AGO, yeni sezona Ankara MEB Şura Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek konserle başlamayı planlıyor.

Ankara’da bulunan konservatuvar ve benzeri yüksek sanat eğitimi veren okulların genç müzisyenleri geçtiğimiz yıl bir araya gelerek AGO adında kolektif bir senfoni orkestrası kurdu. Yalnızca konserler veren bir topluluk olmak istemeyen AGO, bu bağlamda Gülsin Onay, Ozan Tunca ve Orhun Orhon gibi sanatçılarla gençleri buluşturuyor. Çeşitli seminerler ve çalıştaylar düzenleyerek oluşumun bir orkestra akademisi olarak algılanmasını istiyor. Ayrıca orkestra, kendi içinden çıkmış iki tane de oda müziği grubuna sahip.

AGO, 30 Ekim’de Ankara MEB Şura Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek konserle birlikte yeni sanat sezonuna da merhaba demiş olacak. Yeni sezonun açılış konserinde sıra dışı genç vitüöz Elvin Hoxha Ganiev de yer alacak. Şimdiye dek dünyanın en prestijli salonlarında, Zubin Mehta, Maxim Vengerov, Vladimir Spivakov, Placido Domingo, Yuri Bashmet, Vladimir Fedoyesev, Zakhar Bron Gürer Aykal ve Fazıl Say gibi usta sanatçılarla birlikte konserler veren Ganiev, aralarında papadan bir nişan da olmak üzere pek çok Uluslararası ödülün de sahibi. Elvin Hoxha Ganiev, genç besteci Murat Ömür Tuncer şefliğinde Mozart’ın 4 numaralı keman konçertosunu seslendirecek.

AGO konserde, 10’uncu Yıl Marşı ve Lüküs Hayat Opereti’yle geniş kitlelerce tanınan, Cemal Reşit Rey’ in Türkiye Senfonik Şiiri’nden bir bölüm seslendirecek. Konserin ikinci yarısıysa film müziklerine ayrıldı. Film müzikleri yine Tuncer ve Yağız Oral şefliğinde seslendirilecek.

Ana teması evren olan dinsel Hindu sanatının amacı ruhani ve maddesel dünyaları birleştirmek olarak tanımlanabilir. Hindular, ikonlarının herhangi bir şekle sahip olmayan ruhla dolu olduğuna inandıklarından dinsel betimin ruhani özüne, şekli yapısından daha çok itibar gösterirler. Hindu kutsal yazıtları, biçimin güzelliği ve bir ikonunun görünüşünün tanrıları kendi imgelerine yerleştirmek üzere harekete geçirdiğini söylese de, bazı ikonlarda kül ile karartma ve örtü de gözlemlenir.

Dindar Hindular, darshan pratiğiyle ruhani bir liyakat kazandıklarına ve ayrıca herhangi bir tanrının somut veya hayali tasviri üzerine yoğunlaşarak, o tanrının gücünden de bir pay aldıklarına inanır.

4. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar tapınak heykelciliği ve ikonografi, Hindularda önemli bir rol oynamıştır. Hindu sanatı, bhava, güzellik ve rasa özelliklerinin birbirleriyle iletişiminden oluşan bir estetiğe sahiptir.

Kandariya Mahadeva Tapınağa gibi yapıların dış duvarları, Chandela Kralı Vidyadhara’dan başlayarak zengin oymalar ve yer yer tanrılarının eşlerinin erotik temsilleriyle kaplanır.

Sanatı, tapınaklarda gerçekleştirilen bir eylem haline getiren Hindu sanatçılar, köy ve yol kenarı tapınakları için tespihler, resimler, ve çeşitli ritüel eşyaları da üretmiştir.

Ishvar, Hinduizm’de tek Tanrı için kullanılan bir isimdir. Fakat tek görünmez, aşkın ve her şeye gücü yeten bir tanrı, sanatsal temsil açısından zorluklar çıkarır. İşte bu nedenle Hindular temel tanrıların Trimurti’sini (üçleme) tasvir eder. Bunlar koruyucu ve kollayıcı Vishnu, yıkıcı ve dönüştürücü Shiva ve yaratıcı Brahma.

