Şunun için etiket arşivi: İstanbul


Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: “gelecek ilk yorumlardan çekiniyor” demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Sineması’nın en pahalı yapımı diye tanıtılan Fetih 1453’e basın gösteriminin yapılmaması ve eleştirmenlerin, Perşembe günü 14.53’te gerçekleştirilecek ilk seansta filmi izlemeye davet edilmesi SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyelerini zora soktu. 

Sinemamuzik.com’un haberine göre; hafta sonu ekleriyle, Cuma günü yayımlanan film eleştiri köşelerinin teknik olarak daha önce hazırlanması sonucu bu hafta Fetih 1453 gibi iddialı bir yapıtla ilgili görüşlerini yazamayacak olan kalemler, yönetmen Fatih Aksoy’un (Recep İvedik´i de basına önceden göstermedi) bu kararıyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürdü. Bir bölüm eleştirmen, Aksoy’un filmin ticari şansını riske sokmamak için böyle davrandığını iddia ederken, diğerleri de yönetmenin istediğini yapma özgürlüğünün bulunduğunu, ancak eleştiri müessesinin de işlemesi gerektiğini söylüyor.

Filmin basın tanıtımını üstlenen Filiz Öcal ise yönetmenin filmin uğrunu bozmamak için basın gösterimi düzenlemediğini, daha önce Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare’de yaptığı gibi SİYAD üyelerine bir tavrın söz konusu olmadığını belirtti.

Fetih 1453 Filminin Fragmanı

http://youtu.be/sZDVMMi9qio
İşte, SİYAD üyelerinin Faruk Aksoy’un kararıyla ilgili değerlendirmeleri: 

ALİ ULVİ UYANIK: ‘ Türkiye´nin en büyük bütçeli filmi olduğu iddiasındaki “Fetih 1453″ün öyküsündeki odak tarih 29 Mayıs 1453 . Bu tür, tarihin dönüm noktası olarak kabul edilen büyük olayları konu edinen filmlerde yıldönümleri esas alınır. Mesela ticari anlamda risk alınarak 29 Mayıs 2012´de vizyona çıkarılabilirdi. Ancak vizyon tarihi 16 Şubat 2012 ve 1453 yılı saat 14:53 yapılmış (yani 14:53´te tüm sinemalarda başlayacak). Bu ´zorlama pazarlama buluşu´ tamamıyla anlamsız. Keşke salı günü gösterime çıkarılsaydı… Çünkü birazcık tarih bilgisi olan bilir ki, İstanbul fethindeki nihai gün olan 29 Mayıs 1453, salıdır…Ve salı günü, kimi Ortodosklar tarafından ´uğursuz gün´ olarak kabul edilir. Bunun dışında, filmin basında çıkacak taze yorumlardan kaçırıldığını düşünmüyorum.

BURAK GÖRAL : ‘… Tabi ki bir eleştirmen olarak her filmin bir ön gösteriminin olmasını ve yazdığımız mecralarda o filmi “zamanında” yazmayı isterim. Ama bir yapımcının da filmini eleştirmenlere erkenden gösterip göstermemesi konusunda özgür olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan yapımcının bu kararını üslupsuzca veya saldırganlıkla uygulamayıp bundan bile promosyon çıkartmaya çalışıp çalışmadığı… “Fetih 1453″ün yapımcısı da doğrudan gişeye oynadığı filminin alabileceği herhangi bir negatif eleştiriyi daha ilk günden basında görmek istemeyebilir… Ya da bunu bir “totem” yapmış da olabilir. Ama sosyal medyanın çok hızlı ve etkili bir şekilde çalıştığı bir çağdayız. Sanırım yapımcıların artık bu ‘kişisel medya gücü’nün de farkına varıp stratejilerini yeniden düzenlemeleri gerekiyor…

CUMHUR CANBAZOĞLU: ‘ Yönetmenin yarattığı sanat eserini nasıl insanlara aktaracağı ya da tanıtacağı, pisasanın dayattığı bir takım kurallara ne kadar uyacağı tamamen kendi tekelinde. Ancak, Fetih 1453 gibi, aylardır her platformda tanıtımı yapılan, son derece iddialı sloganlarla pazarlaması gerçekleştirilen bir eserin, iş eleştirmenlerin izlemesine gelince ‘uğru kaçar’ diye saklanmasının profesyonel bir davranış olmadığı kanısındayım´.

CÜNEYT CEBENOYAN: Filmlerin basına gösterilmemesi kötü; işimizi yapmamızı engelliyorlar bu şekilde. Kamuoyunun bilgilenmesinin engellendİğini düşünüyorum açıkçası’.

ERKAN AKTUĞ: ‘ Elbette yapımcı basın gösterimi yapmak zorunda değildir, yapmama hakkı vardır ama bu durum uygar dünyada şık durmaz . İlk bakışta filmi sinema yazarlarından kaçırmak, kötü eleştirilerin önüne geçmek için basın gösterimi yapılmıyor izlenimi doğsa da ‘filmi köşe yazarlarına göstermek’ gibi başka özel gösterimler de yapılmadığı için bana daha çok bir pazarlama stratejisi gibi geliyor. Merak duygusunu iyice körükleyerek filmi ilk etapta milyonların izlemesi hedefleniyor bence. Ama istedikleri kadar basın gösterimi yapmasınlar, biz Radikal olarak filmi ilk seansta izeyip iyi ya da kötü bilmiyorum eleştirisini yayımlayacağız.’

MEHMET AÇAR: ‘Basın gösterisi ya da gala, yapımcıların tasarrufudur. Yaparlar ya da yapmazlar, bu onların bileceği bir iştir. Kimse karışamaz. Basın gösterisi sinema yazarlarının işlerini kolaylaştırır. Yazılarını erkenden yazar ve filmin gösterime girdiği güne rahatlıkla yetiştirirler. Filmlerini eleştirmenlerden uzak tutmak isteyenler basın gösterisi yapmamayı tercih edebilir. Ama “Fetih 1453” gözlerden uzak tutulabilecek bir film değil. Fetih 1453´ün basında yazan herkesin görüş bildireceği filmlerden biri olacağı kesin. Sonuç olarak, gala ve basın gösterisini kaldırıp direkt seyirciyle buluşmayı tercih etmesi, yapımcının en doğal hakkıdır. Bunun tek sonucu, bizim yazılar, yorumlar ve görüşler biraz gecikecek.’

MURAT ERŞAHİN: ‘ Eleştirmenlerin önemsenmediğini düşünüyorum. Aynı zamanda ‘yaratıcılık içermeyen’ bir seçim olarak değerlendirebiliriz’.

MURAT ÖZER : ‘”Bir filme basın gösterimi yapılmaması, bir eleştirmen olarak hiçbir zaman onaylayacağım bir durum değil. Ama işin bir de başka bir boyutu var ki, o da ´eser´ (ya da ürün) sahibinin onu istediği biçimde değerlendirme hakkı. Filmine güvenmiyor olabilir, filminin eleştirmenlerce sevilmeyeceğini düşünüyor olabilir ya da filmin ulaşmasını beklediği kitle için ´eleştirmen görüşü´nün gerekli olmadığını hissediyor olabilir. Anlayacağınız, birçok sebebi olabilir filmi eleştirmenlere göstermemesinin. Sonuçta, eleştirmenin görevi de o filmi izleyip yazmak olduğuna göre, bu ´engel´e rağmen görebilir filmi ve eleştirisini yapabilir, bir-iki gün gecikmeyle de olsa. İşin doğrusu, her filme basın gösterimi yapılması, eleştiri kurumunun yolunun açık tutulması tabii ki. Ama bazı filmlere basın gösterimi yapılmadı diye de karalar bağlamanın anlamı yok.”

NİL KURAL: “Bir filmin basın gösterimini yapıp yapmamak, tabii ki filmin ekibinin alacağı bir karar. Ancak daha önce de yaşadığımız benzer sorunlarda da olduğu gibi bu bizim meslek grubu olarak işimizi zamanında yapmamızı, film gösterime girdiği hafta yayınlanacak yazıların önünü kesiyor. Bunun da meslek görevleri açısından hoş bir tavır olmadığını belirtmekte yarar var.”

OKAN ARPAÇ: ‘Bu kadar reklamı yapılan, büyük paralar dökülen bir film, zaten eleştirmenler ne yazarsa yazsın gişeleri sallayacak. Ön gösterimi bu kadar ´mantıksız´ bir gün ve saatte yapmak, neyle açıklanabilir? Kopya mı yetişmiyor? Film eleştirmenlerine ihtiyacımız yok mu deniyor? Gelebilecek negatif eleştirilerden mi korkuluyor? Oldu olacak son gün de yapmasalardı o gösterimi… Elbette yönetmenin, yapımcının vs. takdiridir… Olumsuz herhangi bir şey belki filme uğursuzluk getirir diye düşünüyorlardır? Peki ya teknik bir aksilik olur da, film tam 14:53´te perdeye yansımazsa yine ´bir uğursuzluk olduğu´na mı inanacaklar? Bu arada umarız bir sonraki filmleri fütüristik bir bilimkurgu olmaz. Örneğin 2453´te geçen bir filmi, gece yarısı 24:53´te izlemekle; 1453 – 14:53 mantığı arasında herhangi bir fark yok çünkü…

OLKAN ÖZYURT : ‘ Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: Filmi sinema yazarlarına ve basın mensuplarına önceden göstermek istemiyor, gelecek ilk yorumlardan çekiniyor demektir. Çünkü bu ilk yorumların kamuouyu nezninde bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Farklı nedenlerden dolayı geçmişte basın gösterimi yapmayan sinemacılar oldu. Ama nedenleri ne olursa olsun, basın gösteriminin sinema sektöründe olağan hale geldiğinden dolayı bu tavır ´hoş´ gelmiyor bana. Ki böyle durumlarda gereksiz yere çeşitli spekülasyonlar ortaya çıkıveriyor. 1453 sezonun merak edilen, iddialı filmlerinden biri. Bu merakın nedenlerinden biri aylardır yapılan PR çalışmaları. Şimdi sinema sektörü için PR çalışmasının önemini kavrayıp buna uygun şekilde yol alırken, sektörün bir diğer olağan uygulaması olan basın gösterimini yapmamak bir tutarsızlık örneğidir. Ama bu filmin garip bir kaderi var. Bir taraftan Hollywood ile ilgili haberlerini okuyorum diğer taraftan haciz haberleri…

SELİN GÜREL : ‘ Sinema yazarlarına gösterilmeyen filmler, genel olarak iki ihtimali akla getiriyor: Ya film, dağıtımcısı tarafından yeteri kadar önemsenmiyor ya da filmin vizyona girdiği gün çıkacak eleştirilerin izleyiciler üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından çekiniliyor. Fetih 1453 için ikincisi geçerli. Ancak işin içinde başka hesaplar da var. Faruk Aksoy belli ki haftalardır tanıtımını yaptırdığı filmine çok güveniyor. Filmin teknik açıdan büyük bir iddiası var ve asıl arzu edilen, izleyicinin filmi bu açıdan takdir etmesi. Ayrıca Osmanlı ruhunu gündelik hayatın bir parçası yapan popüler bir TV dizisi de Osmanlı sempatisinin altyapısını zaten kurmuş durumda. Dolayısıyla yaratılan bu illüzyonun bozulmaması için izleyicinin kafasında hiçbir önyargıya yer açmaması gerekiyor. Sinema yazarlarının bu noktada tehlike arz ettiği düşünülmüş olmalı. Ancak bu korkuyu alt etmenin yolu basın gösterimi yapmamak değil.

