Yazar Bülent Kılıçaslan’ın kaleminden ”Pir Sultan Abdal” oyunu yeniden sahnede. Aşk ve direniş ozanı olan Pir Sultan Abdal’ın hayatını anlatan oyun için Kılıçaslan, “Pir Sultan’ın dediği gibi, bozuk düzende sağlam çark olmaz.” dedi.

 

 

 

Yazar, yönetmen ve Türk Halk Müziği sanatçısı Bülent Kılıçaslan pandemi nedeniyle ara vermek zorunda kaldığı Pir Sultan Abdal oyununu yeniden sahnelemeye başladı. 2 yıl boyunca oyunun metin ve prova çalışmalarını hazırlayan Kılıçaslan, yasakların bitmesiyle ilk gösterimini 17-18 Ağustos’ta Elazığ Devlet Tiyatroları’nda sahnelediği oyunun Türkiye ve Avrupa turnesine hazırlandığını söyle

 

di. 24 Eylül’de İzmir, 9 Aralık’ta ise İstanbul’da sahnelenecek olan oyun, Pir Sultan Abdal’ın eşsiz eserlerinden oluşan geniş bir repartuar ve Kılıçaslan’ın oyunculuğuyla beş kişilik bir orkestra, ve semah ekibi ile seyircisine direniş ozanının hayatını ve türkülerini sunuyor.

HALKA UMUT OLDU

Kılıçaslan, Pir Sultan Abdal’ın hayatını sahne koyma nedenini şöyle anlattı: “Pir Sultan Anadolu’nun bağrında açılmış bir kızıl gonca güldür. Darağacında; ezilenin, dışlananın, sömürülenin, ötekinin haykırışıdır. Kardeşliğin yok sayıldığı çağda umudun, direnişin adıdır. Halkıyla öyle içi içe geçmiş ki kişiliği, özü, sözü nerede kendisinin, nerede halkın olduğunu kestiremezsiniz. “Yürü bre hınzır paşa /Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / Onun da çarkı kırılır” haykırışıyla, umutların tükendiği zamanda ezene, sömürene başkaldırarak halkına umut olmuştur.

 

Kaynak: www.sozcu.com.tr

 

İstanbul bu hafta geniş bir yelpazede, birbirinden farklı etkinliklerle yerli ve yabancı sanatçıların katıldığı konser, sergi, tiyatro ve performanslara sahne olacak.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları‘nda 3’ü yeni olmak üzere 9 oyun tiyatroseverlerle buluşacak.

Program kapsamında 15-18 Eylül‘de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi‘nde “Antigone”, Fatih Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nde “Yaftalı Bulut”, Kadıköy Gazhane Müze Büyük Sahne’de ise “Veba” oyunu izlenebilecek.

Aynı tarihlerde Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi‘nde iki kişinin çıktığı yolculuk hikayesini konu edinen “Geçit”, Ümraniye Sahnesi’nde Naşit Özcan’ın yönettiği “Ay Carmela!”, Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde Fransız oyun yazarı Moliere’nin “Hastalık Hastası” oyunları sahnelenecek.

KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu‘nda ise 13 Eylül‘de “Yeni Bir Şarkı”, 16 Eylül’de “İki Bekar” ve 17 Eylül’de “Bülent Bey’in Hikayesi” oyunları izleyicilerin beğenisine sunulacak.

SAHNE SANATLARI VE KONSERLER

İstanbul Fringe Festival 2021‘de 3 yabancı, 6 yerli olmak üzere 9 ekip dans, performans, tiyatro gösterileriyle fiziksel seyirciyle bir araya gelecek. Festival kapsamında “Cinderella’s” 18 Eylül’de Atlas 1948 Sineması’nda, “Masal Masal İçinde” ise 19 Eylül’de ENKA Açıkhava Tiyatrosu’nda izleyici karşısına çıkacak.

Yerli ve yabancı isimlerin konserlerinden tiyatro oyunlarına ev sahipliği yapan Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu‘nda 13 Eylül’de Yıldız Tilbe, 15 Eylül’de ilk caz projesi “İhtimaller” ile Kenan Doğulu, 19 Eylül’de ise Teoman konser verecek.

İspanyol aşk şarkılarının tutkulu sesi olarak gösterilen ünlü şarkıcı Buika ise 17 Eylül’de Zorlu PSM’de hayranlarıyla bir araya gelecek.

28. İstanbul Caz Festivali kapsamında Stefano Di Battista “More Morricone” ve Ferit Odman Quintet 14 Eylül’de Swissotel The Bosphorus’da, Altın Gün ve Evdeki Saat 16 Eylül’de Turkcell Vadi Sahnesi’nde, Gece Gezmesi’nde ise Alp Ersönmez “Cereyanlı”, Çağrı Sertel “Multiverse”, Dilan Balkay, Kazım ve Udgang 18 Eylül’de Beykoz Kundura Sahnesi’nde müzikseverlerle buluşacak.

49. İstanbul Müzik Festivali‘nin son konserlerinde, 13 Eylül’de Şirin Pancaroğlu ve Bora Uymaz Topluluğu “Sarı Çiçek” Four Seasons Hotel’de, 16 Eylül’de “Accademia Bizantina” Venedik Sarayı’nda sahne alacak.

Paraf Kuruçeşme Açık Hava Konserleri‘nde ise Hakan Altun ve Hüsnü Şenlendirici 13, Yaşar ve Bendeniz 14, Rafet El Roman 15, Zara 16, Gülben Ergen 17, Seda Sayan 18, Hande Yener ve Serdar Ortaç ise 19 Eylül’de konserleriyle dinleyicilerin karşısında olacak.

Tüm etkinlikler, Covid-19 pandemi kurallarına uygun olarak düzenlenecek.

Kadıköy Belediyesinin başlatmış olduğu gürültü kirliliğine karşı farkındalık projesine sanatçılar da sokaklarda sahne performanslarını gerçekleştirdiler.

