Şunun için etiket arşivi: kompozisyon

Neşet Günal’ın erken dönem başyapıtlarından 1956 tarihli ‘Bağbozumu’ tablosu, Ankara’da birbirine çok yakın iki müze; Ankara Resim Heykel ve Hacettepe Müzesi’nde sergilendiği ortaya çıktı. Her iki müzenin yetkilileri de tablolarının orijinalliğinden kuşku duymuyor

adikal gazetesinden Erkan Aktuğ’un haberine göre; Ankara ’da aralarında 1 km. bile mesafe olmayan iki müze… Ulus’taki Ankara Resim Heykel Müzesi ve Sıhhiye’deki Hacettepe Sanat Müzesi. Başkentin iki saygın müzesi olmalarının yanında bir ortak özellikleri daha var: Aynı anda Neşet Günal’ın ‘Bağbozumu’ adlı dev boyuttaki başyapıtına ev sahipliği yapıyorlar. Evet, yanlış okumadınız 2002’de hayata veda eden Günal’ın 1956 tarihli tablosu, şu sıralar hem Hacettepe Sanat Müzesi’nde hem de AnkaraResim Heykel’de sergileniyor. Yan yana koyup ‘aralarındaki 7 farkı bulun’ mantığıyla bakmazsanız iki resim de aynı. Üstelik boyutları da birebir tutuyor: 137×250 cm. Ama iki resim detaylı incelendiğinde figürler aynı olmakla birlikte bulutların şekillerinde, arkadaki peribacalarında, ağaçtan asılan çocuğun giysisinde, ağaç yapraklarında küçük farklar var.

Elbette ilk akla gelen şey, ‘Hangisi sahte?’ sorusu. Ama bu kararı vermek o kadar kolay değil. Çünkü çok sık rastlanan bir durum olmasa da bazı ressamların aynı resmi birden fazla ürettiği biliniyor. Edward Munch’ün dört adet olan ünlü ‘Çığlık’ tabloları. Türkiye ’de toplumsal gerçekçi resmin büyük ismi Neşet Günal da resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarlayan bir ressam. Ama ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğu bilinen bir durum değil. En azından taradığımız kaynaklarda böyle bir bilgiye rastlayamadık.

Gelelim ikiz ‘Bağbozumu’nun hikâyesine… Birbirine çok yakın iki müzede sergilenen iki resim arasındaki benzerliği fark eden kişi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Mustafa Salim Aktuğ. Ankara Resim Heykel’i ziyareti sırasında ‘Bağbozumu’nu gören Aktuğ, ‘Bu resmin aynısı bizim müzede de var’ diye içinden geçirip önce şaşırıyor, sonra da her iki resmi yakından inceliyor.

BİRDEN ÇOK KEZ ÇALIŞTI

İKİ ‘BAĞBOZUMU’ ARASINDAKİ 7 FARK 

1) Hacettepe’deki resimde imza sol üstte ‘NeşetGünal56’ diye, AnkaraResim Heykel’deki tabloda imza sağ altta ‘N.Günal56’ diye.
2) Üstte çocuğun kazağında düğme yok, altta var.
3) Üstte adamın kafasına bitişik bir yaprak var, altta yok.
4) Üstteki bulutla alttaki bulutun şekli farklı.
5) Üstte peribacasına bitişik bulut yok, alttaki resimde var.
6) Üstte kadının omzuna bitişik iki peribacası kovuğu yok, alttakinde iki adet var.
7) Üstte üç pencere var, altta beş pencere görülüyor.


“Neşet Günal’ın aynı kompozisyonu birden çok kez çalıştığı bilinen bir şey ama boyutlarının da aynı olması bana enteresan geldi” diyen Aktuğ, şöyle devam ediyor: “İki resmi de yakından inceledim, kataloglara ve kitaplara baktım. Ben iki resmin de orijinal olduğu kanaatindeyim. Resim Heykel’deki resim Günal’ın sağlığında yayımlanan katalog ve kitaplarda geçiyor. Hacettepe Müzesi’ndeki resimle ilgili de Neşet Günal’la annesini o resmin önünde gösteren fotoğraf var. Resim Heykel’deki daha ustaca boyanmış, daha sadeleştirilerek resmedilmiş, renkleri daha parlak. Hacettepe’deki resim daha soluk. Sanıyorum uzun süre Tıp Fakültesi Hastanesi’nin girişinde sergilendiği için zaman içinde hırpalanmış olabilir. İkisi de şaheser. Neşet Günal’ın toplumsal gerçekçi üslübunun oturduğu dönemin ilk şaheserleri bunlar. Ama sonuçta ben Neşet Günal uzmanı değilim. Onun uzmanı kişilerin değerlendirmesi daha doğru olur.”

Geçmiş dönemlerde sık sık sahte tablolarla gündeme gelen Ankara Resim Heykel Müzesi’nin müdürvekili Ali İhsan Gürsoy, müzelerindeki ‘Bağbozumu’nun orijinalliğiyle ilgili hiçbir kuşkusunun olmadığını vurguluyor: “Üniversitelerden uzman ekipler eşliğinde 2010-2011 yıllarında yapılan sayım ve incelemelerde Hacettepe’den profesörler de gördü bu resmi. O yüzden orijinalliğiyle ilgili en ufak bir kuşkum yok. Bu resmin en az 20 yılını biliyorum müzemizde. 90’lardaki sayımlarda da vardı, çeşitli sergilere de gönderildi. Ancak müze yenilendikten sonra yeni teşhir edilmeye başladı bu tablo. Daha önce müzenin deposunda bekliyordu. Bildiğim kadarıyla Devlet Resim Heykel Yarışmaları’ndan gelen tablolardan biri. Orijinalliği konusunda en ufak bir kuşkum yok.”

Müzelerindeki tablonun orijinalliği konusunda, Hacettepe Sanat Müzesi’nin müdür yardımcısı sanat tarihçi Dilek Şener’in de içi çok rahat: “Neşet Günal sağlığında bu resmi Hacettepe Çocuk Hastanesi’ne bağışladığını söylemişti. 2000’lerin başında Galeri Selvin’de açılan Ankara ’daki son sergisi sırasında da hastaneye gelip bu resmi görmüştü. Ayrıca resmin Hacettepe’de sergilendiğine dair 1957 tarihli fotoğraflar var elimizde. O dönem tıp fakültesinde öğrenci olan Prof. Talat Göğüş verdi bu fotoğrafları. Yine bizde sergilenen tablonun önünde Neşet Günal’ın annesiyle birlikte çektirdiği fotoğraf var. 2005 yılında hastaneden müze koleksiyonuna dahil edildi. Orijinalliği konusunda hiçbir terettüdüm yok. Ankara Resim Heykel’deki tabloyu biliyorum ama incelemedim. Devlet Resim Heykel Müzeleri deyince soru işareti uyanıyor ne yazık ki. 2012 itibariyle durum ortada. Ben 88’de öğrenci olarak Ankara ’ya geldiğimde bu müze bize klavuzluk etmişti. Ama günümüzde çağdaş Türk resmi konusunda sanat öğrencilerine kılavuzluk edebilir mi, kuşkuluyum.”

İKİSİNİ DE GÖRMEK GEREK

Daha önce Neşet Günal kitabı hazırlayan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Prof. Kemal İskender, Günal’ın resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarladığını ancak ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğunu bilmediğini söyledi. İskender, “ Ankara Resim Heykel Müzesi açılırken 300’den fazla tablo bizim müzeden ( İstanbul Resim Heykel Müzesi) gitti. Eğer bizden gidenlerden biriyse kuşku duymamak gerekir. Kesin orijinaldir. Sizin gönderdiğiniz belgelere baktım, Hacettepe’nin de sağlam kanıtları var. İkisi de orijinal gibi görünüyor. Neşet bey 60’lardan sonra benzer konular çalıştı ama böyle ikiz resimler yapmadı.” diye konuştu.
İstanbul Modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu’na da iki resim arasındaki benzerliği nasıl yorumladığını sorduk. Günal’ın anıtsal koleksiyonlarında çözüme kavuşturduğu figürlerini farklı resimlerinde tekrarladığını ve erken döneminde üslubunu sağlamlaştırmak için aynısını yeniden yapmış olabileceğini belirten Çalıkoğlu, “Fernand Leger etkili erken tarihli sözkonusu her iki resim, küçük farklılıklarla neredeyse birbirinin aynısı. Hangi gerekçeyle iki resim tamamlamış olacağına ilişkin bir yorumda bulunmam mümkün değil” dedi.
Orijinalliğini, sahteliğini işin uzmanlarına bırakalım. Ankara ’da birbirine çok yakın iki müzede Neşet Günal’ın erken dönem iki şaheseri sergileniyor, görmek gerek.

 Kaynak : [-]

40. İstanbul Müzik Festivali, “Umut ve Kahramanlar” teması çerçevesinde, 16 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda, Mercedes-Benz Türk AŞ’nin sponsorluğunda, Deutsches Symphonie Orchester Berlin’i ağırlıyor.

Orkestra, şef Sir Roger Norrington yönetiminde, festivalin bu yılki Onur Ödülü ‘nün sahibi, uluslararası platformda adından sıkça söz ettiren ünlü piyanist Hüseyin Sermet ‘e eşlik edecek.

Festivalin temasından yola çıkarak belirlenen konser programında, Ravel ‘in, I. Dünya Savaşı ‘nda sağ kolunu kaybeden, her ne koşulda olursa olsun “umudunu asla yitirmeyen” piyanist Wittgenstein için yazdığı “Sol El İçin Piyano Konçertosu” ve Beethoven ‘ın, kahramanlığı hem zaferi hem de trajedisiyle dile getiren 3. Senfoni ‘si “Eroica” yer alacak.

40. İstanbul Müzik Festivali ‘nin açılış töreninde festivalin “Onur Ödülü”nü alan Hüseyin Sermet, 1955 yılında İstanbul ‘da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı ‘nda başladığı eğitimini Paris Konservatuarı ile Alfred Cortot Paris Müzik Eğitim Fakültesi ‘nde Thierry de Brunhoff, Nadia Boulanger ve Maria Curcio ile sürdürdü. Olivier Messiaen ile de kompozisyon çalıştı. Aralarında Diapason d ‘Or ve MIDEM Classical Award ‘ın da bulunduğu pek çok ödüle değer görüldü. Yorumculuğunun yanı sıra besteci kimliğiyle de tanınan Hüseyin Sermet, Lorin Maazel, Mstislav Rostropoviç, Vladimir Jurowski, Semyon Bychkov, David Robertson, Lawrence Foster ve Maria João Pires gibi dünyanın en iyi müzisyenleri ile; Londra Filarmoni, Londra Kraliyet Filarmoni, Paris Orkestrası, Bavyera Radyo Senfoni, NHK, Şanghay, Tokyo ve Detroit Senfoni Orkestraları eşliğinde birçok konser verdi.

Camerata Salzburg, Stuttgart Radyo Senfoni ‘nin ardından Zürih Oda Orkestrası ‘nın birinci şefi olarak görev yapan Sir Roger Norrington, özellikle barok, klasik ve romantik dönem eserlerinin orijinaline tamamen sadık icralarıyla tanınıyor. Sir Roger Norrington, kemancı, tenor ve şef olarak birkaç yıl deneyim edindikten sonra Kraliyet Müzik Koleji ‘nde Adrian Boult ile çalışmalarına geri döndü. 1962 yılında Schütz Korosu ‘nu kurdu ve böylece otantik icrayı keşfetmekle geçen 30 yıllık macera başlamış oldu. Koroyla genellikle 17. ve 19. yüzyıl repertuarını kapsayan pek çok konser verdi ve kayıt yaptı. 1997 yılında “Sir” unvanı verilen Roger Norrington, Berlin, Viyana, Salzburg, Amsterdam, Paris, New York, San Francisco, Los Angeles, Chicago ve Londra ‘daki orkestraları sıklıkla yönetmektedir.

Deutsches Symphonie Orchester Berlin, 65 yıldır Almanya ‘nın en iyi orkestraları arasında sayılıyor. Almanya ‘nın demokratik ve kültürel değişiminin müjdecisi kabul edilen, gerçekleştirdiği çalışmalarla pek çok ilke imza atan topluluk, 1946 yılında Berlin ‘in Amerikan bölgesinde yayın yapan istasyon tarafından RIAS Senfoni Orkestrası adı altında kuruldu. Topluluk, 2011 yılında En İyi Opera Kaydı dalında Grammy ödülü kazandı.

Deutsches Symphonie Orchester Berlin Konseri biletleri 250, 200, 150, 100, 60 ve 30TL (öğrenci) üzerinden Biletix satış noktaları, Biletix Çağrı Merkezi (0216 556 98 00), www.biletix.com, İKSV (Nejat Eczacıbaşı Binası Sadi Konuralp Cad. No:5 Şişhane, Pazar hariç her gün 10.00–18.00 saatleri arasında) ve festival süresince Aya İrini Müzesi’nde bulunan gişeden alınabilir.

Kaynak :[-]

22. KAKAVA FESTİVALİ PROGRAMI

22. Kakava şenlikleri

Kırklareli Belediyesi tarafından bu yıl 22ncisi düzenlenen Karagöz Kültür, Sanat ve Kakava Festivali bugün saat 19.30da Atatürk Stadyumunda Veteranlar Futbol Karşılaşmaları kapsamında Kırklarelispor ile Alpulluspor arasında yapılacak olan maç ile start alacak.

26 Mayıs 2012 Cumartesi günü saat 22.45te Festival Alanında Atiye Konseri ile sona erecek olan etkinlikler kapsamında çeşitli Spor, Resim, Müzik Yarışmaları yapılacak.

9 gün boyunca Kırklareli halkının etkinliklere doyacağı proğram şu şekilde:

* 19 MAYIS 2012 CUMARTESİ 
Saat: 10.00da Doğan Işıkalp İlköğretim Okulunda Duvar Resimleri Etkinliği
Saat: 17.00da Gar Binasında Hüseyin Macar Kişisel Resim Sergisi Açılışı
Saat: 11.30da Festival Alanında Taekwondo Karşılaşması
Saat: 13.30da Cumhuriyet Mahallesi Meydanı Cumhuriyet Parkı Açılışı
Saat: 14.00da Kırklareli Üniversitesi Rektörlük Kültür Merkezi İlköğretim Okulları arası Karagöz-Hacivat Tiplemeleri Yarışması
Saat: 16.00da Kapalı Spor Salonu yanında MiniFEST Voleybol Karşılaşması (2000–2001–2002 yaş grubu)
Saat: 17.00da Kapalı Spor Salonu yanında MidiFEST Voleybol Karşılaşması (1998–1999 yaş gurubu)
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 21.00 Grup Records
Saat: 21.30 Cezayir
Saat: 22.10 Barış Bilgili

* 20 MAYIS 2012 PAZAR
Saat: 11.00da Karahıdır Koru Parkında Belediye Birimler Arası Paintball Turnuvası
Saat: 14.00–17.00da Sabahattin Ali Parkı, İstasyon Caddesinde Kırklareli Kültür Sanat ve Edebiyatçılar Derneği Şiir Dinletisi
Saat: 14.00da Oto Galericiler Sitesinde Tuning 39 Modifiye Araçlar Ses Yarışması
Saat: 14.00 Duathlon Bisiklet ve Koşu Karahıdır Korusu- Festival Alanı
Saat: 18.30da Dostluk Evinde Yöresel Tatlar Yarışması Kategori: Kekler
Alternatif Sahne Konserleri
Saat:21.00 ‘Kakava ve Sesleri‘ Yarışması Finali
* 21 MAYIS 2012 PAZARTESİ
Saat: 14.00da Kapalı Spor Salonu yanında Ritim Yarışması
Saat: 16.00da Başkanlık Makamında Karagöz Hacivat Atışmaları Kompozisyon Yarışması Ödül Töreni
Saat: 19.00da İstasyon Caddesinde Hollanda-Türkiye 400 yıl Bilinmeyenler Sergisi
Saat: 19.30da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması ( Lüleburgaz- Babaeski)
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Sebot
Saat: 21.15 Amblem
Saat: 21.45 Ayışığı Orkestrası
Saat: 22.15 İstasyon 39
Saat: 22.45 Grup Karakter
* 22 MAYIS 2012 SALI
Saat:12.00da Gar Binasında Kırklareli Amatör Ressamlar Derneği (KARDER) Karma Resim Sergisi
Saat:18.30da Kırklareli Hareketi Derneğinde Söyleşi- Beslenme ve Diyetin Kalp Sağlığı üzerindeki önemi
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Big Volant
Saat: 21.15 Grup Demo
Saat: 21.45 Müzikalite
Saat: 22.15 Ramço ve Grup Alaturka
Saat: 22.45 Grup Hücre
* 23 MAYIS 2012 ÇARŞAMBA
Saat: 10.00da Ali Nazmi Üstündağ Spor Kompleksinde İlköğretim Okulları arası Karagöz Futbol Turnuvası Küçükler Finali
Saat: 11.00da Ali Nazmi Üstündağ Spor Kompleksinde İlköğretim Okulları arası Karagöz Futbol Turnuvası Yıldızlar Finali
Saat: 17.00da Cevahir Kafede Teoman Hekimoğlu İmza Günü
Saat: 18.00da Kapalı Spor Salonu yanında Dostluk Evi Sokak Basketbolu Turnuvası Başlangıcı
Saat: 18.00da Dostluk Evinde Fotoğraf Sergisi Açılışı Bulgaristan Burgas Fotoğraf Derneği ve KIFSAD
Saat: 21.00da Kırklareli Üniversitesi Rektörlük Kültür Merkezinde Tiyatro: Alevli Günler İstanbul Halk Tiyatrosu
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Sahn-ı Sabote
Saat: 21.15 Hicaz Sanat Evi
Saat: 21.45 Grup Band
Saat: 22.15 Harun Atmaca
Saat: 23.00 Grup Rapick-Effa
* 24 MAYIS 2012 PERŞEMBE
Saat: 15.00da İstasyon Caddesi, Vilayet Meydanı, Cumhuriyet Caddesi, Anıt Kültür Parkı, Karagöz Parkı, Lise Merdivenleri ve İnci Parkında Sokak Çalgıcıları
Saat: 15.00da Gar Binası Önü, Festival Alanında UMKE Kurtarma Tatbikatı
Saat: 16.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması
Saat: 18.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması
Saat: 18.00da Show Düğün Salonunda Söyleşi-Kemik erimesi hastalığı
Saat: 18.00da Kapalı Spor Salonu yanında Dostluk Evi Sokak Basketbolu Turnuvası Finali
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Atatürk Anadolu Lisesi Rock Grubu
Saat: 21.15 Şadi Usul ve Saz Ekibi
Saat: 22.00 Rezonans
Saat: 22.45 Kıvanç Özalp
* 25 MAYIS 2012 CUMA
Saat: 12.00da Vilayet Meydanında AKUD Deprem Simülasyon TIRI, Gar Binası Önü, Festival Alanında AFAD Kurtarma Tatbikatı
Saat: 16.00da Anıt Kültür Parkında Bisikletli Denge Yarışması
Saat: 17.00da Festival Korteji – Başlangıç: Karagöz Parkı ‘Uçmak Özgürlüktür Balonların uçurulması, Babaeski Belediye Bandosu, TOBB Lisesi Halk Oyunları Ekibi, Kırklareli Belediyesi Halk Oyunları Ekibi, Erzurumlular Derneği Halk Oyunları Ekibi, Atatürk İ.Ö.O. Halk Oyunları Ekibi, Fahri Kasapoğlu İ.Ö.O. Halk Oyunları Ekibi, Anadolu Lisesi Halk Oyunları Ekibi, Çerkezköy Halk Eğitim Merkezi Zeybek Halk Oyunları Ekibi
Saat: 18.00da Festival Alanında Kakava Bereketi
Saat: 19.00da Festival Alanında Geleneksel Kakava Ateşinin Yakılması ve Gösteriler
Saat: 19.00da Sokak Çalgıcıları ( İstasyon Cad.-Vilayet Mey.-Cumhuriyet Cad-Anıt Kültür Park-Karagöz Park- Lise Merdivenleri, İnci Park)
ANA SAHNE GECE KONSERLERİ
Saat: 21.00 Magiya Dans Grubu
Saat: 21.10 Blues Of Rumeli
Saat: 22.20 Magiya Dans Grubu
Saat: 22.30 Volkan Konak

* 26 MAYIS 2012 CUMARTESİ
Saat: 12.00da Festival Alanı Motokros Akrobasi Gösterileri
Saat: 12.00 -15.30da Atatürk Kapalı Spor Salonu Briç Turnuvası
Saat: 14.00da Dostluk Evinde Festivalin Renkleri II. Fotoğraf Yarışması FİNALİ -KIFSAD
Saat: 15.00da Show Düğün Salonunda Söyleşi Demokratikleşen Türkiye ve Aydın Sorumluluğu Gazeteci Enver Aysever
Saat: 18.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması (Kırklareli-Malko Tırnova)
Saat: 19.00da Sokak Çalgıcıları ( İstasyon Cad.-Vilayet Mey.-Cumhuriyet Cad-Anıt Kültür Park-Karagöz Park- Lise Merdivenleri, İnci Park)
Ana Sahne Gece Konserleri
Saat: 20.50 Magiya Dans Grubu
Saat: 21.00 NEV
Saat: 22.30 Magiya Dans Grubu
Saat: 22.45 ATİYE
Saat: 24.00 Havai Fişek Gösterileri (u.e.)

 

http://www.luleburgaz.org

sanat duyuru

-MALATYA-

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ”Opera Komik” adlı oyunu Malatya’da tiyatroseverlerle buluşacak.

Nagle Jackson’un yazıp Çiğdem Aydın’ın çevirdiği ve Mutlu Güney’in yönettiğioyunda, Bizet’in operası Carmen’i izlemeye gelen, oğlunu soylu bir aileden bir kızla evlendirmek isteyen yeni zenginle, kızlarının paralı biriyle yuva kurmasını isteyen soylu ailenin asıl tiyatro oyununulocada sergilemesi anlatılıyor.
İzleyenleri 19. yüzyılın Parisin’de bir geceye götüren oyunda, Merih Atalay, Umut Demirdelen, Sevinç Erol, Mevra Ustaoğlu, Ebru Saçar, Nişan Şirinyan, Ergun Akvuran, Yusuf Atala, Burhan Yıldız, Erdoğan Aydemir, Şeyda Pektok ve Zeynep Alper rol alıyor.
Oyun, Sabancı Kültür Merkezi’nde 20 Nisan Cuma günü saat 20.00’de, 21 Nisan Cumartesi günü de 14.00 ve 20.00’de izlenebilecek.

–SİVAS-

Sivas Devlet Tiyatrosu (SDT), bu hafta, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın yaşamını konu alan “İlk Yıllar-Roksolan” adlı oyun ile “Dans Eden Eşek” adlı çocuk oyununu sahneleyecek.

 SDT, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın yaşamını konu alan, Orhan Asena’nın kaleme aldığı “İlk Yıllar-Roksolan” adlı oyunu, bugün, yarın ve Cumartesi günü sanatseverlerle buluşturacak. SDT Müdürü ve Bölge Sanat Yönetmeni Abdullah Ceran’ın rejisörlüğünde sahneye taşınan oyunda, “Hürrem” karakterini SDT oyuncularından Begüm Şahin, “Süleyman” rolünü ise Nesimi Kaygusuz üstleniyor.

Kalabalık sanatçı kadrosuna sahip olan oyunda, Ömer Eryiğit, Burcu Ongun Altay, Fulya Ülvan, İlhan Gözde Giray, Volkan Gündüz, Selçuk Veysel Zurnazanlı, Filiz Uysal, Kerem Yücel, Can Atak, Burçhan Göze, Filiz Demiralp, Özge Günay, Negahan Yazıcı, Ufuk Bostancı ve Serhat Candan rol alıyor.

Devlet tiyatrolarında 26 yıl aradan sonra SDT tarafından sahneleneceği, ilk kez Anadolu’da perde açacağı belirtilen oyunun prömiyeri bugün saat 19.30’da Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılacak. Oyun, yarın saat 19.30’da, Cumartesi günü ise saat 14.00 ve 19.30’da sahnelenecek.

SDT, ayrıca 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla minik tiyatroseverler için perdelerini açacak. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla 23 Nisan Pazartesi ve 25 NisanÇarşamba günü “Dans Eden Eşek” adlı çocuk oyunu sahnelenecek.

Eric Vos’un yazdığı, Can Gürzap’ın çevirisini yaptığı oyunda, Özge Günay, Begüm Şahin, Kerem Yücel, Can Atak, Burcu Ongun Altay ve Burçhan Göze rol alıyor. Oyunda, hırsızlık yapmak ya da dürüst insan olmak arasında seçim yapan iki kafadarın hikayesi anlatılıyor.

“Dans Eden Eşek” adlı oyun 23 Nisan Pazartesi günü saat 10.30 ve 13.30’da, 25 Nisan Çarşamba günü ise 13.30’da sahnelenecek.

-İZMİR-

İzmir Sinema Festivali 11 yıl aradan sonra sinemaseverlerle buluşuyor. İzmir’de sanatseverleri etkinliklerle dolu bir hafta bekliyor.

Kentte 1989-2000 yıllarında kesintisiz düzenlendikten sonra ara verilen Uluslararası İzmir Film Festivali, Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmirBüyükşehir Belediyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle sinemaseverlerle yeniden buluşuyor.

Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde 22 NisanPazar günü yapılacak açılışla başlayacak festival kapsamında Karaca, İzmir ve Batı sinemaları ile DEÜ Sürekli Eğitim Merkezi (DESEM), Fransız KültürMerkezi’nde toplam 103 film gösterilecek.

Festivalin ulusal yarışma bölümünde ise 2011-2012 yapımı 10 Türk filmi “Aşk ile Devrim”, “Bu Son Olsun”, “Eylül”, “Geriye Kalan”, “İz”, “Labirent”, “Nar”, “Oğul”, “Ölü Bedenden Fısıltılar” ve “Simurg”, Altın Artemis ödülünü almak için mücadele edecek.

Festivalin yarışma dışındaki gösterimlerine üç filmle katılacak olan Nuri Bilge Ceylan, 22 Nisan akşamı yapılacak açılışta “Sinemaskop Türkiye” başlıklı fotoğraf sergisini sanatseverlerle buluşturacak. Ceylan, 23 Nisan Pazartesi günü Fransız Kültür Merkezi’nde atölye çalışmasına katılacak.

Festivalde, ulusal yarışma bölümünün yanı sıra dünya filmleri, kurmaca kısa filmler, belgeseller, Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) mezunu sinemacıların çalışmalarından örnekler başlığı altında film gösterimleri yapılacak ve İzmirliler her sinemada 5’er gösterimden tüm filmleri ücretsiz izleyebilecek.

İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (İZDSO) yarın akşam Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde, Işıkkent Eğitim Kampüsü’nün iş birliğiyle 23 Nisan özel konseri verecek.

Şef Aytuğ Ülgen yönetimindeki konserin solistliklerini kemanlarıyla Berfin Aksu ile Ezgisu Apaydın, viyolonselle Doruk Vicdan yapacak.

İzmir’de gelecek hafta sunacağı IV. Murad operasının prömiyerine hazırlanan İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB) minik izleyiciler için tek perdelik “Pamuk Prenses” balesini sahneleyecek.

İzmir Devlet Tiyatroları (İZDT) bu hafta 4 salonda perdelerini açacak.

İZDT’nin Konak Sahnesi, hafta boyunca “Budala” adlı oyuna ev sahipliği yapacak. Dostoyevski’nin ölümsüz eserini İzmir’de Bozkurt Kuruç sahneye koyuyor. Oyun, çevresindeki tüm kötülüklere rağmen iyilikten vazgeçmeyen Mişkin karakterinin başından geçen olaylarla “İyi olmak mümkün müdür-” sorusuna yanıt arıyor.

Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi ve Konak Melek Ökte Sahneleri de bu hafta küçük tiyatroseverler için perdelerini açacak.

İki sahnede “Deniz Kızı” ve “İki Kova Su” adlı çocuk oyunları dönüşümlü izlenebilecek.

Sanatseverler, Karşıyaka Oda Tiyatrosu’nda “Henry ve Alice’nin Gizli Yaşantısı” adlı oyunu izleyebilecek.

David Tristram’ın yazdığı, Sinan Pekinton’un yönettiği iki perdelik oyunda, iletişim sorunu yaşayan çiftin öyküsü anlatılıyor.

Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Aydın Doğan Vakfı 28. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması sergisi bu hafta da gezilebilecek.

İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi, Emine Bıyıklı’nın “Bir Yitik Zaman” adlı resim sergisine ev sahipliği yapıyor.

Sanatseverler, Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi’nde “Kadın Konulu Karikatürler” karma sergisini gezebilecek.

Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde Figen Onat, Zeynep Türkileri, Tülay Baytosun, Emel Say, Özgül Evren Atasoy, Hüseyin Çaygül, Funda Yalçın, Fatma Atagan, Erengül Mülayim’in çalışmalarından oluşan karma resim sergisi izlenime sunuluyor.

Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi her cumartesi olduğu gibi bu hafta da Deniz Özgökbel’in Karagöz-Hacivat gösterisine ev sahipliği yapacak.

-ANTALYA-

Antalya devlet opera ve balesı (antdob), bugun wıllıam shakespeare’ın unlu eserı ”bır yaz gecesı ruyası” balesını sahneleyecek.

Antalya Devlet Opera ve Balesi (ANTDOB), bugün William Shakespeare’in ünlü eseri ”Bir Yaz GecesiRüyası” balesini sahneleyecek.

Müzikleri Felix Mendelssohn’a ait eserin, proje ve koreografisi Mehmet Balkan’a, librettosu ise Şefik Kahramankaptan’a ait.

