Şunun için etiket arşivi: Belgesel

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 32. İstanbul Film Festivali, bu yıl 30 Mart-14 Nisan tarihleri arasında, dokuzuncu kezgerçekleştirilecek. Festivale başvurular başlıyor; ‘Köprüde Buluşmalar Film Geliştirme Atölyesi’ için son başvuru tarihi 21 Ocak, ‘Altın Lale Ulusal Yarışması’ için ise 28 Ocak.

Bu yıl dokuzuncu kez Akbank sponsorluğundagerçekleştirilecek İstanbul Film Festivali’nin otuz ikincisi için başvurular Ocak ayı sonuna kadar sürecek. “Ulusal Yarışma” kategorisinde seçilen filmlere jüri tarafından En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Özgün Müzik ve Jüri Özel ödülleri verilecek.

“Köprüde Buluşmalar” kapsamında altıncısı gerçekleştirilecek olan “FilmGeliştirme Atölyesi” ise yönetmen, senarist ve yapımcılara ilk uzun metrajlı kurmaca veya belgesel filmlerini çekmek için destek vermeye devam edecek.

28 Ocak Pazartesi akşamına kadar yapılacak başvurular arasından danışma kurulu tarafından belirlenen filmler, 32. İstanbul Film FestivaliAltın Lale Ulusal Yarışması’nda yarışacak.

“Ulusal Yarışma” kategorisinde yer alacak filmler arasından jürinin seçeceği En İyi Film’e 150.000 TL, En İyi Yönetmen’e ise 50.000 TL ödül verilecek. En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleri 10.000’er TL olacak. İlk kez 2011 yılında para ödülüyle desteklenen JüriÖzel Ödülü bu yıl yine Efes Pilsen tarafından verilecek. Ulusal Yarışma’ya katılan filmler arasından Onat Kutlar anısına verilecek ödülükazanan filmin yapımcısına Efes Pilsen tarafından 30.000 dolar takdim edecek. “İstanbul Film Festivali Altın Lale Ulusal Yarışması”nda jüri ayrıca, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik dallarında da ödül verecek.

32. İstanbul Film Festivali’ne uzun metrajlı kurmaca filmlerin yanı sıra, belgesel ve animasyon filmlerle de başvurulabiliyor. 31. İstanbul FilmFestivali çerçevesinde “Altın Lale Ulusal Yarışma”, “Yarışma Dışı”, “YeniTürkiye Sineması” ve “Belgeseller” bölümlerinde Türkiye’den toplam 39 filmin gösterimi yapılmıştı.

Ulusal Yarışma Başvuruları

Başvuruların 28 Ocak Pazartesi akşamına kadar festival merkezine (Nejat Eczacıbaşı Binası, Sadi Konuralp Cad. No: 5 Şişhane) yapılması gerekiyor. Festival yönetmeliğiyle başvuru formları, festival merkezi veya film.iksv.org adresinden temin edilebilecek. 

“Köprüde Buluşmalar” için son gün 21 Ocak 

Avrupa ve Türkiye’den yapımcı, yönetmen, senarist ve kurum temsilcilerini bir araya getirerek, Türkiye’den uzun metraj projelerin, ilk uluslararası sunumlarının yapılması için olanaklar yaratan “Köprüde Buluşmalar”ın sekizincisi 32. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.

32. İstanbul Film Festivali’nde “Köprüde Buluşmalar” çerçevesinde bu yıl altıncısı düzenlenecek “Film Geliştirme Atölyesi”ne başvurular, 21 Ocak Pazartesi akşamına kadar yapılabilir.

“Köprüde Buluşmalar Film Geliştirme Atölyesi”ne katılmak isteyen, uzun metraj kurmaca veya belgesel film yönetmen ve yapımcıları, 21 Ocak Pazartesi akşamına kadar [email protected] adresine e-posta yoluyla başvurabilirler. Yönetmelik ve başvuru formu film.iksv.org/tr/koprudebulusmalar adresinden temin edilebilir.

Başvurular arasından, seçici kurul tarafından ön eleme ile belirlenecek 12 projenin sahipleri, “Köprüde Buluşmalar Film Geliştirme Atölyesi”ne katılmaya hak kazanacaklar. Atölyenin amacı, sinemacılara projelerini uluslararası arenada sunmaları ve yapım sürecini başlatmaları için gerekli desteği bulmalarına olanak yaratmak. 10-11 Nisan 2012 tarihlerinde, festival kapsamında düzenlenecek atölyede proje sahipleri, aralarında ARTE, Eurimages, Berlin Ortak Yapım Marketi, Cinemart ve Torino Film Lab’in de bulunduğu uluslararası kuruluş temsilcileri, yapımcılar ve dağıtımcılar ile birebir görüşmeler yapacaklar.

Atölyede TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 10.000 dolarlık destek ödülü, Melodika Ses Post Prodüksiyon Ödülü ve Fransız Ulusal Sinema Merkezi CNC’nin 10.000 avroluk ödülü uluslararası jürinin değerlendirmesinin ardından sahiplerini bulacak. Ayrıca jürinin belirleyeceği bir proje Binger Lab’in 2.500 avro değerindeki Senaryo Danışmanlığı Ödülü’nün sahibi olacak.  Detay için : www.film.iksv.org

Ünlü halk ozanı Aşık Veysel’in, Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde yenilenen müze evi, törenle açıldı.

Sivas Müze Müdürlüğü’nün, İsveç’in Stockholm kentindekiSynskadades Müzesi ile ortak yürüttüğü ”Müzeler Arası Kültür İttifakı Projesi” kapsamında teşhir ve tanzimi yenilenenmüze evinin açılışına, Şarkışla KaymakamıDavut Gül, Belediye Başkanı Kasım Gültekin,Sivas Müze Müdürü Ayşegül Canan Ortakçı, Aşık Veysel’in oğullarıAhmet ve Bahri Şatıroğlu, köy muhtarı Mustafa Özdamar ve bazıyetkililer ile yurttaşlar katıldı.

Kaymakam Gül, yaptığı konuşmada, Sivas Müze Müdürlüğü’ne yaptığı çalışmalardan dolayı teşekkür etti. Müze evin etrafındaki binaların önümüzdeki günlerde kamulaştırılacağını belirten Gül, ”İstimlak çalışmasıyla müzeyi daha görünür hale getireceğiz” dedi. Açılışın ardından Sivas Müze Müdürü Ortakçı, konuklara müzeyi gezdirdi. Müze ev hakkında bilgi veren Ortakçı, ek binanın bir süre sonra tamamlanarakyenilenen binayla birleştirileceğini söyledi.