 

Kadıköy’de artan gürültü kirliliğine karşı geçen hafta başlatılan farkındalık projesi bu hafta Kadıköylü sanatçıların sergilediği pandomim gösterisiyle Osmanağa’da gerçekleşti.

Pandemi sürecinden yeni normale geçişle birlikte sokaklar ve açık alanlar da eğlence için daha cazip hale gelmiş ve beraberinde gürültü kirliliğini getirmişti. Kadıköy Belediyesi de, geçtiğimiz hafta bu konuyla ilgili mahalle muhtarları, esnaf dernekleri, mahalleliler ve Kadıköylü performans sanatçılarıyla bir araya gelerek “Kadıköy Hepimizin” temasıyla bir proje geliştirdi.

Proje; gürültü kirliliğine karşı empati ile farkındalık oluşturulmayı ve mahalle dışından gelen ziyaretçilerin mahalle sakinleriyle uyum içerisinde yaşayabildiği bir semt oluşturmayı amaçlıyor. Performanslarıyla, yaşam kültürüne dikkat çekmeye çalışan sanatçılar dört farklı noktada dört ayrı performans sergiledi.

Sanatçılar, mahalle sakinlerinin sesi oldu ve izleyenlere şu mesajı verdi:

“Bizler, yani ders çalışmak zorunda olan öğrenciler, bebeğini uyutmaya çalışan anne-babalar, ertesi gün işe gitmek zorunda olan komşularınız olarak, siz eğlenirken bizlerin de gürültüsüz bir semtte yaşama hakkımıza saygı duymanızı bekliyoruz.

 

Kaynak: www.ntv.com.tr

ABD’de bir federal mahkeme, Temmuz ayında Gılgamış Destanı’nın bir bölümünü oluşturan ‘Rüya Tableti’ne yetkililerin el koyduğunu teyit etti.

Mahkeme, 3.500 yıllık çivi yazılı tabletin ülkeye yasadışı yollardan sokulduğuna karar verdi. Washington DC’de sergilendiği İncil Müzesi’nden alınan tabletin Irak’a iade edilmesi bekleniyor.

Dünyanın en eski edebi eserlerinden biri olan Gılgamış Destanı, günümüz Irak topraklarında kurulmuş Sümer şehir devleti Uruk kralını konu ediyor. ‘Rüya Tableti’ destanın bir parçasını oluşturuyor.

Yetkililer, tabletin Hobby Lobby adlı şirket tarafından satın alınıp İncil Müzesi’nde sergilenmesi öncesinde yasa dışı yollardan ABD’ye ithal edildiğini belirtiyor.

Amerikalı bir antikacının, tableti 2003’te Londra’da satın aldığı ve ABD’ye gönderirken paketin içeriğine dair bildirimde bulunmadığı, sahte belgeyle sattığı ifade edildi.

Gılgamış Rüya Tableti, birçok kez el değiştirdikten sonra, 2014’teki bir açık artırmada Hobby Lobby şirketi tarafından 1,67 milyon dolara satın alındı. 2019’da ise ABD’li yetkililer müzedeki esere el koydu.

Tabletin mülkiyetinin devlete geçmesi talebiyle dava açılmıştı.

New York Doğu Bölgesi Savcı Vekili Jacquelyn M. Kasulis, bu işlemin “dünya edebiyatının nadir ve antik şaheserinin ait olduğu ülkeye dönmesinde önemli bir adım” olduğunu söyledi.

Yetkililer tarafından Salı günü yapılan açıklamada, Hobby Lobby şirketinin tablet üzerindeki hak kaybına razı olduğu belirtildi.

Hobby Lobby, daha önce de haksız şekilde elde ettiği binlerce tarihi eser nedeniyle 3 milyon dolar para cezasına çarptırılmış ve bu eserleri iade etmek zorunda kalmıştı.

Evanjelist Hristiyan inancıyla bilinen şirketin kurucusu Steve Green, tartışmalı eserlerin satın alınması konusunda eleştirilmiş, kendisi ise bunu antika satın almaya başladığında “koleksiyon dünyası hakkında fazla bilgi sahibi olmamasına” bağlamıştı.

Irak Kültür Bakanı Hasan Nazım, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ABD’nin yağma edilmiş 17.000 tarihi eseri iade edeceğini, bunların birçoğunun Gılgamış Rüya Tableti ile aynı döneme ait olduğunu kaydetti.

Bu eserlerin, bu hafta başında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Irak Başbakanı Mustafa Kazımi’nin uçağı ile taşınacağı belirtildi.

Bakan Nazım, antika eserlerin geri alınmasını “büyük bir olay” olarak yorumladı ve Irak’ın yakın gelecekte başta Avrupa’dakiler olmak üzere diğer eserleri de elde etmesini ümit ettiğini söyledi.

Kaynak : https://arkeofili.com/

Siz veya çocuğunuz piyano kursuna başladı ve piyano almanız gerekiyor. Dijital piyanodan öte olanaklarınız el veriyorsa Akustik (Elektrikli olmayan) almaya karar verdiniz peki bu durumda “ne yapmanız, nasıl bir piyano almanız ve nasıl bir ortamda tutmalısınız ?”gibi sorulardan başlayan pek çok soru aklınıza gelecektir.
Bizde bu soruları daha derli toplu olarak cevaplamaya çalışıp sizlere kaynak oluşturmaya çalışalım.
Akustik piyano seçerken marka ve model hayranlığına düşmeden dikkat etmeniz gereken bazı noktalar bulunuyor. Bunlar sırasıyla mekanizma ile ses tahtası, tuşe ağırlığı, piyanonun kullanılacağı alanın büyüklüğü, piyanonun sesi gibi bazı özelliklere dikkat etmeniz gerekir.

