Nar Sanat
  • Ana Sayfa
  • Eğitmenler
  • Kurslar
    • Müzik Eğitimleri
      • Gitar Eğitimi
      • Piyano Eğitimi
      • Keman Eğitimi
      • Bateri Eğitimi
      • Şan Eğitimi
      • Bağlama Eğitimi
      • Akordeon Eğitimi
      • Flüt Eğitimi
      • Kanun Eğitimi
      • Saksafon Eğitimi
      • Org Eğitimi
      • Ud Eğitimi
      • Solfej Eğitimi
      • Klarnet Eğitimi
      • Viyolonsel (Çello) Eğitimi
    • Görsel Sanatlar
      • Resim Kursları
      • Kara Kalem
      • Karikatür
      • Fotoğraf
    • Sahne Sanatları
      • Tiyatro
      • Diksiyon
      • Senaryo ve Kısa Film
      • Yaratıcı Drama
      • Yaratıcı Drama Liderliği
      • Yetişkinler için Drama
    • Dans Kursları
      • Bale
      • Halk Dansları (Folklor) Kursu
      • Modern Dans
      • Hip Hop
        • Çocuk HipHop Dans
        • Yetişkin HipHop Dans
      • Oryantal dans kursu
        • Zumba
      • Düğün Dansı
      • Latin Dansları
        • Tango
        • Salsa
        • Swing – Lindy Hop
        • Vals
        • Bachata
        • Samba
        • Lambada
        • Rumba
        • Cha Cha
        • Flamenko
        • Merenge
    • Koro
      • Türk Halk Müziği
      • Türk Sanat Müziği
  • Kurumsal
    • About Us
    • Basında Biz
    • Haberler
    • Akademik Yazılar
  • İletişim
  • Menu Menu
  • Link to Facebook
  • Link to Instagram
  • Link to Mail

Şunun için etiket arşivi: çocuk

Sanat Haberleri

Yaradılış Efsaneleri; ” Herşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu…”

Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslam, Hıristiyan, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir.

türk mitolojisiı

Aşağıda, Altay Türkleri’ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları, okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan, Kuday ve Kurbustan adlarını taşırken, ikinci efsanede Ülgen, Bay-Ülgen adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.

Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri’nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös’tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.

İran mitolojisinde Hürmüz, birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder.

Altay yaratılış destanlarında, her şeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı’ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kadir bir Tanrı imajı yerine, yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.

Verbitskiy’in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın, dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının, yaşamın yeniden doğuşunun, bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer biçimde, dünya okyanusunda büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.

Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire, Şal-Yime, May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela Tanrı’nın gökte oturması, yaratma eyleminde nesne ve kişilere başvurması, Ak-Ana, Tanrı’nın insanlarla doğrudan konuşması …gibi. Altay yaratılış efsanelerinde, Türk destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne serer.

Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.

Yeriding Pütkeni (Yerin Yaratılışı)

erlik hanHerşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı.

Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi, yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı’nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı’dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. “Bana yardım et!” diye bağırıp Tanrı’dan yardım istedi.

Tanrı “Yukarı çık!” dedi, o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı, “Sağlam bir taş olsun!” dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine oturdular. Tanrı, Kişi’ye “Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!” diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı’ya götürdü.

Tanrı, Kişi’nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken “Yer olsun !” diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, yeryüzü yaratıldı. Tanrı, yine Kişi’ye “Suya dal, suyun dibindeki topraktan çıkar !” diye buyruk verdi. Kişi, suya daldığında, bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı’dan gizlemek için ağzına attı. Dileği, Tanrı’dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı’ya uzattı. Tanrı, toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O’nun suya serptiği toprak gibi, Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi, öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak, nereye kaçsa yanı başında Tanrı’yı buluyordu. O’ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı, Tanrı’ya yalvarmağa başladı: “Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et”.

Tanrı, Kişi’ye “Ağzındaki toprağı ne için sakladın” dedi. Kişi, “Kendime yer yaratmak için saklamıştım” diye yanıt verdi. Tanrı da, “Öyleyse at ağzından ve kurtul” dedi. Kişi’nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı, “Artık sen günahlı oldun” dedi, “Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun”.

Yeryüzünde, dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı, bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. “Dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!” dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı, “Dokuz dalın herbirinin kökünden, birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!” dedi.

Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü. Tanrı’ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı, “Ben bir kaganım, sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!” dedi. Erlik, Tanrı’dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı, “Olmaz!” diye karşıladı; “Sen git kendi işine bak!”.

Erlik’in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer, ne içerler diye düşündü. O düşüne dursun, insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar, öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar, şu yanıtı verdiler: “Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı’nın izin verdiği, ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek, yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu”

Bu yanıt, Erlik’i sevindirdi. Erlik Körmös, insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona “Tanrı size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz” dedi. Erlik, uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan, ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay’ın karısı Eje, yanlarına geldi. Erlik, Törüngey ile Eje’ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey, Tanrı’nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı, yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje’nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın ardına saklandılar.

Derken Tanrı geldi. Bütün ulus, kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı, “Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz” diye haykırdı. Törüngey ile Eje “Ağaçların arkasındayız” dediler, “Karşına çıkamıyoruz, utanıyoruz”. Sonra, olanları bir bir anlattılar. Tanrı, bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. “Şimdi sen de Körmös’ten (Şeytan’dan) bir parça oldun” diyerek yılana verdi ilk cezayı. “İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup, ezip öldürsünler!” dedi. Eje’ye döndü, “Sen, Körmös’ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın”. Törüngey’e de şöyle diyerek cezasını verdi: “Körmös’ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin, Körmös Erlik’in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar, karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim sözümü dinleseydin, benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun, dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben, insan yaratmayacağım. Artık, insanlar senden türeyecek.”

Tanrı, Erlik’e de kızdı. “Benim adamlarımı niçin aldattın ?” diye sordu öfkeyle. Erlik “Ben istedim, sen vermedin” dedi, “Ben de senden çaldım. Artık, hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım”. Tanrı da, “Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı, güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum” diyerek Erlik’i cezalandırdı. Her şey bitince, bütün insanlara birden şöyle dedi: “Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok. Artık, yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra size May-Tere’yi göndereceğim”.

May-Tere, insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini, yenilebilecek otları insanlara öğretti. Erlik, May-Tere’ye yalvardı: “Ey Gök Oğul, bana yardım et. Tanrı’dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım et bana”. May-Tere, Erlik’in dileğini Tanrı’ya iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere, altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı, Erlik’e haber gönderdi: “Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin!” Erlik, söz verdi. Tanrı’nın katına çıktı. Baş eğdi. “Beni kutsa. Bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım” diye yalvardı. Tanrı, izin verdi. Erlik, kendisi için gökler yaptı. Adamlarını topladı, yaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı’nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire, bu duruma çok üzüldü. Üzüntü içinde düşündü: “Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik’in adamları ise, göklerde keyfedip duruyor.” Mangdaşire, bu üzüntü içinde Erlik’e savaş açtı. Erlik, daha güçlü çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire’yi kaçırdı. Mangdaşire, Tanrı’nın katına çıktı. Tanrı, “Nereden geliyorsun?” dedi. Mangdaşire, “Erlik’in adamlarının gökte oturması, bizim adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik’in yandaşlarını yere indirmek, göklerini başına yıkmak için Erlik’le savaştım. Gücüm yetmedi, o beni kaçırdı” diye yanıt verdi. Tanrı, üzülmemesini söyledi. “Erlik’e benden başka kimsenin gücü yetmez” dedi, “Erlik’in gücü senden çoktur. Ama gün gelecek, senin gücün Erlik’in gücünden üstün olacak”. Mangdaşire’nin yüreği serinledi, rahat rahat uyudu.

Gün geldi, Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün Tanrı, Mangdaşire’yi yanına çağırdı. “Var git. Güçlendin artık. Erlik’in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin” dedi, “Sana, kendi gücümden güç verdim”. Mangdaşire şaşırdı: “Yayım yok, okum yok. Kargım yok, kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik’i nasıl yok edebilirim?”. Tanrı, Mangdaşire’ye bir kargı verdi. Mangdaşire, kargıyı alıp Erlik’in göklerine gitti. Erlik’i yendi, kaçırdı; göklerini kırdı geçirdi. Erlik’in gökleri parça parça oldu, yeryüzüne döküldü. O güne değin dümdüz olan yeryüzü, o günden sonra kayalıklarla, sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı’nın özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri büğrü oldu. Erlik’in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu, ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi, sivri kayaların üstüne düşenler öldü, hayvanlara çarpanlar hayvanların ayakları altında kaldılar.
Erlik, varıp Tanrı’dan kendine yeni bir yer istedi. “Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı” dedi. Tanrı, Erlik’i yerin altındaki karanlıklar ülkesine sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. “Burada gün ışığı, ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler olsun. İyi olursan yanıma alır, kötü olursan daha derinlere sürerim” dedi. Bunun üzerine Erlik, “Öyleyse ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin olsun, canları benim” dedi. Tanrı, “Yo, onları sana vermeyeceğim” dedi, “İstiyorsan kendin yarat”. Erlik eline çekiç, körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu, kurbağa çıktı. Bir vurdu, yılan çıktı. Bir vurdu, ayı çıktı. Bir vurdu, domuz çıktı. Bir vurdu, Albıs (kötü ruh) çıktı. Bir vurdu, Şulmus (kötü ruh) çıktı. Sonunda Tanrı, Erlik’in elinden çekici, örsü, körüğü aldı; ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Tanrı, kadını tutup yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı, erkeği de tutup yüzüne tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban kuşu dediler.

Bu olanlardan sonra Tanrı, insanlara “Ben size mal verdim, aş verdim. Yeryüzünde iyi, güzel, pak olan ne varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben, göklerime çekileceğim, tez dönmeyeceğim” dedi.

Yardımcı ruhlarına döndü: “Şal-Yime; sen, rakı içip aklını yitirenleri, körpe çocukları, tayları, buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim için, bir de kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.

İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları (körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size yaklaşırsa, onlara yiyecek verin, ama onların yiyeceklerinden yemeyin; yerseniz, onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum, ama yine geleceğim. Beni unutmayın, geri gelmez sanmayın. Geri döndüğümde iyiliklerinizin, kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı olacaklar.

Yapkara! Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse, Mangdaşire’ye söyle; o güçlüdür.

Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs, Şulbus yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa, hemen May-Tere’ye bildir. Ona güç verdim. O, kötü ruhları koğar.

Podo-Sünku, Ay’ı ve Güneş’i bekleyecek. Mangdaşire, yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak. May-Tere, kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.

Mangdaşire, sen de kötü ruhlarla savaş. Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri, iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı, tiyin (sincap) vurmayı, hayvan beslemeyi öğret”.

Sonra, Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire, Tanrı’nın sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı. Barutu buldu, sincap vurdu. Gün geldi, Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: “Bugün beni yel uçuracak, alıp götürecek”. Bir yel geldi, Mangdaşire’yi uçurup götürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara “Mangdaşire’yi Tanrı yanına aldı. Artık, onu bulamazsınız. Gün gelecek, beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı’nın yargısı budur” dedi.
İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

İkinci Yaratılış Destanı

tengi ülgen
Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen (Aakay, Kurbustan), bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses “Önündeki nesneyi yakala” diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp Ülgen’in karşısına çıktı ve “Yarat” dedi; üç kez yineledi. Ülgen “Nasıl?” diye sordu. Ak Ene “Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme” dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. “Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!”.

Ülgen, “Yer yaratılsın!” dedi; yer yaratıldı. “Gökler yaratılsın!” diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra, üç büyük balık yaratıp, yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına, üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse, kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse, yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu, Mangda-Şire yönetir.

Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ’da oturdu. Bu dağ, gök ile yer arasında idi. Dünya’nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı…

Bizim Ay ve Güneş’imizin dünyasından başka, doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet), birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En büyük dünya, Han Kurbustan Tengere’dir. Bay-Ülgen, bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey’dir. Cehennemi, Mangız Toçiri Tamu’dur. Bu tamuyu, Matman Kara adlı bir zebani yönetir.

Doksan dokuz âlemin ortancası, Ezre Kurbustan Tengere’dir. Ezre Tengere’yi, Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan’a verilmiştir. Yerinin adı, Altın Şarka’dır. Cehennemi, Tüpken Kara Tamu’dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.

Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız, en küçük dünyadır. Adına, Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı, May-Tere yönetir. Cehenneminin adı, Kara Teş’tir. Bu cehennemi, Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

Bay-Ülgen, birgün denize bakarken, suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri, insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen, “Bu cansız toprak, kişi olsun!” diye buyurdu. Toprak, kişi oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik, giderek Ülgen’i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik, Ülgen’i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen’e imrendi, “Ben de onun gibi olmalıyım” diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen’e düşman oldu. Ülgen bunun yerine, Mangdaşire’yi yarattı. Sonra da, bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi, can verdi. burunlarına üfledi, akıl verdi. En sonra da, yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona “Bu insanları sen yönet” diye buyurdu.

Kaynak : narteks.net ve Muhtelif kaynaklar

25 Şubat 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/02/türk-mitolojisiı.jpg 286 500 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-02-25 17:55:262015-02-25 17:55:26Yaradılış Efsaneleri; ” Herşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu…”
Sanat Haberleri

Anton S. Makarenko’nun eğitim düşünceleri üzerine

Anton S. Makarenko 1888 Ukrayna doğumludur. Ukrayna’nın Harkov yakınlarındaki Belapolie köyünde dünyaya gelen Makarenko’ nun babası badanacıdır (kitapta daha ileriki bir bölümde yapı ressamı diye bahsedilmektedir) . (Makarenko, 1993, s.3)

anton-makarenko
17 yaşındayken, gittiği belediye okulunun ardından 1 yıllığına eğitim dersi alarak,bölgedeki demiryolu işçilerinin çocuklarının gittiği bir ilkokula öğretmen olur. Bu sayede eğitbilim alanındaki çalışmalarına pratik bir süreç üzerinden başlamış olur (Makarenko, Eğitbilim açısından kuramsal alanda da kendini geliştirme fırsatını ancak dokuz yıl sonra, 1914’te Poltava’ daki eğitbilim (pedagoji) okulu olan Eğitim Kurumuna girerek yakalar. Buradaki 3 yıllık öğreniminin ardından eğitim alanında var olan Rus ya da evrensel yazınlara yönelir. Kuramsal açıdan yöneldiği eğitim alanında yeni bir eğitim dizgesi yaratmak üzerine uğraşır. Pratik süreçte geliştirdiği eğiticilik uğraşının yanı sıra kitap yazarak da üretimini geliştirir (Makarenko,1993,s.7).

Ekim Devrimi’ni önceleyen, daha doğrusu birinci Rus devrimine denk gelen süreçte şekillendirdiği eğitbilim düşünceleri, Ekim Devriminin ardından hayata geçirdiği Gorki Topluluğu deneyiminde Makarenko’ nun savunularının temelini oluşturmuştur.
anton_makarenko
Yeri geldiğinde bu temelden güç almış, yeri geldiğinde de bu temelle şiddetli bir savaşım gerçekleştirmiştir. Kısacası Gorki topluluğu deneyimi, Makarenko’ da düşünsel alanda bazı temel değişikliklere de neden olarak teori ve pratik ilişkisinde bütüncül bir gelişime örnek teşkil etmiştir.

Ekim Devrimi’nin ardından iktisadi, toplumsal v.b. pek çok alanda yeniden yapılanma adına yoğun çabaların ortaya konulduğu ülkede, 1921 yılında baş gösteren açlık büyük huzursuzluk yaratmış, bu huzursuz ortamdan yararlanan çeteler başıboş bırakılan çocukları kullanarak suç oranlarında artışa neden olurken, ülkede de büyük karışıklıklar yaratmışlardır. Bu karışık durum karşısında Sovyet hükümeti başıboş kalan ve yaşamını suç işleyerek sürdüren bu çocukların kurtuluşu için uğraşmaya başlar. Bu çocuklar için kurulan eğitim toplulukları, Makarenko’ nun yaşamında önemli bir dönemeç olmuştur ve bizim üzerinde yoğunluklu duracağımız nokta da bu dönemeç ve sonrası olacaktır.

1920 Eylül’ünde Poltava Eğitim Dairesi Makarenko’ yu suç işlemiş çocuklar için bir topluluk kurmakla görevlendirir. İlk başta adı Çocuk Suçlular Kolonisi olan bu topluluk, daha sonra kendi aldığı karar doğrultusunda ismini Gorki Topluluğu olarak değiştirtir. 1928 yılına dek topluluğu yöneten Makarenko, topluluktaki son yılında Harkov’daki Zerjinski Komünü’nün yönetimini üslenir. 1928’de Gorki Topluluğu’ndan ayrılan Makarenko, sonraki 7yıl süresince de Zerjinski Komünü’nü yönetir (Makarenko, 1993).

Eğitim uygulamaları alanında yoğun uğraşlar veren Makarenko, bu alanda oluşturduğu birikimi paylaşmak açısından da yazınsal üretimde de bulunmuştur. 1934’te, Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edilmiştir. 1937’de Moskova’ya yerleşerek ölümüne kadar (1939’da ölmüştür) kendini tamamen yazarlığa adamıştır (Makarenko,1993,s.11).

Şiir, senaryo, roman, kuramsal yazın gibi pek çok alanda yapıt ortaya koyan Makarenko’ nun yazılı eserlerinden birkaç örnek vermek gerekirse:

Yaşam Yolu (pedagojik şiir-destan)
1930 Yürüyüşü (kısa roman)
Kulelerdeki Bayraklar
Ana Babaların Kitabı
Pedagoji Teorisinin Sovyet Okullarında Eğitim ve Çocuk Yetiştirmenin Genel Sorunları
İş Gezisi (film senaryosu)
Gerçek Bir Karakter (film senaryosu)

MAKARENKO’NUN EĞİTİM DÜŞÜNCELERİ ÜZERİNE

Makarenko’ nun pedagojik yaklaşımlarının temelinde yatan ana düşünce sahip olduğu insan inancıdır. Sahip olduğu bu inanç, olumlu yönde gelişme açısından en umutsuz diye nitelendirilebilecek insanların dahi iyi yönünü bulup ortaya çıkarmasına neden olmuştur. Eğitim pratiklerinin gerçekleştiği dönemi göz önüne aldığımızda, yani savaşlar ve açlığın yıkıntılarında doğan, büyüyebilmek için yoğun çabalar harcayan bir ülkenin insanları da Makarenko’ nun insana olan inancını, belki de Freire’ nin deyimiyle “insancıl” olan insana ulaşabilme inancını kuvvetlendirmiştir. Yaşam deneyimi ona insanın daha iyi bir yaşam için nasıl savaştığını, bu savaşım sırasında nasıl değiştiğini göstermiştir. Değişen insan bencilliği yenmiştir, kişisel çıkarların toplumsal çıkarlarla örtüştüğünü görmüştür. Makarenko insanın değişimine “ bireyin toplumsallaşması” adını vermektedir (Makarenko,1993,s.10).

İnsanın “insancıllaşma” sürecinde eğitim, hatta kurumsal bir içerik taşıyan eğitim önemli bir yer tutar. Makarenko geleneksel bir içerik taşıyan eğitim anlayışını reddeder. Bu anlayışta eğitim, eğiten yani eğitmenle, eğitilen yani edilgen bir kimlik taşıyan öğrenci arasındaki ikili bir ilişkidir. Onun eğitim pratiğinde eğitimciler ve öğrenciler yer alır, yalnız daha farklı bir kimlik taşırlar. Makarenko kişiliğin oluşumunda en büyük etkenin, eğitimcilerden, öğrencilerden ve yetkili bir kişiden oluşan topluluklar olduğunu düşünmekteydi.

Makarenko’ nun topluluğunda eğitilen çocuklar edilgen birer nesne olarak değil, topluluğun kaderi ve geleceği üzerinde söz sahibi olan ve birbirleriyle eşit haklara sahip, etkin birer üye olarak yaşamlarını sürdürmekteydiler (Makarenko,1993,s.8). Bu anlayışın uygulanması ile klasik eğitim anlayışından köklü bir farklılaşma gerçekleştirilmiş olmaktaydı. Gerçekleştirilen eğitim pratiği içerisinde bedensel çalışma ile kafa çalışması iç içe sürdürülmekteydi. Bu sayede eğitsel yaşamla toplumsal yaşamı birleştiren bu yaklaşım ile öğretim süreci öğrencilerin yaşam pratikleri üzerinden şekillenmekte, öğrencinin bu süreci kendince anlamlandırması kolaylaşmaktadır.

Aynı zamanda, yürütülen üretici çalışma (tarımsal üretim örgütlenmesi toplulukta hızlı bir gelişim göstermiştir), “güçlünün zayıfı ezmesi gerekir” anlayışı içerisinde büyüyen topluluk çocuklarının değişimini, üretim süreci içerisinde yer almanın toplumsal önemini, bu sayede emeğe saygıyı,toplumsal eşitliği; yani yeni kurulan toplumun önemli değerlerinin kolayca kazanılmasına neden olmuştur. Bu açıdan da toplulukta gerçekleştirilen deneyim dönemsel bir anlam da taşımaktadır.

Makarenko’ nun daha çok uygulama süreci içerisinde şekillendirdiği ve toplumun beklide en sorunlu kesimiyle etkileşim içerisinde geliştirdiği eğitsel düşüncelerini özetlemek 1. İnsan davranışlarının toplumsal nedenlerini düşünerek, insanın içindeki iyi yanın ortaya çıkarıldığı bir süreç yaratılmalı.

2. Bu süreç içerisinde kurumsal bir yapı olarak topluluğa ve önderlik eden, öğrencilere kendilerini gerçekleştirmeleri ve içlerindeki iyi yönü ortaya çıkarmaları için öncülük eden öğretmenlere ihtiyaç vardır.

3. Öğrenciler edilgenlikten çıkarılarak yaşam deneyimleriyle beslenen, karar süreçlerine aktif katılımlarının sağlandığı, kafa çalışması ile bedensel çalışmanın birlikte örgütlendiği bir topluluk yaşamı kurulmalıdır.

YAŞAM YOLU’NU OKURKEN
Makarenko’ nun Gorki Topluluğunda yaşanan somut deneyimlerle örneklendirdiği pedagojik yaklaşımlarını okurken birkaç önemli noktanın akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum. İlk olarak topluluğu oluşturan sorunlu kesim, yani güce ulaşma kaygısı içerisinde ve yaşayabilmek için suça yönelen çocuklar pratik süreçlerin daha önemli bir yaklaşımla değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır. Ortaya konan pedagojik yaklaşımlarda sahip olunan kuramsal çerçeveden belirli oranda uzaklaşılmasına, yaşanan sorunların çözümü ekseninde önceliklerin verilmesine neden olmuştur bu sorunlu kesim.İkinci olarak, deneyimin gerçekleştirildiği tarihsel ve yaşanan toplumsal gerçeklikler de bir kez daha hatırlanmalıdır. Yıkıntılar içerisinden yeniden inşa sürecine giren bu ülke için temel aldıkları teorik altyapı çok önemlidir. Yalnız yaşanan pratiksel süreçler belirli alanlarda geçici ara formüllerin oluşturulmasına neden olmuştur. (1921 yılında devlet kapitalizmi olarak da adlandırılabilen,ama hemen ardından gerçekleştirilen tarımda kollektivizasyon politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde endüstrileşme hamlesi olarak geçici bir ara formül diye değerlendirebileceğimiz NEP-Yeni Ekonomi Politikası gibi) Bu ara formüllerin gerçekleştiği, kuramsal karşıtlıkların yaşandığı bir alanı da Makarenko hayata geçirmiştir.

Toplulukta yaşanan bazı olaylar Makarenko’ nun o ana kadar sahip olduğu bazı pedagojik yaklaşımlarla çelişmiştir. Makarenko sadece kendisiyle çelişmekle kalmamış, yeni Sovyet hükümetinin eğitim bilimcilerinin savunduğu bazı anlayışlarla da karşı karşıya gelmiştir (ilerde daha ayrıntılı değinilecek olan disiplin ve kurulan askeri düzen benzeri yapı örneklerinde olduğu gibi). Bu çelişmenin temelinde ise karşıt görüşlerin varlığı değil, devrim sürecine kadar teorize edilmiş olan yaklaşımların yaşanan pratik süreçte geçirmesi gereken esnekleşme bulunmaktaydı. Buradaki temel nokta ilkesel bir karşıtlığın bu görüşler arasında yer almamasıdır.

SUÇLU ÇOCUK KAVRAMI ÜZERİNE
Okullarda artan suç oranı ve şiddete yönelen gençler… Yakın zamanda bizlerin de gündemine yakıcı biçimde giren bir gerçekliktir. Güncel olarak bu alanda yapılan tartışmalara bir göz attığımızda Makarenko’ nun yaklaşımından farklılaşan noktaları gözümüze çarpmaktadır.
İlk olarak güncel savunuları incelersek:

Risk altındaki çocuklar kavramı altında sadece suç işleyen çocukları içermeyen, aynı zamanda suça yönelme ihtimali taşıyan çocukları da kapsayan bir hedef kitle karşımıza çıkmaktadır. Risk altındaki çocukların suça yöneliminin önlenmesinde, bu çocukların okul sistemi içerisinde tutulması sunulan kuvvetli bir çözümdür. Eğitimle gerçekleştirilecek bu çözümde alternatif programların geliştirilmesi hedeflenmektedir. Bu sayede örneğin başarısızlık nedeniyle okula devam etmeyi tercih etmeyip, sokaklarda suç işleme riskiyle karşı karşıya kalan çocuklar, onlar için cazip hale getirilen okul sistemi içerisinde riskten uzak tutulmuş olacaklardır.