Müzede engellilere yardımcı olacak düzenlemeler yapıldı
Müzede engellilere yardımcı olacak düzenlemeler yaptıklarını anlatan Ortakçı, görme engelliler için Braille alfabesiyle, müze ve Aşık Veysel’le ilgili bilgilerin yer aldığı 10 pano hazırlandığını belirtti. Duvarlara asılan bu panolardaki kabartma yazılara engellilerin dokunarak bilgi edineceğini ifade eden Ortakçı, işitme engelliler için de işaret diliyle”Aşık Veysel Belgeseli” hazırlandığını, yabancı konukların da İngilizce alt yazılı bu belgesel sayesinde Aşık Veysel hakkında bilgi sahibi olabileceğini söyledi. Bu belgeselin müzedeki televizyonlardaziyaretçilere gösterildiğini anlatan Ortakçı, ”Kimsenin engeli kalmasın, herkes her şeyden sonuna kadar faydalanabilsin” dedi.

Aşık Veysel’e armağan edilen saz müzede sergilenecek

Aşık Veysel’in küçük oğlu Bahri Şatıroğlu, 1968 yılında babasına Cemal Saygılı tarafından hediye edilen ve babasının da kendisine armağan ettiği sazı, müzede sergilenmek üzere Ayşegül Canan Ortakçı’ya teslim etti. Ahmet Şatıroğlu da müzenin yenilenmesindeemeği geçenlere teşekkür ederek, ”Şimdi tüm Türkiye, tüm dünya burayı izleyip, görecek, biz de sevineceğiz” dedi. Açılışa katılanlar, ozanın vefat ettiği odada bulunan, oturarak saz çalan ve elinde saz tutan, bal mumundan yapılmış iki Aşık Veysel heykeliyle hatıra fotoğrafı çektirdi.

Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde 1894’te dünyaya gelen ve küçük yaşta geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle kör olan Aşık Veysel’in yaşadığı ev, ozanın vefatının ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 1979 yılında kamulaştırılarak onarılmış, 1982 yılında da müze ev olarak hizmete açılmıştı.

Kaynak :[-]

Pierre Hantaï’inin konseriyle başlayan NDS BarokMüzik Günleri bu akşam klavsen sanatçısı Orhan Memed’in 19.30’da vereceği konserle devam ediyor.

Pierre Hantaï resitaliyle başlayan, Barokist Müzik Topluluğu, Orhan Memed, Pierre Hantaï-Skip Sempé ikilisi ile devam eden NDS Barok Müzik Günleri, 12Aralık Çarşamba akşamısaat 19.30’da « Duo Traverso – Klavsen »konseriyle noktalanacak. Nihan Atalay( traverso) ve Eriko Wakita (Klavsen)’den oluşan ikili J.M. Leclair, G.F. Haendel, P. Locatelli, A. Forqueray, M. Blavet, G.P Telemann’ın eserlerini seslendirecekler.

Barokist Müzik Topluluğu

Barokist Müzik Topluluğu, barok müziğin geniş repertuvarını seyircilerle paylaşmak üzere bir araya gelen sanatçılardan oluşmaktadır.

Başak Ersöz; Cemal Reşit Rey Orkestrası, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve Tekfen Filarmoni Orkestrası ile düzenli olarak konserlervermektedir. Sanatçı, ayrıca İstanbul Devlet Konservatuvarında doktora çalışmalarını sürdürmekte ve flüt sınıfı öğretmeniği de yapmaktadır.

Damla Tuncer; İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın devamlı üyesi olup Tekfen Filarmoni Orkestrası ile düzenli olarak konserlere katılmakta ve solo oda müziği konserleri vermektedir.

Andres Rodrigo Lopez; şeflik çalışmaları, solo-oda müziği konserlerininyanı sıra, Marmara Üniversitesi ve Miam’da öğretmenlik görevine devam etmektedir.

Yağmur Dai, Tevitöl Müzik Bölümünde öğretmenlik yaparken, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarında doktora çalışmalarını sürdürmekte ve oda müziği konserleri vermektedir.

Orhan Memed-Klavsen

Klavsen, piyano ve müzikoloji eğitimi alan Makedonya kökenli Orhan Memed, 1992’den bu yana Paris’te yaşamaktadır. Southern CaliforniaÜniversitesinde piyano ve keman eğitimini, Oxford Üniversitesinde demüzikoloji doktorasını tamamladıktan sonra, Huguette Dreyfus ile klavsen dersleri aldığı Paris’te, jürinin takdirini kazanarak altın madalyaya ve mükemmellik ödülüne layık görülür.

Konser kariyerine başlamasıyla, Éditions de l’Oiseau-Lyre yayınevine önce editör, sonra da müdür olarak atanması aynı zamana denk gelir. Araştırmalarıyla yayınları 17. yüzyıl İngiliz müziğini, 18. yüzyıl Fransız müziğini ve geleneksel Makedonya müziğini kapsar. 1998’den itibaren, Paris’te Vassar College-Wesleyan University Programında müzik tarihive opera tarihi dersleri vermektedir.

1999’da, Fransa’nın güneyinde bulunan Villecroze Müzik Akademisine sanat müdürü olarak atanır ve burada 10 yıl boyunca ustalık sınıfları, beste atölyeleri, müzikoloji kolokyumları düzenler ve yönetir.

Orhan Memed ; Christa Ludwig, Hugues Cuenod, Betsy Jolas, Keiko Abe ve Jessye Norman gibi sanatçılar üzerine belgesel filmler çevirir. ’Quand l’Europe parlait français’ (Avrupa Fransızca Konuşurken) adlı belgeselde Rameau, François Couperin ve Bach’ın müziklerini yorumlar. 2010 yılından bu yana düzenli olarak soprano Erika Escribá-Astaburuaga ile sahneye çıkmaktadır. ’Variations Goldberg de JS Bach’ başlıklı plak kaydı 2011’de piyasaya çıkmıştır. Bach’ın klavye için Partitas’ları ise, 2012’de çift CD olarak Omnia Artists Productions ‘dan çıkacaktır.

