“Türkiye’de Bale Eğitimi – 1”

Lydia Krassa Arzumanova 1931 yılında İstanbul’da özel bale eğitimine başlayarak, bazı öğrenci gruplarıyla temsiller vermeye başlamıştı. Harf devrimi ile birlikte Latin harflerine geçtiğimiz bu yıllarda bu yeni sanat “balet” olarak isimlendirilmişti.

1940 yılında Ankara’da Carl Ebert üç dönemli, on yıl süreli bir bale okulu açmayı tasarlamış, okulun Rus balesi geleneği (Vagonova) ile çağdaş batı Avrupa dans anlayışı doğrultusunda çalışmasını hedeflemişti. Söz konusu bu girişimler 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte yavaşlasa da savaş sonrasında kurumsal bale eğitiminin temellerini atabilme çalışmaları yeniden başladı.

1947 yılında Türk hükümetinin davetiyle İngiltere’den gelen İngiliz Kraliyet Balesi’nin kurucusu ve dünya çapında tanınan Dame Ninette de Valois Türkiye’deki araştırmalarının ardından hiçbir maddi bir beklentisi olmaksızın İstanbul Yeşilköy’de bale okulu hazırlıklarına başladı.

‘Come Dance With Me’ adlı kitabında Valois, İstanbul Yeşilköy’de tipik bir Türk konağında Anadolu’nun her yerinden geldikleri belli olan öğrencilerini uzun bir süre incelediğini ve sonrasında çocukların daha adını bile bilmediği bu sanatı nasıl bilinir hale getirdiklerini anlatmıştı. Çeşitli okullardan seçilen 11 erkek, 18 kız toplam 29 öğrencisiyle eğitime başlayan Arzumanova, yine aynı kitabında erkek çocukların atletik olmalarından dolayı bir çok iyi dansçı olacaklarını vurgulamıştır.

Söz konusu bu okulun ilk yıllarında hem öğrencileri teşvik etmek hem de baleyi topluma tanıtabilmek amacıyla okulun eğitmenlerinin hazırladığı kısa eserler sürekli sahnelenmiş ve hatta 2-3 Haziran 1950’de Yeşilay yararına bir bale temsili de gerçekleştirilmiştir.

Çalışmaları ve öne çıkışı nedeniyle hem Ankara’daki Konservatuarı desteklemek hem de sağlam bir sanat geleneği oluşturmak amacıyla Yeşilköy Bale Okulu’nun Ankara’ya taşınmasına karar verildi. Ancak İstanbul’da baleye başlayan ilk gruptan ancak 8 öğrenci ailelerinden ayrılarak Ankara’da eğitimlerine devam edebildi.

22-25 Kasım tarihlerinde 11. yaşını kutlayacak olan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) karmaşık küresel sorunlar karşısında sıradan insanların ürettiği ve hayata geçirdiği yaratıcı çözümler içeren belgesellerle bir kez daha izleyicileriyle buluşuyor. Kosta Rika, İspanya, Haiti, Etiyopya, ABD; Hindistan, Kongo, Fransa, Almanya, Mozambik, Filistin, İsrail, Burkina Faso, Sri Lanka, Solomon Adaları, Bangladeş, Hollanda, Avusturya, İtalya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Türkiye’den ilham verici hikayeler içeren belgeseller ihtiyacımız olan kahramanların kim olduğunu gözler önüne seriyor: Değişim yaratmak isteyen herkes!

Artan kuraklık, sel, orman yangını, çatışma, eşitsizlik, gıda fiyatı vb haberlerin yanında yer bulamayan tüm bu hikayeler kulağımıza fısıldıyor: İhtiyacımız olan tüm çözümler halihazırda mevcut, ölçeklenebilir ve herkes tarafından uygulanabilir…

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Ocak 2016 yılında açıklanan 17 Küresel Hedefin ve bu hedeflerin birbirleriyle ilişkilerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ilgili hedeflerle etiketlenen filmler 22-25 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi ve Salt Beyoğlu’nda gösterilecek. Festivali şehrinde gerçekleştirmek isteyen sivil toplum kuruluşları ve aktivistler 15 Ocak-15 Haziran 2019 tarihleri arasında SYFF2018 seçkisiyle Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni organize edebilecek.