Öğrencilerin okul performanslarının artırılmasını hedefleyen, daha küçük sınıf örgütlenmelerinde risk altındaki çocuklarla bire bir iletişimi yoğunlaştıran,esnek öğretim programlarına sahip olan bu şekilde de içeriğin bireyin ihtiyaçlarına göre şekillenebildiği, psikolog gibi uzmanların denetiminde ilerleyen öğretim süreci sonrasında başarıya ulaşan çocukların toplumsal yaşama çeşitli sivil toplum kuruluşları ve ailelerin yardımıyla salıverilmesi söz konusu.

Kurulması önerilen ve ABD merkezli örnekleri ile savunulan bu okullarda risk altındaki gençler ve ıslahevinden salınan gençler diğerlerinden ayrılmaktadır (Aydın, İ. ; Radikal Gazetesi).

Sonuç olarak sunulan bu yaklaşımda suç işleyen ya da suç işleme potansiyeli taşıyan çocuklar, “suçlu” ayrıştırılmaktadır. Suçun oluşumunun toplumsal nedenlerine müdahale edilmeksizin , suçlu kimliğinin kabul edilerek, toplumdan yalıtık bir içerikte gerçekleştirilecek eğitimin ardından bu çocukların tekrardan suçun oluşumuna neden olan toplumsal koşulların içerisine bırakılması suçu ne oranda önler ya da azaltır orası bilinmez ama Makarenko’ nun suç işleyen çocuklara karşı 1920’ lerde gerçekleştirdiği yaklaşımdan büyük farklılıklar taşıdığı rahatlıkla okulların kurulması ya da var olan okullar içerisinde alternatif ya da “suça meyilli” kimliği ile adlandırılarak akranlarından Kısaca belirtmek gerekirse Makarenko suçun kaynağını tamamen toplumsal nedenlere bağlayarak “suçlu çocuklar” tanımlamasını reddeder. Resmi olarak topluluğa ilk olarak Çocuk Suçlular Kolonisi adı verilmiş olsa da Makarenko ve topluluk bu ismi hiç kullanmamış, çocuklara suçlu diye hitap edilmediği gibi o kelime topluluk içerisinde hiçbir zaman kullanılmamıştır. Gerçekleştirdiği eğitsel pratikle çocukların toplumsal yaşamına da müdahale eden Makarenko, yaratılan toplumsal değerlerle “suç” sorununa karşı mücadele etmiştir. Onun için suç, bireysel yani çocukla uğraşılarak halledilecek bir alan değil, toplumsal bir mücadele alanıydı.

TOPLULUK YAŞAMINA DOĞRU
Kuruluş aşamasındaki ülkenin temel hedefi yeni insanın yaratılmasıydı. Yeni insan, ezme ezilme ilişkisi içerisinde kimliğini kazanan, insandışılaşan toplumun, insanca değerlere ulaşmış hali…bu hedefe ulaşmak için de yeni yöntemlerin uygulanması gerekmekteydi. Topluluk fikrine bu açıdan yaklaşan Makarenko ailesiz, sokakta başıboş yaşayan çocukları kurtarmak amacıyla 1920 yılında bir topluluk kurmak amacıyla görevlendirilir.

Devrim öncesi suçlu çocukların kaldığı, devrim sürecinde binanın boşaltılması ile birlikte çerce köylerdeki halkın yağmaladığı, virane bir bina ile yola koyuldu topluluk. Makarenko şu cümleler ile tasvir etmektedir topluluk binasını (Makarenko,1993,s.44):

“Paltova’ dan altı kilometre uzaklıkta, boz tepeciklerin arasında, Harkov’a giden anayolun sonsuz bir ışık demeti bibi parıldayan taşlarla çevrili iki yüz hektarlık bir çam ormanı vardır. Ve ormanın içinde, kırk hektarlık bir ağaçsız köşede, kusursuz bir kare oluşturan, tam anlamıyla simetrik beş tuğla bina…işte suçlu çocukların yeni Topluluk’ u burası olacaktı.”

Zor koşullarda yola çıkan bir topluluğun ilk tasvirinin bu kadar umut dolu yapılması, Makarenko’ nun geleceğe ve insana dair umudundan kaynaklanmaktadır. İlk elden gerekli tadilatların yapılmasının ardından ilk öğrenci grubuyla topluluk işlemeye başlar.

Makarenko birlikte olduğu çocukları şu şekilde tanımlar; kültür düzeyleri düşük, ya çok az okuma yazma bilen, ya da hiç bilmeyen, önceki süreçte içinde bulundukları yarı barbar yaşantılar içerisinde kişilikleri yok olmuş, soyutlanmışlığın getirdiği yalnızlığın etkisiyle karamsarlaşmış ve dolayısıyla insana karşı insanca davranmayı unutmuş bir kuşak (Makarenko, 1993,s.104). İlk dönemin en büyük sorunları, çocukların sahip oldukları bu özellikler dolayısıyla çıkan kavgalar olmuştur.

Peki ne yapılacaktı bu çocuklarla, nasıl bir yöntem uygulanacaktı? Yeni bir anlam katmışlardı “Düzelme” sözcüğüne, çocuğu “düzeltmek” değil, yeniden eğitmek söz konusuydu, başka bir deyişle hedeflenen durum çocukları sadece toplumun zararsız bir üyesi haline getirmek değil, onu yeni çağın etkin bir işçisi, çalışanı haline getirmekti. Suçlu çocukların eğitiminde atlanmaması gereken nokta çocukların geçmişlerinin ve işledikleri suçların yok sayılması olmalıydı. Yeni örgütlenen toplumsal yaşam içerisinde toplumsallaşan çocuklar yaratılmalıydı (Makarenko, 1993,s.293).
Bu “Düzelme” süreci belirli bir zaman almaktaydı ve sürecin başlarında ciddi sorunlarla karşılaşıldı. Karşılaşılan iki önemli sorundan ilki topluluk içinde ve çevresinde gerçekleşen soygunlardı, diğeri ise kendi aralarında çıkan kavgalardı.

İlk etapta kendi otoritesini tanımayan bu gençlere ılımlı davranan Makarenko, olaylar baş edilemez boyutlara ulaşınca ne yazık ki bir öğrenciye yumruk atma şeklinde fiziksel şiddet uygulamak zorunda kalır. Bu davranışını kendi pedagojik yaklaşımları açısından olumsuz bulsa da o çocuğu topluluktan atmaktansa uyguladığı bu şiddetle diğer çocukların da ders çıkarmasını ve topluluk içi karşılıklı değer verme ilişkisinin yaratılmasıyla bu örneğin tekrarlanmayacağını umuyordu.

Bu yaşananların ardından disipline dair şu açıklamaları yapar ve o dönem genel kabul gören yaklaşımlara karşı gelerek bu alanda kendi kuramsal esnekleşmesini yaratır (Makarenko, 1993,s.186-187):

“…Disiplin konusundaki konuşmamda, o günlerde genel olarak benimsenmiş bir kuramın doğruluğuna kuşkuyla bakmak gerektiğini söylemiştim. Söz konusu kurama göre çocuğa her hangi bir ceza vermek yanlıştı, onun yaratıcı içtepileri kutsaldı, bunların ortaya çıkması için çocuğa her türlü özgürlük tanınmalıydı; kişinin kendi kendisini yönetmesi, kendi düzenini ve kendi disiplinini oluşturmasını sağlamaktı. Buysa çocuğun kendiliğinden göstereceği bir gelişmeydi.daha da ileri giderek beraberlik ruhu ve karşılıklı yardımlaşmanın organları yaratılmadıkça, gelenekler doğurulmadıkça, temel çalışma alışkanlıklarıyla kültürel alışkanlıklar oluşturulmadıkça öğretmenin zor kullanmaya hakkı – ne hakkı, zorunlu – olduğunu söylemekten sakınmadım…”

Makarenko’ nun disiplin alanındaki sert karşı çıkışları toplumsal gerçekliklerin ideal olan yaklaşımı uygulamayı engellediği gerçekliğinden doğar. İlkesel bir karşıtlık ya da reddetme ortaya koymaz, geçici bir ara süreç tarif etmektedir.

Toplulukta yaşam düzeninin örgütlenişine baktığımızda sabah, öğle ve akşam dönemlerinin birbirlerinden farklı işlevler taşıdığını görmekteyiz. Sabahları çalışmaları ilk başta topluluğun temel gereksinimlerinin karşılanması (tadilat, bahçe düzenlemesi, tarla işleri gibi) için gerçekleştirilirken daha sonraları çevredeki köylü ve çiftçilerin işlerinin yapılması ve ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde genişletilmiştir. Bu işlerin kararının alınması, planlanması ve gerçekleştirilmesinde aktif katılımları sağlanan öğrenciler, yapılan işlerin sonunda elde edilecek gelirin belirlenmesinde de karar sürecine katılmışlardır. Yoksul köylülerden her zamanki ücretin yarısını alırlardı, bu kararı da toplumsal adalet ve adaletsizlik konusunda sonu gelmez tartışmaların ardından almışlardı.
Öğlen sürecinde devam ettikleri derslerle iç içe örülen üretici süreçler sayesinde anlam kazanan temel bilim dersleri, topluluk yaşamından önce geleceğe dair hiçbir umudu olmayan bazı gençlerin öyle ilgisini çekmiştir ki topluluktaki yaşamlarıyla da başarıya ulaşabilecekleri konusunda motive olan bu gençler Kiev İşçi Üniversitesine girebilmişlerdir.Ülkenin sert iklim koşulları nedeniyle de geceleri yatakhanelerine kapanan topluluk üyeleri, akşam sürecini de yoğun tartışmalar ve kitap okumalarıyla geçirmekteydiler. Siyasal, toplumsal ve yazınsal alanda gerçekleştirdikleri sohbetlerle çocukların gelişimine büyük katkı koyan bu etkinlikler, bir noktadan sonra topluluk için gerekli tüm ihtiyaçların tartışılacağı, kararların ortak -öğretmen, öğrenci ve diğer çalışanların katılımıyla- alınacağı bir etkinliğe dönüşecektir. Ayrıca okuma saatleri sayesinde tanıdıkları Gorki’ nin kendi yaşamları gibi zor koşullar altında büyüdüğünü öğrenen çocuklar, Gorki’ yi kendilerine örnek almışlardır. Bu hayranlıkları topluluklarının ismini Gorki Topluluğu olarak değiştirmelerine neden olmuştur.

Topluluk ve topluluktaki kolektif yaşamın benimsenmesiyle birlikte çalma alışkanlığında azalma gözlenir. Topluluk içinde bir şeylerin çalınması topluluğa ve arkadaşlıklarına zarar verilmesi olarak kabul edilmekteydi. Yalnız dışa yönelik hırsızlığın azaltılmasında çeşitli zorluklarla karşılaşıldı. Bunun temelinde ise çelişkili de olsa çocukların geliştirdiği toplumsal duyarlılık vardı diyebilirim. Topluluğun çevresinde bulunan köy ve çiftlikleri incelediğimizde Yeni Ekonomi Politikasının ne yazık ki palazlandırdığı “Kulak” diye adlandırılan çiftçiler karşımıza çıkmaktadır. Bu çiftçiler devrime rağmen özel mülklerini korumakta ve geliştirmek için ellerinden geleni yaparak, her ne kadar devrime sahip çıktıklarını savunsalar da devrimin temel değerlerine karşı gelmekteydiler. Çevreye yönelik gerçekleştirilen hırsızlıklar da genelde bu kulak çiftçilere yönelik gerçekleştirilmekteydi.

Makarenko’ yu en çok uğraştıran ise bu hırsızlıkların temelinde yatan kulaklara yönelik besledikleri düşmanlıktı. Tüm bu zorluklar içerisinde tam toplulukta düzen sağlanırken topluluğa yeni üyelerin gelmesiyle bu düzen tekrardan bozuluyordu ve öğrencileri bilinçlendirme süreci yeniden başlıyordu. Yeni üyelerin adapte olma sorunu topluluğun ilk dönemlerinde ki gibi sorunlu atlatılmadı. Buradaki en büyük katkı eski öğrencilerden gelmiştir. İçe doğru öncülük eden eski öğrenciler, yenilerin uyum sorununu aşmalarında onlara yardımcı olmuş, öğretmenlere ve topluluğa saygısızlık gibi durumların yaşanması önlenmiş, yenilere öğretmenlerin kendilerine karşı düşmanca duygular besleyen, onları insan saymayan bir güç olmadıkları anlatılmıştır (Makarenko, 1993,s.103).