Skip Sempé – Klavsen

Nouvelle-Orléans kökenli olan Skip Sempé, ABD’deki Oberlin Konservatuvarında Müzik, Müzikoloji ve Organoloji (müzik aleti bilimi) ve Sanat Tarihi okuduktan sonra eğitimini Amsterdam’da Gustav Leonhardt’ın sınıfında tamamladı. Ardından,1500 – 1750 yıllarının bilinen veya daha az bilinen repertuvarları konusundaki araştırmalarını derinleştirmek üzere Avrupa’da oturmaya karar verdi. Tarih ve organoloji bilgisi Skip Sempé’yi, Rönesans müziğinde özel önem taşıyan doğaçlama uygulamalarını yaptığı araştırmalarıyla yeniden başlatmaya ve bunlarla beslediği kendi canlı ve özel stilini savunmaya yöneltti. Sempé kısa sürede bu nitelikleriyle tanındı.

Klavsenci ve orkestra şefi olarak, çok sayıda müzisyeni kendi etrafında topladı ve 1986’da Capriccio Stravagante‘ı kurdu. Bu topluluk, bugün “Capriccio Stravagante”, “Capriccio Stravagante Renaissance Orchestra” ve “Capriccio Stravagante Les 24 Violons” olarak üç grup olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Skip Sempé’nin solist olarak tanınması, özellikle, Elizabet Çağı eserlerine, Fransız klavsen edebiyatına (Chambonnières, d’Anglebert, Forqueray, Louis ve François Couperin, Rameau), Bach’a ve Scarlatti’ye yakınlığı, ayrıca doğaçlama ve aktarıcı yetenekleri sayesinde olmuştur.

Skip Sempé ‘misafir şef’ olarak sürekli davet almaktadır, ayrıca müzisyen olarak Julien Martin, Josh Cheatham, Sophie Gent, Olivier Fortin, Pierre Hantaï, Doron Sherwin ile ve topluluk olarak B’Rock, Collegium Vocale de Gand, Chœur Pygmalion, Chanticleer, Les Voix Humaines, Studio de Musique Ancienne de Montreal, Helsinki Baroque Orchestra ve Akademie für Alte Musik Berlin ile sahneye çıkmıştır.

Klavsenci, orkestra şefi, profesör ve konferansçı etkinliklerine sanat yönetmenliğini de ekleyen Skip Sempé, 2006’da kendi markası Paradizo’yu kurmuştur; sanatçı, solist olarak veya topluluklarıyla birlikte bu marka altında kayıt yapmaktadır. Burada ayrıca bazı yayın projelerinin eşgüdümünü de sağlamaktadır. Bunlar arasında, kendisini çok esinleyen bir müzisyen olan Wanda Landowska’ya saygı albümü, ayrıca müzik ve yorum üzerine kendi denemelerini bir araya getiren bir derleme vardır.

Pierre Hantaï – Klavsen

1964 ‘te doğan Pierre Hantaï, on yaşına doğru Bach’ın müziğine büyük ilgi duydu. Gustav Leonhardt’ın etkisiyle, önce tek başına, sonra da Arthur Haas yönetiminde klavsen öğrenmeye başladı. İlk konserlerini yalnız ya da kardeşleri Marc ve Jérôme eşliğinde verdi.

İki yıl Amsterdam’da, Gustav Leonhardt’ın yanında öğrenim gördü, ardından onun yönetimi altında çalmaya davet edildi. Takip eden yıllarda Philippe Herreweghe, Kuijken Kardeşler, François Fernandez, Marc Minkowski, Philippe Pierlot gibi çok sayıda müzisyen ve topluluk şefiyle işbirliği yaptı.

Sanatçı artık tüm dünyada, daha çok solist olarak çalmaktadır. Jordi Savall tarafından sıklıkla davet edilmekle birlikte, kardeşleriyle ve dostları Amandine Beyer, Hugo Reyne, Sébastien Marq, Skip Sempé, Olivier Fortin ve Jean-Guihen Queyras ile oda müziği çalmaktan da hoşlanmaktadır. Son zamanlarda, 1980’lerde kurduğu topluluk olan‘’Concert Français’’ yi Bach’ın süit, konçerto ve kantatlarını yorumlamak üzere yeniden oluşturmuştur.

Çıkarttığı çok sayıdaki plak arasında Mirare’ye yaptığı son kayıtlar dikkat çekmektedir : Goldberg Varyasyonları, Jean Sébastien Bach’ın Yumuşak Klavyesinin İlk Kitabı, Scarlatti’den Üç Cilt Sonat, bir François Couperin Resitali ve bir Süit Programı.

Duo Traverso – Klavsen

Nihan Atalay, Traverso
Nihan Atalay, müzik eğitimine 1992’de, Mimar Sinan Üniversitesinde Mükerrem Berk’in sınıfında yan flüt dersleriyle başladı.

Lise diplomasını aldıktan sonra Fransız hükûmetinden sanat bursu kazanarak Lyon Devlet Konservatuvarına kaydoldu ve 2003’te José-Daniel Castellon’un sınıfından Müzik Eğitimi Diplomasını aldı.

İsviçre’den de burs kazanan sanatçı, Lausanne Yüksek Müzik Konservatuvarına kabul edildi. 2005 yılında konser solisti ve pedagog diplomalarını birlikte aldı.

Yan flüt yüksek lisansını, Cenevre Yüksek Müzik Konservatuvarının Barok Müzik bölümünde tamamlarken, aynı zamanda Serge Saïtta’nın sınıfından çok iyi derece ile Post-Grade sertifikasını elde etti.

Nihan Atalay, Fondation Jean Tanner, Fondation Nicati de Luze, Cenevre Üniversite Mezunu Kadınlar Derneği ve kendisine aynı zamanda bir klasik flüt de hediye eden Cenevre Konservatuvarı Dostları ve Mezunları Derneğinden birçok ödül almıştır.

Bir yandan Cenevre Oda Orkestrası, diğer yandan Cenevre bölgesinin çeşitli barok müzik topluluklarıyla sahneye çıkmıştır.

Avrupa’da çok sayıda genç orkestralarına davet edilen sanatçı, 2005’te Luzern Festivalinde Pierre Boulez yönetiminde çalmıştır.

Türkiye’de eski müzik aletlerini çalan ilk flütçü olan Nihan Atalay, burada verdiği konserlerin yanı sıra, master sınıfları da yönetmektedir.

Sanatçı, Eylül 2011’den bu yana, Basel’daki Schola Cantorum’da ünlü flütçü Marc Hantaï ile birlikte yan flüt çalışma şansını yakalamıştır.