Festivalde filmlerin yanı sıra film içerikleriyle alakalı konularda yaptıkları çalışmalarla ilham veren konuşmacılar, müzisyenler ve performanslar yer alacak.

İzmir Devlet Opera ve Balesi, 13 Kasım 2018 tarihinden başlayarak Ege Üniversitesi Prof. Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi’nde her ay bir konser olmak üzere etkinlikler gerçekleştirecek.

13 Kasım 2018 Salı günü saat 19.00’da sunulacak olan ilk konserde; soprano Ayşe Şener Özmen ve bariton Cihan Özmen solist olarak görev alacaklar. Piyanist Nargiz Aghayeva eşliğinde sunulacak olan konserde, şiirler üzerine yazılan Alman liedleri ve Fransız chansonları seslendirilecek.

13 Kasım’daki konserin programı şöyle:

R. Strauss’un “Morgen” adlı şarkısı,

G. Mahler’in “Zu Strassburg auf der Schanz” adlı şarkısı,

J. Massenet’nin “Elegie” adlı şarkısı,

H. Wolf’un “Fussreise” adlı şarkısı,

F. Schubert’in “Auf dem wasser zu singen”, “Am Strome” adlı şarkıları ve Winterreise adlı eserinden “Auf dem Flusse”, “Der greise Kopf” “Tauschung” adlı şarkılar,

L. van Beethoven’ın Op. 83 “Wonne der Wehmut” ve “Mit einem gemalten Band” adlı şarkıları,

C. Debussy’nin “Beau Soir” adlı şarkısı,

R. Hahn’ın “A Chloris” adlı şarkısı,

G. Faure’nin “Apres un reve” adlı şarkısı,

F. Mendelssohn’un “Hexenlied” adlı şarkısı,

F. Poulenc’in “Les chemins de l’amour” adlı şarkısı,

W. A. Mozart’ın “Nun, liebes weibchen” adlı şarkısı.

Pera Müzesi’nin Galatasaray Lisesi’nin kuruluşunun 150. yılı kapsamında düzenlediği “Mektep Meydan Galatasaray” başlıklı sergi, 25 Kasım’a kadar ziyaretçilerini bekliyor. Galatasaray Lisesi’nin tarihi ve mekânıyla ilişkilenen yapıtları bir araya getiren sergi, 150 yıldır kente mâl olan kuruma güncel sanatçıların bakışını yansıtıyor.

“Mektep Meydan Galatasaray” sergisi, kuruluşunun 150. yılında bir eğitim kurumu ve hafıza mekânı olarak Galatasaray Lisesi’ne, yapısından işlevine, mekânından kent içindeki konumuna güncel bir perspektiften bakıyor. Sergi, binanın köklü geçmişine ve okul vasfına referansla isim bulurken, Türkiye’nin sosyopolitik belleğine yerleşmiş kamusal alanlardan biri olan Galatasaray Meydanı ile ilişkisine de atıfta bulunuyor. Çoğu sergiye özel ve yeni üretilen resim, heykel, yerleştirme, fotoğraf, video, ses ve performans gibi farklı mecralardan yapıtları bir araya getiren serginin küratörlüğünü Çelenk Bafra üstleniyor. Sergide Ali Kazma, Antonio Cosentino, Barış Göktürk, biriken (Melis Tezkan ve Okan Urun), Burak Delier, Cemal Emden, Elvan Alpay, Hasan Deniz, Hera Büyüktaşçıyan, Vahit Tuna’nın çalışmaları yer alıyor.

