Dernek ve Kursumuzun düzenlemiş olduğu Nar Çiçekleri Festivali görsellerini yayınlanmaya devam ediyoruz… Arzu eden Öğrenci ve Veli ile izleyicilerimiz görselleri indirebileceği gibi yanlarında getirecekleri Taşınabilir Belleklere yüklememizde mümkündür. Festivalde kaydedilen Videoların hazırlanması zaman alacağı için yükleme işlemi videolar için daha uzun olabilir. Videolara sahip olmak isteyenler Kursumuza uğrayabilir.
Şunun için etiket arşivi: drama
Artık okullarda sınavların sonuna doğru geliniyor ve yaz sezonu için hazırlıklar başlıyor…
Çocuklar, gençler ve çalışan yetişkinler… Yoğun çalışma yılının ardından, hepimiz baharın rehavetini üzerinden atıp uzun yaz günlerine hazırlanıyoruz.
Bir çok sanat haberinde başlık olarak kullandığımız “Nerede olursan ol, Sanatla ol” sloganını haykırmanın zamanı! Uzun yaz günlerinden faydalanmak gerek. Değil mi? Çocuklarımız ve sizler için sanatın bir dalını keşfetmenin tamda vakti!
Yaz sezonu için kayıtlarımız başladı.
Çalışan veya kendine vakit ayırmak isteyen velilerin çocukları için “Ders Yok Sanat var!” sloganı ile sunduğumuz haftanın 3 tam günü sürecek olan sanat yaz kampına çocuklarınızı dahil ederek onların sanatla iç içe olmalarını ve sosyal-kültürel gelişimlerine katkıda buluna bilirsiniz. Ya da uzun yaz günlerinde herhangi bir dalda örneğin; Piyano, Gitar, Resim, Dans,Bateri, Klarnet, Drama ve daha pek çok dalda bireysel veya grup olarak bir branşta eğitim almalarını sağlayarak sokaklardan kurtarmanın vaktidir.
Hava geç kararıyor, işten çıktınız yoğun iş stresinden uzaklaşmak ve farklı bir şeylerle uğraşmak istiyorsunuz. Yıllardır ertelediğiniz ve öğrenmeyi çok istediğiniz bir müzik aletini çalma arzunuzu gerçekleştirmenizin tamda vakti.
Nezih, güvenilir ve işinin uzman eğitmenleri ile sanata bir adım daha yaklaşmak için yapmanız gereken Nar Sanat’a uğramak. Uğrayın ve hobinizin ne kadar yakın olduğunu fark edin.
Unutmayın ne kadar erken uğrarsanız; istediğiniz gün ve saate dersinizi ayarlamamız o kadar kolay olacaktır.
1.İzmir Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali üç ayrı kültürü bir araya getiriyor.Konak Belediyesi’nin ev sahipliğinde Romanya ve Yunanistan’ın katılımı ile 1.İzmir Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali” 4-10 Haziran 2012 tarihlerinde gerçekleştirilecek.
Türkiye-“İzmir Kültür ve Sanatı Geliştirme Derneği”, Yunanistan-“Women Lyceum of Drama” ve Romanya-Pro Xpert ortaklığıyla, Avrupa Birliğinin Sivil Toplum Diyalogu II – Kültür ve Sanat Hibe Programı kapsamındaki festival öncesinde Yunanistan çalıştaylar düzenlendi. 19 – 20 Nisan 2012 tarihlerinde Yunanistan’ın Drama kentinde Türk ve Yunanlı sanatçıların katılımıyla Sokak Sanatları 1. Çalıştayı yapıldı. Çalıştaya Türkiye’den müzisyen Prof. Dr. Berrak Taranç, ressam Mehlika Korol, Sokak Sanatları Atölyesi canlı heykel sanatçıları Erdal Çoban, Sercan Şayık ile pandomim sanatçıları Yunus İşçi ve Rabia Kaynak katıldı.
DRAMA MEYDANI’NDA BAŞARILI PERFORMANS

İzmir Kültür ve Sanatı Geliştirme Derneği’nin Yunanlı ortağı “Women Lyceum of Drama”nın sanatçıları ve Türk sanatçıların katılımıyla, Drama’da gerçekleşen 2 günlük çalıştay programının sonunda, Türk ve Yunanlı sanatçılar Drama Meydanı’nda başarılıbir performans sergiledi. Drama halkının büyük bir ilgiyle izlediği gösteriye Drama Belediye Başkanı Kyriakos Charakidis, “Women Lyceum of Drama” Derneği Başkanı Anna Kondylaki – Dinaki ve Drama Belediyesi yetkilileri de katıldı. Türk Canlı Heykeller Erdal Çoban ve Sercan Şayık’ın hazırladığı ve iki ülke halkları arasındaki barış ve dostluğu simgeleyen “Efe ve Efsun Askeri” performansı en büyük ilgiyi gördü.
