Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın hafta içi programında yer alan oda müziği konserlerinin yeni sezon ilk gecesinde viyolonsel sanatçısı Ozan Evrim Tunca ve piyanist İlter Vurucu sahne aldı.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat Merkezi Ergin Orbey sahnesinde gerçekleştirilen konserde viyolonsel sanatçısı Ozan Evrim Tunca ve piyanist İlter Vurucu, klasik batı müziğinin büyük bestekarları D.Shostakovich ve Cesar Franck’ın eserlerini seslendirdi. Muhteşem bir uyum içinde sergiledikleri performanslarıyla Eskişehirli sanatseverlere keyifli bir akşam yaşatan ikili konser sonunda dinleyicilerden büyük alkış aldı.

Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın gelecek programında 12 Kasım 2018 Pazartesi günü saat 20.00’de Ergin Orbey Sahnesi’nde klarinet sanatçısı Yağızcan Keskin ve piyanist Can Bağdar Bilen, usta bestekârlar J. Widmann, J. Brahms, S. Rahmaninov ve J. Horovitz’in eserlerini seslendirecek.

Tamamlanışından bu yana beş yüz yıl geçmesine rağmen,Fırtına hakkında hala kesin bir yorum yapılmamaktadır. Resim Gabriele Vendramin tarafından Giorgione’ye ısmarlanmıştır. Venedik sanatı uzmanı Marcantonia Michiel, eseri, 1530′ da endramin’in evinde görür ve resim hakkında “çingene bir kızla bir askeerin bulunduğu küçük, fırtınalı bir manzara ” der. Daha sonra eser, Vendramin ailesinin koleksiyonuna Merkür ve İsis adıyla kaydedilir.

Resimdeki figürler;oğlunu emziren su perisi lo’yu ve tanrı Merkür’ü temsil ediyor olabilir ama resmin hiçbir edebi kökeni bulunmayabilir. İzleyicinin gözü, figürleri geride bırakıp resmin derinlerinde kalan nehri takip ederek şimşeklerle dolu gökyüzüne ulaşır.Belki de resmin gerçek teması, bu gergin atmosferdir.

X-ışını çalışmaları, erkek figürünün altında ayağını suya sokmuş çıplak bir kadın figürü bulunduğunu ortaya koyar ve bu da Giorgione’nin resmi yaparken fikir değiştirdiğini göstermektedir. Yalnızca küçük bir çevre tarafından anlaşılabilen “gizli anlamlı” resimler, Giorgione’ye  sık sık resim ısmarlayan genç soylular tarafından hayranlıkla karşılanır.

HAYATI

Giorgione adıyla bilinen ama gerçek adı “Giorgio Barbarelli da Castelfranco” olan, Yüksek Rönesans akımına yön vermiş İtalyan ressam. Bugün kesin olarak ona mal edilen sadece altı tablo bulunmasına rağmen Giorgione, erişilmez şiirsellikteki eserleriyle bilinir. Kimliği ve eserleri hakkındaki bilinmezlik onu Avrupa resim tarihinin en gizemli ressamlarından biri yapmıştır.

Giorgione’nin hayatına dair kısıtlı bilgilerin tamamı, Giorgio Vasari’nin Vite adlı eserinden elde edilmiştir. Ressam, Venedik’in dışındaki Castelfranco Veneto isimli ufak bir kasabada doğdu. Zaman zaman Zorzo olarak da geçen Giorgione ismi, “Büyük George” anlamındaydı. Kaç yaşında Venedik’e gittiği bilinmemektedir, ancak gerek Carlo Ridolfi’nin yazdıklarından, gerekse eserlerindeki üsluptan bilindiği üzere ressam Venedik’te Giovanni Bellini’nin çırağı oldu, oraya yerleşti ve orada ün kazandı.