İlerleyen süreçlerde bu içe doğru öncülük anlayışı kurulan müfrezeler, yani “eğitbilim alayı” halini almıştır. Kullanılan kavramlar; müfreze, komutanlık gibi, ya da eğitbilim alayının örgütlenme biçimi askeri bir disiplin sürecine benzetilerek yoğun eleştiriler almıştır. Yinede müfreze örgütlenmeleri sayesinde çocukların karar mekanizmalarına katılımlarının daha da kuvvetlendirildiğini ve komutanlık sisteminin çocuklarda sorumluluk alma bilincini yarattığını vurgulamakta yarar var diye düşünüyorum.

1923 kışında yeni bir örgütsel düzenleme anlayışı olarak geliştirilen müfreze sistemine göre yapılacak işler için, örneğin tarla işleri ya da bir tiyatro eserini sahnelemek gibi, bu işlerin planlanması ve gerçekleştirilmesinden sorumlu küçük gruplar oluşturulmaktaydı ve her müfrezenin bir komutanı olmaktaydı. Bu noktadaki değişmez kural; komutanlara hiçbir zaman özel ayrıcalıkların tanınmaması, onlara fazladan bir şeylerin verilmemesi, komutanın da diğer çalışanlarla aynı işi yapmasının gerektiği, bu işin üstüne müfrezeyi yönlendirmek, önderlik etmek gibi ek bir sorumluluğunun olmasıydı (Makarenko,1993,s.273).

Müfrezelerin yaptığı işlerle bir yandan çiftçilik alanına yönelerek topluluğun gereksinimleri karşılanmaktaydı, diğer yandan da çeşitli işlikler kurularak çocuklara bir sanat, bir meslek öğrenme fırsatı yaratılmaktaydı. Müfrezeler topluluk üyelerinin içinde yer aldıkları temel birimlerdi ve başları Komutanla Kurulunun üyesi olmak zorundaydı. Komutanlar Kurulu müfrezelerin başında yer alan çocuklardan oluşmaktaydı. Artan sayıdaki çocukların toplumsallaşması, çeşitli beceriler kazanılması, yaşamsal idarenin ve toplulukta alınan kararların herkesin katılımıyla gerçekleştirilmesi gibi olumlu etkileri olan müfrezeler, topluluğun ileriki süreçlerinde “özel müfrezelerin” oluşturulmasıyla birlikte denetlenen- denetleyen ilişkisinin de somut yaşantıyla kavrandığı daha farklı bir içerik kazanmıştır.

Özel müfrezeler (çeşitli işler için, örneğin tarla işleri, geçici süreli olarak kurulurlar) bir haftalık süre için oluşturuluyorlardı. Bunun sonucu olarak topluluğun her üyesi bir sonraki hafta yeni bir komutanın denetiminde yeni bir göreve atanıyordu. Özel müfrezenin komutanı da aynı işleme tabi tutularak, yeni bir müfrezede yer alıyor, ama bu sefer kural olarak komutanlığından sonraki hafta komutan olarak görev alamıyordu. Bu sefer yeni bir komutanın denetiminde çalışan birisi olmaktaydı. Müfrezelerin yeni komutanları da Komutanlar Kurulu tarafından, deneyimliler arasından yani gelenlere önderlik edebilecekler arasından seçilmekteydi. Bu sayede toplulukta bulunan her çocuk sorumluluk alma imkanıyla karşılaşmaktaydı. Deneyim arttıkça artan sorumluluk örgütlenmesi ve komutanlık anlayışı ile daha planlı bir yapılanma anlayışı, topluluğun hızla büyüdüğü,çok sayıda çocuğun topluluğa katıldığı karşılaşılabilecek sorunların üstesinden gelinmesini sağlıyordu. Makarenko müfreze anlayışına dair düşüncelerini şu şekilde belirtmektedir (Makarenko, 1993,s.277):

“…Yapılan işin ve örgütsel işlevlerin sürekli olarak değişmesini, herkesin hem denetleyen hem denetlenen olmasını sağlayan, gerek toplu, gerek bireysel etkinliklerde herkese yönetme olanağı tanıyan bu özel müfrezeler dizgesi Topluluğa hayat verdi, çocukların hepsi, herkes birden canlandı, ilgiler birden dirildi.”

Sonuç olarak bu noktaya kadar incelemeye çalıştığımız Gorki Topluluğu deneyimi, toplumsal gerçeklik içerisinde var olan çocukların, toplumsal gerçekliklerle beslenen, onların yaşamlarından yola çıkan ve aynı zamanda gerçekleştirdikleri üretim etkinliğinde olduğu gibi yaşamlarını dönüştüren bir eğitim anlayışı içerisindeki bilinçlenme ve yeniden yaratılma sürecini ifade etmektedir. Gorki Topluluğuna göre nitelikli eğitim bu koşullarda gerçekleştirilmelidir.

Kaynak:
Ebru Aylar

Yrd. Doç. Dr. Hasan Hüseyin Aksoy
Ankara
2006

KAYNAKÇA

Makarenko , A. S. (1993); Yaşam Yolu (1. Cilt) , İstanbul: Payel Yayınevi
Makarenko , A. S. (2004); Yaşam Yolu (2. Cilt), İstanbul: Payel Yayınevi
Aydın , İnayet Gazetesi

20 Şubat 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/02/anton-makarenko.jpg 320 620 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-02-20 14:39:492015-02-20 14:39:49Anton S. Makarenko’nun eğitim düşünceleri üzerine
Sanat Haberleri

Anne 80’ler aşığı olunca, çocuğu o yılların müziğini nasıl resmeder

80’lerle kafayı bozmuş bir annenin çocuğu olan 5 yaşındaki Sam‘in çizdiği resimler dönemin müziğine bakışımızı azıcık değiştirdi.

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-12-650x400

80’lere dair her şeyi seven, özellikle de zamanın müziğini evde sürekli olarak dinleyen Lori bir gün oğlu Sam‘in Thompson Twins – “Hold Me Now” şarkısını resme döktüğünü gördü.

“Hold Me Now” – Thompson Twins

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-11

“It’s Raining Men” – The Weather Girls

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-6

“Crazy for You” – Madonna

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-1

“Every Little Thing She Does Is Magic” – The Police

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-10

“I Want to Know What Love Is” – Foreigner

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-9“Lost in Your Eyes” – Debbie Gibson

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-5

“Where the Streets Have No Name” – U2

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-8“Back in Black” – AC/DC

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-12-650x400 “Careless Whisper” – George Michael

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-3

“Sharp Dressed Man” – ZZ Top  

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-7 “Invisible Touch” – Genesis

80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-2

 Kaynak : nolm.us

17 Şubat 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/02/80lerin-sarkilarini-resme-doken-cocuk-nolmus-2.jpg 573 650 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-02-17 16:08:582015-02-17 16:08:58Anne 80’ler aşığı olunca, çocuğu o yılların müziğini nasıl resmeder
Sanat Haberleri

21. Yüzyıl hastalığı: HİKİKOMORİ

Hikikomori, Japonca da “elini, ayağını çekmek” anlamına geliyor. Bu terim Japonya dan yayılmış ve 21. Yüzyılın hastalığı olarak tanımlanıyor.

hikikomori0

Japonlar, geleneksel yaklaşımlarından dolayı, özellikle erkek çocuklarının her türlü hizmetini ayağına kadar getirdikleri için bu hastalık yaygınlaşmış durumda. Dünyada ve Türkiye de de tehlikeli bir seyir izliyor. Erken teşhis edilmeli, en güzeli de Hikikomori ye neden olabilecek durumlar kontrol altına alınmalıdır.

Bu hastalık, her ne kadar teknolojinin yarattığı bir hastalık olarak görülse de temelde başka nedenlere dayanıyor. Kişi, teknoloji ile ilgilenerek kendisini sosyal çevreye kapatıyor. Bilgisayar ekranı ile sanal alemde iletişim kuruyor. Bu iletişim, öyle boyutlara geliyor ki artık kişi tüm temel ihtiyaçlarını odasında karşılıyor. Yemeğini ailesi ile yemiyor, odasında yemek, uyumak dahil tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Hatta, o kadar büyük boyutlara kadar gelebiliyor ki tuvalet ihtiyacını bile odasında giderenler olabiliyor.
Hikikomori hastalığı, büyük oranda erkeklerde ve 15 yaşlarında görülüyor. Bu kişiler, sanal bir dünyada olmanın rahatlığını yaşıyorlar, herşeyi kendi istedikleri şekilde yönetebiliyorlar, karşı çıkan olmuyor. Kişi kendi kendisine yaşıyor, aileden kişilerle bile iletişim kurmak istemiyor. Belki, ayda bir, yakın bir yere,birşey almaya gidiyor. Asosyal olma durumu pek farkedilmiyor. Kişinin kendi tercihi olarak düşünülüyor. Günümüzde, çocuk odalarının içe dönük kullanılması, sadece çocuğa özel olarak düşünülmesi, evlerde ısıtma alanının ve kullanım alanının geniş olması bireyler arasındaki iletişimi ister istemez azaltıyor.

hikikomori hastalığı

Hikikomori hastalığı, başlangıçta bilgisayar, internet düşkünlüğü ya da bağımlılığı olarak tanımlanıyor. Aileler, önceleri, çocuklarının dışarıda kendilerinin bilmediği bir yerde zaman geçireceğine, evde olmalarını tercih ediyorlar. Ancak, durum bakıyorlar ki hikikomori haline gelmiş. Hikikomori, bu tür kişileri tanımlamak anlamında da kullanılıyor, isim olarak ta kullanılıyor.

13-14 yaşlarında başlayan hikikomoride önergenlikte olan erkek çocuklar, odalarında ders çalışıyor diye düşünülmemeli, teknolojik araçların kontrol altında kullanılmasına izin verilmelidir. Bunun yanında çocukların derslerde aşırıya kaçmamaları, günün planlı kullanımı da önemlidir. Kız çocuklar da dikkatle izlenmeli, iletişim sağlıklı şekilde devam etmelidir.

Bilgisayarlar, ortak kullanım alanında, örneğin, salonda kullanılmalı, aileler kendilerini teknolojik alanda geliştirmeye önem vermeli ki takip edebilsinler; çocuklar, odalarında ders çalışırken, tamamen kontrolsüz bırakılmamalı, mümkünse oda kapısı kapatılmamalı, çocuğun odasına zaman zaman girerek, aileden kopuk bir durum yaratılmamalıdır.

Altta yatan nedenin iyi gitmeyen gönül ilişkileri de olabileceği düşünülerek, çocuk ve gençler aile desteğinden yoksun bırakılıp, kendi içlerine kapanmalarına neden olabilecek durumlar yaratılmaktan kaçınılmalıdır. Gence kendini iyi ifade edebilecek ortam evde her zaman için sağlanmış olmalıdır. Çocuk ve gençler, sosyal ilişkilere yönlendirilmeli, açık hava oyunlarına ve arkadaşlık ilişkilerine ortam hazırlanmalıdır. Bilgisayar ve internet, oyun ağırlıklı değil; gerçek ihtiyaca yönelik olarak kullanılmalıdır. Burada anne- babanın örnek olduğunu da belirtmeden geçemeyiz.

Kaybedilmiş kuşaklar yaratmak istemiyorsak elimizde ve evimizdeki tehlikenin farkına varmalı, geç kalmadan önlemlerimizi almalı. Aileler, olabildiğince sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde bir arada olmalı, aile bireyleri günü, konuşarak değerlendirebilmelidir. Herkes günü nasıl geçirdiğini anlatabilmelidir. Çocuk ve gençler, daha çok dinlenmeli, etkin dinleme yapılmalıdır.

Çocukların eğitiminde, otokontrol sahibi olabilmeleri amaçlanmalıdır. Teknolojik araçların en verimli şekilde nasıl kullanılabileceği, zamanın ne kadar önemli olduğu üzerinde durularak, bilgiler tartışılmalıdır. Aile ile çocuk-genç arasındaki bağlar kuvvetlendirilmeli, ortak paylaşımlar çoğaltılmalıdır.

Öznur SİMAV-Pedagog

Kaynak :[–]

16 Şubat 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/02/hikikomori0.jpg 363 640 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-02-16 16:05:452015-02-16 18:55:5321. Yüzyıl hastalığı: HİKİKOMORİ
Sanat Haberleri

İstanbul’un sıradışı sokak adları ve hikayeleri

İstanbul’da bulunan en sıradışı sokak adlarını sizin için derledik. Aslında hepsinin de birer hikayesi var fakat hikayelerin doğru olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi yok.