Galatasaray Lisesi’nin bu çok katmanlı yapısını gözler önüne seren sergiye kapsamlı bir yayın da eşlik ediyor. Sergi kataloğunda küratör Çelenk Bafra, akademisyen ve yazar Besim F. Dellaloğlu ve Murat Alat’ın makaleleri yer alıyor. Çelenk Bafra, kişisel deneyimlerini sanat pratiklerine aktaran Galatasaray Lisesi mezunu sanatçılar kadar, okulla özel bir bağı olmasa da 150 yıldır kente mâl olan bir yapıya meydandan, yani dışarıdan bakıp araştıran sanatçıların da davet edilmesinin sergiye perspektif kattığını vurguluyor. Bafra’ya göre “Mektep Meydan Galatasaray” sergisi, “mektebin içindekileri sanatçıların gözünden ‘meydan’a çıkarıp sanat aracılığıyla tartışarak kamuya açmaya çalışıyor.” Bafra, serginin kataloğu ve kamusal programının da yardımıyla, bu ikonik yapı ve okulun görsel sanatlar aracılığıyla yeniden keşfedilmesine ve farklı açılardan görülmesine vesile olacağını belirtiyor.

“Mektep Meydan Galatasaray” sergisi kapsamında küratör Çelenk Bafra, sanatçılar Ali Kazma ve Burak Delier ile sanat tarihçisi Prof. Dr. Tarkan Okçuoğlu’nun bir araya geldiği bir söyleşi düzenleniyor. Söyleşi kapsamında Ali Kazma, Galatasaray Lisesi’nin fiziksel yapısına nüfus etmiş izleri takip ederek gerçekleştirdiği “Okul” (Rezistans serisi, 2013) adlı videoya, Burak Delier ise GSL Tiyatro Topluluğu ile birlikte hayata geçirdiği “Zil: Gelmekte Olan Bir Okuldan Sahneler” (2018) adlı videoya değiniyor. Söyleşide, küratör Çelenk Bafra ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Tarkan Okçuoğlu’nun da katılımıyla eğitim ve okul hayatıyla ilişkili kontrol, uyum ve direnç mekanizmaları tartışmaya açılıyor. “Okul ve Zil Üzerine” başlıklı söyleşi,15 Kasım Perşembe günü saat 18:30’da Pera Müzesi Oditoryumu’nda ücretsiz düzenleniyor.

Sergi kapsamında sanatçı grubu biriken ise (Melis Tezkan ve Okan Urun), 23 Kasım’da ilki saat 18.30, ikincisi 19.00’da başlamak üzere iki performans gerçekleştiriyor. Sergi katında yer alan ve nefes-hafıza ilişkisini ele alan “Unplugged” isimli yerleştirmeleri etrafında gerçekleştirdikleri performansta ikili, 90’lardan bugüne kalanları otomobil biçimindeki bir balonun koreografik performansıyla irdelerken, ona yine aynı dönemden bugüne taşıdıkları listelerle eşlik ediyorlar.

Beden dilinin en üst seviyede estetik, yaratıcı ve zengin bir anlatıma dönüştürülmesi olarak tanımlanabilecek olan balenin, bir sanat olarak gelişmesi yüzyıllar almıştır.

Bale nasıl ortaya çıktı?
Bale, eski uygarlıklarda doğa olayları karşısında ortaya çıkan tepkiler, öfke, kızgınlık, hiddet, minnet, sevgi, şükran gibi duyguların dışa vurumu, dinsel inançlar ve ayinlere dayanan ve dansın bir kolu olarak ortaya çıktı. Uygarlıkların gelişmesiyle birlikte kutsal sayılan bu danslar tapınaklarda icra edilse de millattan sonra 2. ve 3. yüzyıldan itibaren tapınaklarda yapılmamaya başladı.

Dansın tapınaklardan dışarı çıkması, seyredenlerin bu sanattan zevk alması ve eğlenmeye başlamalarını da tetikledi.

Balenin ilk örnekleri eski Yunan ve Roma saraylarında net bir şekilde gözlemlenmektedir.

Ortaçağ’da ise soylu olarak kabul edilen ayrıcalıklı kişilerin çok sevdiği bir gösteri türü haline gelen bu dans, İtalyanca da saray dansı anlamına gelen ‘balletto’ kelimesiyle anılmaya başlamıştı.