Eğer akustik piyano seçimi yapma aşamasındaysanız mutlaka bu haberimizi dikkatlice okumanızı tavsiye ediyoruz.
İşte dikkat etmeniz gereken noktalar ve detayları:
Ses tahtası ve mekanizma
Akustik piyanolarda en önemli noktalardan biri mekanizma ve ses tahtasıdır. Ses tahtalarına rezonans tahtası da denilmektedir.
Mekanizmanın kalitesi ise tuş takımlarını harekete geçiren çekiç ve tellerden oluşur. En iyi mekanizmanın Renner olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz. İyi piyanoların çoğunda bu mekanizma kullanılır. Arka rezonans ağacı genellikle ladin ağacından yapılır. Akağaç ve akgürgen ağaçları da içindeki diğer tahta mekanizmada kullanılır.
Tuş ağırlığı
Akustik bir piyano almadan önce aslında karar vermeniz gereken nokta hafif mi yoksa ağır tuşlu bir piyano mu çalmak istediğinizdir.

Piyanonun kullanılacağı odanın büyüklüğü
Piyanonun kullanılacağı odanın büyüklüğüne göre boyutu seçilmelidir. İdeal odalar için kullanılan konsol piyano ölçüleri 110 ve 115 cm olmalıdır. Akustik piyano konulacak oda çok geniş ise 120 – 130 cm’lik bir piyano seçilmelidir.
Odanın genişliği kadar odanın doluluk oranı da mutlaka hesaba katılmalıdır. Biliyoruz ki piyanolarda tel uzunluğu ne kadar uzun olursa o kadar kaliteli bir piyano anlamını taşır. Fakat küçük bir odaya; yüksek bir piyano koymamız bizi rahatsız edecektir. Ses çok yankılanacak, çok yüksek olacak, piyano çınlayacak ve kuru bir ses ortaya çıkacaktır. Yani oda büyüklüğü ile doğru orantıda bir piyano seçmeliyiz. Büyük odalara yüksek piyanolar, küçük odalara alçak piyanolar…

Piyanonun sesi
Bir dikkat etmemiz gereken konu da piyanonun sesi. Çalacağımız ya da öğreneceğimiz müzik türüne göre seçeceğimiz piyanonun sesi farklı olmalıdır. Çoğunlukla caz piyanistleri daha keskin sese sahip piyanoları tercih ederken, klasik müzik piyanistleri daha yoğun ve dolu bir sese sahip piyanoları tercih etmektedirler.

İKİNCİ EL AKUSTİK PİYANO ALMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ AMAN DİKKAT!
Eğer işin mali boyutu sizi zorluyor ve ikinci el bir piyano almak zorundaysanız dikkatli bir araştırma yapmanız şart. Alacağınız piyanonun ne kadar süre kullanıldığı, kullanan kişinin müzik seviyesi, doğru kullanıp kullanmadığı, nasıl bir ortamda muhafaza edildiği ve yapılan bakımlar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. İyi bakılmamış, telleri oksitlenmiş piyanoda ses kalitesi olumsuz etkilenir.

Kısaca tüm bunlar kafanızı karıştırıyorsa piyanodan anlayan enazından müzik bilgisi olan bir kişiden destek almakta fayda var. Tüm bunlar bir tarafa elbette servis yaygınlığına da dikkat etmeyi lütfen unutmayınız.
Peki, biz nasıl Piyano Dersi veriyoruz:
Özel Nar Sanat Eğitim kursu, alanında uzman eğitmenleriyle 12 yıldır sanatın hemen hemen tüm alanlarında faaliyet göstermekte ve öğrencilerine sanat sevgisini aşılamayı ve sanat duygusunu geliştirmeyi hedeflemektedir.
Sizde hem kendiniz hem de çocuklarınız için kursumuzda yer alan müzik, görsel sanatlar, sahne sanatları ve dans derslerinden birini seçebilir, hayatınıza sanatı sokarak daha da renkli bir hale getirebilirsiniz.
Özellikle piyano derslerimiz 4 buçuk yaşından itibaren (büyük ve küçük kasların motor gelişimini tamamlamış olan) tüm yaş gruplarında yapılabilmektedir.
Kursumuzda piyano dersi almaya başladığınız andan itibaren haftada bir gün 45 dakika birebir özel ders, haftada bir gün de grup dersi şeklinde solfej yani nota bilgisi derslerimize katılım sağladığınız bir program size sunulacaktır.
Piyano derslerimiz hakkında detaylı bilgi sahibi olmak ve ücretsiz tanışma derslerimizden yararlanmak için TIKLAYIN…

Not: Elbette ki piyanoyu daha iyi öğrenebilmek, daha iyi ilerleyebilmek ve pekiştirebilmek için mutlaka bol bol pratik yapmanız gerekiyor. İlk zamanlarda bunun için illa bir piyano almanız şart değil. Ders aldığınız sürece müsait olduğunuzda kurumumuzu arayarak sınıflarımızın durumunu sorup boş derslik ve piyano olduğu sürece kurumumuzda sizleri misafir edebiliriz.
Kurumumuz Hafta sonlarıda dahil hergün sabah ; 09:00-akşam; 21:00 saatlerinde açık ve hizmet vermektedir.

Pandemi kaynaklı kapanmaların sonuna doğru hızla gidiyoruz.

Biliyoruz ki siz ve çocuklarımızla birlikte evlerimize hapsolduk. Bu gerek velileri gerekse çocuklarımızı çok yoğun şekilde etkiledi. Büyükleri dahi bu kadar etkileyen pandemi elbette ki çocuklarımızı daha çok etkiliyor.

Oluşan baskı ve depresyondan kaçmanın en ideal yöntemlerden biride bir uğraş , hobi edinmek bu bağlamda Nar Sanat artık sizlerin hizmetinde. 12 yıllık birikim ve tecrübe ile sanatın tüm dallarında sizler için hazır.

Yetkin eğitmenler ile düzenli bir eğitim almak veya çocuklarımıza sanat dersi aldırmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey telefonla randevu almanız.

Tanışma dersine katılarak gerek kurumumuzu, gerekse eğitim yöntem ve şekillerini öğrenebilirsiniz. Misafirimiz olmak için 0212 570 80 68 veya 0530 80 71 80  nolu telefonlarımızı aramak için lütfen tereddüt etmeyiniz.