SERDAR AKBIYIK: ‘ Yapımcıların vizyona çıkacağı filmler için basın gösterimi yapmamasını kaçamak bir tavır olrak algılıyorum. Fetih 1453 özelinde ise bütün gösterimlerinin perşembe günü 14.53 te başlatmak gibi bir tercihi var. Film çok para harcanmış bir yapım bu anlamda eleştirmen seyreder yazısıyla filme zarar verir düşüncesinin fazla etkili olduğunu düşünmüyorum. Ama yine de basın gösteriminin yapılması daha etik olurdu filmin yapımcıları adına…’

ŞENAY AYDEMİR: ‘ Bir fimle basın gösterimi yapıp yapmamak yapımcının bileceği iş tabii ki. Bunu çeşitli gerekçelerle yapabilirler. Kimisi filmini ´eleştirmenlerin önüne atmak istemez´, kimisi de ´uğur yapar.´ Ama böyle bir hakka sahip olmak, bu eylemin ´şık´ olduğu anlamına da gelmez. Sonuçta eleştirmenler de bir tür ´kamu hizmeti´ yapıyorlar. Yani o haftanın filmleri hakkında okura bilgi vermekle yükümlüler. Onların bu görevlerini yapmalarına bir tür ´engel´ çıkarmak da doğru bir yöntem olmasa gerek. Asıl sorun, filmini medyadan kaçıran yapımcıya karşı, medyanın filmden kaçma şansının olmaması. Yani yapımcı filmini kaçırma hakkına sahipse, medyada da o filme sayfalarını ayırmama hakkına sahip olmalı. Ancak ´ilan-reklam´ dengesi ve bir türlü anlamadığım ve sanırım asla anlayamayacağım ´medyadaki rekabet ahlakı´ yüzünden bu hiç gerçekleşmeyecek. Başka gazetelerde olmayan haberi aramak yerine, her yerde olacak haberi çalıştığımız gazeteye koyabilmek için çırpınıp duracağız!’

 

 

 

Kaynak : http://www.sabah.com.tr

Ünlü ve pahalı tabloların ressamı Van Gogh, ilgi çekici bir sergileme biçimiyle ilk kez Türkiye’de. İlaç firması Abdi İbrahim’in 100. yıl kutlaması vesilesiyle İstanbul’a getirdiği sergide, 40 projektör 3 bin görüntüyü duvarlara yansıtıyor.

Van Gogh, resimlerine çarpıcı hayat hikayesinden daha fazla aşina olduğumuz bir ressam. Dünyanın en pahalı resimleri arasındaki eskizlerinin ve tablolarının imajları çeşitli yerlerde sıkça karşımıza çıkıyor ne de olsa… Sanat tarihinin büyük isimleri arasında kendisine yer bulmayı, ‘kararsızlığın’ hakim olduğu 37 yıllık kısa bir ömürde başarmış. Üstelik yağlıboya, suluboya ve karakalem çalışmalarından oluşan yaklaşık 2 bin eserini, yani ressamlığını bu kısa ömrün son 10 yılına sığdırmış. En popüler ve pahalı resimleriniyse sadece son iki yılına…
Van Gogh’un sözünü ettiğimiz on yılı, bu sırada yaşadığı yerler, yaptığı resimler önceki gün açılan ilgi çekici bir serginin konusu. İlaç firmalarından Abdi İbrahim’in 100. yılı vesilesiyle Karaköy’deki ‘Antrepo No;3’ galerisinde açtığı sergi ‘Van Gogh Alive’ başlığını taşıyor. İşin ilgi çekici yanı ressamın tabloları ve son   10 yılının önemli anlarıyla ilgili üç bin görselin 40 projektör tarafından galerinin duvarlarına yansıtılması. Görüntülerin klasik müzik eşliğinde, bir hikaye anlatırcasına akıp gittiği yarım saati bulan bu seyirliğin yeni bir sergileme biçimi olduğu söylenebilir. Van Gogh resimleri, resimlerin büyütülmüş detayları, onun yaşadığı yerler, kardeşine yazdığı mektuplar etrafınızda dolanınca kendinizi ressamın dünyasına girmiş gibi hissedebiliyorsunuz.
Sistem, ‘Sensory 4’ adlı gelişmiş bir teknolojinin ürünü. Avustralya merkezli bir firma tarafından tasarlanan serginin dünya prömiyeri önceki aylarda Singapur’da gerçekleştirilmiş. 15 Mayıs’a kadar İstanbulluları ağırlayacak, ardından ekimde Ankara’daki Cer Modern’e gidecek. Galerinin fuayesinde Van Gogh resimlerinin kullanıldığı defter, tişört, çanta gibi ürünlerin satıldığı bir stand da var. Giriş öğrenciler için 8, diğer kişiler için 15 TL.

Dahi ilan edildiğinde ‘akıl hastanesi’nde yatıyordu
Van Gogh’un (1853-1890) yaşamı zorluklar, bu zor koşullara bağlı karasızlıklar, ruhsal iniş çıkışlar içinde geçmişti. Resimleri de bu hayatın izlerini fazlasıyla taşıyordu. Hikayesinin dikkat çekici bazı yanlarını bazı başlıklar altında kısaca aktaralım.
İş hayatında kararsızdı ve hiçbir yere ait olmadı
Babası bir Protestan rahibiydi. Mektuplarından birinde bahsettiği şekliyle ‘kasvetli, soğuk ve kısır’ bir çocukluk geçirdi. Henüz 15’indeyken amcasının önerisiyle Hollanda Lahey’deki bir sanat galerisinde iş buldu. Galerinin Brüksel, Londra ve Paris ofislerinde çalışıp iyi para kazanırken içine kapandı ve dindarlaştı. İşini bıraktı. Londra’da öğretmenliğe başladı ardından döndüğü Hollanda’da kitapçılığa… 1887’de teoloji okumak için Amsterdam’a gitti ama kısa sürede vazgeçti. 1879’da misyonerlik yapmak için Belçika’da madencilerin bulunduğu Borinage’a yerleşti. Daha iyi ilişki kurmak için onlar gibi kötü koşullarda yaşamaya başlarken kilise, rahipliğin imajını zedelediği için işine son verdi. 1880’de galerici kardeşi Theo’nun önerisiyle resim kariyeri yapmayı düşündü. Güzel sanatlar okumak için Brüksel’e gitti ama bu okuldan da vazgeçti. Daha sonra bu güzel sanatlar okuma işini bir kez daha deneyip vazgeçecekti. Lahey’de başlayan ressamlığı boyunca da, sıkıntılar, zorluklar, sağlık bozuklukları nedeniyle bir yerde düzenli biçimde yaşamadı. Geçimini kardeşinin maddi desteğiyle sağlıyordu. Hollanda’da Nuenen ve Anvers’te kaldıktan sonra 1886’da Paris’teki kardeşi Teo’nun yanına yerleşti.1888’de ideali olan bir sanat çevresi kurmak için Fransa’nın güneyindeki Arles’e, 1889’daysa akıl hastanesinde kalmak için Saint-Remy’e gitti.

Kadınlarla ilişkisi istediği gibi gitmedi 
19 yaşındayken galerideki işi nedeniyle Londra’da geçirdiği günlerde, kaldığı evin sahibinin kızından hoşlanıyordu ama karşılık bulamadı. Resim yapmaya karar verdiği ilk zamanlarda kendisinden yedi yaş büyük dul kuzenine aşık olmuştu. Evlenme teklif etti fakat reddedildi. 1882’de Sien adlı ‘hayat kadınıyla’ tanıştı ve onu çocuğuyla birlikte evine aldı. Sien’in kısa bir süre sonra doğacak çocuğuna da baktı. Van Gogh Sien’in pek çok resmini yaparken ailesinin baskıları nedeniyle 1883’te ondan ayrıldı. 1885’te kendisine modellik yapan kadınlardan biri hamile kalınca kasabanın rahibi Van Gogh’un kadın modellerle çalışmasını engelledi. Ömrünün son zamanlarında, 1888’de kestiği kulağını bıraktığı kişi genelevdeki Rachel’di…

Dahi bir ressamdı 
1880’de yapmaya başladığı resimleri 1985’ten itibaren Paris’te dikkat çekmeye başladı. Bugün ilk önemli eseri olarak kabul edilen ‘Patates Yiyenler’i de o yıl yapmıştı. Resimleri ilk kez yine bu yıl Lahey’deki bir galeride sergilendi. O sıralarda henüz canlı renkler kullanmıyordu ve kasvetli tablolarının yeterince satmadığı konusunda kardeşine dert yanıyordu. Paris’te izlenimcilerin resimlerinin çok sattığını söyleyen kardeşinin önerisi canlı renkleri kullanması yönündeydi. Paris’e taşındığında bu öneriye ikna oldu. 1887’de burada ressam Paul Gauguin’le tanışıp dostluk kurdu. İdeali, bir sanat çevresi oluşturmaktı ve bunun için Fransa’nın güneyindeki Arles kasabasına yerleşti. Bir süre sonra Gauguin’i de buraya davet etti.
Dengesiz bir rusal yapıya sahip bu iki arkadaşın resim hakkındaki tartışmaları bazen epey stres yaratıyordu. Tartışmalarından birinin ardından Gauguin evi terk edince Van Gogh sol kulağının alt kısmını kesti ve bir geneleve bıraktı. Ertesi gün olayı duyan Gauguin bir daha Van Gogh’u görmedi. Van Gogh hastanede tedaviye alındı. Çıktıktan bir süre sonra halüsinasyonlar ve zehirlenme paranoyası nedeniyle tekrar hastane yolunu tuttu. Tekrar çıktığında kasaba halkı onu istemiyordu. Kardeşinin ikna etmesiyle 1889’da buradan ayrılarak Saint Remy’deki akıl hastanesine yattı. ‘Yıldızlı Gece’yi ve bugünün en popüler Van Goh resimlerini o dönemde yaptı. O en zor dönemini yaşarken resimleri Paris’te ünlenmeye başlamıştı ve Van Gogh’a ‘dahi’ sıfatı yakıştırılıyordu. 1890’da Sanit Remy’dsen ayrılarak Paris’e yakın Auvers-sur -Oise’a geldi. Burada 70 günde 70 resme imza attı. Bir yaz günü resim malzemeleriyle tarlada yürürken tabancayla kendisini göğsünden vurdu. Döndüğü otelde ertesi gün kardeşinin kolları arasında hayatını kaybetti. Son iki yılında kendisini fazlasıyla etkileyen ‘akıl hastalığı’ hakkında 30’dan fazla teori öne sürülecekti.

Yazar : Eyüp Tatlıpınar
[email protected]

Kaynak : http://www.aksam.com.tr

 

Ünlü Ressam Reha YALNIZCIK ve Kızı Ressam Perincan YALNIZCIK  14 ŞUBAT Günü saat  18:00-20:00 ARASINDA Doku Sanat Galerisinde Ankaralı Sanat Severleri sergilerine davet ediyor…

Sanatçı Reha YALNIZCIK;  onlarca kişisel sergisinin yanı sıra 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. 1975 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Y.O. Grafik Sanatları Bölümünden mezun olan. Yalnızcık, grafik sanatlarının farklı alanlarındaki çalışmalarıyla sahip olduğu çeşitli ödüllerin dışında 1992 yılında Çocuk Vakfı tarafından “Son Kırk Yılın Çocuk Resimlerine Katkı Ödülü”, 2001 yılında INEPO’nun ilk kez dağıttığı “Çevre Sanat Ödülleri”nden resim dalı ödülünü aldı. Aynı zamanda sanatçı, UNICEF ürünlerinde eserlerine en çok yer verilen sanatçılarımız arasında yer alıyor. Sanatçı ayrıca kitap kapağı, illüstrasyon ve afiş dalında pek çok ödül aldı.

Kendine has tarzı ile dikkatleri üzerine çeken ünlü ressam YALNIZCIK aynı zamanda yaklaşık yirmi yıldan fazla UNICEF’i destekleyen, gerçek bir çocuk dostu sanatçımızın yapıtları ulusal olduğu kadar, uluslararası UNICEF koleksiyonlarına giren ender ressamlarımızdandır. Telif hakları UNICEF’e bağışlanmış eserleri, Türkiye ve dünya için basılan tebrik kartlarında değerlendirilmiş; ayrıca mini kart olmuş, UNICEF telefon defterlerinin sayfaları arasına girmiş, İsviçre’de özel mug’lara basılmış ve binlerce satılmıştır.