Eriko Wakita, klavsen

Basel’da yaşayan Eriko Wakita, hem Schola Cantorum Basiliensis’de hem de Bern ve Basel Müzik Konservatuvarlarında provacı (repetitör) olarak çalışmaktadır. Avrupa’da ve Tokyo Üniversitesinden mezun olana kadar tüm müzik eğitimini aldığı Japonya’da düzenli olarak konserler vermektedir. 2010’da Bach’ın Goldberg Varyasyonları’na ayırdığı ilk solo cd’sini kaydetmiştir.

2004’te İsviçre’ye gelerek Basel’daki Schola’da eğitim görmüş ve 2008’de buradan mezun olmuştur. Bad-Krozingen, ATAKA, Acanthus Musik Preis ve genç sanatçılar ödülü gibi çeşitli ödüllere layık görülmüştür.

2009 ve 2010 yıllarında İsviçre’nin Porrentruy kentinde düzenlenen Académies Bach/Radulescu ‘da klavseniyle, barok müzikte doğaçlama yoluyla armoni tamamlama anlamına gelen “continuo”yu sağlamıştır.

 Kaynak :[-]

Çağdaş Türk resminin büyük ismi Abidin Dino 7 Aralık 1993’te Paris’te öldüğünde 80 yaşındaydı. Hayallerine sığmayan her şeyi şiirleri, heykelleri, filmleri, belgeselleriyle anlatmaya çalışan Dino, “büyük insanlığa” bıraktığı zenginliklerle anılıyor.

1913 İstanbul’unda bir Osmanlı valisinin torunu olarak doğan Abidin Dino, çocukluğunun büyük kısmını Avrupa’da geçirmişti. İstanbul’a döndüğünde Robert Kolej’de öğrenimine başlayan Dino’nun, ne hoş tesadüftür ki sıra arkadaşı yıllar sonra Türkiye Komünist Partisi saflarında yoldaşlık edeceği Mihri Belli olmuştu.

Nazım Hikmet’in Sesini Kaybeden Şehir ve Bir Ölü Evi kitaplarına kapak resmi çizdiğinde henüz 20 yaşında bile olmayan Dino, 1933 yılında “d Grubu”nun kurucuları arasında yer aldığında niyetlerini, Türk resminin düşünsel bağlamını güçlendirip çağcıl bir soluk getirmek olarak tanımlamıştı. Aynı yıl açtıkları bir sergide girişin ücretsiz olması ise bugün bakıldığında mühim olmayan bir ayrıntı gibi görünse de, sanat eserinin toplumla buluşmasına dair 1930’ların Türkiye’sine yeni bir perspektif sunmuştu.

SSCB’nin tanınmış yönetmenlerinden Sergey Yutkeviç’in 1933’te Türkiye’nin Kalbi Ankara belgeselini çekmek için Türkiye’ye gelişi, Abidin Dino için sosyalist coğrafyada görülecek çaplı bir eğitimin aracı oldu. Yönetmen, bir sergide resimlerini gördüğü Dino’ya kendisiyle birlikte SSCB’ye gitmeyi teklif etti. 3 yıl SSCB’de kalan, bu süre boyunca Eisenstein dahil olmak üzere pek çok Sovyet sinemacısıyla Len Film Stüdyosu’nda çalışan Dino, 1937’de II. Dünya Savaşı’nın eşiğinde diğer yabancı öğrencilerle birlikte ülkesine geri döndü. 1937-1939 yılları arasında Fransa’da bir dönem bulunan, İspanya İç Savaşı’nda uluslararası gönüllü tugayında savaşmak için başvuran ressamın başvurusu, cumhuriyetçilerin kaybettiğinin netleşiyor olması nedeniyle reddedildi.

Abidin Dino tarafından çizilen Nazım Hikmet Run resmi

Abidin Dino, Türkiye’ye geldiğinde ressam dostlarıyla Yeniler Grubu’nu kurdu, desenlerinde, çizgilerinde emekçileri, yoksulları çizdi. İstanbullu balıkçıların desenlerine çok konu edilmesinden olsa gerek, bu grup Liman Grubu olarak da bilindi.

1939’da cumhuriyetin genç aydınların emeğiyle ve onlar aracılığıyla toplumsallaşmaya çalıştığı dönemde CHP’nin düzenlediği “yurt gezisi” ile Balıkesir’e giden Dino, o yörede kullanılan dile özgü yaptığı çalışmalarda “imece” sözcüğünü fark etmiş, ve Türkçe’de yaygın kullanıma bu güzel sözcüğü armağan etmişti. Abidin Dino ‘imece’nin hikayesini şöyle anlatıyor:

“Balıkesir taraflarında dolaştığım sıralarda, İMECE sözcüğünü duydum. Çok hoşuma gitti. Ve not ettim. Sonra bir araya geldiğimizde Sabahattin’e (Sabahattin Eyüboğlu) aktardım. O da Bakan’a, Hasan Ali Yücel’e aktardı. Derken Köy Enstitülerinde kullanılmaya başlandı. Ve imece benimsendi.”

“İmece”yi çok seven Abidin Dino, daha sonra pek çok oyununda, yazısında bu sözcüğü kullandı. Belki de en güzel kullanımlarından birine “İş ve Sanat” makalesinde şöyle rastlanıyor: “…sanat ve iş aşkına dayanan, ziraatten endüstriye kadar yayılan yeni bir rasyonel ‘imeceye’ ihtiyaç var.”

Sürgün yılları
1942’de TKP’ye üye olan Abidin Dino, Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından önce Çorum’a ardından da Adana’ya sürgün edildi. Sürgün yılların da pamuk işçilerinin resimlerini yaptı, Sıkıyönetim’in toplattığı oyunlar yazdı. “Türkiye’nin meçhul bir ovasında, rastgele bir köyünde işittiğim şarkılar, sanatın nerede saklandığını bana ifşa etti…Tüm gördüklerim, yaşadıklarım beni resme daha çok bağlıyordu,sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu insanının gerçeğini…” diyen Dino, 1946’da Adana’dan ayrılmıştı.

Yıllar sonra Yaşar Kemal, henüz 15 yaşındayken Adana’da tanıdığı Abidin Dino ile ilgili; ”O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor” demişti.

1952’de eşi Güzin Dino ile birlikte Paris’e yerleşen Abidin Dino, çağının pek çok aydını, sanatçısıyla burada tanışma fırsatı bulsa da bir röportajında “ne işim var benim burada” diyecek kadar memleket özlemi duyuyordu. Paris’te Picasso ve Chagall ile birlikte de çalıştı, 1954’ten itibaren 8 yıl boyunca Paris’te Mayıs Salonu sergilerine katıldı, Atom Korkusu, Savaş ve Barış, İşkence, Çıplaklar eserleri dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli galeriler ve müzelerde sergilendi. 1968’de öğrenci olayları sırasında Paris sokaklarında eylemlere katıldı, 68 gençliğinin resimlerini yaptı. Abidin Dino, 1979 yılında Fransız Plastik Sanatlar Birliği”nin Onursal Başkanlığı’na seçildi.

