Kore’nin ulusal hazinesi biri olarak sayılan Elmas Dağlarının Genel Manzarası, Kore sanatında çok önemli bir yer tutar. Eserin dinamik dairesel kompozisyonu, 17. yüzyılda gelişmiş bir tür olan jingyeong sansu (gerçek-manzara resmi ) tarzındadır. ” Gerçek manzara ” resim üslubunda, betimlenen yerler, gerçek mekanlardır ve en önemlisi, bu manzaralar, Kore toprakları içinde bulunur.

Elmas Dağları, Kore Yarımadasının doğu kıyısında bulunmaktadır ve Jeong Seon bölgeyi defalarca gezmiştir. Joseon döneminde Kore, Ming dönemi Çin’ini, Konfüçyüsçü uygarlığın merkezi olarak görmüştür.

Joseon elit kesimi Çin klasikleriyle eğitilmiştir ve ressamlar, Çin eserini model alarak ideal Çin manzaralarını resmetmişlerdir. Ancak bu algı, Çin’in 1644 yılında Mançuların eline düşmesiyle değişmiştir. Bundan sonra Joseon dönemi Koresi, kendisini Konfüçyüs uygarlığının koruyucusu olarak görmeye başlamış ve pek çok bilgin de Joseon Koresi’ini ve insanlarını eserlerinin merkezine almıştır. Jeong, bu eseri, böyle bir görüşün hakim olduğu bir dönemde yaratmıştır.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Tenorlarının, duygu yüklü İtalyan halk şarkılarını seslendirdiği “Napoliten Konseri” Zorlu Psm Sahnesi’nde sevenleriyle buluştu.

talya’ya kısa bir yolculuk niteliğinde olan konserde, yer yer hüzün , yer yer de neşe hakim olurken, E.di Capua, F.P Tosti , E. De Curtis, R.Falvo, L. Denza, C.A.Bixio, G.Cottrau, R.Leoncavallo, S. Cardillo gibi değerli bestecilerden eserler seslendirildi.

Konserde tenorlar; Besnik Ademoğlu, Serkan Bodur, Can Reha Gün , Yoel Keşap ve Muzaffer Soydan’a piyanist Hüseyin Kaya eşlik ederken , “l’te vurria vasa”, “Mattinata”, “Non ti scodar di me”, “Fenesta Che Lucive”, Dicitencello Vuie”, “Tu ca nun chiagne” , “Torna a Surriento”, “Mamma”, “Marechiare”, “O sole mio” gibi parçalar, seyircinin yoğun beğenisini topladı ve finalde sanatçılar ayakta alkışlandı.

Napoliten Konserleri bitti mi tabi ki bitmedi konserler devam edecek. Bu sezon; 21 Aralık 2018 ve 2 Şubat 2019 tarihlerinde Beyoğlu Grand Pera Emek Sahnesi’nde, 8 Ocak 2019 – 6 Şubat 2019 – 26 ve 30 Mart 2019’da Kadıköy Bld. Süreyya Opera Sahnesi’nde, 9 Ocak 2019 tarihinde ise Kadıköy Bld. Yel değirmeni Sanat Sahnesi’nde tekrar seyirciyle buluşacak.

Bağlama virtüözü olan Coşkun Karademir’in “Tellerin Aşkı” adını verdiği uluslararası projesi kapsamında, 27 Aralık gecesi, 4 usta virtüöz CRR’de bir araya geliyor. İran’ın ödüllü ve üretken sanatçısı olan Ali Ghamsari’nin de yer alacağı konser saat 20.00’de başlayacak.

Tellerin Aşkı adlı konserde; hem icra ettiği tanburu hem de sesiyle kendine hayran bırakan Özer Özel; irfan müziğimizi bağlamasıyla Anadolu coğrafyasından tüm dünyaya ulaştıran Coşkun Karademir; klasik kemençenin dünyaca ünlü ismi Derya Türkan ve İran’lı tar üstadı Ali Ghamsari sahne alacak. Türkiye’nin etnik perküsyon üstatlarından Ömer Arslan ise konserde konuk sanatçı olarak yer alacak.

