“Kadıköy Kitap Buluşmaları”nın ilki başlıyor. Buluşma kapsamında Kadıköylü butik 19 kitabevi ile yayınevi bir araya gelmek için hazırlanıyor.

Kadıköylü butik yayınevleri, kitap seçkileriyle beraber 18 Kasım’a kadar Kadıköy Kitap Buluşması’nda bir araya geliyor.

İlk kez düzenlenen buluşmada yalnızca Kadıköy’den yayınevleri bir araya gelse de hedef ileride diğer butik yayıncılarla güçleri birleştirmek.

Kitap buluşmasıyla okuyucuya ulaşacak yayınevleri şöyle: Alacakaranlık, Aletheia Kitap, Anima Yayınları, Çeviribilim Yayınları, Flaneur, Gram Yayınları, Kara Plak Yayınları, Lemis Yayın, Metropolis Kitap, Minty Kitap, ONS Dergi, Paraşüt Kitap, Sırtlan Kitap, Tefrika Yayınları, Ve Yayınevi, Yeni İnsan Yayınevi, Yüz Kitap, 160. Kilometre, Raskol’un Baltası.

Ödüllü sanatçı olan Funda Alkan Cumbul’un yeni sergisi “Göç”ü geçtiğimiz yıllarda Alzheimer hastalığından kaybeden babasına adadı.

Funda Alkan Cumbul, Alzheimer hastalığını ve zorluklarını yakından bilen biri olarak Alzheimer’ı; “Zaman geçip giderken, yaşadığın her şeyin üzerine bir sis perdesi örtülüp insanda bıraktığı en büyük yıkım… Aynalara baktığında bile suretini, varlığını tanıyamaz hale gelmesi durumu çok acı. Tüm yaşanmışlıkların birer birer kayboluşu ve bu dünyadan göç” olarak tanımlıyor.

22 Kasım 13 Aralık tarihleri arasında Kadıköy Kaş Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.

Hollanda Rijksmuseum’dan ödünç alınan ve 18’inci yüzyıla ait olan ‘Ankara Manzarası’ tablosu iki yıl daha Ankara’daki Rahmi M. Koç Müzesi’nde sergilenecek.

Koç Üniversitesi VEKAM ve Rahmi M. Koç Müzesi Ankara işbirliği ile düzenlenen ‘Tarihi Dokumak: Bir Kentin Gizemi, Sof’ sergisi 16 Eylül’de sona ermişti. Sergi kapsamında sergilenen, Ankara’nın 18’inci yüzyıla tarihlenen, en önemli temsillerinden biri olan Hollanda Rijksmuseum’daki “Ankara Manzarası” adlı tablonun orijinali ilk kez Türkiye’de sanatseverlerle bir araya gelmişti.

18 Ekim 2018 tarihinde ‘Ankara Manzarası’ ile ilgili gerçekleştirilen konferansta açıklamada bulunan Hollanda Büyükelçi Yardımcısı Erik Weststrate, tablonun Rijksmuseum’un onayı ve destekleri ile 2 yıl daha Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde sanatseverlerle buluşmaya devam edeceğinin müjdesini verdi.

Hollanda Rijksmuseum envanterine kayıtlı olan 18’inci yüzyıla ait Ankara Manzarası tablosu, uzun yıllar Halep manzarası tablosu olduğu düşünülmüş. Prof. Dr. Semavi Eyice’nin 1972’de yayınlanan ‘Ankara’nın Eski bir Resmi’ adlı eserinde resmin Ankara’ya ait olduğunu ortaya koymasıyla eser, Ankara kent çalışmalarına katkı sağlayabilecek çok önemli bir belge olarak akademik alanda kabul görmüş.

