Kültür Bakanı Günay, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki restorasyon çalışmaları için ruhsatın alındığını ve çalışmaların başladığı belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, restorasyon çalışmalarına ilişkin AKM önünde düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada, AKM’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında yenilenmesi için geliştirdikleri projenin, yer teslimi safhasında ”girişte müzik ya da kitap satış ünitesi istemiyoruz”, ”altındaki terzihane ve boyahanenin yandaki belediye arsasına götürülmesini istemiyoruz”, ”çatısına İstanbul’un zenginlerinin yararlanacağı bir İstanbul lokantası yapılmasını istemiyoruz” gerekçeleriyle açılan dava sonucunda iptal edildiğini anlattı.

Mütevazi bir iyileştirme projesini 2010 sonuna yetiştirmek istediklerinde de kaynak bulmakta zorlandıklarını aktaran Günay, ”AKM’den daha güzel bir kültür merkezi olamaz mı İstanbul’da? Elbette olması gerekiyor. Türkiye, 30 milyondan fazla yabancı turist ağırlıyorsa, İzmir’in, Antalya’nın, Ankara’nın, İstanbul’un sadece doğasıyla ve tarihiyle değil, sanat etkinlikleri ve merkezleriyle de gündeme gelmesi gerekir ama burada bir kültür merkezi var. 50 yıldan beri bir tartışmanın konusu. Bu merkezi de bir an önce toparlayalım, belli akşamlar ya da her akşam ışığı Taksim’e yansısın. Bunu amaçladık” diye konuştu.

Kaynak için sponsor arayışına girdiklerini belirten Günay, şöyle devam etti:

”İstanbul’da bunu paylaştım bazı arkadaşlarımızla. Akıl veren çok ama para veren yok, ne yazık ki. İstanbul’da veya büyükşehirlerde bu konuları paylaştığınız zaman birçok insan ‘Çevrede rant alanı üretin, o rant alanından size gelir, gelir’ gibi parlak fikirler verebiliyorlar. Başka yerlerle ilgili bu tartışmalara şahit oldum, onun için söylüyorum.”

Bakan Günay, sonuçta Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın bu projeyle ilgili kendilerini 2012 ve 2013 yıllarında 30 milyon lira destekleyeceğini bildirdiğini aktararak, bunun da, ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 40’ını karşıladığını ifade etti.

Şubat ayında gerçekleştirilen anlaşmanın ardından ihalenin başlatıldığını söyleyen Günay, ”Yeni Yapı ve Taca firması ihaleyi 69 milyon lira bir değerle üstlendi” dedi.

Günay, Sabancı Topluluğu’nun verdiği destek karşılığında yalnızca büyük salona ”Sabancı Konser Salonu” ismi verileceğini, bina dışında herhangi bir ibare bulunmayacağını dile getirdi.

‘Hedef Cumhuriyet’in 90. yılında açmak’
Restorasyonun tamamlanma süresinin 540 gün olarak planlandığını ancak 2013 yılı 29 Ekim’inin, Cumhuriyet’in kuruluşunun 90. yılı olduğunu anımsatan Ertuğrul Günay, ”90. yılda perdelerimizi açarsak İstanbul’a ve bu binaya karşı bu gecikmeden doğan sorumluluklarımızı belki o güzel günün hatırına bir miktar bağışlatabiliriz umudundayım” dedi. Günay, bu nedenle ihaleyi kazanan firmalardan proje süresinin kısaltılması, en azından salonun perdelerinin o tarihte açılmasının sağlanması ricasında bulundu.

İstanbul’a iki, Ankara’ya bir yeni sanat mekanı
Bakan Günay, başka iki projeye de değindiği konuşmasında, İstanbul’da uzun süredir unutulmuş olan Maslak’taki kültür merkezi için de yeni bir proje üzerinde çalıştıklarını söyledi. Günay, 5 bin kişilik, her türlü sanat etkinliğinin yapılacağı bir büyük salon, bin 200 kişilik bir konser salonu ve 3 bin metrekare müzeden oluşan merkezin en geç 2014’te açılabileceğini kaydetti.

Ankara’da temeli 1990’lı yıllarda atılmış olan konser salonu için de çalışmaların sürdüğünü aktaran Günay, yüklenicilerin kendi hızlarına yetişmesi durumunda 2013 sonunda Ankara’yı da Avrupa çapında bir konser salonuna kavuşturabileceklerini belirtti.

‘Teknik aksamı yenilerken estetik de katacağız’
Toplantının ardından soruları yanıtlayan Bakan Günay, ”Ruhsat alındı ve restorasyon çalışmaları bugün başlıyor. İçinde bin 200 kişilik bir konser salonu, 500 ve 200 kişilik iki ayrı salon var. Hepsi çağdaş teknolojiye uygun şekilde yenilecek” dedi.

Günay, binanın teknik aksamının yenileneceğini, dünyadaki diğer kültür merkezleriyle kıyaslandığında zarafetten yoksun olduğu yakınmalarına karşı binaya biraz daha estetik katmaya da çalışacaklarını anlattı.

Sabancı Topluluğu adına konuşan Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Hüsnü Paçacıoğlu ise restorasyondan sonra AKM’nin yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa’nın sayılı kültür merkezlerinden biri haline geleceğine inancını dile getirdi.

Kaynak(…)

“Dünyanın en eski kenti” Şanlıurfa’da “Türkiye’nin En Büyük Mozaik Müzesi”nin temeli bugün atılıyor

Savaşçı Amazon Kraliçeleri

Birkaç yıl önce Haleplibahçe semtindeki Temalı Park Projesi’nin temel kazıları sırasında MS 5. ve 6. yüzyıllarda yapıldığı sanılan, Roma dönemine ait yönetici sarayının tabanında “Savaşçı Amazon Kraliçeleri”nin av ve savaş sahnelerinin tasvir edildiği mozaikler bulundu. Bilimsel danışma kurulunun eserlerin başka bir yere nakli sırasında zarar görebileceği endişesi üzerine, projede değişikliğe gidildi. Alanda yapılması kararlaştırılan ve bir süredir üzerinde çalışılan Arkeoloji Müzesi, Arkeopark ve Mozaik Müzesi Projesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla hızlandırıldı. 200 bin metrekarelik alana inşa edilecek proje 38 milyon TL’ye mal olacak.

Temel atma töreni Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katılacağı törenle bugün yapılacak.Şanlıurfa Kültür ve Turizm Müdürü Selami Yıldız, 26 bin metrekarelik alana Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, 4 bin metrekarelik alana ise Edessa Mozaik Müzesi’nin yapılacağını, her iki müze arasında 29 bin metrekaralik arkeoparkın yer alacağını bildirdi.

Yıldız, “Toplam 60 bin metrekare ile Türkiye’de ve bölgede en büyük müze kompleksine sahip olacağız’’ dedi. Yıldız, mozaik bakımından Türkiye’de İstanbul, Gaziantep ve Hatay’ın ön plana çıktığına değinerek, müzenin yapılmasıyla birlikte Şanlıurfa’nın bu kentlerden açık ara öne geçeceğini savundu.