Ana teması aşk ve evlilik olan eser, karışık ilişkiler üzerinden bu iki kavramın komikliğine vurgu yapıyor. Eser, müziği, dansları ve koreografisiyle görsel bir şölene davet ediyor.

ANTDOB sanatçıları, sahnelendiği ilk Günden bu yana kapalı gişe oynayan Broadway’in ünlü müzikali ”West Side Story(Batı Yakasının Hikayesi)” ile 21 ve 23 Nisan’da sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın en çok izlenen müzikalleri arasında yer alan ”West Side Story”, William Shakespeare’in eseri Romeo ve Juliet’in güncel bir uyarlaması.

20’den fazla Oscar ve Grammy ödülüne sahip müzikal, New York’un Batı yakasında Porto Riko’lu göçmen gençlerin oluşturduğu ”The Sharks” ile göçmenlerin artışından rahatsızlık duyan Amerikalı gençlerin çetesi ”The Jets” arasındaki gerilim ve kavgalarla karışık bir aşk hikayesini konu alıyor.

Arthur Laurents’in kitabından uyarlanan ve müziklerini Leonard Bernstein’ın yaptığı, sözleri Stephen Sondheim tarafından yazılan müzikalin rejisi ve koreografisi Mehmet Balkan’a ait. Eserde Antalya Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nı Şef Hakan Kalkan yönetiyor. Koro şefleri ise Caner Ruhselman ve Krastin Nastev. Dekor tasarımı Tayfun Çebi’ye, kostüm tasarımı Funda Çebi’ye ait eserde, Maria’yı Sema Çavuşoğlu ve Pırıl Şengenç, Tony’i ise Atay Ergezen ve Fatih Şanal seslendiriyor.

ANTDOB sanatçıları 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda minikler için sahneye çıkacak. Opera ve bale sanatçıları, minik izleyicileri için ”Haydi Çocuklar Operaya” adlı eseri sahneleyecek. Eğitici özelliğe sahip eserle 5 yaş ve üstü çocuklar operaya geldiklerinde dekorları görme ve opera hakkında bilgi alma şansına sahip olacak.

ANTDOB’un hazırladığı müzikli oyun ”Türküyem”, 24 Nisan’da Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşacak. Erdal Tuğcular’ın türkülerin düzenlemelerini ve kompozisyonunu yaptığı eserin librettosu Fatih Şanal’a ait.

Eserler, Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde izlenebilir.

ADT

Antalya Devlet Tiyatrosu (ADT) oyuncuları, 22 Nisan’a kadar yönetmenliğini Işıl Kasapoğlu’nun yaptığı ”Eşeğin Gölgesi” adlı oyunu sahneleyecek.

Oktay Gözpınar, Bahar Işık, Uğur Sertel, Gökhan Tüzün ve Murat Bölük’ün rol aldığı oyunda, şehirdeki panayıra gitmek isteyen Berber Şaban bir eşek kiralar. Yolculuk sırasında aşırı sıcaktan bunalan Şaban, biraz dinlenmek için durur ve eşeğin gölgesine oturur. Eşek sahibi Mestan, ”Ben sana eşeği kiraladım, gölgesini değil” diyerek gölge kirası ister. Bunun üzerine iki taraf arasında çıkan tartışma, ülkenin eşekçiler ve gölgeciler olarak ikiye bölünmesiyle sonuçlanan politik bir davaya dönüşür.

ADT oyuncuları 22 ve 24 Nisan’da ”Pinokyo” adlı çocuk oyunuyla minik tiyatroseverlerin karşısında olacak. Carlo Collodi’nin yazdığı, Brian Way’in tiyatroya uyarladığı eserin yönetmeni Ahmet Avkıran. Eserin dekor ve kostümleri Özlem Karabay’a, müzikleri İhsan Kılavuz’a, ışık tasarımı Namık Gürsoy’a ait.

Topluluk, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda minik izleyicileri için Miguel de Cervantes’in yazdığı, Özen Rodop’un oyunlaştırdığı ”Don Kişot” adlı eseri sahneleyecek. Yönetmenliğini Ebru Kara’nın üstlendiği oyunda Başak İşür, Erol Karayılan, Samet Kara, Çağdaş Çobanoğlu, Murat Çapar, Gizem Kutluyıl, Eray Ercan, Mehmet Çetin ile Ecem Gözpınar rol alıyor.

ADT sanatçıları 25 Nisan Çarşamba Günü de Aziz Nesin’in ”Toros Canavarı” adlı eserini sahneleyecek. Yönetmenliğini Ali Meriç’in üstlendiği ”Toros Canavarı”nda Fatih Kahraman, Senem Şahin, Sedat Mayadağ, Gerçek Sağlar, Selim Türkışık ve Ebru Zeliha Sırkıntı rol alıyor.

Oyunda Nuri Sayaner isimli mülayim bir memur emeklisi, ailesiyle monoton bir hayat sürmektedir. Aile bir taraftan geçim sıkıntısıyla diğer taraftan onları apartmandan atmak isteyen ev sahibiyle uğraşmaktadır. Tahliye davasını kazanan Sayaner ailesinin sevinci çok uzun sürmez. Ev sahibi, alt ve üst katlara yerleştirdiği adamlarla ve çevirdiği türlü oyunlarla apartmanı zindana çevirir. Nuri Bey, ailesinin ısrarları sonucu karakola gidip şikayetçi olmak zorunda kalır. Yıllardır aranmakta olan ”Toros Canavarı” adıyla nam yapmış seri katil yerine emekli memur Nuri Bey Polisler tarafından yakalanır. Nuri Sayaner’in karakola adımını attığı o geceden sonra herkesin kaderi değişir.

Sergi

Ressam Erkan Gürkan’ın, ”Ustadan Tükenmez Kalem Mucizesi” adlı resim sergisi, Erdem Beyazıt Kültür Merkezi’nde (EBKM) açıldı. Kepez Belediyesi’nin desteği ile açılan ve sanatçının tükenmez kalem kullanarak yaptığı eserlerden oluşan sergisinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün portreleri, Antalya manzaraları ile çeşitli çalışmalar yer alıyor. Sergi, 25 Nisan’a kadar gezilebilecek.

Zübeyde Hanım Çocuk Sitesi’nde kalan çocukların yaptığı resimler, Antalya Müzesi Sanat Galerisi’nde ziyarete sunuldu. Sergide, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne bağlı Zübeyde Hanım Çocuk Sitesi’nde kalan 30 çocuğun yaptığı resimler yer alıyor. Sergi, 30 Nisan’a kadar açık kalacak.

-DİYARBAKIR-

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (DDT), “Ak Kartalın Oğlu Gılgameş”i yeniden sanatseverlerle buluşturacak.

DDT, Orhan Asena’nın yazdığı, Tamer Levent’in yönettiği, “Ak Kartal’ın Oğlu Gılgameş” adlı oyununu uzun aradan sonra bu hafta yeniden seyircisinin beğenisine sunacak. İnsan evriminin anlatıldığı oyunda, Orkun Gülşen, Dilek Mengi, Ozan Hafızoğlu, N. Özgün Çoban, Mümtaz Aydoğan Mengi, Uğur Çınar, Gonca Coşkun, Fatih Yurdakul, Ercan Kılıçarslan, Sevi Demirçivi ve Kerem Corogil rol alıyor.

Dekoru Murat Gülmez’e, kostümü Funda Karasaç’a, ışığı İzzettin Biçer’e, koreografisi de Sibel Erdenek’e ait oyun, bu akşam ile 20 ve 21 Nisan’da Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Sanat Merkezi Orhan Asena Sahnesi’nde sahnelenecek. DDT, küçük seyircileri için ise 22-23-25 Nisan’da “Oz Büyücüsü”, 24 Nisan’da da “Yaşama Hakkı”nı sergileyecek.

DDT, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Vanlı depremzede çocuklara “Kurnaz Avukat” oyunuyla sürpriz yapacak. DDT, bölge illerine yaptığı turne kapsamında, Van Devlet Tiyatrosu Müdürlüğünce, 22 Nisan-8 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek “11. Akdamar Çocuk ve Gençlik Tiyatro Şenliği” çerçevesinde, 22 Nisan’da çocuk oyunu ekibiyle kostümleriyle şenlik kortejine katılacak. 23 Nisan’da ise 2 seans halinde, Fügen Sipahi’nin çevirip uyarladığı, Orkun Gülşen’in yönettiği “Kurnaz Avukat” oyununu küçük seyircilerle buluşturacak.
DDT, Van’ın ardından 24 Nisan’da Hakkari’de de aynı oyunu ücretsiz olarak çocukların beğenisine sunacak.

Bu hafta yoğun sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapacak Diyarbakır’da ayrıca, Büyükşehir Belediyesi’nce 29 Nisan-6 Mayıs tarihleri arasında tiyatro festivali düzenlenecek. İstanbul, Ankara, Süleymaniye ve Duhok gibi kentlerden toplam 16 tiyatro topluluğu, festivalde oyunlarını tiyatroseverler için sahneleyecek. Festivalde, ayrıca kukla, mask yapım ve uygulama ile canlı heykel atölyeleri gerçekleştirilecek.

Surlardaki bellek
Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Evren Daşdağ, “Uluslararası Diyarbakır Surları Sempozyumu ve Çalıştayı” kapsamında “Surlarda Bellek” konulu sergisini bugün izlenime sunacak. Sergi, 2 gün açık kalacak.

DSM ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliğiyle açılan Remzi Raşa’nın “Yalnızlığı Seçmek” Bir Retrospektif: 1946-2006″ sergisi ise Sümerpark Sanat Galerisi’nde devam ediyor. Raşa’nın 50 eserinin izlenime sunulduğu sergi, 6 Mayıs’a kadar görülebilir.

Siirt’te Güres Caddesi’ne fotoğraf sanatçısı Emin Sadık’ın kentin doğal ve kültürel zenginliklerini anlattığı fotoğraf sergisi, hafta sonuna kadar açık kalacak.

-MARDİN-

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nde açılan küratörlüğünü fotoğraf tarihçisi Engin Özendes’in üstlendiği “Seyreyle Ara Güler Mardin’de” fotoğraf sergisi devam ediyor. 

Usta fotoğrafçı Ara Güler’in fotoğraflarının yer aldığı sergi, “Tanımak ve Anlamak” ile “Yüz Yüze” başlıklı iki bölümden oluşuyor. 114 eserin bulunduğu sergi, bir yıl süreyle vatandaşların ziyaretlerine açık olacak.

-KONYA-

Bin Nefes Bir Ses Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında yabancı ülkelerden gelenOyuncuların sahnelediği tiyatro Oyunları, Konyalı sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.

Bin Nefes Bir Ses Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında yabancı ülkelerden gelen Oyuncuların sahnelediği tiyatro Oyunları, Konyalı sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.

Festival kapsamında bugün ve yarın Ankara Devlet Tiyatrosu, “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı Oyunu Selçuk Üniversitesi (SÜ) Dilek Sabancı Konservatuvarı’nda saat 20.00’da izleyenlerle buluşturacak.

Azerbaycan’dan festivale katılan tiyatro grubu ise “Aldatılmış Er” adlı Oyunla yarın Konya Devlet Tiyatrosu (KDT) sahnesinde saat 15.00 ve 20.00’da sanatseverlerle buluşacak.

Tataristan 21 Nisan’da “Kurt Kanı” adlı Oyunla saat 15.00 ve 20.00’da KDT sahnesinde olurken, aynı gün Ankara Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği “Fosforlu Cevriye” saat 15.00 ve 20.00’da SÜ Dilek Sabancı Konservatuvarı’nda izleyenlerle buluşacak.

Kırgızistan ise “Can Azığı” isimli Oyunla 22 Nisan’da saat 15.00 ve 20.00’da KDT sahnesinde sanatseverlerle buluşacak.
Festivalin ev sahipliğini yapan KDT, iki çocuk Oyunu “Güzel ve Çirkin”,
“Dört Köşe Palyaço” ile bu hafta minik izleyicilerinin karşısına çıkacak.
Dekoru Aytuğ Dereli’ye, kostümleri Ceren Karahan’a, ışık düzeni Hakan Özdemir’e ait “Güzel ve Çirkin” adlı Oyunda Nur Yazar, Tuncay Aynur, Ozan Çobanoğlu, Ebru Gülerarslan, Ahmet Çökmez, Ferdi Dalkılıç, Özlem Özkan, Nevra Sayar, Gonca Kunduzcu, Selin Genç, Çağatay Eker, Canan Kalkır ve Duygu Biçer rol alıyor.

Işıltılı şatoda yaşayan prensin yaşlı bir dilenci kadın tarafından çirkin bir yaratığa dönüştürülmesinin ardından çirkin prensin elindeki sihirli gülün son yaprağı dökülene kadar kendisini sevecek bir kızı bulması gerektiğini anlatan Oyun KDT sahnesinde 23 Nisan’da saat 15.00’da izlenebilecek.

Tamay Sayar-Şekip Taşpınar’ın yazdığı çocuk Oyunu “Dört Köşe Palyaço” ise 23 Nisan’da saat 11.00 ile 14.00’da SÜ Dilek Sabancı Konservatuvarı’nda izleyenlerle bir araya gelecek.

Festivalin son günü olan 24 Nisan’da ise Kosova’dan gelen tiyatro grubu

“Renkler Ülkesi Barış İstiyor” adlı çocuk Oyunuyla KDT sahnesinde minik izleyenlerle buluşacak. Oyunsaat 11.00 ve 14.00’da sahnelenecek.

-ANKARA-

Yönetmenliğini Peter Berg’in yaptığı bir dönemin favori savaş oyunu olan “Amiral Battı”nın hikayesinden uyarlanan aksiyon ve bilim kurgu “Battleship” vizyona giriyor.

Başkent sinemalarında bu hafta 3 film seyirciyle bulaşacak.

Yönetmenliğini Peter Berg’in üstlendiği “Battleship” vizyona giriyor. Bir dönemin favori savaş oyunu olan Amiral Battı’nın hikayesinden uyarlanan filmde, Amerikan ordusuna bağlı John Paul Jones Savaş Üssü’nde görevli bir subay olan Teğmen Alex Hopper, orduda görevli fizyoterapist nişanlısı Sam ve Sam’in babası da olan Amiral Shane ile Hopper’ın ağabeyi komutan Stone’in, dünyayı tehdit eden süper güçlere karşı 3 koldan, denizden, karadan ve havadan verdikleri mücadele anlatılıyor. Filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini Peter Berg üstlenirken, oyuncu kadrosunda Taylor Kitsch, Liam Neeson, Alexander Skarsgard, Brooklyn Decker ve Rihanna Asano gibi isimler yer alıyor.

Animasyon, macera türünü sevenler için “Korsanlar” sinemalarda. Gideon Defoe’nun aynı adlı çocuk kitabından senaryolaştırılan filmin yönetmenliğini Peter Lord ve Jeff Newitt beraber üstleniyor. Filmin orijinal seslendirme kadrosunda Hugh Grant, Brendan Gleeson, Jeremy Piven, Brian Blessed gibi isimler bulunuyor. Türkçe dublaj kadrosunda ise Osman Alkaş, Murat Şen, Burcu Esmersoy ve Barış Özgenç yer alıyor. Filmde, “Yılın Korsanı” ödülünü almak için rakipleri Kara Bellamy ve Pala Bıyık Liz’i alt etmek zorunda olan Kaptan Korsan’ın macerası anlatılıyor.

Haftanın bir diğer filmi, gerilim türündeki “Öbür Dünyadan”. Televizyon dizilerinin yazarı, yapımcısı ve yönetmeni olarak tanınan Nick Murphy’nin ilk uzun metrajlı sinema filmi olan yapıtta, başrollerini Rebecca Hall, Dominic West paylaşıyor. Filmin senaryosunu Stephen Volk ile Nick Murphy’e ait. Filmde, 1. Dünya Savaşı’nın İngiltere’de yaşattığı acılar ve kayıplar anlatılıyor.

Sinemalar

Kızılay Büyülü Fener: “Titanların Öfkesi”, “Korsanlar”, “Yer Altı”, “Açlık Oyunları”, “Öbür Dünyadan”, “Battleship”, “Şahane Misafir”, “Amerikan Pastası”, “Doğa Üstü”, “Aşk Yemini”, “Çapraz Ateş”, “Loraks”.

Bahçelievler Büyülü Fener: “Açlık Oyunları”, “Şahane Misafir”, “Battleship”, “Aşk Yemini”.

Metropol: “Battleship”, “Korsanlar”, “Yer Altı”, “Titanların Öfkesi”, “Fetih 1453”, “Sen Kimsin-“, “Açlık Oyunları”, “Amerikan Pastası: Buluşma”, “Öbür Dünyadan”.

Optimum: “Korsanlar”, “Loraks’, “Doğaüstü”, “Açlık Oyunları”, “Çapraz Ateş”; “Battleship”, “Öbür Dünyadan”, “Fetih 1453”, “Amerikan Pastası: Buluşma”.

-ESKİŞEHİR-

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda, “Şimdi Olmaz Sevgilim”, “Bay Kolpert” ve “Küçük Kara Balık” adlı Oyunlar sahnelenecek.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda, “Şimdi Olmaz Sevgilim”, “Bay Kolpert” ve “Küçük Kara Balık” adlı Oyunlar sahnelenecek.

Kitapları dünyanın birçok diline çevrilen İranlı yazar Samed Behrengi’nin ödüllü çocuk masalı “Küçük Kara Balık” Şehir Tiyatroları sanatçısı Ali Eyidoğan tarafından Oyunlaştırıldı.

Dünyaya meraklı küçük bir balığın özgürlüğe uzanan yolculuğunun anlatıldığı Oyunda Emre Demirci, Zuhal Lale, Ozan Çolak, Şayan Noyan, Çisem Erdoğan, İlker Alemdar ve Saffet Öztürk rol alıyor. Oyun, 23 Nisan’da saat 11.00’da, 26 Nisan’da ise saat 14.00’da Çağdaş Cam Sanatları Müzesi Çocuk Sahnesi’nde sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Evlilik, aşk ve aldatma konularını tempolu ve mizahi bir dille ele alan

“Şimdi Olmaz Sevgilim” Oyununda ise Mehmet Alp Sunaoğlu, Mustafa Kılıkcı, Ezgi Çoşkun, Zuhal Lale, Çisem Erdoğan, Şayan Noyan, İlker Alemdar ve Saffet Öztürk rol alıyor. Ercüment Yılmaz’ın yönettiğiOyun, 24 Nisan’da saat 20.00’da Sultandere Sahnesi’nde,izlenebilinecek.

Alman tiyatrosunun genç yıldızlarından David Gieselmann’ın “Bay Kolpert” adlı Oyunu ise Mehmet Ergen yönetmenliğinde yarın ve 25, 26 Nisan’da saat 20.00’da Tepebaşı Sahnesi’nde izlenime sunulacak.

-SAMSUN-

Samsun Devlet Opera ve Balesi bu hafta “Zorba”yı tekrar sahneleyecek, Samsun Devlet Tiyatrosu’nda “Kayıp Bolluk Ülkesi” adlı çocuk oyunu 23 NisanUlusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıylaücretsiz sahnelenecek.

Samsun Devlet Opera ve Balesi bu hafta “Zorba”yı tekrar sahneleyecek, Samsun Devlet Tiyatrosu’nda “Kayıp Bolluk Ülkesi” adlı çocuk oyunu 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla ücretsizsahnelenecek.

Samsun Devlet Opera ve Balesi, bu akşam saat 20.00’da “Zorba” isimli baleyi, Samsunlu sanatseverler için tekrar oynayacak.

Müziklerini Mikis Theodorakis, koreografisini Lorca Massine, orkestra şefliğini Tolga Taviş ve Oğuzhan Kavruk’un yaptığı, Anna Krzyskow’un sahneye koyduğu eserde, Girit’te küçük bir Yunan kasabasında yaşayan Zorba, kasabaya yerleşmek için Amerika’dan gelen John ve ona aşık Marina ile Zorba’yı seven Monolies’in hikayesi anlatılıyor.

Samsun Devlet Tiyatrosu’nda ise 24 Nisan Salı ve 25 Nisan Çarşamba günü Adana Devlet Tiyatrosu’nun hazırladığı “Kayıp Bolluk Ülkesi” isimli çocuk oyunu küçük sanatseverler için sahnelenecek. Ücretsizoyunun biletleri Devlet Tiyatroları gişelerinden temin edilebilecek.

-ZONGULDAK-

Zonguldak’ta kültür-sanat etkinlikleri kapsamında Antalya Devlet Tiyatrosu, “Toros Canavarı” adlı tiyatro Oyununu sahneleyecek.”Toros Canavarı” adlı Oyunu, 20-21 Nisan tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi’nde izleyenlerle buluşturacak.

Zonguldak’ta kültür-sanat etkinlikleri kapsamında Antalya Devlet Tiyatrosu, “Toros Canavarı” adlı tiyatroOyununu sahneleyecek.

Antalya Devlet Tiyatrosu, Aziz Nesin’in yazdığı ve Ali Meriç’in yönettiği

“Toros Canavarı” adlı Oyunu, 20-21 Nisan tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi’nde izleyenlerle buluşturacak.

Fatih Kahraman, Senem Şahin, Kader Gözpınar, Sedat Mayadağ, Gerçek Sağlar, Selim Türkışık ve Ebru Zeliha Sırkıntı’nın rol aldığı Oyun, karısı, tıp fakültesinde okuyan oğlu ve evde kalmış kızı ile kirada oturan kiracı ve ev sahibi arasında geçen hikayeyi konu alıyor.

-TRABZON-

Trabzon Devlet Tiyatrosu, “Islık Sever Max” adlı tiyatro Oyununu sahneliyor.

Trabzon Devlet Tiyatrosu, “Islık Sever Max” adlı tiyatro Oyununu sahneliyor.

Carsten Krüger ve Volker Ludwig’in yazdığı, Meriç Gök’ün Türkçeye çevirdiği ve Birkan Görgün’ün yönettiği “Islık Sever Max” adlı Oyunda Emre Ön, Sinem Bilgin, Dalya Filmci, Birkan Görgün ve Yavuz Topçuoğlu rol alıyor.

Dekor ve kostümleri Aytuğ Dereli, ışık tasarımı Muharrem Boran, müzikleri Emin Serdar Kurutçu’ya ait Oyun, bugün ve yarın 13.00’da, 22 Nisan Pazar günü saat 13.30’da, 23 Nisan Pazartesi ise saat 13.00’da Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde tiyatro severlerle buluşacak.

Oyunda, her gün aynı işleri büyük bir can sıkıntısıyla yapan beş arkadaşın her zamanki gibi aynı yerde, aynı bankta oturmaları ve o sırada oradan geçmekte olan bir Oyuncunun kendilerine bir teklif sunmasıyla gelişen olaylar konu ediliyor.

Trabzon Güzel Sanatlar Galerisi’nde yer alan Serdar Yılmaz’a ait kişisel resim sergisi, 22 Nisan Pazar gününe kadar sanatseverler tarafından gezilebilecek.

-ORDU-

Ordu Devlet Tiyatrosu’na bu hafta “Antigone” ile İstanbul Devlet Tiyatrosu konuk olacak.

“Antigone”, yarın ve 21 Nisan Cumartesi günü Ordulu sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Sophokles’in yazdığı, Sabahattin Ali’nin Türkçeleştirdiği ve Kenan Işık’ın oyunlaştırıp sahneye koyduğu eserde, iktidarı ele geçirmek adına savaşa tutuşup birbirlerini öldüren iki kardeşten birinin gömülmesine devlet otoritesinin izin vermemesinin nasıl bir toplumsal travmaya yol açtığı, güçlülerin, iktidar sahiplerinin ne adına ve niçin yasa koydukları, sadece bir aileyi ya da bir aşireti ilgilendiren çok özel, spesifik durumlar için de yasa koymanın doğru bir yaklaşım olup olmadığı gibi konular anlatılıyor.

-ELAZIĞ-

Elazığ’da, İzmir Devlet Tiyatrosu “Yerin Altında” adlı Oyunu sahneye koyacak.

Sema Göktaş’ın yazdığı ve Tayfun Erarslan’ın yönettiği Oyunun dekor tasarımı Behlüldane Tor’a, giysitasarımı Buket Başaran Akkaya’ya, ışık tasarımı ise Osman Uzgören’e ait.
Fantastik bir öyküyü, trajikomik biçimde ele alan Oyunda, “Dünyayı tehdit eden felaket senaryoları gerçekleşse, günümüz Türkiye’sinde neler olurdu-” sorusuna eğlenceli bir dille yanıt aranıyor.
Oyunda Canan Erener Şen, Fatih Özyiğit, Gerçek Özkök Yağcı ve Zafer Öncül rol alıyor. 2 perdelik Oyun25-26 Nisan saat 20.00 Elazığ Klasik Devlet Türk Müziği korosunda sahnelenecek.

Gitarın iki ustasından İş Sanat’ta sıra dışı bir buluşma

john Williams John Etheridge

İş Sanat; nisan ayında biri klasik diğeri caz, iki gitaristin buluştuğu orjinal bir projeye ev sahipliği yapacak. İş Sanat izleyicileri; gitarın iki önemli ismi, besteci-aranjör John Williams ve John Etheridge birlikteliğinden ortaya çıkan renkli bir buluşmayı izleme şansı bulacak.

Klasik gitar ile çelik telli akustik gitarın  baştan çıkaran birlikteliğini her zaman keşfetme arzusu duyan ve John Williams’ın bu tutkusunu hayata geçirmek için John Etheridge ile bir araya gelmesiyle ortaya çıkan proje, 12 Nisan Perşembe akşamı İş Sanat’ta gerçekleşecek.

Bu proje ile kendi jenerasyonunda gitarın önde gelen temsilcilerinden biri olarak kabul edilen John Williams, Pat Metheny’nin “dünyanın en iyi gitaristlerinden biri” olarak nitelendirdiği John Etheridge ile aynı sahnede buluşacak.

Bir ilk olma özelliği taşıyan bu özel projede sanatseverleri; solo setler, özgün kompozisyonlar ve Afrika ile Amerika’dan müziklerin yanı sıra, İngiliz besteci Paul Hart’ın tamamen bu ikili için yeni bestelediği “Ludwig’s Horse” adlı büyük ses getiren ve teknik açıdan oldukça zorlayıcı bir süit de bekliyor.

İkili daha önce, ilk olarak Temmuz 2006’da ‘duo’  olarak çıktıkları ve Avrupa, Birleşik Devletler, Yeni Zelanda ve İngiltere’yi kapsayan “Together & Solo” adlı konser turnesinde de başarılı konserlere imza atmıştı.

John Williams’ın “tarzlarımızın karşımı” olarak adlandırdığı bu renkli projede, izleyenler gitarın farklı tınılarını  dinleme fırsatı bulacak. Klasik ve akustik gitarı muhteşem bir dengede buluşturan bu konser, hem klasik hem caz severler için unutulmaz bir deneyim olacak.

JOHN WILLIAMS & JOHN ETHERIDGE

Tarih: 12 Nisan Perşembe

Saat: 20.00

Yer: İş Sanat

 

Bilet fiyatları:

1. Kademe 50 TL    2. Kademe 45 TL    3. Kademe 35 TL      İndirimli 30 TL     Öğrenci 20 TL

 

15 yaşındaki kemancımız İspanya’da birinci oldu!

Elvin Hoxha

Genç Keman Virtüözü Elvin Hoxha, klasik müziğin en prestijli festivallerinden biri olan “Noche en Madrid “festivalinde yaşları 7-27 arasında değişen 53 rakibini geride bırakarak birinciliği kazandı.

Elvin Hoxha,  Güher-Süher Pekinel tarafından başlatılan ve Onduline Avrasya tarafından desteklenen “Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler” projesi kapsamında seçilen ve burs alan yetenekli gençlerden biri…

Türkiye’nin müzik alanında üstün yetenekli gençlerini keşfetmek amacıyla Güher-Süher Pekinel tarafından başlatılan ve Onduline Avrasya tarafından desteklenen “Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler” projesi, Türkiye’ye gurur yaşatmaya devam ediyor. Bilkent ÜniversitesiMüzik ve Sahne Sanatları Lisesi, Keman SanatDalı öğrencisi olan Elvin Hoxha, Madrid’de gerçekleşen 2.Uluslararası “Noche en Madrid “festivali yarışmasında  53 yarışmacıyı geride bırakarak birinci oldu. Genç keman virtüözü Elvin Hoxha, dünyanın en saygın müzik festivallerinden biri olan ve İspanya, İsrail, İtalya, Yeni Zelanda,Romanya, Meksika, Yunanistan, Sırbistan, Rusya,Ukrayna, Belarusya, Azerbaycan, Türkiye, Çin gibi dünyanın her yanından yarışmaya katılan 7-27 yaşları arasındaki rakiplerini geride bıraktı.

Elvin Hoxha Konserde

1997 yılında dünyaya gelen Elvin Hoxha, 2006’daMoskova’da düzenlenen ‘Uluslararası Klasik Kültür Mirası Yarışması’nda birincilik, 2007’de ‘2. Gülden Turalı Keman Yarışması’nda birincilik ve ‘Türk Bestecisi Özel Ödülü’ sahibi. 2009’da Polonya’daki ‘Uluslararası 11. Lipinski-Wieniawski Genç Kemancı Yarışması’nda dünya ikincisi ve Andante2010 Klasik Müzik Ödülleri’nden ‘Yılın Çıkış Yapan Genç Müzisyeni’ de seçilen Elvin Hoxha Ganiyev, 2008’de Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Bursu ile de ödüllendirildi.  Elvin Hoxha yeni hedefi olan Eylül 2012’de İsviçre’de yapılacak ‘Young Musicians Tchaikovsky Keman Yarışması’na hazırlanıyor.

