15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde 33 sanatçı, ‘Sanat Yolu’ adlı karma sergisi ile Kaş Sanat Galerisinde sanatseverlerle bir araya gelecek.

Leonardo Da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye’nin önerisiyle 2012’den itibaren ‘Dünya Sanat Günü’ olarak kutlanıyor. Türkiye’de birbirinden değerli 33 sanatçı, Dünya Sanat Günü’nü ‘Sanat Yolu’ adlı resim sergisiyle Kaş Sanat Galerisi’nde kutlayacak.

Sibel Tetik organizasyonu ve Sinan Yenilmez desteğiyle açılacak olan sergide günümüzün klasik ve çağdaş sanat örneklerinden oluşan eserleri yer alacak. 15 Nisan saat 18.30’da açılışı gerçekleşecek olan sergi, 25 Nisan’a kadar ziyaretçilerini ağırlayacak.

Perincan Yalnızcık’ın 17’nci sergisi olan  “Yüzleşme”, 11 Nisan tarihinden itibaren Doku Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.

Bugüne kadar hem babası Reha Yalnızcık’la hem de kişisel olarak açtığı sergilere ek olarak Perincan Yalnızcık uluslararası çalıştaylara ve yarışmalara da katılarak sanat basamaklarını hızlı adımlarla tırmanmaya devam ediyor. Bu sergiden sonra Mayıs ayında babasıyla birlikte bir karma sergi daha açma hedefleri arasında.

11 Nisan, 18:00’de Doku Sanat Galerisi’nde açılış kokteyli ile başlayacak “Yüzleşme”  sergisi 30 Nisan, Salı günü sona erecek.

Serginin manifestosu ise şöyle :

“Korumacı tutum yok etti saf sevgiyi. Korurken koşul koydu. Severken sevdiğini dönüştürdü insanoğlu. Sevdi mi? Bilinmez! Ama yönetti, parçaladı, yönetti. Peki ya sonra? Ne oldu? Farkındalık, yüzleşme! Kendi olmayı başaranlar arındı, korundular.”

15. Akbank Kısa Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Kısa Film ödülü, yönetmenliğini Burcu Aykar’ın üstlendiği Ablam filminin oldu.

15. Akbank Kısa Film Festivali’nde ulusal ve uluslararası olmak üzere iki ayrı kategoride düzenlenen ve bu yıl 68 ülkeden toplam 1406 kısa filmin başvurduğu Yarışma Bölümü’nün sonuçları açıklandı.

Ulusal Yarışma bölümünde “En İyi Kısa Film” ödülü, yönetmenliğini Burcu Aykar’ın üstlendiği Ablam filminin olurken, bu bölümde mansiyona değer görülen yapımlar Gökçe Erdem’in Titanyum, Umut Subaşı’nın Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var ve Batuhan Kurt’un Kurbağa Avcıları isimli çalışmaları oldu.

Ödül alan filmler 2 Nisan’dan itibaren gösterilicek

Akbank Kısa Film Forum bölümünde finale kalan 8 senaryo arasında Murat Uğurlu’nun Tapınak isimli senaryosu “En İyi Senaryo” ödülünü alırken, Alkım Özmen “Gece Babamızı Ararken” ile “Senaryo Jüri Özel Ödülü” ve Enes Yurdaün 4 gün 3 gece adlı senaryosu ile mansiyona değer görüldü.

Festivalin “Seyirci Özel Ödülü”nün sahibi ise Taş filmi ile Alican Yücesoy’un oldu.

15. Akbank Kısa Film Festivali’nin ödüllü filmleri, 2 Nisan – 17 Mayıs  tarihleri arasında Türkiye genelinde 22 ilde toplam 40 üniversitede ücretsiz olarak gençlerle buluşacak.

Sabahattin Ali’nin dört hikâyesi “Bu Dünya Böyledir İşte!” adlı dinletiyle İş Sanat’ta seyirciyle buluşacak. Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek’in hikâyeleri seslendireceği bu özel dinletide Seda Şubaşı keman ve Şemsa İdil Ural çello çalacak.

Sabahattin Ali (1907-1948),kırsal kesim insanının çaresizliğini, içine düştüğü traji-komik durumu, ironik ve yalın bir dille anlattığı dört hikâyesiyle bir kez daha İş Sanat’ta seyirciyle buluşuyor. “Bu Dünya Böyledir İşte!” adlı dinletide, Sabahattin Ali’nin “Katil Osman”, “Ayran”, “Kafa Kâğıdı” ve “İki Kadın” adlı hikâyeleri, eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı sahne düzeninde müzikle birlikte seslendiriliyor.

