kaplar,çiçekli saksılar Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Konya’da da motif motif renk renk olmaktadır. Bu konuda uzmanlaşmış ilçelerin başında da Doğanhisar gelmektedir. Konya bu ve bunun gibi pek çok el sanatı,doğal ve tarihi zenginlikleri, dünyayı ayağına getiren dini motifleri ile Anadolu’nun gözbebeğidir.

Andy Warhol Marilyn Monroe öldükten kısa bir süre sonra onun resimlerini yapmaya başladı. 1953 yılında  “Niagara” filminde çekilen siyah-beyaz fotoğraf bu aslında bu eserin alt yapısını oluşturuyordu. Warhol bu fotoğraf kapsamında binlerce eser üretti.

Görselin sürekli bir tekrar içinde olduğu ve Warhol’un ” film şeridi montajı etkisi” olarak adlandırdığı bu çalışma bir yönden de sanatın sözde eşsizliğine bir tepki niteliğindeydi. Galeride sergilemek için dünyaca ünlü bir yüzü kullanmayı tercih ederek yüksek sanat ve popüler sanat arasındaki geleneksel ayrımı sorgulamakta olan Andy Warhol’un kendisi ile çelişen bir çok görüşü vardı. Bir yandan Marilyn ‘in güzelliğini ve ihtişamını kullansa da Andy bir yandan da sanatçının yeteneğini ve dehasını çökertmeyi planlıyordu.

Peki Marilyn’ler hep aynı biçimde mi tekrarlanıyor? Hayır. Aslında tekrarlanan Marilyn’ler arasında fark var. Resmin üzerindeki boyalar, ve bu baskıların dergiler kadar parlak olmasına izin verilmiyordu.

Eserin biraz daha derinine inelim

1-) Aynı gibi gözükse de farklı

Warhol, serigrafiyi neden bu kadar çok sevdiğini ” Aynı resmi her seferinde küçük farklarla yeniliyorsunuz ” sözleriyle ifade eder. Bu varyasyonlar mürekkeple ve ya kayıt cihazı ekranının kaymasıyla oluşur. Resmin önceki görüntüsü sanatçının kısmen kontrol edebildiği bir süreç ile dönüşürülmüştür.

2-) Bir takım mürekkep izleri

Fotoğraf ,siyah mürekkebin kumaşa sürülmesi yoluyla boyalı resmin üstüne uygulanır. Serigrafi mürekkebin kabaca uygulanışı kumlu gölgeler ve lekeler yaratarak orjinal fotoğrafın ihtişamını gölgeler; endişe ve ölümlülüğü çağrıştırır.

3-) Uçuk renkler

Saç,ruj,ten göz kapakları ve arka planın renkli bölgeleri, beyaz astar üzerine el ile boyanmıştır. Bu iş için Uçuk renkler kullanılır ve eserin geneli natüralist olsa da yaratılan etki yapaydır.

Peki bu kadar ünlü bir eserin yaratıcısını tanımak ister misiniz?

Andy Warhol 6 Ağustos 1928 yılında ABD’de doğdu. Ressam, film yapımcısı ve yayıncı olan Andy Warhol, pop art akımının en önemli temsilcilerinden kabul edilir. Seri üretimin, seri üretim nesnelerinin sıkça kullanıldığı bir sanat türünü kullanır. Sanatçı, resimlerini afiş tekniği ile çoğaltmıştır. Bu radikallik aslında bir tepkidir ve çağın toplumsal olaylarıyla bir bütünlük içindedir.

Ayrıca Nico ve The Velvet Underground’ı Andy Warhol keşfetmiştir.

Andy Warhol’un pop-art’ı, The Velvet Underground’ın bütün etkinliklerinde kendisini gösterir. Grubun vokalisti Lou Reed 80’li yılların Chuck Berry’si olarak sunulacaktı.