Dönemin belgelerine göre Giorgione’nin yeteneği erken keşfedildi. Vasari’nin ressamın öldüğünü söylediği yaş doğru ise, 1500’de henüz 23 yaşındayken, Doge Agostino Barberigo ve komutan Consalvo Ferrante gibi önemli kişilerin portrelerini çizmek için seçildi. 1504’te, doğduğu kentteki bir katedralde, başka bir komutan olan Matteo Costanzo anısına yaptırılacak olan altar resmi Giorgione’ye sipariş edildi. 1507’de Venedik’teki Düka Sarayı’nın salonlarından biri için resimler çizdi. 1507-1508 yılları arasında, diğer ressamlarla birlikte, yeni yapılan Fondaco dei Tedeschi’nin dış cephe fresklerinin hazırlanmasında çalıştı. Ressam daha önce de Casa Soranzo ve Casa Grimani alli Servi gibi bazı Venedik saraylarının dış cephesine freskler çizmişti.

Bu fresk, Girit adasında bulunan Knossos sarayının Taş Çeşme avlusunda bulunmaktadır. Saray Minos kültürünün merkezinde yer almaktadır. Bu resim sarayda yapılan boğa sporlarının temsilidir. Bu atletik boğa gösterileri Minos’un dinsel ritüellerinde önemli derecede rol oynar.

Saray freskleri ve diğer çeşitli bulunan kalıntılar,1899 yılında yapılan kazılar sırasında İngiliz Arkeolog Sir Arthur Evans tarafından ortaya çıkarılmıştır. İnce belli stilize edilmiş figürler, Minos sanatına özgü kıvrımlı zarif çizgiler ve renkli dekoratif bordürler sahnenin ritmini adeta tamamlamakta.

Eserde göze çarpan noktalar

1-) Elinde boynuz tutan sporcu

Bu figürde, saldırı halinde olan boğanın başı üzerinden takla atmadan önce boğanın boynuzlarını kavrayın atleti temsil ettiği öne sürülür. Evans bu figür hakkında bir atlete başvurur ancak atlet böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyler. Çünkü atlet boynuzların gerektiği şekilde tutulmadığını söyler.

2-) Boğa bacakları

Dikkatli bir şekilde bakıldığında normalden uzun ve zarif betimlendiğini görürüz. Sanatçı boğanın dörtnala gittiğini belirtmek için boğanın bacaklarını tuhaf bir şekilde tasvir etmiştir. Bu duruş boğanın hareketinden çok hızını göstermek amacıyla tasarlanmıştır.

3-) Taklacı akrobat

Bu figür boğa üzerinden takla atan sporcu olarak betimlenir. Sporcu boğanın boynuzları üzerinden atlayarak yere doğru inmektedir.

4-) Kolları kalkık asistan

İlk bakınca bu figür üzerinde yapılan yorum az önce bahsettiğimiz akrobatı tutmak yönündedir. Aslında takla attıktan sonra yere inmiş bir taklacı akrobattır bu da.

Shiva Hinduizmde yenilenme ve yıkımın tanrısı olarak kabul edilir. Ve bu yüzden bir paradosk oluşturur. Bir diğer ismiyle dansın efendisi Hindistan’da bulunan çok sayıdaki tezahürlerin içinde en popüler olanıdır.Dans eden Shiva’nın ilk heykelleri 5. yüzyılda görülmeye başlanır. Arındırıcı bir ateşten oluşan çemberin içinde mutlulukla dans eden Shiva kozmosun yaratılışını ve devamlılığını temsil eder. Shiva sağ ayağıyla cehaletin şeytanı olan Apasmarayı ezmektedir.

Shiva’nın ateş çemberi içinde yaptığı dans, ibadet edenlere,yaşam döngüsünü,ölümü ve bu ikisinin Shiva’da birleştiğini hatırlatır. Dans esnasında  Shiva, beş element, ortaya çıkarır.

1-) Dolaşık saçlar

Shiva’nı uçuşan,dolaşmış saçları onun tacıdır. Bu ayrıntı, dans eden tanrının tasvirlerinde sıklıkla kullanılan etkili bir yöntemdir. Shiva’nın saçlarında, Ganj Nehri’nin kişileştirilmesi olan ve Shiva dans ettikçe onun uçuşan saçlarından yeryüzüne düşen Tanrıça Ganga figürü bulunmaktadır.

2-) Shiva

Shiva burada fiziksel açıdan güzel bir tanrı olarak betimlenmiştir. Figürün yüzündeki dingin ifade dansın dinamizmi ve enerjisiyle zıt düşer.