TÜRKÇE YUNANCA ŞARKILAR ALKIŞ ALDI
Prof. Dr. Berrak Taranç’ın Yunanlı müzisyenlerle birlikte söylediği Türkçe ve Yunanca şarkılar büyük alkış aldı. Ressam Mehlika Korol ise etkinlikte yaptığı resmi Drama Belediyesi’nin özel resimkoleksiyonuna hediye etti. Drama Belediye Başkanı Kyriakos Charakidis, bu resmin kendileri için çok özel olduğunu ifade ederek, resmi koleksiyonlarında sergileyeceklerini dile getirdi. Pandomim sanatçıları Yunus İşçi ve Rabia Kaynak Yunanlı Tahta Bacak sanatçıları ile birlikte sergiledikleri doğaçlama performanslarıyla Dramalıların büyük ilgisini çekti.Proje Koordinatörü Yeşim Gençel proje’ye destek veren Drama ve Konak Belediyelerine teşekkür ederek,” Katkıları ve destekler ile projemiz beklentilerin üzerinde başarılı oldu. Yunanlı ortağımız “Women Lyceum of Drama” Derneği Başkanı ve yöneticilerine gösterdikleri dostluk, işbirliği ve misafirperverlikleri için teşekkür ediyorum. Herkesi 4 Haziran tarihinde İzmir’de yapılacak “İzmir Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali” ne davet ediyorum” dedi.Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, tarihin derinliklerinde iz bırakmış üç ülkenin sanatın aydınlığında bir araya gelecek olmasının çok önemli olduğunu söyledi. Tartan, “AB projeleri arasında İzmir’den Konak Belediyesi destekli İzmir Kültür ve Sanatı Geliştirme Derneği tek örnek. Kültür ve sanat alanında Türkiye İzmir eliyle AB’ye girmiş oldu. Bu alanda tekiz. Dünya barışının kalıcı olması ve öne çıkması adına şiirlerle, öykülerle çeşitli gösterilerle çok önemli mesajlar verileceğini düşünüyorum. Atatürk’ün Balkan Barış Paktı idealinin tekrar dünyaya barış tohumları ekmesi adına çok önemli bir buluşma olacak. İzmir olarak bunun gururunu yaşayacağız. Emeği geçen herkese teşekkür ederim” dedi.
İstanbul Modern Sinema, Türk sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden ve filmleriyle çığır açan Metin Erksan’ın dokuz filmini izleyiciyle buluşturuyor.
19 Nisan – 29 Nisan tarihleri arasında gösterime sunulacak seçkide, Metin Erksan sinemasının olgunlaştığı ve en iyi ürünlerinin ortaya çıktığı 1960’lı yıllarda çektiği filmler yer alıyor. Bu filmler, Metin Erksan’ın günümüz Türk sinemasındaki etkisini, izlerini yansıtıyor.
“Metin Erksan Siyah Beyaz” başlıklı program, 19 Nisan Perşembe günü saat 16.30’da Kuyu filminin gösterimiyle başlayacak ve gösterimin ardından saat 18.30’da düzenlenecek söyleşiye filmin yapımcısı, Lale Film’in sahibi Necip Sarıcı, Kuyu filmini Türk sinema tarihinin en iyi filmi olarak niteleyen sinema yazarları Yeşim Tabak ile Burcu Aykar katılacaklar. Söyleşide filmin perde arkası irdelenecek ve Metin Erksan’ın 1968’de AltınKoza’da kazandığı “En İyi Yönetmen” ödülüyle ilgili özel bir belgesel sunumu gerçekleştirilecek.
Metin Erksan, öznel, yenilikçi ve evrensel sinema diliyle Türk sinema tarihinde toplumsal gerçekçi akımı yaratan bir “auteur” olduğu gibi, uluslararası bir yarışmada birincilik ödülü alan ilk yönetmen. Sinemacı ve entelektüel kimliği iç içe geçen, sanat tarihiyle yakından ilgili olan Erksan, yıllarca sansürle mücadele etti ve filmleriyle olduğu kadar yazılarıyla da sinemaya büyük katkılar sağladı. “Erksan’ın tutkularının, eserlerindeki kişilerin tutkularıyla kaynaşarak, filmlerinin başka hiçbir rejisörün eserlerinde rastlanmayan o kendine has fırtınalı dünyasını” ortaya çıkardığını belirten Halit Refiğ, Metin Erksan’ın büyük sanat eserleri yaratmak için gereken ilk şartı başararak, kendi özel dünyasını kurduğunu vurguluyor.
“Metin Erksan Siyah Beyaz” başlıklı programda ünlü yönetmenin Kuyu, Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Sevmek Zamanı, Cingöz Recai Beyaz Cehennem, Dokuz Dağın Efesi, Gecelerin Ötesi, Mahalle Arkadaşları ve Suçlular Aramızda isimli filmleri gösterime sunulacak.
Türk sinemasının kilometre taşı ve Metin Erksan filmografisinin en önemli filmlerinden biri olan Susuz Yaz, 1964 yılında Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandı. Susuzluk ve kadınsızlık temasını işleyen bu köy filmi, Necati Cumalı’nın aynı adlı hikayesinden uyarlandı. Fakir Baykurt’un aynı adlı eserinden Metin Erksan’ın senaryolaştırdığı ve Karanlık Dünya filminden sonra sansürle en sert çatışmasını oluşturan, 1966 yılında Kartaca Film Şenliği’nde birincilik kazanan, “köy gerçeklerine dönüş” filmi Yılanların Öcü’nde Erksan fakirliği abartmadan, karton tipler değil gerçek ve direnen karakterler yaratarak, mülkiyet temasının altını çizdi. Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak değerlendirilen kült aşk filmi Sevmek Zamanı, bir kızın suretine aşık olan delikanlı ile o suretin sahibi kızın modern zamanlarda geçen aşk hikayesiydi. “Metin Erksan Siyah Beyaz” başlıklı programın açılış filmi Kuyu ise Orhan Gencebay’ın müzikleri ve kuyu başındaki dramatik finaliyle 1969 yılında 1. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödüllerini kazandı, kimi eleştirmenlerce Türk sinemasının en iyi örneklerinden biri olarak nitelendirildi.