Eserlerinde, köylüleri, işçileri gördüğümüz Abidin Dino’nun en çok tema edindiklerinden biri de belki de emeğin bir sembolü olarak ‘eller’ oldu. Nazım Hikmet, Saman Sarısı şiirinde uzun yıllar dostluk, yoldaşlık ettiği Dino’ya şöyle sesleniyordu; “Sen el resimleri yaparsın Abidin, bizim ırgatların demircilerin ellerini / Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem…”

Mutluluğun Resmi çizildi mi ?

1961 yılında Havana’ya bir ziyaret gerçekleştiren Nazım Hikmet, Prag-Paris-Havana-Moskova-Varşova’da bulunduğu süre boyunca, Saman Sarısı şiirini yazmıştı. Nazım, Abidin Dino’ya şöyle sesleniyordu ;

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini
değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrının resmini yapabilir misin üstad…

Bunun üzerine Nazım Hikmet’e Abidin Dino da “Mutluluğun Resmi” şiiri ile yanıt vermişti. Ancak Nazım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkaran, Abidin Dino’yu sürgüne gönderen iktidarların halefleri, 2000’li yıllarda “Orta Öğretim Felsefe Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu”na bu iki komünist aydının hikayesini koymaya çalıştıklarında cehaletlerinden ötürü işin içinden çıkamadılar. “Böyle bir şiir varsa, ressam da resmini yapmıştır muhtemelen” basitliğiyle düşünen Milli Eğitim Bakanlığı, Amerikalı ressam Dianne Dengel’e ait bir tabloyu hazırladığı kılavuza koyup, “Abidin Dino’nun bu resmini tahtaya yansıtın ve öğrencilere yorumlatın” diyerek sanattan ne denli anladığını da göstermiş oldu.

Öte yandan, yoldaşı Nazım Hikmet’e yanıtını şiirle veren Abidin Dino’nun dizeleri ise sürgündeki iki aydının memlekette kavuşma hülyasını yansıtıyor ve tarih boyunca okunmaya devam edecek gibi görünüyor.

Mutlulugun Resmi

kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varnanın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler…
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiyeyi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.

işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya…

Kaynak : [-], Yazan : Evrim Gökçe 

Hollanda doğumlu Türk kızı Karsu Dönmez’in aile restoranından New York’un dünyaca ünlü Carnegie Hall isimli gösteri merkezine uzanan müzik yolculuğu, Hollandalı yönetmen Mercedes Stalenhoef tarafından belgesele taşındı.

Stalenhoef, 2007-2012 yılları arasında takip ettiği 22 yaşındaki müzisyenin başarı hikayesini görsele aktardı. Hatay’ın Karsu köyünden 1970’de Hollanda’ya göç eden bir ailenin kızı olan Dönmez, müzik kariyerine Amsterdam’daki aile restoranında piyano çalarak başladı. Restorana gelen müzik otoriteleri tarafından keşfedilen Dönmez henüz 16 yaşında New York’un dünyaca ünlü gösteri merkezinde sahneye çıktı. Geçen hafta üçüncü kez aynı sahnede yer alan Dönmez genç yaşta tarihi bir başarıya da imza attı. İlk Türkiye konseri, Hollanda Büyükelçisi’nin daveti üzerine Avrupa Kültür Başkenti İstanbul projesi çerçevesinde gerçekleşen Dönmez, Hollanda-Türkiye ilişkilerinin 400. yılı kapsamında da konserler verdi.

Kaynak :[-]

British Museum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan Mausolleum’un Türkiye’ye iade edilmesi için Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açılacak dava öncesinde başlatılan imza kampanyası internet ortamına taşında. www.askinmabedi.com sitesindeki kampanyaya en büyük destek ünlülerden geldi.

Ferhan Şensoy, Ali Poyrazoğlu, Merve İldeniz, Fedon ve Suavi başta olmak üzere birçok sanatçı Türkiye topraklarından götürülen tarihi hazinenin getirilmesi için dijital imza verdiler. Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ercan Karakaş, eski ANAP’lı bakanlardan İmren Aykut’un da katıldığı uluslararası kampanya bütün hızıyla sürüyor. Toplanan imzalar, Avukat Remzi Kazmaz’ın AİHM’de 30 avukat arkadaşıyla açacağı davanın dosyasına konulacak.

BU FİLMİ AİHM YARGIÇLARI DA İZLEYECEK

AİHM’e gidecek dava dosyasında bir de belgesel yer alacak. Yönetmenliğini Kazmaz’ın yaptığı Aşkın Mabedi– Maussolleion isimli filmde antik çağın hazinesi ve Türkiye’den götürülüşünün hüzünlü hikayesi anlatılıyor. 32 dakikalık belgeselin en dramatik sahnelerden birini eserin Anadolu’ya getirilmesi için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir) yaptığı girişimin anlatıldığı bölüm oluşturuyor.

Dünyanın yedinci harikasının kendi doğal atmosferleri yerine, Londra’da olmasından büyük üzüntü duyan Şakir, İngiltere’ye Kraliçe’ye bir mektup gönderiyor. Şakir mektubunda “Londra’daki parçalar, Bodrum’un mavisiyle bütünleşmektedir. Londra’da kalmamaları gerekmektedir. Onları bütünleştikleri maviyle buluşturmak gerek” diyor. Türkiye’den gelen mektubu okuyan Kraliçe, daha sonra müze müdürüne havale ediyor. Birkaç ay sonra müze müdüründen Şakir’e şu yanıt geliyor:

“Önerinizi çok ciddiye aldık. Bilim insanlarına taşların yapısını incelettik; gerçekten de eserlerin maviyle bütünleştikleri doğrudur. Bu yüzden eserlerin müzede sergilendiği salonu Bodrum mavisine boyadık. Yakın ilginize teşekkür ederiz!”

SATIŞA SUNULDU

İngilizce versiyonu da bulunan filmde aşkın, acının, sadakatin, sanatın abidesi anlatılırken canlandırılan sahneler ve efektler izleyiciyi antik dönemin atmosferinde bir yolculuğa çıkarıyor. Tüm müzik marketlerde satışa sunulan filmi Ocak’ta AİHM yargıçları da izleyecek.