Coşkun Karademir, İran’ın mızraplı saz üstatlarından Ali Ghamsari ile, uzun yıllara yayılan İran müziği araştırmaları sırasında tanışmış ve meşk etme imkânı bulmuş.

Ali Ghamsari,İranlı müzisyenler arasında kendi jenerasyonunun en üretken bestecilerinden birisi kabul ediliyor. Ghamsari’nin ortaya çıkardığı müzik geleneksel Radif tarzını ve çağdaş nağmeleri bir araya getiriyor. Birçok enstrümanı yetkinlikle icra edebilen sanatçı, özellikle tar, setar, divan ve gitarda usta kabul ediliyor. Ghamsari, 2014’te İran’ın en önemli ödüllerinden kabul edilen Musicema tarafından “Senenin En İyi Müzisyeni” seçildi.Sanatçının hepsi birbirinden dikkat çekici 10 albümü bulunuyor.

Eser, 22 Aralık’taki prömiyerden sonra 25, 27 ve 29 Aralık’ta sahnelenecek., 90 dansçısıyla Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin prömiyerini yapmaya hazırlanıyor.

İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB), Piyotr Ilyic Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin prömiyerini 22 Aralık’ta yapacak.

Şef Tolga Taviş yönetiminde ve Mehmet Balkan koreografisiyle Ege Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezi’nde sahnelenecek eserde, 11 yaşındaki bir kız çocuğuna yılbaşı partisinde sihirbaz tarafından hediye edilen fındıkkıran bebeğinin prense dönüşmesi anlatılıyor.

90 kişilik dansçı kadrosunun görev aldığı “Fındıkkıran” balesinde Aslı Çilek, Boğaçhan Bozcaada, Burcu Olguner ve Dolun Doyran rol alıyor.

İZDOB Baş Balerini Aslı Çilek, Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin çocuklara yönelik konusuyla genellikle yılbaşında sahnelenen bir eser olduğunu belirterek, “Yurt içindeki ve yurt dışındaki diğer bale toplulukları gibi eserin uygunluğu açısından yılbaşı öncesi prömiyeri yapıyoruz. Aralık ayında 4, ocak ayında ise 5 temsille izleyicilerin karşısına çıkacağız.” dedi.

Eser, 22 Aralık’taki prömiyerden sonra 25, 27 ve 29 Aralık’ta sahnelenecek.

W.A. Mozart’ın en sevilen eserlerinden biri olan Sihirli Flüt Operası’ndan ilham alınarak çocuklar için kurgulanan Papagenolar, 6 Ocak’ta KKM Gazanfer Özcan Sahnesi’nde sergilenecek.

Doğa ve insan sevgisinin öne çıktığı Papagenolar çocuk operasında hikaye; Papageno karakteri, ailesi, Gece Kraliçesi, Sarastro ve Ağaç Adam etrafında şekilleniyor. Sihirli Orman’da yaşayan tüm canlıların sevgiyle daha da güzelleştiğini, kötü bile olsa her insanın içinde mutlaka bir iyilik kırıntısı olduğunu ve bunu ortaya çıkarmak için yine sevgi ile yaklaşmak gerektiğini anlatan Papagenolar, tüm çocuklara ve ebeveynlere operanın en eğlenceli halini sunmayı ve tanıtmayı amaçlıyor.

İtalya’nın güneyindeki Pompei antik kenti çevresinde Vezüv Yanardağı’ndan püsküren lavların altında kalmış bir malikanede taşlaşmış at kalıntıları bulundu.

İtalyan arkeologlar, Pompei antik kenti yakınında varlıklı bir Roma generaline ait olduğu düşünülen malikanenin ahır bölümünde yaptıkları kazıda eyerlenmiş ve koşum takılmış atların kalıntılarına rastladı.