O kadar dar: Atgeçmez Sokak Bu sokak, Balat’ta bulunur. Kesin olmamakla birlikte sokağın fazlaca dar olmasından dolayı bu adı aldığı sanılıyor.

O kadar dar: Atgeçmez Sokak
Bu sokak, Balat’ta bulunur. Kesin olmamakla birlikte sokağın fazlaca dar olmasından dolayı bu adı aldığı sanılıyor.

Kim o?: Taktaki Sokak Çukurcuma’da bu sokak “Tak Tak” olarak da bilinir. Kimilerine göre eskiden burada bir ayakkabıcı yaşıyormuş. Ayakkabıcının çıkardığı gürültü sokağa adını vermiş.

Kim o?: Taktaki Sokak
Çukurcuma’da bu sokak “Tak Tak” olarak da bilinir. Kimilerine göre eskiden burada bir ayakkabıcı yaşıyormuş. Ayakkabıcının çıkardığı gürültü sokağa adını vermiş.

Havalar ısınınca: Yaşmak Sıyıran Sokak Kasımpaşa’da bulunan bu sokak adını, sıcak havalarda bunalan kadınların burada bulunan yokuşta etraflarını önemsemeden yaşmaklarını sıyırmalarından almış.

Havalar ısınınca: Yaşmak Sıyıran Sokak
Kasımpaşa’da bulunan bu sokak adını, sıcak havalarda bunalan kadınların burada bulunan yokuşta etraflarını önemsemeden yaşmaklarını sıyırmalarından almış.

Kısaca Tomtom: Tomtom Kaptan Sokak Tomtom Kaptan Sokağı’nın girişinde bulunan Tomtom Kaptan Camisi, 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış. Yani sokak adını bu camiden almış. Burası kısaca “Tomtom” olarak da bilinir.

Kısaca Tomtom: Tomtom Kaptan Sokak
Tomtom Kaptan Sokağı’nın girişinde bulunan Tomtom Kaptan Camisi, 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış. Yani sokak adını bu camiden almış. Burası kısaca “Tomtom” olarak da bilinir.

Beklenti yüksek: Ahım Şahım Sokağı Şişhane’de bulunan bu sokağın vaktiyle mezarlık olan alanının mükemmel bir İstanbul ve Haliç manzarası varmış. Bu manzaradan dolayı sokağa “Ahım Şahım” dendiği tahmin ediliyor.

Beklenti yüksek: Ahım Şahım Sokağı
Şişhane’de bulunan bu sokağın vaktiyle mezarlık olan alanının mükemmel bir İstanbul ve Haliç manzarası varmış. Bu manzaradan dolayı sokağa “Ahım Şahım” dendiği tahmin ediliyor.

Biraz ürkütücü: Sahaf Mezarlığı Sokak Kasımpaşa’nın doğusundaki Piyalepaşa Mahallesi sınırları dahilindeki bu sokağın adını, vaktiyle buraya gömülen eski kitap satıcılarından aldığı söyleniyor. Bunu tahmin etmek güç olmasa da biraz ürkütücü bir isim.

Biraz ürkütücü: Sahaf Mezarlığı Sokak
Kasımpaşa’nın doğusundaki Piyalepaşa Mahallesi sınırları dahilindeki bu sokağın adını, vaktiyle buraya gömülen eski kitap satıcılarından aldığı söyleniyor. Bunu tahmin etmek güç olmasa da biraz ürkütücü bir isim.

İdaresi gitti, karantinası kaldı yâdigar: Karantina Sokak Karaköy’de bulunan sokağın ismi eskiden burayı mesken edinen Karantina İdaresi’nden geliyor.

İdaresi gitti, karantinası kaldı yâdigar: Karantina Sokak
Karaköy’de bulunan sokağın ismi eskiden burayı mesken edinen Karantina İdaresi’nden geliyor.

Aman dikkat!: Altıpatlar Sokağı Antikacıların yoğun olduğu Altıpatlar Sokağı, çevresindeki sokaklarla birlikte zamanının cephane ve mühimmat deposuymuş.

Aman dikkat!: Altıpatlar Sokağı
Antikacıların yoğun olduğu Altıpatlar Sokağı, çevresindeki sokaklarla birlikte zamanının cephane ve mühimmat deposuymuş.

İçimizdeki Othello: Otello Kamil Sokak Sokak adını bir tiyatro oyuncusundan alıyor. 1889 yılında doğan ve asıl adı Kâmil Rıza Bey olan oyuncu, zamanında oynadığı Othello rolü nedeniyle halk arasında “Otello Kâmil” olarak anılmaya başlamış.

İçimizdeki Othello: Otello Kamil Sokak
Sokak adını bir tiyatro oyuncusundan alıyor. 1889 yılında doğan ve asıl adı Kâmil Rıza Bey olan oyuncu, zamanında oynadığı Othello rolü nedeniyle halk arasında “Otello Kâmil” olarak anılmaya başlamış.

Bağırtmayın hayvanı: Merkep Bağırtan Sokağı Cihangir'de bulunan bu sokak, uzun yıllar önce ailelerin eşyalarını mekreplerle (eşşek) taşıdığı yokuşmuş. Mekrepleri yorgunluktan inleten bu sokak, adını günümüzde hala devam ettirmektedir.

Bağırtmayın hayvanı: Merkep Bağırtan Sokağı
Cihangir’de bulunan bu sokak, uzun yıllar önce ailelerin eşyalarını mekreplerle (eşşek) taşıdığı yokuşmuş. Mekrepleri yorgunluktan inleten bu sokak, adını günümüzde hala devam ettirmektedir.

Bahçelere çıkar bütün sokaklar: Bahçelere Giden 1. Yol Sokak Kadıköy Bostancı’da bulunan bu sokağın hemen paralelinde “Bahçelere Giden İkinci Yol Sokak” bulunur. Sokağın adını, o bölgede bulunan bahçelerden aldığı tahmin ediliyor.

Bahçelere çıkar bütün sokaklar: Bahçelere Giden 1. Yol Sokak
Kadıköy Bostancı’da bulunan bu sokağın hemen paralelinde “Bahçelere Giden İkinci Yol Sokak” bulunur. Sokağın adını, o bölgede bulunan bahçelerden aldığı tahmin ediliyor.

İşte diğer enteresan isimlere sahip olan İstanbul sokakları

BİRACILAR Sokağı

BİRACILAR Sokağı

Eğlence Sokağı – Arnavutköy

Eğlence Sokağı – Arnavutköy

Gece Kuşu Sokağı – Karaköy

Gece Kuşu Sokağı – Karaköy

Çatık Kaş Sokağı – Tarlabaşı

Çatık Kaş Sokağı – Tarlabaşı

Kültür Çıkmazı – Gümüşsuyu

Kültür Çıkmazı – Gümüşsuyu

Susam Sokağı – Cihangir

Susam Sokağı – Cihangir

Güzel Çalgıcı Sokağı - Fatih

Güzel Çalgıcı Sokağı – Fatih

Çoban Aldatan Sokağı - Küçükçekmece

Çoban Aldatan Sokağı – Küçükçekmece

Bayıldım Caddesi - Beşiktaş

Bayıldım Caddesi – Beşiktaş

Leblebici Şaban Sokağı - Beyoğlu

Leblebici Şaban Sokağı – Beyoğlu

Otçu Sokağı - Beyoğlu

Otçu Sokağı – Beyoğlu

İyiniyet Sokağı - Şişli

İyiniyet Sokağı – Şişli

İslambol Caddesi - Fatih

İslambol Caddesi – Fatih

Ayık Fırın Sokağı - Fatih

Ayık Fırın Sokağı – Fatih

Silahşör Caddesi - Şişli

Silahşör Caddesi – Şişli

Hanımefendi Sokağı - Şişli

Hanımefendi Sokağı – Şişli

Ebe Kızı Sokağı - Şişli

Ebe Kızı Sokağı – Şişli

Arpa Suyu Sokağı - Şişli

Arpa Suyu Sokağı – Şişli

Gülmez Hasan Sokağı

Gülmez Hasan Sokağı

Canfeda Çıkmazı - Beyoğlu

Canfeda Çıkmazı – Beyoğlu

Bağrı Yanık Sokağı - Üsküdar

Bağrı Yanık Sokağı – Üsküdar

Aşıklar Çıkmazı - Kadıköy

Aşıklar Çıkmazı – Kadıköy

Kervan Geçmez Sokağı - Şişli

Kervan Geçmez Sokağı – Şişli

Dünya Sağlık Sokağı - Beyoğlu

Dünya Sağlık Sokağı – Beyoğlu

Boğazkesen Caddesi - Beyoğlu

Boğazkesen Caddesi – Beyoğlu

Francalacı Caddesi - Beşiktaş

Francalacı Caddesi – Beşiktaş

Aslan Yatağı Sokağı - Beyoğlu

Aslan Yatağı Sokağı – Beyoğlu

Maç Sokağı - Beyoğlu

Maç Sokağı – Beyoğlu

Arzu Çıkmazı - Beşiktaş

Arzu Çıkmazı – Beşiktaş

Kart Çınar Sokağı - Beyoğlu

Kart Çınar Sokağı – Beyoğlu

Havyar Sokağı - Beyoğlu

Havyar Sokağı – Beyoğlu

Öksüzçocuk Sokağı - Beşiktaş

Öksüzçocuk Sokağı – Beşiktaş

Yenigelin Sokağı - Beşiktaş

Yenigelin Sokağı – Beşiktaş

Korsan Çıkmazı - Beyoğlu

Korsan Çıkmazı – Beyoğlu

Kaynak: Medya

07 Şubat 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/02/Taktaki-sokagi.jpg 479 640 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-02-07 15:26:162015-02-07 15:26:16İstanbul’un sıradışı sokak adları ve hikayeleri
Sanat Haberleri

Hazar Kısa Film Yarışması’na Başvurular 31 Ocak’a kadar

hazar_kisa_film_festivaliHazar ülkelerini mercek altına alan, bölgede yaşanan gelişmeleri yeni ve farklı bakış açılarıyla okuyucuyla buluşturan Türkiye’nin ilk ve tek dergisi Hazar World, sinema sanatına gönül veren herkesi Hazar Kısa Film Yarışması’na bekliyor.

Akademik çalışmaların yanı sıra medyada da etkinliğini sağlamlaştıran Hazar Strateji Enstitüsü’nün basılı yayınlarından Hazar World dergisinin organize ettiği “Hazar Kısa Film Yarışması 2014” başladı. Yeni fikirleri desteklemeyi ve kısa film kültürüne katkı sağlamayı amaçlayan Hazar World, Hazar bölgesinin kanayan yarası Dağlık Karabağ sorununu gündeme taşıyor. “Ermenistan İşgali Altındaki Dağlık Karabağ” temalı kısa film yarışması, kısa film yapımcılarını ve yönetmenlerini desteklemek, kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve farkındalık yaratmayı amaçlıyor.

Savaş yılları, savaşta şehit düşenler, gaziler, savaş sonrası göçe zorlanan kadın, çocuk ve yaşlılar; göçmenlerin sorunları, yaşamları ve adaptasyon süreçlerinin ele alınacağı yarışma kapsamında 23 bin TL ödül dağıtılacak. Kurmaca, Belgesel, Animasyon, Canlandırma ve Deneysel türlerinin kabul edileceği yarışmada birinciye 10 bin TL, ikinciye 7 bin TL, üçüncüye 5 bin TL, jüri özel ödülüne hak kazanan filme ise 1,000 TL ve Apple iPad Mini 16GB Wi-Fi Tablet verilecek.

Ön seçici kurulun değerlendirmeler sonucu belirleyeceği 10 film finalde yarışacak. Kısa film başvuruları, “en az 5, en çok 20 dakika süreli” olmak üzere alınacak. Başvuru süresi 31 Ocak 2015 tarihinde sona erecek.

27 Ocak 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/01/hazar_kisa_film_festivali.jpg 1131 800 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-01-27 10:47:192015-01-27 10:47:19Hazar Kısa Film Yarışması’na Başvurular 31 Ocak’a kadar
Sanat Haberleri

72. Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu

Bu yıl 72’ncisi düzenlenen Altın Küre ödül töreninde en iyi drama film ödülünü “Boyhood” (Çocukluk) filmi kazandı.

boyhood_çocukluk

“Oscar provası” olarak değerlendirilen “Golden Globe” (Altın Küre) ödülleri Beverly Hills’te düzenlenen törenle sahiplerini buldu.
Bu yıl 72’ncisi düzenlenen, sinema ve televizyon dünyasının en prestijli ödülleri arasında yer alan Altın Küre ödül töreninde, en iyi drama film ödülünü “Boyhood” (Çocukluk) filmi kazandı. Film en iyi yönetmen ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini de aldı.