Dünyanın en saygın piyano virtüözleri arasında yerlerini alan Güher&Süher Pekinel’in vizyonları ışığında ve Onduline Avrasya’nın desteğiyle, Türkiye’nin müzik alanında “üstün yetenekli gençlerini keşfetmek”  için başlatılan proje, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Mersin veEskişehir’de bulunan konservatuvarlarda gerçekleştirilmişti. Konservatuvarların piyano, keman, çello, flüt, klarinet ve kompozisyon bölümü öğrencileri arasında yapılan seçimler aralarında Elvin Hoxha bulunduğu yetenekli gençleri belirlenmiş ve bu gençlere çeşitli burslar verilerek enstrüman desteği sağlanmıştı.

Milliyet.com.tr

-İSTANBUL-

-Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği ve  kuruluşu olan M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu işbirliği ile Nar Sanat İstanbul Türk Müziği Topluluğu Konseri ; Şef Mert ERAĞAN yönetiminde. 

 detay bilgiyi 0212 570 80 68 nolu telefondan öğrenebilirsiniz.  Tarih : 30 Mart 2012 (Cuma) Saat : 20:00

Konser Yeri : Bakırköy İş adamları Derneği . Adres :  İncirli Cad. Yeşil Ada Sok. No: 2/A Bakırköy

(Nar Sanat Binasından bir önceki Sokak- Ticaret Lisesine giden sokakta 2. Bina)

31. İstanbul Film Festivali, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda 31 Mart’ta başlayacak.

Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda 31 Mart’ta düzenlenecek törenle başlayacak 31. İstanbul Film Festivali kapsamında sinemaseverler, 23 bölümde 7 sinemada 200’ün üzerinde film izleyebilecek.

Bülent Ortaçgil, yarın Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde vereceği konserde, son albümü ”Sen”in yanı sıra eski albümlerinden sevilen parçalarını seslendirecek.

Piyanistler Kai Schumacher ve Toros Can, yarın Borusan Müzik Evi’nde müzikseverlere buluşacak.

Anadolu etnik müzik sanatçısı Ahmet Aslan, yarın Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda sahne alacak. Türkçe, Kurmanci ve Zazaca seslendirdiği türkülerle Dersim bölgesinin inanç, antropolojik ve psikolojik yapısını yansıtan Aslan’a konserde, Drama Ensemble eşlik edecek.

Ahmet Özhan, 31 Mart Cumartesi günü CRR Konser Salonu’nda sevenleriyle buluşacak.

Aynı gün, Küçükçekmece Oda Orkestrası Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi’nde konser verecek.

Ülker Sports Arena Sahnesi, 31 Mart Cumartesi günü Gece müzik topluluğu ve Sıla’ya evsahipliği yapacak.

Kıraç, ”Derindekiler” isimli 3D albümünün şarkılarını 31 Mart Cumartesi günü ve 1 Nisan Pazar günü Büyükçekmece Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği 3D konserde seslendirecek.

Caz vokalisti Şirin Soysal, 31 Mart Cumartesi günü Borusan Müzik Evi’nde sevenleriyle buluşacak.

”Ayten Alpman İle Bir Başkadır Müzik” konseri, 31 Mart Cumartesi günü İstanbul Jazz Center’da gerçekleştirilecek.

Aynı gün, Paris doğumlu İsrailli şarkıcı Yael Naim, garajistanbul’da sahne alacak.

İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu, 1 Nisan Pazar günü CRR Konser Salonu’nda ”Ölümünün 300. yıl dönümünde Itri” adlı konser verecek. Konserde, büyük bestekarın değişik formlardaki eserlerine yer verilecek.

Fazıl Say ve Patricia Kopatchinskaja, 2 Nisan Pazartesi günü İstanbul Kültür Merkezi Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi’nde dinleyenleri piyano ve kemanın tınılarıyla buluşturacak.

-Melihat Gülses ve Dragos Musiki Derneği, Yeditepe Üniversitesi sahnesinde-

Melihat Gülses ve Dragos Musiki Derneği Korosu, 3 Nisan Salı günü Yeditepe Üniversitesi İnan Kıraç Sahnesi’nde ”Aile Evi Umut Konseri” adlı konser verecek.

Üç kıtadan ilham alan iki perküsyoncu Amy Salsgiver ve Alex Baker, ”Naked Drum Project” ile özgün besteleri ve çağdaş repertuvarı, kendilerine ve çalgılarına has bir yorumla 4 Nisan Çarşamba günü Borusan Müzik Evi’nde dinleyenlere sunacak.

İranlı solist Ali Reza Ghorbani ve ve Tunuslu solist Dorsaf Hamdani, 5 Nisan Perşembe günü CRR Konser Salonu’nda ”Ivresse” projesini müzikseverlerle paylaşacak.

Daimi şefleri Alexander Liebreich yönetimindeki Münih Oda Orkestrası, 5 Nisan Perşembe günü İş Sanat’a konuk olacak.

Karlsruheli üçlü Kammerflimmer Kollektief, Nova Muzak Serisi’nin bu ayki etkinliğinde 5 Nisan Perşembe günü Borusan Müzik Evi’nde sahne alacak.

-Devlet ve şehir tiyatroları-

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 30 Mart-5 Nisan tarihleri arasında Beykoz Ahmet Mithat Efendi Sahnesi’nde ”Zalim Mahmut”, Cevahir sahnelerinde ”Yanık”, ”Sezuan’ın İyi İnsanı”, ”Aşkın Sıradanlığı” ve ”At”, Küçük Sahne’de ”Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk” ve ”Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”, Küçükçekmece DT Sahnesi’nde ”Açıl Kafam Açıl” ve ”Zalim Mahmut”, Üsküdar Stüdyo Sahnesi’nde ”Michalengelo” ve Üsküdar Tekel Sahnesi’nde ”Antigone” ve ”Birdy” adlı oyunlar sahnelenecek.

Aynı tarihlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda izlenebilecek oyunlar ise şöyle:

”Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde ”Aşk Halleri”, ”Benim Arkadaşım Yok” ve ”Zırhlı Kurt(Kösem Sultan İle Avcı Mehmed)”, Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Sahnesi’nde ”Boncuk” ve ”Deniz Kızı”, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde ”Otobüs” ve ”İstanbul Hatırası”, Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde ”Toros Canavarı”, ”Çiçek Prenses” ve ”Buluşma Yeri”, Kağıthane Küçük Kemal Sahnesi’nde ”Boya Benek” ve ”Benim Arkadaşım Yok”, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde ”İntiharın Genel Provası”, Fareli Köyün Kavalcısı” ve ”Günlük Müstehcen Sırlar”, Ümraniye Sahnesi’nde ”Kargaşa”, ”Karagöz Balıkçı” ve ”Aşk Halleri”, Üsküdar Müsahipzade Sahnesi’nde ”Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” ve ”Dullar”, Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde ”Gönlümdeki Osman Hamdi Bey”, ”Şahmeran” ve ”Çığ”.

-Sahne sanatları-

Kraliçe Lear, yarın ve 31 Mart Cumartesi günü Kenter Tiyatrosu’nda, 1 Nisan Pazar günü ise Caddebostan Kültür Merkezi’nde sergilenecek.

Ali Tokul’un yazdığı, Çanakkale Savaşı’na ilişkin ”Sahibini Arayan Mektuplar” oyunu, yarın Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi’nde tiyatroseverlerle buluşacak.

İnsanların tercihleri ve sonuçları üzerine derin bir toplumsal eleştiri ve yüzleşmeye davet eden ”Kapılar” adlı oyun, yarın Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi’nde sahnelenecek.

Caddebostan Kültür Merkezi, yarın tiyatrogerçek tarafından sahnelenen Cemal Süreya’nın şiirlerinden ve bazı düz yazı metinlerinden oluşan ”Üstü Kalsın” oyununa evsahipliği yapacak. Müziğin şiirlere eşlik ettiği gösteri, simgeler ve çağrışımlarla düzenlenmiş sahne atmosferinde Hakan Gerçek ve Tilbe Salim, şairin büyüleyici şiirlerine hayat verecek.

Sadri Alışık Tiyatrosu’nun komedi türündeki oyunu ”Oğluma Bir Haller Oldu”, yarın Akatlar Kültür Merkezi’nde izlenebilecek.

”Annem Yokken Çok Güleriz” adlı oyun, 31 Mart Cumartesi günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşacak

Cem Davran ve Erkan Can’ın rol aldığı ”Alevli Günler”, 4 Nisan Çarşamba günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde tiyatroseverlerin karşısında olacak.

1916 yılında geçen ve gerçek olaylardan hareketle kurgulanan ”Medine Müdafaası” oyunu, 5 Nisan Perşembe günü Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde sahnelenecek.

-Çocuklar için-

Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun sahneye koyduğu ”En Mutlu Kim” çocuk oyunu, 31 Mart Cumartesi günü Akbank Sanat’ta izlenebilecek.

”Bay Vıcık! Köpek Çiço’yu Rahat Bırak!”, 31 Mart Cumartesi günü Beşiktaş Belediyesi Akatlar Kültür Merkezi’nde, ”Biz Kocaman Bir Aileyiz”, 1 Nisan Pazar günü Müjdat Gezen Tiyatrosu Savaş Dinçel Sahnesi’nde, ”Ali Baba’nın Çiftliği”, 31 Mart Cumartesi günü Halis Kurtça Kültür Merkezi’nde ve 1 Nisan Pazar günü Akatlar Kültür Merkezi’nde çocuklarla buluşacak.

Fulya Fuar-Sanat Merkezi, 31 Mart Cumartesi günü ”Mozart ve Perileri”ne, Caddebostan Kültür Merkezi ise aynı gün ”Bir Kümes Müzikali”ne evsahipliği yapacak.

-Sergiler-

Sokak sanatı ”graffiti”yi iç mekanlara taşıyan ”Outside-in” sergisi, 5 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında ALANistanbul’da gerçekleştirilecek.

Çiğdem Michalski, William Buchina, Nils Petter Löfstedt&Erik Vestman, Merve Şendil, Gamze Özer, Tayfun Serttaş, Merve Morkoç, Various&Gould’ın eserlerinin yer aldığı sergi, sosyolojik angajmanların ötesinde yeni bir estetik olasılık arayışı ve girişimi olarak dikkati çekiyor.

Necdet Öksüz’ün son dönem çalışmaları 5-25 Nisan tarihleri arasında Artisan Sanat Galerisi’nde görülebilecek.

Figüratif resme dinamik kompozisyonlarla yeni bir soluk getiren ressam Zeynep Akgün’ün ”Koma” isimli sergisi, 4-29 Nisan tarihleri arasında Artgalerim Nişantaşı’nda ziyaret edilebilecek.

Avusturyalı sanatçı, performansçı ve yazar Ona B’nin ”Siyasi Sloganlardan Türk Filmi Afişlerine” sergisi, yarın garajistanbul’da sanatseverlerle buluşacak.

Emine Akbucak’ın ışık-zaman-mekan olgusu üzerine fotoğraf çalışmalarını içeren ”Dioptrics” başlıklı fotoğraf sergisi, 1-14 Nisan tarihleri arasında Galeri Artist Çukurcuma’da gezilebilecek.

-ESKİŞEHİR-

“Palto” ve “Küçük Kara Balık” adlı Oyunlar sahnelenecek.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda “Keşanlı Ali Destanı”, “Açık Aile”, “Bay Kolpert”,

“Palto” ve “Küçük Kara Balık” adlı Oyunlar sahnelenecek.

Haldun Taner’in ölümsüz tiyatro eseri “Keşanlı Ali Destanı”nın yönetmenliğini Kazım Akşar üstleniyor. Mert Kırlak, Gonca Yakut, Burcu Tutkun Oruç, Berkay Akın, Özgür Onan, Mete Ayhan, Tolga Tümer ve Mustafa Kılıkçı’nın rol aldığı Oyun 31 Mart’ta saat 20.00’da, 1 Nisan’da ise saat 18.00’da Sanat ve Kültür Sarayı’nda izleyiciyle buluşacak.

İtalyan yazar Dario Fo’nun yazdığı, çevirisini Füsun Demirel’in yaptığı

“Açık Aile” adlı Oyunu Tolga Tümer yönetiyor. Özlem Boyacı ve Korel Cezayirli’nin rol aldığı Oyunda, kadın ve erkek ilişkileri farklı bir bakış açısıyla anlatılıyor. Oyun, Tepebaşı Sahnesi’nde 4 ve 5 Nisan’da saat 20.00’da izlenebilecek.

Kitapları dünyanın birçok diline çevrilen İranlı yazar Samed Behrengi’nin ödüllü çocuk masalı “Küçük Kara Balık” Şehir Tiyatroları sanatçısı Ali Eyidoğan tarafından Oyunlaştırıldı. Dünyaya meraklı küçük bir balığın özgürlüğe uzanan yolculuğunun anlatıldığı Oyunda Emre Demirci, Zuhal Lale, Ozan Çolak, Şayan Noyan, Çisem Erdoğan, İlker Alemdar ve Saffet Öztürk rol alıyor.

Oyun, 3 Nisan’da saat 11.00’da, 5 Nisan’da saat 14.00’da Çağdaş Cam Sanatları Müzesi Çocuk Sahnesi’nde sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Nikolay Gogol’un yazdığı, Cemal Süreya’nın çevirdiği, Erdal Küçükkömürcü’nün yönettiği “Palto” adlıOyunda şehir tiyatrosu sanatçılarından Özlem Akdoğan, Basri Albayrak, Ali Eyidoğan, Emir İzci, Hakkı Kuş, Burcu Tutkun Oruç ve Serkan Sezgin rol alıyor. “Palto”, yarın ve 4 Nisan’da saat 20.00’da TepebaşıSahnesi’nde sanatseverlerle buluşacak.

Alman tiyatrosunun genç yıldızlarından David Gieselmann’ın “Bay Kolpert” adlı Oyun ise Mehmet Ergen yönetmenliğinde yarın saat 20.00’da Tepebaşı Sahnesi’nde izlenime sunulacak.

-SİVAS-

Sivas Devlet Tiyatrosu (SDT) bu hafta “Ortak Ağıt” adlı Oyunla tiyatroseverlerle buluşacak.

Hasan Öztürk’ün kaleme aldığı, Bengisu Gürbüzer Doğru’nun yönettiği Oyunun dekor tasarımını Murat Gülmez, giysi tasarımını Ceren Karahan, ışık tasarımını Hakan Özdemir, dans düzenini Yener Turan üstleniyor.

Özge Günay, Kerem Yücel, Burçhan Göze, Veysel Zurnazanlı, Volkan Gündüz, Can Atak, Nagehan Yazıcı, İlhan Gözde Giray, Filiz Demiralp ve Ufuk Bostancı’nın rol aldığı Oyun, bugün ve yarın 19.30’da, 31 Mart’ta ise saat 14.00 ve 19.30’da sahnelenecek.

Oyunda, acımasız bir krala kahinlerinin yeni doğacak bir çocuğun onu tahtından indireceğini ve krallığına son vereceğini söylemesi üzerine kralın yeni doğan çocukları öldürmesi ve doğumları yasaklaması konu ediliyor.

SDT, 4 Nisan Çarşamba günü saat 10.30 ve 13.30’da “Dans Eden Eşek” adlı çocuk Oyununu sahneleyecek. Eric Vos’un yazdığı, Can Gürzap’ın çevirisini yaptığı Oyunda Özge Günay, Begüm Şahin, Kerem Yücel, Can Atak, Burcu Ongun Altay ve Burçhan Göze rol alıyor. Oyunda, hırsızlık yapmak ya da dürüst insan olmak arasında seçim yapan iki kafadarın hikayesi anlatılıyor.

-KONYA- 
Konya Devlet Tiyatrosu, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta ”İbiş’in Rüyası” adlı oyunu sahneleyecek -Şanlıurfa’da iki tiyatro oyunu sanatseverlerle buluşacak -Diyarbakır Devlet Tiyatrosu bu hafta ”Nereye ” ve ”Kurnaz Avukat” isimli oyunları sahneleyecek
Konya’da, Van Devlet Tiyatrosu, “Entrikalı Dolap Komedyası” adlı tiyatro Oyununu izleyicilerin beğenisine sunacak.

Van Devlet Tiyatrosu, Yunus Emre Gümüş’ün yazdığı, Cem Zeynel Kılıç’ın yönettiği “Entrikalı Dolap Komedyası” adlı Oyunu bugün ve yarın saat 19.30’da, 31 Mart Cumartesi saat 14.00 ve 19.30’da, 1 Nisan Pazar günü ise saat 15.00’da izleyiciyle buluşturacak.

Zeynep Yalçın, Serkan Yakan, Özgür Titiz ve Tolga Gülcüler’in rol aldığı Oyunda, iyilik ve kötülük karşıtlıkları bir elbise dolabı etrafında “dolap çeviren” insanlar aracılığıyla sahneye yansıtılıyor.

Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu, yarın Mevlana Kültür Merkezi’nde Türk Sanat Müziği Konseri düzenleyecek.

-KAYSERİ- 

9. Erciyes Kış Turizm Festivali ve 2. Engelliler Buluşması, hafta sonu Erciyes Dağı’nda yapılacak.

30 Mart ile 1 Nisan arasında yapılacak festivale Türkiye genelinden 150 engelli sporcu katılacak.

Festival kapsamında engelliler kızak yarışması, anneler kayak yarışması, paraşütlü kayak (snowkite), havai fişek gösterisi, meşaleli kayak gösterisi düzenlenecek.

Konya Devlet Tiyatrosu, ”İbiş’in Rüyası” adlı oyunu Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta sahneleyecek.

Tarık Buğra’nın yazdığı, Tomris Çetinel’in yönettiği oyunda, hayalleri uğruna evde kaçan Nahit’in başından geçenler anlatıyor.

Dekor tasarımını Sertel Çetiner, giysi tasarımını Sevgi Türkay, ışık tasarımını Hakan Özdemir ve İlyas Erdurucan’ın hazırladığı oyunda Asım Tuncay Aynur, Ahmet Çökmez, Ferdi Dalkılıç, Yiğit Gümüşada, Ozan Umut Çobanoğlu, Nevra Sayar, Ebru Erbaş, Özlem Özkan ve Ayşe Seval Ersu rol alıyor.

”İbiş’in Rüyası” adlı oyun, bugün Kahramanmaraş Necip Fazıl Kısakürek Sahnesi’nde, yarın ve 31 Mart’ta Gaziantep Onat Kutlar Sahnesi’nde izlenebilecek.

Antalya Devlet Tiyatrosu ”Toros Canavarı” adlı oyunu Kahramanmaraş’ta sanatseverlerle buluşturacak.

Aziz Nesin’in yazdığı, Ali Meriç’in yönettiği oyunda, ailesiyle kirada oturan ve ev sahibi tarafından evden çıkarılmak istenen Nuri Sayaner ile ev sahibi arasında geçenler anlatıyor.

Dekor ve giysi tasarımını Gül Emre, ışık tasarımını Namık Gürsoy’un hazırladığı oyunda Fatih Kahraman, Senem Şahin, Kader Gözpınar, Sedat Mayadağ, Gerçek Sağlar, Selim Türkışık ve Ebru Sırkıntı rol alıyor.

Oyun 3, 4 ve 5 Nisan’da Necip Fazıl Kısakürek Sahnesi’nde izlenebilecek.

Şanlıurfa’da bu hafta iki tiyatro oyunu sanatseverlerle buluşacak.

Şanlıurfa Belediyesi tiyatro ekibi, 31 Mart Cumartesi günü, çocuk oyunu ”Teneke Şövalyeler”i saat 13.00’te Şair Nabi Kültür Merkezi’nde seyirciyle buluşturacak.

Aynı gün ve yerde, saat 19.30’da ”Urfa’dan Manzaralar” adlı tiyatro oyunu da izlenebilecek.

-DİYARBAKIR- 

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (DDT) bu hafta ”Nereye” ve ”Kurnaz Avukat” oyunlarını seyirciyle buluşturacak.

DDT, Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı, Emrah Eren’in yönettiği ”Nereye” adlı oyunu sahnelemeye devam ediyor.

Avrupa’ya kaçak göçmen olarak gitmek üzere kapalı kamyon kasasında yola çıkan mültecilerin yaşam öykülerinin anlatıldığı oyunda Ali Çelik, Mümtaz Aydoğan Mengi, Ozan Hafızoğlu, Fatih Yurdakul,İrem Ölmez ve Ercan Kılıçarslan rol alıyor. Kostümü Melih Karakurt’a, ışığı İzzetin Biçer’e ait oyun, bu akşam, yarın ve 31 Mart’ta Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Sanat Merkezi Orhan Asena Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.

DDT, 1 Nisan’da küçük seyirciler için ”Kurnaz Avukat”ı sahneleyecek.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu da Sophokles’in en önemli yapıtlarından, Celal Mordeniz’in yönettiği ”Antigone”yi izleyiciyle buluşturacak. Oyun, Kürtçe olarak cumartesi günü Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda izlenebilecek.

     -MARDİN- 

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nde açılan, küratörlüğünü fotoğraf tarihçisi Engin Özendes’in üstlendiği ”Seyreyle Ara Güler Mardin’de” fotoğraf sergisi devam ediyor.

Usta fotoğrafçı Ara Güler’in fotoğraflarının yer aldığı sergi ”Tanımak ve Anlamak” ile ”Yüz Yüze” başlıklı iki bölümden oluşuyor.

114 eserin yer aldığı sergi, bir yıl süreyle vatandaşların ziyaretlerine açık olacak.

 

-İZMİR-

BAHARIN KENDINI HISSETTIRMEYE BASLAMASIYLA ACIK MEKANLARDAKI ETKINLIKLERE HAZIRLANAN IZMIR, SANATSEVERLERI YOGUN BIR GUNDEMLE KARSILIYOR.

Baharın kendini hissettirmeye başlamasıyla açık mekanlardaki etkinliklere hazırlanan İzmir, sanatseverleri yoğun bir gündemle karşılıyor.

İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (İZDSO), yarın akşam Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde vereceği konserde, Antonin Dvorak’ın eserlerini yorumlayacak.

Konserin solistliğini kemanıyla 2008 Rhineland-Palatinate Genç Müzisyenler Ödülü’nü alma başarısını gösteren 1982 doğumlu Anna Sophie Dauenhauer üstlenecek.

Ünlü besteci Antonin Dvorak’ın Keman konçertolarının seslendirileceği bu özel konserde orkestrayı piyano, kontrbas, koro müziği, koro şefliği ve deneysel kompozisyon dallarında adından söz ettiren şef Stefano Mazzoleni yönetecek.

”Bir Yaz Gecesi Rüyası” balesini geçen hafta İzmirli sanatseverlerle buluşturan İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB), bu hafta da sezonun iddialı çalışmalarından Puccini’nin ”Turandot” operasıyla perdelerini açacak.

Aytaç Manizade tarafından sahneye konulan ”Turandot”, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde 31 Mart Cumartesi ve 2 Nisan Pazartesi akşamları sahnelenecek.

Puccini’nin 1924’te ölmeden önce yazdığı ancak son iki sahnesi Franco Alfano tarafından tamamlanan ”Turandot” operasında, şiddete maruz kalan babaannesinin hatıraları nedeniyle kendini yalnızlığa mahkum eden, kendisiyle evlenmek isteyen prensleri ise üç sorudan oluşan sınava tabi tutan ve başarısız olanları ölüme yollayan Çin Prensesi ”Turandot” ile azmi, zekası ve aşkıyla Turandot’un kalbindeki buzları eritmeye çalışan Tatar Prensi Calaf’ın öyküsü anlatılıyor.

Anadolu Filarmoni Orkestrası, yarın İzmir’in Menderes ilçesinde kurumsal kimliğini kazandıktan sonraki ilk konserini verecek. Konserde, Anadolu Filarmoni’ye çobanlardan ve köy sakinlerinden oluşan koro da eşlik edecek.

Yöre halkını yalnız müzikle değil sanatın her dalıyla tanıştırmayı amaçlayan etkinlik sırasında, resim ve heykel sanatçısı Cahit Koççoban da yörenin kültürüne ait bir temayı işleyeceği tablosunu 18 köy halkı adına Çatalca köyü muhtarlığına hediye edecek.

-30. İzmir Tiyatro Günleri-

Dokuz Eylül Üniversitesi, Ege Üniversitesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Devlet Tiyatrosu’nun iş birliğiyle düzenlenen, açılışı 27 Mart Salı Günü yapılan 30. İzmir Tiyatro Günleri, 12 Nisan’a kadar çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapacak.

Bu yıl 30. kez düzenlenecek İzmir Tiyatro Günleri, ilk kez uluslararası boyuta taşınıyor. İspanya, İtalya ve KKTC’den tiyatro gruplarının da katılacağı Tiyatro Günleri kapsamında 11 etkinlik düzenlenecek.

Etkinlikler, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi, Güzel Sanatlar Fakültesi Özdemir Nutku Sahnesi, İsmet İnönü Sanat Merkezi, İzmir Sanat ile Atatürk ve Sabancı kültür merkezlerinde düzenlenecek.

-İZDT’de bu hafta-

İzmir Devlet Tiyatroları (İZDT) bu hafta 4 salonda perdelerini tiyatroseverler için açacak.

İZDT’nin Konak Sahnesi, 3 Nisan Salı gününe kadar ”Satıcının Ölümü” adlı oyunu izleyiciyle buluşturacak. Arthur Miller’in yazdığı, Barış Eren’in yönettiği ”Satıcının Ölümü”, 1929 ekonomi krizinin Amerikan toplumu üzerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor.

Sanatseverler, 3 Nisan Salı akşamından itibaren ise ”Bir Garip Orhan Veli” adlı oyunu izleyebilecek. Tayfun Eraslan’ın yönettiği tek kişilik oyun, Orhan Veli’nin Murathan Mungan tarafından derlenen şiirlerinden oluşuyor ve izleyiciyi kimi zaman gülümseten, kimi zaman da duygulandıran bir yolculuğa çıkarıyor.

Konak Melek Ökte Sahnesi, ”Edi’nin Annesi Nerede- isimli çocuk oyunuyla sezonun yeni oyunlarından ”Don Kişot’un Maceraları”nı dönüşümlü olarak izleyiciyle buluşturacak. Hans Ostarek’in yazdığı, Yücel Erten’in çevirdiği oyunu Yunus Emre Bozdoğan yönetiyor. Fatih Veli Ölmez’in müziklerini hazırladığı oyun, Cervantes’in unutulmaz Don Kişot karakterinin dilden dile dolaşan maceralarını farklı anlatıcıların gözünden renkli bir üslupla izleyiciye aktarıyor.

Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nde ise hafta boyunca ”Halktan Biri” adlı oyun sahnelenecek. Sam Bobrick’in yazdığı, Metin Oyman’ın yönettiği oyun ilginç bir konuya sahip. Oyunda, hayatından ve ülkesinin gidişatından mutsuz olan, bu mutsuzluğunu da ABD başkanlarına yazdığı sayısız mektupta anlatan Travis Pine’ın CIA ajanlarının evine yaptığı ziyaretle değişen hayatı anlatılıyor.

Tiyatroseverler, Karşıyaka Oda Tiyatrosu’nda ise 3 Nisan Salı ve 4 Nisan Çarşamba akşamları ”Henry ve Alice’in Gizli Yaşamı”nı izleyebilecek. David Tristram’ın yazıp Sinan Pekinton’un yönettiği iki perdelik oyunda, iletişim sorunu yaşayan çiftin öyküsü anlatılıyor.

-Sergiler, etkinlikler-

İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi, Emine Bıyıklı’nın ”Bir Yitik Zaman” adlı resim sergisine ev sahipliği yapıyor.

Sanatseverler, Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi’nde ”kadın Konulu Karikatürler” karma sergisini gezebilecek.

Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde Figen Onat, Zeynep Türkileri, Tülay Baytosun, Emel Say, Özgül Evren Atasoy, Hüseyin Çaygül, Funda Yalçın, Fatma Atagan, Erengül Mülayim’in çalışmalarından oluşan karma resim sergisi bugünden itibaren İzmirlilerin beğenisine sunuluyor.

Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi, her cumartesi olduğu gibi bu hafta da Deniz Özgökbel’in Karagöz-Hacivat gösterisine ev sahipliği yapacak.

İzmir Arena’da yarın akşam Manga konser verecek, aynı saatlerde Türkiye’yi Eurovision’da temsil etmeye hazırlanan Can Bonomo Ooze Venue’de sahne alacak.

 

-SAMSUN-

SAMSUN DEVLET OPERA VE BALESI BU HAFTA ”DON KISOT”, ”BREMEN MIZIKACILARI” VE ”SESLERLE ANADOLU” ILE SEYIRCI KARSISINA CIKACAK.

Samsun Devlet Opera ve Balesi bu hafta ”Don Kişot”, ”Bremen Mızıkacıları” ve ”Seslerle Anadolu” ile seyirci karşısına çıkacak.

Samsun Devlet Opera ve Balesi, bugün Saat 20.00’de ”Don Kişot” adlı baleyi yeniden sahneleyecek.

Babası Lorenzo tarafından istemediği bir erkekle evlendirilmeye çalışılan Kitri, sevgilisi Basil ve onlara yardım eden Don Kişot’un hikayesinin anlatıldığı eserin orkestra şefliğini Bujor Hoinic ile Tolga Taviş yaptı.

Koreografisi klasik balenin babası sayılan ünlü koreograf Marius Petipa’ya ve Alexander Gorsky’e ait eser, 1869’da gerçekleştirilen ilk koreografiye sadık kalınarak Nugzar Magalasvili ile Medeia Magalasvili tarafından sahneye konuldu.

Samsun Devlet Opera ve Balesi ayrıca yarın saat 10.30’da ”Bremen Mızıkacıları” isimli çocuk müzikalini minik sanatseverler için tekrar sahneleyecek.

Sahipleri tarafından evlerinden kovulan Düldül, Karabaş, Mırnav ve İbikli’nin müzisyen olmak için birlikte Bremen’e gitmeye karar vermeleriyle başlayan olayların anlatıldığı eseri Heinz Wunderlich yazdı, müziklerini Josef Breuer yaptı ve Fatih Şanal sahneye koydu.

