Şunun için etiket arşivi: yetenek

al-jazeeraMehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) tarafından düzenlenen 4. Genç Yetenekler Klasik Müzik Festivali, açılış konseriyle başladı.

MAKÜ Konferans Salonu’nda düzenlenen konserde, Denizli Hakkı Dereköylü Güzel Sanatlar Lisesi Çoksesli Korosu sevilen türkü ve şarkıları seslendirdi.

Daha sonra genç yeteneklerden Selin Samsar, Koray Çal, Tuna Bilgin, Aksel Başaran, Burcum Sıla Erdoğan, Doğaç Bezdüz, İrem Yalçıner, Duru Erdoğan piyano, Beste Gürkey’in ksilofon, Nilüfer Sude Güçlü, Deniz Şensoy, Ilgın Top keman, Güney Sinemce viyolonsel, Deniz Bayar flüt, Arda Uğur gitar ve Ali Hüseynzade’nin trompet çaldığı konserde ünlü bestecilerin klasik müzik eserleri seslendirildi.

Etkinlik kapsamında, dokuz yaşındaki Selin Samsar, piyanoda seslendirdiği eserlerle ilgi çekti. Yaklaşık iki saat süren konser, büyük beğeni topladı. 22 Mart’ta sona erecek festival kapsamında çeşitli konser ve etkinlikler düzenlenecek.

Kaynak: El Cezire

Onlarla az konuşup çok anlama yoluna gidin. Anlamadan anlaşılmayı beklemeyin. Bunun yolu da etkin ve kaliteli dinlemekten geçeceğini asla unutmayın.

terbiye

Söz verdiğiniz şeyleri muhakkak yapmaya çalışın. Onlar, asla söylenenleri unutmaz.

Çocuklar, işaret parmağınızı değil ayak izlerinizi takip eder. Yani hareketler sözlerden daha yüksek sesle konuşur. Yaptıklarınız, eylemleriniz sözlerden daha etkilidir.

Onlara dokunun, sıvazlayın, sarılın, temas kurun. Bugün Avrupa’da bir çok doktor reçetelerine ilaç yerine sabah 3 defa öğle 3 defa aksam 3 defa sevdiklerinize çocuklarınıza sarılın diye reçete belirtiyor.

Neden soruları yerine, ne, nasıl sorularını sorun “Bunu neden yaptın?”, ” Neden sinirlisin?” vb. sorular çocuklara yargılayıcı ve tehdit edici gelebilir. Bunun yerine “Ne oldu? Nasıl oldu ?” gibi sorular sorarak onların duygu ve düşüncelerini öğrenerek, kendi çözüm yollarını üretmelerine, düşünce güçlerini geliştirmelerine yardımcı olun.

Onları eleştirirken şahsını, kişiliğini değil; yapmış olduğu eylemi eleştirin Yani “sen aptalın tekisin yerine yapmış olduğun bu hareket doğru değildi gibi”. Överken de aynısını yapın.

Çocuğunuzu başka çocuklarla kıyaslamayın. Her çocuk ayrı bir dünyaya sahiptir. Ayrı ayrı yetenekleri ayrı ayrı zekâları ve ayrı ayrı ruh yapıları vardır. Bu yüzden başka insanlarla olumsuz bir şekilde kıyaslanmak bırakın çocukları büyük insanları bile üzer.

Hatalarını yüzüne vurmak yerine onlara yakınlık gösterin. Dünyada hatasız iki insan vardır biri ölmüştür diğeri daha doğmamıştır. Hataları yüze vurmak insana direnç yaratıyor. Adeta arabanın vitesini geri almak gibi bir etki oluşturuyor.

İşi, gücü, eşi, aşı belli zamanlarda askıya alın, onlarla gezin, tozun, uzanın, takla atın… 21.yüzyıl, bize ilişkinin değil işin öncelikli olduğunu telkin ediyor. Oysa çocukların anne ve babalarıyla çok yakın ilişkiye ihtiyaçları vardır.

Anne ve baba olarak asla melek rolüne girmeyin. Çünkü sizde hata yapabilirsiniz. Her şeyin eksiksiz, hatasız ve kusursuz olsun yolundaki saplantılarınızı pencereden aşağı atın.

Çocukların-Kalbine-Girme-Taktikleri

Okuldan gelince ilk sözünüz, dersten, nottan önce bugün doya doya oynadın mı sorusu olsun. Oyun çocuklar için gıda gibi elzem bir ihtiyaçtır. Malum günümüz çocuğu beyaz betonlar arasına sıkışıp kalmıştır. Devasa enerjiler bir türlü atılamamaktadır.

Düşüncelerini değiştirmeden asla davranışlarını değiştirmeye çalışmayın. Yani önce kalbini gönlünü çalın, davranışlar bu sayede kendiliğinden değişecektir.

Çocuğunuza sevgiyi şartlı öğretirseniz oda sizi şartlı sever. Örnek: Eğer uslu çocuk olursan seni severim sözünün geri dönüşü bende seni severim ama sende benim istediklerimi yaparsan olacaktır.

İlginin dozajını iyi ayarlayın, aşırı ilgi, ilgisizlik kadar zararlıdır. Örnek: İlacın azı fayda vermez çoğu da zehirler.

Unutmayın: Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi modern çağda da insanların kalbine girmenin tek yolu, bir gülümseyişte, sıcak bir sözde, içtenlikte gizli.”Çocuklar hayatımızın fotoğraflarıdır, nasıl poz verirsek öyle resim alırız”

Nevzat ÖZER
Psikolojik Danışman – Eğitimci Yazar

Kaynak : Dünyalılar

narsanat-canakkale-zaferi

İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul’u zaptetmek suretiyle Almanya’nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm silah arkadaşlarını rahmet ve şükranla anıyoruz.