Kullanılan Ankara Keçisi ipucu oldu

Resmin Ankara’ya ait olduğunun belirlenmesindeki en büyük etkenlerden biri, tablonun sağ alt kenarında yer alan, belli bir işlemden geçmekte olduğu anlaşılan çok sayıda Ankara keçisidir. Alt ve üst olmak üzere iki ayrı kompozisyonda ele alınan resimde, üst kısımda Ankara dönemin yapıları ve mekanlarıyla birlikte tasvir edilirken alt kısımda Ankara’nın çarşısından ve şehir hayatından çeşitli sahneler yer almaktadır. Sof feraceli kadınlar, dokuma tezgahında dokunan yünlüler, tüccarlar ve Ankara’dan mal götüren bir kervanın görüntüsüyle, Ankara’nın tarihinde tiftik ticaretinin ve sof dokumacılığının önemini gözler önüne seren bu tablo, ressamı bilinmese de bir Avrupalının bakışıyla Ankara’yı topografik özellikleriyle olduğu kadar, tiftiğe dayalı sanayi ve ticari hayatıyla da canlı bir şekilde yansıtmaktadır.

Erman Tamur’un (2008) tablo üzerine yaptığı çalışmaya göre eser Rijksmuseum envanterine 20’nci yüzyılın başında Osmanlı Devleti ile Hollanda arasında ticaret yapan Levantsche Handel adlı bir şirket tarafından dahil edilmiş. Eserin bulunduğu seriye ‘Vanmour Serisi’ adı verilmiş. Tablo, müze envanterine dahil edilmeden önce söz konusu şirketin Amsterdam’daki merkezinde asılıymış.

Türkiye’de balenin gelişimini ele aldığımız yazı dizimizin yeni bir bölümünü daha sizlerle paylaşıyoruz.

Türkiye ‘de Bale Eğitimi -1
Türkiye ‘de Bale Eğitimi -2
Türkiye ‘de Bale Eğitimi -3

Cumhuriyet dönemi ile birlikte bale ile ilgili gerçekleşen çalışmalar, devlet balesinin kurulması yönündeki adımlar ilk mezunların verilmesiyle birlikte tam anlamıyla sonuç verdi ve Devlet Tiyatrosu’nun çatısı altında ilk bale topluluğu oluştu.

Türkiye’deki balenin kurucusu Valois, Konservatuvarın ilk mezunlarından oluşan dansçı topluluğuyla birlikte çalışabilecek teknik kadroyu oluşturmak için de büyük uğraş verir. Valois, Türk balesine önemli katkılarda bulunacak olan koreografları, bestecileri, orkestra şeflerini, dekoratörleri Türkiye’ye getirirken yerli eğitmen ve yaratıcı kadroların oluşması içinde önemli çalışmalar gerçekleştirdi.

İlk mezunlardan oluşan grup sahneye çıkmaya hazırlanırken bir sonraki kuşak ile Molly Lake’in koreograileri olan Bremen Mızıkacıları ile Bir orman Masalı sergilendi. Molly Lake’in Konservatuvar öğrencileri için sahneye koyduğu Giselle, Türk balesinin gelişimi açısından büyük önem taşımaktaydı.

İlk mezunlar ise birkaç yıl boyunca, Aida ve Faust gibi bazı opera eserleri içinde yer alan bale sahnelerinde dans etti. Devlet Operası’ndaki ilk bale temsili 1960 yılında sergilenen Büyüleyen Aşk (El Amour Brujo) idi.

24 Mart 1960’da İstanbul Belediyesi’nin finans desteği ile İstanbul Şehir Operası’nın açılışı da Türk balesi için mihenk taşı sayılmaktadır. İstanbul Şehir Operası’nın kurucuları arasında yer alan İstanbul Belediyesi Konservatuvarı bale eğitmenlerinden Rezzan Abidinoğlu operanın koreograflığını ve bal şefliğini yürütmeye başladı.

28 Ocak 1961 yılında ilk kez sergilenen tam bir temsil olan ve tarihe geçen Coppelia dönemin Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Cüneyt Gökçer tarafından balenin doğuşu olarak tanımlanmış ve bu kadar kısa zaman içerisinde sahne sanatlarında görülen gelişmelerin gelecek için yatırım olduğunu vurgulamıştı.