En iyi müzikal ve komedi filmi ödülü de “The Grand Budapest Hotel” filmine verildi. “Birdman” filmi ise en iyi senaryo ile “müzikal ve komedi filmi en iyi erkek oyuncu” olmak üzere iki dalda ödül kazandı.

En iyi TV drama dizisi ödülüne Showtime tarafından yayınlanan “The Affair” filmi layık görüldü.
TV drama dizisi dalında Kevin Spacey, “House of Cards” dizisindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü.
Tina Fey ve Amy Poehler’in sunduğu törende, Cecil B. DeMille Hayat Boyu Başarı Ödülü, daha önce üç kezAltın Küre, iki kez de Oscar ödülü kazanan ünlü oyuncu, yönetmen ve senarist George Clooney’e verildi.

Kategorilere göre ödül kazananlar şöyle:

boyhoodEn İyi Film (Drama): “Boyhood”.
En İyi Film (Müzikal ve Komedi): “The Grand Budapest Hotel”.
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Eddie Redmayne, “The Theory of Everything”.
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Julianne Moore, “Still Alice”.
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal ve Komedi): Michael Keaton, “Birdman”.
En İyi Kadın Oyuncu (Müzkal ve Komedi): Amy Adams, “Big Eyes”
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: J. K. Simmons, “Whiplash”.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Patricia Arquette, “Boyhood”.
En İyi Yönetmen: Richard Linklater, “Boyhood”.
En İyi Senraryo: “Birdman”.
En İyi Animasyon Filmi: “How to Train Your Dragon 2”.
En İyi Orijinal Müzik: Jóhann Jóhannsson, “The Theory of Everything”.
En İyi Orijinal Şarkı: John Legend ve Common, “Glory,” Selma.
En İyi Yabancı Film: “Leviathan”, Rusya.
En İyi TV Dizisi (Drama): “The Affair”
En İyi Kadın Oyuncu (TV Dizisi-Drama): Ruth Wilson “The Affair”.
En İyi Erkek Oyuncu (TV Dizisi-Drama): Kevin Spacey, “House of Cards”.
En İyi Tv Dizisi (Müzikal ve Komedi): “Transparent”.
En İyi Kadın Oyuncu (TV Dizisi-Müzikal ve Komedi): Gina Rodriguez, “Jane The Virgin”.
En İyi Erkek Oyuncu (TV Dizisi-Müzikal ve Komedi): Jeffrey Tambor, “Transparent”.
En İyi TV Filmi ve Mini-Dizi: “Fargo”.
En İyi Kadın Oyuncu (TV Filmi ve Mini-Dizi): Maggie Gyllenhaal, “The Honorable Woman”.
En İyi Erkek Oyuncu (TV Filmi ve Mini-Dizi): Billy Bob Thornton, “Fargo”.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (TV Filmi ve Mini-Dizi): Joanne Froggatt, “Downton Abbey”.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (TV Filmi ve Mini-Dizi): Matt Bomer, “The Normal Heart”.

12 Ocak 2015/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2015/01/boyhood.jpg 398 282 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2015-01-12 11:57:452015-01-12 11:57:4572. Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu
Sanat Haberleri

2.İstanbul Tasarım bienaline 100 bin kişi

Önceki gün sona eren 2. İstanbul Tasarım Bienali, 100 binin üzerinde izleyici çekti

2.İstanbul-Tasarım-Bienali

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, Zoë Ryan küratörlüğünde “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” başlığıyla düzenlenen 2. İstanbul Tasarım Bienali, önceki gün sona erdi. Bu yıl ücretsiz olarak gezilebilen bienal, 6 hafta boyunca sergi ve etkinlikleriyle 100 binin üzerinde izleyiciye ulaştı.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nun tüm katlarında yaklaşık 2.300 metrekarelik bir alana yayılan 2.İstanbul Tasarım Bienali’nde 20’den fazla ülkeden katılan 200’ün üzerinde tasarımcı ve mimarın 53 projesi yer aldı.

33 AKADEMİK KURUM, 72 PROJE

2.tasarım bienali

Bienalin üniversitelerle işbirliği ile hazırlanan Akademi Programı sergisinde 33 akademik kurumun 72 projesi, üniversite kampuslarının yanı sıra Antrepo 7’de yer aldı. Kentin farklı bölgelerine yayılan 40 Tasarım Rotası, 22 panel, söyleşi ve konuşma, 12 film gösterimi, 5 kitap kulübü, 13 atölye çalışması ile 30’u aşkın paralel etkinlik gerçekleştirildi EKO Tasarım adı altındaki ücretsiz programı, hafta içi okul grupları ile gelen öğrencileri, hafta sonlarında aileleri ile birlikte ziyaret eden çocuk ve gençleri ağırladı.

Tur ve atölyeler kapsamında 56 okuldan 3.500’ü aşkın öğrenci İstanbul Tasarım Bienali sergisini gezdi.

16 Aralık 2014/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2014/12/2.İstanbul-Tasarım-Bienali.jpg 2720 4080 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2014-12-16 18:55:082014-12-16 18:55:082.İstanbul Tasarım bienaline 100 bin kişi
Sanat Haberleri

Sizler istediniz; biz hazırladık ve 2-3 yaş Oyun Grubu çalışmalara başlıyor

Bildiğiniz gibi sanatın pek çok dalında ciddi ve akademik eğitim veren kursumuzdan talepler doğrultusunda çocuk  drama eğitimlerinin yanı sıra “oyun grubu “ içinde gelen yoğun taleplere kayıtsız kalamadık ve 2-3 yaş aralığı oyun grubu oluşturmaya başladık. Çocuk gelişimi ve drama uzmanı eğitmenimizin denetim ve katkıları ile gerçekleştirilecek “oyun grubu” çalışmaları hakkında biraz bilgi vermenin  yararlı olacağına inanmaktayız.

 oyun grubu 2- 3 yaş

Bildiğini gibi; pek çok semtte farklı isim ve anlayışla oyun grupları faaliyet göstermektedir. Fakat gelen taleplerden de anlaşılacağı üzere velilerimiz bunların pek çoğundan memnun olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü drama ve çocuk psikolojisi ve çocuk gelişimi hakkında yeterli bilgi ve daha da önemlisi; yeterli deneyimi olmayan eğitmenler ile yapılan çalışmaların verimli olmadığı bir gerçektir.

Her şeyden önce “OYUN GRUBU” kavramı ile kastedilen çocukların sadece oyun oynamasını sağlamak değildir.

Unutulmamalıdır ki  oyun çocuklar için ciddi bir iştir. Çünkü çocuklar oyun oynarken hayatı tanır ve gerekli becerileri kazanırlar ve hayata hazırlanmaları, kişilik, motor hareketler, paylaşım v.b. pek çok konuda oyunun ciddiyetini anlamamıza yardımcı olabilir.

Çocuklar kendi yaşıtlarıyla birlikte olmaya ihtiyaç duyarlar.Şehir hayatında kendi sosyal alanlarını oluşturamayan çocuklar içine kapanık, utangaç,öz güveni eksik ya da bencil , saldırgan tutumlar sergileyen bireyler olmakla karşı karşıya kalmaktadırlar.

.Ailelerinden özellikle de annelerinden uzun süre ayrı kalmaları hayatlarını etkileyecek  olumsuz  izler bırakabilmektedir.Bu  sebeple okul adı altında 2-3 yaşlarında  ani kopuşlar  yaşamaları uygun değildir.Oyun grubu gerçekçi bir çözümdür.

Çünkü;

Oyun ve oyuncak çocukların yaşamı öğrenmesinde en önemli araçlardır. Yaş akranlarıyla birlikte oynayarak öğrenen çocuklar mutlu olurlar. Oyun grubu çocuğunuzun sağlıklı ve güvenli koşullarda, keşif yapmasına, deneyerek öğrenmesine yeni beceriler geliştirmesine olanak sağlar. Oyun gurupları sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işler. Amaç sosyalleşme sürecinde ona yeni beceriler ve bilgiler kazandırmaktır.

Bebeğimiz hareketlenmeye başladığı, etrafındaki değişiklikleri algılamaya ve bu değişikliklere tepki vermeye başladığında aslında artık bir oyun gurubuna katılabilir demektir.
Oyun özellikle dil gelişiminin yeni geliştiği 1,5 yaş civarında çocukların sözel olarak anlatamadığı ihtiyaçlarını ifade etmesine imkân tanır. Yaşıtlarıyla zaman geçirmesi ve sosyalleşmesi adına iyi bir araçtır. İşbirliği ve sorumluluk duygularının gelişmesini sağlar. Bedensel ve ruhsal olarak biriken enerjinin en uygun şekilde boşaltılması sağlayan oyun aynı zamanda hamur, kil ve boya araçları sayesinde okul döneminde gerekli olan el kaslarının gelişmesine yardımcı olur.

Çocuklar, sosyal açıdan kabul görmeyen duygularını oyun esnasında özgürce ortaya koyabilirler. Böylece yaşanılan tüm gerilimler oyun sayesinde azalmış olur. Kısacası oyun, çocukların sosyal, bedensel ve ruhsal gelişimleri açısından sahip oldukları en doğal hazineleridir.

Oyun Grubunun Amacı;

oyun-grubu-bakırköy
Yukarıda da belirtildiği gibi; Oyun grubunun temel amacı; çocuğun tam zamanlı bir okul öncesi eğitimine hem ruhsal, hem de zihinsel açıdan en sağlıklı şekilde hazır olmasını sağlamaktır.

 Oyun Grubu ile yapılacak çalışmalar

1-Serbest etkinlik

2-çember zamanı

3-kurallı oyun

4-sanat etkinliğinden

oluşan programımız 2-3 yaş çocukların sosyal ve duygusal,zihinsel,fiziksel,dil gelişimlerini desteklemek  amacıyla oluşturulmuştur. Çocuk oyun grubunun ihtiyaçları doğrultusunda zaman zaman  Anneler etkinliklere katılırlar ve okul öncesi eğitim uzmanımızdan danışmanlık alabilirler.

Amacımız sağlıklı ve güvenli koşullarda çocuklara yaşıtlarıyla oynama fırsatı tanımak, sosyalleşme becerilerini arttırarak, sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işlemektedir. 24 ile 35 ay aralığındaki gruplara özenle hazırlanmış bir eğitim-öğretim programı bulunmaktadır. Bu programda çocuğa yeni beceriler ve bilgiler kazandırmak, yeni kavramlar öğretmek, düşünme becerilerini geliştirmek ve motor gelişimlerini desteklemek genel hedeflerdir.

Oyun Grubunun Faydaları

» Çocuğunuz zeka gelişimi açısından gerekli olan değişik uyaranlarla dolu ortama gelir.
» Oyun grubu çocuğunuzun ortalama olarak 2 yaşında başlayan “Ben Çağı”nı destekler
» Güvenli geniş bir mekanda çok çeşitli oyun malzemeleri ile oynar.
» Çocuğunuz, oyun grubu içinde sosyal gelişimi için gerekli olan kendi yaşıtları ile beraber oynama imkanı bulur.
» Yeni arkadaşlar edinir, sahip olmayı, paylaşmayı, “hayır” demeyi, her istediğini alamamayı öğrenir.
» Oyun grubu belirli kurallara uyma açısından iyi bir başlangıçtır oluşturur.

Çocuk Oyun grubu
Oyun oynamak çocuklar için önemlidir
gerçek hayata oyunla hazırlan

oyun grubu Bakırköy’de
birlikte büyüyen çocuklar

Elbette zaman zaman  sanat ile ilgili minik dinletiler ve sanata yaklaştırma çalışmaları da yapılacak ve sanatın çocukların ruhuna yansıması ve duyguların gelişmesine de katkıda bulunulacaktır.

Sizleri ve çocukları da bekliyoruz. Sanat ile iç içe huzurlu bir ortamda çocuğunuzun gelişimine birlikte katkıda bulunmak için daha fazla gecikmeyin ve bizleri arayarak ders süre ve zamanı hakkında bilgi alabilirsiniz. Çocuğunuzun kişiliğini dolaysıyla geleceğini şimdiden planlayabilir, şehrin sıkışmış yaşantısı içersinde çocuğunuzun farkındalıklarını artırma yolunda bir adım daha önde olabilirsiniz.

Oyun grupları farklı zamanlarda farklı gruplarla olmaktadır. Arzu ederseniz çocuğunuzla birlikte misafirimiz olup ücretsiz tanışma dersine katılabilir, sanat dolu bir ortamda çayınızı kahvenizi yudumlayabilir, eğitmenimizle tanışabilirsiniz.