Kızı Perincan YALNIZCIK  ; 1987 yılında İstanbul’da doğdu.2004 yılında Kalamış Lisesini 2008 yılında ise Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Türk El sanatları Bölümünü Fakülte ikincisi olarak bitirdi. 2001 yılında KASDAV tarafından “Gelecek Vaad Eden Solist” ödülünü ve aynı yıl Kalamış Lisesinin 50. yıl etkinlikleri kapsamında açılan resim yarışmasında da 3.lük ödülünü aldı.ı

Ressam Perincan YALNIZCIK’ın da UNICEF’le tanışıklığı neredeyse babasınınki kadar eskidir. O ilkokul öğrencisiyken babasıyla ortak resim çalışmalarına girişmiş; diğer birkaç çocukla Reha YALNIZCIK’ın bir tablosuna yaptıkları çizimler New York- UNICEF Binasında (1990) sergilenmiştir.
UNICEF’in İstanbul’da ve Alaçatı’da birçok karma sergisi Reha Yalnızcık’ın yardımlarıyla gerçekleştirilmiş; sanatçının son katıldığı Alaçatı Sergisine kızı Perincan Yalnızcık da yapıt bağışlamış ve büyük ilgi görmüştür.

Pek çok kişisel ve karma sergi açan YALNIZCIK ailesi eserleri ile Ankaralı sanat severleri 14 ŞUBAT Günü saat  18:00-20:00 ARASINDA Doku Sanat Galerisinde Ankaralı Sanat Severleri sergilerine davet ediyor… izlenmeli !

Doku Sanat Galerisi – Ankara
Adres : Cinnah Cad. Enis Behiç Koryürek Sok. 11A-B, Çankaya Ankara Türkiye
Telefon : 312-439 7880
Faks : 312-439 8242
Web :
www.dokusanat.com

 Davetiyeden :  

REHA YALNIZCIK

1950 yılında doğan Reha Yalnızcık, 1975’de Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Y.O. Grafik Sanatlar

Bölümü’nden (günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) mezun oldu. Grafik

sanatların farklı alanlarındaki çalışmalarıyla sahip olduğu çeşitli ödüllerin dışında, 1992’de Çocuk

Vakfı tarafından ‘Son Kırk Yılın Çocuk Resimlerine Katkı Ödülü’, 2001’de INEPO’ nun ilk kez dağıttığı

‘Çevre Sanat Ödülleri’nden Resim Dalı Ödülü’ne layık görüldü. UNICEF ürünlerinde (Kartpostal,

kupa, telefon rehberi, vb.) eserleri en çok kullanılan sanatçılarımızdandır. Yurtiçi ve yurtdışında

birçok yayında yer alan sanatçı günümüze kadar 64 kişisel sergi açmıştır yüzlerce karma sergiye

katılmıştır. Sanatçı doğa-insan ilişkisinde yakaladığı bozulmamış, keyifli, dingin zamanların kendi

felsefesiyle örtüştüğünü, her zamanki titizliğiyle resimlerine yansıtıyor.

 

PERİNCAN YALNIZCIK

1987 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğretim ve lise eğitimini, Özel Kalamış Koleji’nde tamamladı.

Kalamış Koleji’nin 50.Yıl etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdiği resim yarışmasında 3.lük ödülü

aldı. Aynı yıl, 50 yıldır unutulmayan müzikaller oyununda yer aldı. 2001 yılında İstanbul Üniversitesi

Devlet Konservatuarında, misafir öğrenci olarak eğitim aldığı sırada, KASDAV tarafindan verilen

gelecek vaadeden solist ödülüne layık görüldü. 2008’ de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar

Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünü, Fakülte ikincisi olarak bitirdi. Öğrenciliği sırasında

fakülte etkinliklerinin sunuculuğunu üstlendi. 2008’in Ağustos ayında Bodrum Divan Palmira

Hotel’de babası Reha Yalnızcık’la birlikte, ilk ortak sergisini açtı. Günümüze kadar çeşitli galerilerde

7 ortak sergi daha gerçekleştirdi. 2010 yılının Aralık ayında İstanbul Doku Sanat Galerisi’nde

ilk kişisel sergisini açtı. Ayrıca Eranus Sanat Galerisiyle Berlin Türk Evi’nde karma sergiye katıldı.

crr istanbul

CRR Genel Sanat Yönetmeni Kemal Karaöz yaptığı açıklamada, caz, klasik müzik, flamenko, klasik Türk müziği gibi birçok alanda konserverdiklerini belirterek, uluslararası alanda önemli sanatçıları İstanbullular ile buluşturmayı amaçladıklarını kaydetti.

crr istanbul“Şehirleri şehir yapan insandır ve insan da sahip olduğu kültür ile vardır” diyen Karaöz, ortalama bir kültüre sahip olmayan halkın, şehir hayatına katacağı şeyin de az olduğunu söyledi.

Karaöz, bu yılın ilk konserini 16 Şubat Perşembe günü Trilok Gurtu ile Tuluğ Tırpan’ın vereceğini ifade ederek, programa göre 19 Şubat’ta “Tanburi Cemil Bey Günleri”, 20 Şubat’ta Gabriela Montero, 22 Şubat’ta Cristina Branco’nun “Fado’nun Prensi”, 24 ile 25 Şubat’ta Jan Garbarek ve 7 Mart’ta “Fazıl Say Piyano Resitali”nin de bulunduğunu kaydetti.

“Yüksek emek harcanarak sahnelediğimiz konserlerin yorgunluğunu sanatseverlerin konserlere ilgi göstermesiyle üzerimizden atıyoruz” diyen Karaöz, bu sezon 80 konserle sanatseverlerin karşısına çıkacaklarını bildirdi.

Karaöz, konserlerin tanıtımının yetersiz kaldığını belirterek, “Birçok sanatseverin, konserbittikten sonra haberi oluyor. Halkımız, konserlerimizi internet sitemiz ve broşürlerimizden takip edebilir” dedi.

Halkın, bilet alıp konsere gelme alışkanlığının yeterli olmadığını ifade eden Karaöz, “Satılan bilet ile konsere yapılan masraf birbirini karşılamıyor. Bu, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kamu hizmetidir” diye konuştu.

Karaöz, konser ücretlerinin 10 ile 30 lira arasında değiştiği belirterek, biletlerin, CRR gişesinden veya Biletix’ten temin edilebildiğini hatırlattı.

Etkinlikler

CRR’nin Şubat ve Mart aylarındaki diğer etkinlikleri şöyle:

17 Şubat’ta “Aşk Bezirganı”,
21 Şubat’ta Grup Türk Kahvesi “Tun’İstanbul”,
23 Şubat’ta Sasha Rozhdestvensky ile “All Tchaıkovsky”,
26 Şubat’ta İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu “Ustadan Çırağa”,
27 Şubat’ta TRT Klasik Korosu,
28 Şubat’ta Maria Maksakova,
2 Mart’ta Yansımalar,
3 Mart’ta Peter Jablonski ile Hakan Şensoy,
4 Mart’ta Asian Voices,
5 Mart’ta TRT Yurttan Sesler Korosu,
7 Mart’ta Fazıl Say Piyano Resitali,
9 Mart’ta Lura,
10 Mart’ta Ayşenur Kolivar “Bahçeye Hanımeli”,
11 Mart’ta İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, aynı tarihte Sachal Vasandani, CRR Türk Müziği Topluluğu, 15 Mart’ta İngiliz Oda Orkestrası,
16 Mart’ta Randy Weston Trio,
17 Mart’ta Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Mehteri,
18 Mart’ta Gerald Clayton Trio,
19 Mart’ta Çok Sesli Türküler,
20 Mart’ta Valy Boghean ile Friends,
21 Mart’ta Kremerata Baltica ile Gidon Kremer,
22 Mart’ta Derya Türkan, Enver Izmaylov featuring Jarrod Cagwin, Eric van der Westen,
23 Mart’ta “Zamanda Yolculuk”,
24 Mart’ta CRR İstanbul Senfoni Orkestrası,
30 Mart’ta Ahmet Aslan ile Drama Ensemble,
31 Mart’ta Ahmet Özhan konserleri.

CRR’nin nisan ve mayıs ayları konserleri de şunlar:

1 Nisan’da İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu,
5 Nisan’da Ali Rıza Ghorbani,
6 Nisan’da Erkan Oğur: Anatolian Blues Project,
7 Nisan’da Joaquin Grilo,
11 Nisan’da Tango Metropolis,
14 Nisan’da CRR Senfoni Orkestrası ile Oğuzhan Balcı,
16 Nisan’da Alfio Origlio Quartet,
17 Nisan’da Free Jazz Flamenco,
18 Nisan’da Fazıl Say Piyano Resitali,
20 Nisan’da Gnava Konseri,
21 Nisan’da Meral Uğurlu,
22 Nisan’da İstanbul Devlet Türk Müziği Korosu,
24 Nisan’da Aylin Şengül Taşçı: Osman Ziyagil,
25 Nisan’da Franz Von Chossy,
28 Nisan’da Kremlin Balesi,
2 Mayıs’ta Toros Can Resitali,
3 Mayıs’ta İndialucia,
4 Mayıs’ta Muammer Ketencoğlu,
5 Mayıs’ta Farruco Flamenconcierto,
6 Mayıs’ta İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu ve Balkan Brass Battle,
8 Mayıs’ta Abdi Coşkun,
11 Mayıs’ta Endülüs’ten İstanbul’a: Ender Doğan,
12 ile 13 Mayıs’ta Arjantin Tango Grubu,
14 Mayıs’ta Sevilen Müzikaller ve Film Müzikleri,
15 Mayıs’ta Tord Gustavsen,
16 Mayıs’ta Warsaw Village Band,
18 Mayıs’ta CRR Senfoni Orkestrası ile Hasan Tura,
21 Mayıs’ta Kremlin Oda Orkestrası,
30 Mayıs’ta Hüseyin Sermet Heykeller Dünya Prömiyeri.

Ülkemizde pek çok dönemde değişik isimler altında sansür uygulanmış ve hepsine de bir kılıf uydurulmuştur. Kimi zaman Kominizim propagandası, kimi zaman müstehcenlik, kimi zaman resmi, kimi zaman gayrı resmi, kimi zaman “Ağzına tükürülerek” veya “Ucubeleştirilerek” gayrı resmi de olsa sanata sansür uygulanmakta… bir adım ileri gidip elbette toplumu korumak için  İnternet sansürü dahi uygulanabilmekte ki kime, neye göre sansür ve algıda yanıltma mıdır sansür?  Örneğin solda kullandığımız resimde “ el ” sansürlenince ne anlaşılıyor? 

 Sansürsüz Sansür Tarihi kitabı Osmanlı’dan günümüze sansür uygulamalarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitaba göre İstanbul Telefon Rehberi de bir dönem yasaklı eserler arasındaymış…