Arkeologlar sayılarının 3 veya 4 olduğu tahmin edilen atların, yanardağın patlamasının ardından malikanede yaşayanları bölgeden uzaklaştırmak için hazırlandığını tahmin ediyor.

Atların yanardağın patlamasının ardından çevreye yayılan kül bulutları nedeniyle boğularak öldüğü sanılıyor. “Villa dei Misteri” (Gizemler Villası) adı verilen malikane bölgesi ilk kez 20. yüzyılın başında keşfedilmişti.

Malikanede daha önce yapılan kazılarda fırınlar, üzüm cendereleri ve duvar resimleri bulunmuştu.

Yalın bir 17.yüzyıl mutfağında bulunan genç, gürbüz kadın tüm dikkatini güğümde bulunan sütü kaseye boşaltma işine vermiştir. Kadının konsantrasyonu, bu dingin sahnede olduğu varsayılan tek gürültüyle, dökülen sütün çıkardığı sesle uyum içindedir.

Tüm bu etkenler son derece sıcak bir atmosfer yaratır ve zaman adeta durmuş gibidir. Johannes Vermeer, ev hayatına ilişkin bu mütevazı ana dramatik etki katmıştır.

Günlük yaşamı gözlemlemek konusunda ustadır ; duvardaki çivinin ve badana bulunan lekelerinde ortaya koyduğu gibi ayrıntılara özel bir dikkat gösterir. Işığın ve gölgelerin ele alınış biçimi de büyük bir usta olduğunun belirtisidir.

Hizmetçiye yansıyan ışık, onun solgun kollarına vurgu yapar ve izleyicinin bakışını akan süte,yönlendirir. Hizmetçinin giysisinin üst kısmı ile önlüğündeki mavi ile yeşil renkler ışıkta parlamaktadır ; ışık, masanın üzerindeki mavi kumaşa ve nesnelere de yansır.

Süt Döken Kadın bir portre değildir, ancak izleyici, resmin doğrudan gözlemle yapıldığı ve bir kadının gerçek bir kişiye ait özellikleri dikkatle betimlendiği konusunda hiç kuşku yaşamaz. Yine de bu gerçekçilik, Vermeer’in sahneyi estetik ve duygusal açıdan tatmin edici kılacak şekilde tasarladığı ustalık kompozisyonu gölgede bırakılmamalıdır.

Edgar Degas bir keresinde ” Bana dansçıların ressamı diyorlar ” diye yazmıştı. Gerçekten de, yağlı boya ve pastel boya resimlerinin yarısından fazlasında, Paris Operası’ndaki genç corps de ballet üyelerinin sahne üzerindeki ve provadaki hallerini betimlemişti. 1870’lerde, neredeyse takıntılı bir biçimde, yalnızca bu temayla ilgili eskiz ve resimler yapmıştı.

Bale Sınıfı, sırt germe hareketleri yapan genç balerinlerin bulunduğu detaylarla samimi bir resim olsa da aslında pek öznel olmayan ögeler de barındırıyordu.

Edgar Degas, ” Güzel dokuların resmini yapmak ve hareketi çizgiyle aktarmak için dansçıları kullanıyorum ” diyordu. Çarpıcı ve bir merkezi olmayan bu kompozisyonda balerinler ve anneleri, öğretmen Jules Perrot’nun etrafına toplanmıştı.

Eserin asimetrik tasarımı, farklı bakış açısı ve birbirinden kopuk figürleri doğaçlama çekilmiş bir fotoğrafa benziyor, ve Degas’nın koleksiyonunu yaptığı Japon ukiyo-e tasarımlarını hatırlatıyordu.

Döşeme tahtalarının paralel çizgileri, gözü bir aşağı bir yukarı yönlendirerek hareketli bir mekan algısı yaratıyordu. Doğaçlama görünümüne rağmen bu resim, Degas’nın üzerinde çalışırken hayli değişikler yaptığı kurgusal bir resimdi.