 

28 Şubat – 03 Mart 2013 tarihleri arasında Los Angeles’ta düzenlenecek olan 2. Los Angeles Türk Film Festivali kısa film başvurularını bekliyor. Türk sinemasından uzun metraj filmlerin gösterileceği, dünyanın önde gelen film festivalleriyle ortak gösterimler düzenleyen Los Angeles Türk Film Festivali’nde sadece 01 Ocak 2011 tarihinden sonra tamamlanmış kısa filmler yarışabiliyor. Başvuru koşulları ve başvuru formuna 2. Los Angeles Türk Film Festivali’nin web sitesi www.latff.orgdan ulaşılabiliyor. Son başvuru tarihi 01 Kasım 2012.

Kaynak :[-]

Bu sene rekor sayıda katılımcı ile gerçekleşen Leyla Gencer Şan Yarışması ön elemeleri sonucunda İstanbul’daki final serisine katılmaya hak kazanan yarışmacılar belli oldu. Eylül’de İstanbul’a gelecek 22 farklı milliyetten 41 genç şancı, opera dünyasında kendilerine bir yer edinmek için mücadele edecek.

7. Leyla Gencer Şan Yarışması tüm dünyadan toplam 176 başvuru alarak rekor sayıda katılıma ulaştı ve gerek katılımcıları gerekse jürisiyle en saygın uluslararası yarışmalar arasındaki konumunu pekiştirdi. Ön elemelerde seçilen 41 şancı Eylül’de İstanbul’da gerçekleştirilecek final serisi için şimdiden hazırlıklarına başladı. Alto hariç tüm seslerin yer aldığı listede çoğunluğu sopranolar oluştururken bir de kontrtenor yer alıyor. Müzik dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken Güney Koreliler ise Leyla Gencer Şan Yarışması’nda da kendilerini gösterdi; çeyrek finalde beş de Güney Koreli genç şancı yarışacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı, La Scala Tiyatrosu Akademisi işbirliğiyle düzenlediği 7. Leyla Gencer Şan Yarışması’nın son başvuru tarihini 23 Nisan Pazartesi gününe kadar uzattığını duyurdu. Yapılan açıklamada, “Adayların verdiği bilgiler doğrultusunda, özellikle yurtdışından postayla gelen başvurularda Paskalya Bayramı’ndan kaynaklanan gecikmeler yaşandığını fark etmiş bulunuyoruz. Adaylarımızın bu nedenle sıkıntı yaşamasını kesinlikle arzu etmediğimizden son başvuru tarihini 23 Nisan’a uzatmak suretiyle postadaki gecikme süresini telafi etmeyi umuyoruz.” denildi. Organizasyon komitesi ayrıca bu yıl e-posta yoluyla da başvuru kabul ettiklerini hatırlatarak, bunun daha güvenilir ve hızlı bir yöntem olduğunun altını çizdi.

Organizasyon komitesi, yarışmanın merakla beklenen jürisi hakkında da bilgi verdi. Opera dünyasının en etkin isimlerinden bazılarını bünyesinde barındıran jüriye bu yıl final serisinde büyük İtalyan diva Mirella Freni başkanlık edecek. La Scala Tiyatrosu Cast Direktörü Ilias Tzempetonidis, La Fenice Operası Sanat Yönetmeni Fortunato Ortombina, İngiltere’nin ünlü Opera Dergisi’nin Editörü John Allison, Piyanist Vincenzo Scalera ve Devlet Opera ve Balesi Baş Rejisörü Yekta Kara da jüri üyeleri arasında yer alıyor.

Pretty Yende, Nino Machaidze, Marcello Alvarez gibi günümüz sahnelerinin yıldız isimlerini opera dünyasına kazandırmış olan Leyla Gencer Şan Yarışması yeni yıldızlar keşfetmek üzere bir kez daha yola çıkıyor. Bu yıl ön elemeler Avrupa’da altı merkezde yapılacak: Berlin (26 Nisan), Londra (4 Mayıs), Viyana (7 Mayıs), Madrid (10 Mayıs), Milano (14 Mayıs) ve İstanbul (16-17 Mayıs). Finaller ise 15 ila 20 Eylül 2012 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşecek.

LEYLA GENCER ŞAN YARIŞMASI İLE PARLAYAN YILDIZLAR…

Tüm dünyada “La Diva Turca” olarak ayakta alkışlanmış ve söylediği başrollerle halen daha opera dünyasında referans alınan büyük sopranomuz LEYLA GENCER’in onuruna düzenlenen yarışma bugüne kadar pek çok önemli yeteneği opera dünyasına kazandırdı.

Güney Afrikalı soprano Pretty Yende, Leyla Gencer Şan Yarışması’nda birinci olmasının ardından Operalia’da da tüm büyük ödülleri topladı ve dünyanın önde gelen prodüksiyonlarında, en önemli sahnelerinde göz kamaştıran başarılara imza attığı baş döndüren bir kariyere başladı. Aynı yarışmanın ikincisi Kartal Karagedik, 2011’in Kasım ayında Roma’daki Ottavio Ziino Şan Yarışması’nda üçüncülük ile eleştirmenler ödülünü kazandı. Yine 2010 Leyla Gencer Şan Yarışması’nda üçüncülüğü kazanan koloratür soprano Pervin Çakar, her gün bir yenisini eklediği uluslar arası başarılarını son olarak, jüri başkanlığını Teresa Berganza’nın yaptığı 28. Maria Caniglia Opera Yarışması’nda aldığı birincilikle taçlandırdı. Daha önceki yılların dereceye giren yarışmacılarından Gürcü sopranolar Nino Machaidze ve Anita Rachvelishvili, Arjantinli tenor Marcello Alvarez, Yugoslav bariton Nikola Mijailovic gibi isimler ise artık tartışmasız birer dünya starı sayılmaktalar.

Kaynak(…)

İstanbul Tasarım Bienali’nin sonuna kadar, düzenli aralıklarla yayınlanarak, şehrin farklı noktalarına asılan ya da dağıtılan “New City Reader” gazetesinin farklı başlıklarla hazırlanan her sayısında, kent, mimari ve kamusal alana dair makaleler bulunuyor. Gazetenin 10 Ağustos tarihli “Mektuplar/ Letters” başlıklı son sayısında, yazar Orhan Pamuk, yazar Joseph Kanon, mimarlık tarihçisi Charles Jencks, küratör, eleştirmen, sanat tarihçisi Hans Ulrich Obrist, mimar Alejandro Zaero-Polo gibi dünyaca tanınmış 18 ismin İstanbul’u farklı yönleriyle anlattığı hikaye ve mektupları yer alıyor. “Mektuplar/ Letters” sayısının konuk editörlüğünü ise 2013 Lizbon Mimarlık Trienali Şef Küratörü Beatrice Galilee üstleniyor.

Dünyaca ünlü yazar Orhan Pamuk, bir Fransız jeoloji dergisinde okuduğu haber üzerine yazdığı “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” başlıklı yazısında, İstanbul için bir gelecek senaryosunu paylaşıyor. Yazar Joseph Kanon, mektubunda bugünün İstanbul’u ile 1945 yılını karşılaştırırken, mimarlık tarihçisi Charles Jencks binlerce yıllık tarihi yapıya sahip İstanbul’da kentleşmenin doğuracağı sonuçlara dair sorular soruyor. Küratör, eleştirmen, sanat tarihçisi Hans Ulrich Obrist, geleceğin İstanbul olduğunu yazar ve şair Édouard Glissant’ın dizelerine yer vererek anlatıyor. Mimar Alejandro Zaero-Polo ise Ayasofya Müzesi’nin mimarı Milet’li İsidoros’a yazdığı mektupta Ayasofya’nın geçmişine ve bugününe değiniyor.