3-) Ezilen cüce

Shiva’nın sağ ayağının altında ezilen bir figür yer alır. Bu figür, Hindu mitolojisinde cehaletin ve yanılsamanın şeytani bir kişileştirmesi olan Apasmara’dır.

Lübnan’daki bir girişim sayesinde Beyrut Ulusal Müzesinin görme engelli ziyaretçileri, eserlere dokunarak geziyor. Görme engelli ziyaretçiler şimdi orijinal eserlere dokunsa da daha sonraki aşamada antikaları korumak için kopyalarına dokunacak.

Beyrut Ulusal Müzesine gelen görme engelliler, parmaklarını eserlerin üzerinde gezdiriyor. Müzede bulunan antikalar hakkında bilgi veren yazılar ise Arapça, İngilizce ve Fransızca “Braille alfabesi”ni taşıyor. Ziyaretçiler tüm bunların yanı sıra rehberler eşliğinde gezmekteler.

Müze ziyaretçisi Anny, müzenin bu girişiminin ona güzel bir deneyim sağladığını söyleyerek, “Daha önce de buradaydık ama Braille yazı yoktu” dedi.

Işık Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Endüstriyel Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Tamer Başoğlu, bu yıl yenilenen ve İzmir Karşıyaka İskele Meydanı’nda yer alan “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” ile İngiltere’de düzenlenen ‘The International Property Awards’ta üç büyük ödülün sahibi oldu.

İngiltere’nin başkenti Londra’da 1995 yılından beri düzenlenen ‘The International Property Awards’ta bu yılın ödülleri sahiplerini buldu. Işık Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Endüstriyel Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Tamer Başoğlu’nun İzmir Karşıyaka İskele Meydanı’nda bulunan ve bu yıl yenilenerek 41,7 metre yüksekliğe ulaşan‘Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’, ‘The International Property Awards’ta üç ödülün birden sahibi oldu.

Heykeltıraş Prof. Tamer Başoğlu’nun 1972 yılında yaptığı anıt, sanatçının izni ve koordinatörlüğünde, sanatçının oğlu heykeltıraş Emre Başoğlu’nun da yer aldığı çalışmayla Karşıyaka Belediyesi tarafından bu yıl yenilenerek 41,7 metre yüksekliğe ulaştı.

Üzerinde; Mustafa Kemal Atatürk, annesi Zübeyde Hanım, mermi taşıyan cefakâr Türk Anası, Cumhuriyetle birlikte her dalda yetişen öğretmen, hukukçu, kimyager gibi Türk kadınlarını simgeleyen kabartma figürlerin yer aldığı yenilenen anıt ve anıtın alt kısmında oluşturulan Kadına Saygı Müzesi, uluslararası jüri üyelerinin oyları ile ‘Çok Amaçlı Kullanım Mekanlarının Geliştirilmesi’ ve ‘Kamu Kullanım Alanlarının Geliştirilmesi’ kategorilerinde üç büyük ödüle layık görüldü.

Cumhuriyet’in 50. yılı için açılan ulusal bir yarışmada birincilik ödülü alarak yapımına 1972’de karar verilen ve 1973 yılında açılan anıtı yapan Prof. Tamer Başoğlu ödülü; yenileme çalışmasını birlikte yürüttükleri Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar ile birlikte aldı.

Türkiye’nin pek çok yerinde simge haline gelen eserleri bulunan Başoğlu’nun en bilenen anıtları arasında; ODTÜ Bilim Ağacı, Edirne Lozan Anıtı, Veliefendi Hipodromu Atatürk Anıtı, Atçalı Kel Memed Anıtı, Bakırköy Atatürk Anıtı ve Atatürk-Cumhuriyet-Demokrasi Anıtı (Beşiktaş) bulunuyor.

İş Sanat’ın genç müzisyenlere sahne deneyimi kazandırmak ve sanat hayatına attıkları ilk adımlarında destek olmak amacıyla Millî Reasürans Konser Salonu’nda gerçekleştirdiği Parlayan Yıldızlar serisinin 19. sezonundaki ilk konukları Ayda Demirkan (keman) ve Yunus Altıkanat (çello) olacak.