“Metin Erksan Siyah Beyaz” başlıklı programda yönetmenin gösterilecek diğer filmleri arasında Peyami Safa’nın polisiye romanından uyarlanan Cingöz Recai Beyaz Cehennem; Erksan’ın tarihsel gerçekçi hikayelerinden biri olan, Ege yöresinde Osmanlı Hükümeti’ne karşı isyan ederek dağa çıkan Çakıcı Mehmet Efe’nin serüvenini anlatan Dokuz Dağın Efesi; 1961’de Türk Filmleri Yarışması’nda “En İyi Senaryo” ödülünü alan ve toplumsal gerçekçi sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen Gecelerin Ötesi; Steinbeck’in Sardalya Sokağı romanından esinlenen Mahalle Arkadaşları ve 1965’te İzmir Enternasyonal Fuarı 1.Film Şenliği’nde “En Başarılı Yönetmen” ve 1965’te Milano Film Festivali’nde “En İyi Sosyal İçerikli Film” ödüllerine değer görülen Suçlular Aramızda bulunuyor.
Cingöz Recai Beyaz Cehennem
1954, 88´, siyah beyaz
Oyuncular: Turan Seyfioğlu, Avni Dilligil, Neriman Köksal
Peyami Safa’nın polisiye romanından uyarlanan bu hırsız-polis hikayesi uluslararası biruyuşturucu çetesiyle mücadele eden Cingöz Recai’nin İstanbul’daki maceralarını anlatır. Hikaye, armatör Hüseyin Faik’in öldürülmesiyle başlar. Arkadaşı Leman’la bir gece gezmesinden dönen karısı Melahat, bindikleri taksi şoförü tarafından kaçırılmak istenir. Polislerce kurtarılıp evine getirilir. Evde kocasını boğulmuş olarak bulurlar. Arsen Lüpen tiplemesinden esinlenerek yaratılmış bu sakız çiğneyen, cesur ama tedbirli, zeki ama çapkın, sevimli sabıkalı rolünde Turan Seyfioğlu öne çıkıyor.
Dokuz Dağın Efesi
1958, 107´, siyah beyaz
Oyuncular: Fikret Hakan, Serpil Gül, Hayri Esen
Erksan’ın tarihsel gerçekçi hikayelerinden biri olan film, Ege yöresinde Osmanlı Hükümeti’ne karşı isyan ederek dağa çıkan Çakıcı Mehmet Efe’nin serüvenini anlatır. Babası, Hasan Çavuş tarafından öldürülen Çakıcı Mehmet, bunun üzerine intikam almaya
karar verir ve dağa çıkar. Anadolu’nun gerçekçi yaşantısınınn derinine bakan film Erksan’ın tüm kahramanları gibi yalnız ve tutkulu bir insanın destanını aktarır.
Gecelerin Ötesi
1960, 85´, siyah beyaz
Oyuncular: Kadir Savun, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu
Film, aynı mahallede yaşayan yedi gencin öyküsünü anlatır. Birbirlerinden farklı yaşantılara ve ideallere sahip olan bu gençlerin tek ortak yanları, paranın mutluluk getireceğine inanmalarıdır. Bunun için bir çete kurarlar ve benzin istasyonlarını soymaya başlarlar. Uzun yol şoförü Fehmi, ailesine bakmak zorunda olan dokuma işçisi Ekrem, Amerika’ya gidip şöhret olma hayaline kapılan rock’n roll meraklısı müzisyenler Sezai ve Yüksel, sanatından tatmin olmayan idealist tiyatrocu Cevat ve mutsuz ressam Ayhan… Her mahallede bir milyoner yetiştiren siyasi düzenin kurbanları üzerinden dönemin ekonomik yapısına ve sosyal yaşamına sert bir eleştiri getiren bu film, toplumsal gerçekçi sinemanın başlangıcı olarak kabul edilir. Gecelerin Ötesi 1961’de Türk Filmleri Yarışması’nda “En İyi Senaryo” ödülünü aldı.
Mahalle Arkadaşları
1961, 90´, siyah beyaz
Oyuncular: Efkan Efekan, Suna Selen, Kadir Savun
Erksan yine bir çetenin maceralarını anlatıyor: Steinbeck’in Sardalya Sokağı romanından esinlenen bu hikaye bir kızı seven fakir bir kaptanla, aylak arkadaşları üzerinedir. Sinema yazarı ve tarihçisi Giovanni Scognamillo’nun ifade ettiği gibi, “Sevimli mutlu serseriler, avare yaşamanın rahatlığı, sorumsuz olmanın tatlılığı, zengin kız-fakir delikanlı aşkı, kötü adam, vamp kadın, geleneklere bağlı gülünç baba, Erksan’ın hikayesinde kullandığı başlıca motiflerdi… Bu buruk güldürüde arkadaşlık savunuluyordu, küçük insanlar şirinlik kazanıyordu, burjuvalar sövülüyordu…”
Yılanların Öcü
1962, 102´, siyah beyaz
Oyuncular: Fikret Hakan, Nurhan Nur, Aliye Rona, Kadir Savun, Erol Taş
Fakir Baykurt’un aynı adlı eserinden Erksan’ın senaryolaştırdığı bu film, yönetmenin sansürle üçüncü ve en sert çatışmasını doğurdu. Dönemin siyasi sahnesinde yankı uyandıran, basının uzun süre ilgisini çeken Yılanların Öcü, bir “köy gerçeklerine dönüş” filmi. Yaşlı anası Irazca, karısı ve üç çocuğuyla küçük toprağını ekerek geçimini sağlayan Kara Bayram yoksul bir köylüdür. Muhtar, köyün ortak arazisinden bir yeri Deli Haceli’ye satınca yapılacak evin kendi evinin önünde olmasına karşı çıkan Kara Bayram’ın huzuru kaçar. Erksan filmde fakirliği abartmadan, karton tipler değil gerçek ve direnen karakterler yaratarak mülkiyet temasının altını çizer.Yılanların Öcü 1966 yılında Kartaca Film Şenliği’nde birincilik kazandı.