Atilla Birkiye’nin metinlerini düzenlediği, Mehmet Birkiye’nin sahneye uyarladığı dinletinin müzik direktörlüğünü Serdar Yalçın üstleniyor. Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek’in hikâyeleri seslendireceği bu özel dinletide Seda Şubaşı keman ve Şemsa İdil Ural çello çalacak. 8 Nisan 20.30’da İş Sanat’ta ücretsiz olarak gerçekleşecek dinletiyi kaçırmayın.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi(İDOB), Alexandre Dumas’ ın bale sahnesine taşınan ünlü eseri “Üç Silahşor” i 28 Mart Perşembe akşamı Süreyya’nın neredeyse üç katı büyüklükteki sahnesi ve seyirci kapasitesiyle Atatürk Kültür Merkezi’ni hatırlatan Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahne aldı.
Gösteri, sahne sanatçılarının duygularını ifade eden Kübalı sanatçı Carlos Celdrán’ın kaleme aldığı 27 Mart Dünya Tiyatro Günü uluslararası mesajının okunmasıyla başladı.

Üç Silahşörler Balesi’ni, senaryo ve koreografiyi de gerçekleştiren Ankara Devlet Opera ve Balesi (ADOB) baş dansçılarından Armağan Davran ve Volkan Ersoy ikilisi sahneye koydu. Orkestrayı, balenin müziğini G.Verdi’nin bestelerinden düzenleyen ADOB daimi şefi Bujor Hoinic yönetti. Balenin Zorlu sahnesine yakışan dekorunu İsmail Dede, kostümlerini Nursun Ünlü, ışık tasarımını Fuat Gök yaptı. ADOB ile Mart 2010’da Türkiye prömiyerini yapan baleyi İDOB İstanbul’da ilk kez 1 Aralık 2018’de sahneye koydu.

Konusu, 16. yüzyıl Fransa’sında geçen, Athos, Porthos, Aramis, d’Artagnan isimli dört gözü pek şövalyenin maceralarını anlatan balenin Zorlu’daki temsilinde dört şövalyeyi Erhan Güzel, Batur Büklü, Oliver Spence, Mehmet N. Arkan canlandırdı. Baş balerinalar; Büşra Ay “Constance”, Melike Koper “Milady”, Özde Eren kraliçe rollerinde dans ettiler.

Birçok koreografiye Davran ile birlikte imza atan Ersoy “Bu sezon İDOB’un genç jenerasyonu ile Üç Silahşör”i sahneledik. Teknik alt yapıları, artistik yönleri çok kuvvetli, neo-klasik baleye çok yatkınlar. Topluluk hem genç, hem yetenekli, hem de kaliteli. Bale İstanbul’da başka bir anlam kazandı. Zorlu’da ise, duygular ve düşünceler, konseptimiz aynı kaldı ama çok daha değişik bir atmosfer içerisine girdik. Bizim görevimiz her sahnede bunu oynayabilmek ama mekân daha geniş olduğu için prodüksiyon daha net gözüktü” diyerek memnuniyetlerini dile getirdi. Baş balerinalardan Melike Koper ise, “Teknikte danscılarda çok rahat ettik. Sahne arkası AKM gibi devasa. Sahnede adımlarımızı büyük büyük atabiliyoruz. Ne mutlu oh diyorum. senede bir kere de olsa gerçekten bale yaptığımızı hissediyoruz.” diyerek duydukları heyecanı ifade etti.

Üç Silahşor 2 ve 4 Nisan günleri saat 20.00’da Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi’nde izlenebilecek.

“Milli Sanat Tiyatrosu” aracılığıyla hazırlanan ve 2. Mahmut döneminde geçen oyununun özel gösterimi yapıldı.

Yazar İskender Pala, oyun öncesinde yaptığı açıklamada, tiyatroseverlerin 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü kutladı.

Pala, “Aşk.. Bir Zamanlar…” oyununun 2. Mahmut döneminde geçtiğini belirterek, “Oyun, yeniçeri ayaklanması ve isyanlarının sonunda kazan devrilmesiyle beraber tarihimize geçen, Vakai Hayriye, diğer ifadesiyle Vakai Şeriye’nin atmosferinde, İstanbul’daki yangınların bir gönül yangınına dönüşmesiyle alakalı. Tabii derin bir zaman diliminin içerisinden bugünün aşkına göndermelerle yol alan bir oyun. Aşkın ne olduğunu, bugün magazin haberleri haline dönen aşkın aslında insan ruhunda neleri değiştirdiğini, aşkın katmanlarının ve o katmanlar içerisindeki ilahi aşka uzanan mecazi ve beşeri aşkın, belki de ‘Leyla’dan geçme faslı’ diyebileceğimiz alanlarına uzanan katmanlarını anlatmaya çalıştığım bir oyun.” ifadelerini kullandı.