Rönesans’ta ise müzisyenler adımlarının müzik ile uyumlu olması için bu sanat dalı üzerinde çalışmaya başladı. Fransa’da ise 1581 yılında iki soylu gencin nişan törenlerinde yapılan bir bale gösterisi Catherine de Medici’nin “Beaujoyeulx” adlı Le Ballet Comique de la Reine (Kraliçenin komik balesi), ilk bale eserlerinden biri olarak kabul edilir.

Fransa’da 1636 yılında ilk tiyatro binası kurularak saray bale gösterilerinin özel tiyatro binalarında yapılması çok kısa bir zaman içinde ülkede yaygınlaşmaya başlamıştır (The McGee Foundation and The Katharine B. Tierney Charitable Foundation, 2011).

İlk bale parçaları eski Yunan ve Roma efsanelerini işlerken, Romantik Çağ’da halk geleneklerine de bu dansta yer
verilmeye başlar. Başlangıçta ağır giysilerle sahneye çıkan bale oyuncuları XIX. Yüzyılda daha hafif ve rahat
giysilerle dans etmenin kolaylığını fark edince, danslarında daha hafif ve rahat kıyafetler giymeye başlarlar ve bu
giyim tarzı ile bale kostümlerinde yeni bir dönem başlar (Homans, 2010).

Nilüfer Belediyesi’nin Misi Mahallesi’ndeki Edebiyat Müzesi’nde düzenlenen atölyeye katılan Gümüştepe İlkokulu öğrencileri, okudukları kitaptaki masal kahramanlarını karikatüre yansıtacak.

Nilüfer’in Misi Mahallesi’ndeki (Gümüştepe) Edebiyat Müzesi, birbirinden farklı etkinliklere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Nilüfer Belediyesi’nin kente kazandırdığı Edebiyat Müzesi’nde, Gümüştepe İlkokulu öğrencilerine yönelik de etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinliklerden biri de, Masal Kahramanım Okumaları ve Karikatür Atölyesi.
Atölyeye katılan çocuklar, Ülkü Tamer’in Şeytanın Altınları isimli masal-şiir kitabının okumalarını yapıyor. Ekim ayının son haftasında başlayan atölye 19 Kasım’da sona erecek.
Atölyenin son gününde minik öğrenciler, karikatürist Ahmet Aykanat ile birlikte masallardan akıllarında yer edinen kahramanların karikatürlerini kağıda aktaracak. Çocukların çalışmaları daha sonra sergilenecek.

İznik Müze Müdürü olan Haydar Kalsen, içinden iki adet iskelete rastlanıldığını, mumyalanarak korunduğunu ve aynı şekilde müzeye taşınacağını aktardı.

İznik’in Hisardere nektopolünde, M.S. 3. yüzyılda yapıldığı anlaşılan Roma Dönemine ait sandığa benzer lahit bulundu.

İznik Müze Müdürü Kalsen, Hisardere nekropolünde İznik Müze Müdürlüğünün başkanlığı, Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aygün Ekin Meriç’in bilimsel danışmanlığındaki heyet tarafından 17 Ekim’de kazı çalışması başlatıldığını söyledi.

Burada mozaiklere rastlandığını, söz konusu mozaiklerin Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı ve Bursa Restorasyon ve Konservasyon Bölge Laboratuvarı uzmanlarının çalışmasıyla kaldırıldığını anlatan Kalsen, daha sonra lahitle ilgili çalışmalara geçildiğini belirtti.

Kalsen, “Burada Roma dönemine ait bir lahit bulundu. M.S. 3. yüzyıl sandık tipi bir lahit. Bu lahitin kapağı uzman ekip tarafından açıldı. İçinden iki iskelet çıktı. Bunlar olduğu gibi içinde duruyor, mumyalanarak korunmuş, bunları aynen müzeye taşıyacağız. İnceleme ve bilimsel çalışmalar yapılacak.” diye konuştu.