Susuz Yaz
1963, 90´, siyah beyaz
Oyuncular: Erol Taş, Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan
Necati Cumalı’nın aynı adlı hikayesinden uyarlanan bu köy filmi, Berlin’de büyük ödül AltınAyı’ya layık görüldü. Hikayenin geçtiği İzmir’in Bademler köyünde dokuz ayda yapılan film susuzluk ve kadınsızlık temasını işler. Sosyolojik bir olayı “yalnız insan” dramıyla kaynaştıran filmde çiftçi Osman, arazisinde çıkan suyu kendi başına sahiplenmek ister, ancak suya ihtiyaçları olan diğer köylüleri karşısına alır. Bu çatışmada hapse düşen kardeşi Hasan’ın karısı Bahar’a da göz koyar. Sinema yazarı ve tarihçisi Giovanni Scognamillo, Susuz Yaz’ın “Toprak ve su mülkiyeti meselelerine, Türk köylüsünün cinsel davranışlarına, Erksan’ın kendi dünyası içinde doğru bir şekilde yaklaşmayı başardığı” için üstün bir sanat eseri olduğunu belirtiyor. Film, bir yandan köy yaşantısını, toplumsal davayı gözlemlese de asıl dayanağı üç karakterin arasındaki duygusal ilişkiler ve çatışmadır. Erksan bu filmde dönemin yıldız ekolüne karşı koyarak, sonrasında her biri Türk sinemasında değerli izler bırakan oyuncuların yetişmesini sağladı. Filmin müziği Manos Hacidakis tarafından bestelendi. Susuz Yaz, “Her bakımdan Türk sinemasının kilometre taşı” olarak nitelendiriliyor.
Suçlular Aramızda
1964, 98´, siyah beyaz
Oyuncular: Belgin Doruk, Tamer Yiğit, Ekrem Bora
İstanbullu zengin bir ailenin konağında, oldukça kıymetli olduğu söylenen bir kolye çalınır. Hırsızın evin içinden bir kişi olduğu düşünülmektedir. Ancak şüphelerde sınıf farklılıkları, önyargılar hemen göze çarpar. İşin tuhaf yanı kolye sahtedir. Suçlular Aramızda, çalınan bu sahte kolyenin çevresinde dönüp dolaşan, ölen ve öldürülen karakterlerin hikayesidir. Farklı çevrelerde geçen ve bir polis romanını andıran olaylar aslında yine bir toplum eleştirisini ortaya çıkarır. Suçlular Aramızda, 1965’te İzmir Enternasyonal Fuarı 1.Film Şenliği’nde “En Başarılı Yönetmen” ve 1965’te Milano Film Festivali’nde “En İyi Sosyal İçerikli Film” ödüllerini aldı.
Sevmek Zamanı
1965, 89´, siyah beyaz
Oyuncular: Müşfik Kenter, Sema Özcan, Süleyman Tekcan, Deniz Çakır
Değeri sonradan anlaşılan kült bir aşk filmi. İnsan dramıyla, insanın içsel dünyasıyla ilgilenen, mekanı, öykü anlatımı, usta sahneleri ve diyaloglarıyla Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak değerlendirilir. Bir kızın suretine aşık olan delikanlı ile o suretin sahibi kızın modern zamanlarda geçen aşk hikayesidir. Döneminin popüler Türk filmlerinden tamamen ayrılan, aşkı farklı bir gözle, tutkuyu soyut bir yaklaşımla irdeleyen, Doğu masallarından borç aldığı ‘suret’ teması üzerinden kurgulanan filmi, Fransız sinema tarihçisi Georges Sadoul, “Sinemada sert bir sınıf çatışmasının en net göründüğü metin” olarak nitelendirdi. Halil, adada ustası Mustafa ile birlikte boyacılık yapmaktadır. Bir gün boyamaya girdiği boş köşklerden birinde duvarda asılı bir kadın resmi görür ve resme aşık olur. Bir yıl boyunca her gün köşke girer ve resmi seyreder; ta ki köşkün sahibinin kızı olan resimdeki Meral, iki arkadaşıyla köşke gelip Halil’i resmini seyrederken görene kadar. Meral, Halil’in kendisine aşık olduğuna inanarak bu aşka karşılık verir. Oysa Halil, Meral’e değil, onun resmine aşıktır.
Kuyu
1968, 84´, siyah beyaz
Oyuncular: Nil Göncü, Hayati Hamzaoğlu, Aliye Rona
Şiddet ve tutkunun bir arada işlendiği film, bir gazete haberinden yola çıkmıştır. Komşusu Fatma’ya deli gibi tutkun olan Osman kızı defalarca kaçırır, dağa kaldırır, evlenmeye ikna etmeye çalışır, başaramayınca bir ağaca bağlayarak tecavüz eder. Ama Fatma’nın intikamı acı olur. Dönemin köy hikayelerinin aksine toprak ağası karakterine yer vermeyen filmdeki dramatik çatışma, mülk sahibi olanların kendi çıkarlarını kovalarken başkalarına zarar vermelerinden kaynaklanır. Hastalıklı bir tutkuyla bir kadına sahip olma isteğinin sınırlarını gösterir. Nijat Özön “tam Erksan usulü bir kara sevda filmi” diye nitelendirdiği filmin, “İnsanın derinliklerine bakışı, karakterlerin patolojik yalnızlıklarını neredeyse doğallaştırdığına”değinerek, sinemanın değil, psikiyatrinin konusu olması gerektiğini belirtir. Orhan Gencebay’ın müzikleri ve kuyu başındaki dramatik finaliyle 1969 yılında 1. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödüllerini kazanan film, kimi eleştirmenlere göre Türk sinemasının en iyi örneklerinden biridir.