Goryeo Hanedanlığı süresince kraliyet aileleri ve aristokrat kişiler, en üst düzey saray ressamlarını, öldükten kendilerini Buddha’nın Batı Cennetinde yeniden varoluşa ve kurtuluşa kavuşturacak eserler üretmek için görevlendiriliyorlardı.

Yapılan eserler ölüm döşeğinde olan insanların baş ucuna konur. 14.yüzyıldan kalan bu örnek sık altın çizgilerle elde edilmiş dengeli kompozisyonda, özenli fırça dokunuşları ve çokça süslü tasarımları aristokrasinin zevkini ve Goryeo hanedanlığının zarafetini yansıtmakta.

Sağda durmakta olan Amitabha Buddha’nın her iki yanında duran, biri ayakta diğeri dizlerinin üzerine eğilmekte olan bilge, bodhisattva bulunur. Amitabha; ellerini dua etmek için açmış ve resmin sol alt köşesinde yerleştirilmiş ölmek üzere olan inanırın ruhunu selamlamakta. O dönemde var olmakta olan yaygın inanışa göre, adının inançlı bir şekilde tekrarlanması durumunda, Amitabha; dindar inanırların ve aydınlanma peşinde olanların barındığı Saf Ülke’ye veya ” Saf Mesken” anlamına gelen Sukhavati’ye girmesine izin verirler. Tanrıların giysilerinin karmaşık ve lüks tasarımı, ihtişamlı ancak zarif altın çizgiler vurgulanmıştır.

Ankara Polatlı’daki Gordion kazılarından çıkan heykellerin başında bulunan ve yeniden tasarlanan başlıklar, Kastamonu’daki Şapka Müzesi’nde sergilenecek.

Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi El Sanatları Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Lale Özder, Kastamonu Şapka Müzesi’nin gönüllü danışmanlığını yaptığını söyledi.

Sık sık Kastamonu’ya gelerek Şapka Müzesi’ni ziyaret ettiğini anlatan Özder, “On yıldır Kastamonu Şapka Müzesi’ni geliştirmek ve zenginleştirmek için geliyoruz. Şapkanın tarihçesi ve Anadolu kadın başlıkları üzerine çalışmalar yapıyoruz” dedi.

“Bu yıl ki temamızı ‘ GORDİN’ olarak belirledik”

Her yıl farklı konseptlerle çalışmalar yürüttüklerini belirten Özder, şunları kaydetti:

“Polatlı Gordion’da Midas’ın mezar buluntularından çıkan ürünler var. Bu ürünlerin bazıları altın, bazıları toprak kaplar. Aralarında mermerden yapılan heykeller de bulunuyor. Bu heykellerin kafalarında mermerden başlıklar bulunuyor. Bu yıl temamızı Gordion olarak belirledik. Buradan çıkan şapka buluntuları üzerine çalışma yapmaya karar verdik.”

Mermer şapkalar keçe şapkalara dönüştü

Müzeye, milattan önce kullanılan başlıkları da kazandıracak olmaktan heyecan duyduklarını ifade eden Özder, “Kazıdan çıkanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetler Müzesi’nde sergileniyor. Bu kalıntılar milattan önce 300’lü yıllara ait. Yani 2 bin 300 yıl öncesine ait başlıklar. 2 bin 300 yıl öncesine ait şapkaları yeniden tasarlayarak Kastamonu Müzesi’ne kazandırmaya çalışıyoruz” diye konuştu.

Kendisinin 11 şapka tasarladığını aktaran Özden, şöyle devam etti:

“Mermerden yapılan şapkaları ben de keçeden tasarladım. Heykellerin yüz uzunluğuna göre, yüksekliği tespit edip şapka formunu oluşturdum. Mermerlerin üzerinde bulunan çiçek, at nalı başta olmak üzere süslemelere şapkalarımızda yer verdik. Sonra bunları farklı modellere dönüştürdük. Öğrencilerim de bu konuda çalışmalar yaptı.”