Bu yılın başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) tarafından 3 Ocak’ta açılan Aykırı sergisindeki üç fotoğrafı, müstehcen olduğu gerekçesiyle, sanatçıların izni olmadan kaldırmıştı. Böylece kültür sanat dünyası yeni yıla sansürün gölgesinde girmiş oldu. Sinemis Yayınları’ndan çıkan, Nuri Kayış ile Serhat Hürkan’ın yazdığı Sansürsüz Sansür Tarihi 1795-2011 adlı kitaptaki örnekleri görünce, bu coğrafyada sansürün her dönem kendini gizliden gizliye gösterdiğini görüyorsunuz. Öyle ki aradan yıllar geçse bile ‘sansür hikayeleri’ değişmiyor. Örnek mi? 1939 yılında daha önce İstanbul ve Ankara’da izleyicilere buluşan bir sergi, İzmit’te açıldığında üç tablo İzmit’teki savcılık tarafından müstehcen bulunduğu için sergiden kaldırılmış! Kayış ve Hürkan, Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar yaşanan sansür uygulamalarını, 582 sayfaya sığdırmaya çalışmışlar. Her dönem, hemen hemer her kesimden yazar çizer, düşünen insanın sansürden mağdur olduğu görülürken, Türkiye’de yasaklanan kitaplardan birinin de İstanbul Telefon Rehberi olduğunu öğreniyorsunuz. Rehber, yasaklı kitaplar listesinden 1988 tarihinde çıkarılınca bu yasağın varlığı örneniliyor. İşte ‘sansür tarihimizden’ traji-komik manzaralar:
İbni Sina’nın Şifa adlı eseri Maarif Nezareti bütçesinden verilen ödenekle basılırken ‘kitabın zararlı’ olduğu iddia edilir. Baskı durdurulur. Basılıp, ciltlenen nüshalar da yakılır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye adlı kitabından aynı adla Ahmet Fehim tarafından sinemaya uyarlanan, bir Fransız mürebbiyenin Osmanlı konağında yaşadığı aşk hikayesini anlatan film, 1919’da Fransız işgal komutanı Franchet D’Esperey tarafından, ‘bir Fransız kızı düşük ahlaklı gösteriliyor’ gerekçesiyle yasaklanır.
1940’ta, Pierre Louys’un yazdığı ve CHP milletvekili Nasuhi Baydar’ın Türkçeye çevirdiği Afrodit adlı roman müstehcen olduğu iddasıyla yargılanır. Dava büyük ilgi görür. Kitap beraat eder ve 5 Nisan 1940’ta satışa sunulur. Üç saat içerisinde kitap tükenir.
1952’de Metin Erksan’ın Aşık Veysel’in hayatını anlatan Karanlık Dünya filmi ‘ekinler cılız, köylüler fakir gösterildiği’ gerekçesiyle yasaklanır.
1954’te Osman Seden’in Kardeş Dursun filmi, İstanbul Boğazı’nın görüntüleri, ‘çıkarma yapabilecek düşman birliklerine yol göstebilir’ gerekçesiyle sansürlenir.
1962 yapımı Halit Refiğ’in yönettiği Şafak Bekçileri filminin sansürlenme gerekçesi ise şöyle: “Filmde uçak düşme sahnelerinin gençleri askerlikten soğutma tehlikesi, hava subayını canlandıran Göksel Arsoy’un üniformalıyken sevgilisiyle öpüşmesi.”
Türk sinemasının başyapıtları arasında bulunan Yılmaz Güney’in yönettiği Umut‘un sansürlerme gerekçesi de oldukça ilginç: “Faytancunun giyim kuşamının fakirliğin sembolü olması…”
Yaşar Kemal’in başyapıtı İnce Memed romanı Lütfi Akad tarafından sinemaya uyarlanmak üzere senaryolaştırılır. Sansür Kurulu senaryoyu ‘Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün bozucu nitelikte olduğu’ gerekçesiyle onaylamaz. Yılmaz Güney’in Memed’i oynaması planlanan film projesi de iptal edilir.
Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kemal Sunal’ın rol aldığı Kibar Feyzo‘yu izleyen bir emniyet amiri, filmde komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunur. Atıf Yılmaz ile yapımcı Ertem Eğilmez idam istemiyle yargılanır.
Sabah yazarı Refik Erduran’ın Canavar Cafer adlı oyunu Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından birçok şehirde oynanır. Muş Valiliği oyunu yasaklar. Ama oyun Tunceli’de polisler tarafından ödüllendirilir.
 Son yıllardaki örneklerden biri de kitapta kendine yer buluyor: Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsünden tiyatroya uyarlanan oyunda, rol icabı sigara içen oyunculara Sağlık Bakanlığı müfettişleri tarafından ceza kesilir.
Ünlü yazar Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabı müstehcen olduğu iddasıyla yayıncısı ve çevirmeni yargılanır. Çevirmene karakoldaki sorgusunda “Manken misiniz?” diye sorulur.

Devletin tepesi bile Sansürü tavsiye edebilmiş!

Türkiye’nin Oscar aday adayı olan ve Altın Portakal ödüllü Handan İpekçi’nin yönettiği, Kürt sorununa barışcıl bir gözle bakan Büyük Adam Küçük Aşk filmi 2002’de yasaklanmıştı. Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla film, Milli Güvenlik Kurulu’nda bile tartışılmış. Kurul’da dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Kültür Bakanlığı’nın sağladığı kaynaklarla böyle bir film nasıl çekildiğini öğrenmek istemiş. Kültür Bakanlığı yetkilisi ise açıklamasından sonra “Gerekli çalışmaları yaptık. Filmi önümüzdeki günlerde yasaklatacağız” cevabını vermiş.

Dahasonraki süreçte ise herpimizin bildiği gibi “Ağzına Tükürenler”, “Ucubeleştirenler ve dahi batıda rahatça sergilenen resimler sanatçısı (!) tarafından güneydoğu illerimizin birinde kumaşla bile sansürlenebilmiştir.

Burası Türkiye…

( (kynk : sabah.com.tr + Diren)

Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi

Sabahattin Ali’nin yaşamında önemli yeri olan insanlar, gezdiği, gördüğü yerler, görüntülediği fotoğrafların yer aldığı; “Bir Fotoğraf Camı” Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi açıldı ve ziyaret etmeye değer.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlediği “Bir Fotoğraf Camı” sergisinde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları, kişisel evrakı ve bazı özel eşyaları sergileniyor.
Sergi, Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı ilk bölümün ardından, yazarın yaşamından seçilmiş temalarla devam ediyor. Serginin yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerinde ise yazarın fotoğraflarına kişisel evrakı ve eşyaları da eşlik ediyor.

Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektup ve ilk kez bu sergide görülecek bir fotoğrafı, Orhan Veli Kanık’ın imzalı kitabı, Sabahattin Ali’nin gözlüğü ve Paşakapısı Cezaevi’ndeyken üzerinde olan takım elbisesi de serginin önemli parçalarından… Sabahattin Ali’nin Objektifinden başlıklı bölümde de ilk kez bu sergide görülebilecek fotoğraflar var. Ayrıca sergide yer alan ve Sabahattin Ali’nin 1939 yılında Sivas yolunda çektiği fotoğrafları ile eşi ve kızı Filiz Ali’ye ait fotoğraflar da sanatsal olarak dikkate değer.

Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin annesinin sakladığı evrak ve eşyalar içinden çıkardıklarıyla oluşan bu sergi, usta yazara bir kez daha yakından bakmamızı sağlıyor. Ve bir kez daha faili meçhul cinayetlerle yok olup giden onca insandan biri olarak Sabahattin Ali karşısında bizi suskunluğa davet ediyor.

3 Şubat – 3 Mart 2012 tarihlerinde görülebilecek sergi kapsamında, aynı gün saat 15.00 – 16.30 arasında Filiz Ali ve Sevengül Sönmez ’in katılacağı sergi bağlamında bir de söyleşi gerçekleşecek ve saat 17.00’de Filiz Ali kitap imzalayacak.

A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabından “fotoğrafçılık” maddesi:

Fotoğrafçılık

“Aliye Ali eşinin fotoğraf çekmeye olan düşkünlüğünü şöyle anlatmaktadır: ‘Yazı dışında en büyük merakı fotoğraftı. Nereye giderse gitsin Kodak kutu makinesini ve üç ayağını yanından hiç eksik etmezdi. Evde saatlerce bir lamba ışığı altında fotoğraflarımızı çekerdi.’

Öldürüldüğünde yanındaki fotoğraf makinesinde yola çıkmadan bir gece önce Mehmet Ali Cimcozların evinde çektiği fotoğraflar bulunmaktadır. Mahkeme sırasında makinenin içindeki film tabettirilmiştir. Ölümünden sonra devlete borcu olduğu için eşyaları ailesine verilmeyen Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesi de diğer eşyalarıyla birlikte kaybolup gitmiş. Filiz Ali yıllar sonra Kırklareli’ndeki Kültür Günleri’ne katıldığında yanına yaklaşan genç bir hanım, Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesinin evlerinde olduğunu, babasının makineyi o yıllarda polisten satın aldığını söylemiş. Bu genç hanım Filiz Ali’ye adresini vermediği için ona ve dolayısıyla da Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesine ulaşmak mümkün olmamış.

Sabahattin Ali’nin evrakı içinden yüzlerce fotoğraf çıkmıştır. Hemen hepsini Kodak kutu makinesiyle çektiği bu fotoğraflarda, ailesini, dostlarını ve gezip gördüğü yerleri ölümsüzleştirmiş. 1940’lı yılların Ankarası’na ait fotoğraflar, Efes Harabeleri’nin 1940 öncesi hali ve anılarda kalan İstanbul sokakları, elinde bakraçla yoğurt taşıyan köylü kadını ya da kameranın arkasında babasına gülümseyen Filiz Ali. İsa Çelik Sabahattin Ali’nin fotoğrafçılığını şöyle değerlendirmektedir: ‘Bunlar bir amatör fotoğrafçının fotoğrafları, ama sıradan bir amatörlük değil onunki. Yazılarında belirgin bir biçimde görülen, edebi sanatlara yaslanmak yerine yalın, duru bir dille olayın ya da durumun sosyal ve politik çözümlemelerinden okuyucunun -toplumun- alacağı ‘marjinal fayda’nın önde tutulması kaygısı fotoğraflarında da görülüyor. Elimde bulunan fotoğraflarındaki kompozisyonlar, leke ve ışık değerleri son derece çağdaş.’

Filiz Ali babasının kimi fotoğraflarının halkevlerinde düzenlenen yarışmalarda ödül aldığını söylemektedir.”
 

Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, YKY, İstanbul 2009

 Kynk:  http://www.cumhuriyet.com.tr

Yılın en çok konuşulan ödüllü bağımsız filmleri ve yönetmenlerini izleyiciler ile buluşturacak olan festival, her zamanki gibi ilginç konukları, renkli partileri ve eylem-odaklı atölye çalışmaları ile dolu bir program sunuyor. Üstelik filmler bu yıl İstanbul ve Ankara’nın ardından İzmir’e de gidiyor!

Tahrir’den Occupy’a kadar dünyayı çalkalayan sokak hareketlerinin damgasını vurduğu bir yılın ardından 11. si yapılacak olan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali de seyircisini ‘Hareket’e davet ediyor! Yılın en çok konuşulan ödüllü bağımsız filmleri ve yönetmenlerini izleyiciler ile buluşturacak olan festival, her zamanki gibi ilginç konukları, renkli partileri ve eylem-odaklı atölye çalışmaları ile dolu bir program sunuyor. Üstelik filmler bu yıl İstanbul ve Ankara’nın ardından İzmir’e de gidiyor!

The Descendants, Take Shelter ve Bellflower gibi yılın en çok konuşulan bol ödüllü filmleri Hit Filmler bölümünde Digitürk işbirliğinde yerini aldı. 2012 senesine özel yeni bölümleri arasında NTV işbirliğinde People Power/Arka Bahçe, CNBC-e ortaklığında e-şıkkı ve Turkcell Profesyoneller Kulübü’nun sunduğu Yol bölümü var. !f İstanbul klasiklerinden olan Fantastik Filmler ise gnctrkcll ortaklığında.

!f İstanbul’un bu seneki sürprizlerinden biri ise müzik filmleri, partileri ve etkinliklerini Adidas Originals ana sponsorluğunda !f Music başlığı altında toplaması ve ünlü İngiliz besteci Micheal Nyman gibi konukların da katılımıyla genişletmesi.

Festival 16-26 Şubat tarihleri arasında AFM Fitaş Beyoğlu, Maçka G-Mall, AFM İstinye Park ve AFM Caddebostan Budak, 1-4 Mart tarihlerinde Ankara CEPA’da, 2-4 Mart tarihlerinde İzmir Balçova KİPA’da gerçekleşecek.

Festivalin biletleri 3 Şubat’ta Mybilet’ten indirimli ön satışa çıkıyor.

13 Ocak’tan itibaren satışa çıkacak sınırlı sayıdaki G!ft Card ile hafta içi gündüz seanslarına 10 bilet ve 1 gece yarısı seansı bileti 40 TL olacak.

 

İşte 2012 festivalinden bazı ana başlıklar:

Sundance Yine !f İstanbul’u Global Merkezlerinden Biri Seçti

Robert Redford’un bağımsız filmlere ve yönetmenlere bir yuva olarak yarattığı Sundance Enstitüsü !f İstanbul ile olan ortaklığının 2. senesinde yine Sundance Lab’in senaryo yazım eğitimlerini, taze Sundance filmlerinden bazıları ile birlikte !f İstanbul’a getiriyor.

Ünlü Mısırlı Aktivist ve Oyuncu Khaled Abdol Naga Keşif Jürisinde

Festivalin uluslararası yarışması Keş!f yine genç yönetmenlerin ilham veren filmlerinden oluşan bir seçki ve bu senenin jüri üyeleri Yeşim Ustaoğlu, Andrea Picard, Mark Adams, Jonathan Cauoette, Khaled Abdol Naga ile cesaret ve yenilik dolu filmlerle İstanbul’da olacak. Bağımsız sinemanın yeni yeteneklerini, sinemanın ustalarıyla bir araya getiren !f İstanbul festivalin son hafta sonunda dünyanın farklı yerlerinden genç sinemacıları ve sinema duayeni ustaları buluşturuyor.