Kaynak : [-]
Nar Sanat olarak bugüne kadar birçok amatör ve profesyonel gruba eğitim alanlarımızda çalışma imkânı sağladık. Bir süre önce bazı genç arkadaşlarımızın çalışmak için talep ettikleri alan için kapılarımızı açtık. İyi ki açmışsız! Sanat sevgisi ve çabası ile dolu bu arkadaşlarımıza sanat yolunda başarılar diliyoruz ve siz okuyucularımızın dostlarımıza alkışlarınızla destek olmasını bekliyoruz…
Size, Theatron Tiyatrosu’n hakkında kendi anlatımları ile biraz bahsedelim.
4’LÜ PRİZ İLE MUAMMER KARACA TİYATROSU’NDA
Theatron Tiyatrosu, kadrosunda ekranların başarılı ve sevilen oyuncusu Damla Debre’nin de bulunduğu “4’Lü Priz”tiyatro oyunu ile 10 nisan Salı saat 20:30’da Taksim Muammer Karaca Tiyatrosu’nda. “ İlişkiler Çelişkiler, Kadınlar, Erkekler, Yalanlar, Gerçekler… Aşk tadında iki perdelik interaktif komedi.” “ Birbirinden ayrılamayan dört arkadaş bir gün bir tiyatro kurmaya karar verirler ancak ne oynayacaklarına karar veremezler. Ve sonrasında yazdıkları canlanmaya başlar.” Oyun interaktif yönleriyle ağır basmakta olup, seyirciye iki saat boyunca keyifli dakikalar geçirmeyi vaat ediyor.
Rezervasyon için: 0533 467 01 29
Oyuncular:
Türker Bağlarbaşı
Mevlüt Atış
Damla Debre
Kübra Gürel
Samet Gündüz
Ilgın Mertcan
Mert Güven
Pelin Takat
Dilara Savran
Sinem Konca
Yazan & Yöneten Türker Bağlarbaşı
Ege GÖRGÜN ‘ün 10 şubat 2012 tarihinde “Halkın Gazetesi BirGün ” ‘de “Eleştirel Kültür” bölümünde yayınlanmış yazısıdır. ( Kaynak Linki Yazının altındadır)
Son Mohikan’ın Sonu
1001 Roman’dan çıkan Mohikan adlı çizgi romanda, James Fenimore Cooper’ın ünlü romanı Son Mohikan’ın kahramanı Nathaniel “Natty” Bumppo’yu yeni bir maceraya atılıyor.
19. yüzyılda hala kurulma aşamasında bir ülke olan ABD’nin az sayıdaki ünlü yazarından biri olan James Fenimore Cooper’ın ünlü kahramanı Nathaniel “Natty” Bumppo ilk kez 1823’te yayınlanan The Pioneers (Öncüler) romanında ortaya çıkar. Nat beyaz anneden babadan doğmuş olsa da Kızılderililer’in (Deleware) arasında büyüyüp korkusuz ve becerikli bir savaşçı olmuştur. Menzili çok geniş uzun namlulu tüfeğiyle imkansız isabetler kaydedebilmesi sayesinde Şahin Göz lakabını almıştır. (Bu kısa kurmaca biyografi bile, yine Bonelli’den çıkan Ken Parker ve Büyülü Rüzgar çizgi romanlarındaki esinlenmeleri fark etmek için yeterli.)
Cooper’ı ve kahramanını Natty Bumppo’yu dünya çapında şöhrete kavuşturan ise 1826 yılında yayınlanan Son Mohikan (The Last of the Mohicans) oldu. Amerika’nın belki de ilk best-seller’ı olan bu popüler eserin farklı zaman dilimlerinde geçen üç devam romanını daha yazdı Cooper. Bu beş kitap Learherstocking (Deriçoraplar) serisi olarak bilinir.
Siyah beyaz çizgi roman yayıncılığının İtalya’daki amiral gemisi Sergio Bonelli Editore’nin kısa süre önce start verdiği ve başlayıp biten, roman tadında maceralara sahip çizgi romanlardan oluşan yeni serisinin dördüncü kitabı Mohican. Paolo Morales, Cooper’ın kahramanı için sıfır kilometre bir macera yazmış, Mister No ve Teks çizeri olarak tanıdığımız Roberto Diso da resimlemiş.
Hikaye, 1750’lerde geçen Son Mohikan’ın trajik finalinden başlıyor. Eseri okumasalar da, Michael Mann’ın 1992 tarihli sinema uyarlamasından hatırlayacabilecekleri bu finalde Huron savaşçısı Magua, Deleware şefi Chingachook’un tek oğlu Uncas’ı babasının gözleri önünde öldürür. İşte bu olayın hemen ardından 20 sene sonrasına gidilir. Nat ve artık kabilesinden geri kalan tek kişi olan Son Mohikan Chingachook üç kişilik dindar bir aileye çok tehlikeli bir yolculukta rehberlik yapmak üzere tutulurlar. Yol boyunca hayatta kalmak adına Kızılderililere ve İngilizlere karşı varlarını yoklarını ortaya koymak zorunda kalacaklardır. Hikaye tamamına ermeden George Washington gibi tarihi bir kişilikle de tanışma fırsatı bulacağınızı belirtelim.