2000 yılında dünyaya gelen Ayda Demirkan, Maxim Vengerov, Oleg Kaskiv, Andrej Bielow, Michael Barenboim, Jano Lisboa gibi önemli isimler ile solo çalışmalar gerçekleştirdi. 2017 yılında Gustav Mahler Gençlik Orkestrası’nın dünya çapında gerçekleştirdiği seçmeleri kazanan genç sanatçı, eğitimine Barenboim-Said Akademi’de Prof. Mihaela Martin’in öğrencisi olarak devam ediyor.Müzik eğitimine 6 yaşında akordeon çalarak başlayan Yunus Altıkanat, Michael Haber, Tony Rymer, Alexander Rudin, Nikolaus Trieb gibi müzisyenlerle çalıştı. Eğitimine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Doç. Gözde Yaşar ve Prof. Reşit Erzin ile devam eden genç sanatçı, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’nın da “Grup Şefi Yardımcısı” olarak görev alıyor.

Konserde Demirkan, Mozart, Brahms, Fauré, Saint-Saëns’dan; Altıkanat ise Haydn, Debussy, Beethoven ve Paganini’den eserler seslendirecek.

Genç müzisyenlerin dinleyicilere enstrüman hakimiyetlerini sergileyecekleri konser, 12 Kasım 2018, Pazartesi akşamı saat 20.30’da Millî Reasürans Konser Salonu’nda ücretsiz olarak gerçekleşecek.

FMV Galeri Işık’ta ‘Sahne Arkası’ isimli fotoğraf sergisinin açılışı gerçekleşti. Timur Selçuk da kızı Mercan Selçuk’un kurucusu olduğu MSDT Modern Dans Grubu’nun sahne arkası yaşamının konu edildiği serginin açılışına katılarak sanatseverleri mutlu etti.

FMV Galeri Işık’ta Salih Güler koordinatörlüğünde açılan ve alanında yetkin fotoğrafçıların eserlerinin yer aldığı “Sahne Arkası” fotoğraf sergisi, Mercan Selçuk’un kurucusu olduğu MSDT Modern Dans Grubu’nun sahne arkası yaşamını fotoğraf severlere aktarıyor.

Fotoğrafçılar, “Bizim Hikâyemiz” isimli dans gösterisinin hazırlıkları süresince genç dansçıları farklı çalışma ortamlarında aylarca takip ederek, provalarını, performanslarını, duygu durumlarını bazen belgesel, bazen sanatsal ve estetik kaygı ile çoğu zaman plansız ve anlık çekimlerle ortaya koydular.

Sergide eserleri yer alan fotoğrafçılar arasında; Yasemin Aydın Yılmaz, Şemsi Spencer, Seda Welsh, Nuray Ertürk, Nigar Baykan, Murathan Yıldız, Muhip Şeyda Işıktaç, Meltem İnanç, Harika Topaloğlu Yücel, Güneş Demir, Gamze İnce, Figen Ongun, Ezgi Sezgin Kavlak, Evran Kavlak, Canan Çalışkan, Aslı Atalay, Ali Efe Yılmaz yer alıyor.

Timur Selçuk da kızı Mercan Selçuk ve Grubu’nun bu özel gününde onları yalnız bırakmayarak sergi açılışına katıldı ve fotoğrafçıları tebrik etti. Açılış sonrası, Mercan Selçuk Dans Topluluğu “Bizim Hikayemiz” isimli dans gösterisini de sergiledi.

Sergiyi 9 Kasım’a kadar FMV Galeri Işık’ta ziyaret edebilirsiniz.

Adıyaman’ın Gerger ilçesinde Fırat Nehri’ne hakim bir tepede yaklaşık 2 ay önce köylülerin ihbarı üzerine bulunan Roma Dönemi’ne ait askeri gözetleme kulesinin bilinmedik özellikleri ortaya çıktı.

Yaklaşık 500 kilo ile 2 ton ağırlığındaki taşların üst üste konularak harç kullanılmadan yapılan kule yaklaşık 2 bin yıldır ayakta duruyor.