ROMANIN BASKISI TÜKENDİ

Yine Remzi Kazmaz tarafından kaleme alınan Kral Mausolos tarafından karısı Artemisia’ya duyduğu aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla yapılan Mausolos’un Aşkın Mabedi isimli romanın 2’nci baskısı da tükendi. İngilizce ve Türkçe olmak üzere iki dilde yeniden baskıya giren roman, yakında bir kez daha okurlarıyla buluşacak.

 

Kaynak :[-]

Gary Hustwit, çok “sıradan” bir itkiyle, ilgi duyduğu alana yönelik merakını gidermek adına belgesel çeken biri… Ancak tüm bu sıradanlığa rağmen,“Helvetica”, “Objectifed” ve“Urbanized” gibi dünyaçapında ses getiren filmleri, onu herhangi bir belgesel yönetmeni olmaktan çok farklı bir yere taşıyor.

Tipografi ve grafik tasarım üzerine, günlük yaşamdaki cansız objelerin insanhayatındaki rolü ya da şehir hayatı ve şehircilik üzerine farklı bakış açıları, onun belgesellerinde bir araya geliyor. Biz de kendisiyle bir araya gelerek, filmleri hakkında merak ettiğimiz soruların yanıtlarını arıyoruz.

– Sizi bir konunun belgeselini çekmeye yönelten nedir?

Özel ilgi alanım olan konuları keşfetmek için belgesel çekiyorum, çünkü böylece o konunun içine daha fazla dalabiliyorum. “Helvetica”da örneğin, tipografi ve grafik tasarım alanlarına merak duydum ve bunun bir belgeselini izlemek istedim ancak yoktu. Ve ben yapmaya karar verdim. Ben belgeselleri bir belgeleme yöntemi olarak görüyorum. Bilgilendirici olması gerekmiyor bence.

– “Helvetica”, “Objectifed” ve “Urbanized” birbirinden farklıkonuları ele almakla birlikte, birbirlerini tamamladıkları yönler de var mı?

“Helvetica” bittikten sonra, yaşamımı etkileyen farklı tasarım unsurları nelerdir diye düşündüm. Tasarım merakım nedeniyle belgeseller birbiri ardına sıçradı. “Objectified”da da, objelerin tasarımı ve hayatımızdakiyeri konusunu ele aldım. Ardından, bu iki belgeselin çekim sürecinde gezdiğim 100 farklı şehirde gördüklerimin sonunda “Urbanized” ortaya çıktı. Üç filmdeki temel motivasyonum görünmeyeni görünür hale getirmek oldu.

– “Urbanized”, İstanbul’da yaşayanları fazlasıyla ilgilendiren bir film. Neredeyse tümüyle kentsel dönüşüme uğrayan bir şehrin birkaç adım sonrası hepimizin merak konusu çünkü. Sizce bir şehrin tasarımında ne gibi unsurlar göz önünde bulundurulmalı?

İstanbul’da tanık olduğum, burada giderek çirkin bir durumun oluşturulduğu. İstanbul’un yayalardan çok arabalar, ofisler ve alışveriş merkezleri için tasarlanmaya başlandığını görüyorum. Genelde yetkililerşehrin gelişiminde insanların düşüncelerini dikkate almıyorlar, burada da öyle olmuş. İstanbul’da insanlar için hep bir engel var. Ulaşım açısından ise dünyanın en kötü şehirlerinden biri.

– Peki nasıl olmalıydı?

Bence bir şehrin tasarımında “şimdi”nin ne olduğu göz önünde bulundurulmalı. Ne geçmiş ne gelecek, insanlar şimdi ne düşünüyorlar, bunun yanıtları aranmalı. Yapılan, merkezde yaşayan dezavantajlı grupların, kiraların yükselmesi gibi birtakım nedenlerden dolayı şehrin çeperlerine yerleşmesi anlamına gelen organik soylulaştırma değil de devlet eliyle soylulaştırma ise bunun, o şehirde yaşayan herkes için ileride büyük götürüleri olur.

 

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr

– Şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir film var mı?

Evet, bir fotoğrafçıyla birlikte olimpiyat oyunları düzenlenen şehirlerin başına ne geldiğini belgeliyoruz. Bu konu İstanbul’la da bağlantılı, çünkü burası dünya üzerinde olimpiyat stadı olup da olimpiyat oyunlarına katılmamış tek ülke…

“Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” projesinin yapıtları Siemens Sanat’ta.

Siemens Sanat’ta 04 Aralık 2012 tarihinde başlayacak olan “Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” sergisi, kıyı bölgeleri tüketim, turizm, ekonomik, politik, çevresel, kent planlaması, küresel politikalara bağlı olarak geliştirilen dış stratejiler için bir oyun alanı olarak kullanılırken, kıyı-kentsel yaşamın sürdürülebilirliğine yönelik gözlemler ve beklentileri bir tartışma alanına taşıyor.

Hollanda merkezli Satellietgroep’ın liderliğinde gerçekleştirilen, Karadeniz ve Kuzey Denizi’ne kıyısı olan ülkelerde sanatçıların, sinemacıların yeni yapıtlar geliştirebilmesi, var olan çalışmalarını değerlendirebilmeleri ve ortaya çıkan yapıtları üretildikleri yerlerde ve diğer ülkelerde sergilemeleri, benzeri projeleri yine işbirlikleri ile hayata geçirebilmelerine yönelik, araştırmaya dayalı programlar geliştirmeyi amaçlayan “Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” projesinin yapıtları Siemens Sanat’ta.

Xentrikarts (Bahanur Nasya & Yılmaz Vurucu), Maurice Bogaert, İmre Azem, Rüya Köksal & Aydın Kudu, Bram Vermeulen/VPRO, Rik Delhaas & Daimon Xantholoulos, Eliane Esther Bots, Aram Tanis & Jacolijn Verhoef, Barbara Hanlo, Fidan Ekiz, Henrik Lund Jorgenson (DK/SE)’un belgesel/video yapıtlarının yer aldığı sergi, 04 Aralık’tan itibaren Siemens Sanat’ta izleyicisiyle buluşuyor.