Jacques Nolot İstanbul’da! Fransız L’ACID 20. Yılını !f İstanbul ile Kutluyor

Bağımsız sinemanın Paris merkezli kuruluşu L’ACID 20. yılını kutlarken gözden kaçmış modern klasiklerden ve yeni yapımlardan oluşan bir seçkiyi !f İstanbul ortaklığında festival kapsamında bağımsız sinema severlere ulaştıracak.

Seçkide yer alan filmler bol ödüllü Blissfully Yours (Apichatpong Weerasethakul), aykırı İsrailli yönetmen Avi Mograbi’den Avenge But One of My Two Eyes, Locarno’da Gümüş Leopar ödüllü Curling (Denis Côté) ve Cannes En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu ödüllü L’humanite (Bruno Dumont).

Program kapsamında ayrıca ünlü oyuncu Jacques Nolot, Avant Que J’oublie adlı meşhur filmini sunmak üzere İstanbul’da olacak.

İlk kez verilecek Yeni bir Dünya için Sinema ödülünü almak üzere Rupert Everett !f istanbul’da!

Ünlü İngiliz oyuncu hem Zenne filminin özel bir gösterimini sunacak, hem de festivalin Yeni bir Dünya İçin Sinema ödülünün ilk sahibi olacak.

Gey olduğunu açıklayıp Hollywood’da başarılı bir oyunculuk kariyerine imza atan ilk oyuncu olarak bilinen Everett bu anlamda eşcinsellerin görünürlüğü için verilen mücadelede özel bir yere sahip.

!f’in verdiği ödül, Everett’ın ‘herkesin korkusuzca kendisi olabileceği bir dünyaya sinema yoluyla yaptığı katkılar’ için 26 Şubat’ta özel bir tören ile verilecek.

AHMET YILDIZ’IN DAVASINI YAKINDAN TAKIP ETTI

Everett, Lord Byron hakkında televizyon için çekilen bir belgesel nedeniyle Türkiye’de bulunduğu sıralarda Ahmet Yıldız’ın babası tarafından gey olduğu için öldürüldüğünü öğrendi. Zenne filmine konu olan bu cinayet hakkında ‘Türkiye’de eşcinsel olarak yaşamanın kolay olduğunu sanmıyorum’ demişti o sırada. Olaydan 5 yıl sonra, Everett bu kez Zenne filminin özel bir gösterimini sunmak üzere İstanbul’a geliyor.

Ünlü oyuncu Rupert Everett ilk kez 1981 yılında Another Country filmindeki öğrenci rolüyle tanındı. Dokuz sene sonra, Paris’te bir röportajda gey olduğunu açıkladı ve o günden beri eşcinsel hakları ve bu konudaki önyargıları yıkmak için mücadele ediyor.

Everett’ın bir oyuncu olarak ünlenmesi 90larda The Madness of King George, Robert Altman’ın Ready to Wear gibi filmlerin ardından Julia Roberts ile birlikte oynadığı My Best Friend’s Wedding ile oldu. Ardından John Schlesinger’ın The Next Best Thing ve Oskar ödüllü Shakespeare in Love gibi filmlerde oynadı.

Everett’ın Türkiye ziyareti British Council tarafından destekleniyor.

Dünyanın Büyük Festivallerinden Topladıkları Ödüllerle !f’e Gelen Hit Filmler

Her sene olduğu gibi bu sene de Toronto, Venedik, Cannes, Sundance, Independent Spirit, Golden Globe ödüllü ve festival gezgini filmler Digitürk işbirliği ile !f İstanbul programında yerini aldı.

Alexander Payne’in senenin en çok konuşulan ödül rekortmeni filmi The Descendants / Senden Bana Kalan, Jeff Nichols yönetmenliğindeki Cannes dahil 10 ödüllü Take Shelter / Sığınak, Evan Glodell’in mucize yönetmen olarak tanınmasını sağlayan Bellflower / Arıza Aşk, Jonathan Levine ve Seth Rogen’ı gerçek bir kanser hikayesinin komediyle karışık dram uyarlamasında bir araya getiren 50/50 / Şansa Bak Hit Filmler’den sadece bazıları. Michelle Williams’ın iki aşk arasında kaldığı Take This Waltz / Bu Dans Senin , tarihimizin en radikal çevreci grubunun hikayesini anlatan If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front / Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikayesi , 60’ların ve Ken Kesey ile Marry Pranksters’ın ruhunu orjinal görüntülerle belgeselleyen Magic Trip / Sihirli Yolculuk , Todd Solondz’un Venedik, Locarno ve Toronto’dan ödülle gelen yeni filmi Dark Horse / Kara At, Sundance, SXSW ve Locarno gezgini Azazel Jacobs filmi Terri / Terri de Hit Filmler arasında.

11. Senenin Yeni Bölümleri – Dünyaya Kapalı Kalamazdık

Bu sene Mısır’dan Amerika’ya uzanan hareketlenmeler ve yeni bir dünya düzeni isteyen insanların eylemleriyle geçti. Bu hareketlerden esinlenen NTV işbirliğindeki People Power / Arka Bahçe bölümünün ön plandaki filmleri arasında Tahrir 2011: The Good, The Bad And The Politician ve Pockets of Resistance var. Bölümün yönetmenleri de konuklarımız arasında olacak.

Diğer yeni bölümümüz e-xperiments / e-şıkkı, sınırların muğlaklaştığı, tabuların ortadan kalktığı denemeye korkmayan karakterlerin hikayelerini perdeye taşıyor. CNBC-e işbirliğindeki bölümün ön plana çıkan filmleri arasında 17 Girls / 17 Kız, People I Could Have Been And Maybe Am / Olabileceğim Belki De Olduğum İnsanlar, Empire North / Empire North var.

Bir başka yeni bölüm olan Turkcell Profesyoneller Kulübü işbirliğindeki The Trip / Yol bölümündeki filmler sadece uzaklara yapılan yolculukların değil, aynı zamanda insanın kendi içinde ve kafasında yaptığı yolculukların da filmleri. Çok ses getiren Tarnation filminin yönetmeni Jonathan Cauoette’in son filmi Walk Away Renee ve Radiohead’in Meeting People is Easy ve Joy Division filmlerinin ünlü yönetmeni Grant Gee’nin son filmi Patience After Sebald / Sabır (Sebald’in İzinde), bu bölümde.

SALT Beyoğlu Açık Sinema’da Ücretsiz Sinema ve Konuşmalar

Sinefilleri sinema salonlarından çıkartıp buluşturan !f İstanbul’un 2012’deki etkinlik merkezi SALT. Festival süresince ücretsiz film gösterimleri ve konuşmalar burada gerçekleşecek.

Radiohead ve Joy Division Filmlerinin Yönetmeni Grant Gee Anlatıyor
Radiohead ve Joy Division gibi gruplar hakkındaki ödüllü belgesellerinden tanıdığımız yönetmen Grant Gee tarafından çekilen Sabır (Sebald’in İzinde) filminde Sebald’ın bir yayıncısı, yazarın İngiltere kıyısında yaptığı bir yürüşün etrafında anı, kurgu, sanat, tarih, bellek arasında dolanan belki de en tanınmış kitabı Satürn’ün Halkaları’nı nasıl sınıflandıracağını bilemediğini anlatıyor. Kitap roman mıdır, düzyazı mı, seyahatname mi, yoksa tarih mi? Emre Ayvaz’ın Gee ile uyarlama üzerine yapacağı sohbeti kaçırmayın!

Ünlü Besteci Michael Nyman İle Buluşmak
Piyano, The End of the Affair, Gattaca ve Peter Greenaway filmlerine yaptığı bestelerle sayısız ödül kazanan besteci Michael Nyman ilk filmi Kameralı Nyman’ı festivalde sunduktan sonra, !f Music kapsamında sesle görüntü arasındaki ilişkiyi keşfettiği bir konuşma yapıp, kısa filmlerinden parçalar gösterecek. British Council desteği ile konuk olan müzisyen ve yönetmen Nyman, birçok festivalde ödül almış filmlerin bestecisi olarak edindiği deneyimleri aktaracak.

!f İstanbul Yeni Bir Mini-Festivalle Geliyor – !f Music

2012 senesinde 16-26 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek 11. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yeni bir sürprizle geliyor. adidas Originals ana sponsorluğundaki mini-festival !f Music, müziğin tüm yansımalarını bir araya getiriyor. !f Music ile müzik filmleri, müziğin mutfağından etkinlikler ve partiler bir arada !f İstanbul’da.

!f Music filmleri, Chemical Brothers’dan Devendra Banhart’a, Courtney Love Curt Cobain ilişkisinden erkek egemen müzik dünyasında kadın olmayı anlatan Patty Schemel’e, Le Tigre’ye ve Japonya’nın mistik seslerine uzanıyor. !f Music Partileri’nde, Kate Simko Nisan 2011’de Berlin’de yarattığı çığır açan canlı ‘A/V’ şovu ile !f Music Açılış Partisi’nde Ghetto’da! 3 mekana birden yayılacak olan Gökkuşağı Partisi’nde ana sahnede Nomi Ruiz (Jessica 6) DJ setinin ardından sürpriz bir PA performansı da yapacak.

!f Music’in ilk sürprizi Chemical Brothers’ın filmi Don’t Think’in dünyanın sayılı şehirlerinde eş zamanlı yapılacak olan gösterimine İstanbul’u da eklemek oldu. 26 Ocak gecesi seçilmiş 26 şehirde yapılacak eşzamanlı gösterimin bir ayağı da İstanbul’da gerçekleşecek. Tüm dünyada sayılı insanın parçası olabileceği bu canlı sinema olayı adidas Originals ana sponsorluğundaki !f Music kapsamında!

!f Music Partileri

!f İstanbul’un adidas Originals ana sponsorluğundaki ve Tuborg ortaklığındaki yeni festivali !f Music sadece Sesli Yaşam filmleri ve müzik etkinlikleri ile değil partileriyle de çok konuşulacak.

!f Music Açılış Partisi / !f Istanbul Opening Party

18 Şubat Cumartesi

Feat. Kate Simko (US) Live + DJ Set
Warm up- Close up : Dearhead
Visuals by Jeffrey Weeter

Jeffrey Weeter’ın gerçek zamanlı video kurgusu ile Kate Simko’nun canlı performansı birleşiyor ve ‘Canlı Sinema’ adını verdikleri 2011 şovu İstanbul’lu müzikseverlerle buluşuyor. Kendine özgü canlı bir sinematik deneyime dönüşecek performans daha önce Asya, Avrupa ve Amerika’da Fabric, Verboten (New York), Culture Box (Kopenhag), Cocoliche (Buenos Aires), Rex Club (Paris) gibi kulüplerde gerçekleşti, şimdi ise !f İstanbul ile ilk defa GHETTO’da ! Gecenin açılışını ve kapanışını Dearhead yapacak.
!f Music Gökkuşağı Partisi / !f Rainbow Party
24 Şubat Cuma

Feat. Jessica 6, Barış K, Dearhead, Mr.Sür, Elif & Duygu

!f İstanbul’un gelenekselleşen, rengârenk partisi yine sevenlerinin gözünü arkada bırakmıyor! Babylon’un ev sahipliğinde gerçekleşecek ve 3 mekana birden yayılacak olan partide ana sahnede DJ setinin ardından sürpriz bir PA performansı da yapacak olan Nomi Ruiz (Jessica 6), ve hemen sonrasında seti devralacak Barış K, Dearhead, Mr. Sür, Elif & Duygu tüm gece ana sahnedeki herkesi dans ettiriyor olacak.

!f İzmir programı 3 Şubat 2012 tarihinde açıklanacaktır.

 

http://www.izmirdesanat.org

Kütahya’da, 15 gramofon ve 650’ye yakın taş plağı iş yerinde sergileyen emekli astsubay, ziyaretçilerine Türk Sanat Müziği eserlerini dinletiyor

Kütahya’da, 15 gramofon ve yaklaşık 650 taş plaktan oluşan koleksiyonunu iş yerinde sergileyen emekli astsubay Fikret Pak, ziyaretçilerine Türk Sanat Müziği eserlerini dinleterek, adeta onları zaman tünelinde yolculuğa çıkarıyor.