Mayıs ayından itibaren 5 sayının yayınlandığı “New City Reader” gazetesinde şimdiye kadar aralarında Levent Şentürk, Murat Güvenç, Uğur Tanyeli, Korhan Gümüş, Kazys Varnelis, Stavros Stavrides, Aslı Kıyak İngin+Artin Usta ve Sevgi Ortaç gibi akademisyen, yazar, mimar, eleştirmen, sanatçı ve kent sosyoloğunun yazıları yer aldı. “Gündem” (Agenda) konulu ilk sayının konuk editörlüğünü İstanbul Tasarım Bienali Küratörü Joseph Grima, “Eşik/Threshold” konulu ikinci sayının konuk editörlüğünü Adhokrasi küratöryal ekip üyesi Pelin Tan yaptı. “Bulmaca / Puzzle” başlıklı üçüncü sayı Terra Incognita adlı bir yap-boz olarak tasarlandı. Terra Incognita, Demilit (Decoding Military Landscapes) tarafından yazıldı. “Yıldız Falı / Horoscope” başlıklı dördüncü sayının konuk editörlüğünü ise İstanbul Tasarım Bienali küratörlerinden Emre Arolat üstlendi.

“New City Reader”, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Aydın Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Maltepe Üniversitesi Mimarlık ve Güzel Sanatlar Fakülteleri, Kadir Has Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık ve İletişim Fakülteleri, İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Urban Cafe, DEPO/ Tütün Deposu, ODA Kule, İKSV Binası, İstanbul Modern Kütüphanesi, Salt Galata, Salt Beyoğlu, Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Moda Akademisi, TMMOB Mimarlar Odası Taksim Gezi Park, Kamondo Merdivenleri ve Asmalı Mescit duvarlarına asılmanın yanı sıra şehrin çeşitli yerlerinde ücretsiz bir gazete olarak dağıtılıyor. Toplamda 16 sayı olması planlanan gazetenin içeriğine İstanbul Tasarım Bienali web sitesinden de ulaşılabilir.

İstanbul Tasarım Bienali, 13 Ekim–12 Aralık tarihleri arasında, Emre Arolat ve Joseph Grima küratörlüğünde, Londra Tasarım Müzesi Direktörü ve aynı zamanda İstanbul Tasarım Bienali Danışma Kurulu Üyesi olan Deyan Sudjic’in önerisi ile belirlenen “Kusurluluk” (Imperfection) teması altında gerçekleştirilecek. İstanbul Tasarım Bienali sergileri, İstanbul Modern ve Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda yer alırken, etkinlikler şehrin farklı noktalarına yayılacak.

 

Kaynak (…)

Nilgün Tarkan Kalemiyle;

Küba’da adeta iki ayrı yaşam biçimi var. Küba yerlileriyle turistler farklı ortamlarda yaşıyor. Yenilen, içilenler, alışveriş yerleri, dükkanları, gezme, vakit geçirme yerleri, bindikleri, kullandıkları ulaşım araçları ve hatta paralar bile farklı. Yollarının kesişme yeri ise turizm. 11 milyonluk Küba’da her şey turizm için, turist için.
Kübalılar eğitim ve sağlığa harcama yapmıyorlar. İsteyen istediği kadar okuyor. Her kentte üniversite dahil tüm okullar var. Sağlık ise aile hekimliği yolu ile çözülmüş. Sorunu olan hekime gidiyor, küçük bir katkı payıyla ilaçlarını alıyor, gerekli görülmesi halinde ameliyat dahil her türlü tedavi sonuna kadar yapılıyor. Bu yüzden ortalama ömür 1957’de yani devrim öncesinde 57 iken 2006’de 77’ye kadar çıkmış.

Küba’da kira derdi de yok. Devletin verdiği evlerde parasız oturuyorlar. Elektrik, su parası da yok gibi. Kredi kartı yok, cep telefonu ile uzun uzun konuşmak yok, borç yok. Kimse aç ve açık değil bu ülkede.

Temel gıda gereksinimlerini karne ile belli dükkanlardan belli miktarlarda karşılıyorlar. Kullandıkları para da turistlerin Euro bozdurarak aldıkları CUC ile ilgisi olmayan yerel bir para.

Ama Küba’da haber alma özgürlüğü de yok. 4 TV kanalı var. Dördü de devlet güdümünde. Dış dünyadan haber hiç yok. “Asi Gençlik” , “İşçiler” ve Castro ve arkadaşlarının Küba’ya çıkartma yaptıkları teknenin adını taşıyan ”Granma” adlı gazeteleri var ama bunlar da dünyadan habersiz. İnternet imkanı büyük otellerde var ama fiyatlar biz turistlerin dahi elini yakacak kadar yüksek, bir yerlinin “bakayım dünyada ne olup ne bitiyor” diye elini bilgisayara uzatması mümkün değil.

Küba’da mülkiyet hakkı yok. Oturduğunuz ev devletin, çocuğunuz büyüyüp evlenirse, odayı bölüyorsunuz. Diyelim ki bir yerden para geldi, ev almak, araba almak istiyorsunuz. Alamazsınız. Her şey devletin.

Küba’da seyahat etme özgürlüğü de yok sayılır. Her ne kadar turumuzun organizatörü ve rehberimiz Blanca Cruz isteyenin istediği yere gittiğini söylese, hatta yerel rehberimiz Betty’yi göstererek” Davetli olarak Avrupa’ya gitti. Gezdi, gördü ve geri döndü. Çünkü o vatanını seviyor” dese de standart Kübalı’nın gezme, görme imkanının en azından parasal açıdan olmayacağı çok açık. Küba’da ortalama aylık ücret 20 dolar civarında.

Bunca “yok”ların arasında Kübalılar çok mutlu görünüyor. Canlı, hareketli, güleryüzlü, neşeli ve yardımsever insanlar. Bu görünüm, gıda, sağlık, eğitim, barınma gibi en temel gereksinimlerinin karşılanmasından dolayı mı yoksa yaşadıkları iklim koşullarından ya da mensup oldukları Latin ırkından mı ileri geliyor. Bunu çözmeyi uzmanlara bırakalım ve biz Küba’daki günlük yaşama bakalım.

ABD’NİN “KİRPİ”Sİ KÜBA

“Abd’nin elinde kirpi gibiyiz” diyor Kübalı rehberimiz Blanca Cruz “Bizi sıkamıyor, çünkü eline batıyoruz”. Uyguladığı ambargo nedeniyle çok Kübalı gibi ABD’ye kızgın. Vatanını, milletini, kültürünü, rejimini, kısaca memleketinin her şeyini çok sevdiğini sıklıkla ifade ediyor. “Ben tarihimi çok seviyorum” diyerek vatan, millet sevgisine yeni bir boyut daha ekliyor.

Ülkesinde sevmediklerinin başında ise sıklıkla turistlerin çevresini saran dilenciler geliyor. “Devletimiz herkese hakkını veriyor. Hepsinin temel ihtiyaçları karşılanıyor. Bunlar açgözlüler, ondan dileniyorlar.” diyor ve para vermememizi istiyor. Bazan da kadınlar ve çocuklar turist otobüslerinin çevresini sarıp sabun istiyorlar, “Temizlik meraklarından dolayı mı ?” diye soruyoruz Blanca’ya. Sabunun bahane olduğunu asıl amaçlarının para olduğunu anlatıyor bize.