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği tarafından düzenlenecek Çanakkale Zaferi’nin 100. Yılında Belgesel Gösterimi‘ne tüm halkımız davetlidir.

Bugünün anlam ve öneminde önemli payı olan ALİ REŞAT ÇAVUŞ hakkında aşağıdaki makaleyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Çanakkale’de Savaşan 13 Yaşındaki Gönüllü Bombacı Ali Reşat Çavuş’un Fotoğrafının Hikayesi

ali-resat-cavus-1

Çanakkale Zaferi denince unutulmaz karelerden biridir üzerinde ‘Gönüllü Bombacı’ yazan fotoğraf. Başındaki enveriyesi oldukça büyük, üzerindeki askerî kıyafet kendisine bol gelen 13-15 yaşlarındaki çocuğun fotoğrafını çoğunuz hatırlar. Genelkurmay Başkanlığı’nın 2007 yılında yayımladığı albümde yer alan ve en çok konuşulan karelerden biri olan fotoğraf (Genelkurmay o tarihte 28 fotoğraf yayımlamış, o fotoğraflardan biri de ‘Gönüllü Bombacı’ya ait meşhur kareydi). Ama kimdi bu çocuk? Gerçekten Osmanlı askerleriyle birlikte Çanakkale’de bulunmuş, düşmana karşı savaşmış mıydı? Acaba fotoğraf bir evin bahçesinde çekilmiş olabilir miydi? Ya da çocuk abisinin asker kıyafetlerini mi giymişti?

Bugüne kadar bu fotoğrafın hikâyesini hiç kimse öğrenemedi. Çanakkale Savaşı tarihi ile ilgilenen birçok araştırmacı, üzerinde el yazısıyla “Gönüllü Bombacı” yazan bu fotoğrafı, Anadolu insanının vatanı için her yaşta canını feda edebileceğinin delili olarak anlattı durdu. Hatta şu an bile internette dolaşan bu fotoğrafın altında Çanakkale’de lise ve ortaokul sıralarındaki çocukların savaştığını anlatan nice asılsız bilgi mevcut. Oysa fotoğrafın kaynağı hakkında kesin bir bilgi bulunmadığı gibi, gerçekliği konusu da hayli tartışmalıydı. Fotoğraftaki küçük çocuk, o dönemler, hatta günümüzde bile çok yaygın bir âdet olan, ‘asker büyüklerinin giysisiyle’ resim çektirmiş bir çocuk olabilirdi. Ya da resmin üzerindeki ‘Gönüllü Bombacı’ yazısını, sonradan ona bu sıfatı yakıştırmış biri yazmış olabilirdi. Ancak ilk kez, resimdeki küçük çocuğun gerçekten de Çanakkale cephesinde bulunduğunu dergimizdeki belgelerde görecek ve kendisine takılan ‘Gönüllü Bombacı’ lakabının da haksız olmadığını okuyacaksınız.

gonullu-bombaci-ali-resat-cavus

Zira 22 Ağustos 1915’te Berliner Illüstrirte Zeitung isimli Almanya’da haftalık yayın yapan derginin söz konusu sayısında Türk ordusunun bu en genç savaşçısının hikâyesi yer alıyordu. Yaklaşık 40 yıldır Çanakkale Zaferi ile ilgili belge ve bilgi toplayan Yetkin İşcen, herkesin bildiği bu fotoğrafın hikâyesini ortaya çıkartan ilk kişi. Kendisi gibi Çanakkale konusunda uzman araştırmacı-yazar Basri Emin Sütlü de bu fotoğrafın hikâyesine geçen hafta piyasaya çıkan “Hatıralarla Çanakkale-Harp Sahası Gezi Rehberi’ kitabında kısaca yer verdi.

Biz isterseniz 1915’e, Berliner Illüstrirte Zeitung isimli Alman dergisinin haberine dönelim. Haber, yayın hayatına 1892’de başlayan dergide şöyle anons ediliyor: “Ozan-şair Karl Vollmoeller Çanakkale Boğazı’nı savunanlara ilişkin haberler gönderdi. Dr. Vollmoeller’in ilk öyküsü, Türk Ordusu’nun en genç astsubayı ile ilgili…”

Almanya’dan gelerek savaşla ilgili izlenimlerini gazetesine yazan Vollmoeller’den öğrendiğimize göre fotoğraftaki çocuğun adı Ali Reşat’tı. Ali Reşat’ın hikâyesini tüm çıplaklığı ile kaleme alan Vollmoellar’e ‘Gönüllü Bombacı’nın birliğinde yer alan komutanı da yardımcı oluyordu. Şu satırlar yazara ait: “Ali…! diye bağırdı, Alman makineli tüfek birliğinin komutanı; Ali…! Çadırın arkasındaki karanlıktan ilginç ve biçimsiz bir karaltı gözüktü. Üstüne başına çekidüzen verdi ve dimdik durarak selam çaktı. … İlk izlenimim, üniforma içinde bir kız olduğu biçimindeydi… Kafasına göre oldukça büyük olan ve tropik şapkalara benzeyen, kahverengi pamuklu kumaştan yapılma ‘Enveriye’ (Türk askerinin yeni başlığı) altında iki parlak ve kuyruklu göz yanıyor, dar ve parlak bir yüzü parıldatıyordu. Görüntünün kalanı ise kaba pamukludan yapılma, balçık kahverengisi arazi üniformasının altında kayboluyordu.

ali-resat

-Beyler, bu Osmanlı İmparatorluk Ordusunun en genç astsubayı Ali Reşat Çavuş… Ali, Almanca öğrendiğini göster. Alman askeri nasıl der?

Oldukça bol ve uzun üniforma kolunun içindeki ince parmaklı eli yeniden başlığa gitti. Çatallı bir çocuk sesi duyuldu:

-Çook iyii…! (Sehr gut).