Vishnu ve avatarı adlı eserde evreninin düzenini sürdürmekten sorumlu olan Vishnu, taç takmış bir kral olarak resmedilmiş ve dört kolunun her birinde bir amblem taşımız olarak vurgulanmıştır. Büyük bir deniz kabuğu, disk, lotus çiçeği ve bir asa da bu eserde yer almaktadır. Hasar görerek günümüze gelen Vishnu ve avatarı adlı heykelden geriye sadece diski ve asayı tutan kollar kalmıştır.

Albert Moore’un olgunluk döneminde yaptığı resimlerde sık sık mahmur kız ve klasik üslupta giysiler giyen kadın figürleri bulunur. Uyuyan Kız adlı bu resimde incelikle tasarlanmış giysinin kıvrımları, Moore’un klasik heykellere duyduğu hayranlığın göstergesidir. Bu hayranlık, sanatçının 1862-63 yıllarında yaptığı Roma seyahatinde ve Londra’daki British Museum’da gördüğü Elgin mermerlerini saatler boyunca incelediği dönemde uyanmıştır. 1870-80 yıllarında bu tür figürleri kullandığı çok sayıda küçük iç mekan resimleri yapmıştır.

Bu resimler yandaki resme benzeyen büyük tablolar için hazırlık niteliğindedir. Yandaki resim, öyküsellik yerine renk, çizgi ve şekil özelliklerine ilişkin estetik bir deneyim sunar. Kız figürü ise tıpkı görece iki boyutlu natürmort nesneleri gibi değerlendirip onlarla aynı şekilde yerleştirilmiştir. Dengeli renk tonlarının özenle seçilmesi – Moore , çağdaşı Whistler’dan daha aydınlık ve parlak bir palet kullanır-eseri, dekoratif bir çalışmadan takıntılı bir şekilde kusursuz güzelliğin arandığı bir araç haline getirir. Moore , boyayı titizlikle ve ince tabakalar halinde uygular;bunun sonucunda ortaya ışıltılı bir zarafet çıkmış olur.

Resim; klasik bir giysi , Uzak Doğuya ait bir vazo ve yelpaze , egzotik hayvan derisinde halı, alışılmadık desenlere sahip bohem yastık ve kulağın arkasındaki çiçek gibi ögeler barındırmaktadır.Eser, Moore hayattayken sergilenmiştir ancak benzer bir anlayışla yapılmış Hercai Menekşeler (1875)isimli resmi sergilemiş ve saygın sanat eleştirmeni John Ruskin tarafından “kusursuz bir biçimde sanatsal”şeklinde yorumlanmıştır.

Uzun bir süredir Fransa’da hayatını sürdürmekte olan 67 yaşındaki Memed Nazım, Paris’te hayatını kaybetti.

Ressam Memed Nâzım’ın ölümünü ressam dostu Utku Varlık sosyal medyadan yayınladığı, “Memed Nâzım’ı yitirdik; Yakın ve uzak bellek, bana tarifsiz bir hüzünü anımsatıyor. Uzaklaşıyoruz yavaş yavaş” mesajıyla duyurdu.

MEMED ÜÇ AYLIKKEN TÜRKİYE’DEN AYRILDI

Nâzım Hikmet, 1950 yılında cezaevinden çıktıktan sonra Münevver Andaç’la birlikte oldu. Bu ilişkinden 1951 yılında Mehmet dünyaya geldi. Ancak Hikmet ile Andaç resmi olarak evli değildi ve Nâzım Hikmet oğlu üç aylıkken Türkiye’den ayrıldı. Memed Nâzım, babası Nâzım Hikmet’le küstü ve bir daha da babasıyla ilgili bir açıklamada bulunmadı.

Sabahattin Ali’nin ölümsüz eserlerinden biri olan To Be House of Production kapsamında geçen sene ilk kez tiyatro sahnesine taşınan ve 2017-2018 sezonunda kapalı gişe oynayan Kürk Mantolu Madonna, 19 ve 20 Ekim’de Uniq Hall’de.

Usta yönetmen ve oyuncu Engin Alkan’ın Raif Efendi olarak sahnede olacağı oyunun kadrosunda Tuba Ünsal, Alper Saldıran, Sercan Badur, Sacide Taşaner, Lila Gürmen, Emrah Altıntoprak, Oya Kaptanoğlu, Özge Özel, Gökdağ Yalçın ve Kayhan Yıldızoğlu yer alıyor.