Yunan dönemine ait kabartmalar bulundu

Üzerinin ahşap olduğu düşünülen ve günümüzde üzeri açık olan askeri gözetleme kulesi ormanlık alandaki hakim bir tepede bulunuyor. Kulenin iki penceresi olduğunu ve pencerelerden birinin yıkıldığını belirten yetkililer, Şanlıurfa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü tarafından buranın tescilleneceğini dile getirdi.

Adıyaman Müze Müdür Vekili Mehmet Alkan askeri kulenin bulunmasından sonra yapılan ikinci incelemenin ardından, 10 metre yüksekliğindeki askeri kulenin 2 katlı olduğunu ve kapı üzerinde kılıca benzetilen kabartmanın Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde Herkül’ün sopası olduğunu söyledi.

İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği ev sahipliğinde, Her Nota bir Umut projesi kapsamında İdil Biret ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde (AASSM) konser verdi.

Konserin girişinde davetlilere farkındalık oluşturmak amacıyla yüz maskesi dağıtıldı.

Konser öncesi konuşma yapan projenin sanat danışmanı Karşıyaka Belediyesi Konservatuvarı piyano eğitmeni Nilüfer Güzel, katılımcılara yoğun ilgilerinden dolayı teşekkür etti.

İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği Başkanı Sevil Ozan da konserin gelirinin, İzmir’de ikamet eden hasta çocuklar, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Onkoloji Servisi ve Kemik İliği Nakil Merkezi yararına kullanılacağını kaydetti.

Biret’in performansı katılımcıların büyük beğenisini topladı.  Bu arada alanın dolması üzerine bazı vatandaşlar konseri dışarıda kurulan ekranda izledi.

Oscar Claude Monet, 14 Kasım 1840 yılında Paris’te gemici ve müziksever bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Monet, beş yaşındayken ailesiyle başka bir şehre taşınmış babası kayınbiraderinin toptan meyve-sebze satışına ortak olmuştur. Monet daha çok denize yakın yerlerde yaşamayı ve kırsal yerleri keşfetmeyi çok seviyordu bu yüzden de okula olan ilgisi konusunda problem yaşıyordu : “Defterlerimi hocalarımın yüzlerinin önden ya da yandan görünüşleriyle doldurdum ; bunlar biçimi olabildiğince bozulmuş, epey kaba çizimlerdi.”

Monet daha 16 yaşındayken yaptığı karikatürlerle oldukça ün salmış, daha sonra ise Le Havre’daki insanları çizerek para kazanmıştır. Her pazar günü neredeyse yaklaşık beş karikatürü bir çerçevecinin dükkanına asılır, Le Havre’daki insanlar karikatürlerde kendilerini ya da arkadaşlarını görünce gülerlerdi.

İlham veren deniz manzaları

Dükkan sahibi sadece Monet’in değil, başarılı yerel bir sanatçı olan Eugene Bouidin’in küçük deniz manzaraları resimlerini asmıştır. Yıllar sonra Monet’ten şunları duyacaktık : ” Boudin’i ustam olarak görüyorum.” Ancak Monet 15 yaşındayken tanıştığı bu sanatçıyı gençliğin verdiği kibirle küçümseyecekti.

İlerleyen günlerde Boudin,ona yeteneğini karikatür çizerek harcadığını bunun yerine deniz manzaraları çizmeye davet etti. Monet Boudin’le yaşadığı bu yolculuğu şöyle anlatıyor : ” Daha da dikkatli gözlemledim, sonra sanki bir perde kalktı… Resmin ne olabileceğini kavradım… Sen bana görmeyi ve anlamayı öğreten ilk kişiydin!”

Boudin’in, ışığı ve hava durumunun etkilerini yakalama vurgusu, Monet üzerinde kalıcı bir bakış açısı olacaktı. Daha 18 yaşındayken, Bouidin ile Le Havre da her yıl düzenlenen sergide eserlerinin olması başlangıçtı. Monet’in daha sonraki resim serüveninde hava durumu, güneşin açısı, kısaca ışık ve gölge egemen oldu.