Cumartesi : 11:00 – 13:00 arası

Not: Hafta sonu grubunda kontenjan sınırlıdır.-Taleplere göre hafta içi gruplarda açılabilir.-

Bir telefon kadar yakınınızdayız. Adres ve telefon bilgilerimiz için TIKLAYINIZ.

05 Aralık 2014/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2014/12/oyun-grubu-bakırköy.jpg 606 1600 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2014-12-05 17:39:132014-12-08 17:35:32Sizler istediniz; biz hazırladık ve 2-3 yaş Oyun Grubu çalışmalara başlıyor
Sanat Haberleri

“Rembrandt siyahı” ve ressamı hakkında pek bilinmeyen farklı gerçekler

Yazar : Şengül DURUCU

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen bilgiler…

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen 16 bilgi…

Gerçeğin izinde bir hayat

gercegin-izinde-bir-hayat-listelist (1)

Eserlerinde yapmacıklıktan, güzellikten ve incelikten hoşlanmazdı. Bunlar onu sıkıyordu. Para kazanmak için soyluların ve burjuvaların tablolarını yapsa da, sıradan insanlar hep daha çok ilgisini çekti. Sıradan insanların günlük yaşantısını gerçekçi bir üslupla aktardı. Bu özelliği, çağının en iyi ressamları arasında yer almasını sağladı.

Gravürün babası

gravurun-babasi-listelist

14 yaşında okulu bıraktı, Leyda’lı ressam Jacob Isaacksz Van Swanenburgh’un atölyesinde ilk çizimlerini yapmaya başladı. Bir süre sonra Amsterdam’a gitti; ilk ustası gibi İtalyan resim sanatına hayran olan Pieter Lastmann’ın yanında çalıştı. 1625′te Leyda’ya döndü. Özellikle gravürle uğraştı. Gravür sanatı, gerçek değerini ve resim dünyasındaki yerini Rembrandt’a borçludur.

Fotoğraf tekniğine rehber oldu

fotograf-teknigine-rehber-oldu-listelist-2

1630’larda oldukça popülerdi; “ışığın ressamı” deniliyordu ona. Soylular ve burjuvalar resmini yapması için adeta sıraya girmişti. Tablolarındaki ışık ve gölge oyunları öyle başarılıdır ki bugün dahi üniversitelerin fotoğraf bölümlerinde “Rembrandt Aydınlatması” konu olarak işlenmektedir.

Merak edenler için Rembrandt Aydınlatması: Nokta ışık veren ışık kaynaklarıyla gerçekleştirilen bir aydınlatmadır. Konunun dikkat çekilmek istenen yerleri aydınlatılırken, diğer yerler ya yarı aydınlık ya da tamamen karanlık olarak bırakılır. Işıklı alanlardan gölgeli alanlara geçiş çok yumuşaktır. Böylece görüntü, etkileyici bir derinlik kazanır.

Tarihteki ilk reklam çalışması

tarihteki-ilk-reklam-calismasi-listelist

Ressamın 1631’de yaptığı “Nicolaes Ruts’un Portresi” eseri, dünyadaki belki de ilk reklam çalışmalarından biridir. Rembrandt, dönemin zengin kürk tüccarı Ruts’un portresini, kendi sattığı kürklerden birinin içinde resmederek ürününün reklamını da yapmıştı. Tarihteki ilk reklam çalışması olarak kabul edilen bu portre, Rembrandt’ın sanat yaşamındaki en estetik, en yumuşak resimlerinden biriydi.

İnsanları değil adeta ruhlarını resmediyordu

insanlari-degil-adeta-ruhlarini-resmediyordu-listelist1,

Rembrandt gösteriş meraklısı zengin müşterilerini yalnızca istedikleri gibi resmetmekle kalmıyor, âdeta ruhlarını okuyor ve gördüğü şeyi tüm çıplaklığıyla tuvaline yansıtıyordu. Bir papazı resmettiği “Johannes Wtenbogaert’in Portresi (1633)” adlı eserinde yaşlı adamı; donuk gözleri, melankolik ve biraz şaşkın havasıyla hiç kimse tuvaline ondan daha iyi aktaramazdı.

Sanatçıydı ve gereğini yaptı; insanları rahatsız etti

sanatciydi-ve-geregini-yapti-insanlari-rahatsiz-etti-listelist

Rembrandt’ın gerçekliğe sadakati bazı resimlerinde rahatsız edici boyutlara varıyordu. Acımasız bir psikolog gibiydi. İnsanların tüm korkularını, acılarını ve çaresizliklerini tuvaline fütursuzca yansıtıyordu. Bu, dönemin insanlarının alışageldiğinin dışında bir şeydi. Bir insan resmini güzel görünmek için yaptırırdı; böylesi çıplak gerçeklik çok rahatsız ediciydi. Ressamın istediği de buydu zaten; onları rahatsız etmek. Zaten gerçek sanatçının görevi de bu değil miydi?

Yalnızca bir ressam değil, simyacıydı

yalnizca-bir-ressam-degil-simyaciydi-listelist

O dönemde hazır boya diye bir şey yoktu. Tüm ressamlar boyasını, tıpkı bir simyacı gibi kendisi yapardı. Öd, kan, sidik, safra, çimen, toprak; akla gelebilecek her türlü doğal maddeden kalıcılığı kusursuz boyalar yapılırdı. Ressamlık kolay değildi; bilgi ve sabır gerektiriyordu. Rembrandt’ınboya üretmede özel teknikleri vardı. Boyalarını yapıp kötü kokulu keten yağının içinde bekletirdi. Gerçek bir yağlıboya ustasıydı. Çağdaşları onun boya ve çizim tekniğini asla keşfedemedi. Ondan başka hiç kimse kalın ve durağan çizgilerle, ince ve akıcı çizgileri böylesine başarılı bir şekilde harmanlayamadı.

Karısı onun yaşam kaynağıydı

karisi-onun-yasam-kaynagiydi-listelist

Ressamlığının yanı sıra aynı zamanda iyi bir işadamıydı. Ortağıyla birlikte orijinal resimler alıp satıyor, kopyalar yapıyordu. Valinin kızı olan karısı Saskie Uylenburgh sayesinde sosyeteye girmiş, daha çok sipariş almaya, dolayısıyla daha çok kazanmaya başlamıştı. Karısını çok seviyordu. Çiçeklerle betimlemeyi sevdiği karısı onun adeta yaşam kaynağıydı. Saskie öldükten sonra resimleri çok daha karamsar bir havaya büründü.

Koleksiyoner bir ressam

koleksiyoner-bir-ressam-listelist

İyi bir koleksiyonerdi. Sanat adına yaptığını söylese de, bu işten iyi gelir elde ettiği kesindi. Aldığı şeylerde sınır yoktu. Büyük ustaların tablolarından Japon miğferlerine, Endonezya mızraklarından Roma büstlerine her şeyi satın alıyordu.

Ve sanat tarihine yön veren bir tablo: “Gece Devriyesi”

ve-sanat-tarihine-yon-veren-bir-tablo-gece-devriyesi-listelist

Portreleri sadece yeni zenginlerin değil, köklü ailelerin de duvarlarını süslüyordu. Ancak lüks yaşamını sürdürmek için daha çok paraya ihtiyacı vardı. Sadece portre yapmak geçinmek için yeterli değildi. Kendisinden o dönemde popüler olmaya başlayan şekilde, “hiyerarşik düzen içerisinde” grup resimleri yapması istendi. Elbette Rembrandt bu düzeni önemsemedi ve grup resmini gerçek bir olaya, toplumsal bir drama dönüştürdü. Ve ortaya “Gece Devriyesi” tablosu çıktı. Tablo 1642 yılında yalnızca sanat camiasında değil, ticaret ve para dünyasında da olay yarattı.

İlk üç boyutlu resim de “Gece Devriyesi”

ilk-uc-boyutlu-resim-gece-devriyesi-listelist

Gece Devriyesi’nin özelliği bununla bitmedi… Rembrandt, dönemi için oldukça sıradışı ve yenilikçi bir ressamdı. Eserlerinde hareket vardı. Tablolarındaki insan figürleri, tablonun içinden çıkacak ve karşısındaki ile konuşmaya başlayacak gibi duruyordu. İşte bu derinlik “Gece Devriyesi”nin resim tarihinin ilk üç boyutlu çalışması olarak kabul görmesini sağladı.

Altın Çocuk’un düşüşü

altin-cocukun-dususu-listelist

“Gece Devriyesi” ona âdeta uğursuz geldi. Bu tablodan sonra hayatında ve sanat yaşamında olumsuz yönde önemli değişiklikler oldu. Önce karısını kaybetti. Bu ölüm onun sanat üslubuna yansıdı. Resimlerindeki görkemli çizgiler yerini tatlı bir sevecenliğe bıraktı. Ve “Hollanda’nın altın çocuğu” ilan edilmiş olan Rembrandt ilk kez, müşterisi, yaptığı portreyi beğenmediği içinparasını alamadı. Bu olay kulaktan kulağa yayıldı. Sanat tarihinin bu en kendini beğenmiş, en küstah ressamı bunu kendine yediremedi ve Hakem Heyeti’nin toplanmasını istedi. Heyet de aynı fikirdeydi.

İçe kapanış ve yeniden doğuş

ice-kapanis-ve-yeniden-dogus-listelist

Tüm bu olanlar üzerine Rembrandt daha da içine kapandı. Zengin ve güçlü insanlar yerine sıradan insanların portrelerini yapmaya başladı. Onların saflık, yoksunluk ve sevecenliğini başarılı bir şekilde tablolarına yansıttı. Bu dönem, bir kabuğuna çekilme, kendini arama ve yeniden yaratma dönemiydi.

Yeni dönem, yeni üsluplar

yeni-donem-yeni-usluplar-listelist

Özellikle Seksen Yıl Savaşı’ndan sonra beğeniler ve sanat anlayışı da değişmeye başladı. Doğallık ve sadelik gibi erdemlerin yerini yapaylık ve karmaşıklık; bir zamanların sade giyimli insanlarının yerini, görkemli şapkaları ve giysileriyle âdeta tavus kuşunu andıran bir kuşak almıştı. Kirli kahverengisi ve sarısının yanı sıra Rembrandt’ın mütevazı giysiler içindeki erkekleri ve şişman kadınları da tarihe karışıyordu.

“Kendini aşamamış bir zavallı”

kendini-asamamis-bir-zavalli-listelist

Artık kimse ondan resim istemiyordu. Sanat eleştirmenleri ünlü ressamı çılgın bir yenilikçi değil, “kendini aşamamış bir zavallı” olarak görmeye başladı. 1650’li yıllarda yaptığı resimlerde incelikten eser yoktu. Öyle ki, neredeyse bitmemiş gibiydiler. Aslında çağın akademisyenlerini ölesiye korkutan yeni bir yola girmişti. Özellikle son dönem çalışmalarında, taslakla resim arasındaki farkı yok etmeye başlamıştı.

Gerçeği, yalnızca gerçeği çizen ressam

gercegi-yalnizca-gercegi-cizen-ressam-listelist

1656 yılında iflas etti; evi, tabloları ve tüm koleksiyonları açık artırmayla satıldı. Ancak elde edilen para yine de borçlarını karşılamaya yetmedi. Bu tarihten sonra bambaşka bir Rembrandt olarak geri döndü. Yenilenen belediye binası için şans eseri, aniden ölen bir ressamın yerine yapmak üzere yeni bir sipariş aldı. Tablo Hollanda’nın kuruluşu ile ilgiliydi. Tabloyu kendisinden istenen şekilde yapabilir, buradan elde edeceği gelirle tüm maddi sorunlarını giderebilirdi. Ancak o yine yapması gerekeni yaptı ve gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Tabii bu durum Hollandalıları pek memnun etmedi; tablo geri çevrildi. Ülkenin “Altın Çocuğu” reddedilmiş, aşağılanmış ve kovulmuştu. Dev boyutlardaki tabloyu, belki yaşadığı küçük eve sığdıramayacağından, belki de sinirinden parçaladı; daha sonra bu tablonun çok az bir kısmı bulunabildi.

Kaynak :[-]

03 Aralık 2014/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2014/12/fotograf-teknigine-rehber-oldu-listelist-2.jpg 450 600 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2014-12-03 19:15:192014-12-04 11:22:50“Rembrandt siyahı” ve ressamı hakkında pek bilinmeyen farklı gerçekler
Sanat Haberleri

20. Gezici Festival teması “Sinema Aşkına” ve günler kaldı

20. Gezici Sinema Festivali “Sinema Aşkına” teması ile 28 KAsım – 8 aralık tarihleri arasında yola çıkmaya hazırlanıyor. Festival programında, Kieslowski, Godard gibi yönetmenlerin filmleri yer alıyor.

gezici-festival-20

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılını “Sinema Aşkına!” teması ile kutlamaya hazırlanıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival,Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3 – 7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Dünya ve Türkiye sinemasının seçkin örneklerini yurdun değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872kilometre yol katetti. Sinema sevdasıyla 20 yıldır kent kent dolaşan festivalde, bu yıl aynı tutkuyla sinema yapan yönetmenlere özel bir bölüm ayrıldı. “Sinema Aşkına!” sinemaya duyulan aşkın hiç bitmediğinin birer kanıtı olan ve sinema tutkusunu konu alan filmleri bir araya getiriyor.