Nico, Andy Warhol’la tanıştığında henüz bir manken ve film yıldızıydı. Warhol onu Chelsea Girls adlı süperstarları arasına soktuktan sonra, Lou Reed’e Velvet Underground’ın bazı vokal parçalarını ona söyletmesini önerdi. Nico duygu yüklü solo kariyerine başlamadan önce, grubun ilk albümüne katkıda bulunacaktı.

Warhol çektiği kısa filmlerle Bağımsız Film Ödülü’nü kazandı. Ayrıca “Empire” ve “Sleep (uyku)” isimli iki deneysel uzun film çekti. Bu filmlerden ‘Empire’ 8 saat sürüyordu ve yapımı, Empire State Binası’nın karşısına konulmuş bir kameranın 8 saat boyunca sabit bir noktada çalıştırılmasıyla gerçekleşmişti. ‘Sleep’in konsepti de buna benziyordu. Uyumakta olan birinin 6 saatlik uykusunu görüntülüyordu. Warhol, kendisiyle yapılan bir röportajda ‘Birisinin yazdığı kitabı okumaktansa, kendine iç çamaşır alışını seyretmeyi tercih ederim’ demişti.

Warhol’un 1966’da yaptığı “Chelsea Girl” adlı filmi, ticari salonlarda gösterilen ilk underground film olarak tarihe geçti. ’67 yılında Warhol üniversitelerde konuşmalar yapmaya başladı. Konuşmaları o kadar başarılı olmuştu ki, bazı üniversiteler, onun yerine konuşma yapması için Warhol’a benzeyen tiyatrocularla anlaşmaya başladı. 3 Haziran 1968’de Warhol’a, radikal feminist bir grubun üyesi olan Valerie Solanas tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Warhol göğsünden aldığı üç yara nedeniyle önce öldü sanıldı, kalp masajıyla hayata döndürüldü, ancak iki ay sonra ayağa kalkabildi. Solanas önce akıl hastanesine ardından da 3 yıllık cezasını çekmek üzere ceza evine gönderildi. Bu olayı anlatan I Shot Andy Warhol adlı bir film çekildi.

Bu yıl 8’incisi düzenlenecek olan ‘Uluslararası Suç ve Ceza Festivali’ için düzenlenen basın toplantısında festival başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer ile festival direktörü Prof. Dr. Bengi Semerci, festivalin amacı ve bu yılki program hakkında bilgi verdi.

8. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin basın toplantısı yapıldı. Crown Plaza Otel’de yapılan toplantıda 9 – 15 Kasım arasında gerçekleştirilecek festivale katılacak olan filmler ve yarışma jürileri tanıtıldı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi olan festivalin başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi  ve festival koordinatörü Prof. Dr. Bengi Semerci’nin katıldığı basın toplantısında festival programı da açıklandı.

İstanbul üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin işbirliğiyle düzenlenecek olan 8. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde ‘Madde ve Alkol Bağımlılığı’ konusunda dünyanın birçok ülkesinde gelecek olan hukuk psikatri sosyoloji ve politika alanlarında önemli isimlerin katılacağı bir dizi panel de düzenlenecek.

Toplantılar İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki ana binasının salonlarında ücretsiz olarak izlenebilecek. Festivalin ‘Altın Terazi Uzun Metrajlı Film Yarışması’nın Derviş Zaim Başkanlığındaki jürisinde Bulgaristan’dan Pavlina Jeleva, İsviçre’den yapımcı İvan Madeo, Rusya’dan yapımcı senarist yönetmen Evgenia Tirdatova, Türkiye’den tiyatro ve sinema oyuncusu Bennu Yıldırımlar yer alıyor.

Nilüfer Belediyesi tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, sûfi dönüşlerini modern dansla birleştiren dans sanatçısı Ziya Azazi’nin “Derviş” adlı gösterisiyle son buldu.

Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği 3. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, dünyaca ünlü dans sanatçısı Ziya Azazi’nin unutulmaz gösterisiyle sona erdi. Nâzım Hikmet Kültürevi’nde gerçekleştirilen gösteriye sanatseverler yoğun ilgi gösterdi. 11 Ekim’de başlayan ve dört gün süren 3. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’nin kapanış etkinliğinde Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç, tüm katılımcılara teşekkür etti. Özkılınç, ” Bu festivali diğer festivallerden farklı kılan, farklı disiplinlerle de şiiri buluşturmamızdır. Şiirden yola çıkılarak çekilen film gösterileri, bestelenen şiirler ve dans gösterisi. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali böyle bir festival olmaya devam edecek” diye konuştu.
Özkılınç’ın konuşmasının ardından dünyaca ünlü dans sanatçısı Ziya Azazi sahne aldı. Sûfi dönüşleri modern dansla birleştiren usta sanatçı ‘Derviş’ adlı gösterisiyle izleyicisini büyüledi. Zorlu bir performans sergileyen Azazi, gösterinin sonunda katılımcılar tarafından ayakta alkışlandı. Etkinliğin sonunda Nilüfer Belediye Meclisi Üyesi Aysel Okumuş, Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey adına sanatçıya plaket verdi. Usta sanatçı Ziya Azazi de plaketi, izleyiciler arasında bulunan anne ve babasına vererek duygusal anlar yaşanmasına neden oldu.
Nilüfer Belediyesi tarafından bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, dört gün boyunca 14 şairi farklı etkinliklerde halkla buluşturdu. Türkiye, Hollanda, Hindistan, Hırvatistan, Makedonya ve Ukrayna’daki Nilüfer Belediyesi’nin kardeş kenti Mykolaiv’den gelen şairlerin şiirleri, kentin farklı noktalarında yankılandı.

Bağımlılığa karşı farkındalık çalışmalarına uluslararası boyut kazandırmak amacıyla düzenlenen Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması’nın üçüncüsü için başvurular başladı. Bu yılın ana teması “Bağımlılıklara Karşı Sporun Önleyici Etkisi” olarak belirlenen yarışmaya başvurular, 31 Aralık 2018 tarihine kadar yapılabilecek.

Yeşilay tarafından, bağımlılığa karşı dikkat çekilmesi, farkındalık oluşturulması ve özellikle gençlerin bağımlılığa karşı bilinç geliştirmelerine katkı sağlanması amacıyla düzenlenen Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması’nın üçüncüsü için başvurular başladı.

Spor faaliyetlerinin bağımlılık yapıcı maddelerden ve davranışlardan uzak durulmasındaki önleyici gücü ve etkisinden hareketle ana teması; “Bağımlılıklara Karşı Sporun Önleyici Etkisi” olarak belirlenen yarışmaya başvurular, 31 Aralık 2018 tarihine kadar yapılabilecek.

Birinciye 15 bin TL ödül
Jüri üyeliğini; Karikatürcüler Derneği Başkanı Metin Peker, Yeşilay Bilim Kurulu Başkanı ve Şehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Peyami Çelikcan, Karikatürist ve 2. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması 1.’si Borislav Stankovic, Karikatürist Şevket Yalaz ile Yeşilay Etkinlik Birimi Müdürü ve Karikatürist Özcan Çalışkan’ın yapacağı yarışmaya adaylar en fazla 3 eser ile katılabiliyor. Ayrıca, ödül almamış olmak şartıyla, başka yerde yayınlanmamış eserler de yine yarışmaya kabul ediliyor. Karikatürcüler Derneği ile birlikte düzenlenen yarışmada, ödül kazanan eserler; sanatsal niteliği, konuya uygun mizahi yönü, eserde yansıtılan konunun günlük yaşamla ilişkili toplumsal ve kültürel etki gücüne göre puanlandırılarak ‘Birincilik’ ve ‘Başarı Ödülü’ olmak üzere iki kategoride derecelendirilecek. Buna göre Birincilik Ödülü’nü alan yarışmacı 15 bin TL, Başarı Ödülü’ne layık görülecek 5 kişi de 3.500’er TL ile ödüllendirilecek. 2019 Mayıs ayında yapılacak ödül töreni sonrası dereceye giren eserler ülkemizde ve dünyada bir çok etkinlikte sergilenecek.