Küresel bir sorunun yerel sonuçlarını ve bu bağlamdaki süreci araştıran, mimari, sanat ve bilimi bir araya getiren “Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” projesi konuk sanatçı programlarını bir araştırma metodu olarak kullanıyor. Bu proje, yeni perspektifler üretmek amacıyla sanatçıların yerel ortaklarla alan çalışma yapmalarına, plan çıkarmalarına ve kıyı bölgelerindeki dönüşümlerin son durumunu araştırmalarına olanak sağlıyor. Proje, çeşitli sanatsal ve/veya bilimsel metodları kullanarak farklı kıyı bölgelerini, Karadeniz ve Kuzey Denizi çevresindeki ülkeleri, kentleri, oralarda yaşayanları, karşılaştırarak farklı bakış açılarını bir araya getirerek bir diyalog süreci başlatıyor.

Proje ortaklığını Avrupa Kültür Derneği’nin yaptığı, Sinopale (Uluslararası Sinop Bienali) kapsamında gerçekleştirilen “Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” projesi Türkiye Hollanda 400.Yıl programı içinde, Tandem – European Cultural Foundation, MitOst e.V., Centre for Cultural Management, Culture Action Europe, European Commisson (Culture), Robert Bosch Stiftung – SICA, Lahey Belediyesi, Haagse Brug, Stroom, İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu, ECF and SfA desteğiyle gerçekleştiriliyor.

“Now Wakes the Sea/Deniz Artık Uyanıyor” sergisi, 04 Aralık 2012 – 25 Ocak 2013 tarihleri arasında, haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında Siemens Sanat’ta izlenebilir.

İçeriği itibariyle şehrin en sıradışı etkinliklerinden biri olan “Ölüm Sanat Mekan Sempozyumu” üçüncü kez Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi(MSGSÜ) Fındıklı Kampüsü’nde 5-7 Kasım günleri gerçekleşecek.

Sempozyumun düzenleyicisi Gevher Gökçe Acar’ın sunuş yazısında;

“Ölüm bilinci şüphesiz tarih boyunca kültür ve sanat yaratmasında insanoğlunu tetikleyen etkenlerin başında gelmiştir. Zygmunt Bauman kültürü “insanların farkında oldukları şeyi unutturmaya yönelik incelikli, karşı-anımsatıcı teknik bir aygıt” olarak tanımlarken, kaynağını ölüm bilincine ve ölüm gerçeğini unutma gereksinimine bağlar. Ölü gömme ritüelleri, mezar ve mezarlıkların ortaya çıkışı tarihöncesi uzmanları tarafından insanlık eşiğinden geçmenin önkoşulu olarak kabul edilir. Ölüm kavramı, insanı hayatın geçiciliği karşısında kalıcı bir şeyler yaratma konusunda uyarmış ve sanat yapıtının doğuşuna zemin hazırlayarak başta plastik sanatlar, edebiyat ve müzik gibi alanlarda olmak üzere sanat yaratımının bütün dallarında estetik yönden en etkileyici yapıtların oluşmasına aracı olmuştur. Öte yandan ölüm gerçekleştiğinde, ölüyü dini inançlar çerçevesinde öte dünyaya hazırlama ve aynı zamanda geride kalanların ölüm acısını hafifletme çabalarının sonucu olarak ortaya çıkan mezar anıtları da, gene ölüm ve yaratma arasındaki ilişkinin somut kanıtlarını oluşturur. “Ölüm Sanat ve Mekân III Sempozyumu’nun amacı, ölüm kavramının gerek birey ve toplumun yaşamındaki, gerekse sanat yaratımındaki yeri ve önemini felsefe, toplum bilimleri, mimarlık ve çeşitli sanat dalları üzerinden irdeleyerek bir kez daha vurgulamak”sözleriyle içeriği ve amacı özetliyor.

Sempozyumda; Levent Şentürk, Nurullah Ulutaş, Fatih Danacı, Gevher Gökçe Acar, Barış Özgen Şensoy, Erdem Ceylan, Mehmet Kerem Özel, Zeynep Sayın, Melih Başaran, Ahmet Erözenci, Buket Akgün, Tuna Erdem, Ercan Kesal, Can Denizci, Haluk Çetinkaya, Filiz Özer, Eva Aleksandru Şarlak, Yusuf Benli bildiri sunacaklar, film gösterimleri izlenecek ve Yusuf Benli, Kumru Dilber, Makbule Oral’ın ağıt icraları dinlenecek.

Sempozum programı

5 Kasım Pazartesi (Video Konferans Salonu – MSGSÜ Fındıklı Kampüsü)
11:00-11:15 Açılış
11:15-11:45 Levent Şentürk “Demirbaş Dolabından Dönme Dolaba: İktidar, Bellek ve Ölüm Katmanları Arasında”
11:45-12:15 Nurullah Ulutaş “Felsefî Bir Gerekçeyle Ölümü Estetize Etme Sanatı: Roman ve İntihar”
12:15-12:45 Fatih Danacı “Korku Sinemasında Yeniden Dirilme Konsepti”
14:00-14:30 Gevher Gökçe Acar “Orta Asya’dan İstanbul’a Şamanizm’den İslâm’a Türklerde Ölümün Değişen ve Değişmeyen Yüzü”
14:30-15:15 Belgesel Film Gösterimi: Tibet’in Ölüler Kitabı

6 Kasım Salı (Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu – MSGSÜ Fındıklı Kampüsü)
11:00-11.30 Barış Özgen Şensoy “Freud’da Ölüm ve Sanat: İmkânlar, Sınırlar ve Metodoloji”
11:30-12:00 Erdem Ceylan “Toten-Bau-haus: Bauhaus’ta Ölüm”
12:00-12:30 Mehmet Kerem Özel “Şehitlik Tasarımında İnsani Boyut: Muammer Onat’ın Girne Karaoğlanoğlu Şehitliği”
12:30-13:00 Zeynep Sayın “Çin’den Bizans’a Ölüm”
14:15-14:45 Melih Başaran “Maurice Blanchot’nun Yaşam-Ölümöyküsel (Biothanatographique) Metni: Ölüm Anım”
14:45-15:15 Ahmet Erözenci “Edebiyatta Ölüm-Bir Kişisel Yaklaşım”
15:15-15:45 Buket Akgün “Karanlık Ana Tanrıça’nın Soyundan Gelmek: Edebiyat ve Sanatta Cadılar ve Ölüm”

16:15-16:45 Film Gösterimi: Annabel Lee Animatör George Higham Kostnice [Kemiklik] Yönetmen Jan Švankmajer

 