-Tamam Ali. Şimdi biz bu beylere senin nasıl astsubay olduğunu anlatacağız. Beylerin hepsi tüm cesur Türk askerlerine Almanya’dan güzel armağanlar getirdi. İşte, bir paket de senin için. Bu beyler Almanya’ya geri döndüklerinde senden söz edecekler.”

Yazara göre Ali’nin babası, Balkan Savaşı’nda bir Makedonya alayında yüzbaşıydı ve Kumanova’da şehit düşmüştü. Annesi ve kardeşleri, Sırplar tarafından katledildi. Bu katliamdan kurtulan Ali Reşat, kaçanların arkasına takılarak kendisini Trakya’ya attı ve askerlerin arasına katıldı. On üç yaşında bir çocuk, bir birlikle nasıl kalırsa öyle beslendi. Kâh geldi bir köşeye kıvrıldı, kâh arda kalanlarla idare etti. Yaklaşık 20 ay o askerlerle kaldı. Sonunda da yolu onlarla birlikte Çanakkale’ye düştü. Söz yine yazarın: “On beş yaşına gelmişti ve savaşmak istiyordu. Birisi ona bir asker pantolonu verdi ve bir de asker ceketi… Yalnızca bir silahı eksikti. Büyük adamların da kendilerinin silaha ihtiyaçları vardı. Ali’nin el bombasıyla tanışması kendi fikriydi. Bu ilk olarak nasıl oldu bilmiyorum. Ancak bir akşam kalktı ve kendi yöntemiyle İngilizlerle savaşmaya başladı. Gecenin yarısında bir cehennem gürültüsü ve delicesine atışlardan sonra, Ali Reşat sabah, bir İngiliz dürbünü ve bir Browning tabancayla geri döndü. İngiliz subaylarının bulunduğu yerleri bulma konusunda özel bir yeteneği vardı. El bombaları hep İngiliz subaylarını buluyor ve ganimetleri de buna uygun olarak seçilmiş ve aristokratik oluyordu.”

gonullu-bombaci

Genelkurmay’ın da yayımladığı bu meşhur fotoğrafın üzerinde “Gönüllü Bombacı” yazıyordu ama ismi bilinmiyordu.

Söz konusu haberde Ali’nin komutanının sözlerine de yer veriliyordu. Komutanı Ali’nin yetenekli olduğundan bahsediyordu. Gönüllü bombacıların tüm saldırılarında yer alması gerektiğini söylüyordu. “Ne yaptığını gördünüz. Ali, saldırı kollarının kahramanı oldu. Siperden ilk çıkan, düşman tel örgülerini ilk geçen ya da kesen, silahını tümüyle etkin olarak ilk kullanan oydu.”Komutanı onun, nisan ayındaki bir saldırıda, her iki bacağından ve bir mermiyle de ciğerinden kötü bir biçimde yaralandığını da anlatıyordu yazara. Ama hep ön saflarda olmak isteyen Ali’yi cephe gerisindeki bir hastaneye taşımanın da faydasız olduğunu dile getiriyordu. Buna rağmen bu yaralanmadan dolayı 4 hafta cepheden uzak kaldı Ali. Sonrasında döndüğü cephede yine düşman kurşunlarına hedef oldu. Son olarak da sol omzundan yaralanmıştı. Tüm bunlara karşın o, birkaç gün sonra yeniden iyileşerek siperlerdeki yerini almıştı. Komutanı yazara hikâyesini anlatırken hemen yanı başlarındaydı Ali. Çünkü şöyle bitiyordu metin: Bugün de erkenden ve yine bıkmadan yorulmadan bizimleydi… Öyle değil mi Ali Reşat?”

Berliner Illüstrirte Zeitung

Çanakkale Savaşı’ndan bir kesit sunan bu kare de Berliner Illüstrirte Zeitung adlı dergide yer aldı.

Gecenin karanlığında siperden çıkan, düşman askerlerinin, özellikle subayların yerlerini bulan ve bombasını atan Ali, yaşının küçüklüğüne rağmen yüreğinin büyüklüğü, cesareti ve azmi ile bir destan yazdı. Yine söz konusu hikâyeden öğrendiğimize göre cepheyi ziyarete gelen Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın huzuruna çıktı. Savaşta göstermiş olduğu yararlılıklar dolayısıyla kendisine çavuş rütbesi verildi (Dergi bu bilgiyi de vermesine rağmen haberi en genç astsubay diyerek anons etti).

karl-vollmoeller1948 yılında hayata veda eden Karl Vollmoeller iyi iş çıkartmıştı. Bizi heyecanlandıran ise 22 Ağustos 1915 tarihli haftalık dergide Ali’nin fotoğrafının da yer alıyor olmasıydı. Zaten bu fotoğraftı her şeyi aydınlığa kavuşturan. Zira 2007 yılında Genelkurmay’ın yayımladığı fotoğraf ile bu fotoğraf sanki birkaç gün arayla çekilmiş gibiydi. İşin bir başka ilginç yanı da 19 Ağustos 1915 tarihli Illustrirte Zeitung (1843-1944 yılları arasında yayın hayatını sürdürdü) adlı dergi de sayfalarında Ali’ye yer veriyordu. Çizerleriyle meşhur olan bu derginin Çanakkale’ye gelen George Lebrecht isimli çizerinin kara kalem resmi tıpa tıp Ali Reşat’a benziyordu. Üstelik 1945 yılında hayatını kaybeden ünlü ressam Lebrecht, yaptığı bu resmin altına ‘Ali Reşat’ diye not düşmüştü.