ÖZEL DERSLERİMİZ (Müzik derslerimizin tamamı birebir özel derstir.)

(Güzel sanatlar Liselerine ve Müzik öğretmenliği hazırlık sınavı ile LCM sınavlarına hazırlık kursları)

 

 

GRUP DERSLER (Grup derslerimizde sayı sınırlaması vardır. Derslerimiz Mini gruplarla yapılmaktadır)

 

Not: Dans dersleri özel olarak da verilebilmektedir.

 

 

Pandemi hapsinin hafiflemeye başladığı günlerinde, sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” da bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

Bugünkü konuğumuz;  Salvador Dali – Belleğin Azmi

 

Belleğin Azmi ya da Eriyen Saatler, İspanyol sanatçı Salvador Dalí tarafından 1931 yılında yapılan ve en bilinen eserlerinden biri olan tablodur. 1932 yılında 250 Amerikan doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York’taki National Museum of Art’ta sergilenmektedir.

Dünyanın en ünlü tablolarından biri olan Belleğin Azmi ya da Eriyen Saatler büyüleyici bir eserdir. Eserde kullanılan renk paleti, soluk ve azdır. Saatlerde gök yüzünde kullanılan turkuaz renk kullanılmıştır. Bu turkuaz renk hafiftir ve aynı zamanda parlaktır. Sağ üst köşede bir dağ vardır ve bu dağın tepesi yeşilliklerle kaplıdır fakat hiç ağaç yoktur. Dağın hemen solunda deniz başlamaktadır. Eserdeki yer tek renktir ve kumu andırır. Sol alt köşeden başlayarak uzayan bir masa vardır. Masanın üstünden  aşağı doğru eriyen 3 saatten biri vardır.

Saatin hemen yanında yine masanın üstünde lav desenli bir obje vardır. Üstü yoğun bir kızıldır ve ortasına doğru siyah parçalar vardır. Masanın köşesinde yukarı çıkan bir dal ve bu dalın üstünde eriyen bir saat daha vardır.  Adeta asılı bir çamaşır gibi durmaktadır. Son saat ise yerde, gri bir objenin üstünde erimektedir.

Kaynak ve diğerleri için : https://konusanmuze.com

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatro Günü…

Tiyatro deyince ilk anda sadece Oyuncular gelir akla. Oysa tiyatro bir ekip işidir ön planda elbette ki oyuncular var fakat oyun sergilenmeden önce ve sergilenme esnasında arkada emek verenleri de bilmek hatırlamak ve hatırlatman görevimiz.

Tiyatro; Yönetmen, oyuncu, dekor ve ışıkçısı zaman zaman makyözleri ile bir bütündür.

Bu bütünlük içinde, zannediyor musunuz pandemi döneminde sadece oyuncular zorluk çekti? Hayır elbette. Biz biliyoruz sizlerde lütfen tekrar düşünün, sahneden başka geliri olmayan yukarıda saydığım sahne emekçileri dışında, elbette salon çalışanlarını da unutmamız gerekiyor.

Bir gün her şey normalleşecek şimdi değilse de enazından o zaman arada bir teşekkür edelim. Çünkü pandemi süresince kim aç, kim yoksun biz iyi biliyoruz, sizler de artık bir düşünürsünüz değil mi?

Çünkü bu saydığım mesleği yapanların çok büyük kısmı devlet desteğinden yoksun kaldı.

Biliyoruz tiyatrolar elden geldiğince dijitate taşınmaya çalışıyor ve sizlerde biliyorsunuz ki en güzeli sahneden izlemek ama malum şartlar hepimizi tedirgin ediyor ve biliyoruz ki dijitale taşınan oyunları da izliyorsunuz!

Birçok sanatçı bildiri ve açıklamalar yapıyor ve asıl duyması ve duyuyoruz fakat asıl duyması gerekenler ne yazık ki kapı-duvar!

 

Bugün dünya tiyatro günü ve bir kez daha yazalım BUGÜN 27 MAYIS VE DÜNYA TİYATRO GÜNÜ!

Bugün 18 Mart. Çanakkale Şehitlerini anma günü… Biliyoruz ki ülkemizin tarihinde pek çok önemli ve destansı gün var. Fakat başlı başına bir savaşta 500.000 insanın öldüğü, ve imparatorluğun galip geldiği tek cephedir. Ve elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiyeyi kurma yolunda liderliğinin onaylanması ve simgeleşmesine yol açan Anadolu’nun fedakar insanlarının canını dişine takarak ülkesini savunduğu kahramanlık destanıdır. 106 yıl önce bugün ülkesi için kendini feda eden büyük insanlarımızı sevgi ve saygı ile anıyoruz.

Her ne kadar biliyorsak da”  Nedir bu Çanakkale Savaşı?” sorusunun cevabını aşağıda bulabilirsiniz.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti konumundaki İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zaptetmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Kara ve deniz savaşı sonucunda iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiğı 1 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü, Almanya ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, imparatorluğun eninde sonunda Almanya’nın ana gücünü oluşturduğu İttifak Devletleri safında fiilen savaşa gireceği anlamına gelmektedir. Enver Paşa, fiilen savaşa girmeyi, seferberliğin tamamlanmamış olması ve Çanakkale Boğazı savunmasının tamamlanmaması gibi gerekçelerle ertelemeye çalışmıştır. Ancak Almanya, bir an önce savaşa fiilen girilmesi için baskılarını sürdürmüştür. Bu baskılar, Akdeniz’de İngiliz donanması önünden çekilen Goeben ve Breslau savaş gemilerinin İstanbul’a gelmesiyle bir oldu bittiye getirilmişti. Daha sonra Osmanlı Donanması’na bağlı bir grup gemiyle Karadeniz’e açılan bu gemiler 27 Ekim 1914 tarihinde Rus limanlarını bombalayınca Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.

Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith’e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya kondu ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vaz geçilmek zorunda kalındı.