Samsun Devlet Opera ve Balesi, 2 Nisan Pazartesi Günü saat 20.00’da da Çarşambayı Sel Aldı, Ben Seni Sevdiğimi Dünyalara Bildirdim, Allı Turnam, Beyaz Giyme Söz Olur, Amman Avcı, Geçti Dost Kervanı, Bolu Beyi, Çökertme, Hekimoğlu, Yüksek Yüksek Tepelere gibi pek çok türkünün görsel ögeler ve danslarla hayat bulduğu ”Seslerle Anadolu”yu yeniden sahneleyecek.

Turne sahnesi olarak hizmet veren Samsun Devlet Tiyatrosu’nda ise 3 Nisan Salı ve 4 Nisan Çarşamba günü, Ankara Devlet Tiyatrosu’nca hazırlanan ”Yosunlar” isimli oyun sahnelenecek.

Şahin Örgel’in yazdığı, Murat Çidamlı’nın sahneye koyduğu oyunda, kendi aralarında zaman zaman acımasız intikam oyunları oynayan, aileleri ve hayat tarafından yalnızlaştırılmış iki yaşlı adamın yaşantısıkomik dille anlatılıyor.

Gazi Sahnesi’nde bugün saat 20.00’da Samsun Seyir Tiyatrosu’nca hazırlanan ”Vay Başımıza Gelenler” adlı oyun seyirciyle buluşmaya devam edecek.

Klasik Türk Müziği Korosu, yarın saat 20.00’da Atatürk Kültür Merkezi’nde bahar konseri verecek. Arzu Kopuzlu Çelik yönetimindeki koro, klasik Türk müziğinin seçkin eserlerini seslendirecek.

Atatürk Kültür Merkezi’nde 31 Mart Cumartesi günü saat 20.00’da Samsun Büyükşehir BelediyesiKonservatuvarı da konser verecek. Koro şefi Cavit Ersoy’un çalıştırdığı müzisyenler Türk sanat müziğinden örnekler seslendirecek.

İl Özel İdaresi Sergi Salonu’nda Fotoğraf ve Kültür Sanat Derneği’nin (FOKUS) siyah beyaz fotoğraf sergisi 1 Nisan Pazar gününe kadar açık olacak.

 

-TRABZON-

Trabzon Devlet Tiyatrosu, ”Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü” adlı oyunu sahneliyor.

Dario Fo’nun yazdığı, Füsun Demirel’in Türkçeye çevirdiği oyunun yönetmenliğini Mehmet Atay üstleniyor. Eserin dekoru Sinan Yardımedici, kostümleri Gülümser Erigür, ışık tasarımı Nihat Bahar, müzikleri Musa Göçmen tarafından hazırlandı.

Ersan Utku Ölmez, Ceyhun Gen, Fatih Topçuoğlu, Yavuz Topçuoğlu, Kadri Özcan, Uğur Keleş, Nazlı Ceren Agron ve Mehmet Fukul’un rol aldığı oyun bugün ve yarın saat 20.00’da, 31 Mart Cumartesi ise saat 13.00 ve 20.00’da Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde tiyatroseverin beğenisine sunulacak.

Trabzon Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde ”11 Renk Resim-Heykel” adlı sergi yer alıyor. Tolga Akalın, İrfan Bilgin, Mümin Candaş, Kenan Demir, Bora Dervişoğlu, Sezgin Erkol, Necati Seydi Ferahoğlu, Nurgül Ferahoğlu, Sebahattin Kılıç, Özgür Özmen ve Orhan Zafer’in eserlerinin yer aldığı sergi 31 Mart Cumartesi gününe kadar gezilebilecek.

Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezi’nde ”Su Ebru” adlı ebru sergisi sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Ebru sanatçısı Nurcihan Velioğlu ile öğrencileri Aydan Demet, Hülya Erdener, Oya Eren, Sevil Yıldırım, Nihan Engin ve İlhan Barutçu’nun çalışmalarının yer aldığı sergi 31 Mart Cumartesi gününe kadar açık kalacak.

-ORDU-

Ordu Kültür Sanat Merkezi’nde hizmet verecek Ordu Devlet Tiyatrosu, Ankara Devlet Tiyatrosu’nca hazırlanan ”Genç Osman” isimli oyunla perdelerini açacak.

Turan Oflazoğlu’nun yazdığı, Şakir Gürzumar’ın sahneye koyduğu oyun, bugün ve yarın saat 20.00’da Ordulu sanatseverlerle buluşturulacak. Oyunun dekor tasarımı Sertel Çetiner, giysi tasarımı Gülümser Erigür, ışık düzeni Şükrü Kırımoğlu, müzikleri Can Atila imzasını taşıyor.

Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu (OBKT) da yarın akşam ve 3 Nisan Salı günü 20.00’da ”Eşeğin Gölgesi” adlı oyunu sahnelemeye devam edecek.

Haldun Taner’in yazdığı, Murat Demirbaş’ın sahneye koyduğu oyun, şehirdeki panayıra çalışmak için giden berber Şaban’ın, kiraladığı eşeğin sahibiyle arasında geçen olayları konu alıyor.

-ÇORUM-

Turne sahnesi olarak hizmet veren Çorum Devlet Tiyatrosu, yarın saat 20.00’da ve 31 Mart’ta saat 14.00 ile 20.00’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nca hazırlanan ”Sönmüş Yıldızlar” adlı oyuna ev sahipliği yapacak.

Kerim Tinçurin’in yazdığı, Albina Garifullina’nın Türkçeye çevirdiği, Raşid Zagidullin’in yönettiği oyunun dekor ve giysi tasarımını Sergey Skomorohov, ışık tasarımını Ahmet Karademir, müziklerini Çingiz Abızov yaptı. Geniş bir oyuncu kadrosuna sahip oyunda Tatar efsanesi Server ile İsmail’in aşkı anlatılıyor.

-Zonguldak-

Zonguldak’ta İstanbul Devlet Tiyatrosu (İDT) ‘Sihirli Hediyeler” adlı çocuk oyununu sahneleyecek.

İDT, Ayşen İnci’nin yazdığı ve yönettiği ”Sihirli Hediyeler” adlı oyunu yarın ve 31 Mart’ta Atatürk Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşturacak.

Emine Şule Gezgöç, İlksen Ökte, Direnç Dedeoğlu, Hakan Dülger, Güneş Çağlar, Rezzak Aklar, Muharrem Türkseven, Fırat Demir, Hakan Bulut, Tuğba Çom, Tuğba Yüksel San, Derya Şener ve Yiğithan Zirek’in rol aldığı oyunda, zalim bir kralın yönettiği, fakir insanların yaşadığı bir ülkede karlı bir kış gecesi yaşlı bir adamın anneleriyle yaşayan üç kardeşin kapısını çalması, yoksulluklarına rağmen bu iyi insanların dedeyi sevgiyle ağırlamaları, ayrılırken dedenin onlara verdiği eski püskü hediyelerin sihirli olduğunu ve hayatlarını nasıl değiştireceğini bilmemeleri anlatılıyor.

 -ZONGULDAK-

Zonguldak’ta kültür sanat etkinlikleri kapsamındaİstanbul Devlet Tiyatrosu (İDT) ‘Sihirli Hediyeler” adlı çocuk oyununu sahneleyecek.

Zonguldak’ta kültür sanat etkinlikleri kapsamındaİstanbul Devlet Tiyatrosu (İDT) ‘Sihirli Hediyeler” adlıçocuk oyununu sahneleyecek.

İDT, Ayşen İnci’nin yazdığı ve yönettiği “SihirliHediyeler” adlı oyun, 30-31 Mart tarihlerinde AtatürkKültür Merkezi’nde izleyenlerle buluşturacak.

Emine Şule Gezgöç, İlksen Ökte, Direnç Dedeoğlu, Hakan Dülger, Güneş Çağlar, Rezzak Aklar, Muharrem Türkseven, Fırat Demir, Hakan Bulut, Tuğba Çom, Tuğba Yüksel San, Derya Şener ve Yigithan Zirek’in başlıca rol aldığı oyunda, zalim bir kralın yönettiği, fakirinsanların yaşadığı bir ülkede, karlı bir kış gecesi yaşlı bir adam anneleriyle birlikte yaşayan üç kardeşinkapısını çalması, yoksulluklarına rağmen bu iyi insanların dedeyi sevgiyle ağırlamaları, ayrılırken dedenin onlara verdiği eski püskü hediyelerin sihirli olduğunu ve hayatlarını nasıl değiştireceğini bilmemeleri anlatılıyor.

-ANTALYA-

ANTALYA DEVLET OPERA VE BALESI (ANTDOB), UNLU ALMAN BESTECI CARL ORFF TARAFINDAN OLUSTURULAN SAHNE KANTATI CARMINA BURANA’YI, 120 KISILIK KADROYLA SESLENDIRECEK.

Antalya Devlet Opera ve Balesi (ANTDOB), ünlü Alman besteci Carl Orff tarafından oluşturulan sahne kantatı Carmina Burana’yı, 120 kişilik kadroyla seslendirecek.

”Yeni bir şey yaratmak istiyorsan mutlaka eski olanı kullan” anlayışına sahip Carl Orff’un Münih yakınlarındaki bir manastırda bulunan 200 kadar şiir ve şarkıdan esinlenerek oluşturduğu Carmina Burana, dünyada ilk kez 1937 yılında gösterime konuldu. Ünlü bestecinin Trionfi (Zaferler) üçlemesinin ilki olan ve Rönesans döneminden etkiler taşıyan Carmina Burana, orkestra, koro ve solistlerden oluşan geniş kadrosuyla en etkileyici eserler arasında yer alıyor.

ANTDOB sahnesinde, orkestra, solist ve korodan oluşan 120 kişilik kadroyla seslendirilecek eserde orkestrayı şef Hakan Kalkan, 56 kişilik koroyu da Cansel Ruhselman yönetecek. 3 Nisan’da gerçekleştirilecek konserde soprano Nurdan Aydın, tenor Devrim Demirel ve bariton Tamer Paker sahne alacak. Piyanoda ise Yücel Yalçın ve Onur Altıparmak yer alacak.

-Dans ve müziğin kusursuz uyumu-

Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği modern dans prodüksiyonlardan Güldestan, Türk toplumunun kültürel geçmişini bugünün yaşamıyla modern şekilde bağdaştırıyor. Eser, geçmişten bugüne izler bırakarak gelen bir yaşamı, dans ve müziğin kusursuz uyumu ile izleyiciye sunuyor. Tasavvuf anlayışıyla sarmalanmış modern bir dans gösterisi olan Güldestan, sanatseverleri göçebe bir toplumun köklerinden tutarak günümüz yaşamının içine doğru çeken bir yolculuğa çıkarıyor.

Arkın Zirek’in sahneye koyduğu, koreografisi Beyhan Murphy, müzikleri ise Mercan Dede imzasını taşıyan Güldestan, bugün ve 31 Mart’ta sahnelenecek. Halit Ergenç’in seslendirdiği metinler Orhan Pamuk, fotoğraflar ise Ara Güler imzasını taşıyor. Eserde dekor tasarımı Işın Mumcu, kostüm tasarımı İsmail Dede, ışık tasarımı ise Micheal Odam’a ait.

-Çocuklara ”Kuklacı-

ANTDOB sanatçıları 2 Nisan’da ”Kuklacı” adlı çocuk müzikalini sahneleyecek. İtalyan yazar Carlo Collodi’nin çocuk romanı olan Pinokyo’nun hikayesini konu alan ”Kuklacı”, müzikli çocuk oyunu olarak çocuk izleyicilerle buluşacak.

Müziklerini Melih Seskır’ın yaptığı, metnini Ferdi Merter’in yazdığı müzikali, Melih Öztürk yönetti. Çocukları eğlenceli bir yolculuğa çıkaracak Kuklacı’da dekor Filiz Dinç, kostüm ise Aydan Çınar’a ait. Eserde Ceren Tereci ”Pinokyo”, Baturalp Bilgili ”Gepetto”, Heyecan Gizem Yakan ”Cırcır Böceği”, Mahir Seyrek ”Tilki”, Sinem Seçil Baddal ”Kedi”, Zafer İşgören ”Öğretmen”, Onur Alpaslan ”Müdür”, Arzu Aydoğdumu ”Peri”, Müge Yıldıran ”Melek”, Ercan Uğur ”Şeytan” rolüyle sahne alacak. Eserin korrepetitörü ise Onur Altıparmak.

”Haydi Çocuklar Operaya” etkinliğiyle ANTDOB sanatçıları 4 Nisan’da minik izleyicilerle buluşacak. Çocuklarda opera bilincinin geliştirilmesini hedefleyen etkinlik, eğitici özelliğe de sahip. Operaya gelen çocuklar, sahnelenecek eserin dekorunu görme ve opera hakkında bilgi alma fırsatı bulacak, daha sonra şovu seyredecek.

Eserler, Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde izlenebilecek.

-ADT-

Antalya Devlet Tiyatrosu (ADT) oyuncuları bugün, yarın ve 31 Mart’ta ”Eşeğin Gölgesi” adlı oyunu sahneleyecek. Oktay Gözpınar, Bahar Işık, Uğur Sertel, Gökhan Tüzün ve Murat Bölük’ün rol aldığı oyunda, şehirdeki panayıra gitmek isteyen Berber Şaban bir eşek kiralar. Yolculuk sırasında aşırı sıcaktan bunalan Şaban, biraz dinlenmek için durur ve eşeğin gölgesine oturur. Eşek sahibi Mestan, ”Ben sana eşeği kiraladım, gölgesini değil” diyerek gölge kirası ister. Bunun üzerine iki taraf arasında çıkan tartışma, ülkenin eşekçiler ve gölgeciler olarak ikiye bölünmesiyle sonuçlanan politik bir davaya dönüşür.

-ABT’den ”Tersine Dünya-

Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu (ABT), bugün ve yarın Orhan Kemal’in eseri ”Tersine Dünya”yı sahneliyor. Mustafa Gültekin tarafından sahneye uyarlanan eserin yönetmenliğini Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Çidamlı yaptı. Oyunun müzikleri Tolga Cebi, koreografisi Binnaz Dorkip, dekoru Cenap Aydınoğlu, kostümleri Gizem Karasu ve ışığı ise Özgür Dokuyucu’ya ait.

ABT oyuncularının tamamına yakınının yer aldığı eserde, kadın ve erkek rollerinin yer değiştirdiği hayali bir dünya seyirciye sunuluyor. Erkeklerin evlerde oturup çocuk baktığı, çamaşır, bulaşıkla uğraştığı, kadınların ise bitirim olup serserilik yaptığı ”Tersine Dünya”da bir yandan da toplumsal yapıdaki çarpıklıklar mizahi bir dille gözler önüne seriliyor.

Prof. Dr. Metin Balay’ın yazdığı ve yönettiği ”İnadına Yaşamak”, 31 Mart’ta ABT sahnesinde olacak. Müfit Kayacan, Mehmet Özgür ve Murat Ercanlı’nın rol aldığı oyunda, günlük hayatın koşuşturması içinde farkına varılmadan yaşanıp giden, ancak sahnede karşımıza çıkınca akıllarımızda yer eden hikayelerde seyirci bazen gülüp, bazen de duygusallaşacak.

ABT oyuncuları aynı Gün minik izleyiciler için Özer Tunca’nın yazıp yönettiği ”Üç Kafadar Hırsız Kuklacı Olursa” oyununu sahneleyecek. Oyunda aylaklık yapmaktan bir türlü çalışmaya fırsat bulamayan 3 tembel arkadaş, karınlarını doyurmak için hırsız olmaya karar verirler. Ancak soymak için girdikleri evde buldukları kuklalar ve kostümlerle öyle bir oyuna dalarlar ki hem açlıklarını, hem de hırsızlığı unutup bambaşka bir dünya keşfederler.

Oyun içinde oyun oynayarak, emeğin ve Alın terinin güzelliğinin anlatıldığı ”Üç Kafadar Hırsız Kuklacı Olursa”nın en özel ve dikkat çekici tarafı ise aktörler tarafından sahnede Canlı olarak oynatılan kuklalar. Bülent Patoğlu, Erdal Gürcan ve Mustafa Doğan Ayhan’ın rol aldığı oyunda, kuklalara müzik ve şarkılar da eşlik ediyor. Oyunun müzikleri Oktay Köseoğlu, kukla tasarımı Okan Karacan, dekor ve kostümleri ise Gizem Karasu tarafından yapıldı.

-Öğrenciler sergide yaratıcılıklarını buluşturdu-

Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü öğrencilerinin atölye dersleri kapsamında ürettikleri çalışmalardan oluşan sergi, Olbia Sanat Galerisi’nde açıldı. Sergide 18 öğrencinin geleneksel yöntemlerle ve teknolojinin olanaklarından yararlanarak yarattığı belgesel, tanıtım ve sanat fotoğraflarından oluşan 57 eseri yer alıyor.

Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Nafia Özdemir Hanyaloğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin üniversite eğitimleri süresince aldıkları özgün bilgileri yaratıcı yapıtlar ortaya koyarak sergilediklerini belirtti.

Çağdaş sanatın kaygılarını, düşünce tarzını kavramış, kültürel birikimi zengin, görüntü üretiminde teknik üstünlük ve beceri kazanmış, sorumluluk sahibi, yaratıcı bireyler yetiştirmek istediklerini anlatan Hanyaloğlu, öğrencilerin fotoğrafın kullanıldığı tüm alanlarda üretim yapabilecek bilgi birikimi ve deneyim kazanacaklarını belirtti.

Sergi, 6 Nisan’a kadar gezilebilecek.


Bobby McFerrin Ankara’da!

Congresium Ankara, On Grammy Ödüllü Bobby McFerrin’ı ağırlıyor…

İnsan sesinin sınırlarına meydan okuyan dünyaca ünlü ses virtüözü Bobby McFerrin muhteşem konseriyle 27 Mart 2012 Salı saat 20:30 da Congresium Ankara’da müzikseverlerle buluşuyor.Uzun süre dünya listelerinde bir numarada kalan Don’t Worry Be Happy parçası ile bir efsaneye dönüşen McFerrin’ın bu muhteşem konserini sakın kaçırmayın.

Congresium Ankara, dünyaca ünlü sanatçıları Ankaralı müzikseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Günümüzün başarılı ve seçkin sanatçılarına ev sahipliği yapan Congresium Ankara, 27 Mart Salı günü efsanevi sanatçı Bobby McFerrin’i ağırlıyor.
Emprovizasyon yeteneği, dört oktavlık ses genişliği ve eşsiz tekniği ile günümüzün en başarılı ve seçkin vokallerinin başında gelen Bobby McFerrin muhteşem performansıyla müzikseverleri büyüleyecek.

McFerrin, caz, pop, R&B, klasik ve dünya müziği gibi farklı tür müzik stillerini bir araya getirerek yarattığı olağanüstü çeşitlilik, sınırları olmayan ve yaratıcı müzik anlayışı ile milyonların kalbinde taht kurdu. Sanatçı konserlerinde yaratıcı enerjisini dinleyicileri ile muhteşem bir şekilde paylaşarak dinleyicilerine olağanüstü bir deneyim yaşatıyor.

Müzik hayatı boyunca pek çok sanatçı ile başarılı çalışmalara imza atan sanatçının, Bach’ın Ave Maria prelüdünü icrasındaki mükemmellik ve Beatles şarkılarına getirdiği eşsiz yorumlar milyonları bir kez kendisine hayran bırakıyor. Çellist Yo-Yo Ma, piyanist Chick Corea ve aktör Robin Williams ile yaptığı çalışmalar, Viyana Filarmoni’yi yönetişi ve Susam Sokağı’ndaki “Muppet Show”a katılımı McFerrin’ın başarılı ve sıra dışı müzik kariyerinin öne çıkan çalışmalarıdır.

Bobby McFerrin’a bu konserde önemli müzisyenlerimizden Kanun üstadı Tahir Aydoğdu ve Neyzen Bilgin Canaz ile Orfeon Oda Korosu eşlik ediyor. Saz üstadlarımız ile eşsiz doğaçlamalara imza atacak olan Sanatçı, Türk Koro Müziğinin başarılı temsilcilerinin başında gelen ve dünyaca ünlü vokal topluluklarından Swingle Singers ve Cantabile ile başarılı konserlere imza atan Orfeon Oda Korosu ile birlikte kendi kompozisyonlarını ve Türk bestelerini yeniden yorumlayacak.

Bu muhteşem konserin biletleri Biletix ve Congresium Bilet Satış Gişesi’nden satışa sunulmuştur.

Congresium Ankara’da Sanat Dolu Günler Devam ediyor…
Ankara’nın dünyaya açılan kapısı, Avrupa’nın sayılı çok amaçlı etkinlik merkezlerinden biri olan Congresium Ankara, kültür-sanat organizasyonlarında da oldukça iddialı. Modern mimarisi ve tüm konforuyla sanatseverleri ağırlamaya hazır olan Gordion Oditoryum, 3.107 kişilik kapasitesi, 1.200 metrekarelik dev sahnesi, en son teknoloji ses-ışık ve audio-visual altyapısı, dev sinema perdesi ve 900 araç kapasiteli otoparkı ile her türlü kültür-sanat performansına ev sahipliği yapabilecek altyapı düşünülerek tasarlandı.

Congresium Ankara ile sanat dolu günler sizleri bekliyor.

Bobby McFerrin
Yer          : Congresium Ankara, Gordion Oditoryum Salonu
Tarih       : 27 Mart 2012 Salı
Saat       : 20:30
Biletler  : Biletix: www.biletix.com.tr
Congresium Gişe: 0312.286 54 61

Yeşilçam Ödülleri bu yıl düzenlenmeyecek

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, (TÜRSAK) ile birlikte 4 yıldır ortaklaşa gerçekleştirdikleri ”Yeşilçam Ödülleri”ni bu yıl düzenlemeyeceklerini söyledi

Ahmet Misbah Demircan, TÜRSAK Vakfı Başkanı Engin Yiğitgil ile Pera Palace Hotel’de düzenlediği basın toplantısında yaptığı konuşmada, sinema sektörünün 4 yıldır düzenledikleri ”Yeşilçam Ödülleri”ni benimsediği için gurur duyduklarını belirtti.

Gelenekselleşen ödüllerin sinema sektörüne çok önemli maddi ve manevi katkı sunduğunu, Yeşilçam ve ve Türk sineması ile ilgili büyük bir farkındalık oluşturduğunu ifade eden Demircan, şunları söyledi:

”Sinema Meslek Birlikleri ile de sürekli bir irtibat halindeydik. Teknik konulardaki itirazlarını dinledik, dikkate aldık. Bu programa paydaş olmalarını kendilerinden teklif ettik. Sinema meslek birlikleri ile toplantılar yaptık. Çok daha etkin, çok daha güçlü ‘Yeşilçam Ödülleri’ üzerinde devam ederken, hiçbir haberimiz olmadan sinema meslek birlikleri bir basın toplantısı düzenledi. Birliğin geliştirdiği projenin detaylarını basından öğrendik.”

Geleneksel Yeşilçam Ödülleri ile ilgisi olmayan başka bir proje açıkladıklarını dile getiren Demircan, şöyle devam etti: ”Hedeflerimiz arasında bulunan akademi oluşumu da, bu toplantı da birlik tarafından kamuoyu ile paylaşıldı. ‘Yeşilçam Akademi Ödülleri’ ile bizim düzenlediğimiz Yeşilçam Ödülleri arasında isim benzerliği dışında bir ilişki olmadığını gördük. Basın toplantısından sonra yaptığımız görüşmede, Yeşilçam Ödülleri’ne katılımları ile ilgili yaptığımız teklifi kabul etmediklerini, kendilerinin yepyeni bir proje yaptıklarını, istersek bu yeni projede yer alabileceğimizi bizimle paylaştılar. Gelenekselleşmiş bir ödül programız varken, aynı amaca hizmet edeceği var sayılan, bizim dışımızda geliştirilen, açıklanan paydaşları arasında olmadığımızı aynı isimli yeni bir ödül programına katılamayacağımızı kendilerine bildirdik.”

YENİ PROJELERLE KATKI ÜRETMEYE DEVAM EDECEKTİR”

Sinema Meslek Birliklerinin akademi düzeyinde bir oluşum içine girmesinin önemli olduğunu ifade eden Demircan, sözlerine şöyle devam etti:

”Bizim amacımız Yeşilçam’dan nostalji değil, değer üretmektir. Sinema endüstrisinin şehrimize, ülkemize ve insanımıza daha fazla katkı sunmasıdır. Yeşilçam Ödülleri bu amaca büyük katkı sundu. Yeşilçam’ın güçlendirilerek yaşatılmasına, Sinema Meslek Birliklerinin de katkı sunmak istemesi memnuniyet vericidir. Yeşilçam Ödülleri’ni 1 yıl süreyle donduruyoruz. Belediyemiz ve paydaşlarımızın ortak kararıyla Sinema Meslek Birliklerinin düzenleyeceği yeni ödüllere şans vermek amacıyla Yeşilçam Ödülleri’ni bu yıl düzenlemeyeceğiz. Sinema Meslek Birliklerinin vereceği ilk ödülleri takip edip, ardından yeni bir değerlendirme yapacağız. Ödüllerin başarılı olmasını diliyoruz.”

“TÜRK SİNEMASINA DESTEK OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

TÜRSAK Vakfı Başkanı Engin Yiğitgil ise kültür ve sanat yaşamının önderlerinin katılımıyla 1991’de kurulan vakfın, 1000’e yakın kurucusu olduğunu kaydetti.

Beyoğlu Belediyesi ile birlikte Türk sinemasının en iyilerinin seçilmesi için yola çıktıklarını dile getiren Yiğitgil, Yeşilçam Ödülleri ile amaçlarının Yeşilçam Sinema Akademisini oluşturmak olduğunu ifade etti.

Yiğitgil, şöyle devam etti: ”Tüm yönetim kurulumuz bu amaca katkı vermekten onur duydu. 4 yıl süresince Türk sinemasının, o yılki en iyisini seçerken ekonomik katkı sağlamak için bazen TÜRSAK olarak, bazen Beyoğlu Belediyesi ile birlikte sponsorluk bulduk. Biz TÜRSAK Vakfı olarak, Türk sinemasına katkı sunmaya, Türk sinemasına genç sinemacılar yetiştirmeye ve kazandırmaya, Türk sinemasına, sinema okullarından mezun olup gelecek öğrencilere destek sunmaya, üreten Yeşilçam film yapımcı, oyuncu, yönetmenlerine ve diğer katmanlarına destek olmaya, yaratıcılarının gelişimine katkı sunmaya devam edeceğiz.”

Altın Portakal Heyecanı Afiş Yarışmasıyla Başlıyor

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı’nın (AKSAV) düzenlediği 49’uncu Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali heyecanı afiş yarışmasıyla başlıyor.

Altın Portakal Heyecanı Afiş Yarışmasıyla Başlıyor

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı’nın (AKSAV) düzenlediği 49’uncu Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali heyecanı afiş yarışmasıyla başlıyor.

– Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı’nın (AKSAV) düzenlediği 49’uncu Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali heyecanı afiş yarışmasıyla başlıyor.

Tanıtım materyallerinde kullanılacak festival afişi yarışmayla belirleniyor. Yarışmanın birincilik ödülü 5 bin, ikincilik ödülü 2 bin, üçüncülük ödülü bin TL olarak belirlendi. Yarışmaya katılmak için son başvuru tarihi 30 Nisan 2012 olarak açıklandı

Birincilik ödülüne değer görülen afiş 49. Festivalin tanıtım materyallerinde kullanılacakken; sergilenmeye değer görülecek afişler ödüllü afişlerle birlikte festival programı kapsamında açılacak sergide sinemaseverlerle buluşturulacak.

GRAFİK SANATINA PORTAKAL DESTEĞİ

Tasarım dünyasında son yıllarda yaşanan ilerlemeye dikkat çeken Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve AKSAV Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Akaydın, grafik sanatını desteklemek ve genç sanatçıları büyük projelere özendirmek amacıyla Altın Portakal heyecanını afiş yarışmasıyla başlattıklarını bildirdi.

YARIŞMA JÜRİSİ

49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali afişinin seçileceği yarışmanın akademisyen, sanatçı ve iletişim uzmanlarından oluşan jürisinde şu isimler yer alıyor:

Ressam -Grafiker, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kurucu Dek.Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan, Ressam – Grafiker Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar Bölüm Başkanı, Prof. Dr. Hasip Bektaş, Akdeniz Reklamcılar Derneği Başkanı, Cihan İşbaşı, Ressam Grafiker, Orkun-Ozan Medya A.Ş. Sahibi Himmet Öcal, Seramik Sanatçısı-AKSAV Yön. Kur. Üyesi Tufan Dağıstanlı, Antalya Büyükşehir Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Akgün Keskin, Sakarya ve

Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Merih Taşkaya.

YARIŞMA TÜM GRAFİKERLERE AÇIK

Grafikerler, meslek kuruluşu üyelerine, grafik tasarım / görsel iletişim tasarımı bölümü öğrencileri ve mezunlarına; amatör – profesyonel tüm grafikerlere açık olan yarışmaya gönderilen eserlerin kopya edilmemiş, herhangi bir yayın broşür – çalışma kapsamında kullanılmamış; yurt dışında – yurt içinde herhangi bir yarışmaya katılmamış; bir etkinlik kapsamında sergilenmemiş olması gerekiyor.

Dört renkli baskı teknolojisi ile elde edilen renklerin dışına çıkılmadan hazırlanacak afişlerin, 50×70 cm boyutunda dikey ve yatay olarak çalışılması gerekiyor.