Ali Reşat ile ilgili bir Alman’ın daha hikâyesi var. Ama bu hikâye biraz farklılık arz ediyor. Hikâye, 1978 yılında ölen Armin Wegner’e ait. Oldukça uzun olan bu hikâye, 1921 yılında kaleme alınmış. Alman generali Mareşal Von der Goltz’un (Golç Paşa) ekibinde sağlık görevlisi olarak Türkiye’ye gelen ve savaşa katılan Armin Wegner isimli Alman askeri, Çanakkale cephesindeki gözlemlerini savaştan sonra ‘Hüseyin Oğlan’ adını verdiği eseriyle kitaplaştırdı. Onun anlattıkları ile Vollmoeller’in yazdıkları neredeyse tıpa tıp benzerlik arz ediyor. Yalnız Vollmoeller’in yazısındaki ‘Ali Reşat’, Wegner’in öyküsünde ‘Hüseyin’ olarak ele alınmış. Ali Reşat ismi ise Hüseyin’e sahip çıkan subayın adı olarak kitapta yer bulmuş. Armin Wegner orijinal adı Der Knabe Hussein olan kitaptaki hikâyesine şöyle giriş yapıyor: “Lüleburgaz’daki Balkan Savaşları sırasında, iki gün sonra bozguna uğrayan askerler bozkırda minaresi güdük bir parmak gibi yükselen terk edilmiş bir köyde on bir yaşında bir Türk çocuğu buldu. Mavi şalvarı topuklarına kadar uzanıyordu, kırmızı fesinin altında çekik gözleri dehşetten donuklaşmıştı. Önünde, avlunun ortasında bir köylünün ağaca bağlanmış cesedi sallanıyordu.”

Devam eden hikâye yukarıdaki hikâyede geçen komutanın anlattıklarıyla örtüşüyordu. Ali Reşat’ın İstanbul’a geldiği, 20 ay kadar kaldığı, genç acemi erlerle birlikte Beyoğlu’nun arkasındaki Taksim Kışlası’nda konakladığı, sonra Çanakkale’ye yolunun düştüğü, bombacı olduğu uzun uzun anlatılıyordu. Şu satırlar Wegner’in: “Hüseyin sabaha karşı sipere döndüğünde cepleri çikolata ve İngiliz altınıyla doluydu. Bir palaskada fişekler şıngırdıyor, kanayan parmakları arasında simsiyah parlayan bir Browning tutuyordu.” Cephede yaralandığı, Tekirdağ’a götürüldüğü, burada 4 hafta kadar kaldıktan sonra iyileşip tekrar Gelibolu’ya döndüğü de yazıyordu. Hikâye şu şekilde sonlanıyordu: “O gün Hüseyin on dört yaşına bastı. İçinde serpilmeye başladığı üniformasının omuzlarında çavuş apoletleri vardı. Anası karanlık bir gecede alevler içindeki bir kalasın altında göçüp gittiğinden bu yana kendisine analık eden toprak ona güneşten yanmış bir kabuk ve ağaç dalları gibi güçlü kollar armağan etmişti. Padişah ordusu ise ona binlerce baba vermişti. Ali Reşat onu Edirne’deki askerî okula göndermek istiyordu, akademideki tüm subaylar onu seveceklerdi.”

Evet; tarihî fotoğraftaki ‘Gönüllü Bombacı’nın, başkasının askerî elbiselerini giymiş bir genç olmadığı, tam aksine Çanakkale cephesinde, Arıburnu veya Anafartalar bölgesinde, kahramanlıklar yapmış bir genç olduğu ortaya çıkıyordu. Yakın zamana kadar kim olduğunu bilmediğimiz, üzerinde ‘Gönüllü Bombacı’ yazan fotoğrafından tanıdığımız Ali Reşat Çavuş, artık hepimizin kahramanı. Sizce hatırasını yaşatacak bir abideyi de hak ediyor değil mi?

gonullu-bombacilar

Gönüllü Bombacı’ya ait arşive ilk ulaşan Yetkin İşten emekli bir gazeteci. 40 yıldır Çanakkale üzerine çalışmalar yapıyor. Bugüne kadar Çanakkale ile ilgili bir kitabı Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla çıktı. “Birçokları gibi ben de ‘Gönüllü Bombacı’nın yer aldığı fotoğraftaki çocuğun, abisinin ya da bir yakınının kıyafetini giydiğini düşünüyordum. Zira yaşı çok küçüktü. Ayağında doğru dürüst ayakkabı yoktu. Başlığı kocamandı. Ama bugün gördük ki hikâye tahmin edebileceğimizin çok ötesinde.” diyor.

İşten, söz konusu dergileri bir arkadaşı sayesinde elde ettiğini, karıştırırken fotoğrafı gördüğünü ve fotoğraftaki çocuğu hemen tanıdığını söylüyor. “Çorap söküğü gibi geldi. Dergiye baktıktan sonra diğerlerini de araştırdım. Araştırmacı arkadaşım Basri Emin Sütlü de fotoğrafın yer aldığı derginin o günkü nüshasının tamamını elde etti. Ben ayrıca bizim tarihçilerin pek sevmediği Armin Wegner’in hikâyesini de buldum. İsimler ve olaylar neredeyse birbirinin aynı. Bunun yanında başka bir dergide bulduğumuz çizim de Ali Reşat’a çok benziyor.”

Yetkin İşten, Osmanlı ordusunda o yaşta hiç asker olmadığını söylüyor. Zira Osmanlı’da askerlik yaşı 18’di. Savaşın son senesinde çıkartılan bir kanunla yaş sınırı 17’ye düşürüldü. “Yani sağda solda çoluk çocuk askere gitti, vatanı kurtardı diyorlar ama bunun gerçekle alakası yok. Bana göre bu sebepten dolayı Çanakkale cephesine gelen Alman gazeteciler ‘Gönüllü Bombacı’ ile yakından ilgilendi. Çünkü onun yaşında başka kimse orduda bulunmuyordu.”