Deniz harekatıyla İstanbul’a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır. İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos’ta Kurmay Albay Mustafa Kemal’in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.

Harekat öncesi

I. Dünya Savaşı:

Sanayi Devrimi’nden itibaren giderek büyüyen üretim bir yandan hammadde gereksinimini sürekli artırırken diğer yandan yeni pazarları gerektiriyordu. Diğer yandan giderek büyüyen sermaye birikimi, yeni yatırım alanları bulmaya yöneliyordu.[10] Avrupa’nın büyük devletleri 19. yüzyıl boyunca farklı hızlarda gelişmişlerdi ve gelişmelerini sürdürebilmek için etki alanlarını genişletmek için sıkı bir rekabet içindeydiler. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası farklı ilgi alanlarına sahip olsalar da bu alanlar çok yerde iç içe girmektedir. Sonuçta bu rekabet, 20. yüzyılın başlarında bir savaşı kaçınılmaz olarak gündeme getirmişti.[11] Bu ülkeler arasında süreç içinde oluşan ittifaklar da olası savaşın Avrupa çapında bir savaş olmasına yol açacaktır. Bu dönemde netleşen bu itifaklar, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri ile Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya’nın oluşturduğu İttifak Devletleri bloklarıdır.[11] Bu şekilde bir bloklaşma 1882 yılında Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve İtalya arasındaki bir ittifakla, bir bloğu oluşturmuştu. Kısa süre sonra 1894 yılında Fransa – Rusya, 1904 yılında İngiltere – Fransa, 1907 yılında da İngiltere – Rusya arasında antlaşmalar yapılarak diğer blok şekillenmiştir.[12] İngiltere ve Fransa arasındaki 1904 yılı antlaşması ilginçtir. İngiltere, Fransa’nın “Kuzey Afrika’nın en iyi parçalarını” almasına göz yumuyordu, Fransa ise Mısır’daki İngiliz varlığına karışmayacaktı.[13] İngiltere ile 1907 yılında Çarlık Rusyası arasındaki antlaşma da 1904 antlaşmasına benzer biçimde, esas olarak tarafların Avrupa dışı ilgi alanlarını düzenliyordu. İran, Afganistan, Çin ve Tibet’teki iki ülkenin çıkarları arasındaki çekişmelere çözüm getiriyordu.[14] Tüm bunların ortaya koyduğu haliyle Avrupa’daki bu bloklaşmalar, esas olarak Avrupa dışı paylaşımı konu almaktaydı. Dolayısıyla bu bloklaşmanın sonunda ortaya çıkacak olan Avrupa çapındaki topyekün savaş, esas itibariyle Avrupalı büyük güçlerin, Avrupa dışını yeniden paylaşımı mücadelesi olarak görülmektedir.

I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Balkanlar da iki kampa ayrılmıştı. Bir bakıma İtilaf Devletleri’nin himayesinden olan Yunanistan, Romanya ve Sırbistan bir tarafı oluştururken İttifak Devletleri’ne daha eğilimli görünen Bulgaristan diğer tarafı oluşturuyordu. Dolayısıyla bu bölgeyle ilgili hesaplarda Bulgaristan’ın durumu hesaba katılmak zorundaydı. Nitekim 1914 yılının Haziran ayında Bulgaristan yüklüce bir borç anlaşmasıyla de facto İttifak Devletleri safına kaymıştır.[15] Sonuç olarak özellikle Avrupalı büyük devletler arasıda oluşan bu bloklaşma, yerel bir çatışmanın bile Avrupa’nın en azından dört büyük devletinin işe karşımasını gerektirecekti.[16]

Sonuçta ortaya çıkan da bu oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliatı Franz Ferdinand 28 Haziran 1914 günü bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldü.[17] Bunun üzerine Avusturya Macaristan İmparatorluğu Sırbistan’a 48 saat süreli bir ültimatom vermiştir. Sırbistan’ın tüm oyalama çabalarına karşın 28 Temmuz Belgrad’ı bombalamaya başlayarak bu ülkeye savaş ilan etti. Ardından Çarlık Rusyası genel seferberliğe gitti.[18] Ancak Almanya daha önce Rusya’nın seferberlik ilanını, savaş ilanı olarak kabul edeceğini tüm devletler nezdinde deklare etmiştir.[19] Bunun üzerine 1 Ağustosta Rusya’ya, 3 Ağustosta da Fransa’ya savaş ilan etti.[18] Bu savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ederek Almanya – Avusturya bloğundan ayrılmış, bir yıl sonra yeniden katılmıştır.

Almanya, geçmişten beri, daha net olarak Bismarck’tan beri iki cepheli bir savaştan kaçınmaktaydı ancak bu değişmez kaderi gibi görünüyordu. Doğuda Çarlık Rusyası, batıda ise Fransa gibi iki güçlü devlet vardı. Alman İmparatorluğu’nun 1891 – 1905 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığını üstlenen Schlieffen, bu tehlikeli durum için bir plan geliştirmişti ve doğal olarak Schlieffen Planı olarak biliniyordu. Bu plan, Rusya’nın seferberliğini bir ay içinde tamamlayabileceği hesabına dayanmaktadır. Almanya, tüm gücüyle batıya saldırarak kesin sonuç elde edecek ve bunun üzerine seferberliğini anca tamamlamış olan Rusya’ya saldıracaktı. Böylelikle iki cephede savaşma durumunda düşmekten kaçınacaktı.[19] Almanya bu stratejiyi uygulamak için 3 Ağustosta Fransa’ya savaş ilan eder etmez hiç vakit kaybetmeden, bu ülkeye Belçika üzerinden saldırı hazırlığına girişmiştir. Belçika’dan geçiş için izin istendiyse de olumlu yanıt alınmadı ve bunun üzerine Alman orduları 4 Ağustosta Belçika’ya saldırdı.[20] Ancak kısa süre içinde bu stratejinin uygulaması başarısız oldu ve Alman Orduları Marne’de Fransız – İngiliz savunmasını aşamadı ve 12 Eylülde Marne hattında durduruldular. Artık Schlieffen Planı işlemeyecekti[21] Bu durumda Almanya yine iki cepheli savaşla karşı karşıyaydı. Doğuda Rusya ile, batıda da İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle çarpışmak durumundaydı. Ancak iki cephede de güçlü olamazdı, bir tarafa öncelik vermeliydi. Güçlü olmayı seçtiği cephe Batı Cephesi’ydi, doğuda zayıf kuvvetlerle oyalama muharebesi verecek, diğer deyişle savunmada kalacak, kuvvetlerinin büyük kısmını Batı’da kullanarak burada kesin sonuç elde ettikten sonra esas kuvvetlerini Rusya Cephesi’ne aktaracaktı.[22]