Pak, 1877 yılında Thomas Edison’un icat ettiği fonografın geliştirilmiş biçimi olan gramofona ilgisinin çocukluk yıllarında başladığını söyledi.

Türkiye’de gramofonun son demlerini yaşadığı yılların çocukluğuna rastladığını belirten 76 yaşındaki Pak, bu aletin 1940′lı yıllarda sadece zengin ailelerde bulunduğunu bildirdi.

Pak, ortaokul yıllarında çalıştığı sinemada filmlerden önce taş plaktan eserler çalması ve komşu ziyaretlerinde Türk Sanat Musikisi eserleri dinlemesinin, gramofonla taş plaklara ilgisini artırdığını ifade ederek, 1978′de emekli olduktan sonra elektrikli eşya tamiri yapan iş yeri açtığını anlattı.

İki çocuğu üniversiteyi bitirince ekonomik kaygısı azaldığını için iş yerinde tamiri bırakarak hobisine yöneldiğini dile getiren Pak, ”Önce bir çanta gramofon bulup aldım. Daha sonra İstanbul’da bu işleri yapan kişilerle tanıştım. Sık sık oraya giderek sevdiğim sanatçıların plaklarını topladım” dedi.

 

MOTİFLERLE SÜSLENMİŞ ÇİNİLİ GRAMOFON
Pak, koleksiyonuna kattığı gramofonlardan bir bölümünü sattığı ve elinde 15 gramofon kaldığı bilgisini vererek, 650′ye yakın plaktan hiçbirini satmadığını ve satmayı düşünmediğini belirtti.

Koleksiyonunu devredeceği çocuklarının gramofonları ellerinden çıkarabileceğini, ancak plakları satmamalarını istediğini ifade eden Pak, sergilediği gramofon ve taş plaklara, bu kültürü hiç yaşamayan gençlerin daha fazla ilgi gösterdiğini dile getirdi.

İş yerini zaman zaman ziyaret edenlere, ”Safiye Ayla, Münir Nurettin Selçuk, Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Barış Manço” gibi sanatçıların plaklarını dinlettiğini kaydeden Pak, sahip olduğu gramofonların birçoğunun kutusunu kendisinin yaptığını bildirdi.

Pak, İstanbul’da gramofon ustası Mehmet Öztekin’in evinde gördüğü porselen işlemeli gramofonun benzerini çiniden yaparak koleksiyonunun önemli bir parçası haline getirdiğini söyleyerek, ”Kütahya, çini, seramik ve porseleniyle ünlü bir kent. Üzerinde çini işlemeler olan bir gramofon yapabileceğimi düşündüm. Yaklaşık bir ay uğraşarak üzerinde çini işlemeler bulunan, borusu ahşaptan gramofon geliştirdim” diye konuştu.

İstanbul un Kızı, Kız Kulesi ve Bugünü

Efsanelere konu olan ve birçok medeniyete tanıklık eden 2 bin 500 yıllık Kız Kulesi’ni son 4 yılda 750 bin kişi ziyaret etti.

Efsanelere konu olan ve birçok medeniyete tanıklık eden 2 bin 500 yıllık Kız Kulesi’ni son 4 yılda 750 bin kişi ziyaret etti.

Kendine özgü kimliğine, geleneksel mimariye bağlı kalınarak 2000 yılında restorasyonu tamamlandıktan sonra kapılarını ziyaretçilere açan kule, kentin en gözde mekanları arasında bulunuyor.

İstanbul‘un sembollerinden birisi olan ve tarih içinde karantina odası, gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılan Kız Kulesi’ni sadece geçen yıl 305 bin kişi ziyaret etti. Kuleyi son 4 yılda ise yaklaşık 750 bin kişi gezdi.

Ulaşımın teknelerle yapıldığı gizemli yapıda, ziyaretçiler, İstanbul‘un doyumsuz manzarasını izleme imkanı buluyor. Üsküdar‘da Bizans devrinden kalan tek eser olan Karadeniz’in Marmaraile birleştiği yerde küçük bir ada üzerinde kurulan kule, şairlere, yazarlara, müzisyenlere, yönetmenlere, fotoğrafçılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

İstanbul’un tarihine zenginlik kazandıran Kız Kulesi, Antik Çağ’da başlayan geçmişiyle, Eski Yunan, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine tanıklık ederek günümüze kadar ulaştı.

İstanbullu bir Rum olan araştırmacı Evripidis’in tezinde, önceleri Asya sahillerinin bir çıkıntısı olan kara parçasının, zamanla sahilden koparak kulenin üzerinde bulunduğu adacığı oluşturduğu belirtiliyor.

OSMANLI DÖNEMİNDE KIZ KULESİ

Atinalı komutan Alkibiades, Boğaza girip çıkan gemileri denetlemek ve vergi almak amacıyla bu küçük ada üzerine M.Ö. 410 yılında bir kule inşa ettirdi.

Zaman zaman harap olan ve yeniden onarılan Kız Kulesi, İstanbul‘un fethi sırasında Venedikliler tarafından üs olarak kullanıldı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul‘u kuşattığı sırada Bizans’a yardım etmek için Venedik’ten Gabriel Treviziano komutasında gelen bir filo burada üslendi.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, bu küçük kaleyi yıktırır ve yerine taştan, etrafı mazgallarla çevrili küçük bir kalecik yaptırdı ve buraya toplar yerleştirdi. Ancak kule, Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanıldı. Bugün görülen kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. 1510 yılında meydana gelen depremde İstanbul‘daki pek çok yapı gibi kule de büyük hasar gördü ve onarımı Yavuz SultanSelim döneminde yapıldı. Çevresinin sığ olması sebebiyle 17. asırdan sonra kuleye bir de fener konuldu. Bu tarihten itibaren kule, artık bir kale değil bir deniz feneri olarak hizmet verdi.

KARANTİNA HASTANESİ

1719 yılında yağ kandilinin rüzgar etkisiyle etrafı tutuşturması sonucu çıkan yangında, tamamen yanan ahşap kulenin, 1725 yılında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kapsamlı bir onarımdan geçirilmesi sağlandı.

Kule, 1830-1831’de ise kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüştürüldü. Daha sonra 1836-1837’de görülen ve 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edildi. Kız Kulesi’nde tesis edilen hastanede uygulanan karantina ile salgının yayılması önlendi.

Kız Kulesi’nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmud döneminde yaptırıldı. Kulenin bugünkü şeklini veren 1832-33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım’ın yazısı ile kulenin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut’un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirdi. Bu restorasyonda kuleye dilimli kubbe ve kubbe üzerinden yükselen bayrak direği ilave edildi. Ayrıca, 1857 yılında kuleye yeni bir fener yaptırıldı.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE VE BUGÜN KIZ KULESİ

İkinci Dünya Savaşı döneminde yenileme çalışması yapılan kulenin çürüyen ahşap kısımları tamir edildi ve bazı bölümleri yıkılarak betonarmeye çevrildi. 1943’de yeniden büyük bir onarım geçiren kulenin çevresine büyük kayalar yerleştirilerek denize kayması önlendi.

1959 yılında askeriyeye devredilen kule, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı olarak, boğazın deniz ve hava trafiğinin denetlenmesini sağlayan bir radar istasyonu olarak kullanıldı. 1983 yılında Denizcilik İşletmeleri’ne bırakılan kule, 1992 yılına kadar ara istasyon olarak kullanıldı.

Antik Çağ’da Arkla (küçük kale), Damialis (dana yavrusu) ve Leandros’un kulesi olarak anılan yapı, günümüzde ise Kız Kulesi ismi ile bütünleşti.

Bir şirket tarafından 1995 yılında işletmesinin alınmasıyla Kız Kulesi’nin tekrar restorasyonu yapıldı. Binlerce yıllık gizemli bir tarihe sahip bu özel mekan, kendine özgü kimliğine ve geleneksel mimarisine bağlı kalınarak tamamlanan restorasyon çalışması sonrasında 2000 yılında kapılarını ziyaretçilere açtı.

YILANLI EFSANE

Kız Kulesi hakkında en çok bilinen efsaneye göre, kızının doğum gününü bayram ilan eden Bizans imparatoru, her yıl prensesin doğum gününü görkemli bir şekilde kutlardı.

Bilginlerden, kızının tahta hazırlanması için eğitilmesini isteyen imparatora, bilginlerin en yaşlısı, kızının 18 yaşına basmadan bir yılan tarafından sokularak öleceği kehanetini söyledi. Bunun üzerine imparator, denizin ortasındaki küçük bir adacık üzerinde yer alan kuleyi onararak kızını buraya yerleştirdi.

Ancak kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılanın, kuledeki prensesin tenine süzülerek zehirleyip ölümüne yol açtığına inanılıyor.

kaynak : http://www.beyazgazete.com

10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Başlıyor!

 Film mor sitesinde belirtilen açıklama şu şekilde;

 Festival 9–19 Mart’ta İstanbul’da olacak, ardından Van Kadın Derneği(VAKAD) ortaklığıyla prefabrikler, çadır kentlerde de olsa Van’da,Yüksekova Kadın Derneği ortaklığıyla Hakkari’de,Çanakkale El Emeğini Değerlendirme Derneği(ELDER) ortaklığıyla Çanakkale’de sürecek.

• Festival, yirmiyi aşkın ülkeden yetmişin üzerinde filmle, dünyanın farklı ülkelerinden konuklar, tema bölümleri, toplu gösterimler, panel, konferans ve atölyelerle ve elbette 10 yıldır festivale gelen ve destek olan sizlerle birlikte 10. yılını kutluyor.

• Feminist Sinemanın 100 Filmmor’un 10. Yılı (Elem Tere Fiş Kem Gözlere Şiş) Seçkisi 10. Filmmor Kadın Filmleri Festivalinde!

Kadınlar 100 yılı aşkın süredir sinema yapıyor. Filmmor Kadın Filmleri Festivali de feminist sinemanın yüz yılına ve kendi on yılına gönençle geleceğe umutla bakıyor.
Sinema tarihinin ilk kurmaca filmini çeken Alice Guy-Blache filmlerinden başlayarak Marleen Gorris’e uzanan bir seçkiyle feminist sinemayı var eden, feminist sinemanın yüzakı yönetmenlerinin filmlerini  Feminist Sinemanın 100 Yılı Filmmor’un 10 Yılı özel seçkisinde buluşturuyor.

 

• Festival, 10. yılının gönenç ve umudunu dünyanın dört bir yanından kadın sinemacılarla paylaşıyor.

Festival 10. yıl coşkusunu feminist sinemayı var eden ve kadınların sinemasının önünü açan kadın yönetmenlerle paylaşacak. Dünyanın yarısında ama sinemanın yüzde beşinde yer alan kadınlar festivalin konuğu olacak. Türkiye’de ve dünyada feminist sinemanın oluşmasına katkılarından dolayı 10 kadın yönetmen/sinemacı/feminist Filmmor’un konuğu olup açılış töreninde plaketlerini alacaklar.
• Festivalde her yıl olduğu gibi bu yıl da dünyanın farklı ülkelerinden kadınların kısa / uzun, belgesel / kurmaca / animasyon / deneysel filmleri Kadınların Sineması bölümünde yer alıyor.
• Tutkuyu Filme Almak (Filming Desire) filmi ile festivalde daha önce yer alan Marie Mandy bu yıl toplu gösterimiyle festivale konuk oluyor.

• Tunus’un Yaseminleri bölümünde Tunus’tan kadın yönetmenlerin filmleri ve Cinsiyetler bölümünde cinsiyet ve cinsel kimlik meselelerine dair filmler yer alıyor.

Festival; açılış/kapanış törenleri, 4. Altın Bamya Ödülleri, yönetmenlerle söyleşiler, atölye, panel ve diğer etkinliklerle birlikte dört ilde sizlerle birlikte olacak.

Festivalde birlikte olmak 10. yılımızı hep birlikte kutlamak dileğiyle…

Film mor’a ait sosyal medya iletişim adresleri :

Sosyal medya adreslerimiz:

Site : http://www.filmmor.org
https://twitter.com/#!/Filmmor_
http://www.facebook.com/pages/Filmmor/230219163714199
http://www.facebook.com/groups/6635938969

 

Nâzım dostları bugün, şairin İstanbul’dan ayrıldığı son yer olan Tarabya’da buluşarak denize çiçekler bıraktı. Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi’nde “Nâzım Hikmet Tiyatro Afişleri Sergisi” ile “Geçmişten Geleceğe Nâzım Hikmet” başlıklı panel günün diğer etkinlikleri. Bursa’da ise Konak Kültür Merkezi, Nâzım’ın her yönüyle anlatılacağı etkinliklere sahne olacak.