Peki, ‘Gönüllü Bombacı’nın akıbeti ne oldu? İşte bu noktada elde hiçbir bilgi mevcut değil: “Wegner’in hikâyesinde savaş sonrası Edirne’ye döneceği yazıyordu ama sağ kalabildi mi, bilinmiyor.”

61 yaşındaki Yetkin İşten aslen İstanbullu. 10 yıldır Çanakkale’de yaşıyor. Çanakkale Savaşı’na ilgisi lise yıllarında bir gezi sonrası başlamış. “Ziyaret için Çanakkale’ye gitmiştik. O yıllarda meşhur bir Salim Amca, onun da küçük bir müzesi vardı. 16-17 yaşlarındaydım. O müze beni çok etkiledi. O günden sonra Çanakkale ile ilgili ne gördüysem biriktirdim, sakladım. Zamanla bu araştırmaya döndü. Ama gazeteci olduğum için vakit bulamıyordum. Hürriyet dergi gruplarında çalıştım. Emekli olduktan sonra da bu tutku sebebiyle Çanakkale’ye yerleştim. Emekli olunca kendimi tamamen arşiv aramaya-taramaya verdim. Alman arşivlerinde çok fazla bilgi ve belge var. 2013’teAlmanya’ya gittim. Ama orada en az 6 ay kalmak lazımdı. 6 ay geçimimi sağlayacak ortam olmadığı için erken döndüm. Bu işlerden bir beklentim yok.”

Çanakkale’ye dair birçok bilinmeyen bu kitapta

Araştırmacı-yazar Basri Emin Sütlü, geçen hafta piyasaya çıkan ‘Hatıralarla Çanakkale-Harp Sahası Gezi Rehberi’ kitabında Gönüllü Bombacı’nın hikâyesine de kısaca yer veriyor. Söz konusu kitap harp sahalarını ziyarete gidenlerin kolayca istifade edebileceği bir eser olarak düşünülmüş. Kitap hazırlanırken, geziye giden grupların hemen hepsinin takip ettiği güzergâh esas alındı ve sadece bu güzergâhta yer alan abide ve şehitliklere yer verildi. Savaş hakkında genel bilgilere ilave olarak savaşın ruhunu yansıtan hatıraların da yer aldığı kitapta özellikle gerçek şehitlikler üzerinde duruldu. Gezilen yerlerde bulunan fakat çoğu ziyaretçinin fark etmediği detaylar özellikle belirtildi. Yıkılan abideler, haçın gölgesinde yatan şehitler, savaşa giden askerlerimizin mermere işlediği şiirler gibi daha önce bilinmeyen birçok bilginin yer aldığı 154 sayfalık kitap, Yitik Hazine yayınlarından çıktı. 1978’de doğan Basri Emin Bey, 2005’ten beri Çanakkale Muharebeleri ile ilgili araştırmalar yapıyor.

Kaynak: Aksiyon Dergisi – Onedio

“Aptal çocuk, bunu bile mi anlayamadın, hiç kafan basmıyor senin”. Bu sözler size tanıdık geldi mi? Eminim bu yazıyı okuyanların bir çoğu evde ya da okulda bu veya buna benzer gurur kırıcı, utanç verici sözlere defalarca maruz kalmışlardır. Peki hiç düşündünüz mü ya o çocuk gerçekten aptal değil de sadece ona öğretme biçimimiz hatalı ise…

disleksili çocuk

Her çocuk özeldir ve her çocuk mutlaka öğrenir. Başarısızlığın sorumluluğu çocukta değil, onu kalıplara sığdırmaya çalışan okul, öğretmen ve hatta ağırlıklı olarak ebeveynlerdedir.

Evet eğitim sorunlarından bahsetmeyi severiz ve başarısızlığın nedenleri irdelenirken nedense kendimizde hiçbir sorun görmeden işin kolay tarafından okullara yüklenmeyi seçeriz. Zaten daha ne yapabilirdiniz ki, anaokulundan itibaren okul yükünü çektiniz, hatta belki de özel okulda okuttunuz, yetmedi özel dersle takviye aldırdınız, yetmedi dershaneye gönderdiniz…Bir kamyon yüküyle para harcadınız ama içinde yok çocuğun okumuyor zaten sistem kötü, ama sizin vicdanınız rahat…

Peki şimdi bir durup düşünün bakalım, kaçınız çocuğunuzun gerçek yeteneklerini keşfettiniz, öğrenmede yaşadığı zorlukların altında yatan temelleri araştırdınız. Farklı olmasınlar sakın. Onlarca çocuğun derdi olan ve arada kaynayıp giden bir hastalıktan bahsedeceğim size: Disleksi

Önce aşağıdaki yazıyı okumaya çalışınız. ..

disleksisiniz

 

Zorlandınız değil mi, o zaman sorun yok siz disleksi değilsiniz ama bu toplumun % 5 ile 7 arası yani ortalama 30 kişilik bir sınıftaki 2-3 öğrenci bu sorunla boğuşmakta.

Disleksi; okuma, yazma, akıl yürütme, dinleme, konuşma ve matematiksel becerilerin kazanılmasında kendini gösteren bir öğrenme bozukluğu olarak tanımlanmaktadır ve bu hastalığa sahip olanlara ‘dislektik’ denir. Yunanca kökenli bir sözcük olan disleksi  ‘kelime kullanımında yaşanan güçlük’ anlamına gelmektedir. Dislektik olan, yani öğrenme güçlüğü çeken kişiler harfleri birbiriyle karıştırır, okuyamaz, yazamazlar. Okuduklarını kısa süre sonra unutabilir, harflerin seslerini telaffuz etmede güçlük yaşarlar.