Küba’da kaçak puro üretim ve satışı da adeta sektör haline gelmiş. Gittiğimiz hemen her kentte yanımıza yaklaşan kişiler ucuz puro önerisinde bulundu. Kabul edince de ara sokaklarda ama yakınlarda bir eve götürülüyorsunuz önünüze çeşit, çeşit, boy, boy purolar seriliyor. Puro satan dükkanlarla kaçak satış yapanlar arasındaki fiyat farkını göstermek için şöyle bir örnek vereyim. Benim dükkandan aldığım 4 adet puroya verdiğim parayla arkadaşlarım, kaçak satıcıdan iki kutu(50 adet) puro aldılar.

ABD’liler devrime kadar Küba’yı kumarhane ve fuhuş cenneti olarak kullanmışlar. Kumar oynanan yerlerin hala varlığını sürdürüp sürdürmediklerini bilmiyorum ama fuhuş bir anlamda devam ediyor gibi. Buna Havana’da kaldığımız 5 yıldızlı otelin gece kulübünde birazcık tanık olduk. Kulüpte çoğunluk, bembeyaz saçlı ya da erkeklerle çıtır Kübalı kızlardan oluşuyordu. Kübalı kızların da böyle eğlence yerlerine ancak yabancı bir partnerle girebildiklerini düşünürsek “alan razı veren razı”.

Küba’ya turla gideceklere hemen bir not vereyim. Sakın ola ki rehberinize inanıp ilk gün, ilk götürüldüğünüz dükkandan puro ve romlarınızı almayın. Yoksa özellikle rom şişelerini seyahat boyunca o kentten bu kente, o otelden bu otele taşımak zorunda kalır ve üzülürsünüz. Rom da, puro da Küba’nın her yerinde var ve fiyatlar da birbirinden farklı değil.

 

 

 

 

 

CADİLLACLAR, COCO TAKSİLER….

Küba’nın ünlü eski arabalarına gelince….Sokaklarda 1950’li yıllardan kalma Chevrolet ve Cadillac’lar dolaşıyor. Hepsi gözalıcı renklerde, son derece bakımlı ve pırıl pırıllar. Genellikle turistlere kiralanıyorlar. Arada sırada VW-kaplumbağa ve Peugeot görmek de mümkün. Lada gibi eski doğu bloku arabaları da çoklukla taksi olarak kullanılıyor.

Sarı uğur böceği benzeri Coco Taksi’ler ise üç tekerlekli motosiklet motorunun üzerine konulmuş oturma yerinden ibaret. İki yolcu alabiliyorlar. Bisiklet benzeri pedallarla kullanılan arabalar ise Bisi Taksi olarak adlandırılıyorlar. Ayrıca faytonlar da var.Turistlerin kentler arasındaki ulaşımları da nispeten yeni ve klimalı otobüslerle yapılıyor.

Bunların hepsi turistler için…Küba halkı kentlerde toplu ulaşım aracı olarak boyasız ve çoğunlukla camsız otobüs benzeri araçlar kullanıyor. Hatta bunların bazıları tır dorsesi üzerine konulmuş üstü ve yanları nispeten kapalı oturma yerlerinden ibaret.

Küba’da ulaşım yöntemi olarak otostop da çok yaygın. Kent ve köy yolları, özellikle iş çıkışı saatlerinde arabalara el kaldıran kadını erkeği, yaşlısı genci onlarca insanla dolu. Merkezlerden uzak bölgelerde ise at arabası ya da öküzle çekilen arabalar ulaşım aracı olarak hizmet veriyor.


YÜRÜTGEÇLİ TURİSTLER

Küba’ya yılda 2 milyondan fazla turist geliyor. İlk sırada, karlar içindeki ülkelerinden çıkıp 3,5 saatlik bir yolculuktan sonra kışın ortalama 28 derece sıcaklığa ulaşan Kanadalılar var. Genellikle her kış gelip, denizin, güneşin ve kumsalın tadını çıkarıyorlar. Aralarında çok yaşlılar var. Öyle ki tekerlekli yürütgeçle ancak ilerleyebiliyorlar. Trinidad di Cuba’daki otelin kahvaltı salonunda epey yaşlı adamcağızın, açık büfe kahvaltıdan aldıklarını yürütgece koyup tekerlekleri üzerinde kaydırarak oturacak boş masa aramasını hayretle izlemiştim. Benzer bir tabloyla başka bir turizm cenneti olan Varadero’da karşılaşınca, gezmek için olanakların nasıl zorlandığını anladım.

Küba’ya Güney Amerika ülkelerinden de çok gelen var. Onları AB ülkeleri izliyor. Sonra da Çin ve belki de Türkiye… Türk tur organizatörlerinin söylediğine göre “Castro ölmeden Küba’ya gidelim” diyenler turizmi patlatmışlar. Şeker Bayramı, Kurban Bayramı, sömestr tatili derken sıra 1 Mayıs’a gelmiş. 1 Mayıs yürüyüşünü Havana’da yapmak isteyenler sıraya girmiş bile.

Başkent Havana, Karayip kıyısındaki Trinidad di Cuba, Che Guevera’nın anıt mezarının bulunduğu Santa Clara’dan sonra son durağımız Varadero turizm cenneti olarak planlanmış. 18 kilometrelik bembeyaz, pırıl pırıl, yumuşacık kumlarla örtülü harika kumsala çoğunlukla İspanyolların yapıp işlettiği onlarca otel yapılmış. Oteller her şey dahil sistemiyle çalışıyor. Bu yüzden özellikle mojito barlardaki kuyruklar eksik olmuyor.

ATATÜRK BÜSTÜ VE JOSE MARTİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Havana’nın en gözde yerlerinden Puerto Caddesi’nde bir parkta Atatürk’ün büstü var. Atlantik Okyanusu’na bakıyor. Ankara Çankaya’daki, Küba’nın ulusal kahramanı Jose Marti heykeline karşılık konulduğu belirtiliyor. Bir görüşe göre de Fidel Castro, Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesinden etkilendiği için özellikle konulmasını istemiş. Sebep ne olursa olsun dünyanın öteki ucu denilebilecek bir yerde Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun anısına yerleştirilmiş bir eser görmek çok gurur verici.

Jose Marti ise şair, yazar, fikir adamı ve tüm Güney Amerika ülkeleri için çok önemli bir figür. Küba’da bütün okullarda büstü var, Havana’nın tek havaalanı onun adını taşıyor, her kentte adına anıtlar, caddeler var. 

1853’de Havana’da doğmuş, İspanyol sömürgeciliğine muhalefeti nedeniyle 17 yaşında başlayan sürgün yaşamı 11 Nisan 1895’de ülkesine dönmesiyle sona ermiş, ancak 19 Mayıs 1895’de yani bir ay sonra İspanyollarla girdiği çatışmada öldürülmüş. Müzik meraklıları için söyleyelim, ünlü Guantanamera şarkısının sözleri de Jose Mari’ye ait.

Jose Mari’nin doğum günü yıllardır her 27 Ocak gecesi saat 24.00 de Havana’da yürüyüşle kutlanıyor. Havana Üniversite’sinden başlayan bu yılki yürüyüşe ellerinde meşalelerle genç, yaşlı yüzbinler katıldı, yaklaşık 1 kilometrelik yol boyunca marşlar söylendi, sloganlar atıldı, devrime bağlılık dile getirildi.