Paskalya Adası, tam anlamıyla gözden uzak sakin ve deneyim yaşamak isteyenler için, Güney Pasifik Okyanusu’nun ortasında yükselen büyüleyici ve gizemli bir nokta. Öyle ki keşfedilmesinin üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen hala gizemini korumaya devam ediyor. İşte, dünyanın en ilginç adalarından biri olan Paskalya Adası ile ilgili bilinmesi gerekenler…

Moai adını alan , arkaları düz, koyu renkli, insan başı şeklindeki dev taş heykeller… Paskalya Adası’nı bilmeyenlerin dahi animasyonlardan, kliplerden ya da filmlerden hatırlayabileceği bu figürler aslında adayı eşsiz kılan asıl detaylar.

İlk bakışta tıpkı İzlanda gibi ağaç yetişmeyen çorak bir coğrafyayı andıran bu ada, Şili kıyılarından yaklaşık 3,600 km uzaklıkta bulunuyor ve konumuyla ana karaya en uzak ada unvanını elinde bulunduruyor. Asıl şaşkınlık ise 1860 yılında adaya kayıtlı olarak ilk kez ayak basan Tahitili denizcilerin ya da adaya bugünkü ismini veren Hollandalı denizci Jacob Roggeveen’in yaşadığı gibi metrelerce yükseklikteki insan başı heykellerini görünce yaşanıyor.

Paskalya Adası, 1722 yılında Paskalya Bayramı öncesinde keşfedildiği için kendisine bu isim verilmiş. Aslında adanın gövdesini oluşturan Terevaka Yanardağı nedeniyle volkanik bir kara parçası olarak adlandırılan Paskalya’nın, ilk olarak M.S. 318 yılında keşfedildiği tahmin ediliyor.

Jeolojik, iklimsel ve diğer çevresel faktörler nedeniyle bugünkü halini almadan önce pek çok bitki, kuş çeşidine ev sahipliği yapan ve bereketli bir ada olan Paskalya Adası’nda o dönemlerde Polinezya yerlilerinin yaşadığı düşünülüyor. Ayrıca ana karaya olan uzaklığı nedeniyle adada yaşayanların zaman içinde tamamen kendilerine ait bir kültür ve din anlayışı benimsediklerine inanılıyor. Ancak adanın dört bir yanına yayılmış olan heykellerle ilgili soru işaretleri günümüzde de varlığını sürdürmeye devam ediyor.,

Adaya yalnızca hava yolu üzerinden ulaşım imkanı sağlanıyor fakat ada içerisinde büyük bir yerleşim ve aktif bir yaşam olmaması, yalnızca turistik amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiği için sefer sayılarının azlığı ilk bakışta dikkat çeken olumsuz detaylar arasında yer alıyor.

Seferlerle ilgili bilinmesi gereken olumsuz sayılabilecek diğer bir detay ise aradaki mesafeden kaynaklı olarak pek de bütçe dostu sayılamamaları.

Paskalya Adası’na şimdilik sadece Santiago Havaalanı’ndan devlete ait olan tek bir hava yolu şirketinin seferleriyle ulaşılabiliyor. Tüm olumsuzluklarına rağmen uçak biletlerinin aylar öncesinden satın alınabildiğini, sadece Paskalya Adası’nı gezdiren turlar olduğunu belirtmekte fayda var.

Mısır’ın Giza şehrindeki Sakkara arkeolojik sit alanında yapılan kazı çalışmalarında Mısırlıların kutsal kabul ettiği Scarabaeus sacer böceğinin mumyası bulundu. Tarihi Eserler Yüksek Kurulu Sekreteri Mustafa Veziri, böceğin mumyasının en enderkeşiflerden biri olduğunu söyledi. Veziri, “İrtibata geçtiğimiz müzeler bize, ellerinde böceğe ait mumya değil tabut olduğu bilgisini verdi” ifadelerini kullandı.