2’nci Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması’na ABD, Brezilya, Meksika, Endonezya, Rusya, Çin, Avrupa ülkeleri ve Ortadoğu başta olmak üzere 63 ülkeden 379 katılımcı 836 karikatür eseri değerlendirmeye alınmıştı.

ULUSLARARASI YEŞİLAY KARİKATÜR YARIŞMASI TEKNİK ÖZELLİKLERİ
Boyut ve Teknik Bilgi
A4 veya A3 ebat – Siyah beyaz veya renkli / 300 dpi çözünürlük
Dil
Türkçe veya İngilizce (Gerektiği halde yazı kullanılacaktır. Ancak sözel/yazılı değil görsel anlatım ön planda tutulacak)
Ödüller
Büyük Ödül 15 bin TL + Plaket, Başarı Ödülü 3500 TL + Plaket (5 adet)
Değerlendirme
Sanatsal nitelik 25, konuya uygun mizahi nitelik 25, eserde yansıtılan konunun günlük yaşamla ilişkili toplumsal ve kültürel etki gücü 50 tam puan üzerinden ölçülecek.

Web sitesi üzerinden kayıt ve katılım
http://cartooncontest.yesilay.org.tr sitesi üzerindeki yönergeler takip edilerek yarışmaya başvuru yapılabilir.

Son Başvuru
31 Aralık 2018

Yeditepe Üniversitesi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali’nde, 19 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında 8 projeyle yer alacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve Yeditepe Üniversitesi’nin tema sponsorları arasında yer aldığı 4. İstanbul Tasarım Bienali, Jan Boelen’in küratörlüğünde, “Okullar Okulu” temasıyla, 22 Eylül – 4 Kasım tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.

Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, Pera Müzesi, Arter, SALT Galata ve Studio-X İstanbul olmak üzere Beyoğlu bölgesindeki altı mekâna yayılan bienalde, tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi pek çok farklı alandan, 6 kıtadan 100’ün üzerinde katılımcının projeleri görülebiliyor. Bienalde Yeditepe Üniversitesi de, 19 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında, 8 projeyle ziyaretçilerini ağırlıyor.

Tasarım Konuşmaları Maratonu
Pera Müzesi Oditoryumu’nda, 19 Ekim’de, 10.00-22.00 saatleri arasında Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, İletişim Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi öğretim üyelerinin katılımıyla “Tasarım Konuşmaları Maratonu” gerçekleştirilecek. Maratonda, tasarım, sanat ve kültürle ilgili, mekân, şehir, nüfus, toplumsallık ve bireysellik ilişkisi, yaşam alanları ve yaşam biçimleri, yeni görsel diller, yeni ölçümler, yeni haritalar temalı güncel tasarım konuları ele alınacak.

Sergiler
Üniversite misafir okul olarak Akbank Sanat’ta, 25 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında 4. İstanbul Tasarım Bienali classroom/dersliklerinden birini üniversitenin farklı bölümleri tarafından düzenlenen atölye ve panellerle stüdyoya dönüştürecek.

Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğretim Üyesi Özlem Mutaf Büyükarman ve Dr. Öğretim Üyesi Demet Karapınar’ın “The Perfect Time” isimli projesi ile Görsel İletişim ve Tasarım Bölümü Öğretim Görevlisi Ergül Özkutan’ın “100 Frame Intervals” isimli projesi, 25 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında, Akbank Sanat’taki derslikte sergilenecek.

“Tarih hakkında hiçbir şey bilmiyorum, sadece size neler olduğunu anlatıyorum.” Chris Killip

Chris Killip 1970’lerin sanayileşme sürecinin, İngiltere’nin kuzeyinde yaşayan topluluklar üzerindeki yıkıcı etkisini belgelemiş, sosyo-politik eşitsizlikleri yansıtarak kuşağının önemli fotoğrafçıları arasında yer almayı başarmıştır. Margaret Thatcher dönemini fotoğraflayan Killip,  uygulanan neo-liberal politikalar ve hükumetin kayıtsızlığı sonucunda yoksulluğa sürüklenen bir halkın trajedisini yansıtmıştır.