KÜBA’DA SAĞLIK HİZMETLERİ
Küba’da sağlık sistemi, salgın hastalıklar ve sağlık sorunlarını, büyümeden önlemek üzerine kurulmuş. Bu nedenle Latin Amerika’da en uzun onlar yaşıyor, Difteri, çocuk felci, verem gibi hastalıklar yok edilmiş. En düşük AIDS oranı ile en yüksek ”yüksek tansiyon” tedavi ve kontrol oranı da Küba’da. Sağlık görevlileri kendi ülkelerinin dışında ayrıca Çernobil faciası, Pakistan depremi gibi çeşitli afet bölgelerine de giderek ihtiyacı olanlara hizmet götürmüşler ve devam ediyorlar..

186 kişiye 1 doktor düşüyor. Çocuk ölüm oranı binde 5.3, doğumda anne ölüm oranı yüzbinde 21. Ülkede 492 poliklinik, 249 hastane var.

Sedef ,vitiligo, saçkıran gibi çeşitli deri hastalıklarının tedavisinde çok yol alınmış. Bu hastalıklarda tedavi oranı yüzde 86 olarak açıklanıyor. Oraya giden hastaya 3 günde tedavi planı yapılıyor. Merhem biçimindeki ilaçları ise 1 yıl süreyle postalanıyor.

Şeker hastalığından kaynaklanan ve organ kesilmelerine kadar ulaşan sorunlar ise yara yerine yapılan injeksiyonla tedavi ediliyor. Kübalı doktorlar bu alanda da önemli aşamalar kaydetmişler.

PARİS’DEKİ TARKAN HAYRANI GÖREVLİ

Küba’ya Air France ile Paris üzerinden aktarmalı gittik. Havana uçağına binerken uçuş kartları ve kimlikleri kontrol eden 30 yaşlarındaki erkek görevli, soyadımı görünce ”Ooo Tarkan” dedi ve ekledi ”I love his songs”. Türkiye’de son günlerde sesini pek duymadığımız başarılı sanatçımızın Paris’te hala hatırlandığının benim aracılığımla duyurulması hoşuma gitti doğrusu.

KISACA KÜBA TARİHİ

Küba’nın ilk sakinleri Güney Amerika’dan gelen Guanahatabey ve Kiboni yerlileri. 1492’de ise Kristof Kolomb adayı keşfedip İspanyol toprağı ilan ediyor. 18. yüzyıla gelindiğinde İspanya’dan düzenli deniz seferleri başlıyor ve bu durum Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırıyor. Artan işgücünün karşılanması için Afrika’dan köle getiriliyor. Köle ticaretinin sona ermesinden sonra ise işgücü açığı Meksikalı ve Çinlilerden karşılanıyor.

19.yüzyıl sonlarından itibaren ABD’nin adaya ilgisi artıyor. Dönemin iki güçlü ülkesi arasında savaş başlıyor. İspanya- ABD savaşının 1898’de sona ermesiyle 1 Ocak 1899’da Küba’nın bağımsızlığı ilan ediliyor Ancak anlaşma uyarınca ABD, Küba’nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantamo’da üs kurma hakkını alıyor.

Sonraki yıllar ABD güdümündeki diktatörlerle geçiyor. Sonuncusu Fulgencio Batista zamanında tarım, hayvancılık ile birlikte kumarhane işletmeciliği ile fuhuş önplana çıkıyor.

Fidel Castro ve arkadaşları 1955’de Meksika’dan 26 Temmuz hareketini başlatıyor. 1 Ocak 1959’da ise Batista kaçıyor.

Yönetime gelen Fidel Castro, toprak reformu yaptıktan sonra SSCB ile yakınlaşıyor ve hızla sosyalist çizgiye hızla giriyor. 1970’lerde ekonomide düzelme başlıyor, ancak 1990’ların başında SSCB’nin dağılmasıyla yine sıkıntılı günlere dönülüyor. Sovyet yardımının kesilmesiyle bocalayan Küba kendi kaynaklarına özellikle turizme ağırlık veriyor. Çin Halk Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği’ne yaklaşıyor, Latin Amerika’da da Bolivya, Venezuela gibi yeni müttefikler buluyor.

Fidel Castro 2006’da sağlık sorunları nedeniyle yetkilerini kardeşi ve mücadele arkadaşı Raul Castro’ya devretti ve bugünlere gelindi.

Kaynak:(…)

 

1980 ve 90’ların en özgün topluluklarından Dead Can Dance, yaklaşık 15 yıllık bir aradan sonra yeniden İstanbul’da.

Yeni albümleri Haziran ayında yayınlanacak olan efsane grubun Avrupa turnesi 19 Eylül 2012 akşamı Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleşecek olan İstanbul konseriyle başlayacak.

1981’de Lisa Gerrard ve Brendan Perry tarafından kurulan topluluk , çağdaş müzik formlarını Avrupa folk müziği, Ortadoğu ve Afrika tınılariyla  birleştirerek eşi benzeri olmayan, biricik bir ses örgüsü inşa etti ve dünya çapinda geniş bir dinleyici kitlesi kazandı.  Günümüz müzik sahnesinde , hüznü en zarif biçimde ifade eden vokalistlerden biri olan Lisa Gerrard hiç kuşkusuz Dead Can Dance’in bu başarısında önemli bir paya sahip.

Grup ilk albümünü 1984 yılında aynı isimle çıkardı: “Dead Can Dance”. Perry bu isimle ilgili “Ölüleri dans ettiriyoruz, çünkü ölüye dirilik katmayı; diriye ölülük vermeyi düşündük grubu oluştururken” demişti. İlk önceleri çoğu müziksever deneysel bir müzik ile karşı karşıya olduklarını düşündü. Aslında bu Perry ve Gerrard için geçerli olabilirdi. Zira Perry klasik müzik eğitimi görmüş sonra punk rock grupları ile çalışmış bir müzisyendi. Gerrard’ın durumu da çok farklı sayılmazdı. Fakat ikilinin yeni tarz denemesi Perry’nin olağanüstü kompozisyon yeteneği ve Gerrard’ın teatral vokal yeteneği ve zekası büyük bir başarıyla sonuçlandı. İlk albümde “A Passage in Time (Zamanda bir Geçit)”, “The Fatal Impact (Ölümcül Etki)” ve “Carnival of Light(Işık Karnavalı)” şarkıları büyük beğeni kazandı. Grup ilk albümleriyle elit müziksever kitleye ulaşmayı başardı.

1996’da çıkardıkları Spiritchaser (Ruh kovalayan) albümleriyle Billboard Top World Music Albums listesinde 1 numaraya ulaşan DCD en büyük sükseyi “Within the Realm of a Dying Sun (Ölen Bir Güneşin Krallığında)” adlı üçüncü albümüyle yaptı. 1987’de yayınlanan albüm bir anda bağımsız müzik listelerinin zirvesine tırmandı. DCD’nin ünlü “Cantara” ve “Xavier” şarkıları ilk defa bu albümde yayınlandı. Bu albümde ayrıca sadece üç şarkının İngilizce sözleri vardı. Diğer şarkılar ise Lisa Gerrard’ın atalarının dilinde yani eski Kelt dili, Briton ve Gal dillerine benzer seslerin Orta ve Yakınçağ melodileriyle örtüşmesinden

ibaretti. “Ölen bir Güneşin Krallığında” albümü ile DCD barok müziği çağrıştıran, mistik ancak anı zamanda romantik, modern bir karışıma imza attı.