Evvelliyatı olan oturmuş karakterleri sayesinde dramatik yönü güçlü bir hikayeye sahip olan Mohican, Roberto Diso’nun çok başarılı savaş sahnelemelerine rağmen serüven duygusu anlamında sıradan bir yol western’inden öteye geçemiyor. Hikayenin James Fenimore Cooper ile finalize edilme şekli ise hem zekice hem de “kahramanın babasına” olan vefa borcunun ödeniyor olması açısından da “yakışıklı” olmuş.
Son olarak, başta Sighma olmak üzere, Bonelli’nin bu harikulâde serisinin Türkiye’de yayımlanan Mohican, Dragonero ile Göz ve Karanlık dışındaki kitaplarını da okumak istediğimizi çizgi roman yayıncılarına iletelim buradan.
Kaynak :
Orjinali için : http://www.birgun.net/elestirelkultur_index.php?news_code=1328882632&year=2012&month=02&day=10
“Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk ve beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.
Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…
Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız.
Fotoğrafın Kısa Geçmişi

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22
Fotoğraf makinesinin öncüsü sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu : Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.
Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak kullanılan bir araçtı.
19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce
Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.
Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.
Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur. Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

ilk fotograflardan
Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.
1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir. Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır
Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar. Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

ilk portret
Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.
Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır. Yine de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce 1833’de öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının yeni doğan çocuğuna ilgi duyarlar. Ocak 1839’da Daguerre tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası
19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.
Kısa bir süre sonra kentteki bütün mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini ısmarlayan müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı Fotoğrafçılar, Fotoğraf çekmek için mekanlar ve onları geliştirmek için karanlık odalar kiraladılar. Londra Üniversitesi 1856’da müfredatına Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş ve yeni bir sanat doğmuş oldu.
Fotoğraf teknik olarak, pek çok nesnenin sınırsız şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı. Herkesin oynayabileceği bir oyundu. Amatör olarak başlayan bir çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.
Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı, daha ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen ilginç bir teknikti.
Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların gelişiminden en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi
Fakat sonuçta Du Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık bu tür değişimler kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın sağladığı sınırsız çeşitlilikler değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde edilen gelir de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre, Fotoğrafçılığın bir çok branşından en çok kazançlı olan idi. 1849’da yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi eleştirmen Charles Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim sefil toplumumuz bir parça metal üzerindeki önemsiz görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”
Bütün popülaritesine rağmen daguerreotype on yıl içinde seyrek olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de William Henry Fox Talbot bakır klişeler yerine görüntünün kalıcı olduğu kağıtlar bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan negatif pozitif işlemini oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.
Her bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama süresi elde ediliyordu.

ilk renkli foto
1851’de diğer bir İngiliz, Frederick Scott Archer, cam üstünde yayılabilen ışığa duyarlı kimyasal maddelerle kaplı yapışkan bir sıvı olan Collodion’u buldu. Collodion klişeleri, kısa sürede rutubetle karşılaşmalı ve hemen geliştirilmeli idi, çünkü kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.
Bu buluşlar her yıl birbirini izledi. Fotoğrafçılık hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu işi öğrenebilirdi. O dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi yapmak zorundaydı. Aynı zamanda tozları ezip karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt veya cam baskısını kendisi yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları henüz bir bütün olarak bir arada bulunmuyordu. Bu şaşırtacak kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar oldukları kadar gerçek birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.
Fotoğrafın ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı şekilde başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler. Bütün bu insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti
1860 ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık öğrenmişlerdi. Ve artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya başlamışlardı.
- en büyük fotoğraf makinalarından
Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler, Fotoğrafçılığın gerçek değerlerini ve sınırlarını tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline kamerasını alan her yetenekli insana göre değişiyordu. Fakat bu dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.
Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf
Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi Richard Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.
Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel doğruluğunu kaydettikleri de bir gerçektir
Amerika’da 1861’de başlayan iç savaş, maceracı Fotoğrafçıları, iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp, savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci Mathew B. Brady’nin önderliğinde toplanmıştır. Görüntülü karanlık oda vagonlarında gezinirken, bu Fotoğrafçılar dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes süresince birbirlerini izleyen askerlerini görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet) Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.
Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın en etkili ve güncel şekli olduğunu yeniden doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.
Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini zamanın en iyi tanınan insanlarına çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar, tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar, resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki karışık bir yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın dost mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına katkıda bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir model, bir seri Fotoğraf için kısa bir süre poz veriyordu. Böylece tekrarlanan yorucu ve belki de pahalı çalışmalar önlenmiş oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi anlatımla yüksek bir çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem ve üvey evlat gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen, iyi bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için bir araya getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar ise, tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu çalışmalarının Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.
1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden çalışmaların arayışına giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson, C.E. Watkins ve A.C.Vroman) farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.
Batıya giden bu Fotoğrafçılar, sınır bölgelerine giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson, Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu. Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın tek yoluydu. Islak Klişe ile yapılan Fotoğrafçılık için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan bir ağırlığa sahipti. Fakat bu engellerin üstesinden gelindi. Bu sonuca ulaşılmasında Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet etmelerinin rolü büyüktü.
Zayıf fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.
Vroman’ın Kızılderili kültürünü yansıtan Fotoğrafları o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.