1964 yılında ticari fotoğrafçılıkta çalışmak için Londra’ya taşınan Killip, New York’ta Paul Strand ve Walker Evans’ın gerçekçi fotoğraflarını görüp etkilendikten sonra, ticari fotoğrafçılığı bırakıp belgesel fotoğrafçılığa yönelmeye karar verdi. İngiltere’nin kuzeyinde, ülkenin üç ana ağır sanayisinin (çelik işleri, tersaneler ve kömür madenleri) düşüşünü fotoğrafladı.  Petrol ve IMF krizleri, Kuzey İngiltere’deki yaşamın belirleyici koşulları haline gelmesiyle Newcastle’a yerleşmeye karar verdi. Kuzeydoğuda çekilen fotoğrafların çoğunda en çok dikkat çeken tema, üretim kasabalarının sekteye uğraması ve ülkenin bazı bölgelerinde ortaya çıkan sosyal dağılmadır.

Chris Killip; Man Adası’ndaki kömür madencilerini, lastik fabrikasında işçileri, günlük hayata sinen atmosferi, siyah-beyaz ve grinin tonlarıyla sanatsal, ancak gerçekçi bir üslupla yansıttı. Kuşkusuz bu görüntüler, tarihsel ya da sosyolojik olgudan çok daha fazla şeyin ifadesidir. Dramatizasyondan uzak olan görüntüler politik bir yıkımın eşiğinde, yaşama tutunmaya çalışan bireylerin;  hüznünü, umutsuzluğunu ve yok-oluşunu gözler önüne seriyor.

“Benim için insanlar fikirlerden önce gelir.” Chris Killip

Baba Sahne, ödüllü oyunlar ‘Kanlı Komedya Caligula’ ile ‘Aşk Ölsün’ü sahnelemek için gün sayıyor. Baba Sahne’nin ödüllü prodüksiyonları ‘Kanlı Komedya Caligula’ ve ‘Aşk Ölsün’ yeni sezonun ilk oyunlarıyla tiyatro severlerin karşısına çıkıyor.

Roma İmparatoru Caligula’nın hikâyesiyle, halkın özgürlük ve demokrasi çağrısına eleştirel ve trajikomik bir yaklaşım getiren ‘Kanlı Komedya Caligula’ 20 Ekim’de Günay Karacaoğlu’nun rol aldığı tek kişilik ‘AşkÖlsün’ ise 21 Ekim’de Baba Sahne’de sezonu açıyor.

Bulgar yazar Stefan Tsanev’in yazdığı, Ragıp Yavuz’un rejisörlüğünü ettiğini ‘Kanlı Komedya Caligula’nun oyuncuları Ahmet Saraçoğlu, 18’inci Direklerarası Seyirci Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu, Ecem Üstündağ ise 23’üncü Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödüllerini kazanmıştı.

Kanlı Komedya ‘Caligula’, sanata ve edebiyata katkılarıyla olduğu kadar, halkına ve çevresine yaşattığı zorbalık, vahşet ve sapkınlıklarıyla da tanınan Roma İmparatoru Caligula’nın hikâyesi üzerinden, halkın özgürlük ve demokrasi arayışına eleştirel ve trajikomik bir yaklaşım sunuyor.

500 ile 1000 yılları arasında Britanya Adaları’nda yani İskoçya, İrlanda ve Kuzey İngiltere’de üretilen sanat eserleri için kullanılan ‘İnsüler’ terimi ile tanımlanan eserlerin kim tarafından yapıldığının kesin olarak bilinmediğinin altını çizmek gerekiyor.

Britanya Adaları sanatı söz konusu olduğunda başlıca biçimsel etkinin 6. yüzyılda Orta Avrupa menşeli kabilelerin gevşek birliği olan Keltlere dayandığını işaret eden uzmanlar, Roma İmparatorluğu genişledikçe Keltlerin ya asimile olduğunu ya da Ada’nın batı uçlarına sürüldüğünü hatırlatıyor.