Bugün “dünyaya geldiğine fevkalede memnun olan” ve şiirleriyle tüm dünyayı güzelleştiren bir şairin, Nâzım Hikmet’in 110. doğum günü.

Nazım Hikmet’in 110’uncu doğum yıl dönümünde Beşiktaş Belediyesi ile Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfınca düzenlenen etkinlikler kapsamında, ünlü şairin Türkiye’den ayrıldığı son noktadan denize çiçekler atıldı.

Tarabya Oteli’nin önünde düzenlenen etkinlikte konuşan Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, Nazım Hikmet’in Türkiye’nin en önemli şairlerinden olduğunu, ancak sıkıntılı bir hayat yaşadığını ifade ederek, şöyle devam etti:

”Bugün burada onun ülkemizden ayrılması nedeniyle birlikteyiz. Nazım Hikmet ile ilgili çok iyi bir proje hazırlıyoruz. Sanırım bunu Haziran ayının ortalarında sevenlerine sunacağız. Çok önemli bir proje. Nazım doğumdan yaşamın son noktasına kadar var olan, onları yazan bir şairdir. Kurtuluş Savaşı’ndaki, bağımsızlık mücadelemizdeki şiirlerindeki cümleler hala kulaklarımızda. Onu sevgiyle anıyoruz ve hatırlıyoruz.”

Nazım Hikmet Vakfı Başkanı Rutkay Aziz de, ünlü şairin 21 Haziran 1951 yılında Türkiye’den ayrıldığını belirterek, şunları kaydetti:

”Böylesine bir Türk ve dünya şairine sahip olduğumuz için onur duyuyorum. Ona çok acı çektirdik. Yıllar sonra yurttaşlık hakkını alabilme olanağı bulduk. Bizi bağışlasın. Ancak biz vakıf olarak hem şiirleri, hem oyunları, hem romanlarıyla onun ölümsüzlüğünü yaşatmaya çalışacağız. Işıklar içinde yatsın.”

Emekli işçi Ramazan Geçenoğlu’nun, şairin bir şiirini okumasının ardından, etkinliğe katılanlar dağıtılan karanfilleri denize attı.

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, sanatçı Tarık Akan ile birlikte Nazım Hikmet’in sevenlerinin katıldığı etkinliğin ardından, katılımcılara çay ve simit ikram edildi.

Saat 15.30’da Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi’nde açılacak “Nâzım Hikmet Tiyatro Afişleri Sergisi”nin ardından saat 16.00’da da

“Geçmişten Geleceğe Nâzım Hikmet”

başlıklı bir panel düzenlenecek. Panele

Cevat Çapan, Konur Ertop, Turgay Fişekçi, Doğan Hızlan

ve

Timur Selçuk

konuşmacı olarak katılacak.

Nâzım Hikmet Vakfı ve Beşiktaş Belediyesi işbirliği ile hazırlanan doğum günü etkinlikleri, saat 20.00’de Etiler Mustafa Kemal Kültür Merkezi’ndeki (MKM) “Kardeş Türküler” konseriyle son bulacak. Işık Yenersu ve Cüneyt Türel de konserde Nâzım’dan şiirler okuyacaklar.
35 yıllık Nâzım Hikmet serüvenini belgesel, tiyatro ve şiiri buluşturarak izleyiciye sunan usta oyuncu Genco Erkal ise “Kerem Gibi” adlı tek kişilik oyunu, 20 Ocak’ta saat 20.30’da Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahneleyecek.

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde ise bugün saat 17.00’de “Şairler Şiirlerle Nâzım’ı Anıyıor” adlı şiir dinletisi gerçekleşecek. Yarın ise Nâzım Hikmet’in “Kafatası” isimli oyunu saat 20.00’de Ses Tiyatrosu’nda okuma tiyatrosu olarak sunulacak.

Bursa’da Nâzım’lı günler

Bursa’da ise bugün Konak Kültür Merkezi, Nâzım’ın her yönüyle anlatılacağı etkinliklere sahne olacak. Saat 15.00’te Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ile 68’liler Vakfı Bursa Şubesi Başkanı Betül Kuyucu’nun açılış konuşmalarını, Erdoğan Egemenoğlu’nun “Yaşamaya Dair” isimli tek kişilik oyunu ve “Büyük İnsanlık” isimli belgesel takip edecek. “Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar” başlıklı söyleşide ise Nâzım’ın Bursa günlerini kitaplaştıran Güney Özkılıç’la birlikte Erdoğan Egemenoğlu ve Yusuf Uygan, Nâzım’ı anlatacaklar.

ses yarışması

Sizler için derlediğimiz müzik yarışmalarının bir kaçını aşağıda bulacaksınız.

ses yarışması1-  LEYLA GENCER ŞAN YARIŞMASI 2012 

Opera dünyasına kazandırdığı genç yeteneklerle uluslar arası müzik çevrelerinde çok konuşulan Leyla Gencer Şan Yarışması, bir kez daha opera dünyasının yeni yıldızlarını belirlemek üzere yola çıkıyor.

Leyla Gencer Şan Yarışması’nın altı Avrupa ülkesinde yapılacak ön elemelerinde Uzak Doğu’dan Amerika’ya her milletten şancı kendini göstermeye çalışacak. Operanın yeryüzündeki mabedi Teatro alla Scala’nın akademisinin işbirliğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen yarışma için başvurular açıldı.

Leyla Gencer Şan Yarışması’nın jürisine bu yıl MIRELLA FRENI başkanlık edecek. Yarışma, farklı ülkelerden opera alanında uzman ve etkili üyelerden oluşan jürisi kadar, kariyerlerinde dünya çapında hızlı bir çıkış yakalayan finalistleri ile de adından övgüyle söz ettirmekte.

Ülkede Ön Elemeler

Leyla Gencer Şan Yarışması, Nisan ve Mayıs aylarında altı ülkede yapılacak ön elemeler ile başlıyor. Bu kez İngiltere, Avusturya ve İspanya’nın da eklenmesiyle, ön elemeler yarışma jürisi tarafından aşağıdaki program çerçevesinde yapılacak:

BERLİN 26 Nisan Perşembe

LONDRA 4 Mayıs Cuma

VİYANA 7 Mayıs Pazartesi

MADRİD 10 Mayıs Perşembe

MİLANO 14 Mayıs Pazartesi

İSTANBUL 16-17 Mayıs Çarşamba-Perşembe

Leyla Gencer Şan Yarışması’nın finalleri ise Eylül ayında İstanbul’da. 16 Eylül 2012 Pazar günü çeyrek finaller ile başlayacak maraton 20 Eylül Perşembe Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası eşliğinde gerçekleşecek görkemli final gecesi ile son bulacak.

Doğuş Grubu ile Garanti Bankası’nın sponsorluğunda ve Borusan Holding’in katkılarıyla gerçekleşen 7. Leyla Gencer Şan Yarışması’nın birincisi 12.500 Euro, ikincisi 7.500 Euro ve üçüncüsü 3.500 Euro’luk nakit ödül kazanacak. Bu sene ilk kez verilen La Scala Tiyatrosu Akademisi Özel Ödülü bir finaliste üç aylık eğitim bursu sağlıyor. Özellikle Avrupa’dan pek çok menajer ve opera direktörünün takip ettiği, finallerine bizzat katıldığı yarışma, genç şancılara uluslar arası sahnelerde çeşitli imkanları da beraberinde getiriyor.

Son Başvuru: 16 Nisan 2012

Leyla Gencer Şan Yarışması’nda yer alarak opera dünyasında kendini göstermek isteyen genç şancılar 16 Nisan 2012 Pazartesi akşamına kadar İKSV’ye posta yoluyla veya internet ortamından yapacaklar.

Başvuru için lütfen tıklayınız.

 

2-  İSTANBUL ROTARY SANAT ÖDÜLÜ YARIŞMASI 2012

Genç ve yetenekli sanatçıların eğitimlerine, kariyerlerine, tanıtımlarına destek olmayı amaçlayan İstanbul Rotary Sanat Ödülü Yarışması ve Sergisi 2012 yılında da devam ediyor.

Büyük ödülü 15.000 TL. olan ve seçilen üç genç sanatçının, kişi başı 5.000 TL. başarı ödülü alacağı yarışmanın sergisi 26 Nisan – 12 Mayıs 2012 tarihleri arasında, Beyoğlu İstiklâl Caddesi’ndeki Vehbi Koç Vakfı, Merkez Han Galeri’sinde sanatseverlerle buluşacak. İstanbul Rotary Sanat Ödülü Yarışması’nın seçici kurulunda, Ayşegül Sönmez, Başak Şenova, Can Elgiz, Haşim Nur Gürel, Kaya Özsezgin, Özalp Birol, Nural Denker ve Turgay Ağralı yer alıyor.

Yarışmanın son başvuru tarihi 09 Mart 2012.

2011 yılındaki ilk yarışmada, Elif Aydoğdu Ağatekin, Ozan Gezer, Seçkin Pirim, Seyit Mehmet Buçukoğlu ilk dört sanatçı olarak seçilmiş, bu sanatçıların yapıtları sergilenmiş, Seyit Mehmet Buçukoğlu büyük ödülü, diğer üç genç sanatçı ise başarı ödüllerini kazanmışlardı. Ayrıca, Armağan Ekici, Banu Çolak, Cansu Gürsu, Engin Beyaz, Fulden Aran, Işıl Ulaş, İsmet Yüksel, Kadir Tavaz, Kerem Güman, Müge Ceyhan, Seda Aytar, Sevgi Kesmen ve Soner Çakmak’ın yarışmaya katılan yapıtları, ilk dört sanatçının yapıtlarıyla birlikte, yarışma sergisi kataloğunda yer almışlardı.

T.C. vatandaşı olan ve Türkiye’de oturan 35 yaş altı genç sanatçılar İstanbul Rotary Sanat Ödülü Yarışması’na, resim, heykel, fotoğraf, seramik, video-art, performans, dijital sanat, işitsel sanat gibi çağdaş sanatın birçok alanında ürettikleri ve daha önce başka bir yarışmaya katılmamış ve sergilenmemiş tek bir yapıtla katılabilecekler.

Büyük ödülü 15.000 TL olan ve seçilen üç genç sanatçının da, kişi başı 5.000 TL başarı ödülü alacağı yarışmanın sergisi 26 Nisan 2012 tarihinde Beyoğlu İstiklâl Caddesi’ndeki, Vehbi Koç Vakfı, Merkez Han Galeri’sinde açılacak ve 12 Mart 2012 tarihine kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak.

Adaylar, yarışma şartnamesi ve diğer detayları   öğrenmek için lütfen Tıklayınız

3-  NARDİS GENÇ CAZ VOKAL YARIŞMASI 2012

Nardis Genç Vokal Yarışması, Türkiye’nin her köşesinden caz müziğine gönül vermiş genç yeteneklerin uluslararası caz platformlarına taşınmasını hedefliyor. Nardis Genç Caz Vokal Yarışması, hem caz vokallerine sahnesini açıyor, hem de Türkiye’de caz müziğinin ve bilincinin gelişmesine katkı sağlıyor.

Geçen yıllarda Nardis’in yarışmasına katılan genç yetenekler, başarılarını, Avrupa ve ABD’nin saygın müzik okullarından eğitim bursu kazanarak ve çeşitli festivallerde önemli ödüller alarak pekiştirdi.