Usta yönetmen Krzystof Kieslowski Amatör’de (Camera Buff), kamerasına giderek daha çok bağlanan ve dün- yaya yalnızca vizörden baktığı için çevresindekileri yitiren bir sinemasevere odaklanıyor. Hayat ya da sinema ikileminin bir yansıması olan filmde, çocuğunun doğumu öncesinde onu filme çekebilmek için bir kamera alan ancak kendisini film çekmenin büyüsüne kaptırıp, elindekileri yavaş yavaş kaybetmeye başlayan bir adamın hikayesi anlatılıyor.

Yönetmen Krzysztof Kieślowski

Yönetmen Krzysztof Kieślowski

Çektiği her filmle bir anlatım aracı olarak sinemanın sınırlarını zorlayan Jean-Luc Godard, son filmi Dile Veda (Goodbye to Language) ile bu kez dijital ve üç boyutlu sinemanın, Hollywood’un ufkunun çok ötesinde, derin ve çok boyutlu bir anlatıya imkan sağlayabildiğini kanıtlıyor. Her şeyin düzensiz bir sırayla cereyan ettiği film; görsel, sinematik ve akıllara durgunluk veren üç boyutlu bir keyif sunuyor.

Sinemanın olanakları üzerine bir güncel deneme olarak öne çıkan Yael Andre imzalı, Diktatör Olduğumda (When I Will Be Dictator), bir zamanlar amatör sinemacıların gözdesi olan Süper 8 formatındaki görüntüler aracılığıyla kurgulanan hikayesi ile dikkat çekiyor. Bir bilim kurgu belgeseli niteliğindeki film, sinemada gerçeklik ve kurmaca arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

Kamerayı yetişkinlerin dünyasından çocuklarınkine taşıyan eleştirmen ve yönetmen Mark Cousins İlk Film’de (The First Movie), savaşla büyüyen ve daha önce hiç film görmemiş çocukların sinemayla tanışmasını perdeye yansıtıyor. Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ndeki Goptapa’ya ziyaretini kaydeden Cousins’ın filmi; yer yer belgesel, yer yer kompozisyon, yer yer çağdaş günce niteliğinde bir yapım olarak seyirciyle buluşuyor.

Cem Kaya’nın, bu yıl Locarno Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmi Motör Nam-ı diğer Remake,Remix, Ripoff, 60’lı ve 70’li yılların popüler Türk sinemasının tutkulu emektarlarını yakından tanımayı sağlıyor. Film, Yeşilçam döneminde dolaylı ya da dolaysız yollardan yabancı filmlerden etkilenmiş yapımcıları, yönetmenleri ve bu etkileşimin doğurduğu sonuçları sinemaya aktarıyor. Başkalarından alınan bir fikri kendine ait bir yapı içinde dönüştürürken ortaya çıkan yeniliklere odaklanan film, etkileşimin kültürel faaliyet olarak çok önemli olduğunu ve yaratıcılığın temelinde taklit etmenin var olduğunu vurguluyor.

Hayranlık duyduğu yönetmenin yerini almaya çalışan bir sinemaseverin gerçek hikayesinden yola çıkarak filme alınan Yakın Plan (Close-Up), aşkın nasıl saplantıya ve yanlışlıklar komedisine dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Yönetmenliğini Abbas Kiarostami’nin yaptığı film, kendini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtıp, Tahranlı üst sınıf bir ailenin içine yavaşça sızan Sabzian adında, işsiz İranlı bir adama karşı açılmış bir davayla başlıyor. Sabzian’ın aileyle geçirdiği sürece ait kesitler, kamera önünde eksiksiz canlandırılıyor ve seyirci gördüğünün ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu asla emin olamıyor.

Kiarostami’nin bu klasik yapıtını kendi işlettiği sinemada gösterime sokma hikayesini anlatan Nanni Moretti’nin kısa filmi Yakın Plan’ın Galası (Opening Day of Close-Up) da Yakın Plan ile birlikte gösterilecek. Bu kısa film, Moretti’nin meslektaşına ve anaakım-dışı sinemaya bir saygı duruşu niteliğinde

20. Gezici Festival Tanıtım Filmi

25 Kasım 2014/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2014/11/gezici-festival-20.png 410 615 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2014-11-25 18:02:542014-11-25 18:04:2920. Gezici Festival teması “Sinema Aşkına” ve günler kaldı
Sanat Haberleri

İşte Benim Zeki Müren sergisi Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açıldı

Zeki Müren 3Bursa’da 1933 yılında doğan Zeki Müren, yokluk içerisinde geçen çocukluğundan 1991 yılında ‘Devlet Sanatçısı’ seçilmesine kadarki süreçte, müzik, sinema ve şarkı sözleriyle sanata büyük katkılarda bulundu. Zeki Müren’in yaşamına dair bugüne dek hiç görülmemiş fotoğraflar ve yaşamından önemli notların yer aldığı ‘İşte Benim Zeki Müren’ sergisi Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açıldı.

Zeki Müren, 24 Eylül 1996’daki ölümünden önce mal varlığını ve mirasını Türk Eğitim Vakfı’na ve Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı’na bağışladığını açıklamış, ondan geriye kalan tüm eşyalar saklanmış ve bugüne dek ortaya çıkarılmamıştı. Dolayısıyla ‘İşte Benim Zeki Müren’ adlı sergi, Zeki Müren’le ilgili bugüne dek gerçekleştirilen en kapsamlı çalışmalardan biri olma özelliğine de sahip. 20 Aralık 2014’e kadar İstanbul Beyoğlu’ndaki İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açık kalacak olan sergide, Zeki Müren’e ait on bine yakın fotoğraf içinden hazırlanan bir seçki, özel eşyaları, arşiv videoları, el yazısı şiirleri, plakları yer alıyor.

Zeki Müren’in annesi ile mektuplaşmalarının da yer aldığı sergide, annesi, yazdığı mektuplardan birinde oğluna şöyle sesleniyor, ‘…insan gençken dinlenir ama yaşlanınca bizim gibi olmaması için kendine iyi bakman gerekir. Canım evladım beni dinle, zira gözümde tütüyorsun. Gurbet çok zor, aylardır seni görmedim, vallahi içim harıl harıl yanıyor. İnşallah İstanbul’a gelince hemen geleceğiz. Yavrum biz artık sonbahar olduk, bir gün Müren ağacının dibine düşmek üzereyiz.’

YAPI KREDİ KÜLTÜR MERKEZİ

Açık olduğu saatler:

Hafta içi: 10:00 – 19.00
Cts. 10:00-18:00 / Pz. 13:00 – 18:00

Adres: Yapı Kredi Kültür Merkezi,
İstiklal Caddesi, No: 161-161A
34433 Beyoğlu, İstanbul

Tel: (0212) 252 47 00 (pbx)
Faks: (0212) 293 07 23

 

Kaynak: Al Jazeera






22 Kasım 2014/tarafından admin
https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2014/11/Zeki-Müren-3.jpg 667 1000 admin https://www.narsanat.com/wp-content/uploads/2024/09/nar-logo.png admin2014-11-22 14:19:512014-11-22 14:19:51İşte Benim Zeki Müren sergisi Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açıldı
Page 8 of 17«‹678910›»

Archive

  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Şubat 2025
  • Eylül 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Ocak 2024
  • Aralık 2023
  • Kasım 2023
  • Ekim 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Haziran 2023
  • Mayıs 2023
  • Nisan 2023
  • Mart 2023
  • Şubat 2023
  • Ocak 2023
  • Aralık 2022
  • Kasım 2022
  • Ekim 2022
  • Eylül 2022
  • Ağustos 2022
  • Haziran 2022
  • Mayıs 2022
  • Kasım 2021
  • Ekim 2021
  • Eylül 2021
  • Ağustos 2021
  • Haziran 2021
  • Mart 2021
  • Şubat 2021
  • Ocak 2021
  • Aralık 2020
  • Kasım 2020
  • Ekim 2020
  • Eylül 2020
  • Ağustos 2020
  • Temmuz 2020
  • Haziran 2020
  • Mayıs 2020
  • Nisan 2020
  • Mart 2020
  • Şubat 2020
  • Ocak 2020
  • Aralık 2019
  • Kasım 2019
  • Ekim 2019
  • Eylül 2019
  • Ağustos 2019
  • Temmuz 2019
  • Haziran 2019
  • Mayıs 2019
  • Nisan 2019
  • Mart 2019
  • Şubat 2019
  • Ocak 2019
  • Aralık 2018
  • Kasım 2018
  • Ekim 2018
  • Eylül 2018
  • Ağustos 2018
  • Temmuz 2018
  • Haziran 2018
  • Mayıs 2018
  • Nisan 2018
  • Mart 2018
  • Şubat 2018
  • Ocak 2018
  • Aralık 2017
  • Kasım 2017
  • Ekim 2017
  • Eylül 2017
  • Ağustos 2017
  • Temmuz 2017
  • Haziran 2017
  • Mayıs 2017
  • Nisan 2017
  • Mart 2017
  • Şubat 2017
  • Ocak 2017
  • Aralık 2016
  • Kasım 2016
  • Ekim 2016
  • Eylül 2016
  • Ağustos 2016
  • Temmuz 2016
  • Haziran 2016
  • Mayıs 2016
  • Nisan 2016
  • Mart 2016
  • Şubat 2016
  • Ocak 2016
  • Aralık 2015
  • Kasım 2015
  • Ekim 2015
  • Eylül 2015
  • Ağustos 2015
  • Temmuz 2015
  • Haziran 2015
  • Mayıs 2015
  • Nisan 2015
  • Mart 2015
  • Şubat 2015
  • Ocak 2015
  • Aralık 2014
  • Kasım 2014
  • Ekim 2014
  • Eylül 2014
  • Ağustos 2014
  • Temmuz 2014
  • Haziran 2014
  • Mayıs 2014
  • Nisan 2014
  • Mart 2014
  • Şubat 2014
  • Ocak 2014
  • Aralık 2013
  • Kasım 2013
  • Ekim 2013
  • Eylül 2013
  • Ağustos 2013
  • Temmuz 2013
  • Haziran 2013
  • Mayıs 2013
  • Nisan 2013
  • Mart 2013
  • Şubat 2013
  • Ocak 2013
  • Aralık 2012
  • Kasım 2012
  • Ekim 2012
  • Eylül 2012
  • Ağustos 2012
  • Temmuz 2012
  • Haziran 2012
  • Mayıs 2012
  • Nisan 2012
  • Mart 2012
  • Şubat 2012
  • Ocak 2012
  • Aralık 2011
  • Kasım 2011
  • Ekim 2011
  • Eylül 2011
  • Haziran 2011
  • Mayıs 2011
  • Nisan 2011
  • Mart 2011
  • Şubat 2011
  • Ocak 2011
  • Haziran 2010
  • Nisan 2010
  • Ekim 1999
  • Eylül 1999

Categories

  • Bizden Haberler
  • Güncel Haberler
  • News
  • Personal
  • Sanat Haberleri

Facebook

Instagram

No images available at the moment

Follow Me!

Bize Ulaşın

T.C. M.E.B.
Özel Nar Sanat Eğitim Kursu

Adres : İncirli cad. Kartaltepe mah. Kıbrıs Sok. Okan apt. No:6/1 34145 Bakırköy, İstanbul  Türkiye

( Eski Town Center’in -Şuan Altınbaş Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nin karşısı-, Yaşar Hastanesi’nin yanındaki sokak )

Çalışma saatlerimiz haftanın 7 günü  09:00 – 21:00 saatleri arasındadır.

+90 212 570 80 68

+90 530 880 71 80

[email protected]

Bağlantılar

  • Sanat Haberleri
  • Nar Sanat İstanbul Eğitim Ve Kültür Sanat Derneği
  • M.E.B. Sertifika Vermeye Yetkili Kurumlar
  • Site Haritası
  • Güncel Haberler

Konum

© Telif Hakkı - Nar Sanat - Enfold WordPress Theme by Kriesi
  • Link to Facebook
  • Link to Instagram
  • Link to Mail
  • Ana Sayfa
  • Eğitmenler
  • Kurslar
  • Kurumsal
  • İletişim
Sayfanın başına dön Sayfanın başına dön Sayfanın başına dön