Ada’nın sonlarına doğru yerleşmeye karar veren Viking ve Germen yağmacıların da sanat eserleri üzerinde etkisi görülmüştür. Kelt üslubunun uzun yıllar yaşayabilmesinin temel sebebi sahip olduğu uyarlanabilme özelliğidir. Kelt sanatının en temel uygulama alanları, metal işçiliği, taş işçiliği ve el yazmalarıdır. Ada sanatı terimi çoğunlukla el yazması bağlamında kullanılır. Bu el yazmaları genellikle yerel nüfusu Hristiyanlaştırmaya çalışan misyonerler için önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Durrow Kitabı, Lindisfarne İncilleri ve Kells Kitabı’nın da dahil olduğu en güzel örnekler, karmaşık bir kaligrafi veya dört İncil yazarının sembolleri ile bezenmiştir.

Günlük hayatımızda gittiğimiz kafelerde, geçtiğimiz yerlerde, izlediğimiz dizilerde duyduğumuz o hoş ezgilerin hangi sanatçılara ait olduğunu merak edip hiç araştırdık mı ? Yalnızca dinleyip ne güzelmiş diyerek mi yetiniyoruz ? Özel Nar Sanat Eğitim Kursu olarak bu konuda sizlere yardımcı olmak istedik. Ve karşınızda Antonio Vivaldi  hayatı ve eserleri.

Çağdaş müziğin temeli olan o  klasik ezgilerin, yıllar önce belli kalıplara uygun olarak yazılmış o notasyonların bizde bıraktığı etki nereye de gitsek hep aynı aslında. Klasik müzik beynimizin her köşesinde ve bize dört mevsimi yaşatan cinsten. Kimi zaman dışarıda, kimi zaman evde…

Antonio Lucio Vivaldi Kimdir?

Antonio Lucio Vivaldi 4 Mart 1678’de, romantik şehir Venedik’te doğdu. İlk müzik eğitimini, St. Marc Kilisesi orkestrasındaki keman virtüözü olan babasından aldı. 1693’te Venedik’te bulunan bir rahip okuluna girdi ve 1703 yılında da kilisede papazlık görevine atandı.

Kızıl saçlarından dolayı uzun süre onu ‘Kızıl Papaz’ adıyla çağırdılar. Ardından astım hastalığı ortaya çıktı fakat bu, çevresi tarafından ‘dini görevinden ayrılması için gösterilen bir bahane’ olarak görüldü. Vivaldi buna aldırış etmedi. Açıkçası, belki de o zamanlarda rahiplik eğitimi, fakir bir aileden gelen bir çocuğun ücretsiz eğitim almabilmesi için bir yol olarak düşünülüyordu, bu seçim de kendi isteği dışında gelişmişti. Kısacası küçük Antonio’nun zaten başka bir seçeneği yoktu.

Vivaldi’nin Hayatı

1703 yılından itibaren Venedikte’ki sayılı kurumlardan biri olan ‘Pio Ospedale della Pietà’ da (Rahibe Hastanesi) keman öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Buradaki görevi yetim ya da engelli kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Keman öğretmeni olduğu bu kurumda üstün icra yeteneğine sahip bir koro ve orkestra kurdu.

Bir yetimhane olarak adlandırılsa da, Ospedale, aslında asilzadenin kız çocuklarına ve yine o asilzadelerin metresleriyle olan birçok özel işlerine de ev sahipliği yapıyordu. Bu nedenle, Vivaldi bu anonim babalar tarafından iyi karşılanıyordu. Genç bayanlar orada iyi bir şekilde bakılıyorlardı ve müzikal standartlar Venedik’tekilerin en iyileri arasındaydı. Ospedale korosu ve orkestrası artık çok iyi tanınıyordu.

Vivaldi koro için konçertolar, kantatlar ve kutsal müzik eserleri yazmaya devam ediyordu.