Tüm albümleri ülkemizde yayımlanan topluluk özellikle Baraka adlı belgesel filmde kullanılan “The Host of Seraphim’ parçasıyla hafızalara kazınmışti ve yine topluluğun Ortadoğu müziklerinden ilham alan parçası ‘Saldek’  bir dönem tüm müzik marketlerce sıklıkla çalınarak İstiklal Caddesi’nin fon müziği haline gelmişti.

1998’de calışmalarına uzunca bir ara veren grup geçtiğimiz aylarda yeni bir albüm ve dünya turnesi için yeniden bir araya geldi. Yeni albümleri Haziran ayında yayınlanacak olan efsane grubun Avrupa turnesi 19 Eylül 2012 akşamı Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda başlayacak.

 

Kaynak(…)

Dünyaca ünlü Latin şarkıcı Jennifer Lopez, 16 Kasım’da İstanbul’da vereceği konserle ilk kez Türk hayranlarıyla buluşacak.

 Ünlü popstar, geçen ay Panama’da başlayan “Dance Again” turnesi kapsamında Ülker Sports Arena’da sahne alacak.Her yaştan milyonlarca hayranı olan Lopez, görkemli bir sahne şovu sunacağı konserde, dünya listelerinde uzun süre ilk sırada kalan “On The Floor” şarkısının yer aldığı “Love” albümünün yanı sıra, sevilen parçalarını da seslendirecek.Yeni lanse ettiği interaktif web sitesi üzerinden, sevenlerini sahne arkası görüntülerini izlemeye davete eden Lopez, hayranlarına, konser bileti kazanma, özel röportaj ve resimlerine ulaşma şansı sunacak.
Konserin biletleri, 6 Ağustos’ta satışa çıkacak.Müzik kariyeri boyunca 7 albüm çıkaran Jennifer Lopez’in albüm satışları, 1999 yılındaki parlak çıkışından bu yana dünya çapında 55 milyona ulaştı. 2001 yılında rol aldığı ve Amerika’da en çok izlenen film olan “The Wedding Planner” ile büyük bir başarı elde eden popstar, aynı yıl “J. Lo” albümüyle Billboard Top 200 listesinde ilk sıraya yerleşti.

Kaynak(..)

Sayın sanat severler, İstanbul ve özellikle Bakırköy Bölgesinde birtakım kişilerin “Engelli Nar Sanat” adını anarak telefonla veya ziyaret ederek bileti satışı ve bağış toplamaya çalıştıkları ve pek çok esnafı arayarak / ziyaret ederek bunu yapmaya çalıştıkları esnaf tarafından bizlere bildirilmiştir.

Bu tür satış ve yardım talepleri ile  ne dernek olarak (Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği) ne de M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu olarak herhangi bir ilgimiz yoktur.

Gerek derneğimiz ve gerekse derneğimizin sahibi olduğu Kursumuz her türlü girişimini resmi, legal ve yasal çerçevede yapmaktadır. Adımızı kullanarak, telefon ve bizzat gelerek bilet satışı, yardım toplama v.b. girişimlerde bulunan kişilere taviz verilmemesi ve itibar edilmemesini kamu oyundan önemle  rica ederiz.

Dernek veya kursumuzun yasal olmayan bu kişilerle yakın veya uzaktan ilişkisi olmadığını bilmenizi ve ilerde doğabilecek durumların önlenmesi ve halkımızın zarar görmemesi anlamında halkımızın aydınlanmasını ve duyarlı davranmasını rica ederiz.

 

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği

Ve

M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu

adına

Başkan

Naci ÖZCAN

Bursa Fotofest 2012; 15-21 Eylül 2012 tarihleri arasında bu yıl ikincisi düzenlenecek.

15-21 Eylül 2012 tarihleri arasında bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek olan uluslararası fotoğraffestivali Bursa Fotofest 2012; 65 sergi, 48seminer, 3 yarışma, 15 panel, onlarca ücretsiz portfolyo değerlendirmesi, 6 “Ustalara Saygı” gecesi, 20 film gösterimi, 15 imza günü ile yüzlerce yerli ve yabancı konuğa ev sahipliği yapacak!Türkiye’deki önemli fotoğraf kurumlarının katılımıyla gerçekleşecek festival, Ortadoğu’nun ve Doğu Avrupa’nın en büyük fotoğraf festivali olma özelliği taşıyor.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Kent Konseyi ve Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği (BUFSAD) işbirliğiyle, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın (BTSO) ana sponsorluğunda düzenlenen ve gelenekselleşme hedefiyle hayata geçirilen uluslararası fotoğraf festivali Bursa Fotofest; Türk ve dünya fotoğrafçılarını, sergiler, gösteriler, atölye çalışmaları, seminerler, paneller gibi etkinliklerle dolu zengin bir programla Bursa’da buluşturuyor.

Bu yıl ikincisi, “İnsanlığın İzleri” konu başlığı ile düzenlenen Bursa Fotofest 2012; dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların, savaşlara, ekonomik problemlere ve doğal kaynakların tükenme tehlikesine rağmen, yaşamın her alanında verdiği o soylu mücadeleyi anlatan fotoğraflara ve böylesine büyük bir buluşmaya ev sahipliği yapmaktan büyük bir mutluluk ve onur duyuyor.

Ara Güler’den Mary Ellen Mark’a, Coşkun Aral’dan Bruce Gilden’a yerli ve yabancı fotoğrafçıların toplam 65 sergisinin yer alacağı, “İnsanlığın İzleri” temalı festival kapsamında; Türkiye’nin en yüksek para ödüllü amatör fotoğraf yarışması da düzenleniyor. Festivale katılan fotoğraf sanatçılarının toplam 48 seminer vereceği Bursa Fotofest 2012’de; Türkiye’den ve dünyadan önemli eğitimciler de,  fotoğraf eğitimi üzerine 15 panel gerçekleştirecek. Ara Güler, Robert Stevens, Mary Ellen Mark, Bruce Gilden, Maggie Steber gibi dünyaca ünlü fotoğraf sanatçıları ve fotoğraf editörlerinin yapacağı ücretsiz portfolyo değerlendirmeleri, “Maket Kitap/Book Dummy” yarışması, fotoğrafçılar tarafından çekilmiş 20 belgesel ve film gösterimi, 15 imza günü ise Bursa Fotofest 2012’nin diğer etkinliklerinden…

Bursa Fotofest 2012, 50’ye yakın yabancı konuğunun yanı sıra; festival boyunca her akşam düzenlenecek 6 “Ustalara Saygı” gecesinde, usta sanatçılarının meslek hayatlarını ve deneyimlerini aktaracakları sohbetlere katılmak için dünyanın farklı köşelerinden yüzlerce ziyaretçiyi de 15-21 Eylül 2012 tarihleri arasında Bursa’da ağırlamaya hazırlanıyor.

 Kaynak :[-]

Türk resim ve heykel sanatının dünyaca ünlü sanatçılarına ait 5 bine yakın paha biçilmez eserine ev sahipliği yapan ve geçtiğimiz yıllarda birbiri ardına yaşanan hırsızlık olaylarıyla sarsılan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde skandallar bitmek bilmiyor. Müzede 202 eser kayıp, 46 eser sahte, 27 eserin orijinalliği ağır kuşkulu…

Milliyet Gazetesi’nden Sertaç Koç’un haberine göre, bünyesinde barındırdığı eserler nedeniyle “resim ve heykelin milli hafızası” olarak nitelendirilen müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiğinin belirlenmesinin ardından sayım komisyonunun başlattığı çalışma tamamlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, olası tepkiler nedeniyle kamuoyuyla paylaşmadığı rapora göre, müzede bulunan Fikret Mualla, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Şevket Dağ, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, Halil Paşa, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Refik Epikman, Mehmet Ali Laga, Fethi Arda, Sami Yetik, Mustafa Ayaz, Zühtü Müridoğlu’nun da aralarında bulunduğu sanatçıların yüzlerce eserinin “kayıp”, “sahte” ya da “ağır kuşkulu” olduğu ortaya çıktı.