Nardis Genç Caz Vokal Yarışması’nın amacı, Türkiye’de amatör veya profesyonel olarak müzikle uğraşan genç vokalistlerin seslerini yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da duyurmalarına destek olmaktır. Ülkemizin renkli kimliğini sanatçılarıyla festivallerde yansıttığı gibi, genç yetenekler aracılığıyla yarışmalarda sergilemesine önem veriyoruz. Tüm sanat dallarında olduğu gibi müzikte de gerçek anlamda bir yarışmanın olmadığına inanıyoruz. Yarışmalarda derece alanlar bu işi en iyi yapanlar olmadığı gibi, diğerleri de kötü olarak nitelendirilemez. Ancak bazı durumlarda bir kişinin diğerlerini de temsil etmek üzere seçilmesi gerekir. Onun için NARDIS olarak bu organizasyona “yarışma” adını istemeyerek veriyoruz. Bu organizasyonun sonunda “birinci” seçilmeyecek, sadece Litvanya ve Estonya’daki benzer yarışmalara gidecek vokalistler seçilecektir. Bu nedenle 2. veya 3. gibi dereceler olmayacaktır. Bu yarışmada en başarılı bulunan vokalistler Estonya ve Litvanya’da yarışma hakkı ile birlikte bir kişi de Pulawy, Polonya’da Temmuz ayında yapılacak olan International Jazz Workshop’a katılma hakkı kazanacak, uygun bulunan bir diğer katılımcı da Nardis Jazz Club programında yer alıp konser verebilecektir.

AMAÇ VE KONU

Nardis Jazz Club tarafından düzenlenen “Genç Caz Vokal” yarışmasının amacı, Türkiye’de amatör veya profesyonel olarak müzikle uğraşan gençlerin, üniversite öğrencisi genç müzisyenlerin ve müzik öğrencilerinin caz vokal alanında gelişme göstererek seslerini duyurmalarında yardımcı olmak, uluslararası sahnelerde yer almalarını sağlamak, teşvik etmektir.

“Genç Caz” Seçmeleri dahilinde seçilecek olan 2 finalist 7 Mart 2012 tarihinde Nardis Jazz Club’deki seçmeden sonra Litvanya’daki Jazz Voices http://www.jazzvoices.lt/ (12 – 15 Nisan tarihlerindeki) ve Nomme Jazz Festivali kapsamında Mayıs ayındaki “Nomme Jazz Competition 2012 (http://www.nommejazz.ee/index.php?id=195&keel=eng) adlı uluslararası yarışmaya katılacaktırlar.

SEÇİM

“Genç Caz Vokal” Seçmelerine katılacak müzisyenler bu şartnamede belirtildiği şekilde Nardis Jazz Club’a başvurmaları gereklidir. Değerlendirmeler bu başvurular üzerinden iki aşamalı bir seçim sonucunda yapılacaktır. İlk aşamada gönderilen başvurular arasından seçici kurul tarafından belirlenenler, ikinci aşamadaki performans secmelerine çağırılacaktır. Halka açık olarak yapılacak ve adayların canlı performanslarından oluşan değerlendirme konseri sonrasında seçici kurul tarafından başarılı bulunan şarkıcılar Nisan ayında Klaipeda’daki ve Mayıs ayında Nomme’deki yarışmalara katılmaya hak kazanacaktırlar.

SEÇMELERE KATILMA KOŞULLARI

Müzisyenlerin 1 Ocak 2012 tarihi itibari ile 35 yaşından büyük olmamaları,

Adayların Türk vatandaşı olması,

Başvuru dosyalarının ve demo kayıtlarının en geç 20 Şubat 2012, Salı günü saat 17.00’ye kadar Nardis Jazz Club’a posta, kurye veya elden teslim yolu ile iletilmesi gerekmektedir. (Adres bilgileri aşağıda verilmiştir)

Adayların başvuru dosyasında;

Demo CD

[Bu demoda caz olarak nitelendirilebilecek 3 değişik stilde (swing, latin, blues, funk vb) parçaya yer verilecektir.]

Kısa özgeçmiş bulunmalıdır.

Başvuruda bulunan tüm adaylar bu şartnamedeki hükümleri bütünüyle kabul etmiş sayılırlar. Gönderilen başvuru dosyaları ve demo kayıtları iade edilmeyecektir.

SUNULACAK DEMOLARDA ARANAN NİTELİKLER

Seçmelerde sadece klasik / çağdaş caz ve alt disiplinleri, blues, blues ve caz etkileşimli güncel türler (örneğin; caz-fusion, caz-rock, caz funk, soul, acid-caz, latin caz, pop-caz, groove, electronic caz, urban, r&b, caz-blues v.b.) alanındaki başvurular değerlendirilecektir. Caz ve türevleri dışında kalan başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

Demolar, ön elemeler ve finalde seslendirilecek repertuvar, adayların kendi özgün besteleri veya mevcut eserlerin yeniden yorumlamalarından oluşabilir.

Sunulacak demonun MP3 formatında olması şarttır.

Demo kayıtları 3 parçadan oluşmalıdır.

Demoların değerlendirilmesinde kayıt kalitesi bir seçme kriteri olmadigi icin kayitlarin profesyonel bir stüdyoda yapılması şart değildir. Çalınan eserlerin ve enstrümanların anlaşılabilir seviyede duyulması yeterli olacaktır.

SEÇİCİ KURUL

Değerlendirmeyi yapacak Seçici Kurul üyeleri:

Ahmet Yeşiltepe, NTV Radyo

Alexandra Ivanoff, Müzisyen, Yazar

Bülent Denli, Yazar

Cem Tuncer; Müzisyen, Jazz Dergisi Yazarı

Emin Fındıkoğlu, Müzisyen

Hakan Tüfekçi, NTV Radio Programcısı

Neşet Ruacan, Müzisyen

Önder Focan, Müzisyen

Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesi

Sibel Köse, Müzisyen

Sevin Okyay, NTV Radyo

Nardis Jazz Club, herhangi bir Seçici Kurul üyesinin üyelikten vazgeçmesi veya kurul faaliyetlerine katılamaması halinde seçeceği başka bir kişiyi seçici kurul üyesi olarak atayabilir.

DEĞERLENDİRME

Başvuru son tarih 20 Şubat 2012 Salı günüdür.

20 Şubat’a kadar başvurularını yapmış olan müzisyen ve toplulukların demo kayıtları Seçici Kurul tarafından 1 Mart 2012 Salı gününe kadar dinlenecek ve seçici kurul üyelerinin her bir grup için yapacağı değerlendirmenin ortalaması alınarak en başarılı bulunan on başvuru değerlendirme konserine çağırılacaktır. Bu çağrı ile ilgili açıklama Nardis’in web sitesinden yayınlanacak ve ilgili katılımcılara doğrudan bildirilecektir.

Değerlendirme konseri, 7Mart 2012 Çarşamba günü Nardis Jazz Club’da dinleyicilere açık olarak gerçekleştirilecektir. Değerlendirme konserine çağırılan vokalistler kulübün belirleyeceği trio eşliğinde kendi sectikleri iki parçayı dinleyiciler ve seçici kurul önünde seslendireceklerdir. Sahne alma sırası kura ile belirlenecektir.

Değerlendirme konserini takiben seçici kurul “Genç Caz Vokal” konserlerine katılmaya hak kazanan finalistleri seçecek ve açıklayacaktır.

KONSERLER

Yukarıda belirtilen sürecin sonuda seçilen vokalist Litvanya’daki Jazz Voices adlı yarışmaya katılmaya hak kazanacaktır. Jüri tarafından değerlendirmeye girecek bir kişi de Polonya’daki Pulawy’deki workshop’lara katılamaya hak kazanacaktır. Yarışmaclarınının tüm yol ve konaklama masrafları NTV Radyo ve Nardis Jazz Club tarafından karşılanacaktır. Pasaport ve vize işlemleri katılımcıya aittir.

TEKNİK İHTİYAÇLAR

Vokalistlere yarışma öncesi belirlenecek bir saatte Nardis’te kendilerine çalacak grup ile prova yapma imkanı sağlanacaktır.

İstanbul dışından katılacak olanlar ulaşım ve konaklama masraflarından kendileri sorumludurlar.

İletişim Bilgileri

Nardis Jazz Club

Kuledibi Sokak No. 14 Galata / İstanbul  detaylar için lütfen tıklayınız. detay için :  [email protected]

4-  MİLLER MUSİC FACTORY MÜZİK YARIŞMASI 2012

Müziğin, gece hayatının ve yeniliklerin vazgeçilmez markası Miller tarafından bu yıl 8.si düzenlenecek olan Miller Music Factory’ye (MMF) başvurular 10 Şubat’a kadar devam ediyor! Miller’ın yeni yıldızları keşfetmek ve sesini duyurmak isteyen yeteneklere destek olmak amacıyla düzenlediği müzik yarışmasına başvurular www.millermusicfactory.com internet sitesi üzerinden yapılıyor.

Miller, Türkiye’de bira sektörüne girdiği 2000 yılından bu yana müziğin, gece hayatının ve yeniliklerin yanında yeralıyor. Miller Music Factory yarışması ile de müziğe gönül vermiş yetenekleri 8 senedir arıyor, buluyor ve destekliyor. Yarışma; yeteneğine inanan, fakat bu alanda kendilerini gösterebilecek platform bulamayan taze yetenekler için eşsiz bir fırsat. Her yıl rekor sayıda başvuru ile dikkat çeken Miller Music Factory, araştırmalarda genç yeteneklerin “En çok güvendiği yarışma” olarak tanımlanıyor. Bunun yanı sıra Miller Music Factory’ye katıldıktan sonra yıldızı parlayan isimler arasında 2006 yılı birincisi “Bedük”, 2007 yılı birincisi “Mustafa Keçeli”, 2008 yılı birincilerinden Multitap grubunun solisti “Selim Siyami Sümer” ve “DJ Junior” da bulunuyor.

Katılan binlerce aday arasından özel jüri tarafından seçilecek isimler finalist olarak belirleniyor. Finale kalan adaylar her kategoride alanında isim yapmış profesyoneller, sanatçılar ve jüri üyelerinden oluşan workshop’lara katılma hakkı kazanırken, aynı zamanda profesyonel danışmanlık desteği alma imkanı da buluyor. Ünlü prodüktör Chew Fu’nun da eğitim vereceği workshopların ardından ise final gecesinde yapılan halk oylaması sonucunda kazanan ilk üç isim belirleniyor. Buna göre ilk 3’e giren yarışmacıların ödülleri ise şöyle;

MMF Birincisi: Profesyonel stüdyoda 3 adet parça kaydı

MMF İkincisi: Profesyonel stüdyoda 2 adet parça kaydı

MMF Üçüncüsü: Profesyonel stüdyoda 1 adet parça kaydı

Jüri Özel Ödülü: Miller Music Tour West’e katılım şansı

Katılım şartları:

Yarışmaya katılmak isteyen 18 yaş üstü yetenekler, www.millermusicfactory.com ’dan başvuru formunu dolduracak ve aday parçayı siteye yükleyecek. Jürinin yapacağı titiz değerlendirmeler ve halk oylaması sonucunda kazananlar 10 Mart 2012’de gerçekleşecek Miller Music Factory final gecesinde açıklanacak.

Yarışma Jürisi:

Prodüktör DJ Murat Uncuoğlu, Prodüktör Hakan Kurşun, Ses Mühendisi ve Prodüktör Alp Turaç, Vokalist Elif Çağlar, Müzisyen Mabel Matiz, Dinamo FM’den Muzo Berberoğlu, Blog Yazarı Hayalsu Altınordu, Hip-hop Life Portal Editörü Ulaş Demiröz, Bant Dergisi Genel Yönetmeni Aylin Güngör ve Müzik Yazarı Eleştirmen Murat Beşer.

Chew Fu Kimdir?

Chew Fu, Lady Gaga’dan, Rihanna’ya, Alicia Keys’den Justin Timberlake’e uzanan geniş bir sanatçı kadrosu ile çalışmalar yürütmüş olan New York’lu mega-prodüktör, özgün şovlarıyla dikkat çeken sıra dışı bir DJ. Dans dünyasının önde gelen isimleri Chew Fu’yu, 2011 yılının en iyi remiksçisi olarak görüyor. Miller Music Factory için İstanbul’a gelecek olan Chew Fu finale kalan adaylara özel workshop verecek, 10 Mart gecesi gerçekleşecek final gecesinde jüri üyesi olarak yarışmacıları değerlendirecek ve aynı gece çok özel bir gösteriyle sahne alacak.

Detaylı bilgi için:

Bilgi için: Yasemin ENER / İnci ŞİRİN

PRO İletişim Danışmanlığı – 0 212 292 25 80  Yarışma için deyatlı bilgi alabileceğiniz e-mail adresleri:  [email protected] / [email protected]