Tuba Ünsal ; ‘Tiyatrodaki kadar benim oyunculuğumu geliştiren başka bir eğitim dalı yok, o yüzden çok mutluyum en iyi şartlarda bunu yapabildiğim ve bu cesarete sahip olduğum için. İşimi tüm kalbimi koyarak yapıyorum.Yeni sezonu yine kapalı gişe oyunla açtık Maria Puder olmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor.’

Kürk Mantolu Madonna,Yılın En İyi Oyunu, En İyi Sahne Tasarımı ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu gibi farklı dallarda aldığı ödüllerle de sezonun en çok ses getiren tiyatro oyunu oldu.

Norveçli ressam Edvard Munch’un dünya çapında ününe ün katmış Çığlık tablosu, 3 sene önce bugün New York’ta yapılan müzayedede rekor fiyata satılmıştı. Peki satışıyla rekor kıran Çığlık tablosunun hikayesi nasıl? Ressam Edvard Munch kimdir?

Çığlık tablosu, 119 milyon 922 bin 500 dolara (yaklaşık 321 milyon TL) satılarak müzayede yoluyla satılan en pahalı eser olarak tarih geçmiş bulunmaktadır.

1895 yılında yapılan tablonun sanat tarihinde orijinal adı Boğuntu’dur.

Birçok eleştirmene göre Edvard Munch’un en önemli çalışması olarak bilinir. Resmin orijinali 84 cm x 66 cm boyutlarındadır. Resimde ön planda ızdırap çeker gibi görünen bir figür, arka planda ise Ekeberg tepesinden Oslofjord’un görünümü yer alır; Oslofjord göğü kan kırmızısı rengindedir.

Edvard Munch, daha sonraları resimden bir litograf (taş baskı) da yapmıştır. Resim özellikle modern kültür ve sanatta büyük bir öneme sahiptir.

Oslo’da ressamla aynı adı taşıyan Munch Müzesi’nde sergilenirken, Ağustos 2004’teki bir soygunda çalınmıştır. Çalındıktan iki yıl sonra 31 Ağustos 2006 tarihinde ise bulunmuştur.

ÇIĞLIK TABLOSUNUN HİKAYESİ

Edvard Munch’un günlüğüne göre tabloyu Nice’den etkilenerek yapmıştır. Ressam günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir.

Ressam bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirir. Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum’a göre bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris’teki Musée de l’Homme’da bulunan Peru’dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır.

RESSAM EDVARD MUNCH KİMDİR?

Edvard Munch (1863-1944) özellikle Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.

Ruhsal ve duygusal konuları işlediği resimleriyle tanınmıştır. Alman dışavurumculuk akımının gelişmesine önemli katkıları oldu. Başlangıçta resimlerinde egemen olan içe dönük ve karamsar havanın yerini, yaşamının son yıllarına doğru yaşama sevinci almıştır.

Hayatın Frizleri adlı serinin bir parçası olan Çığlık (1893; ilk adı ile Umutsuzluk), tablosunda Munch hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işledi. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. 1994 ve 2004 Yıllarında iki versiyon çalındı, her ikisi de tekrar bulunmuştur.

Tekfen Filarmoni Orkestrası, nam-ı diğer 3 Denizin Sesi; şef Aziz Shokhakimov’un yönetiminde, 24 Ekim Ankara CSO Sahnesi’nde, 25 Ekim Mersin Kültür Merkezi’nde ve 26 Ekim tarihinde ise İstanbul Lütfi Kırdar’da sonbahar konserlerini verecek.

Tekfen Filarmoni’nin sonbahar konserlerinde Avrupa’nın en yetenekli trompetçilerinden genç İtalyan Omar Tomasoni solist olarak yer alacak. İtalyan Wonderbrass Quintet’in de kurucu üyelerinden olan Tomasoni, 2013 yılından bu yana Royal Concertgebouw’un solo trompetçisi olarak görev alıyor.