Çalışmayı geliştireceklerini belirten Özder, “Öğrencilerimle birlikte bu çalışmayı çeşitlendireceğiz. Şu anda sergilenmesi yönünde çeşitli talepler var. Sergilenmesi bittikten sonra Kastamonu şapka Müzesine hediye edeceğim” şeklinde konuştu.

Sandro Boticelli tarafından yapılan bu tablonun henüz anlamı tam olarak anlaşılamamıştır.Sağda batı rüzgarı olarak tanımlanan Zefirus, su perisi Chloris ‘i kovalamaktadır. Zefirus, ona sarıldıktan sonra tanrıça olan Flora’ya dönüşür.

Ortada duran Venüs onun üstünde de gözleri bağlı bir şekilde duran Küpid vardır. Venüs doğanın üretken güçlerinin temsilcisi ve aşk tanrıçası olarak tasvir edilir. Venüs’ün solunda  Üç Güzeller, en solda ise bulutu yani gerçeği gizlemekte olan örtüyü kaldıran haberci tanrı Merkür vardır.

Resim için yapılan yorumlardan biri tablonun, Şubattan( Zefirus) başlayarak bahar,yaz ve Eylül’ü ( Merkür), özetle mevsimlerin döngüsünü betimlediği yönündedir.

1-) Merkür

Boticelli’nin haberci niteliğinde olan tanrı Merkür temsili, ressamın, Erken Rönasans sanatçılarının yaptığı çalışmalarda erkek figürünün kahramansı bir tasvirle nasıl betimlediklerini anlatır.

2-) Üç Güzeller

Sanatçının hareketi yansıtabilme becerisi ” Üç Güzellerde” açıkça gözükür. Dans etmek amacıyla ellerini birleştirerek çember oluşturan figürler, neredeyse bir ota bile basmadan çimler üzerinde süzülürler.

3-) Venüs

Şık ve zarif giyinmiş olan Venüs, diğer figürlere göre biraz geride ve merkezde durmaktadır. Tüm olaylar onun etrafında olup bitmektedir.

4-) Zefirus ve Cholaris

Batı rüzgarı olan Zefirus, su perisi olan Cholaris’in yüzüne üfler. Zefirus’un yüzündeki mavilik, su perisinin şaşkınlığını ve korkusunu sergileyen narin yüzüyle zıtlık oluşturmaktadır.

Türkiye’de balenin gelişimini ele aldığımız yazı dizimizin yeni bir bölümünü daha sizlerle paylaşıyoruz.

Türkiye ‘de Bale Eğitimi -1
Türkiye ‘de Bale Eğitimi -2

Türkiye’de balenin kurucusu Valois balenin kurumsallaşabilmesi adına büyük çaba harcamış, Türkiye’de sağlam bir bale geleneğinin oluşabilmesi adına canla başla çalışmıştı. Dinamik, yenilikçi, girişimci, zorluklardan yılmayan bir kadın olan Valois, öğrencilerinin sık sık değişmesi gereken bale ayakkabılarını bile kendi bütçesinden İngiltere’ye gittikçe getiriyordu. Bakırköy Yeşilköy’deki okulun Ankaraya Devlet Konservatuvarına taşınmasının ardından İstanbul’da da bazı bale eğitimi girişimleri yaşandı. Fransa’da öğrenim gören Yıldız Alpar Emiroğlu, 1952 yılında Türkiye’deki resmi statüde ilk özel bale okulunu açtı. Bu okulun açılışı balenin İstanbul’da halka tanımı açısından büyük önem taşıyordu.