Bu çocuklar ve ebeveynleri eğitim hayatlarının ilk anlarından itibaren öğretmenlerinden, “Aslında çok zeki ama…” diye başlayan cümleleri defalarca dinlerler, hatta sıklıkla yaramazlık ve dikkatsizlikle eleştirilirler.

disleksi11

Disleksi, zihinsel bir yetersizlik değildir ve zeka ile ilişkisi yoktur. Hatta zeka düzeyi çok yüksek çocuklarda da görülmektedir. Disleksiklerin zeka düzeyleri  düşük olmadığı gibi özel yeteneklere de sahip olabilirler.

Hepimizin çok yakından tanıdığı Albert Einstein, büyük deha, okulda başarılı ama okuldan nefret eden bir çocuk. Bir disleksi olan Einstein’ın dediği gibi “Aslında herkes zekidir. Fakat bir balığı bir ağaca tırmanma kabiliyetine göre değerlendirirseniz tüm hayatını aptal olduğunu zannederek geçirir.”

Usta bir ressam, desinatör, bilim adamı ve düşünür olan Leonardo Da Vinci’de disleksiden muzdaripdir. Yazıyı tersten, aynadan görünüş imajıyla, yani sağdan sola doğru yazması ve el yazısının karmaşıklığı  ile bilinir. Bunun solak olan dislektiklerin çoğunda rastlanan bir davranış biçimi olduğu öne sürülür. Bitirdiği projelere yeni baştan başlaması da dislektiklerin karakteristik özellikleri arasında sayılmaktadır.

Sadece bu iki isim değil tabi ki, okuma öğrenme güçlüğü çekenler:

*Mozart
*Wright Brothers
*Cher
*Tom Cruise
*Walt Disney
*John Lennon
*Winston Churchill
*Henry Ford
*Stephen Hawkings
*Jules Verne
*Alexander Graham Bell
*Woodrow Wilson
*Hans Christian Andersen
*Nelson Rockefeller
*Thomas Edison
*Agatha Christie
*Whoopi Goldberg
*Rodin
*Dustin Hoffman
*Robin Williams
*Louis Pasteur
*Werner von Braun
*Dwight D.Eisenhower
*F. Scott Fitzgerald-Yazar
*Mariel Hemingway
*George Bernard Shaw
*Beethoven
*Carl Lewis
*Magic Johnson
*Sylvester Stallone

Şaşırtıcı bir liste değil mi, çoğu dahi olarak tanımlayabileceğimiz, başarılı insanlar…

Biraz bilgi ve çokça ilgi ile bu çocukları erken yaşta keşfetmemiz onlar ve toplum için çok şey değiştirebilir.

Taare Zameen Par

 

Evet yazının başlığı “Taare Zameen Par” 2007 yapımı bir filmden alınma. Harfleri sayıları algılama problemi yaşayan ve bu nedenle ailesi ve çevresi tarafından aptal muamelesi gören Ishaan adlı 8 yaşında bir çocuğun, doğru öğretmenle tanışana kadar yaşadığı mutsuzluğu ve çöküşünü anlatan, çocuğu olsun olmasın herkesin seyretmesi gereken ve bazen bir kişinin bile hayatını değiştirmenin karşılığının paha biçilmez olduğunu bize anımsatan bir film.

Yazıyı Ishaan’ın resim öğretmeni olan Ram Shankar Nikumbh ile İshaan’ın sert mizaçlı ve başarı odaklı babası arasında geçen bir replikle bitireyim…

“İlgi çok önemlidir. İyileştirme gücüne sahiptir. Acıya merhem olur. Çocuk ilgilenilmeyi ister. Kucaklamak, sevdiğinizi göstermek için yanağına kondurduğunuz bir öpücük. Oğlum seni seviyorum diyebilmek. Korktuğu zaman size sığınabilmesi. Kaydığı zaman, düştüğü zaman sizi yanında bulabilmesi güven verici. İlgilenmek.”

Yazan:  Sibel Çağlar

Kaynak : Dünyalılar

Olimpiyat madalyası ve Nobel ödülü kazanan veya en çok sanatçı yetiştiren ülkelere bakınca, Amerika ve Avrupa başı çekiyor. Acaba onlar neyi farklı yapıyor? Biz nerede hata yapıyoruz?

yetenek

Yıl 1980. “Bloom’s Taxanomy” fikriyle tanıdığımız Chicago Üniversitesi’nden Prof. Benjamin Bloom, aslında bir başka alanda da inanılmaz araştırmalar yapıyor. O da yetenek gelişimi.

120 tane elit sporcuyu, bilim insanını, heykeltıraşı ve müzisyeni tam 4 yıl boyunca inceliyor ve çok ilginç bir şey buluyor.

Hepsi de aşağı yukarı aynı gelişim evrelerinden geçmiş. Acaba bunlar ne ve Türkiye’deki çocuklar aynı evrelerden geçebiliyor mu?

BİRİNCİ EVRE: İLGİ VE OYUN

Hepsi, çocuk yaşta kendi alanlarına ilgi duymaya başlamış ve genelde ilgileri bir rol model aracılığıyla oluşmuş. Aileden ya da yakın çevrede bir kişiden etkilenmiş. Aile de o alana ilgi duyduğu için, çocuğun etkinlikleri aile bireylerini birbirine bağlamış. Her zaman o konuda heyecanlı sohbetler yaşanmış.

En kritik nokta ise, ilk çalışmalar sadece oyun ve eğlence için yapılmış. Etkinlikler sırasında profesyonellik ve başarı beklenmeden, sadece çocuğun keyif alması sağlanmış.

İKİNCİ EVRE: UZMANLAŞMA

Çocuğun ilgisi devam edince, ailenin desteğiyle çocuk profesyonel olmaya karar vermiş. Kaliteli bir öğretmen veya koç tutulmuş. Ailedeki tüm etkinlikler çocuk etrafında dönmeye başlamış. Onun  alandaki gelişimini destekler nitelikte planlanma yapılmış.