Avrupa içlerindeki bu gelişmeler, İngiltere ve Fransa’yı müttefikleri Rusya’yı desteklemek zorunda bırakmıştı.[23] Zaten Rusya, Almanya üzerinde yeterince güçlü bir baskı yapamamaktaydı. Kısıtlı endüstriyel kapasitesi dolayısıyla İngiliz ve Fransız desteğine gerek duyuyordu.[23][24] Ancak Almanya’yı yenilgiye uğratabilmek için Rusya’nın muazzam insan kaynaklarından yararlanmak gerekiyordu. Bunun için de Rusya mühimmat, silah ve mali olarak desteklenmeliydi. Özellikle mühimmat yönünden bu zorunluydu. Çünkü Rus ordusu mühimmat stoklarını büyük ölçüde tüketmiş durumdadır. Bu durumda ondan taarruzi bir hareket beklenemezdi.[25] Fransa ve İngiltere’nin bu desteği sağlaması için olası dört yol vardır. Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır. Kuzey Buz Denizi, yılın çok büyük bölümünde donmuş olduğundan deniz ulaşımına olanak vermemektedir, Baltık Denizi ise Alman Donanması’nın denetimindedir.[26] Orta ulaşım yolu olan Avrupa karayolu ise Alman denetimindedir. Olası dördüncü yol ise Osmanlı İmparatorluğu’nun denetiminde bulunan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının oluşturduğu denizyoludur. Sonuçta Rusya ile müttefiklerinin irtibatı kesilmiştir. Sadece Rusya’ya yardım konusu değil, Rus buğdayının ve petrolünün Avrupa’ya getirilmesi de artık olanaksızdır.[27] Sonuç olarak Rusya ile tek bağlantı boğazlardır.[25] İtilaf Devletleri’nin İngiltere / Fransa ve Rusya olarak doğu – batı parçaları arasındaki tek ulaşım hattı boğazlardı. Üstelik Rus savaş sanayi, savaş sırasındaki mühimmat sarfiyatını karşılayacak kapasitede değildi ve mühimmat açığı her geçen gün büyümekteydi.[28]

Osmanlı İmparatorluğu’nun ittifak arayışı

Osmanlı İmparatorluğu, 20. Yüzyıl’ın başlarında neredeyse 200 yıldır Gerileme Dönemi’ndeydi.[29] Bu süre boyunca uğranılan askeri yenilgilere 1912-13 yıllarında yaşanan Balkan Savaşı eklenmiş, Balkanlar’daki toprakların bütün bütün elden çıkmış olmasının ötesinde en iyi eğitimli ve en iyi techiz edilmiş ordular bu savaşta kaybedilmişti. Dahası büyük müktarda silah ve mühimmat da terk edilmişti.[30]

Avrupa devletleri I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarafsız kalacağını varsayıyorlardı.[31] Nitekim Osmanlı İmparatorluğu savaşın ilk aylarında “savaş dışı” durum ilan etmiştir. Bu durum İtilaf Devletleri arasında olumlu karşılanmıştır. Bu sayede Boğazlar ticari deniz trafiğine açık kalacaktır.[32]Osmanlı İmparatorluğu açısından da I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde en doğru pollitika tarafsız kalmak gibi görünüyordu. Ancak “bu yeterli bir çözüm müydü? Bir de mümkün müydü?”.[33] Avrupalı devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki niyetleri biliniyordu. Rusya, yüzyıllardır sıcak denizlere çıkabilmek için Boğazlar’ı istiyordu. İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği için Filistin’i, petrolü için de Irak’ı istiyordu. Fransa, Lübnan, Suriye ve Kilikya’yı, İtalya ise Antalya’yı istemektedir.[34] Bunları bilen Osmanlı yöneticileri, söz konusu devletlerin bu emellerine ulaşmak için, savaş sırasında ya da savaştan hemen sonra Osmanlıyı rahat bırakmayacaklarını rahatlıkla seziyorlardı.[35] Gerçekten de Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki gerginliklerin bir Avrupa savaşına varmasının nedenlerinden biri de Osmanlı toprakları üzerindeki emelleriydi ve İmparatorluğun parçalanması sorunuydu. Diğer değişle her devlet, kendi ilgi alanının rakiplerinden önce kontrol altına almak istiyordu.[36]

Fakat Osmanlı İmparatorluğu için en vahim tehlike Rusya’nın durumuydu. Çarlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılması durumunda, savaş sonrasında istanbul’u terk etmek zorunda kalacaklarını hesaplıyor, şimdiden durumu sağlama bağlamayı gerekli görüyordu. Bunun için dönemin Dış İşleri Bakanı Sergey Sazonov, 1914 yılı ilkbaharında İngiliz ve Fransız hükümetleriyle görüşmeler yaptı. İngiliz Hükümeti’nin yanıtı oldukça açıktır.[31]

« Eğer savaş zaferle bitecek olursa İngiltere, kendilerinin Osmanlı İmparatorluğu arazisine ya da başka yerlerdeki arazilere (özellikle İran) yapacakları taleplerinin olumlu karşılanması kaydı ile İstanbul ve Boğazlar hakkındaki Rus taleplerini tasvip edecektir. »