Tarih kokan oyunda aşk kavramlarının değerlendirildiğine dikkati çeken Güngör, şunları kaydetti: “Bu tarihsel boyutu çok iyi kavramak gerekiyordu. Tiyatro reji biçemi olarak da farklı bir anlayış sergiledim. Sahnenin önünde bir koridor anlayışıyla öz tiyatromuz olan, köylerden aldığımız, köy seyirlik biçemini kullanarak arka tarafta ise natüralist bir anlayışla reji açığa çıkarttık. Yapmaya çalıştığımız tek şey, o bir zamanlarda geçen aşk hikayelerinin anlaşılması ve seyredenlerin kendisine bir pay çıkarmasıydı. Bu noktada da samimiyeti ön planda tuttuk.”

Oyunun ardından izleyicileri selamlayan ekip, İskender Pala’ya çiçek takdim etti.

İki sezondur sahnelenen oyunda, Mehmet Sabri Arafatoğlu, Fatih Doğan, Hakan Akgün, Muammer Çağatay Keser, Halil İbrahim Zuhri ve Tuğba Begde rol alıyor.

Oyunun ışık tasarımını Kadir Arslan, kostüm tasarımını Tuğba Begde üstlenirken, müziklerinde ise Onur Tanış imzası bulunuyor.

Müzikle uğraşırken katı kuralların olmasının gerektiğini söyler John Cage. Klasik müzik geleneğini yıkmak için oldukça uğraşan Cage döneminde büyük bir sansasyona yaratıp müzik konusunda büyük tartışmalara yol açmıştır.

Herkes neredeyse Cage hakkında ikiye bölünmüş durumdadır. Kimileri Cage’nin müziği mahvettiğini düşünürken kimileri de en önemli müzik adımlarının onun sayesinde atıldığını savunmuştur.

1912 yılında Los Angeles’ta doğan John Cage liseyi sınıf birinciliği ile bitirmiştir. Liseden sonra Avrupa’ya giden Cage birçok müzik girişimlerinde bulundu. Deneyimlerinde her zaman farklılığı ve yenikleri hedef alan Cage, 1940’ta Syvilla Fort’un Bacchanale gösterisi için bir piyano yarattı. Bu piyanoyu tasarlarken en büyük amacı “tüm vurmalı orkestrasını tek bir piyanistin hizmetine vermekti.

Hazırladığı bu piyanonun tellerini birbirine bağlayarak arasına çeşitli nesneler yerleştiren (plastik, kauçuk, tahta) Cage bu sayede geleneksel tınıların dışına çıktı. Hazırladığı bu piyanodan davul, gong, çıngırak gibi geniş perdesiz seslere ulaştı. Bu sayede tek kişilik vurmalı orkestrasını yaratmış oldu.

John Cage yarattığı piyano için besteler yazarken Doğu felsefesiyle yakından ilgilenmeye başladı. Zen Budizm’inden öğrendiği sessizlik kavramını, sergilediği başyapıtı 4’33’’ de kullanmıştır. Cage’in belki de en tartışmalı eserlerinden biri olan 4’33’’ üç bölümden oluşur ve performans boyunca herhangi bir nota çalınmaz. Aynı zamanda performansın her tekrarı özgün kabul edilir çünkü o an çıkmış tüm sesler sadece o an’da var olmuştur.

Bu performans sonrasında Cage’in eleştirilere ilk yorumu şu şekilde olmuştur:

“Bir noktayı kaçırdılar. Sessizlik diye bir şey yoktur. Sessizlik diye düşündükleri şey rastlantısal seslerle doluydu ancak onlar dinlemeyi bilmiyorlardı. Birinci bölüm boyunca dışarıdaki rüzgarın kımıltılarını duyabilirdiniz. İkincide, yağmur taneleri damda pıtırtıya başladı. Üçüncüdeyse insanlar bu kez kendileri konuşmaya, dışarı çıkmaya ve bu sırada türlü, ilginç sesler çıkarmaya başladılar.”

Sevilla’da bulunan Alcazar Sarayı’nda yapılan Las Meninas ( nedimeler ) isimli bu eser, Diego Velázquez’in kendisini de resmin içine kattığı ilginç bir sahneyi tasvir etmektedir.

Velázquez, resimde aslında Kral IV. Philip ve Kraliçe Mariana’nın portrelerini yapmıştır ve iki figürün görüntüsü arka plandaki duvarda yer alan aynaya yansımaktadır. Yine arka planda kalan kapıda ise saray nazırı Don Jose Nieto görülmektedir.

İki yanında duran nedimeleriyle Infanta Margarita Teresa, tuvalin ortasına yerleştirilmiştir. Velázquez, genç prensesi betimlerken kırılgan ve nazenin yapısını ortaya koymuştur. Prensesin pozu, resmin sağında ayakta duran, çocuksu bir tavırla köpeği ayağıyla dürten saray cücesinin pozuna nazaran hayli yapaydır.