Amaç artık keyif değil, uzmanlık kazanma olmuş. Sistemli ve disiplinli çalışma dönemi başlamış. Aile yüksek beklenti içinde olmuş, ama bu asla kazanma ya da derece gibi dış referans olmamış. Aile sadece çocuklarının ellerinden gelenin en iyisini yapmasını istemiş. Ancak bu dönemin ikinci yarısında çocuklar yarışmalara katılmaya başlamış.

Peki, çocuklar nispeten sıkıcı olan bu uzmanlık kazanma dönemini nasıl aşmışlar?

Bu dönemdeki en kritik nokta öğrenme süreci robotik değil; keşfetme, anlam bulma, problem çözme şeklinde kurgulanmış. Çocuklar alanı keşfettikçe ve geliştikçe keyif almaya başlamış.

yetenek-2

ÜÇÜNCÜ EVRE: KİŞİSELLEŞTİRME

İkinci evrede teknik olarak beceri kazananlar, bu evrede özgünleşmeye başlamış. Eserlerini ve çalışmalarını kişiselleştirmişler. Kendi tarzlarını ve imzalarını geliştirmişler. Spor/sanat/bilim bir varoluş ve özgürleşme yöntemi olmuş.

Bu kişiler yaklaşık 10.000 saat pratik yapmış.

Yetenek geliştirme süreci aşağı yukarı bu şekilde işliyor: keyif alma, uzmanlaşma ve özgünleşme.

Peki, Türkiye’de çocuklar aynı süreçten geçebiliyor mu?

Biz daha ilk evrede tökezliyoruz. Neden?

En büyük hatamız çocuk alanda pratiğe başlar başlamaz, ondan başarı beklemek. Küçücük çocukları rekabete sokuyoruz. Kazanmalarını ve derece yapmalarını bekliyoruz. Onlara baskı yapıyoruz.

İkinci evrede gelmesi gereken yarışmalar, birinci evrede geliyor. Biz küçük yaşlarda uluslararası yarışmalarda öndeyiz ama sonra kayboluyoruz. Neden?

İlk evre oturmadığı için. Eğlence ve keyif kısmını es geçtiğimiz için, çocuk başarılı olsa bile çabuk sıkılıp alanını erken yaşta bırakıyor. Yani, temeli sağlam atamıyoruz.

İkinci sorun çocukların rol modeli olmaması. Çoğu aile “Çocuğumu hangi alana yönlendirsem acaba?” diye soruyor. Bu ne demek? Kendisinin heyecan duyduğu bir alan yok. Rol model olamıyor.

Aile kendisinde olmayan bir değeri veya ilgiyi çocuğuna kazandıramaz. Çocuk, ailenin ilgisinden ve değerlerinden uzak bir alana yönlenince, aile o alanla ilgi çocukla sohbet edemiyor. Onun heyecanını ayakta tutamıyor. Çocuğun alanı aileyi bütünleştiren bir etkinlik olmuyor.

Kısacası, biz daha ilk evrede sorun yaşıyoruz. Çocuklar farklı alanları denemeli ve ilk amaç her zaman keyif alma ve oyun olmalı. Aile kendisi de model olmalı. Çocuğun etkinliği aileyi bütünleştirmeli.

O zaman sağlam bir temel atmış ve yi bir başlangıç yapmış oluruz.

Özgür Bolat

Kaynak: http://sosyal.hurriyet.com.tr/

 

Müthiş yetenekli bir ressam düşünün. Dünyanın en iyi ressamlarını kolaylıkla taklit edebiliyor. O kadar başarılı ki yaptığı taklit tablolar inanılmaz fiyatlara satılıyor. Ve bu düzeni 40 yıl boyunca devam ettirebiliyor. Bu kişiyle sizi tanıştıralım:Wolfgang Beltracchi.

Wolfgang resim yaparken

Wolfgang resim yaparken

 

Wolfgang sıradışı bir sahtekarlık yöntemiyle sanat dünyasını birbirine katmayı başarmış. Sahtekarlığı şu: Ünlü ressamların çizdiği tabloların taklitlerini yapmıyor; o kişilerin tekniğini o kadar iyi hazmetmiş ki, onların elinden çıkmış gibi yeni tablolar resmediyor.

Elbette bu tabloların orijinal olup olmadığı uzmanlarca kontrol ediliyor. Peki Wolfgang bunu nasıl aşıyor? İki şekilde: Birincisi tekniği asıl ressamdan ayırtedilemeyecek kadar iyi. İkincisi karısı Helena’nın başrol oynadığı bir hikaye uyduruyorlar. Karı koca kurguladıkları öykü şu: Helena dedesinin önemli bir resim koleksiyonu olduğunu, bunu Naziler iktidara gelince sakladığını, ölünce de kendisine geçtiğini söylüyor. Burada çok disiplinli bir çalışma yapıyorlar. Söz gelimi antikacılardan eski tuval ve diğer malzemeleri bulup bunları kullanarak resim yapıyorlar. Resimleri titizlikle eskitiyorlar. Hatta Helena’yı makyaj ve dönem kıyafetleriyle ninesi kılığına sokup antika bir kamerayla fotoğrafını bile çekiyorlar.

Karısı Helena'yı ninesine benzeterek çektikleri fotoğraf

Karısı Helena’yı ninesine benzeterek çektikleri fotoğraf

Bu sahte koleksiyonda yer alan tabloları uzun yıllar – 40 yıl – milyonlarca Dolar’a satarak inanılmaz bir hayat yaşıyorlar.

Ve sonra aptalca bir hatayla kendilerini hapiste buluyorlar. Bir tabloya ilişkin testlerde kullandıkları boyalarda titanyum bulunuyor. Halbuki o dönem boyalarda bu element kullanılmıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Wolfgang altı, karısı dört yıl hapis yatıyor.