Ülkemizin sayılı özel sanat kurumlarından Tekfen Filarmoni, şef Aziz Shokhakimov yönetiminde, Ankara, Mersin ve İstanbul’da sonbahar konserleri verecek. 24 Ekim tarihinde Ankara CSO Sahnesi’nde başlayacak sonbahar turnesi, 25 Ekim’de Mersin Kültür Merkezi’nde verilecek konserin ardından 26 Ekim tarihinde İstanbul Lütfi Kırdar’da gerçekleştirilecek konser ile dinleyicilerine unutulmaz bir müzik ziyafeti sunacak.

Tekfen Filarmoni’nin 3 kentte vereceği sonbahar konserlerinde, genç yaşına rağmen enstrümanına hakimiyeti ile en zorlu teknik pasajları mükemmel icra ederek seyirciler kadar, müzik eleştirmenlerinin de takdirini kazanan trompetçi Omar Tomasoni yer alacak. Aleksandr Harutyunyan’ın dünyaya bıraktığı eserlerin başında gelen Trompet Konçertosu, doğumunun 100. yıldönümü anısına Leonard Bernstein’ın On The Town Suiti ve George Gershwin’in trompet ve orkestra için ünlü Rus trompetçi Timofei Dokschitzer’in düzenlemesiyle Mavi Rapsodi eserleriyle zengin bir programa sahip konserlerde Antonín Dvořák’ın Sol majör 8. Senfoni, Op. 88’i de yorumlanacak.

Filmhaus Frankfurt, ABG/Saalbau GmbH, Amt für Kommunikation und Stadtmarketing Frankfurt, T.C. Frankfurt Başkonsolosluğu, Kültür Ateşeliği, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü, Hessisches Ministerium für Wissenschaft und Kunst desteği, TÜRSAK Vakfıiş birliği ile Kültürlerarası Transfer Derneği tarafından düzenlenen,18.Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M.’nin açılış töreni gerçekleşti.

13 Ekim Cumagünü Onur Ödüllerinin takdimi ile başlayan festivalin açılış töreni; Frankfurt Belediye Başkanı Peter Feldmann, Frankfurt Başkonsolosu Burak Karart, Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı ile usta yönetmen Erden Kıral, oyuncu Cezmi Baskın, oyuncu ve ses sanatçısı Işıl Yücesoy ve oyuncu Cem Karakaya’nın katılımı ile gerçekleşti.

Oyuncu Hakan Bilgin ile Nadide Kepçe’nin sunuculuğunu üstelendiği gecenin açılış konuşmasını Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı yaptı.

“Bu festival, Türk Sinemasına adanmış bir etkinlik.”
Sıtkı konuşmasında 18. kez gerçekleşen festival için şunları dile getirdi; “Bu festival, Türk ve Alman kültürel alanda kabul gören bir festival olduğu için çok mutluyuz. İnsanların birbirini anlamasını sağlayan çok önemli bir festival gerçekleştiriyoruz. Birlikte hareket edince büyük işler başarmak çok olası. Bu festival, Türk Sinemasına adanmış bir etkinlik.”

Festival Başkanı daha sonra sözü Frankfurt Belediye Başkanı Peter Feldmann’a bıraktı. Feldmann sözlerine Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı’nın büyüleyici bir insan olup festival kattıklarını dile getirerek başladı. “Bu festival kültürel arası diyaloğu arttırıyor” diyen Fedmann bu festival kültürel arası sınırları kaldırıyor” dedi. Türk Filmleri Festivail sayesinde Türk eşiyle de evlendiğini dile getiren başkan salonda alkışa neden oldu.

Frankfurt Başkonsolosu Burak Karart ise konuşmasında Frankfurt’ta Türk Film Festivali’nin 18. kez perdesini açıyor olmasından dolayı duyduğu mutluluğu ve heyecanı dile getirdi.

“Frankfurt’un kültürel hayatının bir parçası haline gelmiş olan bir film festivali” diyen Karart, Türkiye’nin renklerini, sosyal yaşamındaki çeşitliliklerini ve kültürel derinliğini Frankfurt’taki sinemaseverlerle buluşturan bir platform niteliği taşıdığının altını çizdi.