Katılımcılar yarışmaya en fazla bir eserle katılabilecek. Yarışmaya katılmayı düşünen sanatçıların yarışma yönetmeliğine www.altinportakal.org.tr/ adresinden ulaşabileceği, katılım formlarını aynı adresten elde edebilecekleri belirtildi.

Mona Lisa Kopyası Müzede :

Leonardo da Vinci’nin ”Mona Lisa” tablosunun, kopyası Madrid’deki Prado Ulusal Müzesi’nde sergilenmeye başlandı.

Dünyanın en ünlü sanat eserlerinden biri olarak bilinen Leonardo da Vinci’nin ”Mona Lisa” tablosunun, usta ressamın stüdyosunda ve onun bir öğrencisi tarafından yapıldığı ortaya çıkarılan kopyası Madrid’deki Prado Ulusal Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. İlk defa basının ve halkın karşısına çıkartılan tablo, 13 Mart’a kadar Prado’da sergilendikten sonra, 29 Mart-25 Haziran arasında ”Leonardo da Vinci’nin son eseri. Azize Ana” adlı sergi kapsamında Fransa’daki Louvre Müzesi’ne taşınacak. İtalyan ressamın ünlü tablosunun kopyası 14 yıldır Prado Müzesi’nin duvarlarında olmasına rağmen bu zamana kadar sıradan bir kopya olarak biliniyordu. Louvre Müzesi’nde açılacak Leonardo da Vinci ile ilgili sergi dolayısıyla 2 yıl önce araştırma yapan teknik bir heyet, kopya tablonun arkasındaki siyah fonun altındaki peyzajın farkına varınca yapılan restorasyon çalışmalarıyla kopyanın orijinali ortaya çıkarıldı.

Prado Ulusal Müzesi’nin Araştırma ve Koruma Bölüm Müdürü Gabriele Finaldi, ”Bu eserin değeri, orijinali ile aynı anda ve aynı stüdyoda yapılmış olması”

Kaynaklar :  milliyet.com.tr

                             sabah.com.tr

                             A.A.

Sergei M. Eisenstein bir film yönetmeni ve kuramcısı olarak her iki alanda da bir dahi olduğunu kanıtlamış bir sanatçıdır.

Eisenstein, diğer insanların göremediği, etrafındaki ışığı görme yetisine sahiptir. Bunu kendisi şöyle tanımlamaktadır:

 

“Bir şey okuduğum ya da düşündüğüm zamanlarda zihnimde, diğer insanlardan farklı olarak bazı canlı resimler belirmektedir. Bunlar genel olarak görsel görüntülerin geniş bir bileşimi olarak karşımıza çıkar. Keskin görsel bir bellek ve uzun, şiddetli bir gündüz rüyası pratiği, sizi düşüncelerinizi ve belleğinizi resimsel görüntüler içinde izlemeye zorlayacaktır. Şimdi bile, yazı yazarken, bundan farklı bir şey yapmıyorum. Görüşlerimin önünde görsel görüntü ve olayların aralıksız geçişi canlanıyor. İlk ve önde gelen bu izlenimler aracı, çektirici bir yoğunluk ile yeniden üretilirler. Yeniden üretim gibi bir konu ve nesne hakkında yazarken bunları düşünüyorum. Şimdi yaklaşık üç yüz tane insan birimi bana bu şekilde yardım etmektedir. Yeniden üretim konusunda çok ender olarak duygularımla yetinirim. Benim mizansenlerim ya da çerçeve kompozisyonumun ayırt edici görsel yoğunluğunun büyük ölçüde bu pratiğe bağlı olduğuna kuşku yoktur.”

Eisenstein, henüz küçük bir çocukken bile keskin zekasıyla –ve bilinçsizce yaptığı mizah- ile ilgi çekmeye başlamıştı. Henüz sekiz yaşında bir çocukken sözcüklere dayanan mizah öğelerini yerli yerinde kullanmaya başlamıştı. Onun sözcüklerle erken başlayan diyalogu, daha sonraki yıllarda özellikle kurgu çalışmalarında kendini belli edecektir.

Yine işitsel-müzikal kurgu buluşu daha sonra onun tarafından gerçekleştirilecektir.

 

Anne ve babasından sonra, Eisenstein’ın üzerinde en fazla etkide bulunan kişi bakıcısıdır. Onu perili masalların ve efsanelerin büyülü dünyasını tanıtıyor ve onu Riya’daki sinemalar götürüyordu.

Birinci Dünya savaşı sırasında 16 yaşında iken, yerel hastaneleri ziyaret ederek yaralı askerlerin çizimlerini yapmaya başladı. Çizimleri, onun çocukluğundan beri en büyük eğlencesi olmuştu.

Çocukluk yıllarında, çizime ek olarak sisli havalarda alan derinliği üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Yakın çekim, alan yerleştirmesi, gibi bir film öğelerinin temel olgularını bu dönemde yaptığı çalışmaları esas olarak gerçekleştirmiştir.

O, çocukken yaşadığı bir çok deneyimini, daha sonra filmlerine de yansıtacaktır.

Eisenstein filmlerinin diğer bir karakteristik özelliğinin çıkış noktası “Bu onun tarafından (zalimlik okyanusu) olarak adlandırılır.” Çok küçükken gördüğü ilk filmlerinden birinden kaynaklanmaktadır. Barbarca öldürmeler onun kendi filmlerinin ortak noktasıdır. Grev Filmi’ndeki işçiler bir mezbahadaki öküzler gibi öldürülmekte ve çocuklar çatıdan fırlatılmaktadır. Potemkin Zırhlısı’nda kalabalık bir bütün olarak katledilmektir. Alexander Nevsky filminde adamlar ve çocuklar ateşin içine atılmaktadır. Korkunç İvan’da ise zehirlenmekte ve hançerlenmektedir. Bezhin Çayırı’nda da bir çocuk öz babası tarafından öldürülür.

 

Eisenstein sadece yaşadıklarının değil aynı zamanda okuduğu kitaplarının da etkisinde kalmıştır. Onu etkileyen kitapların başında genel olarak Fransız Devrimi’ni konu alan Dumas’ın romanları gelmektedir. Miğret’in iki ciltlik “history of frenc revolution” kitabı onun Devrim ile olan ilk doğrudan ilişkisidir. Daha sonra Victor Hugo’nun Les Miserable (sefiller) gelecektir. Eisenstein Riga’da düzenli olarak tiyatro ve operalara gitmiş, bu sayede Hansel ve Gratel, Götz van Berlichinson ve Wallenstein’den Madame Sans-Geneye kadar tüm oyun ve operaları bilgi dağarcığına eklemiştir. 1913 yılında, turnedeki Nezlobin Tiyatrosu’nun yapımı olan Turandot oyununu görmesi onun için dönüm noktası olmuştur. “Ondan sonra, tiyatro benim için karşı konulmaz heyecan veren bir tutkuya dönüştü.” Ancak babasının kendisi için seçmiş olduğu mühendislik okuluna kaydoldu. Bu eğitim 1915 sonbaharına kadar devam etmiştir. Devrim eğitimini yarıda bırakmasına neden olmuştur.

 

DEVRİM

Eisenstein’ın Devrim’e kadar lan öğrencilik dönemi olaysız geçmiştir. Mühendisliği bırakmasına karşın “disiplinli bir düşünme yöntemi” ve “matematiksel kesinlik” olgusunu her zaman taşımıştır.

İÇ SAVAŞ

İç savaş sırasında aldığı ilk görev Pedrograd’ın dış bölgelerindeki hemen hemen kullanım dışı kalmış telefon ağlarını yeniden oluşturmaktı. Onun kamptaki görevlerinden biri Neva üzerinde bir köprü inşa etmekti. Eisenstein’ın erken dönem estetik düşüncesi yavaş yavaş belirmeye başlayacaktır.

TİYATRODAN FİLME GEÇİŞ

Eisenstein 22 yaşında idi ve kendisini tiyatroya admış durumdaydı. The Mexican’ın provaları sırasında işinden başka hiçbir şeyle ilgilenmezdi. Bu dönemlerde çok çalışıyordu, gördüğü her şeye ilgi duyuyor, izlenimler ediniyordu, kendisini her alanda yetiştiriyordu. Dolayısıyla da başka sanat dallarında eğilim içine girmişti. Ve çalışmalarını gittikçe artırıyordu. Bir sonraki yapı, Pletynov’un Precipice’ydi. Eisenstein görevi bir önceki oyunda olduğu gibi oyunun dekor ve kostüm tasarımını yapmaktı. Kendisini ifade edebilmek için yeni yollar arıyordu. Bu sayede sinemaya doğru birkaç adım daha atmış olacaktı. Son keşfi ile sahne mucidi olarak sivrilecekti.

1921 yılında sahne yönetimi ile ilgili bir devlet okulu açılır. Eisenstein sınavlarda başarı kazanarak Meyerhold’un öğrencisi olur. Meyerhold Eisenstein üzerinde büyük bir etkide bulunacak ve onun yaratıcı çalışmalar yapmasına ön ayak olacaktır. Onun hazırlıksız konuşması ve bilimsel olarak hesaplı planlaması daha sonra Potemkin Zırhlısı filminin fenomenini oluşturacaktır.

1923 yılında “çarpıcı kurgu” kuramının evrimi sanatın etkin gücünün ölçüm birimini oluşturmaya yöneliktir.

GREV

Eisenstein film yapımına başladığında, sinema tarihinin henüz 30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu dönemde filmin, yalnızca teknik açıdan bir saygınlığı vardı ve diğer sanatlar arsında yeni yeni sivrilmeye başlıyordu. Fransa’da George Meles kendi filmlerini yaratmıştır. Max Linder ülkesinde ve yurt dışında onun izinden ilerliyordu. Feuillade’nin filmleri ortaya çıkmış ve Abel Gance, film dünyasında adını duyurmaya başlamıştır. Almanya göz alıcı bir ilerleme içindeydi. Dışavurumculuk akım doğmuştu ve varlığını kabul ettirmeye çalışıyordu. ABD’de ise yılda ortalama 467 film yapılmaktaydı.

 

Eisenstein yaratıcı bir sanatçı olarak gelişimi üzerinde önemli rol oynayan üç öğe mevcuttur. Bunlar:

 

Amerikan yönetmen David Wark Griffith “Sovyet sinemasında kurgu gelişimi konusunda büyük bir rol “oynamıştır. O yakın çekim ve paralel kurguyu kullanmıştır. Eisenstein ise yakın çekimi daha ileri götürerek sembolik anlamlar yüklemiştir. İkincisi ise Alman dışavurumcu filmler ve son olarak Sovyet sinemasının kendisidir.

O DÖNEMDEKİ SOVYET SİNEMASI:

Birinci Dünya savaşında bile Rus sineması uluslar arası bir süre sahipti. Savaş sona erdiğinde Rusya’da iki binin üzerinde sinema salonu vardı. Evlere dağıtılan yaklaşık on iki milyon metre filmin yalnızca %30’u dışarıdan gelmekte idi.

Devrimden sonra film endüstrisinin ulusallaşması için bir girişim başlatıldı. Böylece yurtdışına karşı sistematik bir direnç sağlanmış oldu. Yabancı filmlerin gösterimleri yasaklandı. Komünist kurallar işlerlik kazanmaya başladı. Filmlerde devrimsel bir içerik görülmeye başlandı. Kuleşov, 1920’de ünlü atölyesini oluşturmuştur. Dziga Vertov, Kino-Pravda (sinema-gerçek) haber-gerçek dizisine başlamıştır. Lef dergisinde Vertov’un Kino glaz (sinema-göz) manifestosu ile birlikte Eisenstein’ın çarpıcı kurgu üzerine yazıları yayınladı.

Grev filmi “diktatörlüğe doğru” dizisindeki filmlerin birisidir. Dizi, sekiz filmden oluşmaktadır. Filmler, sürgünler ve kaçışlarla sonuçlanan, yasaklanmış politik yayınları kendisine malzeme olarak almıştır. Grev üzerine yapılacak olan film, dizi içinde beşincisidir. Başlangıçtan itibaren filmin üç temel özelliğinin sınırları çizilmiştir. Gerçek bir tarihi olay olarak değil, grevin genel bir resminin sunulması; bireysel kahramanlar yerine, işçilerin kapitalistlerle çatışma içinde olarak topluca kahramanlaştırılması; filmin oluşum yönteminin çarpıcı kurgu temeline göre yapılması.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikri oluşturması temeline dayanır. Jean Mitry bunu şöyle tanımlamaktadır:

“Ona göre kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

POTEMKİN ZIRHLISI

 

Potemkin Zırhlısı filmi Eisenstein’ın yaratıcı bir sanatçı olarak yazdığı evrimde çok önemli bir yet tutmaktadır. Onun çalışmaları yine iki görünüme aktarmak gerekir. Filmin kendisi yaratımı ve onun hemen sonrasında ayrıntılı bir şekilde çözümlenmesi Eisenstein matematik ve fizik kurallarını uygulayarak film çözümlemesini son derece bilimsel olara yapmaktadır. Eisenstein’a göre Potemkin Zırhlısı filminin etrafındaki doğrulardan biri onun sanatsal ve entelektüel yeterliliğidir.

Eisenstein Potemkin Zırhlısı filmini yaparken tutku derecesinde film sanatını oluşumunun yeni sanatsal teknikler arayışı içindedir. O devrimsel düşüncelerini sinematografik araçlarla ifade edebilmek için sabırsızlanmaktadır. Picaso ile ortak bir düşüncesi vardır.”Ben bakmıyorum, buluyorum” Daha sonra Picaso’ya ekleme yapacaktır. “Bulduktan sonra bakıyorum”

OLAYLARIN BELİRLENMESİ

1905 devriminin yıldönümü için yapımı planlanan dizideki başlıca filmlerin ikisi “Ocak’ın Dokuzu ve 1905 Yılı” isimlerini taşıyordu. Onlar Haziran 1924’te gerçekleşecekti. Ancak 1925 yılının bahar aylarına yaklaşılmış olmasına rağmen filmlerin yönetimi için henüz kimse atanmamıştı. Grev filminin bitmesinden sonra komite üyeleri bu görevi Eisenstein’a vermek istediler. Eisenstein filmi istedikten sonra hemen çalışmalara başlar. O, 1905’teki olayların devrimsel kayıtlarını çok iyi biliyordu.

1905’in özgün senaryosunda Potemkin İsyanı küçük bir bölüm olarak yerini almıştı. Yarım sayfalık bu bölüm tüm film için gerçekleştirilecek sekiz yüz çekimin yalnızca 44 çekimini oluşturuyordu.

Çekim 31 Mart 1925’te Leninstad Nevsky görünümü sahnesiyle başlıyordu. 1905’teki Grev’de olduğu gibi buradaki elektrik jeneratör ünitesi yakılmıştı. Film kötü bir havada çekiliyordu. Değerli zamanı boşa harcamamak için gün batımıyla güneye yönelmişti. Eisenstein ekibini Odesa ve Sivastopol’a kaydırdı. Burada yerleşim çekimi yapılacaktı. Tüm devrimi özetleyen Potemkin isyanı burada çekilecekti.

UZAMIN PARADİGMASI VE ZAMANIN PENÇESİ

Film için gerekli ilk şey Potemkin’i temsil edecek olan bir zırhlının bulunmasıydı. Gerçek gemi sökülüp parçalara ayrılmıştı. Karadeniz be Batlık Donanması içinde böyle bir zırhlıyı bulabilmek olanaklı değildi. Ancak Eisenstein’ın yönetmen yardımcısı Lİyasha Kriyukov On iki Havari adlı bir kardeş gemi buldu. Bu Sivastopol açıklarında demirlenmiş olan silahsız bir zırhlı idi. Eksikleri vardı tamir edildi. Tüm bölümler On iki havarinin güvertesinde çekilecekti. Buna şiddetli isyan tasviri bölümü de dahildir. Film zor şartlar altında gerçekleştiriliyordu, film güverte açısıyla çekilirken çerçevede, arkadaki kayalar görülüyordu. Sorunu çözen yine Kriyukov oldu. Gemiyi 90 derece döndürerek mutlak bir şekilde durağan olması gerekiyordu., “film kadrosu hem uzam hem de zamanın prangası ve zamanın penceresi bizim serbestçe hareket etmemizi engelliyordu” diyecekti.

Bütün olumsuzluklara rağmen, film rekor kabul edilebilecek bir hızla ilerliyordu. Örneğin 75 çekimden oluşan Odesa’daki basamak sekansı tek bir günde çekildi. Filmin tamamı 5200m. idi ve kurgu dahil, film üç ay içinde bitirildi. “Bir hayal gibi görülüyor fakat doğru” diyecekti Eisenstein.

Oyunculuk sorununu, Eisenstein’ın tiyatrocu arkadaşı Strach’a verdi. Strach, her yeri dolaştı. Onun getirdiklerini Eisenstein beğenmemişti, ancak gemide film çalışmalarına devam ederken otelde ateşçi olan daha sonra film kadrosuna elektrikçi olarak alındı. Ve bu adamı doktor rolüne aldı. Bahçivan’da aynı şekilde bulundu.

Eisenstein’ın daha sonra söylediğine göre film, başlangıçtaki çıkış noktasından tamamen farklı bir yapıda ilerliyordu. Her bir basamağı kendi yaratıcı yeteneğine bağlı olarak oluşturmaya başlamıştı.

Strach’un yayınlamış anılarında Eisenstein’ın kurguyu film çekimi bitmeden yaptığı ifadesi yer almaktadır.

Kurtlu-çürümüş et bölümü, senaryoda olduğu gibidir. Dr. Smirnov’un otantik konuşmaları gerçeğe uygun bir şekilde oluşturulmuştur. Benzer olarak papazın düşerek ölmesi de gerçeğe uygundur.

Daha sonra taştan yapılmış aslanların ünlü kurgu sekansı gelir. Buradaki değişik görünümdeki üç heykel aslanın peş peşe gösterilmesi, katliamı protesto etmek için kitlelerin uyanışı şeklinde tek bir düşünceyi temsil etmektedir.

Filmdeki diğer üç önemli sekans, Eisenstein’ın yaratıcı yöntemlerini anlamada değerli bir yardımcı olacaktır; bunlar katran, basamaklar ve deniz sekanslarıdır.

Odesa Basamakları’ndaki katliam sahnesi, bu yine olayın gerçek bir temsilidir.- Diğer katliam sahnelerinde olduğu gibi Eisenstein kendisine göre temellendirmiştir. Sekans, birkaç kademe tüm senaryodan farklı olarak gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni daha önce görmüş olduğumuz, onun çocukluk ve gençlik yıllarından gelen bir düşünce yapısı olarak, bu sahnenin duyumsal temelinin oluşturulmasıdır.

-Merdivenlerin görünümü bende bir sahne görünümü fikri yarattı. Yönetmenlik hayal gücüm ile yeni bir görünüm oluşturacaktır. Kalabalığın panik halinde basamaklardan inmesi merdivenin kendisi hakkında edindiğim ilk izlenimlerin bir şekilde işlenmesinde başka bir şey değildi.

Üçüncü evre –kurgu evresi- filmdeki yoğunluk ve duyum yüklü atmosferin yeniden yaratımı ile ilgili idi. Strauch’un belirttiğine göre, Eisenstein basamaklarda ilgili sahneyi üç gün boyunca yazmış ve yalnızca bir günde çekimini tamamlamıştır.

Odesa basamakları sekansında heyecanlı ve öngörülemeyen bir koşul bulunmaktadır. –Her şeyin daha önceden kesin bir şekilde hesaplandığını ve acelesi olmayan bir soğukkanlılıkla optimum koşullara ulaşıldığı izlenimi vermektedir. Bu, filmin en göz alıcı özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun kompozisyonun ve duyumsal kalitesinin organik birliği. Eisenstein, çözümlemesinde insanların ve kitlelerin çılgın koşulların duyumsal etkisinin nasıl olduğunu göstermektedir.

Estetik alanında “altın orta” olarak bilinen ilke üzerinde meydana gelen ara vermeler ile başarıya başarıya ulaşır. Ayrıntıların bu kesinliği ve tam oluşumu kendiliğinden meydana gelen şaşırtıcı bir oluşumdur.

Son olarak deniz sisi sekansı, Vakulinçuk’un vücudunun etrafındaki ağlaşmaların bir sahnesinin özgün algılaması beklenmedik birisinin limana çöreklenmesi ve çekimin durmasına yol açması ile tamamen şans eseri genişletilmiştir. Odesa’daki diğer film birimleri hava şartlarının çekim yapmaya olanak tanımadığını düşünerek otellerine kapanıp domino oyunu oynamaya koyulmuşken, Eisenstein ve Tusebir kayık kiralamışlar ve tüm karşı çıkmalara karşın, sisle kaplı limanda çekime başlamışlardı. Sonu. Aşırı derecede şaşırtıcı olmuştur. Ve kurguya gelindiği zaman Eisenstein onu muhteşem bir etki için kullanmıştır- sis, sembolik cenaze töreninde tüm ağıt sekansının duygusal yoğunluğunu artırmak için kullanılacaktır.

Filmin ilk kesim gösterimi yazarlar, gazeteciler, donanma liderleri ve Lunachorsky’nında bulunduğu seçkin bir izleyici topluluğu için bir stüdyoda geçekleştirilmiştir.

Gösterimin sonunda Lunachorsky’ın konuşması: “Bizler tarihi kültürel bir olaya tanıklık ediyoruz. Yeni bir sanat doğmuştur. Bugünden sonra geleceğin büyük sanatı olan film sanatından söz edilecektir…”

Film, Eisenstein’ın sonsuz ayrıntılı çözümlemesini içermektedir. Eisenstein kendisi romantik geleneğin içinde görülür, ancak yapı olarak “Gerçekçi” yapıya sahiptir.

Potemkin zırhlısı, Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarının bir sonucu olarak görülmektedir. Tiyatro çalışmalarında duyumun yükseltilmesi yöntemini özümsemiştir.

Kurgu tekniğinden bir dil oluşumuna geçilirken, Eisenstein selülid üzerindeki tek bir fikrin genel düşünceden, tür içerikten soyutlanamayacağını keşfetmiştir.

O, kurguyu “bağımsız çekimlerin çarpışmasından oluşan bir fikir” olarak tanımlamaktadır. Bu çekimler birbirlerine karşıt yapıdadır. Onun çalışmalarını anlayabilmek için çarpışan-kurgu fikrini özümsemek gerekir. Eisenstein, kurgu parçalarının ardıllığını öne doğru hareket eden makinenin motorunun içsel yanmasının patlama dizisine benzetmektedir. Kesişen iki çekim arasındaki çarpışma, aynı zamanda kompozisyon içinde bir çatışmaya yol açacaktır. İli çarpışan çekimin bu kesişmesi, dünyada “Rus Kesimi” olarak bilinen “çarpıcı” kurgu oluşumudur.

Potemkin zırhlısı filmi aynı zamanda karşı süremli (kontrapuantal) bir temele dayana diğer bir yeni kurgu biçimini de içermektedir. Eisenstein bunu “tonal” (titremsel) kurgu terimi ile ifade eder.

Potemkin Zırhlısı filminin diğer bir özelliği yakın çekimlerin ve ayrıntılı çekimlerin etkin bir şekilde kullanılmasıdır. Eisenstein, Griffith’sen farklı olarak “yakın çekim yöntemi” kesinlik temeline oturtmaktadır.Onun yakın çekim düşüncesinin çocukluğunda odasındaki lale ve iç savaş sırasındaki Kholm yakınındaki köyde geçirdiği gecelerde belirginlik kazandığını daha önce belirtmiştir.

Son olarak, Potemkin Zırhlısı filmindeki önemli sanatsal buluşları arasında Eisenstein’ın zamanı dramatik bir şekilde ele almasının belirtilmesi gerekmektedir. Bu, bağlı olduğu sekanslara dinamizm katmaktadır.

EKİM

Ekim filminin çekim senaryosunun hazırlanma aşamaları, Potemkin Zırhlısı filminden daha ayrıntılı olarak yapılmıtşır.Ekim filmi, çıkış noktası açısından Diktatörlüğe Doğru dizisinin bir yapımı olan Grev filmi ile bağlantılıdır. Herkes başka bir Potemkin beklentisi içindeyken, Eisenstein’ın niyeti tamamen farklı olmuştur. Her ne kadar Ekim filminde, Potemkin gibi tarihi olayların sıralanması temeline dayanıyorsa da, Eisenstein, olayları abartmadan özgürce bir film denetimine girişmek istemiştir. Kendi buluş ve sistemini bu filme uygulama amacı taşıyordu. Böylece “arı sinema anahtarını” kullanabileceğini düşünmektedir.

Ekim filminde, Potemkin’den farklı olarak yeni sinematografik öğeler tanıtılmıştı. Ekim filmi, soyut fikirlerin ifade edilmesi için bir dizi formüller bütünü içermektedir.

Petrograd’da Kornilov’un marşı sekansı, en açıklayıcı örneklerden birisidir. Eisenstein, burada Kornilov2un temel askerlik düşüncesini yansıtmak istemiştir. Bunu “tanrı adına” bolşevizme karşı olarak General’in “kutsal savaşı” mitinin açıklama şeklinde görülür.’ Dinsel görüntülerin kurgu sekansı’.

Ekim filmi “entelektüel kurgu”nun örneklerinin tam bir farklılığını içermektedir, bu metafizik formüllerin bir bütün alanıdır. Örnek olarak Kevensky’nın gücünün artması. Kış Sarayı’nın basamaklarını, tamamen aynı adım atma biçemiyle hicvetmektedir.

Eisenstein, duyumsal etki oluşturma amacı ile belgesel olayları “dinamikleştirme” girişiminde bulunmaktadır. Böylece Sovyetler Kongresi ile Motosiklet Bataryasının birliği, bisiklet tekerlerinin soyut bir şekilde dönmesinin çekimleriyle dinamikleştirilmiştir.

Ekim filminin diğer bir özelliği, Eisenstein’ın ses etkisini görsel olarak kullanma girişiminde bulunduğu bir yapım olmuştur. Aurora zırhlısından ateş edilmesi, ritmik bir açılış ve diyaframın kapanması ile filmleştirilmiştir.

Ekim sayısız oranlamanın bulunduğu bir deneysel film olarak kalmaktadır. Ancak Eisenstein, her zaman için yaşamdan daha büyük terimlerle düşündüğü için bu göz alıcı bir yapım olara karşımıza çıkar.

1928

Eisenstein, Ekim filminde kurguya değinmiş olmasına rağmen, onun gizil güçlerini ortaya koymamıştı henüz. Madem ki “entelektüel film “olanaklıydı, öyleyse neden Marx’ın kapital kitabının ekran gösterimi yapılmasın. Ekim 1927, mart 1928 aralığında bu olanakları araştırdı. Ekim filmindeki sinematografik dili “felsefe alanına” kaydırmayı amaçlıyordu.

Bu dönemde Eisenstein’ın Sovyet sinemasındaki konumu çok sağlam değildi, lef dergisi işle çatışma içindeydi.

GENEL ÇİZGİ (GENERALNAYA LINYA)

1928 Haziran’ında, Eisenstein, Genel Çizgi filminin yapımına kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.

Yeniden bir deney filmi yapmaya niyetlidir. Fakat bu kez kitlesel izleyicilerin kolayca anlayabilecekleri bir yapım gerçekleştirilecektir. Film ilk biçimde, köylerdeki koşullar hakkında bir matem niteliği taşımaktadır. Tarımsal yapımın değişim dönemi.

Eisenstein, filmin olaylarının odak noktası olarak ilk kez bir kahramana –Marfa Lapkina- yer verecektir.

Boğanın inekle çiftleştiği sahne –öncelsiz ve fantastik bir sahne olarak ilkel barbarlığı içinde görkemli bir şekilde barındırmaktadır.

 

Filmin üç merkezi simgesi, bilgisizlik ve yoksulluk simgesine karşıt bir inanç zeminine oturtulmaktadır. Filmin kavramları üzerinde başka bir etki, Eisenstein’ın kendinden geçme biçimlerine ilgisidir. Bu ara, Potemkin Zırhlısı yapımından miras kalmıştır.

Eisenstein’ın kurgu fikirleri üzerindeki önemli bir etki Japonların Kabuki tiyatrosundan gelmektedir.

YURT DIŞINDA

Acıyı bilen yolculuğu çekendir,

Bugün, dünya monoton ve küçük
Dün, bugün, her zaman, bize hayalimizi gördürür
Sıkıntı çölünün ortasında bir vaha korkusu!

BAUDELAIRE

Sovyetler Birliği’nden ayrılan Eisenstein’ın elinde yalnızca Genel Çizgi filminin kopyası ve nakit olarak yirmi beş dolar bulunuyordu. Önce Almanya’ya ardından İsviçre’ye ve daha sonra Hollwood’a gitmeyi planlıyordu.

Berlin!de görkemli bir şekilde karşılandı. Buradan İsviçre’ye geçerek Sinema üzerine uluslar arası bir kongreye katıldı. Kası ayının başında Paris’e gitti. Eisenstein’ın Paris’te tanıştığı kişiler içinde en önemli buluşması James Joyce ile olmuştur. Geleneksel edebiyat kalıplarını kıran bir yazar olarak ona hayranlık duymaktadır.

Eisenstein Paris’te kaldığı sıralarda en etkin film şirketlerinden biri için film yapmanın olanaklarını araştırdı. Fransa’ya onların daveti üzerine gelmişti. Ancak yapımcılarla anlaşmaya varamadı. Ticari sinemaya karşıydı.

AMERİKA YOLUNDA

Eisenstein, ABD’ye vardığında, daha önceden umduğu gibi en iyi oteller, “doğru” insanlarla toplantılar, halkla ilişkiler fotoğrafları gibi şeylerin hiçbiri ile karşılanmadı. Ancak onu en çok şaşırtan şey çok geniş bir izleyici kitlesinden varlığı idi.