Aynı dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir liderdi ve günlük yaşamın sıradan görüntülerinin yorulmaz sözcüsüydü. İyi eğitim almış biriydi ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da vardı. Emerson , aynı zamanda optik bilimin teorisini de çok iyi öğrenmişti. Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin “doğa” olduğu fikriydi ve kendi bilgisini o kadar zeki ve ustaca bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.
İnsanlığı yalın ve dürüst olarak yorumlayan Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.
Üçlünün bir diğer üyesi olan Paul Martin, kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.
Bu Fotoğrafçılar ve onları izleyenler 20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı olmayanlara göre çektikleri doğal Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.
Yeni yüzyılın ilk yıllarında Fotoğrafçılık hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı artık yaptıkları sanatla gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak kameraları Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki şikayetlerini şöyle ifade ediyordu; “ Şimdi her aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler yapılabilecek kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “
Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda çelişkiye düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi vardı: Fotoğraf resim sanatının kötü bir taklidi ve yaşama tutulmuş bir ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?
Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred Stieglitz ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini almadığını savunan eleştirmen ve sanatçıların yarattığı aşağılık kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının hak ettiği yere gelmesi için verdiği savaşta, modern sanat adına Amerika’da zaferler kazandı.
Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel tatlarına ve yapısına karşı savunmuş ve sonunda kazanmıştır.
Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı yoğun olarak kişisel tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır. Bunlardan biri Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler üzerinde deneysel çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.
Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup, Fotoğrafı ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını koyarak diğer görsel sanatlarla rekabet edecek farklı yaklaşımlar araştırmaya başladılar. Yeni teknikler bularak veya eski baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi, bu tarz Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.
Bu dönemin bütün Fotoğrafçıları sanatla açıkça ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget, yaşamını bütünüyle Paris’i Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren farklı bir insandı. Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz örnekleridir.
Hine, endüstrileşmiş Amerika’da düşük ücretle kötü koşullarda işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin özellikle de çocukların ve işçilerin sömürülmesini göstermek amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.
Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde Amerika’ nın en iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı zamanda sanatsal birçok kriter Hine’a rehberlik etti; kompozisyonlarını formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan bağlılığından kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları, Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.
1920-40 döneminin başlarında ve sonunda, dünya savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için silahlanma yarışını yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının sevimli görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.
Fotoğrafçılık bu dönemin başlamasından çok kısa bir süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100 Fotoğraftan 55’ine ve uzlaşmaz bir realist olan Paul Strand’e iki önemli ödül verildi. Stieglitz, bu konuyla ilgili düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez düşüncemdir.”
Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı olarak görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya Savaşı’ndan geri döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın Fotoğrafçılığa adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek ve mükemmel bir kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza derecelendirilmiş tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı 1.000′ den fazla sayıda Fotoğrafladı.
Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan yıldız adaylarının portrelerini de çekerek bir hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.
Devrim sadece Amerika’da değil bütün dünya Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde Albert Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”
Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı oldu. Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik konferansları, devam eden mahkemeleri, Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve değerli belge Fotoğrafları çekti.
Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve yeteneklerini, kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil etmek ve esrarlı göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy Nagy kamerayı bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar, fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri küçümseyici bakış açılarını ve onun sahte, yüzeysel değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz saygınlıklarını abarttılar. Yüzeysel görünüşün altındaki gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.
Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği gibi: Devrimler yıktıkları kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de kendi kurumlarını oluşturmaya başladı. Bunların en özverili olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun gerçeklikle eşit saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı ile mümkündü.
Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy Stryker kiracı çiftçiler ve ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer aldığı efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu Fotoğraflamak için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü koşulları ile ilgili gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını anlatmak için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.
Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir baskıdan elde ettiğim 10 dolardan arta kalan paraydı ve beni bir hafta idare edebilirdi.”
Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town and Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev duygusuna sahipti. Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.
Louis Daguerre’in buluşunu dünyaya ilan etmesinden bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak renklerle kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı. Yüzyılın ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler milyonlarca doları kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf stüdyosu vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.
Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?
Bazen hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha önce öncülük etmiş teknikleri geliştirmek, sadeleştirmek ve ilk yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri olayları anlatan anları Henry Cartier-Bresson kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman ve Philippe Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski gelenekleri devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni psikolojik bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.
Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan biri Fotoğrafçılığın farklı branşlarının arasında yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya çalışan portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak etkiledi. Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile görüntüledi; Bir müzisyeni piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle… Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok sayıdaki Salvador Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.
Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.
1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle kendi bakış açılarını konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.
Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith insanlığın kederlerini ve mutluluklarını Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.
1930’larda Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi ifade etmekti. Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel olmayan, neredeyse mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams, 1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının aracıdır, aynı zamanda yüzeyin altındakileri görmeli ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”
Fakat, belki en içteki duyguların dışavurumuna, dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.
(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)
Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü
Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com
*Nar Sanat Editör
Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.
Yasadışı ve kaçak sanat eğitiminin alıp başını gittiği Bakırköy ve çevre ilçelerde çocuklarınızı ve sizleri M.E.B. ONAYLI tiyatro kursumuza misafir olmaya davet ediyoruz. Hem eğlenecek hem de sanatın içersin de olacaksınız.
Bakırköy ve çevre ilçelere hizmet veren M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu yetkin ve M.E.B. onaylı eğitimleri ile sizlerin maddi kaybınızı ve çocuklarınızın zaman kaybını engelleyip tiyatro aşkı ile harcayacakları zamanın ve emeğinin karşılığını M.E.B. Onaylı sertifikalı eğitimleri ile perçinliyor.