1704’te ‘viola all’inglese’ öğretmeni pozisyonu keman eğitmeni olan görevine ek olarak geldi.

1705 yılında eserlerinin ilk koleksiyonu, Raccolta yayınlandı.

1709 yılına kadar aynı kurumda öğretmenlik yapmaya devam etti. Yönetimindeki toplulukla kendi eserlerini seslendirerek ülkeleri dolaşması, görevini ihmal etmesi, bir papaz için fazla dünyevi bir yaşam sürmesi birtakım eleştiriler aldı.1709 yılında bu görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

1709’da Op.2 keman sonatını Danimarka Kralı IV. Frederik’e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazma çalışmalarına başladı. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi’nin 12 konçertodan oluşan L’estro Harmonico adli eserini yayımladı. Bu dönemin en etkili müzik yayını oldu.

Almanya dışına hiç çıkmayan Bach’in müziğinin İtalyan yanının oluşmasında da bunun büyük ve önemli bir yeri var.

Okuldan ayrıldıktan sonra bir yıl kadar bir opera tiyatrosu olan ‘Teatro Sant ‘Angelo’ için serbest müzisyen olarak çalıştı. Verdiği bir yıl aradan sonra, Ospedale tarafından 1711’de oybirliği ile geri çağrıldı. 1713 yılında enstitünün müzikal faaliyetlerinden sorumlu oldu ve 1716’da ‘maestro de ‘konserei’ye görevine terfi etti.

Ospedale’deki görevi sırasında, yani altı yıllık süre zarfında Vivaldi besteci kimliğiyle dikkat çekmeye başladı. Birçok eserini bu dönemde yazdı.

1714’te Vivaldi’nin konçertolarını duyan Quantz, Albinoni ile birlikte Vivaldi’ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağışladı.

1716 yılında Vivaldi tiyatro sahnelerinde sergilenecek operalar için arialar yazmaya ağırlık verdi. Bu operalardaki karakterler kız erkek fark etmeksizin, Opsedale’deki kız yetimler tarafından canlandırılıyorlardı.

Öyle ki; O’nun bu modern opera tarzı Benedetto Marcello gibi daha muhafazakar müzisyenler tarafından kabul edilmedi. Marcello hem yargıç ve hem de amatör bir müzisyendi. Vivaldi’ye ve onun modern opera tarzına bir karşıt görüş hareketi olarak da ‘üzerinde IL teatro alla moda’  yazan broşür bastırdı. Kapakta Vivaldi’nin keman çaldığı bir karikatürü de vardı.

Vivaldi 1717’nin sonlarına doğru Mentua’ya taşındı ve orada prens Philip’in önderliğindeki oda orkestrasının şefliğini yapmaya başladı. Operalar, kantatlar ve konser müzikleri yazdı. İki, üç yıllık süre zarfında yazdığı operalardan biri de Armida ve Tito Manlio’ idi.

1721’de Roma’ya taşındı. Operalarındaki yeni stilini tanıttı ve Papa Benedict XIII onu çalması için yanına davet etti.

1723 ile 1724’te Roma’daki karnaval mevsimi için üç opera yazdı. Yine 1723’te Vivaldi, Pieta’nın yöneticileriyle ayda iki konçerto besteleme konusunda anlaştı.

Vivaldi, Mantua’da tanıştığı tanınmış genç şarkıcı Anna Giraud ile 1725’te Venedik’e geri döndü. 1725’te yazdığı eseri Op. 8, ‘Il cimento dell’armonico e dell’inventione’ ile ünü daha da yayıldı.

Bu yıllarda opera sanatçısı Anna Giraud ile ilişkisi başladı. Onunla birlikte kız kardeşi Paolina’ya taşındı.

Dört opera daha yazdı. Bu dönemde, 1717-1725 yılları arasında Vivaldi, müzikteki doğal sahneleri tasvir eden dört keman konçertosu yazdı. Meşhur ‘Dört Mevsim’ operası işte bu yıllara yazılmaya başlandı.