Barok üsluba uygun şekilde ressam, ışık ve gölgeyi kullanarak gerçekçi bir mekan yanılsaması ve algısı yaratmayı başarmıştır. Pencereden gelen ışık özellikle Infanta’nın yüzüne ve elbisesine düşmektedir.

Resme yakından bakıldığında fırça darbeleri görülebilmektedir. Boya katmanları eklemek ve silmek suretiyle Velázquez, resme özel bir doku ve aydınlık katmıştır.

Kütahya’da, polis başmüfettişi, ressam ve hattat Ahmet Sula’nın eserlerinden bir araya gelerek oluşan “Kelimenin Kalbi” sergisi açıldı.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığının iş birliğinde kentteki bir alışveriş merkezinde sanatseverler ile buluşan sergide, Sula’ya ait yağlı boya ve kaligrafi eserleri yer alıyor.

Sula, resimlerinin insanların birbirini tanımasına ve düşünmeye yönelttiğini belirterek, sanatın insan kalbine dokunan önemli bir araç olduğunu kaydetti.

Evliya Çelebi’nin memleketinde olmaktan ve burada 37. kişisel sergisini açmaktan dolayı duyduğu mutluluğu ifade eden Sula, şöyle konuştu:

“Ülkemizin, başta terörizm olmak üzere her alanda vermiş olduğu bir mücadele var. Biz de sanatla bu haklı mücadelemizi, güçlü tarihimiz ve medeniyetimizle anlatma derdindeyiz. İnşallah burada aynı çerçevede etkili olacağına inandığımız bir sergi açtık. Bizler polis olarak hayatın hep çirkin yüzüyle karşı karşıyayız. Hele ki ben terörle mücadelede çalıştığım için biraz daha ağır ve zor koşullarda olmuştur. Önemli olan hayata Anadolu erenlerinin nazarıyla, hikmetle bakabilmek, insana dokunabilmek.”

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanı Murat Zengin de Kütüphane Haftası’nı bu yıl farklı etkinliklerle kutlamak amacıyla ressam Sula ile iş birliği yaptıklarını söyledi.

Kelimelerle sadece kitapların değil, farklı sanatsal eserlerin de yapılabildiğini anlatmak istediklerini vurgulayan Zengin, “Sağ olsun ressam Ahmet Sula bey de resimlerle de kelimelerin aktarılabildiğini bize göstermiş oldu.” dedi.

Roy Lıchtensteın, bu çalışmasında, Şubat 1962’de DC Comics tarafından yayımlanan Amerikan Savaşçıları çizgi romanının 89. sayısının kapağında yer alan, fotostat işleminden geçirilmiş bir görsel elde etmek için siyah beyaz mürekkep boyası kullanarak ürettiği gri zeminli kapak tasarımlarıyla tanınan illüstratör Jerry Grandenetti’nin yapmış olduğu bir resmi kullandı.

Whaam ! Lıchtensteın’ın soyut ekspresyonizmin popülerliğine, özellikle de ” hareket ressamlarının ” geniş renk alanları yaratma ve damlatma tekniğine tepki olarak tasarlamış olduğu bir yapıttı. Lıchtensteın, duygusuz ve ticari sanat olarak görülen çizgi roman yaklaşımıyla soyut ekspresyonizmin havasını söndürmeyi amaçlıyor ; saldırgan hareketleriyle kahramanlaştırılan iki boyutlu karakterler içeren hikayeler ve tamamen fanteziye dayalı aldatıcı bir savaş algısı yaratarak çocukları hedef alan,savaşı,yıkımı yücelten hikayelere odaklanan toplumun anlamsızlığına göndermeler yapıyordu.

Bu çalışmayla Lıchtensteın halkın gözünde Amerika’nın Pop Art Üstadı oldu. Sanatçı ucuz aşk hikayeleri ve savaş çizgi romanlarından esinlenmesi şöyle açıklıyordu : ” İnsanların hiçbir yere asamayacağı kadar kötü bir resim yapmak çok zor. Herkes her şeyi alıp duvarına asabiliyor. Damlatma resimleri denilen paçavraları bile duvarlarına asıyorlar ancak ticari sanata karşı herkes nefret dolu. Görünen o ki yeteri kadar da nefret edememişler.

MFÖ ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası aynı sahnede Ankaralı sanatseverlere müzik ziyafeti sunacak.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ile Mazhar-Fuat-Özkan Grubu (MFÖ) Ankaralı müzikseverler için aynı sahneyi paylaşacak .

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, Türkiye müzik tarihinin en uzun soluklu gruplarından Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsü ile Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası 26 Mart’ta Ankara Spor Salonu’nda aynı sahneyi paylaşacak.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünce Türkiye’nin sanatsal değerlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak üzere hayata geçirilen projelerden biri olan konserde MFÖ ve CSO, dünden bugüne şarkılarla Ankaralılara müzik şöleni yaşatacak.