Sakkara arkeolojik sit alanında yapılan kazı çalışmaları sonucu, aralarında kadim Mısırlıların kutsal kabul ettiği Scarabaeus sacer’in (gübre böceği) mumyasının da bulunduğu çok sayıda tarihi eser ortaya çıkarıldı.

Söz konusu keşfin kamuoyuna duyurulması için sit alanında düzenlenen basın toplantısına Mısır Tarihi Eserler Bakanı Halid el-Anani, Tarihi Eserler Yüksek Kurulu Sekreteri Mustafa Veziri ve çok sayıda büyükelçi katıldı.

Özel bir kanalda yayınlanan basın toplantısında Veziri, böceğin mumyasının Mısır’da ve dünyadaki en ender keşiflerden biri olduğunu belirtti.

Dünyadaki diğer müzelerle irtibata geçip ellerinde böyle bir mumya olup olmadığını sorduklarını söyleyen Veziri, “İrtibata geçtiğimiz müzeler bize, ellerinde böceğe ait mumya değil tabut olduğu bilgisini verdi.” dedi.

Veziri, 10 Nisan’da başlayan kazı çalışmaları sonucu, bir sandık içinde 200 Scarabaeus sacer, başka bir sandık içinde mumyalanmış 2 Scarabaeus sacer, mumyalanmış kediler, mumyalanmış bir kobra yılanı ile Firavunların ölüler kitabından bahseden papirüs kağıtları bulduklarını kaydetti.

Mısır Tarihi Eserler Bakanı Anani ise aynı bölgede bir aslan heykeli ve mumyalanmış kedilerin yanı sıra 7 Firavun mezarı bulunduğunu belirtti.

Balenin ilk yıllarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu bu sanata duyarsız kalmamıştı. Ancak Osmanlı baleye sadece izleyici konumundaydı. Kurumsal bir bale oluşabilmesi ve balenin tam olarak oturabilmesi için Cumhuriyet dönemi beklenmişti.

1923’te Anadolu’da savaştan yeni çıkmış, yorgun ama mağrur bir devletin doğuşunu resmen gerçekleştikten sonra Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün hedefleri arasında çağdaş, üretken ve sanatsever bir ulus yaratılması da bulunuyordu.

Cumhuriyet Devrimleri birbirini izlerken, kültür ve sanat alanında atılımlar gerçekleşiyor, çağdaşlaşma için Musiki Muallim Mektebi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi dikkat çeken kurumlar kuruluyordu. Batı müziğinin alt yapısı oluşturulurken, diğer yandan da opera ve bale alanında önemli adımlar atılmıştı.

Ulu Önder Atatürk’ün kültür ve sanat alanındaki tüm adımları bir bir gerçekleşirken Türkiye’de kurumsal bir bale kurma isteği ne yazık ki uzun süre sonuçsuz kalmış, özel bale okulu kurma çabaları içindeki kurumlar bile hedeflerine ulaşamamıştı.

Peki ama Atatürk için bale neden bu kadar önemliydi?
Birçok sanat dalını bir arada sahneye taşıyan bale, çağdaş kültür ve sanat politikalarıyla örtüşüyordu. Atatürk böylesine büyük bir sanatsal kurumda yetişecek kuşakların adeta ‘sanat fabrikası’ olarak tanımlanacak bir şekilde zamanla yurdun dört bir yanına dağılarak kültürel dönüşümü hızlandıracağını biliyordu.

 

Türkiye’de bale eğitimi – 2 

Türkiye’nin ilk ve tek ulusal opera yarışması “Siemens Opera Yarışması” iletişim dünyasının en prestijli ödül programlarından biri olan Felis Ödülleri’nde iki kategoride birden ödüle layık görüldü.

Gelecek vadeden genç yetenekleri uluslararası sahnelere ulaştırma amacıyla düzenlenen “Siemens Opera Yarışması”nın 20. yılına özel iletişim çalışmaları Kurumsal Sosyal Sorumluluk kategorisinde Felis Ödülü’nün, Kültür Sanat kategorisinde de Başarı Ödülü’nün sahibi oldu.