18.Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M.’nin Yaşam Boyu Onur ödülleri bu yılKumcu Ali Yaşar (1968), Kanal (1978), Bereketli Topraklar Üzerinde (1980), Hakkâri’de Bir Mevsim (1983), Ayna (1984), Dilan (1987)Av Zamanı (1988) gibi Türk Sinemasında önemli bir yere sahip olan filmlerin ödüllü yönetmeni Erden Kıral, Beynelmilel filmindeki performansı ile çok sayıda ödüle layık görülen, Hükümet Kadın, Devrimden Sonra, Vizontele, Beyaz Melek, Güneşi Gördüm, Neşeli Hayat, Organize İşler, O da Beni Seviyor, Düttürü Dünya, Kahpe Bizans, Gora gibi önemli yerli filmlerin önemli karakter oyuncusu Cezmi Baskın veHacettepe Üniversitesi, Ankara Devlet Konservatuarı’ndan oyunculuk eğitimi alarak mezun olduktan sonra 1969 yılında Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başlayan ve 1975 yılında da şarkıcı olarak sahne alanoyuncu ve ses sanatçısı Işıl Yücesoy’a takdim edildi.

Vefa Ödülü ise 2004 yılında kaybettiğimiz 1960 ve 1970’li yıllarda pek çok filmde canlandırdığı “Cilalı İbo” karakteri ile hafızalara kazınan tiyatro ve sinema oyuncusuFeridun Karakayaadına oğlu Cem Karakaya’ya verildi.

6 gün boyunca film gösterimlerinin yanı sıra panellerle, konserlerle, workshoplarla, sergilerle ve yarışmalarla zenginlik kazanacak olan festival, “Festival Hapishanede” ve “Festival Okullarda” bölümleri ile Avrupa’da örnek bir etkinlik olarak anılıyor. “Festival Hapishanede” bölümünde Frankfurt’un 500 kişilik kadınlar ve erkekler hapishanesinde film gösterimleri gerçekleşirken, “Festival Okullarda” ile Frankfurt’un orta okul ve lise düzeyindeki öğrencileriyle hem filmler izlenecek hem de film üzerine workshoplar gerçekleşecek.

Sinema sanatı aracılığıyla Türkiye ve Almanya toplumları arasındaki ekonomik ve kültürel paylaşımı artırmayı ve birlikte yaşam kültürüne katkıda bulunmayı amaçlayan Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M.her yıl Türk sinemasının nitelikli örneklerini Almanya’da geniş kitlelerle buluşturuyor. Festival kapsamında düzenlenen “Alman Sinemacılar Gözüyle Türk Filmleri Yarışması”nda yer alacak filmler yönetmen Ezel Akay’ın jüri başkanlığında yapımcı/yönetmen Gani Müjde, yapımcı Şükrü Avşar, sinema yazarı Mehmet Acar, oyuncu Vildan Atasever, oyuncu Hakan Bilgin ve kurgucu Çiçek Kahraman’dan oluşan Türkiye Jürisi tarafından seçildi.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın bu haftaki konser programına dünya çapında önde gelen orkestralar ile sahne alan keman sanatçısı Maria Solozobova solist olarak katıldı. Eskişehirlilerin yoğun ilgi gösterdiği konserin orkestra şefliğini ise Ender Sakpınar yaptı.

Türkiye’nin önemli senfoni orkestralarından biri olan Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın bu haftaki konuğu, dünya çapında en prestijli festivallerde hem solist hem de oda müzisyeni olarak sıklıkla sahne alan sanatçı Maria Solozobova oldu. Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı’nda düzenlenen konserde salonu dolduran Eskişehirli sanatseverler Maria Solozobova’nın muhteşem performansını dinlediler. Mükemmel virtüözlüğü ve yetenekleriyle müzikseverlerin beğenisini toplayan Maria Solozobova ve Senfoni Orkestrası, dinleyiciler tarafından dakikalarca alkışlandı.

Nilüfer Belediyesi’nin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali kapsamında, İnci ve Taner Altınmakas Huzurevi sakinleri ve öğrenciler için düzenlenen şiir buluşmaları keyifli anlara sahne oldu.

3. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, kentin birçok noktasında, dopdolu programıyla 7’den 77’ye Nilüferliler’e şiir dolu günler yaşatıyor. Festivalin ikinci gününde, Nilüfer Belediyesi İnci ve Taner Huzurevi sakinleri, şair Betül Dünder ve Duygu Kankaytsın ile şiir okumaları etkinliğinde bir araya geldi. Huzurevinde gerçekleşen etkinlikte Betül Dünder ile Duygu Kankaytsın şiirlerini seslendirirken, huzurevi sakinlerinden Münevver Çerçer, Tomris Könemek ve Selahattin Atay da kendilerini yazdığı şiirleri okudu. Huzurevi sakinlerinin aşk ve cumhuriyet temalı şiirler büyük alkış aldı.
Gün boyu devam eden etkinliklerde, festivale konuk olan şairler öğrencilerle de bir araya geldi. Era Koleji’nde gerçekleşen “Şiir Kitapta Şair Okulda” söyleşisine katılan şair Dinko Telecan, Gülümser Çankaya, Müslim Çelik ve Rati Saxena, öğrencilerle şiir üzerine söyleşti. Moderatörlüğünü Gülce Başer’in yaptığı söyleşide kendi eserlerinden dizeler seslendiren şairler, öğrencilerin sorularını da yanıtladı. Etkinlikte, Bizim Ev Sosyal Yaşam ve Destek Merkezi katılımcıları, Braille alfabesiyle yazdıkları Dinko Telecan’ın, “Volkanik Yol” isimli şiirini de, şaire armağan etti.
ONLARIN ŞİİRLERİYLE YENİDEN
Nilüfer Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Şiir Kulesi de, 3. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’ne ev sahipliği yaptı. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu oyuncuları, hayatını kaybeden usta şairler Enver Ercan, Gülten Akın, İlhan Berk, Sennur Sezer ve Ülkü Tamer’in unutulmaz şiirlerini, “Onların Şiirleriyle Yeniden” diyerek, Şiir Kulesi’nden seslendirdi.

Atatürk Barajında balıkçılar tarafından Paleolitik dönemin izlerini barındıran av sahnelerinin betimlendiği kaya  resimleri bulundu.

Adıyaman’ın Kahta ilçesinde suları çekilmiş olan  Atatürk Barajı kıyısında balıkçılar tarafından Paleolitik döneme ait kaya resimlerine rastlandı. Bölgede incelemelerde bulunan Adıyaman Müze Müdürü Mehmet Alkan, yaptığı açıklamada, kaya üzerine kazıma tekniğiyle yapılan insan ve hayvan figürleri yer aldığını söyledi.

Kaya üzerinde yaban keçisi avı sahnesi ile at üzerinde süvari tasvirlerinin bulunduğunu dile getiren Mehmet Alkan, resimlerin bulunduğu alanın, 8 metre uzunluğunda ve 70 santimetre genişliğinde olduğunu belirtti. Alkan, kaya resimlerinin Paleolitik çağ ve daha geç bir döneme tarihlendirilebileceğini aktardı. Ayrıca Adıyaman’da daha derinlemesine bir araştırma yapılacağı ve tespitli değilse de tescil ettireceklerini ayrıca vurguladı.

Daniele Sigalot​’nun hazırlayacağı ​“İmparatorluklar Öncesi” ​adlı sergi 26 Ekim 2018 tarihine kadar “Anna Laudel Contemporary’de ücretsiz olarak tüm sanatseverlerin ziyaretine açık olacak.

Daniele Sigalot’nun İstanbul’daki ilk solo sergisi olacak olan “İmparatorluklar Öncesi”, geçmiş imparatorlukların içimizde taşımaya devam ettiğimiz görkemli mirasına göndermede bulunuyor.

İnsanın, geçmişinde ve bugününde kültüre bıraktığı izlerden yola çıkan sanatçı, şehirlerin siluetini, altın kaplama ve paslanmaz çelik haritalarda görselleştiriyor.

İnsan potansiyelinin iyi ve kötü izlerini barındıran şehirler, yüzyıllardır, ressamların, yazarların, seyyahların, kendi düş dünyalarından süzerek aktarılmışlardır. Haritalar ise; şehirlerin en gerçek hafızalarıdır.

Sergiden ufak bir ipucu…

Serginin ilk katında yer alacak olan alüminyumdan yapılmış “kağıt uçaklar”, efemera bir malzeme olan kağıdın zayıf ve hassas doğasını, metalin sert ve soğuk habitatında eriterek, görünene ilişkin algılarımızla oynar.