Tiyatroyu yakından ilgilendiren  drama, dramatik, dramatizasyon, okul tiyatrosu, okul oyunları, çocuk oyunları, çocuk tiyatrosu, çocukların tiyatrosu, rol oynama gibi birbirine yakın kavramlar nedeniyle yaratıcı drama özellikle tiyatro ile çoğu zaman karıştırılmamalıdır.

Yaratıcı drama ve tiyatro, ilk bakışta aynı iki alanmış gibi algılanmaktadır. Belirtmek gerekiyor ki yaratıcı drama; tiyatrodan yararlanmasına,çok benzer özelliklere sahip olmasına, hatta büyük ölçüde tiyatronun tekniklerini kullanmasına ve tiyatrodan “beslenmesine”rağmen çeşitli yönleriyle farklı disiplin, yöntem ve estetik eğitim alanıdır.  Bu benzerlik ve farklılıklara rağmen tiyatro ve yaratıcı drama alanları birbirinin karşısında olan “rakip taraflar” değildir.

Tiyatro insanla birlikte varolmuştur. İlkel insan en başta birbiriyle anlaşabilmek, düşüncesini anlatabilmek için taklide başvurmuştur. Daha sonra doğaya karşı olan sevgilerini, korkularını dans ederek, birlikte hareket ederek dile ilkel insanlar, inançlarına göre, kötü ruhları kovmak için otlardan ağaç kabuklarından yaptıkları maskelerle oyunlar oynamaya başlamışlardır. Bir yandan da günlük sorunlarının nedenlerini oyunlar oynayarak anlamaya çalışmışlardır.

Özetle ritüeller, öykü anlatma, dinleme istediği ya da ritimli danslar olarak kökenleri açıklanan tiyatro, bir başka yönüyle ” insanın insanı insanla insana ” anlattığı sanat olarak tanımlanabilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “Uluslararası İzmir Duvar Resimleri Çalıştayı” çerçevesinde, Alsancak ve Konak’taki 8 duvar, birbirinden renkli motiflerle boyandı. Sıradışı çalışmalar İzmirliler tarafından çok beğenildi.

İzmir Belediyesi’nin 150. kuruluş yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası İzmir Duvar Resimleri Çalıştayı, ortaya koyulan eserlerle daha şimdiden kente ayrı bir hava kattı. Çalıştay jürisinin 23 ülkeden 92 sanatçı arasından belirlediği 8 sanatçının eserleri, Konak ve Alsancak’taki 8 duvara uygulanmaya başlandı. Mural sanatını (duvar boyama) icra eden sanatçıların 4’ünün Türkiye’den, diğer 4’ünün ise Fransa, Sırbistan, Kolombiya ve Ekvador’dan olduğu bildirildi. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri de sanatçılara asistanlık yaptı.

Seçici Kurul
Çalışmaları değerlendiren Seçici Kurul, Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi’nden (ARUCAD) Prof. Dr. M. Turan Aksoy, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden Prof. Dr. Cebrail Ötgün ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden Öğr.Gör. Hamdi Gökova ile Grafiti sanatçıları Alper Bıçaklıoğlu ve Erman Yılmaz’dan oluştu.

Boya festivali
Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi, “Uluslararası İzmir Duvar Resimleri Çalıştayı” kapsamında, 22 Aralık Cumartesi günü saat 13.00’de, Gündoğdu Meydanı’nda müzik dinletileri, lindy hop, jonglör ve mim gösterileri düzenleyecek. İlgi çeken bir diğer etkinlik de, dünyanın birçok ülkesinde düzenlenen “colorzest partisi” (boya festivali) olacak. Dj Catwork performansı eşliğinde müziğin keyfini çıkaracak kalabalık, renkli görüntülere sahne olacak.