Fransa ise bir süre Rus talebine karşı tutum takınmıştır. Ancak Akdeniz’de Alman tehdidi ortaya çıktıktan sonra karşı çıkmaktan vazgeçmiştir.[37] Osmanlı topraklarının İtilaf Devletleri arasında gizli antlaşmalarla, savaşın sona ermesinden önce paylaşılmasının bir diğer örneğini Fransa vermiştir. Fransa’nın Suriye ve Adana bölgesini alması, İngiltere ve Rusya tarafıdan prensip olarak kabul edilmiştir. Daha sonraki görüşmelerde Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Batı Karadeniz Bölgesi’nin Rusya’ya bırakılmasında anlaşma sağlandı. Fransa’ya verilecek toprakların çerçevesi de genişletildi. Paylaşmanın bir diğer uzantısı İngiltere ile Haşimi Ailesi’nden Şerif Hüseyin arasında yapılan anlaşmadır.[38] İngiltere yönünden Şerif Hüseyin önemli bir kozdu, çünkü Peygamber ailesinden kabul ediliyordu.[38] Böylelikle Osmanlı Halifesi’nin İslam Dünyası üzerindeki otoritesini sarsacak güçte kabul ediliyordu.[38] Şerif Hüseyin de Arap Yarımadası’nı ve tüm Orta Doğu’yu içine alacak bir krallığı olsun istiyordu.[38] Görüşmeler sonunda Arap Yarımadası, Irak ve Suriye’yi kapsayan bir krallık kurması üzerinde 1916 yılı Ocak ayında anlaşma sağlanmıştır.[38] Ancak bu durum Fransa’yı harekete geçirdi. İngiltere ile Fransa arasıda 9-16 Mayıs 1916 tarihlerindeki bir dizi resmi mektuplaşmanın ardından Fransa’nın hakimiyet alanı yeniden belirlendi. Bu mutabakat, 29 Nisan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ile resmileştirilmiştir.[38]

Diğer tarafta Osmanlı yöneticileri de Batılı devletlerin bu emellerini seziyor ve Rusya’nın en büyük tehlike olduğunu görüyorlardı. Bu durumda Osmanlı yöneticilerinin, imparatorluğun güvenliği için bir desteğe ihtiyaçları vardı.[35] En mantıklı görünen, hem savaşta Rusya’nın ittifakı içinde olmak, hem de aynı ittifak içinde yer almakla İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamak gibi görünüyordu. Bu amaçla Maliye Bakanı Cavit Bey İngiliz makamlarıyla, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise Fransız makamlarıyla bir süredir temas halindedir. Ancak ne İngiliz tarafı ne de Fransız tarafı bu ittifak yaklaşmasına sıcak bakmadılar. Rusya’nın da bu işe kesin olarak karşı olmasının da bu durumda payı olduğu kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere ile ittifak girişimine olumlu yaklaşılmamasında, Jön Türk yönetiminin kısa sürede çökeceği yönündeki öngörü etkili olmuştur.[39] Jön Türkler yerine Alman yanlısı olmayan bir iktidarın Almanya’nın Ortadoğu’daki tehdidini ortadan kaldıracağı hesap edilmektedir.[40] Diğer yandan Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu da savaş öncesinde Osmanlıyı ittifaka almaya yakın değillerdi.[35]

Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikası, İkinci Meşrutiyet’in ilk yılarından (1908) itibaren Almanya’dan yavaş yavaş uzaklaşırken İngiltere’ye yaklaşmıştır.[41] Hatta İngiltere ile bir ittifak kurulması yönünde İttihat Terakki Merkez Komitesi’nden Ahmet Rıza Bey ve Nazım Bey, 1908 yılı içinde İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ile bir görüşme yapmışlardır. İzleyen yıllarda bir dizi olayın da etkisiyle, artık şekillenmeye başlayan İtilaf Devletleri’ne yakışlaşma sürmüştür.[42] İtilaf Devletleri’yle bir yakınlaşma arayışlarının bir başka örneği de 1914 Mayıs ayında Mehmet Talat Paşa’nın Kırım’da Çar II. Nikolay ve Dışişleri bakanı Sazanov’la görüşmesidir. Ancak Çarlık Rusyası, diğer müttefiklerinden ayrı bir antlaşmaya yanaşmamıştır. Diğer yandan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Fransa görüşmeleri de bir sonuç vermemiştir.[43]

Almanya ile ilişkiler ise Balkan Harbi sonrasında bir kesiti dönemi geçirmiştir. Balkan Harbi öncesinde bir dönem Osmanlı Ordusu Alman generali Von der Goltz düzenleme desteğini alıyordu. Ancak yenilgi sonrasında Alman desteğine güven hırpalandı ve Osmanlı Ordusu Kurmay Başkanlığı Yardımcısı görevinden ayrıldı. Bu ayrılmadan 1913 yılı Aralık ayına kadar geçen süre içinde İstanbul’da etkili olacak bir Alman politik – askeri varlığı olmamıştır. Bu ayda Liman von Sanders başkanlığında bir Alman subay grubu İstanbul’a gelmiştir. Bu grubun yetkileri oldukça geniştir. Liman von Sanders bu yetkilere dayanarak üç ay içinde Osmanlı Ordusu içinde büyük ölçüde hakim duruma gelmiştir.[44]

Ancak İttihat Terakki’nin 1913 yılı Ocak ayında iktidara gelmesiyle Osmanlı dış politikası yeniden Almanya’ya yakınlaşmaya başlamıştır.[41] Zaten İtilaf Devletleri’yle yapılan tüm ittifak görüşmeleri boşa çıkmıştır. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nun, eğer Avrupa Savaşı öncesinde bir ittifaka girmesine zorunluluk gözüyle bakılıyorsa, tek seçenek Almanya’dır.[43] Bir başka açıdan bakıldığında Enver Paşa’nın, Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü askeri gücüne sahip olduğu ve bir Avrupa Savaşı’nda kesin olarak kazanan taraf olacağına güçlü bir inanç beslediği, genellikle kabul edilmektedir.[45][not 5] Fakat esas önemlisi 1890’lı yıllardan itibaren Osmanlı ekonomisinde Alman sermayesinin etkinliğinin artıyor olmasıdır.[46] Özellikle Bağdat Demiryolu inşaasının bir Alman firmasına ihale edilmesi, Osmanlı topraklarında Alman sermayesinin Yakındoğu’ya uzanan güçlü bir rekabet durumu yaratmıştır.[47] Bu arada Almanya’nın özellikle İstanbul’daki Türkçülük hareketini, Osmanlı’nın Rusya ile yakınlaşmasının önleyici bir manevra olarak desteklediği bilinmektedir.[46]

Devamı için Lütfen TIKLAYINIZ.