Kısaca, Claude Monet; “Ya karşısında ya da üstünde olmak isterdim denizin her zaman. Öldüğüm zaman da bir şamandıraya gömülmek isterdim.” 

1508’in Mayıs ayında, kendini bir ressamdan çok heykeltıraş olarak gören Michelangelo Buonarroti, II.Julius della Rovere’den gelen Sistina Şapeli’nin tavanına resimler yapma görevini istemeyerek de olsa kabul eder. Sanatçı, Vatikan’ın resimlerin temasıyla ilgili öne sürdüğü önerileri reddederve var olan yıldızlı, sade gökyüzü tasviri yerine Yaratılış ve Ademi’in Cennettten Kovuluşu sahnelerinin içeren çok daha karmaşık mimari bezeme programını uygular. Resimsel kirişler tavan ile birleşerek Yaratılış Kitabı’nın önemli sahnelerinin betimlendiği dokuz panel meydana getirir. Tavanın ritmik bir biçimde geniş resim alanlarına bölünmesi ve ignudi (çıplak genç figürler) ile çerçevelenmiş komşu sahneler,krolonojik sıralanmış dört büyük sahnenin önemini vurgular:Işığın karanlıktan Ayrılması, Adem’in Yaratılışı, İlk Günah ve Cennetten kovulma ile Tufan. Resim alanlarının kenarında bulunan üçgen şeklinde lunette bölmeler ise Eski Ahit’teki peygamberler ve kadın kahinlerin tasvirlerini barındırır. Üç yüzden fazla figür içeren bu devasa proje yalnızca dört yılda tamamlanır ve 1512’nin 1 Kasım Yortusunu’nda görücüye çıkar.

Hayatı

Michelangelo Buonarroti, 6 Mart 1475 tarihinde, İtalya’da, Floransa’nm güneyindeki Caprese Şehri’nde doğmuştur. Babasının adı Ludovico Buonarroti Simoni, annesinin ise Francesca di Neri’dir.

Michelangelo’yu, bir taş yontucusunun karısı emzirdi. Çocukluğunda çekiçler ve taşçı kalemleriyle oynardı. Büyüdükten sonra heykelciliğe, bu oyuncaklardan ötürü heves duyduğunu söylerdi.

1488’de, babası tarafından Floransa’da ressam Ghirlandaio’nun atölyesine verildi. Burada, kendisinin en güçlü yanını meydana getirecek olan fresk (duvar resimleri) yapmayı öğrendi. Niyeti taş kitlelerini dile getirecek, gerçek bir heykeltraş olmaktı.

Tesadüf onu Lorenzo di Medici ile karşılaştırdı. Floransa Dukası olan Medici, Michelangelo’nun zeka ve sanat kabiliyetine hayran oldu. Onu sarayına aldı, çocuklarıyla tanıştırdı. Geleceğin dahisi gerçek bir evlat muamelesi gördü. Dukanın çocuklarıyla birlikte, Medicilerin Piazza San Marco’da kurmuş oldukları, ünlü «Bahçe Okulu»na devam etti. Eski dönemlerden kalma sanat eserlerini tanıdığı gibi, zamanın önde gelen filozof, fikir adamı, bilgin ve sanatçılarıyla tanışıp onlardan yararlandı.

Masaccio’nun resimleri, onda resim yapmaya karşı heves uyandırdı. Saray cerrahıyla morga giderek insan anotomisi üzerinde bilgi edindi. Michelangelo, Medicilerin sarayında üç yıl kalabildi. 1492’de Lorenzo ölünce buradan ayrıldı. Venedik’e ve Bologna’ya gitti. Gianfrancesco Aldovrandi’nin konuğu olarak bir yıl kadar bu şehirde kaldı. 1495’de Floransa’ya döndü. Dinsel konular ve mitolojiyi işliyordu. “Uyuyan Aşk İlahı” adlı heykel, Kardinal Riaria’nın eline geçince, onu Roma’ya davet etti. 1496 – 1501 yıllarında Roma’da kaldı. Bu şehirde eski Roma ve Grek heykellerini inceledi. “Sarhoş Baküs” ve Vatikan için yaptığı “Pieta”da zarafet endişesi, donuk ve tutucu bir üslup görülür.