Kaldığı otelden çıktıktan sonra yaptığı ilk iş Broadway’in kalabalık caddelerinde yürümekti; şehrin atmosferini özümsemeye buradan başlayacaktı. Her zamanki gibi, yalnızca zihni ile değil, tüm duyumlarıyla etrafında olup bitenleri algılıyordu.

Eisenstein kendisini hayal kırıklığına uğratan deneyimler nedeniyle kırgındır. Ancak yine de kendinde yeni bir maceraya atılacak gücü bulmaktadır.

Meksika onun Flaherty ile karşılaşmadan önce de çok ilgisini çeken bir ülke olagelmiştir. John Reed’in röportajlarından, Amerikalı yazar Albert Rhys Williams öykülerine kadar konuyla ilgili sayısız kitap okumuştur. Diego Rivera’nın fresk yeniden yapımları ve öyküler onu Meksika’da Yaşam konulu bir film yapmaya itmektedir. Eisenstein, Charlie Chaplin’den sponsor bulma konusunda yardım ister. Chaplin ona Upton Sinclair’i önerecektir.

5 Aralık 1930’da Tisse ve Alexzandrov ile birlikte Meksika sınırını geçerler.

YAŞASIN MEKSİKA!

Eisenstein, Meksika’da Ölüm Günü Karnavalına tanık olacaktı. Ülkenin tanıtımı üzerine bir film yapmayı planlıyordu.

Yolculuğu boyunca yaşadığı güçlüklere karşı yaşamın ve tarihin gizemlerini ortaya çıkarıyordu: Horoz dövüşleri, pagan Kızılderili dansları, Katolik papazlara adaklar, keşişlerin koyu sofulukları, tarihi piramitler ve daha sayısız ilgi çekici özellikleri tanıyordu.

Onu hayran bırakan Meksika’nın diğer bir görünümü ise geçmiş ile geleceğin birbirine karışmasıydı. Meksika’nın olağanüstü lineer bir yapısı vardır. Çevrenizdeki her şeyde grafiksel bir şiddet ve saflık bulabilirsiniz: askerlerin beyaz gömleklerinin kare kesimi ve şapkalarının eğriliği simgeler olarak gözükür. Her şeyde grafiksel bir tamlık bulunur.

Eisenstein yaşantısının bu döneminde ölümle her zaman olduğun dan daha fazla ilgilenmektedir. Meksika’daki her şey onu birincil öğeler götürmektedir.

Ölüm düşüncesi Meksika var olduğundan beri mevcuttur. Başlangıçta Eisenstein’nı çeken Ölüm Günü olmuştur. Ancak her yerde ölümün üzerinde zafer kazanan yaşamdan izler görülmektedir. Eisenstein, destansı filmlerde duyumların yorumlamasını yaparken burada edindiği deneyimleri kullanacaktır.

Eisenstein’ın düşüncesine göre, Que Viva Mexico! (yaşasın Meksika) dikey düzlemde kronolojik sıraya göre değil, yatay düzlemde ardıl uygarlıkların tarihini simgelemektedir. Onun genel düşüncesine göre, film eski Aztek ve Maya kültürlerinde kullanılan ölüm inancı simgeleriyle yüklü olmalıdır. Filmin sonunda ise Ölüm Günü karnavalının alaycı şenlikleri vurgulanmalıdır.

MEKSİKA ÇARMIHI

Yaşasın Meksika! Filminin senaryosu yapı ve karakter açısından Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarından farklıdır: Senaryo şiirsellik, romantizm ve yaşamın duyumsal sevgisi ile doludur.

Yaşasın Meksika’ filmi, Eisesntein’ın çerçeve içinde kompozisyon oluşturma alanında doruğa çıktığı yapım olmuştur. Bir heykel ya da yavaşça hareket eden bir nesnenin çekimi yapılırken, Eisenstein en vurgulayıcı açılardan ve kompozisyon düzenlemelerinin gerçekleşebilmesi için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

Ancak film istenildiği zamanda bitmediği için Amerikan yapımcıları onu ABD’ye geri çağırırlar. orada kendisine karşıt bir kampanya ile karşılaşacaktır. Daha önce kendisine bu konuda söz verilmiş olmasına rağmen filmin kurgusunun SSCB’de yapılmasına izin vermezler. Eisenstein mayıs 1932’de Moskova’ya geri dönmüştür. Amerikalı yapımcılar onun ününü karalamak için Sovyet yetkilileriyle görüşmelerde bulunmuşlardır. Bir süre sonra bundan da kötüsünü yaparak filmin kurgu işini Sol Ester’e –Tarzan filmlerinin yapımcısı- vereceklerdir. Böylece Yaşasın Meksika! Filmi Thunder Över Mexico (Meksika üzerinde fırtına) ismi ile kurgulanmış oluyordu. Eisenstein bu filmin negatiflerini geri almak için yaptığı tüm çabalarının haya kırıklığı ile sonuçlanması üzerine bir sanatoryuma yatırılacaktır.

Eisenstein arkadaşı Augustin Aragon Leiva’dan bir mektup alır:

Eisenstein nerede?… Tetlepayac onu bekliyor… köşedeki oda onun fikirleri ve görkemli şeytanca rüyalarıyla dolu… odanın perdeli pencerelerinden garip bir ışık sızıyor. Onun zihninin ışığı… fakat nerede o?… Telepayac onu bekliyor ve insanlar dua okur gibi ona şarkılar mırıldanıyorlar… Eisenstein, sen neredesin…?

ALEXANDER NEVSKY

Görüntü ile ses arasındaki, görünen dünya ile duyulan dünya arasındaki engelleri ortadan kaldırmak! Bu iki karşıt küre arasındaki bir birlik ve bir uyum sağlamak. Ne zor bir görev!

EİSENSTEİN

1937 yılında Eisenstein’a Nazi Almanyası’nın yükselen tehditleri kapsamında politik bir görünüme sahip, tarihsel bir film yapması teklifinde bulunuldu: Rus birliklerinin Prens Alexander Nevsky komutasındaki vatanseverlik ve ulusal birlik duyguları içinde işgalci Töton ordusuna saldırmasını konu alan bir on üçüncü yüzyıl öyküsüydü bu.

NEVSKY İÇİN BİR ELMA

Senaryonun baş karakteri olan Alexander Nevsky’ye kutsal bir kişilik bulunması gerekiyordu. Akla gelen ilk şey onun insanüstü niteliklere büründürülmesiydi.

Başlıca sorunlardan birisi Nevsky’nin savaş taktiği dehasının nasıl yoğrumsal bir ifade ile vurgulanacağı idi. Acaba Nevsky Tötonların gücünü ikiye bölerek mi başarılı olmalıydı? Bunun çözümü için Newton’un yer çekimi kanununu bulmasının önceliği olan ağaçtan elma düşmesine benzer bir olayın meydana gelmesi gerekiyordu. Sorun bir elmayı bulmakla çözüme kavuşacaktı. Günler boyunca Eisenstein ve senaryo yardımcısı Pavlenko bu sorunun üzerine kafa yordular. Sonunda mücadelenin bir kedinin ağırlığı ile bile kırılabilen buzun üzerinde gerçekleştirilmesi sonucuna vardılar. Uykusuz geçen birkaç geceden sonra Eisenstein çözümü folklordan esinlenerek bulmuştu; bu, tilki ile yaban tavşanının öyküsüdür. Yaban tavşanı zekasını kullanarak kendisinden büyük olan tilkiyi dar bir yarıktan geçerek iki ağaç arasına sıkıştırmıştır.

Eisenstein kurgu aşamasında Töton Şövalyelerinin saldırılarının yarattığı kompozisyonel etkiyi şöyle açıklayacaktır:

Bu bölümde dehşet gitgide artıyordu ve yaklaşan tehlike kalp atışlarının ve nefes alıp vermelerinin düzensizleşmesine neden oluyordu. Böyle bir deneyim içsel oluşum olarak Alexander Nevsky örnek olarak veriliyordu. Sekansın ritimleri, eylemin hızlanmasına ve yavaşlamamasına uygun olarak değişim gösteriyordu. Heyecan dolu kalbin atışları buna göre belirleniyordu. Dört nala giden şövalyelerin sıçrayışları heyecanlı kalbin küt küt atması ile paralellik taşıyordu.

PROKOFIEV İLE KARŞILAŞMA

Eisenstein ve Prokofiev arasındaki işbirliği sanat tarihi konusunda yoğunlaşmaktadır. İki sanatçı yeteneklerini mükemmel bir şekilde birleştirirler.

Tanıştıktan sonra birbirlerini anlayabilmek için yalnızca birkaç sözcük yeterli olmuştur. Prokofiev daha önce Eisenstein tarafından gönderilmiş olan ortaçağ müzikleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Zihninde konuya uygun temel malzemeleri taşımaktadır. Eisenstein da fikirlerini aktarmak için çok sayıda taslak ve çizim hazırlamıştır.

Çalışmaların ilerlemesinden sonra Prokofiev, Ruslar ve Tötonlar için ayrı ayrı müzikler kullanılmasının gerektiğini söyler. Filmin müziğinin Rus dinleyicinin kulak alışkanlıklarına uygun olarak yapılması gerekmektedir. Onlar arsında özel ses efektleri kullanılacaktır. Daha sonra Rusları zaferi vurgulanacaktır.

KOMPOZİSYON KATILIKLARI

Tamamlanan Alexander Nvsky güçlü bir yapımdı. Eisenstein, “filmimdeki her şey tek bir fikir üzerine kurulu… düşman ve onun yenilmesinin gerekliliği “diyerek filmi özetleyecek-tir. Bir başka yayınlanmamış yazısında ise “vatanseverlik konusu üzerine bir füg” tanımlaması yapacaktı.

Eisenstein’ın biçimci kesinliği, yoğrumsal kompozisyonun mükemmelleştirilmesi alanında yeni bir seviyeye ulaşmıştı. Yaşasın Meksika! Ve Bezhin Çayırı filmlerindeki tekniklerini geliştirmişti.

Töton şövalyeleri her zaman için keskin geometrik formasyon içinde görünmektedir. Bunun tersine Rus birliklerinde bir düzensizlik hakimdir. Mitry, “beyaz” Tötonlar ve “siyah” Rusların eylemleriyle Eisenstein’ın “eylemin tek senfonisini ortaya koyan çizgiler, biçimler ve renkler senfonisi içinde yoğrumsal uyaklar” yarattığını ifade etmektedir. Buz teması Tötonlaral ilgili bir simgedir.

KORKUNÇ IVAN

Eisenstein, Korkunç Ivan filmi üzerine çalışırken, “benim sahip olduğum en önemli şey önsezimdir” diye yazmıştı. O, görkemli yaratıcılığını bu önseziye borçluydu.

Eisenstein film üzerinde çalışırken öncelikle Çar’ı ele alır. Onun zalimliklerine ve barbarlıklarına kendisini alıştırmaya çalışır. Büyük ve birleşik Rusya’nın yaratılması için bu zorunluluktur. Eisenstein, temel çıkış noktasının ayrıntılı ve karmaşık bir şekilde işlenmesiyle en umulmadık yönlendirmelerde bulunur.

O’nun hayal gücünde şekillenen ilk sahne –filmin sonuna doğru yer almasına karşın- itiraf sahnesidir. Ve bu sahne filmin bir bütün olarak biçimsel ve duyu

msal bir ton içinde olmasını sağlayacaktır. Bu sahnede Çar Uspensky Katedralinde, zehirlenen Çariçe’nin tabu-tunun önündedir.

Birbirini çağrıştıran fikirlerin dışında, filmin geleceği yavaş yavaş şekil almaktadır. Senaryonun ana yönü belirgin öğelere göre şekillenecektir. Bu öğeler çok çeşitlidir.

Bunların başında Eisenstein’ın kuramsal çalışmaları gelmektedir. 1941’in yaz sonlarında El Greco resimleri onu derinden etkiler. Bir diğer öğe onun o döneme kadarki birikimidir. Daha önceki yaratıcı çalışmalarının ışığında yeni oluşumlar meydana getirecektir.

Korkunç Ivan filmi üzerine çalıştığı dönemde anıları gözünün önünde canlanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Korkunç Ivan bir otobiyografik çalışmadır. Eisenstein kendini özgürleştirmeye çalıştırmaktadır. Bu film, Eisenstein’ın daha önceki yaratıcılık deneyiminin damıtılmış sonucudur. Çalışma sırasında, daha önceki filmlerinden sayısız teknikler kullanılarak üstün bir biçime ulaşılmaktadır.

Eisenstein zor koşullar altında filmin gerçekleştirilmesi ile uğraşırken bir yandan da kuramsal çalışmalarını sürdürmektedir. Ağustos 1942’de ilk kitabı olan The Film Sense (film duyumu) ABD’de yayınlanmıştır.[1]

1944 Aralık ayında, Eisenstein Korkunç Ivan filminin birinci bölümünü bitirir. İlk gösterim 1945’in başında olacaktır. Daha sonra başarılı bulunur ve Stalin ödülüne layık görülür. Kutlama telefonlarının ardı arkası kesilmez. Vishnevsky, Pravda gazetesine övücü bir yazı yazar. Eisenstein son derece memnundur. Yurtdışından da benzer tebrikler gelmektedir. Chaplin 1946 tarihli telgrafında filmi “o zamana dek yapılan en büyük tarihsel yapım” olarak niteler.

Ancak Eisenstein’ın mutluluğu kısa ömürlü olacaktır. Korkunç Ivan filminin ikinci bölümünü bambaşka bir yazgı beklemektedir.

 

RÜYANIN SONA ERMESİ

Eisenstein, 1945 yılı boyunca ikinci bölüm üzerinde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı koşulları ister istemez film üzerine etkili oluyordu. Jay Leyda’nın gözlemlerine göre filmin ilk iki bölümü beraber görüldüğü zaman “1. bölümün haşmetli, törensel niteliğinin artan bir tutku ile sonuca yaklaşması be ikinci bölümde acı veren ve fiziksel bir şiddete dönüşmesinin” nasıl olduğunu ortaya koymaktadır.

Eisenstein’ın temel ilkesi renklerin belirli nesnelerden ayrılması ve onların genelleştirilmiş ruh yapısı ya da duyum ile bir nesneye yeniden birleştirilmesidir. O, filmlerinde renk tasarımını işlemektedir. Şamdanları yakarak Oprinçik’in kostümünün kırmızı rengini vurgular;tören giysisi altın rengindedir; Çar’ın ve Oprinçek renklerin kullanılması niyetini ortaya koyar. İkinci aşamada renkler genelleştirilmiş bir fikir olarak bulunmaktadır. Kırmızı, entrika ve intikam temasını simgeler. Altın rengi gösterişli yaşam, siyah ise ölümü temsil eder. Üçüncü aşamada, Eisenstein’ın “rengin dramaturgisi” olarak adlandırdığı karşı süremli bir oluşum söz konusudur. Renk bir kez daha nesne ile birleştirilmiştir. Renkler Korkunç Van’da bu şekilde kullanılarak, Ivan’ın iç dünyasına girmenin bir aracı olurlar. Ve böylece psikolojik araştırmanın dinamik bir aracı olurlar. Ivan’ın içindeki fırtınalar renk yankılanmasının dinamiği ile kesin olarak ortaya konmaktadır.

AĞIT

Eisenstein filmlerinde her zaman, her şeyin özüne inmeyi amaçlamıştır. Her zaman varolan üç temel öğe bulunmaktadır: Su (Potemkin Zırhlısında deniz; Genel Çizgi Filminde yağmur; Alexander Nevsky Filminde kar ve Tötonlar ın düştükleri göl; Şairin Aşkı filminde kar; Korkunç Ivan’da deniz teması.

Günümüz çağdaş filmleriyle karşılaştırma yapıldığında Eisenstein’ın sinema kuram ve pratiğinin niteliksel olarak aşılabileceği düşünülebilir. Ancak bu noktada birkaç doğruyu incelemekte fayda vardır. Orson Welles, Eisnstein’ın temel ilkeleri konusunda uzun ve ciddi bir uygunluk dönemi yaşamıştır ve Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir; Elia Kazan, Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir. Jean-Luc Godard Les Carabniers filmi de dahil olmak üzere tüm çekimlerinde Potemkin Zırhlısı filmindeki öğeleri kullanmıştır. İtalya’da onun çalışmaları Umberto Barbaro ve onun film konusundaki öğrencilerini etkilemiştir. Henri Colpi, Une Aussi Longue Absance ve Codine filmlerindeki temel sanatsal tekniklerin birkaçında Eisenstein’dan etkilenmiştir. Alain Resnais, Eisenstein’a olan hayranlığını söylemekle yetinmeyip, onun” a la Nevsky” ya da “a la Ivan” gibi bir sinematografik tarz yarattığını vurgular. Antonioni, farklı bir seviyede olarak film oluşumunda Eisenstein’ın katı kurallarını uygulamaktadır. Bu nedenle L’Avventure filminde çarpıcı kurgu yankısını bulmak şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca II Desreto Rosso (Kızıl Çöl) filminde de Eisenstein’ın renk konusundaki fikirlerini kullanmıştır.

Eisenstein!a olan bu bağlılık örneklerini çoğaltmak olasıdır. Sessiz filmler de dahil olmak üzere bugün pek çok yapım onun izlerini taşımaktadır. Baş yapıtların ölmez başarısı Eisensteinm’ı ulaşılması çok zor bir seviyeye taşımıştır.

SİNEMA KURAMI

Sergei Eisenstein’ın kuramına geçmeden önce belirtmeliyiz ki onun geliştirmiş olduğu görüşler diğer biçimci geleneği temsil eden hem Arnheim’den, hem de Muntesterberg’in sinema görüşlerinden daha zengin ve daha karmaşıktır. Eisenstein, ölçülemez yeteneğe sahip hem bir film yapımcısı hem de bir film kuramcısıdır.Eisenstein felsefe ile yakından ilgilidir öyle ki be felsefeyi onun kuramında görmek son derece kolaydır. Entelektüel olduğu kadar diğer dünya görüşlerini de yakinen takip etmiş ve bunların ışığında edindiği bilgileri yaşam deneyimi ile birleştirerek kendi kuramını hazırlamıştır.

Marx ve Lenin’e olan hayranlığını sürdürerek, teorilerini onların ortaya koydukları görüşler etrafında düzenlemiştir. O çok yönlü bir düşünürdür. Araştırma dönemi boyunca birçok kaynaktan yararlanır, her türlü varsayımları dikkate alır, sonucunda ortaya atmış olduğu tezi ispatıyla ortaya koyardı. Tüm bu çalışmalar ve geçen süre sonucunda kendi özel tutkusunun film olduğuna karar vermiştir. Daha sonra bu üstün çabaları ona yüksek dereceli bir kuram oluşturma yeteneği kazandıracaktır.

Onun Film Duyumu kitabında yer alan “Renk ve Anlam” makalesi oldukça ilginçtir. Renk kuramı hakkında çok geniş ve ünlü tanımlamaların yaygın olduğu bir liste ile karşılaşırız. Bu konudaki yazılar, renk estetiği kuramı konusunda çok önemli bir kaynaktır. Onun renk ve sineme ile ilgili sezgileri topladığı kaynaklarla birleşmiş ve kuramını oluşturmasına yardımcı olmuştur. Bu ona özgü bir kuramdır. Kuramı, tarih ekonomi, sanat tarihi, psikoloji, antropoloji ve sayısız diğer alanlarda yapılan çalışmaları kapsamakla, sezgi gücünün yanında bu bilim dalları da yer almaktadır. Onun “umulmayan” adlı makalesinde (Film Biçimi kitabında) “Kabuki tiyatrosu tarafından ziyaret edildik” diye başlar ve tiyatroyu seyrederken onu etkileyen görünümlerle film kuramını oluşturmayı sürdürür.

Film yapımı sırasında onu etkileyen şokların kalitesi, onun film kuramı yazma taktiğinin bütünsel bir parçasını oluşturmaktadır. (film biçimi kitabında) “Film Biçimine Diyalektik Bir Yaklaşım” makalesine şöyle bir göz atıldığında Eiesnstein’ın düz mantığını oluşturabilmek için grafiklerle çalışmalar yaptığını da görürüz.

Öncelikle onu, aracın temel maddesini algılamasını görmemiz gerekir. Basit bir düşünceden yola çıkarak oluşturulan tek çekim, binanın temel taşlarından birisi konumundadır. Buradan daha karmaşık bir algılamaya geçilir. Bu “atraksiyon”dur. Bu algı, çekimden daha az mekaniktir. İzleyicilerin zihninde belli bir faaliyet oluşturur.

Daha sonra, yaratıcı oluşum seviyesinde, kurguya karşı tutumunun ne olduğunu görürüz. Genel olarak, boyun eğmez ve dogmatik bir görüşe sahiptir. Başlangıç noktasındaki yönünü değiştirerek, daha dramatik bir yola yönelir. Eisenstein’ın tereddütlü kurgu görüşleri arasındaki mücadele en iyi şekilde, bu kapsamın belli psikoloji türleriyle olan değişim ilgisinde görülmektedir. Eisenstein, KURGUYU Pavlov’un psikolojik modelleri içinde algıladığı düşünülürken, onun konuyla ilgili daha sonraki yazılarından Jean Piaget’in gelişimsel psikolojisine daha yakın olduğu görülmektedir.

Basit, öngörülebilen, mekanik film yapımı oluşumu arasındaki gerilim ve filmin gelişimsel deneyimi, Eisenstein’ın çift görüşünü açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Bunların birincisi, filmin biçimi, diğeri ise filmin amacı ile ilgilidir. Birleştirilmiş filmin bazen bir makine, bazen de bir organizma olduğunu düşünür. Filmi bazen ikna etmenin retorik, güçlü bir araç bazen de daha yüksek seviyeye çıkarak evreni anlamanın mistik bir aracı olarak görür. Ondan otonom (yerel) bir sanat olarak bahseder. Bu iki çift diyalektik aykırılıkları ayrı ayrı görülecektir. Eisenstein ‘n birbirine karşıt görüşleri bir arada bulundurma denemsi, onun otuz yıldan fazla bir süre üretken bir kuramcı olarak kalmasını sağlayacaktır. Onun makaleleri, her zaman için göz alıcı olarak görünmektedir çünkü her biri, karşıt eğilimlerin birleşim noktasından elde edilen enerji ile oluşturulmuştur.

FİLMİN HAMMADDESİ

Eisenstein, Moskova sanat çevresine girmeden önceki yıllarda mekanik mühendisliği alanında çalışmalar yapıyordu. Eisenstein, başlangıçtan itibaren, sanatsal faaliyetin bir “yapma” veya daha belirgin olarak inşa etme eylemi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle “hammadde” sorusu onun zihninde her zaman için çok önemli bir yer işgal etmiştir.

Eisenstein’ın filmler hakkında sıkıntı duymasına neden olan şey, onların etkinlikten yoksun olmalarını görmekti. Film yapımcısı gerçekliği yeniden oluşturabilmelidir ona göre. Eisenstein, birincil film parçacıkları olarak bireysel çekimin, bir ton veya sesten farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, izleyicilerin duygularına olduğu kadar aniden onların zihinlerine de ulaşan bir yapıdır. Bir besteci veya ressamın sahip olduğu gücü film yapımcısına da verebilmek için, Eisenstein çekimlerin nötrleştirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Böylece yönetmenin istediği biçimsel prensiplere göre, temel biçimsel unsurlar oluşturulmuş olur.

Eisenstein filmin en küçük biriminin çekim olduğuna ve her bir çekimin bir sirk atraksiyonu gibi hareket ettiğine inanıyordu. Bütün filmin oluşumu için komşu çekimlerin birleşerek, belirgin psikolojik bir dürtü oluşturması gerektiğini düşünmüştür. O, daha sonra, çekimin kendi içindeki unsurlarının olanaklarıyla daha fazla ilgilenmeye başladı. Bununla sempatik gelen veya çatışma yaratan atraksiyonlar sağlanabiliyordu. Her durumda, Eisenstein filmin, ancak kendisini atraksiyonlar yığınına indirgediği zaman bir sanat olarak var olabildiğini düşünmektedir. Bu, müzikal notaların ritmik ve temasal olarak tüm deneyimin zengin metinler şeklinde biçimlendirilmesi gibidir.

O hiçbir zaman hayatı sinematik olarak kaydetmekle yetinmemiştir. Kariyerinin başlarında uzun çekimleri kullanan filmcileri eleştirmiştir. Hiçbir uzun çekimin, olaya şöyle bir göz atmaktan daha etkileyici olmayacağını düşünürdü. Ona göre filmin hammaddesi, izleyiciler arasında çarpıcı bir tepkiye yol açan unsurların içindedir.

Unsurları bu şekilde nötrleştirilmesinin esas değeri, hislerin psikolojik olarak bir başkasına yönelmesidir. Basit bir efektin yönelimi çok sayıda farklı unsurlarla oluşturulabilir. Bir filmde, ekranda aynı anda çok sayıda unsur bulunur. Onların her biri diğerini kuvvetlendirir, birbirlerinin etkisini yükseltirler; unsurlar birbirleri arasında çatışma içinde olabilir ve yeni bir etki yaratabilir. Bu, geçişin yüksekliğini göstermektedir. Potemkin Zırhlısı (1925) filminden örnek vermek gerekirse, bir burjuva bayan, Odesa basamaklarında “onlara yalvaralım” der. O, söylediğine herhangi bir konuşma, yazı veya hareket ile karşılı bulamayacaktır. Bunun yerine sessizce, sürekli olarak ve uğursuzca merdivenlerden aşağı inmeye devam eden askerlerin gölgesi görülür. Burada konuşma unsuru diyalogun içinde bulunmaktadır ve etki geçişi sağlanmış olur.

Eisenstein, film yapımcısının ressam, besteci ve heykeltıraş ile aynı düzeye getirebilmek için Pudovkin’in düşüncelerini ileri noktalar taşır. Pudovkin film üretisini çekimin ortasına yerleştirir ve uygun seçimlerle yaratıcı bir filmin ortaya çıkışını ister. Bu gerçeklik parçasının düzenlenmesinin belli bir güce sahip olduğunu düşünmektedir. Film yapımcısından tarih ve psikolojiyi birleştirerek konulu bir olaya doğru yol alan yumuşak bir görüntü treni oluşturmasını ister.Pudovkin, izleyici gizemliliğini, bir olayın, bir öykünün veya bir temanın kabullenişine yönlendirmek için çekimleri birbirine bağlamak istemektedir. Eisenstein ise bir bağlantı değil, bir çatışma talebinde bulunur. Edilgen bir izleyici yerine, olaylarla işbirliği içinde bulunan bir izleyici topluluğu arzulamaktadır.

Bu iki çağdaş düşünce adamı, hammaddenin kapsamı konusunda derin görüş ayrılıklarına sahiptir. Eisenstein, hiçbir zaman çekimi, film yapımcısının topladığı gerçekliğin bir parçası olarak görmemektedir. Çekimin, ışık, hat eylem ve ses gibi biçimsel unsurların mevkisinde bulunan bir unsur olarak kabul etmektedir. Çekimin doğal duyumu deneyimlerimizi kontrol altına tutma gereksinimi hissetmemeli ve bunu yapmamalıdır. Eğer film yapımcısı gerçekten yaratıcı ise, bu hammadde üzerine kendi duygulanımlarını yansıtabilecektir; çekimin anlamında açıkça bulunmayan ilişkiler oluşturulacaktır.

Eisenstein, yeni bir dünya oluşumu için bir hayal gücü ortaya koymaktadır. Onun hammadde kuramı, kesin olarak, Pudovkin’in teorisinden daha karmaşıktır. O, maddesi bir yön içinde ve zihinsel bir yön ve hatta ruhsal bir yön içinde bulunmaktadır. Çekim, film üretiminde yalnızca teknik bir basamaktır. Diğer taraftan bir şok veya atraksiyon, zihin ile madde arsındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır; bu bir izleyici deneyimini daha zengin bir kapsama ulaştırma sorunu olarak karşımıza çıkar.

SİNEMATİK ARAÇLAR:
KURGU (MONTAJ) İLE YARATIM

Filmin hammaddesi çekimlerin içindeki farklı dürtülere göre belirginlik kazanmaktadır. Ancak Eisenstein’ın yaptığı gibi bu dürtülerin sinemanın kendisine denk olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bu, daha çok binanın yapı taşları gibidir. Buna “hücre” diyebiliriz. Sinema bu bağımsız hücreleri, bir prensip içinde bir arada bulunmasından oluşmuştur. Bu dürtülere hayat veren şey nedir? Burada kurgunun ünlü ve temel içeriğine ulaşırız.

Eisenstein Kabuki tiyatrosunu örnek vererek hammaddeyi açıklarken, kurguyu da Japon Haiku şiirini örnek vererek açıklama yoluna gitmiştir. O daha yolun başındayken bile Japon dilinin alfabesinde sinema dinamiklerinin temelini görmüştür. İki fikrin çatışması olmadan bir işaret dili yaratılması nasıl olmaktadır diye sorar. Bir kuş ve bir ağız resmi”şarkı söylemek” anlamına gelmektedir. Bir çocuk ve bir ağız ise “bağırmak” anlamındadır.burada yalnız bir unsur değiştirilerek tamamen yeni bir gösterge oluşturulmuştur.filmdeki duygular atraksiyonu algılamaktadır.

Haiku şiiri, ideogramlardan (işaret dili) yapılmıştır ve benzer bir şekilde işlerliliğini sürdürmektedir.

Bu şiirin her bir ifadesi bir atraksiyon olarak görülebilir. İfadelerin birleşimi kurgu ile olacaktır. Dize dize atraksiyon karşıtlığı, birleşik psikolojik bir etki oluşturacaktır. Haiku ile kurgunun değerini gösteren şey budur.