Kayıtları var, kendileri yok
Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp olduğu, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orijinalliğinin ağır kuşkulu olduğu iddia edildi. Böylece kayıp ve sahte olmak üzere toplam 248 eserin müzeden çalındığı anlaşılırken, ağır kuşkulu olan 27 eserin orjinal olup olmadığı ise yapılacak incelemenin ardından netlik kazanacak.

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirilerek çalındığı, o dönem teşhirde bulunan Şevket Dağ’a ait bir tablonun da sahte olduğu belirlenmişti. Hırsızlık olaylarının ardından, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın talimatıyla müzedeki diğer eserlerin incelenmesi için sayım komisyonu oluşturulmuştu.

5 bin eser incelendi
Sanatçı, akademisyen, uzman ve müfettişlerden oluşan sayım komisyonu çalışmalarına 22 Ocak 2010’da başladı. Komisyon, 4 bin 108’i müze envanterine kayıtlı yaklaşık 5 bin eseri titizlikle inceleyerek çalışmalarını 18 ocak 2011’de tamamladı. Komisyonun raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gönderdi. Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orjinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirlendi.

Müzedeki kayıp ve sahte eserlerin çokluğu nedeniyle bakanlık yetkilileri büyük bir şok yaşadı. Müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 eserin çalınması nedeniyle oluşan tepkiyi gözününde bulunduran bakanlığın daha yoğun tepki geleceği endişesiyle, raporu kamuoyuna yansıtmadığı ve sızdırılmaması için yoğun çaba sarf ettiği öne sürüldü.

46 eser sahte çıktı
Raporda müze envanterine kayıtlı 46 adet eserin sahte olduğu tespit edildi. Bu  eserler arasında daha önce sahte olduğu anlaşılan Hoca Ali Rıza’nın 13 ve Şevket Dağ’ın bir çalışmasının yanı sıra, aynı sanatçılara ait başka eserler ve birçok önemli sanatçının tabloları bulunuyor. Orijinalleri çalınarak yerlerine sahtelerinin konulan eserlerden bazıları şöyle:
“Fethi Arda/Kara Giysiler, Fethi Arda/Kompozisyon, Hüseyin Yüce/Karda Ağaçlar, Şevket Dağ/Kuyu, Şevket Dağ/Manzara, Refik Epikman/Peyzaj, İbrahim Çallı/Manolyalar, İbrahim Çallı/Moda Deniz Hamamı, İbrahim Çallı/Kayıklar, İvan Konstantinoviç Aivazovsky/Peyzaj, Malik Aksel/Gölge Oyunu, Arif Kaptan/Çoban, Saip Tuna/portre, Saip Tuna/Gelincikler, Hikmet Onat/Manzara, Hikmet Onat/Sandalda Kadınlar, Pertev Boyar/Peyzaj, Fikret Mualla/Kumarhane, Hoca Ali Rıza/Mezarlık Yolu, Hoca Ali Rıza/Çamlıca Kız Lisesi, Hoca Ali Rıza/İshak Paşa Çeşmesi, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Sokak Çengelköy Kuleli Yolu, Hoca Ali Rıza/Kayalık, Hoca Ali Rıza/Sultan Çayırından, Nazmi Ziya Güran/Manzara, Sabri Berkel/Natürmort, Sami Yetik/Peyzaj, Mehmet Ali Laga/Mesudiye, Mehmet Ali Laga/Sarıca İli, Bedri Rahmi Eyüboğlu/Manzara ve Bahçe.”

Ağır kuşkulu eserler
Raporda ayrıca, müze envanterine kayıtlı olan 27 adet eserin de orijinalliğinin kuşkulu ya da ağır kuşkulu olduğu belirlendi. Eser sahibi sanatçıların tarz ve üsluplarıyla farklılık gösteren 27 eserin, gerçek olup olmadığı ise Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) yapılacak kimyasal boya analizlerinin (spectum) ardından netlik kazanacak. Gerçek olup olmadığı ağır kuşkulu olan eserlerden bazıları ise şöyle:
“Fikret Mualla/Dedikodu, Fikret Mualla/Balo, Fikret Mualla/Pazar Yeri, Fikret Mualla/Garson, Fikret Mualla/Köpekle Gezinti, Fikret Mualla/Barda Sohbet, Fikret Mualla/Balon Satan Kadın, Fikret Mualla Balıkçılar, Şevket Dağ/Han İçi, Halil Paşa/Develi, Halil Paşa/Boğaz, Halil Paşa/Boğaz, Agah Efendi/Suya İnen İnekler, Saip Tuna/Kayıklı Manzara, Münif Fehim/Portre, Mehmet Ali Laga/Çardak’tan Gelibolu’ya, Hoca Ali Rıza/Tabiattan, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Üsküdarlı Cevat/Büyükada, Refik Epikman/Erzincan’dan manzara.”

1980’de açıldı
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, 6’ncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün talimatıyla restore edilen Türk Ocağı binasında,  2 Nisan 1980 tarihinde açıldı. Başbakanlık genelgesiyle o dönem kamu kurumlarındaki 500 kadar sanat eseri toplanarak müzenin ilk koleksiyonu oluşturuldu. Bu eserler, seçici kurul tarafından belirlenen yerlere asılarak izlenime sunuldu. Müzede 1980’den bu yana kurucu Müdür Tunç Tanışık ile Nejdet Can, Vural Yurdakul, Mükerrem Baydar, Özgür İzzet Pektaş, Ömer Osman Gündoğdu müdürlük görevinde bulundu. Ali İhsan Gürsoy halen müdürlüğü görevini vekaleten yürütüyor.

Hırsızlık olaylarıyla gündeme gelmişti 
Uzun yıllar ziyarete kapalı olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Altındağ Belediyesi işbirliğiyle 2007-2008 arasında yapılan tadilatın ardından hizmete açılmıştı. 2007’de tadilat sürdüğü sırada müze bahçesine bir kamyonla giren hırsızlar, gündüz vakti işçilerin gözü önünde bahçedeki iki bronz heykeli çalmıştı. Heykellerin tarihi değerinin olmadığı açıklanmış, ancak müze müdürü görevinden almıştı. Ayrıca, başlatılan soruşturma kapsamında müzede görevli 26 personele çalınan heykeller için 6’şar bin TL ceza kesilmişti. 2009’da ise müzede çalışan bir güvenlik görevlisi İbrahim Çallı’nın bir yağlı boya portresi ile Şevket Dağ’ın iki tablosunu çalmış, ancak eserleri satamayınca 3 gün sonra tekrar müze bahçesine bırakmıştı. Müzeden 1997’de 31 eser çalınmıştı. Çalınan bu eserler hâlâ bulunamadı. Müze son olarak 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait eserlerin sahteleriyle değiştirildiğinin anlaşılmasıyla gündeme gelmişti.