7 Kasım Çarşamba (Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu – MSGSÜ Fındıklı Kampüsü) 10:30-11:00 Tuna Erdem “Sinema ve Televizyon Dizilerinde Nekrofili”
11:00-11:30 Ercan Kesal “Bir Zamanlar Anadolu’da Filminin Senaryo Yazım Sürecinde ‘Ölüm’ Üzerine Okumalar”
11:30-12:00 Can Denizci “Franz Schubert’in ‘Kış Yolculuğu’ Şarkı Dizisinde Simgesel Ev Olgusu: Yolculuk ve Ölüm Eğretilemeleri” 13:30-14:00 Haluk Çetinkaya “Antik Dünyada Ölüm Algısı ve Sanattaki Yansıması”
14:00-14:30 Filiz Özer “Ata Kültünün Antik Roma Sanatına Etkisi”
14:30-15:00 Eva Aleksandru Şarlak “Şişli Hristiyan Mezarlıklarında Üslup Çeşitliliği”
15:30-16:00 Yusuf Benli “Ozanların Dilinden: Halk Şiirinde Ölüm”
16:00-17:00 Ağıt icraları: Yusuf Benli, Kumru Dilber, Makbule Oral

İletişim: Gevher Gökçe Acar 0212 252 16 00/277

[email protected]

[email protected]

Kaynak : [-]

 

İstanbul Fransız Kültür Merkezi, koreografik yaratıcılığa ve dans dünyasına adanmış üç sıradışı filmi izleyicilerle buluşturuyor.

Dans ve sinemayı buluşturan bu etkinlik Fransız Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak izlenebilir.

PAMUK PRENSES

Yönetmen: Angelin Preljocaj
16 Ekim Salı, 19.00 ve 17 Ekim Çarşamba, 17.00

Dünyaca ünlü Fransız koreograf Angelin Preljocaj, 2008’de kendi “Pamuk Prenses ” (Blanche Neige) versiyonu için topluluğunun 26 dansçısını Gustav Mahler’in en güzel senfonilerinden biri için biraraya getirir. Kostümler Jean Paul Gautier, dekor ise Thierry Leproust imzalı. “Pamuk Prenses” ile Preljocaj büyüleyici ve sihirli bir gösteriyi sahneye koyarak bugüne kadar 25 ülkede 150 bin kişinin izlediği ailece izlenebilen çağdaş bir baleye imza atıyor.

LA FONTAINE TARZI MASALLAR

Yönetmen: Marie-Hélène Rebois
16 Ekim Salı, 17.00 ve 17 Ekim Çarşamba, 19.00

Bu film 13 dakikalık dört programda Jean de la Fontaine’in dans ile yorumlanan dört masalını bir araya getiriyor : « Ağustos Böceği ve Karınca » (koreografi : Herman Diephuis), « Şehir faresi ile Tarla Faresi » (koreografi : Dominique Rebaud), « Balıkçıl Kuşu » (koreografi : Satchie Noro ve Alain Rigout) ve « Meşe ile Saz » (koreografi : Mourad Merzouki-Kafig). Hayal gücü ve şiir coşkuyla biraraya gelerek izleyiciyi hip hop’tan klasiğe uzanan çoklu bir estetik büyü ile içine alıyor.

DANS, PARİS OPERA BALESİ

Yönetmen: Frederick Wiseman
18 Ekim Perşembe, 17.00

Belgesel sinemanın öncülerinden Amerikalı sinemacı, Frederick Wiseman kamerasını 12 hafta süresince Paris Operası’nın kalbine yerleştirdi. Dikim atölyelerinden yıldızların parladığı gösterilere, film izleyicisini bu saygın kurumun kulislerinde yolculuğa çıkararak sıradışı gösterilere hayat verenlerin günlük çalışmalarını sunuyor.

Kaynak : [-]

Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) tarafından düzenlenen ”15. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali”nde 16’sı yerli, 60’ı yabancı olmak üzere 76 film gösterildi.

Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla ve Beyoğlu Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen festival, 12 bin 500 sinemasever tarafından takip edildi. Bu yıl teması ”Sistem Hatası”olan festival kapsamında,”Avrupa’da Belgesel Pazarı” ve ”Kim Bu Belgeselciler?” başlıklı iki ayrı panel ile 15. yıl sergisi de düzenlendi.

Pitching Uzmanı Marijke Rawie, Eski Avrupa Belgeselciler Ağı Başkanı (EDN) Cay Wesnigk gibi isimlerinin yanı sıra Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, Lübnan, Filistin, İspanya, Venezuela, Filistin, Yunanistan, Belçika, Arjantin, Danimarka, Hollanda’dan belgesel sinemasından 25 yönetmen, festival için Türkiye’ye geldi.

Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Beşiktaş Belediyesi Ortaköy Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen bütün gösterimler ücretsiz izlendi.

Bu yıl “Sistem Hatası” temasıyla düzenlenen festivalde 16’sı yerli, 76 film gösterilecek etkinliğe, Fransa,Almanya, Hindistan, İrlanda, Lübnan, Filistin, İspanya, Yunanistan, Belçika, Arjantin, Danimarka ve Hollanda’dan 25 yönetmen konuk olacak.
Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali,27 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında 5 farklı merkezde sinemaseverlerle buluşacak.

15. kez düzenlenecek festival bu yıl “Sistem Hatası” temasıyla organize edildi.

Etkinlik kapsamında 16’sı yerli, 76 film gösterilecek.Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından düzenlenen etkinlikler Beyoğlu Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Kültür ve Turizm Bakanlı’nın katkılarıyla izleyicilere ulaşacak.

Vibeke Bryld’ın “Şer Ekseninden Gece Masalları” filminin gösterimiyle başlayacak festival öncesinde, 26 Eylül’de Cemal Reşit Rey’de KeKeÇa: Rythm Your Body grubu ile müzisyen Özgür Demir sahne alacak.

Festivale çok sayıda uluslararası katılım

Festivalde, “İlk Filmler” bölümünde genç yönetmenlerin hazırladığı 10 film seyirciyle buluşacak. Etkinliğe Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, Lübnan, Filistin, İspanya,Yunanistan, Belçika, Arjantin, Danimarka ve Hollanda’dan 25 yönetmen konuk olacak.

18 Eylül’de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenlenecek basın toplantısıyla festivalin tanıtımı yapılacak. Tanıtıma Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, BelgeselSinemacılar Birliği Başkanı Hasan Özgen ve 15. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali Komite Başkanı Mustafa Ünlü, konuşmacı olarak katılacak.

Festival kapsamında gösterilecek filmler, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve BeşiktaşBelediyesi Ortaköy Kültür Merkezi’nde (Afife Jale Salonu) ücretsiz olarak izlenebilecek.

Kaynak : [-]