Etkili yaratıcılığın pazarlama çalışmalarındaki rolünü vurgulamak ve yaratıcı dünyaya katkı sağlayan ekiplerin başarılarını ön plana çıkarmak amacıyla MediaCat dergisi tarafından 2006 yılından bu yana düzenlenen MediaCat Felis ödüllerinin bu yılki sahipleri belli oldu. Siemens Türkiye’nin “Yaşam için müzik, yaşam için yenilikçi zekâ” mottosuyla düzenlediği ‘Siemens Opera Yarışması’nın 20. yılına özel iletişim çalışmaları, Kurumsal Sosyal Sorumluluk kategorisinde Felis Ödülü, Kültür Sanat kategorisinde ise Başarı ödülü olmak üzere iki farklı ödüle birden layık görüldü.

Türkiye’nin dört bir yanında, operayla amatör ve profesyonel olarak ilgilenen herkese ulaşmak hedefiyle 20 yıldır düzenlenen Siemens Opera Yarışması, Siemens’in toplumsal anlamda sürdürülebilirliği destekleme yaklaşımının en önemli yansımalarından biri. Yarışmayı kazanan gençler, bursla gittikleri ülkelerde dünyanın en ünlü opera sanatçılarıyla çalışma fırsatı yakalıyor, yurt dışında konserler veriyor ve Türkiye’yi en iyi şekilde temsil ediyorlar.

“İletişimde dijital platformları öne çıkardığımız bir döneme girdik”
Projenin iletişim çalışmalarıyla iki ödüle birden layık görülmenin mutluluğunu yaşadıklarını belirten Siemens Türkiye Kurumsal İletişim Direktörü Gizem Keçeci, “Siemens Türkiye olarak hayata değer ve anlam katan faaliyetlere büyük önem veriyoruz. Toplumsal anlamda sürdürülebilirliği destekliyoruz. Bu yaklaşımımızın en önemli yansımalarından biri Siemens Opera Yarışması. Genç sanatçılarımızın potansiyelini tüm dünyaya gösterme motivasyonunu taşıdığımız ve bu sene 20. yılını kutladığımız yarışmamızın iletişim stratejisini oluştururken özellikle dijital platformlara ve iş birliklerine ağırlık verdik. Bu sayede daha fazla gence ve sanatsevere ulaşabildik. Dijital platformlarda canlı yayından online kültür-sanat mecralarıyla iş birliğine, sosyal medyada trendlere uygun içeriklerden ülkemizin önde gelen müzik yazarlarının imza attığı özel haber çalışmalarına uzanan kapsamlı bir iletişim planını hayata geçirdik. Felis’ten gelen iki önemli ödül bu çalışmalarımızın başarısını ortaya koyması açısından bizler için oldukça kıymetli. Siemens Türkiye Kurumsal İletişim ekibi olarak, dijitalizasyon odağımız doğrultusunda önümüzdeki dönemde de iletişimde çıtayı yüksek tutmaya devam edeceğiz.”

Maltepe Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, 80. ölüm yıl dönümünde sevdiği şarkılar, türküler ve marşlarla andı.

Şef Füsun Batum yönetimindeki dev koronun, Maltepe Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde düzenlediği konsere, Maltepeli vatandaşlar büyük ilgi gösterdi. İki bölümden oluşan konserde, Türk sanat müziğinin birbirinden güzel eserleri Atatürk’ün anısına icra edildi.

Koronun seslendirdiğı ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatan “Yanık Ömer” isimli eser, büyük alkış topladı. Atatürk’ün sevdiği Rumeli türkülerini, zeybek oyunlarını seslendiren koronun “Harmandalı Zeybeği” nde sahnelenen zeybek gösterisi de, büyük beğeni topladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun onuncu yıl kutlamaları için bestelenen 10.Yıl Marşı, İzmir Marşı ve Hoş Gelişler Ola isimli marşları da seslendiren koroya dinleyiciler, Türk bayraklarıyla eşlik etti.