Kayıp eserlerden bazıları
Rapora göre, müze envanterine kayıtlı olmasına karşın paha biçilemeyen 202 eserin “kayıp” olduğu tespit edildi. Kayıp eserlerden bazıları şöyle:
–  Şevket Dağ: Surlardan, Cami Kapısı, Cami İçi, Topkapı Sarayı Kızlar Ağası Dairesi, Pencereden Görünüm
–  Şefik Bursalı: Dolmabahçe’den,
–  Zühtü Müridoğlu: Alçı kadın başı, Bronz figür, n Hasan Vecih Bereketoğlu: Kurbağalı Dere,  n Halil Paşa: Güller, Britanya’dan Kadın, Yalılar, Manzara, n Devrim Erbil: Soyutlama,
–  Hikmet Onat:?İstanbul Boğaz’dan Peyzaj, Salacak’tan Manzara, Anadolu Hisarı, n Oya Kınıklı: Yeşil Yaylı Kemancı, n Hamiye Çolakoğlu: Seramik Nene Hatun formu,n Bedri Rahmi Eyüboğlu: Muradiye’de Kahve, Edirne Tunca Köprüsü, n Feyhaman Duran: Süleymaniye‘den Fatih’e Doğru, Laleli Buket, Hoca Ali Rıza’nın portresi,
–  Yusuf Çöloğlu: Kapadokya, n Şeref Akdik: Pendik, Erdek Balıkçı Kayıkları, n Hüseyin Avni Lifij: Kağnı ve Köylüler, Ankara’da Bir Sokak,
–  İbrahim Çallı: Manzara, Bahçede Kadın, Peyzaj, n Hoca Ali Rıza: Bulgurlu’da Timurcu Çeşmesi, Yağış, Sandal Balıkçı Kulübesi, Beykoz’da İshak Ağa Kahvesi, Kaya ve Çam, n Mehmet Ali Laga: Manzara, n İsmail Hakkı: Batan Gemi, n Ali Avni Çelebi: Vatanı Müdafa Eden Türk Askeri, n Mehmet Ruhi Arel: Sakarya’dan Doğan Çay,
–  Sami Yetik: Kasımpatılı Natürmort, Peyzaj, n Arif Kaptan: Natürmort,
–  Namık İsmail: Denizde Vapur,
–  Hasan Vecih Bereketoğlu: Manzara, Çankaya’dan, n Hüsmeyin Zekai Paşa: Cami, n Mustafa Esat Düzgünman: Battal Ebru.

KİM, NE DEDİ?
‘Hakikaten yüreğim ağlıyor’
Rafi Portakal (Müzayedeci): 
“Habere göre 202 eserin çalınması, bir günlük bir iş değil, zun zamana yayılmış. Dünyanın başka taraflarında da müzelerden eserler çalınıyor ama böylesi sayıda eserin çalındığı müzeyi hatırlamıyorum. Bu sanat eserlerine verdiğimiz değeri gösteriyor. Sahte eserlere gelince işin o ayrı bir trajedi. Eserler çalınıp yerine başkaları konuyor, uzun süre fark edilmiyor. Hakikaten bir sanat adamı olarak yüreğim ağlıyor.”

‘İçeriden yapılmış bir şey’
Yahşi Baraz (Galerici): 
“Resim Heykel Müzesi’nde resimlerin doğru dürüst envanteri çıkarılmadı. Yeni yeni yapılıyor. Böyle olunca da bazı kötü niyetli insanlar resimleri değiştirebilir; bu içeriden yapılmış bir şey. Kültür Bakanlığı kayıp eserleri kamuoyuyla paylaşmalı. Galerilere, açık artırma merkezlerine bildirmeli özellikle. Biz de kayıp eserlerden birisi gelirse bakanlığa bilgi verebiliriz. Bu eserler yurtdışında da olabilir üstelik. Daha komik olanı şu: Birisi bu tablolardan birini kayıp olduğunu bilmeden de almış olabilir.”

‘Kayıp eserler açıklanmalı’
Turgay Artam (Müzayedeci): 
“Bu bilirkişi raporu doğru ise sanat açısından çok kötü bir durum. Bildiğim kadarıyla Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu konularla yakından ilgili ve çok hassas. Şimdi bu kayıp eserlerin, resimleri ile hemen açıklanması gerekiyor, ki galeriler, müzayede kuruluşları, hatta koleksiyoncular bunları almasın. Daha önce Milli Kütüphane Koleksiyonu’ndan tablolar yok olmuştu. O tabloların hiçbirinin fotoğrafları bulunamadı. Sadece kayıp tabloların ressamlarının adı var.”

‘Resmi dokümantasyon yok’
Hüsamettin Koçan (Sanatçı): 
“Türkiye’de devletin elinde olan sanat eserlerinin resmi bir dokümantasyonu doğru dürüst çıkmış değil. Bir ara Kültür Bakanlığı ciddi biçimde ele almaya çalıştı, fakat son durum konusunda bilgim yok. Müzede biliyoruz ki bürokrosinin kendi çarkları içinde bir rastlantısallık söz konusu. Orası biraz devlet bürokrasisi nasıl işliyorsa öyle işliyor. Muhtemeldir ki bürokratik çark içinde bunların yaşanması da mümkün.”

‘Bir birikimi barındırıyor’
Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman (Sanat tarihçi): 
Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye’nin modern sanatının temsili açısından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nden sonra ya da en az onun kadar önemlidir. Yaklaşık Meşrutiyet döneminden 1990’lara kadarki Türk sanatının önemli birikimini barındığı söylenebilir. 1990’lardan bu yana müze birçok soruşturma ve sayım geçirdi. Eğer bir müzeye yaraşır envanter kayıtlarına, arşive sahipse; komisyonların elinde kuruluş tarihi itibariyle müze koleksiyonuna alınan eserlerin listelerinin bulunması ve konunun yalnızca depo sayımından ibaret kalınmaması gerekir.”

Kaynak :[-]

 

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği Uluslararası Bodrum Bale Festivali, 8-24 Ağustos’ta yapılacak

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün ”Turizmi kültür ve sanat besler” anlayışıyla 10 yıl önce başlattığı festival, 8-24 Ağustos’ta Bodrum Kalesi’nde sanatseverleri ağırlayacak.
Türk devlet bale topluluklarının yanı sıra yabancı sanatçı ve toplulukların performanslarını sergileyeceği festivalin açılış temsili Devlet Opera ve Balesi başkoreografı Mehmet Balkan’ın sahneye koyduğu ”Bodrum Aşkı” ile yapılacak.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının rol aldığı ”Genç Werther”in Acıları”, 11 Ağustos’ta seyirciyi selamlayacak. İzmir Dvelet Opera ve Balesi, 14 ve 15 Ağustos’ta ”Zorba”yı sahneleyecek.

18 Ağustos’ta Osmanlı Sarayı’ndan ”Harem” rüzgarı esecek. Koreografisini Merih Çimenciler’in, dekor ve kostüm tasarımını Rus tasarımcı Alexander Vasillie’in yaptığı Harem’de, Osmanlı usul müziğinin örnekleri etnik sazlarla icra edilecek.

Antonio Gades Flamenko Topluluğu, 21 Ağustos’ta sanatseverlerle buluşacak. Topluluk, adını aldığı İspanyol dansçı Antonio Gades’in baleye uyarladığı ”Kanlı Düğün” ile ”Flamenca Suit”i yorumlayacak.

Festivalin kapanış temsili, Ankara Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu’nun sahneleyeceği ”Bir Yaz Gecesi Rüyası” ile yapılacak.

 

Kaynak:[-]