İstanbul’da bu gelişmeler yaşanırken Ankara Devlet Konservatuvarı’nda yeni bir dönem başlamıştı. 1954’ten sonra İngiltere’den gelen ve dönemin iyi eğitmeleri arasında yer alan Travis Kemp ve Molly Lake ile yola devam edildi. Bu ünlü çift yalnızca bir yıl için geldikleri Türkiye’de tam 20 yıl kaldı. İlk öğrenciler büyümekte ve sergiledikleri performanslar göz doldurmaktaydı. Travis Kemp, bazı temsillerde öğrencilerine dansçı olarak eşlik ediyordu. O dönemde yeni tanınmakta olan bu sanat ile ilgili olarak basında dikkat çeken haberlerde yayınlanmaya başlamıştı. Öğrenci temsilleri gazeteler ve dergilerde geniş yer buluyor, halkın ilgisini çekiyordu.

1947 yılında Yeşilköy’de büyük umutlarla başlayan bale kurma çabasının ilk meyse 10 yıl sonra alındı. Ankara Devlet Konservatuvarı 1957-1958 yılında ilk mezunlarını verdi. O yıllarda devletin sanat politikası gereği baleye önem verilmekte, devlet adamları halkı teşvik edebilmek amacıyla sık sık bale temsillerini izlemeye gitmekteydi. Bu durum genç dansçıları teşvik ediyor, motivasyonlarını arttırıyordu.

Öğrencilerin daha da kendilerine güvenebilmeleri ve gelişim sağlamaları adına Dame Ninette de Valois’nın organizasyonuyla Konservatuvar öğrencileri dünyanın önde gelen sanatçılarıyla dans etme fırsatı da buldu.

Türkiye ‘de Bale Eğitimi -4

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu olarak Bale derslerimizde Vagonova metodunu benimsiyoruz. Peki ama bale eğitiminde Vaganova eğitimi öğrencilere ne kazandırır?

Öğrencinin kendi alanında uzman öğretmenler eşliğinde çalışmasına olanak tanıyan, akademik seviyesine bilimsel katkıda bulunan bir metot olan Vagonova metodu, aynı zamanda öğrencilerin sanatsal gelişimini ve sanatsal bakışını da değiştirmektedir.

Vagonova metodu ile bale eğitimi alan öğrencilerin gelecek eğitim ve iş hayatı için oluşturacakları portfolyosu güçlenirken, öğrencinin özellikle gelecek eğitim ve iş hayatındaki uluslararası rekabet ortamında güçlü ve tercih edilir bir yapıya kavuşmasına da olanak sağlar.

Bale derslerimiz hakkında detaylı bilgi sahibi olmak ve ön kayıt yaptırmak için 0212 570 80 68’i arayabilirsiniz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Erdemit’i  13 Nisan 1934 yılındaki ikinci ziyareti sırasında kullandığı ve Sarıkız Kazdağı Etnografya Galerisinde sergilenmekte olan fayton, galerinin en kıymetli eserleri arasında yer almakta.

Atatürk’ün kullandığı 1825 Fransız yapımı “Rothschild et Fils-Paris” marka demir ve ahşaptan yapılan fayton, Murat ve Uğur Bostancıoğlu kardeşlerin eski zeytinyağı fabrikasını restore ettirerek oluşturduğu Sarıkız Kazdağı Etnografya Galerisi’nin en değerli eserleri arasında yer alıyor.

Sarıkız Kazdağı Etnografya Müzesi kurucularından Murat Bostancıoğlu,  yaptığı açıklamada, Atatürk’ün Edremit’e iki kez geldiğini hatırlattı.

Bostancıoğlu, “Atatürk Edremit’e 1934 yılında ikinci kez gelmiş. Mustafa Kemal Atatürk Edremit’e geldiği zaman, o dönemin en köklü ailesi Erkök ailesinin evinde misafir ediliyor. Erkök ailesinin kendisine tahsis ettiği fayton 2 yıldır müzemizde sergileniyor.” dedi.