Drama destekli Tiyatro Eğitimi ile çocuklarınız toplum önünde kendini rahat ifade edebilecek, grupla iletişiminde daha rahat olacak, kişisel özelliklerini tanıyabilme, diğer bir kişiye güven duygusunu geliştirebilme, çevresindeki ayrıntıları fark edebilme, empati becerisini geliştirebilme, çevresini güzelleştirebilme ve uyum, çevre konusunda neden, sonuç ilişkisini kurabilme, duygularını daha rahat ifade edebilme, beden dili ve gözlem yeteneğini geliştirme konularında değişimi sizlerde fark edeceksiniz ve daha da önemlisi başlama ve bitirme yönergelerini kavrayabilme özelliklerini kazanan çocuk ve gençlerimiz tüm bunları sene sonunda ortaya koyacakları bir oyunla perçinleyecekler…
Çocuklarını iki hafta dersimizde misafirimiz olarak ağırlayalım ve onların gözündeki mutluluk ışığını birlikte yakalayalım.
Artık Bakırköy’de de bir tiyatroyu ciddiye alan bir kurum var.
Bekliyoruz : 7-12 yaş 12/Kasım/2011 Cumartesi ve 19/Kasım/2011 Cumartesi saat 16:00/18:00 arası
13-17 yaş 12/Kasım/2011 Cumartesi ve 19/Kasım/2011 Cumartesi saat 12:00/14:00 arası
Özel Nar Sanat Eğitim Kursu ‘nun sahibi olan,
Nar Sanat İstanbul Eğitim Ve Kültür Sanat Derneği Kurucularından
ve Dernek Denetleme Kurulu Üyesi ve Oyuncu Cem Cücenoğlu
( Enson ” Dürüye’nin Güğümleri “ adlı Dizide Kahveci Bayram Rolünü üstlenen oyuncu)
ile Özel Nar Sanat Eğitim Kursu ‘nda Yetişkinler için Sahne Pratiği ( Tiyatro) eğitimi için
kayıtlarımız başlamıştır.
Bir yıldır, yoğun dizi çekimlerinden vakit buldukça Nar Sanat’a uğrayan Cem CÜCENOĞLU büyük bir heyecan ile tiyatro severleri beklemektedir.
Detaylı Bilgi için : http://www.narsanat.com
Tel. : 0212 570 80 68
Yayımlandığı tarih: 29 Eylül 2011
Devlet Tiyatroları, 19 ildeki 54 sahnesiyle 2011–2012 tiyatro mevsimine ‘merhaba’ demeye hazırlanıyor.
Sert ve şaşırtıcı yeni sezon başlıyor
Devlet Tiyatrolarından yapılan yazılı açıklamaya göre, DT, 19 ildeki 54 yerleşik sahnesiyle ve turne sahnelerinde 2011–2012 tiyatro mevsiminin ilk turunda da seçkin tiyatro eserlerinin en güzel örneklerini sanatseverlerle buluşturacak.
Türk tiyatrosunun, ulusal üslubunu oluşturacak olan oyun yazarlarını desteklemek amacıyla her sezon Türk tiyatro eserlerinin yeni örneklerini repertuvarına alan ve 60. yılında 60 yeni yerli oyunu ilk kez sahneleyen DT, yeni mevsimde de 11 yeni yerli oyunu ilk kez sahne ışıklarına çıkaracak. Bir çeviri oyun da ilk kez sahnelenecek oyunlar arasında yer alacak.
Ayrıca 5 yeni oyun Türkiye’de ilk kez sahne ışıklarına çıkarken, 3 yeni oyun ilk kez DT’de sahnelenecek. Yerli ve yabancı pek çok önemli oyunu 62 yıldır sahnelerine taşıyan DT, bu yıl da repertuvarını yaparken klasik, çağdaş ve günümüz yazarlarının seyirciyi etkileyeceğine inandığı seçkin oyunlarına yer verdi.
Yabancı oyunlarda, Aristophanes, Sophokles, Shakespeare, Molier gibi dünya tiyatrosunun en önde gelen klasik yazarlarının hem eğlendirici özelliği olan hem de bugüne söyleyecek sözü olan, evrensel değerleri içeren, dramatik yapısı sağlam eserleri seçildi.
Tennessee Williams, Arthur Miller, Brecht gibi çağdaş–klasik yazarların her dönemde sanatsal, düşünsel etkisi güçlü oyunlarının ramp ışıklarına çıkartılmasına özen gösterildi. Bunun yanı sıra John Logan, Wajdi Mouawad, Janusz Glowacki, Nagle Jackson gibi dünyada parlak kariyerleri olan yazarların da seyirciyle buluşturulması amaçlandı.
Yerli yazarların klasikleşmiş yapıtlarının genç seyircilere tanıtılmacı hedeflendi. Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Haldun Taner ve Orhan Asena’nın yanı sıra İnanç Yılan, Yunus Emre Gümüş, Sema Göktaş, Hüseyin Alp Tahmaz gibi yeni yazarlarla geniş bir yerli oyun yelpazesi sunuldu. Kynk: SH.

























































































































