 

İstiklâl Marşı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin millî marşı. Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan bu eser, 12 Mart 1921’de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

Bestesi Osman Zeki Üngör’e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır.

Güftesi, Anadolu’da Millî Mücadele’nin devam ettiği sırada Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir.

 

Tarihçe

Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, İstiklâl Harbi’nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekaleti, 1921’de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmet Akif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine, Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda yazdığı ve İstiklal Harbi’ni verecek olan Türk Ordusu’na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif’in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmiştir. Mecliste İstiklâl Marşı’nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur.

Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu beyan etmiştir.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930’da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör’ün yakın dostu Cemal Reşit Rey’le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrası ezgili okunduğunda “şafaklarda” sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir.

Metni

İSTİKLÂL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar -ki şehadetleri dînin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

MEHMET AKİF ERSOY

 

Dünya Emekçi Kadınlar günü dolaysıyla bir şeyler yazmak isterken Kurumlarımızın Kurucularından Heykel Sanatçısı Ş.Hale ÜRKMEZGİL  adına ışık Liselerinin yapmış olduğu aşağıda izleyeceğiniz video ve yazıyı gördük. Sizlerle paylaşmadan olmazdı Bir sanat kadınından bizleri var eden tüm emekçi kadınlarımıza. İyi ki varsınız, iyi ki bizi doğurdunuz, sevdiniz, korudunuz, kolladınız. Hatta bazılarımız hakketmese bile!

“Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından bu şekilde tanımlanmış olarak her yıl 8 Mart’ta kutlanan uluslararası bir gündür. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.

Bu önemli günde, sizlere bir Kadın Sanatçı olarak, eserlerin de çoğunlukla ‘‘Kadın’ı’’ konu alan Heykel Sanatçısı Hale Ürkmezgil’i ve eserlerini tanıtmak isteriz.

Türkiye’de az sayıdaki kadın heykeltıraşlardan olan Hale Ürkmezgil, aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Özel Nar Sanat Eğitim Kursu ve Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği’nin kurucularındandır. Heykel çalışmalarına 1989 yılında seramik ile başlayan sanatçı, günümüzde çalışmalarını, figüratif tarzda mermer yontu ve bronz döküm ile sürdürmektedir.

Hale Şakar Ürkmezgil’in eserlerinde yeniden doğuşlar, kadınlık, özgürlük, umut, aşk, isyan, kabullenişi görürsünüz. Yani, insan olma halleri oldu hep. Topraktan suya, sudan havaya yüreğinde ve sırtında kanatlarını taşıdığı umudun sınırsızlığında, sevgiyle aşkla beden bulur yapıtları.

Bu güzel sergi için Sanatçı Hale Ürkmezgil’e teşekkür eder, İyi Seyirler dileriz.”

Pandemi hapsinin hafiflemeye başladığı günlerinde, sanata biraz daha yakınlaşmamız ve bilgi dağarcığınıza az da olsa” da bu o eser değil mi?” demenizi sağlamak için, zaman zaman bilindik veya pek bilinmeyen bir takım sanat eserleri hakkında kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

Bugünkü konuğumuz; Avusturyalı Sanatçı Klimt’un ünlü eseri “Öpücük”‘ adlı eseri. İyi okumalar.

1862’de Avusturya’da doğan Klimt’in babası altın ve gümüş işlemecisiydi.

14 yaşına gelince Viyana’da fresk ve mozaik üzerine eğitim almaya başladı. Derslerinde başarılı olan Klimt, kardeşi ile birlikte fotoğraflara bakarak resim çizip, satıyordu. Aynı zamanda tiyatrolar için tavan ve duvar resimleri gibi işler de alıyordu. 1880’lerin sonunda klasik ve mitolojik unsurları da resimlerine ekleyen Klimt, şehir tiyatrosuna yaptığı freskler için İmparator Franz Josef tarafından altın madalyayla ödüllendirildi.

Sembolizmin öncüsü sayılan ressamın “Öpücük” tablosuna, genel olarak altın rengi hakimdir. Minik çiçeklerle süslü bir uçurumun yamacında duran bir çift, tablonun odak noktasındadır. Erkeğin boynu kadına doğru eğiktir, kadını yanağından öpmektedir. Erkek figürünün üstünde çeşitli köşeli figürlerle süslü, omuzundan yere kadar uzanan bir örtü vardır. Siyah saçlı erkeğin saçlarında sarmaşık benzeri bir bitkinin yaprakları bulunmaktadır. Kadın figürünün boynu kendi sol omzuna doğru eğik, sağ tarafıyla erkeğe dayanmakta, dizlerinin üzerinde durmaktadır. Üzerinde omzu açık, kısa kollu, yuvarlak desenlerle süslü, dar bir elbise bulunmaktadır. Kızıl saçları bahar çiçekleriyle bezenmiştir.

Bu tablo, 1908 yılında henüz tamamlanmamış olmasına rağmen Austrian Gallery’de sergilendi. Buna rağmen Belvedere Müzesi, 240.000 dolar ödeyerek bu tabloyu satın aldı ve böylece dönemin en pahalı tablosu oldu.

 

Kaynak ve diğerleri için : https://konusanmuze.com/?p=255