Haiku durumuna işaret eder ki Eisenstein film yapımcısının karşılaşabildiği atraksiyonlar arasındaki çatışma türlerinin listesini yapmaya çalışır: Grafik yönü, dereceleme hacim, kütle, derinlik, parlaklık, odaksal derinlik, vb. çatışması. Tamamen matematiksel metrik kurgudan, burada çatışma çekim süresi uzunlukları ile yaratılmaktadır, entelektüel kurguya kadar beş “kurgu yöntemi” olduğunu bulur. Entelektüel kurguda görsel metafor veya figürün iki terimi arasında izleyici tarafından oluşturulan bilincin sonucu olan anlam vardır. Eisenstein’ın yöntemlerinin çoğu bu iki uç kurgu kurgu yöntemi ile ilgilidir.

O, kurgu ile ilk çalışmalarının büyük bir bölümünü sinema kariyerinin ilk yıllarında yapmış olmasına karşın, bu konuya olan ilgisini tüm yaşantısı boyunca sürdürmüştür.

Pudovkin ve Grigori Alexandrov’un düşüncelerini birleştirerek yazdığı ünlü “Ses üzerindeki ifade” makalesi onon kurgu kuramının uyumluluğunun mükemmel bir örneğini oluşturur. Eisenstein’ın filmin hammaddesi ve kurgu oluşumu hakkındaki fikirleri, sesin henüz filme eklenmediği dönemde yazılmıştır.

Ses durumu, Eisenstein‘ın ortaya koyduğu gerçekçi teknolojinin “kurgu” kullanımındaki çok sayıdaki örnekten yalnızca birisidir.

Eisenstein’ın kurgu düşüncesinin çok sayıda kaynağı vardır. Ondaki yasalcılık estetiği anlayışı, filmin teorisinin diğer hiçbir bölümünde bu kadar belirgin olarak görülmez. Hegel, Marx ve Eisenstein’ın sosyo-kültürel çevresindeki hemen hemen herkes ortaya konan diyalektik düşünme kuramlarına çok şey borçludur.

Eisenstein’ın kurgu kuramı onu, yirmili yılların Gestalt psikolojisini benimseyen Arnheim’den ayıran önemli bir göstergedir. Eisenstein’ın, Pavlov ile olan bağı, onu Arnheim’den uzaklaştırmak için yeterlidir Gestalt psikolojisi “alan” ve “bütün” üzerinde yoğunlaşırken, Pavlov bireysel dürtü ile ilgilenmektedir. Eisenstein’ın kurgu düşüncesi, Pavlov’un kapsamının ötesine geçmektedir.

Ancak, Eisenstein’ın kuramına paralel bir psikolojik kurama sahip kişi ünlü çocuk psikologu Jean Piaget olmuştur. Eisenstein o dönemin Piaget’e yakın olan Rus psikologu Lev Vygotsky’den daha fazla olarak bu İsviçreli düşünürle yakın fikirlere sahip olmuştur. Eisenstein ile Piaget ekolü arsındaki yakın ilişkiyi ortaya koyan çok sayıda ortak düşünceden söz etmeğe değer bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Benmerkezcilik

Piaget’in 2-7 yaş arası çocuklar şeması ön işlemsel düşüncesinin kendilerinden farklılaştırılamadığını ortaya koymaktadır. Eisenstein, pek çok şekilde, görmede deneyimini benmerkeziyetçi bir faaliyet olarak ele almıştır. İzleyiciler, ekrandaki görüntüleri, onların kendi kavrama öncesi deneyiymiş gibi kabullenirler.

2. Öncel hissetme sembolü

2-7 yaş döneminde, Piaget hissetme sembolünün, düzenli bir işlem olarak ön baskınlığının bulunduğunu söylemektedir. Bu tür semboller doğada kutsalmış gibi bulunmaktadırlar; bu semboller, fiziksel karakterlerine mümkün olduğu kadar yaklaşmıştır ve onların önüne geçmeye çalışmaktadırlar.[2]

3. Kurgu düşünüşü

Piaget, genç çocukları iki uç durum arasındaki farkı inceleyerek anlam ölçümünde bulunduklarını ortaya koymuştur. Birbiriyle bağlantılı etkileşim dikkat etmeden oluşumun uç durumları incelemektedir. Eisenstein’ın kurgulama kuramlarının çoğunda uç durumlara olan bu tür dikkatler göz önünde bulundurulmaktadır. Olayların gözler önüne serilmesi için gerekli olan film tarzının çok güçlü olması gerekir. O, olayların statik fragmanını ele almayı tercih etmektedir. Dinamik bir kurgulama prensibi ile enerji yüklenmektedir. Piaget’in temasındaki bir çocuk ve Eisenstein’ın kuramındaki bir izleyici için, çabuk bir çekimle her biri statik olan, her biri değişik bir konumda bulunan fakat beraber düşünüldüğünde bir şiddetin yükselişini tanımlayan üç aslanı göstermek, kavgaya hazır gerçek bir aslanı göstermekten daha anlamlıdır.

4. İçsel konuşma

Eisenstein, Film Biçimi kitabında yer alna “yeni sorunlar” adlı makalesinde, içsel konuşmanın söz dizimine karşılık olan sinema yeterliliğinden bahsetmektedir. Görüntü söz dizimi, parçalanır ve daha sonra ağızdan çıkan konuşmanın mantığına dönüştürülür. Piaget tahmin edileceği gibi, çocukların içsel konuşmalarının, dışsal durumla uyum içinde olmadığı zamanlarda, kişisel dünyalarını tanımlamayı öğreneceklerdir. İçsel konuşmalar, genel olarak yedi yaş dolayında işlemsel halk sözdizimi ile yer değiştirir. Bu, Eisenstein’ın film kuramıyla ilintili olan birkaç görünüm ile karakterize edilir.ilk olarak görüntü diziminden görüntü dizimine “bilinçsiz bir eylem” içinde meydana gelir. İkinci olarak, çocuk birleşim noktasında, görülen birleşik unsurların nedenselliği konusunda “geçişken”dir. Son olarak, çok sayıda unsur tek bir olaya dönüştürülerek temel bir özellik sağlanır.

Eisenstein, Piaget’in sözcüklerinin hiçbirini kullanmaz. Ancak onun sinemada içsel konuşmayı yeniden canlandırmak istediğini söyleyebiliriz. İçsel konuşma akışını kurgu ile harekete geçirmek ister.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikir oluşturması temeline dayanır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi (bu doğal olarak, eylemin dramatik duyumu ile uyum içinde olmalıdır) yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

Eisenstein, gerçekten de, genel duyumların tüm bir bilimini keşfetmiştir. Grev ile başladığı yaratıcı çalışmalarının etkin çözümlemesine ömrü boyunca devam etmiş ve genel olarak sanat çalışmaları üzerine temel kanunlar keşfetmiştir.

Bilinen kurgu sınıfları şunlardır:

Ölçümlü (METRİC) Kurgu

Bu kuruluşun temel ölçütü (criterion), parçaların salt uzunluğudur. Bu parçalar birbirine bir müzik ölçüsüne uygun kalıp içinde, uzunluklarına göre eklenir. Gerçekleştirme, bu “ölçüler” in yinelenmesiyle ortaya çıkar.

Gerilim, bir yandan formülün asıl orantıları korunurken, öte yandan parçaların kısaltılması sonunda ortaya çıkan mekanik ivmenin etkisiyle sağlanır.Yöntemin ilkel biçimi: Kuleşov’un kullandığı çeyrek ölçü, marş ölçüsü, vals ölçüsü (3/4, 2/4, ¼ vb.) yöntemin yozlaşması: Çapraşık düzensizlikteki bir ölçüyü (16/17, 22/57, vb.) kullanan ölçümlü kurgu.

Böyle bir ölçü basit sayılar bağıntı yasasına aykırı olduğundan, fizyolojik bir etkide bulunma durumu ortadan kalkar. Bundan dolayı, en geniş ölçüdeki etkililiği sağlamak için, bir izlenim seçikliği veren basit bağıntı zorunludur. Yine bundan dolayı bu çeşit ilişkilere her alandaki sağlam klasiklerde rastlanır: mimarlık ; bir resimdeki renk; Skriyabin’in çapraşık bestesi (bölümleri arasındaki bağıntı hep kırılca (kristal)arılığındadır) geometrik görünçlüklemeler; açık ve seçik devlet planlaması, vb.

Dizemsel (RİTMİK) Kurgu

Burada, parçaların uzunluklarını belirlemede, görüntüdeki içerik, göz önüne alınmakta eşit hakları olan bir etkendir. Parça uzunluklarının soyut belirlenmesi, yerini gerçek uzunlukların esnek bağıntısına bırakır. Burada gerçek uzunluk, ölçümlü bir formüle göre matematik yönden belirlenmiş parça uzunluğuna uygun düşmez.

Burada parçalar ile bu parçaların dizemsel ölçülerinin tam ölçümlü özdeşlik durumlarını bulmak eldedir. Bu dizemsel ölçüler de, parçaların, içeriklerine göre düzenlenmesiyle sağlanır.

Potemkin’deki Odesa Merdivenleri ayrımı bunun açık bir örneğidir. Burada askerlerin ayaklarının merdivenleri inerkenki dizemsel çarpışı, bütün ölçümlü isterleri çiğner.

Titremsel (TONAL) Kurgu

Bu terim ilk kez kullanılmaktadır. Bu terim, dizemsel kurgunun ötesindeki bir aşamayı anlatır.

Dizemsel kurguda, kurgu devinimini görüntüden görüntüye sürükleyen, görüntü içindeki devinimdir. Görüntü içindeki bu devinim, devinimli cisimlerin yer değiştirmesi olabilir ya da izleyicinin, herhangi bir devinimsiz cismin çizgisi boyunca yönelen gözünün devinimi olabilir.

Titremsel kurguda devinim geniş bir anlamda algılanıştır. Devinim kavramı kurgu parçasının bütün duygularını kapsar. Burada kurgu, parçanın özellik taşıyan coşkusal sesi’ne, parçanın egmen öğesine dayanır. Parçanın genel ritmine.

Parçanın coşkusal sesinin izlenimci yoldan ölçülebileceğini söylemek doğru olur. Ancak ölçü birimleri değişiktir ve ölçülecek nicelikler de başkadır.

Örneğin bir parçadaki ışık titreşimi derecesi, ışığa duyarlığı olan selenyum elementiyle ölçülmekle kalmaz, bu titreşimlerin her kertelenmesi çıplak gözle de algılanabilir. Bir parçaya daha loş gibi üstünlük ve coşkusal nitemini (sıfatını) verirsek, aynı zamanda bu parçanın aydınlama derecesi için matematik bir katsayı da bulabiliriz. Bu bir ışık titremselliği olayıdır. Ya da parça tiz sesli diye nitelendirilmişse, bu nitelemenin ardında, görüntü içindeki öbür biçimdeki öğelerle karşılaştırıldığında birçok keskin açılı öğeleri bulmak eldedir.

Üsttitremsel (OVERTONAL) Kurgu

Üsttitremsel kurgu, örgensel yönden titremsel kurgu çizgisindeki yeni bir gelişmedir. Üsttitremsel kurgudan, parçanın bütün çekiciliklerinin topluca hesaplanmasıyla ayırt edilebilir.

Bu nitelik, ezgi yönünden coşkusal bir renklendirmeden alınan izlenimi doğrudan doğruya fizyolojik bir algılamaya yükseltir. Bu da, daha önceki düzeylere göre yeni bir düzey demektir. Bu dört sınıf, kurgu yöntemleridir. Bunlar, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, birbirleriyle çatışma ilişkilerine girdiklerinde doğrudan doğruya kurgu yapılarıdır.

Anlıksal (INTELLECTUAL) Kurgu

Anlıksal kurgu, genellikle fizyolojik yönden üsttitremsel seslerin değil, anlıksal çeşitten seslerin ve üsttitremlerin kurgusudur, yani kendine uygun düşen anlıksal duygulanmaların birbiriyle çatışacak biçimde yan yana getirilmesidir.

Burada kertelemeli nitelik, tümüyle ölçümlü kurgunun etkisi altında sallanan bir insanın devinimi ile bunun içindeki anlıksal süreç arsında ilke olarak herhangi bir başkalık bulunmamasıyla belirlenir; çünkü anlıksal süreç aynı taşkınlıktır, ama daha yüksek sinir özekleri alanında yer alır.

Caz kurgusunun etkisi altında, insanın elleri ve dizleri dizemsel olarak titrerse,ikinci durumda böyle bir titreyiş, daha aykırı bir anlıksal çağrının etkisi altında, düşünce aygıtının sinir dizgesindeki daha yüksek dokuları içinde aynı yolda ortaya çıkar.

FİLM BİÇİMİ

1920’lerde, Eisenstein bireysel atraksiyonların hiçbir zaman sinemada bir anlam olarak kabul edilmeyeceğinin farkına vardı ve kurgunun birleştirici ve dinamik oluşumunu açıkladı. O, basit kurgudan, film biçimi düzeyine geçmenin mücadelesini verdi. Çekim birleşiminin hayat veren enerjisine karşın, yalnızca birleşim noktasının tek başına tüm filmin etkisini belirleyemeyeceğini anlamıştı. Kurgunun bölgesel düzeyde bir anlamı bulunmasına karşın tüm görünüm içinde böyle bir etkinliği yoktu.

Film biçimi sorunu, onun baskın olarak adlandırdığı bir sorun olarak kurgunun kendi içinde bulunmaktaydı. Verilen herhangi bir çekimde, çok sayıda atraksiyon bulunmaktadır; bunların birleşim noktası türü olarak kabul edilmeleri gerekli midir?

Baskın olma düşüncesi yirmili yıllarda Rusya’da çok geniş yankılara neden olmuş ve kuşkusuz Eisenstein!ın 1927 yılında yazdığı “Baskın” makalesi yaygın şekilde okunmuştur.

Eisenstein, yardımcı kodlara ağırlık vererek müzikal karşılaştırımına geri dönmüştür. Burada her bir çekimin baskın olanın yanında ton ve ahenklerden yapılmış olduğunu söylemektedir. Baskın kod, izleyicinin dikkatini en fazla çeken koddur. Ton ve ahenk ise “ikincil dürtü”ye sahiptir ve izleyicinin bilincinde ve görüntüsünde yan etkide bulunur.

Eisenstein, film deneyiminin bütünleyici çizgilerin bir bağı olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bunu ayrı dürtülerin bir sistemi olarak düşünmemektedir artık. Müzikal biçim uyarımı ile “tüm deneyim” ve “bütün hissedilmesi” için bir ilgi kurmaya başlamıştır. Film yapımcısı, baskın çizgi boyunca kurgu parçalarını birleştirmekle yetinmemelidir. Duyarlı bir yönetim ile, düşüncesindeki farklı dürtüleri bütünün oluşumu için kullanmamalı, bütünlük hissi içinde bir sonuç izlenimi yaratabilmelidir. Böylesine bağlantılı bir kurgu düşüncesi “çok sesli kurgu”dur ve onun sonucu “sentez birliği”dir.

Eisenstein’ın sürekli olarak tekrarladığı film biçimi ve birlik, “sanat makinesi” ve “sanat organizması” görüntüleri arasında bulunan bir karşılıklı etkileşime indirgenebilir. Sanatın, doğa ve endüstrinin ara noktası olması gerektiğini tekrar tekrar söylemiştir.

Eisenstein’ın karakteristik tarzı, sanat makinesi ile organik dünyanın karşı karşıya olma durumunu ortaya koymaktadır. Bu gençlik iyimserliği çok sayıda kuşku yaratmaktadır ve bu görünümlerin sürekli olarak tekrar gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır.

Bu konudaki görüşlerini daha iyi anlayabilmek için, Eisenstein’ın film biçimini kapsayan tamamlanmış görüşlerini bu iki görüntü ayrımı içinde gözden geçirme k doğru olacaktır.

SANAT MAKİNESİ

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyiciye karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır.

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz, ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyici karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır. Daha yakın bir zaman olan 19. yy gerçekçileri, özellikle Taine ve Zola, bu görünümlerin,inceden inceye işlenmesine katkıda bulun muşlardır. Ancak Eisenstein, sanatın bir makine olarak görünüm fikrini, daha çok beraber çalıştığı yapısalcılar grubuna borçludur. Marx ve Lenin’in hükümlerini göz önünde bulundurarak sanatın, diğer işler gibi bir iş olduğunu belirtir. Bu fikrini dönemin resimlerin ve yazılarını örnek göstererek pekiştirir. Eisesntein, bio-mekanizma olarak adlandırılan oyunculuk alanının yeni bir kuramının da savunucusudur. 20’li yıllarda, Stanislavski yöntemi ile başarılı bir şekilde mücadele etmiştir. Stanislavski, Moskava sanat tiyatrosunun doğalcılığını küçük görmektedir. Bio-mekanizmanın öncü isimleri 20’li yıllarda avan-garde akımının ortaya çıkışı üzerine etkide bulunmuş.

Sanat çalışmasını oluşturan bu makinenin özellikleri nelerdir? Her şeyden önce zihinde belirli bir amaçla tasarlanan bir oluşumdur. Bir amaç veya bir sorunun çözümü hedeflenmektedir. Oluşturulmadan önce tüm tasarımı tamamlanmıştır. Tüm safları amacı uygun mühendislik yöntemiyle ortaya çıkarılır. Makinenin oluşturulması ve işlevleri büyük ölçüde daha önceden tahmin edilen bir yapıdadır. Mühendisler daha önce benzer işlerde denenerek yararlanılan parçaları makine bütünlüğüne benzer amaçlarla kullanılması için oluşturmaktadır. Makinenin kendisi, işlemini etkin ve iyi bir şekilde yerine getirebilmesi için oluşturulmuştur. Yapılan eğer bir makine ise performansı ön görülebilecektir. Makine teklemeye başlarsa, sorun yaratılan parçalar değiştirilerek tamir edilecektir. Zaman geçtikçe etkinliğini kaybetmesi durumunda daha yeni bir modeli tasarlanacak,aynı işlevi daha etkin bir şekilde yerine getirmesi sağlanacaktır. Bilim ve teknoloji bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir.

Makinenin bu görünümlerinin pek çoğu, Eisenstein’ın film amaç ve doğası ile ilintilidir. Onun film hammaddesinin ‘atraksiyon’ olduğunu söylemiştik. Film ise psikolojik bir makine türü olarak bunların izleyicide bir şaşkınlık uyandıran dizisidir. Film biçimi, film yapımcısının istek ve deneyimlerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır: gerçeğin içindeki yaratıcı oluşum, sanatçının kendisinin sonun varlığından tamamen haberdar yapması, daha sonra en olanaklı araçlar ile bu sona ulaşmayla gerçekleşir.

ORGANİK KARŞILAŞTIRMA

Eisenstein, hiçbir zaman kendisini yukarıda ana hatlarıyla çizilen mekanik kurama tamamen kaptırmamıştır başlangıçtan itibaren yazılarında karşıt kuramın ip uçları verilmiştir. Bu organik kuramdır. Organik kuramı hakkındaki fikirlerin kaynakları burada sayamayacağımız kadar fazladır. Organik kuram 19. yy başlangıcından itibaren batı uygarlığındaki sanatsal yaratımın en etkin modeli olmuştur.[3] Eisenstein, gençliğinin radikal yapısalcılık fikirleri ile bu geleneğin fikirlerini doğal bir potada eritmek istemektedir.

Bu organizmayı sanat çalışmalarıyla karşılaştırabilir görünüm yapan nedir? Daha merkezi olarak, organizmanın her bir parçası içinde yaşayan hayat prensibi ve ruh vardır. Bu durum, onun uygun bir şekilde almasına neden olur. Bu organizma değişik bir çevreye taşındığı zaman, kimliğini kaybetmeden, uyum sağlayabilmek için kendisini değiştirecektir. Organizmanın kendi yetersizliklerini düzeltebileceği, kendi, kendine onların düşüncesi bulunmaktadır. Organizmanın kendi kendine yaratmanın ötesinde genel bir görünümü vardır. Makine, ön varlığının sonunun ilerlemesiyle var olurken, organizma yalnızca kendi sürekliliği içinde yaşamaktadır. Bu Eisenstein’ın hayranlık duyduğu ve bir hayat prensibi haline getirdiği bir görünümdür.

Eisenstein’ın mekaniklik yönü, oyuncunun başlangıçtan itibaren ne yapmak istediğini ve bunun için zorunlu olan gereksinimlerini bilmesi gerektiğini savunur. İzleyici karşısına en etkin ve güçlü çıkmanın yolu budur. Eisenstein’ın organik yönü ise buna karşı çıkmakta ve temanın, oyuncu için bile görünemez olması gerektiğini düşünmektedir.

Eisenstein’ın kendi çalışmasından belirgin bir örnek bize yardımcı olacaktır. 1905’te, Potemkin zırhlısında ir isyan olmaktadır. Bu o yılın vaktinden önce doğan devrimsel hareketin bir parçasıdır. Bir süre için, isyan, Odesa’daki insanları ve yakında bulunan gemilerdeki diğer denizcileri harekete geçirir. Eisenstein bu olayın sayısız şekilde filme alınabileceğini düşünmektedir. Ancak yalnızca bir şekilde olayın doğru biçimi ortaya konabilecektir. Sadece bir film organik olarak tarih gerçekliğine bağlıdır.

Özet olarak, organik karşılaştırma film yapımcısından, film biçiminin çıkış noktası genişletmesini ister.

Eisenstein “organik-makine”si ile yetiniyor görünmektedir. O, filmin izleyici üzerindeki etkisini araştırdığı zaman, makinenin görüntüsüne doğru sıçramıştır.

Özetlemek gerekirse, Eisenstein basit olarak filmin bir makine gibi nesneleri algılamasını istemiştir. Ancak bu makinenin eski parçalardan yapılmış olmasını istemez. Bazıları plan üzerinde mühendislik çalışmalarını yürütürken, diğerleri başka alanlara el atacaktır.

 

FİLMİN SONUÇ AMACI

Eisenstein’ın film biçimi hakkındaki görüşlerinden bahsederken, filmin amacı konusunda düşündüklerini de ele almak gerekir. Eisenstein’ın kuramı retorik ile otonom sanat arsındaki ilişkileri ve sorunları da kapsamaktadır. Bu terimler pek çok kuramda birbirine zıt kutuplar olarak değerlendirilir. Eisenstein kuramlarını oluştururken bunların birer sanat kuramı olduğunu düşünmektedir. Bunu bir retorik araç olarak kullandığına dair en ufak bir ipucu dahi bulunmaz. Her ne kadar geçmişte birkaç yazar onu bir retorik kuramcısı olmakla suçlamış olsa bile, diğerleri onun filmlerinin çözümlemesini birer propaganda metini olarak yapmışlar ve Eisenstein’ı bu konuda desteklemişlerdir.

RETORİK

Henüz estetik bilimi veya sanat fikirleri doğmamış iken yunanlılar retorik kuramlarını özenle oluşturmuşlardır. Geniş anlamda düşünüldüğünde, retorik büyük dil ve iletişim bilimidir. Daha dar kapsamda, karşılıklı konuşmanın sonuçları, yöntemleri ve etkileri olarak değerlendirilebilir.

Sanatın bir makine olduğu inancı, klasik retorik durumu ortaya koymaktadır. Filmin sanat çalışması gerçek bir araç olmaktadır. Üzerinde ayarlama ve değişiklikler yapılabilmektedir. Retoriği ortaya koyan kişi veya film yapımcısı fikirlerini güçlü ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir durumun amacı entelektüel veya duygusal olarak izleyici etkisini sağlayabilmektir.

Film durumunu doğal yapısı gereği olarak izleticiler üzerinde bir baskın olma durumu bulunur. İzleyicilerin, diyalogun normal durumuna yanıt verme olanakları bulunur. Film makinesinin oluşturduğu etkilere açık bir konumdadır.

Eisenstein’ın kuramı ko0laylıkla bir propaganda kuramı olarak kabul edilebilir. Propaganda filmleri ve TV ticari yapımlarının amacı, seyircilerin zihninde ve duygularında akıllıca görüntü ayarlamaları yaparak onlar üzerinde en yücel duygusal etki oluşturmaktır. Bu etki sanat çalışmasının varlık nedeni (raison d’etre) olacaktır.

Filmlerin bir tipolojisi gönderilen mesajların önem ve karmaşıklığı üzerine yapılabilir. Filmlerin bu mesajlara uygunluğu önem taşımaktadır. Film amacının böyle bir kuramı, sinemasal me-tinlerin büyük bölümü için geçerlidir.

Eisenstein’ın bu sinema görüşünü kabul etmesinin boyutlarını kestirmek kolay değildir. sanatın bu tür etki ve mesajlardan korunması gerektiğini düşünüp düşünmediğini anlamak zordur.

 

SANAT

Eisenstein, hiçbir zaman için retorik ve sanat terimleriyle sorunları çözme yoluna gitmemiştir. Söylem veya iç söylem terimleriyle sorunları kavramak ve çözüm yolları aramak onun daha yatkın olduğu yoldur. Tüm ifadeler izleyiciyi etkiler ancak bazıları bunu izleyicilerin özel zihinsel dünyalarına diğerlerinden daha fazla saldırarak etkide bulunmaktadır. Tüm filmlerin bir ereği olmasına rağmen, yalnızca büyük filmler konuşma tarzında ileri gider, ön plana çıkan basit bir retorikten kaçınmaktadır. Burada kurgu basit bir söz dizimi kuramıdır. Bu aynı kurgu kuramları içsel söylemin gizemli bir oluşumunu tanımlamaktadır. Fenomenin bu ön dilsel örneklemesi çarpıcı kurgunun ortaya çıkmasının birleşim noktasında olmaktadır. Büyük filmler, konvansiyonel dili es geçerek, tümdengelimi dilbilgisel görünümün zincirlerine, öncel bir gösterim zorlamasında bulunmaktadır. Eisenstein, “film duyumu” kitabının başlangıç kısımlarında bu konu ile ilgili olarak şöyle yazmıştır:

Her bir kurgu parçası artık ilgisiz bir şey olarak var olur. Ancak genel temanın verilen belirli bir gösterimi (rep-resention) olarak vardır. Bu tema tüm çekim parçalarının içine eşit olarak nüfuz etmiştir. Verilen bir kurgu yapımındaki bu parçalı ayrıntıların birleşim noktaları yaşama çağırmasıdır. Her bir ayrıntı genel kali- te içinde katılımda bulunmaktadır. Tüm detaylar bir araya gelerek bütünü oluştururlar. Bu yaratıcılığın genelleştirdiği görüntüdür.

Eisenstein, sanatın Romantik kuramcıları gibi, öncel ve doğal olarak kendisine bağlı olan bir şeyin doğruya bağlı olduğunu düşünmektedir. Ona göre, bir filmdeki hem yöntem (gösterimler arasına temasal olarak nüfuz etmiş bulunan diyalektik birleşim noktası), hem de yöntemi yaratan sonuç görünümü,yaratıcıları sanatçı ve izleyicileri) doğru bir oluşum ve yaşantının teması için birleştirmektir. Eisenstein, yaşam halinin, Marksist bin yıl düşüncesine doğru diyalektik bir eylem olarak, tarih ve doğanın gerçek oluşumları ile iç içe olduğunu savunmaktadır. Öyleyse sanat retorikten daha farklı bir görev üstlenmiştir. O, temel insan algılamasıyla tarih ve doğanın temek oluşumları arasında uygunluğu protesto etmek için vardır. Bu dikkatli bir mantık sistemiyle açıklanamaz. Sanat çalışması kendisini neredeyse gizemli bir şekilde göstermektedir. Bunu kendisini mükemmelleştirerek, insan oğlu ile doğa arasında aracılık ederek yapmaktadır.

Marksist durumda, Eisenstein, sanatın kültürü kuvvetlendirdiğini hissetmektedir. Çünkü bu kültür, uygun diyalektik ilkeler üzerine temellenmiştir. Zihin ve doğa oluşumlarıyla uyum halindedir. Devrim öncesi toplumlarda, gerçek sanat, protesto amaçlı başkaldıran bir güç olmalıdır. Sanat, algılamaları değiştirerek, davranış değişikliklerini sağlayabilir. Bunu kendi içindeki yapısıyla dolaylı olarak yapabilmektedir. Diğer taraftan, retorik bilgi ve tutumda belirle değişimler yapmaktan başka bir amaca sahip değildir.

Eisenstein, ümitsiz bir şekilde, bu değişimi istemektedir. O, film sanatı düşüncesinin bunu derece derece yerine getirmesini ister. Doğrunun dağıtımını (retorik) değil, doğrunun genel görünümünü (sanat) arzulamaktadır.

Eisenstein’ın film kuramının gerçek bir duyumundan, makineyle organizmanın bu diyalektik şekillenmesi vardır. Onun makalelerinin çoğu, Rusya’daki estetik savaşın bir parçası olarak yazılmıştır. Film yapımının belli türleri yüceltilirken, diğerlerine karşın bir savaşım verilmektedir. Onlar, kelimenin tam anlamıyla retoriktir. Kuram, bir bütün olarak organik bir yaşantıya sahip görünmektedir.

Bunun en çarpıcı örneği, Eisenstein’ın kuramının günümüz Fransız film kültürünün gücüne dayanmasıdır. 1960’ın ortalarına kadar daha çok tanınan ve kabul gören Andre Bazin bu yıllardan sonra geçerliliğini büyük ölçüde Eisenstein’a bırakmıştır.