15.00 başlayacak etkinlikte ücretsiz dağıtılacak colorzest boyaları, nişasta ve gıda boyasından üretiliyor. Astım hastalarının hassasiyeti sebebiyle bu partiye katılmamaları, lens kullananların da gözlerini korumaları; boyaların saçtan ve vücuttan kolay çıkması için partiden önce saç kremi ve güneş kremi kullanılması öneriliyor.

San, ezbere yönelik, aşırı bilgi yüklü, okul yaşamından zevk almaya yöneltmeyen, öğrenmenin duyuşsal, sezgisel yanını savsaklayan, öğrencinin yaşayarak öğrenip kendi sentezlerine varamadığı bir eğitim anlayışının, yetiştirmek durumunda olduğu çağdaş insanın gereksinimlerini karşılayamayacağını vurgular.

Bunun belirgin nedeni, eğitim anlayışının ya da felsefesinin geleneksel yapısını koruması, toplumsal uygu ve ortalamadan sapma korkusunu yaşamasıdır. Doğal olarak aynı korku bu sistem içerisinde yetişen bireye de yansımakta, birey içinde yaşadığı yenileri yakalayamamakta, eğitimin uygucu sınırları içinde sıkışmaktadır. Bu sıkışıklık bireyde çözmesi gereken ikilemi yaratmakta ve yaşatmaktadır. Birey ya içinde yaşadığı grubun yargılarıyla hem fikir olacak, yani uygucu olacak ya da kendini bir an önce tanıyacak, kendi görüş ve düşüncelerini savunacak, böylece grubun fikir birliğine karşı kendi bağımsızlığını, özerkliğini koruyabilecektir.

Düşünmenin yerini ezberciliğin, okumanın yerini bilgi yığmacasının aldığı bir öğretim sisteminde yetişecek bireyin bu ikilemleri yaşamamasını beklemek olanaklı görünmemektedir. Eğitimdeki bu tür yaklaşımlar yeni olmayan bir içeriğin öğretildiği ve öğretmenin mutlak otoritesine bağlı, öğrencinin sürekli boyun eğmesinin beklendiğini anlayışlara sahiptir. Oysa sistem öğrenciyi merkeze alıp onu düşünsel etkinliklere yönlendirmeli, bireye “birey”olma şansı verebilmelidir.

Yaratıcı drama eğitimi alan bireyler yeni durumlara uyumda ve yeni sorunlara değişik çözümler getirebilmede belirgin özellikler kazanabilir. Sözgelimi yaratıcı drama Gardner’ın çok yönlü zekaya dönük uygulamalardaki işlevselliği nedeniyle, sınıf içi ve dışındaki amaçlara uygun her türlü ortamda yaşantılara dayalı öğrenmeyi gerçekleştirebilecek özelliklere de sahiptir.

Eğitimde yaratıcı dramanın kullanılması, oyun ve tiyatronun yöntem ve araçlarından yararlanılarak dramatik bir ortamın yaratılması ile olur. Doğaçlama etkinliklerine doğrudan katılan öğrenciler kendilerini geliştirebilecekleri ortamın sunulmasıyla öğrenebilirler.

İngiliz Çocuk Drama uzmanı Peter Slade, oyunun çocuğun yaşamındaki önemli rolünü söyle belirtir:

“OYUN ÇOCUĞUN DÜŞÜNME, KANITLAMA, RAHATLAMA, ÇALIŞMA, HATIRLAMA, CESARET ETME, DENEME, YARATMA VE ANLAMA YOLUDUR.”

 

 

“Yunan müziği tarihi, elimizdekilerden başka yeni bilgiler bulunmadıkça yazılamaz. Ancak, bazı olaylar bu tarihin akışı üzerinde bir kanı elde elde etmemize yol açabiliyor. Yunan tarihi içindeki değişimler, beğenilerde, düşüncelerde ve anlatım biçimlerinde bir donukluk olmadığını ve müzikteki değişmelerin öteki sanat kollarında değişimlere uygun düştüğünü gösteriyor.