Faytonu sergilemeleri için galeriye veren Erkök ailesine teşekkür eden Bostancıoğlu, “Edremit’e ait olan bu değeri galerimizde sergilememize müsaade ettikleri için mutluyuz. Bu fayton 1925’li yıllarda yapılmış. Zamanında Paris’ten getirilmiş buraya. Mustafa Kemal Atatürk Edremit’e geldiği zaman Edremit’i bu fayton ile gezmiş.” ifadelerini kullandı.

Bir diğer adıyla Marangoz Atölyesi olarak da adından söz ettiren resimde Yusuf, Meryem, İsa, Azize Anna, daha sonra Vaftizci Yahya, adını alacak olan oğlu ve Yusuf’un çırağı olduğuna inanılan isimsiz ikinci bir erkek figürü tasvir edilmektedir. Bu sade sahne, Yusuf’un çalıştığı marangoz atölyesidir ve resim İsa’nın çarmıha gerilişinin habercisi olan bir çok dini figürle doludur.

İsa tezgahta duran bir çivi ile elini kesmiştir ve avucunu açıp yarasını göstermektedir.  Annesi oğlunun yanına diz çökmüş ve öpmesi için ona yanağını uzatmaktadır. Meryem’in yüzü olacakları bildiği için kederlidir. Yusuf yaraya bakabilmek için tezgahtan ileriye doğru uzanır ve Azize Anna çiviyi tahtadan sökmeye yeltenir. Yahya ise yarayı temizlemek için bir kase su getirmektedir.

İlk sergilendiği zamanlarda resim dine hakaret olarak sayılmıştır. Ama daha sonralarında ise resim Millais’in ve Ön Raffellocu akımının başyapıtlarından biri olmayı başarır.

Saray halkının kullanmakta olduğu ve padişahın dostluğunu göstermesi bakımından hediye ettiği çeşitli lüks hediyeleri üreten bir yerdi Çin İmparatorluk Atölyesi. En ünlü saray atölyelerinden biride Pekinde ” Meyvelik Fabrikası” adını aldığı lake ima eden bir yerdi.

Lake Çin,Japonya ve Kore’de yetişen Toxicodendron  verinicifluum ağacının özünden elde ediliyordu. Zinober gibi renkli pigmentlerden veya karbon karası gibi renkler verniğe eklenip ahşap yahut ipek yüzeye ince tabakalar halinde sürülüyordu.

Koruyucu vernik ise çarpıcılık kazandırmak için cila olarak kullanılıyordu. Bu ürünler sadece değil uzmanlaşmış olan yerlerde güney şehirlerde de üretiliyordu. Qing imparatorlarının bütün saraylarında birden fazla taht bulunmaktaydı.

1-) İmparatorluk Ejderhası

Bu tahtın sahip olduğu dekorasyon, onun bir imparatorluk eşyası olduğunu ifade ediyor. Ortada bulunan ejderha figürü, yalnızca hanedana ait eşyalarda kullanılabilmekte. Bulutlar arasındaki beş pençeli ejderha imparatoru; alevli incileri takip eden ejderhalar ise sonsuz bilgeliği temsil etmekte.

2-) Baoxiang Çiçekleri

Süslemenin kabartmalı şekillerinde bulunan, baoxiang denilen, şakayık,lotus,krizantem,narçiçeği ve diğer çiçeklerin özelliklerini bir araya getiren bir çiçek tasarımı vardır. Baoxiang çiçekleri asalet ve güzelliği temsil etmekte ve çeşitli imparatorluk eşyalarının süslemelerinde görülmekte.

3-) Vergi getirmekte olanlar

Bu panel, Çin İmparatoru’na bağlılıklarını göstermek amacıyla uzaklardan hazineler getiren yabancı vergi taşıyıcılarını betimler. Sırtında vazo taşıyan fil yalnızca kasıtlı olarak süslemeye dahil edilen egzotik bir motif aynı zamanda ” büyük barışın alametleri” anlamına gelen bir görseldir.