Yazan :Kasım TOPDEMİR

 

Kaynakça:

  • Film Biçimi “Sergey M. Eisenstein” Çeviren: Nijat Özön
  • Eisenstein, Yaşam Öyküsü ve Yapıtları “Yon Barna” – İzdüşüm,
  • Sinema Kuramları “J. Dudley Andrew” İzdüşüm Yayınları

 

Dipnotlar:

  1. Film Duyumu, Çev: Nijat Özön, Payel Yayınevi
  2. (Film Biçimi – Film Form, s.135)
  3. Film Duyumu kitabı


Kaynak :  http://www.7sanat.com

“Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi

Sabahattin Ali’nin yaşamında önemli yeri olan insanlar, gezdiği, gördüğü yerler, görüntülediği fotoğrafların yer aldığı; “Bir Fotoğraf Camı” Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi açıldı ve ziyaret etmeye değer.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlediği “Bir Fotoğraf Camı” sergisinde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları, kişisel evrakı ve bazı özel eşyaları sergileniyor.
Sergi, Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı ilk bölümün ardından, yazarın yaşamından seçilmiş temalarla devam ediyor. Serginin yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerinde ise yazarın fotoğraflarına kişisel evrakı ve eşyaları da eşlik ediyor.

Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektup ve ilk kez bu sergide görülecek bir fotoğrafı, Orhan Veli Kanık’ın imzalı kitabı, Sabahattin Ali’nin gözlüğü ve Paşakapısı Cezaevi’ndeyken üzerinde olan takım elbisesi de serginin önemli parçalarından… Sabahattin Ali’nin Objektifinden başlıklı bölümde de ilk kez bu sergide görülebilecek fotoğraflar var. Ayrıca sergide yer alan ve Sabahattin Ali’nin 1939 yılında Sivas yolunda çektiği fotoğrafları ile eşi ve kızı Filiz Ali’ye ait fotoğraflar da sanatsal olarak dikkate değer.

Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin annesinin sakladığı evrak ve eşyalar içinden çıkardıklarıyla oluşan bu sergi, usta yazara bir kez daha yakından bakmamızı sağlıyor. Ve bir kez daha faili meçhul cinayetlerle yok olup giden onca insandan biri olarak Sabahattin Ali karşısında bizi suskunluğa davet ediyor.

3 Şubat – 3 Mart 2012 tarihlerinde görülebilecek sergi kapsamında, aynı gün saat 15.00 – 16.30 arasında Filiz Ali ve Sevengül Sönmez ’in katılacağı sergi bağlamında bir de söyleşi gerçekleşecek ve saat 17.00’de Filiz Ali kitap imzalayacak.

A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabından “fotoğrafçılık” maddesi:

Fotoğrafçılık

“Aliye Ali eşinin fotoğraf çekmeye olan düşkünlüğünü şöyle anlatmaktadır: ‘Yazı dışında en büyük merakı fotoğraftı. Nereye giderse gitsin Kodak kutu makinesini ve üç ayağını yanından hiç eksik etmezdi. Evde saatlerce bir lamba ışığı altında fotoğraflarımızı çekerdi.’

Öldürüldüğünde yanındaki fotoğraf makinesinde yola çıkmadan bir gece önce Mehmet Ali Cimcozların evinde çektiği fotoğraflar bulunmaktadır. Mahkeme sırasında makinenin içindeki film tabettirilmiştir. Ölümünden sonra devlete borcu olduğu için eşyaları ailesine verilmeyen Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesi de diğer eşyalarıyla birlikte kaybolup gitmiş. Filiz Ali yıllar sonra Kırklareli’ndeki Kültür Günleri’ne katıldığında yanına yaklaşan genç bir hanım, Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesinin evlerinde olduğunu, babasının makineyi o yıllarda polisten satın aldığını söylemiş. Bu genç hanım Filiz Ali’ye adresini vermediği için ona ve dolayısıyla da Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesine ulaşmak mümkün olmamış.

Sabahattin Ali’nin evrakı içinden yüzlerce fotoğraf çıkmıştır. Hemen hepsini Kodak kutu makinesiyle çektiği bu fotoğraflarda, ailesini, dostlarını ve gezip gördüğü yerleri ölümsüzleştirmiş. 1940’lı yılların Ankarası’na ait fotoğraflar, Efes Harabeleri’nin 1940 öncesi hali ve anılarda kalan İstanbul sokakları, elinde bakraçla yoğurt taşıyan köylü kadını ya da kameranın arkasında babasına gülümseyen Filiz Ali. İsa Çelik Sabahattin Ali’nin fotoğrafçılığını şöyle değerlendirmektedir: ‘Bunlar bir amatör fotoğrafçının fotoğrafları, ama sıradan bir amatörlük değil onunki. Yazılarında belirgin bir biçimde görülen, edebi sanatlara yaslanmak yerine yalın, duru bir dille olayın ya da durumun sosyal ve politik çözümlemelerinden okuyucunun -toplumun- alacağı ‘marjinal fayda’nın önde tutulması kaygısı fotoğraflarında da görülüyor. Elimde bulunan fotoğraflarındaki kompozisyonlar, leke ve ışık değerleri son derece çağdaş.’

Filiz Ali babasının kimi fotoğraflarının halkevlerinde düzenlenen yarışmalarda ödül aldığını söylemektedir.”
 

Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, YKY, İstanbul 2009

 Kynk:  http://www.cumhuriyet.com.tr

Sivas’ta Kültür Sanat

Sivas Devlet Tiyatrosu (SDT) “Ortak Ağıt” adlı Oyunu sahneleyecek.

Sivas Devlet Tiyatrosu (SDT) “Ortak Ağıt” adlı Oyunu sahneleyecek.

Hasan Öztürk‘ün kaleme aldığı, Bengisu Gürbüzer Doğru’nun yönettiği Oyunda, Özge Günay, Kerem Yücel, Burçhan Göze, Veysel Zurnazanlı, Volkan Gündüz, Can Atak, Nagehan Yazıcı, İlhan Gözde Giray, Filiz Demiralp ve Ufuk Bostancı rol alıyor.

Oyunun dekor tasarımını Murat Gülmez, giysi tasarımını Ceren Karahan, ışık tasarımını Hakan Özdemir, dans düzenini ise Yener Turan üstleniyor.

Bugün, yarın ve 4 Şubatta saat 19.30’da sahnelenecek Oyunda, acımasız bir krala, kahinlerinin yenidoğacak bir çocuğun onu tahtından indireceğini ve krallığına son vereceğini söylemesi üzerine kralın yenidoğan çocukları öldürmesi ve doğumları yasaklaması konu ediliyor.

SDT, 8 Şubat Çarşamba günü ise saat 10.30 ve 13.30’da “Dans Eden Eşek” adlı çocuk Oyununu sahneleyecek. Eric Vos’un yazdığı, Can Gürzap‘ın çevirisini yaptığı Oyunda, Özge Günay, Begüm Şahin, Kerem Yücel, Can Atak, Burcu Ongun Altay ve Burçhan Göze rol alıyor.

Oyunda, hırsızlık yapmak ya da dürüst insan olmak arasında seçim yapan iki kafadarın hikayesi anlatılıyor.

Bursa’da Kültür Sanat

Bursa Devlet Tiyatrosu (BDT), “Yolcular” ve çocuk Oyunu “Alaaddin’in Sihirsiz Lambası”nı sahneleyecek.

Bursa Devlet Tiyatrosu (BDT), “Yolcular” ve çocuk Oyunu “Alaaddin’in Sihirsiz Lambası”nı sahneleyecek.

Sam Bobrick’in yazdığı, Fikret Urucu’nun yönettiği “Yolcular”ın dekor tasarımı Murat Gülmez, kostümtasarımı Candan Günay, ışık tasarımı Rahmi Özan’a ait. Kamil Korunan, Cem Arabacıoğlu, Rüyam P. Dirin ve Cansu Yılmaz’ın rol aldığı Oyunda, kendini bir otobüs terminalinde bulan yolcuların başına gelenler anlatılıyor. Oyun, Ahmet Vefik Paşa (AVP) Sahnesi’nde 2-3 Şubat’ta saat 20.00’de, 4 Şubat Cumartesi ise saat 15.00 ve 20.00’de sanatseverle buluşacak.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun yazdığı, Erkan Yılmaz’ın sahnelediği, Ayşe Lebriz Berkem’in yönettiği “Tek Kişilik Yaşam” adlı Oyunun dekor ve kostüm tasarımı Hakan Dündar, ışık tasarımı Ali Karaman‘ın imzasını taşıyor.

Y. Emir Çiçek’in rol aldığı Oyunda, hatıraların insan hayatında gürültü patırtı içinde kısa süreli dinlenmegibi bir kaçış noktası olduğu anlatılıyor. Rüyaların, seslerin, düşüncelerin, hayallerin ve daha başka, yaşayan ya da yaşamayan diğer şeylerin bir hatırası olduğu anlatılan Oyun, Feraizcizade Oda Tiyatrosu Sahnesi’nde bugün, yarın ve cumartesi 18.00’de izleyiciyle buluşacak.

Sandberg ve Firner’in yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Bora Özkula’nın yönettiği “Bu da Benim Karım” adlı komedinin dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Funda Çebi, ışık tasarımını Rahmi Özan yapıyor.

Berrin Balkanlar, Jale Çiçek, Taner Turan, Süheyla Zeybek, Muharrem Dalfidan ve Ayşe Dinç’in rol aldığıOyun, hayatın içinden bir güldürmece sunuyor. Oyunda, çalıştığı fabrikasında her on dakikada bir kamyondan hamile elbisesi çıkan, hali vakti yerinde olan bir kişi ve güzel ama artık güzelliği ve kadınlığınıunutmuş olan eşi anlatılıyor.

Titiz, temizlik hastası, baskın karakterli bir kadın ile eşi arasında geçenleri komik dille anlatan, herkesin kendi hayatından bir şeyler bulabileceği Oyun, AVP Sahnesi’nde 7-8 Şubatta saat 20.00’de tiyatroseverlerle buluşacak.

Harun Özer’in yazdığı, Ebru Kara’nın yönettiği “Alaaddin’in Sihirsiz Lambası” adlı çocuk Oyununun dekor ve kostüm tasarımını Özge Akarsu, ışık tasarımını Ali Karaman, dans düzenini Erdem Gündüz yapıyor. Cihan Büyükışık, Serap Uluyol Karanfilci, Ozan Sargın, Cansu Yılmaz, Özlem Altaş, Eray Soykan, Ali Pınar, Hayati Özen, Savaş Ak, Emre Sefer, Mutlu Dereli, Cem Korkmaz, Emre Yaşa, Adnan Tunalı’nın rol aldığıOyunda, kimsenin çalışmadığı, üretmediği, her şeyin bir dileğe bağlı olduğu, kimsenin hiçbir şey yapmadan istediklerinin önüne geldiği bir dünya konu ediliyor. Oyun, AVP Sahnesi’nde 5 ve 7 Şubat’ta saat 14.00’te sahnelenecek.

-Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu-

Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu “Ölüm Tuzağı” adlı Oyunu sahneliyor

Amerikan Edebiyatının korku ve gerilim yazarı olan İra Levin’in kaleme aldığı, Hale Kuntay’ın Türkçeye çevirdiği “Ölüm Tuzağı” adlı Oyunu Mustafa Kurt yönetiyor.

Sezonun yeni Oyunu olan “Ölüm Tuzağı”, para ve şöhret tutkusunun insanları nasıl baştan çıkardığını anlatıyor. Oyun, bugün ve yarın saat 20.30’da, 4 Şubat Cumartesi ise 14.00’te Tayyare Kültür Merkezi’nde sahnelenecek.

Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, 8 Şubat Çarşamba günü saat 11.00 ve 14.00’te, “Güliver Devler Ülkesinde” adlı Oyunu sahneye koyacak.

Sami Güner Sanat Galerisi’nde, Ayşen Taştekin Doda’nın kişisel resim sergisi ise, 30 Ocak-4 Şubat tarihlerinde açık kalacak.

Zonguldak’ta Kültür Sanat

Zonguldak’ta kültür sanat etkinlikleri kapsamında “Aşkı ya da Antigone New York’ta” adlı tiyatro Oyunu sergilenecek.

Zonguldak‘ta kültür sanat etkinlikleri kapsamında “Aşkı ya da Antigone New York‘ta” adlı tiyatro Oyunu sergilenecek.

İstanbul Devlet Tiyatrosu, Janusz Glowacki’nin yazdığı, Tuğrul Çetiner’in çevirdiği ve Faik Ertener’in yönettiği “Aşkı ya da Antigone New York‘ta” 2 perdelik Oyunu 3-4 Şubat tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi‘nde izleyenlerle buluşturacak.

Özden Çiftçi, Mehmet Ali Kaptanlar, Şamil Kafkas, Ali Düşenkalkar ve Adnan Kürkçü’nün rol aldığıOyunda, New York‘un parklarından birinde dünyanın bir çok yerinden Amerika’ya göç etmiş insanların yaşam mücadelesi konu ediliyor.

Konya’da Kültür Sanat

Konya Devlet Tiyatrosu (KDT), “Kulaktan Kulağa-Carrar Ana’nın Silahları”, “Güzel ve Çirkin” ile “Dört Köşe Palyaço”adlı Oyunları izleyicisiyle buluşturacak.

Konya Devlet Tiyatrosu (KDT), “Kulaktan Kulağa-Carrar Ana’nın Silahları”, “Güzel ve Çirkin” ile “Dört Köşe Palyaço”adlı Oyunları izleyicisiyle buluşturacak.

Dekoru Gül Emre, kostümleri Gülnur Orhon ve ışık düzenini Mehmet Yaşayan’ın yaptığı “Kulaktan Kulağa-Carrar Ana’nın Silahları” adlı Oyunda Alpay Aksum, Şebnem Büyükkalkan, Gökçe Yurtsal, Doğan Doğru, Bengisu Gürbüzer Doğru, Feray Darıcı, Özgür Baş ve Hasan Tanılmış rol alıyor.

Kulakların duymak istediklerini mi yoksa her şeyi mi duyduğunu anlatan

“Kulaktan Kulağa” ve iki çocuklu bir annenin savaş sırasındaki yaşamını anlatan

“Carrar Ana’nın Silahları” bugün ve yarın saat 19.30’da, 4 Şubat Cumartesi ise saat 14.00 ve 19.30’da izleyicinin beğenisine sunulacak.

Konya Devlet Tiyatrosu (KDT), “Güzel ve Çirkin” adlı müzikal Oyununu da sergileyecek.

Dekoru Aytuğ Dereli‘ye, kostümleri Ceren Karahan’a ve ışık düzeni Hakan Özdemir’e ait Oyunda, Nur Yazar, Tuncay Aynur, Ozan Çobanoğlu, Ebru Gülerarslan, Ahmet Çökmez, Ferdi Dalkılıç, Özlem Özkan, Nevra Sayar, Gonca Kunduzcu, Selin Genç, Çağatay Eker, Canan Kalkır ve Duygu Biçer rol alıyor.

Işıltılı şatoda yaşayan bir prensin, yaşlı bir dilenci kadın tarafından çirkin bir yaratığa çevrilmesinin ardından çirkin prensin, elindeki sihirli gülün son yaprağı dökülene kadar kendisini sevecek bir kızı bulması gerektiğini anlatan Oyun, 5 Şubat Pazar günü saat 14.00’da KDT sahnesinde izlenebilecek.

Tamay Sayar ve Şekip Taşpınar‘ın yazdığı çocuk Oyunu “Dört Köşe Palyaço” ise 7 Şubat Salı ve 8 Şubat Çarşamba günü saat 10.30’da ve 14.00’da sanatseverlerle buluşacak.

İstanbul’da Kültür-sanat

Rastafari’nin değişmez müziği Reggae’nin efsanevi ismi Bob Marley’in 67.doğum günü, 4 Şubat’ta Babylon’da, 6 Şubat’ta Nayah’ta düzenlenecek programlarla kutlanacak.

Rastafari’nin değişmez müziği Reggae’nin efsanevi ismi Bob Marley‘in 67. doğum günü, 4 Şubat’taBabylon‘da, 6 Şubat’ta Nayah’ta düzenlenecek programlarla kutlanacak.

Şarkılarında işlediği sevgi, barış ve kardeşlik konularıyla tüm dünyada milyonlarca hayranı olan Marley’in anısına düzenlenecek partilerde, Selekta Firuzaga, Ras Memo, Sattas, Mahi, Selekta Genjah, King Seroman, Naranjaman, Pnarzenci, Mojahfire ve Jr. Sensimilla gibi ünlü DJ’ler sahne alacak.

Trompet sanatçılarından İmer Demirer, yarın sanatçı dostlarıyla birlikte Borusan Müzik Evi’nde konser verecek.

Mor ve Ötesi, 2007 yılından beri klasikleştirdiği “Akustik” konser serisinin 5’incisinde, daha önce akustik versiyonları hiç çalınmamış, eski ve yeni birçok şarkısını, sahneye davet edeceği şarkıcı ve müzisyen dostlarıyla yarın Ghetto’da seslendirecek.

Pop müzik sanatçısı Göksel, yeni albümü “Bende Bi Aşk Var”ın ilk konserini yarın Salon İKSV’de verecek.

“Mi Kubbesi” isimli albümlerinin yayınlanmasıyla büyük bir hayran kitlesi tarafından takip edilmeye başlanan Nekropsi, derin enstrümantal kompozisyonları, ani ataklarla dinleyeni bambaşka bir hikayeye sürükleyen tarzlarıyla yarın Babylon‘da sahne alacak.

Arabesk eserleri rock altyapılar, arabesk vokaller ve doğu vurmalıları kullanarak yorumlayan, arabesk formatında besteler yapan ve “Her Gün İsyanım Var” ve “Damarımda Kanımsın” albümleriyle büyük bir hayran kitlesine sahip olan İstanbul Arabesque Project, 4 Şubat’ta Live Haymatlos’ta sahne alacak.

Konserlerinde Bergen’den Kamuran Akkor’a, Orhan Gencebay‘dan İbrahim Tatlıses‘e pek çok arabesk duayeninin eserlerini seslendiren grup, kendisini izlemeye gelen müzikseverlere arabeskin kederli değil, keyifli ve eğlenceli yönünü göstermeyi hedefliyor.

Uzun bir aradan sonra büyük bir özenle hazırladığı “Derindekiler” albümünü dinleyenlerin beğenisine sunan Kıraç, albümünün ilk İstanbul konserini 4 Şubat’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde verecek.

Mevlana Kültür ve Sanat Vakfının düzenlediği ve bestekarı bilinmeyen, bestelenmiş en eski Mevlevi ayinlerinden olduğu kabul edilen Pençgah Ayini

(Beste-i Kadim) “Sema Töreni”, 5 Şubat’ta Galata Mevlevihanesi Müzesi’nde gerçekleştirilecek.

-Sahne sanatları

Çin Ulusal Akrobasi Topluluğu “Rüya Takımı-Sihirli Akrobatlar”, trapez, dans, akrobasi ve kung-fu’yu bir araya getiren, yer çekimine ve fizik kurallarına meydan okuyan performanslarını 3, 4 ve 5 Şubat’ta TİMMaslak Show Center’da sergileyecek.

Neil Labute’un yazıp Defne Halman ve Engin Hepileri’nin yönettiği “Zorla Güzellik” isimli komedi türündeki tiyatro Oyunu, yarın Kenter Tiyatrosu’nda perdelerini açacak.

W. Gordon Smith’in yazıp Ülkü Tamer‘in çevirdiği ve Hakan Gerçek’in hem yazıp, hem de oynadığı tek kişilik Oyun “Van Gogh”, yarın Caddebostan Kültür Merkezi Küçük Salon’da izleyiciyle buluşacak.

Levent Kazak‘ın yazıp Laçin Ceylan‘ın yönetmenliğini üstlendiği, kadının sosyal konumuna dikkat çeken “Cam”, yarın Kozyatağı Kültür Merkezi Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde izleyici karşısına çıkacak.

Zorlu Çocuk Tiyatrosunun yeni sezonu için Prof. Dr. Hasan Erkek tarafından Andersen’in “Çirkin Ördek Yavrusu” masalından hareketle yeniden yazılan

“öteki” kavramının farklı katmanlarda işlendiği “Çirkin Ördek Yavrusu”, 4 Şubat’ta Kenter Tiyatrosu’nda sahnelenecek.

Cesare Pavese‘nin “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan günlüğünden esinlenen, ölüm gerçeğini ve onu takip eden yas sürecini konu edinen bir dans performansı olan “Bugün, Hiçbir Şey”, 6 Şubat’ta Salon İKSV’de izleyici karşısına çıkacak.

“Elazığ Kültür ve Sanat Şehridir”

Elazığ – Bakü Kültür ve Sanat Buluşması için ilimize gelen sanatçılar ve kültür elçileri Belediye Başkanı Süleyman Selmanoğlu’nu ziyaret ettiler.

Başkanlık makamında gerçekleşen ziyarette Elazığ – Bakü Kültür ve Sanat Buluşmasına katılacak olan sanatçılar ile organizasyona katkı veren kuruluşların yetkilileri hazır bulundu.

Ziyarette bir değerlendirme yapan Bedrettin Keleştimur: “Elazığ – Bakü Kültür ve Sanat Buluşması kapsamında şehrimizde bir faaliyeti daha icra etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Azerbaycan‘ın bağımsızlığının 20. yılında bu etkinlikler iki gün süreyle devam edecek. Azerbaycanlı Şair Elmas Yıldırım adına düzenlenecek paneller yapılacak. Cafer Cabbarlı’nın kitap tanıtımını yapacağız. Ve bu aradaAzerbaycan edebiyatında önemli olan şahsiyet Anar Bey’e FÜ tarafından Fahri Doktora unvanı verilecek. Programlarımız kapsamında Fuzuli‘ye saygı gecesi tertip edeceğiz. Tüm programlarımızın hayırlı olmasını diliyorum” dedi.

Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Doç. Dr. Yakup Deliömeroğlu ise konuşmasında Azerbaycan Şehitleri içinTürkiye‘de ilk defa Elazığ‘da bir anıt yapıldığına dikkat çekerek, bu durumun iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirme adına çok önemli olacağına vurgu yaptı.

Sanatçı Mehmet Özbek ise açıklamasında; “Bizler için Elazığ – Bakü sanat buluşmasından ziyade burada bir Bayram yaşıyoruz. Sayın Valimize, Belediye Başkanımıza ve manas ekibine teşekkür ediyorum. Biz türkülerimizi yörelerimizden derleyerek sizlere sunmaya gayret gösterdik. Bu etkinliklerin tamamının hayırlı olmasını diliyorum. Etkinlikler kapsamında Fuzuli‘ye saygı gecesi bizler için ayrıca önem arz eden programlardan biridir.” Dedi.

Elazığ‘ın bir kültür ve sanat şehri olduğunu vurgulayan Belediye Başkanı Süleyman Selmanoğlu ise ziyaretten duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirdi:

“Sizleri Anadolu‘nun bu inci şehrinde ağırlamaktan mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Elazığ – Bakü Kültür ve Sanat buluşmasını organize eden Bedrettin Keleştimur Beyefendi başta olmak üzere tüm arkadaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum. Geçmişte Hazar Şiir Akşamlarından birini Azerbaycan‘da gerçekleştirmiştik ve orada Yazarlar Birliği Başkanı Anar beyle de bir araya gelmiştik. Şehrimizde düzenlenecek bu programların hayırlı olmasını diliyor, bizleri ziyaretiniz içinde şükranlarımı sunuyorum.”

BAŞKENTTE KÜLTÜR SANAT HABERİ

CUMHURBASKANLIGI SENFONI ORKESTRASI (CSO), 10 SUBAT’TAKI KONSERINDE ”BAROK HAFTASI” PROGRAMIYLA IZLEYICI KARSISINA CIKACAK.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO), 10 Şubatˊtaki konserinde ˊˊBarok Haftasıˊˊ programıyla izleyici karşısına çıkacak.

Orkestrayı Şef Raoul Grüneisˊin yöneteceği konserde, obuada Manfred Bellmann ve flütte Iris Rath yer alacak. Konserde, Telemannˊın ˊˊre majörˊˊ senfoniˊsi, Bach ve Vivaldiˊnin ˊˊobua konçertoˊˊlarıile Hasseˊnin ˊˊsol minörˊˊ senfonisi seslendirilecek.

Ankara Devlet Tiyatrosu bu hafta 15 oyun, Ankara Devlet Opera ve Balesi 5 eserle izleyiciyi selamlayacak.

-Tiyatro-

Büyük Tiyatro: ˊˊGenç Osmanˊˊ, yarın ve 5 Şubatˊta sahne alacak.

Ali Berktayˊın kaleme aldığı, Ayşe Emel Mesciˊnin yönettiği ˊˊKerbelaˊˊ, 7 Şubatˊta seyredilebilir.

Cüneyt Gökçer Sahnesi: Aristophanesˊin yazdığı, Yücel Ertenˊin çevirip, oyunlaştırıp yönettiği ˊˊBarışˊˊ, yarın ve 4 Şubatˊta izlenebilir.

ˊˊKantocuˊˊ 7, 8 ve 9 Şubatˊta seyredilebilir.

ˊˊBenim Tatlı Meleğimˊˊ, 5 Şubat pazar Günü izleyiciyle birlikte olacak.

Şinasi Sahnesi: Tennessee Williamsˊın yazdığı, Can Yücelˊin çevirdiği, Jason Haleˊnin yönettiği ˊˊSırça Kümesˊˊ, yarın ve 4 Şubatˊta sahnelenecek.

ˊˊElma Hırsızlarıˊˊ isimli eser, 7, 8 ve 9 Şubatˊta seyirciyle birlikte olacak.

Küçük Tiyatro: Angelo Savelliˊnin kaleme aldığı ve yönettiği ˊˊFigaroˊˊ, yarın ve 4 Şubatˊta sahne alacak.

ˊˊKeloğlan Keleşoğlanˊˊ isimli çocuk oyunu, 5 Şubat Pazar günü görülebilecek.

Akün Sahnesi: ˊˊGizler Çarşısıˊˊ, yarın, 4 ve 5 Şubatˊta izlenebilir.

ˊˊRab Şeytana Dedi Kiˊˊ, 7, 8 ve 9 Şubatˊta tiyatroseverlerle birlikte olacak.

Altındağ Tiyatrosu: Geleneksel Türk tiyatrosunun önemli yazarlarından Musahipzade Celalˊin kaleme aldığı ˊˊKafes Arkasındaˊˊ isimli oyun hafta boyunca izlenebilecek.

İrfan Şahinbaş Sahnesi: ˊˊYastık Adamˊˊ, 4 Şubatˊta izlenebilecek.

Stüdyo Sahne: ˊˊÜç Yönetmen Üç Oyunˊˊ, yarın, 5 ve 7 Şubatˊta izlenebilir.

Oda Tiyatrosu: ˊˊDönülmez Akşamın Ufkundayızˊˊ adlı eser, yarın ve 4 Şubatˊta, ˊˊHüzzamˊˊ 7, 8 ve 9 Şubatˊta seyredilebilecek.

-Opera-bale-

Opera Sahnesi: ˊˊMacbethˊˊ, 4 Şubat Cumartesi, ˊˊDon Giovanniˊˊ 6 Şubat Pazartesi sahnelenecek.

ˊˊZorbaˊˊ balesi, 9 Şubat Perşembe günü seyirciyle birlikte olacak.

Operet Sahnesi: ˊˊBir Tenor Aranıyorˊˊ, 5 Şubatˊta, ˊˊŞarkılarla Yaşamakˊˊ ise 7 Şubatˊta sahne alacak.

Leyla Gencer Sahnesi: ˊˊSihirli Dünyaˊˊ adlı müzikli çocuk oyunu, 5 Şubatˊta izlenebilir.

-Sinema-

Steven Spielbergˊin Kamera karşısına geçtiği ve konusu Birinci Dünya Savaşı yıllarında geçen ˊˊSavaş Atıˊˊ adlı film, yarın seyirciyle buluşacak.

Jeremy Irvin, Peter Mullan, Emily Watson ve David Thewlisˊin başrolünü üstlendiği film, Birinci Dünya Savaşı sırasında Albertˊın eğittiği ve çok sevdiği atı Joeyˊnin satılarak savaşta sipere gönderilmesi üzerine yaşananları işliyor. Film, Michael Morpurgoˊnun aynı adlı çocuk romanından sinemaya aktarıldı.

Hasan Tolga Pulatˊın yönettiği, Altın Portakal ödüllü ˊˊGüzel Günler Göreceğizˊˊ vizyona girecek. Bir Güniçinde İstanbulˊda geçen hikaye, beş farklı karakterin kesişen yollarını anlatıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Uğur Polat, Buğra Gülsoy, Nesrin Cevadzade, Feride Çetin ve Barış Atay Mengüllü yer alıyor.

48. Antalya Altın Portakal Film Festivaliˊnde yarışan yapım En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı kadın Oyuncu ödüllerine layık görülmüştü. Şanal Günseliˊnin yönettiği ˊˊEş Ruhumun Eş Zamanıˊˊ adlı film gösterime girecek. Uğur Çavuşoğlu, Aylin Kabasakal, Zeynep Utku, Deniz Seki, Musa Uzunlar, Tuğçe Ersoy ve Güzin Ustaˊnın rol aldığı yapım, Şanal Günseli ve Işık Günseli-nin gerçek hayat hikayelerinden yola çıkarak 2005 yılında yazdıkları aynı adlı kitaptan sinemaya uyarlandı. Türü ˊˊkuantum filmiˊˊ olarak nitelendirilen yapım, yeryüzünden uzak bir boyutta bütünlüğünü tamamlamış enerji dolu bir varlığın dünyaya inmesini ancak, burada çıkan bir kaos sonucu ikiye ayrılması nedeniyle bu varlıktan ayrılan iki eş ruhun birbirini aramaya başlamasını konu alıyor.

İngiltere yapımı ˊˊUtançˊˊ, haftanın dördüncü yeni yapımı. Steve Mcqueen IIˊnin yönettiği filmde Michael Fassbender, Carey Mulligan, James Badge Dale, Lucy Walters, Elizabeth Masucci ve Calamity Chang rol alıyor. Film, New Yorkˊta yaşayan 30ˊlu yaşlardaki Brandonˊın sorunlarından sıyrılma çabalarını işliyor.

 Kaynak : http:// haberler.com