Yunan müziğinin her döneminden pek çok yazarın, eski zaman müziğinin yalınlığını ve ağırbaşlılığını göklere çıkartan yazılarını bir yana atabiliriz; çünkü hiçbiri hangi eski zamanı andıklarını belirtmemişlerdir.

Antik çağ Yunan müziği hakkında bildiklerimiz, neredeyse bilinen tüm her şey dışında bilgimizin en sınırlı olduğu alanlardan birisidir. Bu dönem Yunan müziği bilgilerimizi çoğunlukla Homeros’un eserlerinden alırız ayrıca günümüze ulaşmış vazo ve duvar resimleri, lahitler, mühür ve sikkeler, heykeller ve antik Yunan’da insan hayatına sirayet etmiş her türlü yapı, mimari eleman üzerindeki her türlü tasvirden müzik kültürü ve müzikal çalgılar hakkında bilgi edinilmeye çalışılır.

Yunanistan coğrafyası açısından en erken müzik aleti buluntuları geç Neolitik – Bronz çağları arasına tarihlenen dönemleri işaret ederek Batı Makedonya, Teselya ve Mykonos civarlarından çıkarılan kemik Auolos’lardır. Ayrıca müzikle ilişkili önemli fiziksel kalıntılar Kiklad, Minos ve Miken uygarlıklarından geriye kalan eserlerde görülür, mermer figürinlerin de aulos ve arp görülür. Bunlar dışında elimizde on bir parça yazılı belge vardır, bunlar birkaç eksik papirüs, 4 el yazması ve 2 adet yazıttan ibarettir, bu yazıtlardan en önemlisi ileride sözünü edeceğimiz Tralleis’te bulunmuş olan Seikilos mezar yazıtıdır.

Müzik bugün de bazı ruhsal hastalıkların tedavisinde terapi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Antik Yunanlılarda ise aynı ezginin yinelenmesiyle tedavi yapılabildiği inancı vardır. Hastalıkların tanrılar tarafında gönderildiğine inanıldığından tedavi genellikle yardımı istenen tanrıya şarkı söylemek yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu inanç çerçevesinde Apollon’un sanat ve müzikle ilişkisi olması onu en çok çağrılan tanrı olarak öne çıkarmaktadır. Ayrıca lir çalgısının kişinin sıkıntılarını giderdiği ayrıca inançlar arasındadır.
Müzik Yunan dünyasında sosyal hayatın her noktasına sokulmuş durumdadır, öyle ki 2. Messenia savaşının (M.Ö 8. – 7. YY) Tyrtaios’un ezgileri ile kazanıldığına inanılmaktadır. Savaşlar kazandırabilecek denli etkin rol oynadığı düşünülen müziğin zaferlerden sonra söylenilenine Epinikion denilmektedir.
Antik Yunan müziği teknik olarak tek sesli yani monochord’dur. Müzik başlı başına bir şiir çevresinde kurulmuştur; bu yüzden müzik için daima bir çalgı ihtiyacı duyulmaz, doğada her daim hazır bulunan sesler, insanla birlikte şiir bir şarkı için yeterlidir, öyle ki içinde çalgı olan parçalara müzikten ayrılarak ayrıca “nomos” olarak adlandırılmıştır.
Müziğin ayrıca Yunan dünyasında gelişmesinde çok önemli bir etki yaratmış olan Pisagor (M.Ö 585 – 479) Yunan müzik kuramının kurucusu olarak kabul edilir.
Pisagor ilk kez müziksel uyumu matematiksel formüllerle dile getirmiştir. Bir kutu üzerine gerdiği bir telin titreşimleriyle ses düzeninin temel aralıklarını saptamıştır, bu alet canon olarak bilinir. Helicon ise yine matematiksel hesaplamalara dayanarak çalışan bir tür akort aletidir.