Wolfgang ve Helena beraberken

Wolfgang ve Helena beraberken

Peki sahtekarlığın boyutu ne? Dedektifler 36 tablodan 46 milyon Dolar (100 milyon TL!) kazandığını tespit etmişler. Wolfgang “300 tane sattım” diyor, hesabı siz yapın .

Ancak bu arada Wolfgang sanat çevrelerinde inanılmaz ünleniyor. Cezasını tamamlayıp hapisten çıkınca bu ününün sayesinde artık kendi imzasıyla resim yapmaya başlıyor.

Kaynak :azsekerli.com

Endonezya’da 19. yy’da bulunan, yüz binlerce yıl öncesinden kalma midye kabuğu üzerinde, insan eliyle yapılmış ilk sanat eseri olabileceği düşünülen izler bulundu.

en-eski-sanat-eseri en-eski-sanat-eseri-2

Bilim insanları modern insanın atasına ait en eski sanat eserinin bulunmuş olabileceğini açıkladı. Endonezya’nın Cava adasında bulunan ve 430 ila 540 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen deniz kabuğu üzerinde zik zak şeklinde şekiller tespit edildi. Araştırmacılar, deniz kabuğu üzerindeki oymanın modern insanın ataları tarafından yapılan ilk sanata işaret ediyor olabileceğini belirtti.

Hollanda’nın Leiden Üniversitesi’nden Josephine Joordens, Homo erectus tarafından yapılan M şeklindeki zik zakların ve çiziklerin ne amacı taşıdığını henüz bilmediklerini, ancak türün sandıklarından daha akıllı olabileceğini ifade etti. Joordens, “Modern insanlar olarak yok olan diğer tüm insan türlerini daha aptal sanıyoruz. Ancak böyle olduğunu düşünmüyorum… Atalarımızın yeteneklerini daha iyi anlamaya çalışmalıyız” yorumunda bulundu.

Hollanda’nın Naturalis müzesinde bulunan, 1890’larda Endonezya’dan çıkarılmış 166 deniz kabuğu üzerinde yapılan incelemeler, kabukların yüzeylerinin keskin hale getirilerek kesme veya kazımak için kullanılmış olabileceklerini gösterdi. Üzerinde çizikler bulunan kabuğun ise bir köpekbalığı dişiyle işlendiği düşünülüyor. Yüz binlerce yıl önce koyu bir yüzeye sahip olan kabuğun üzerinde, çiziklerin beyaz izler bıraktığı tahmin ediliyor.

Merak ile gelen bulgu

Homo erectus’un taş aletleri kullanmakta yetenekli oldukları bilinmesine rağmen, Endonezya’da geçmişte yapılan araştırmalar az sayıda antik taş eşya ortaya çıkarmıştı. Joordens, deniz kabuğu üzerindeki çiziklerin önemli el becerisi gerektirdiğini belirterek Homo erectus’un taş dışında kabukları da kullanabildiğini anladıklarını söyledi.

Homo erectus türünü keşfeden Hollandalı araştırmacı Eugene Dubois, 19. yy’da maymundan insana geçiş yaptığına inandığı bir türe ait deliller bulmak için koloni halindeki Endonezya’ya gitmişti. 1891 yılında ‘Cava Adamı’ adını verdiği ve 1,9 milyon ile 100 bin yıl önce yaşamış insan türünü keşfetti. En son araştırmada kullanılan kabuklar da, kendi elleriyle toplandı.

Köpekbalığı dişi gibi sivri nesnelerle kabukların birçoğunda delik açtıkları belirlenen Homo erectus’un, yumuşakçalardan beslenmek için kolay bir yola başvurduğu anlaşıldı. Homo erectus, beslenmek için kullandığı deniz kabuklularını daha sonra eşya olarak da kullanıyordu. Birçok kabuğun kesici bir alet kullanılmak için işlendiğine dikkat çeken Joordens, ilk sanat eseri olabileceği düşünülen kabuğun ise ne anlam taşıdığını anlamanın çok güç olduğunu belirtti.

Joordens, Cava’daki kazı alanı Trinil’de bulunan kabuğun sırrını çözmek için, “O günlerde Homo erectus’un aklından ne geçtiğini anlamamız gerekiyor” ifadesini kullandı. Bilim insanları, Endonezya’daki yaşama şekilleri araştırılarak Homo erectus hakkında daha birçok bilgiye ulaşabileceklerini belirtti.

Kaynak: Livescience ve Al Jazeera

Bu sene 13-18 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek olan DOCUMENTARIST 8. İstanbul Belgesel Günleri, Türkiye’den belgesellere ayrılan bölümünü başvurulara açtı.

8. DOCUMENTARIST

Bu sene 13-18 Haziran 2015 tarihlerinde gerçekleşecek olan DOCUMENTARIST 8. İstanbul Belgesel Günleri, Türkiye’den belgesellere ayrılan bölümünü başvurulara açtı.

Her zamanki gibi son dönemin en iyi belgesellerinden oluşan programı ve uluslararası konukları ile 8. yılını kutlamaya hazırlanan DOCUMENTARIST, kuruluşundan beri dünya sinemasından önemli belgeselleri seyirciyle buluşturmanın yanı sıra, Türkiye’deki belgeselcilerin filmlerinin seyirciye ulaşması ve dünyaya açılması için bir platform olma işlevinini başarıyla sürdürüyor. Son iki yılda yapılmış belgesellere açık olan festivalde, Türkiye’den katılan yönetmenlerin ilk veya ikinci filmleri Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü‘ne aday gösteriliyor ve festivalin belirlediği jüri tarafından ödül değerlendirmesine alınıyor. Türkiye’den bir film ayrıca FIPRESCİ Ödülü’ne de aday oluyor.

2014-15 yapımı belgesellerinizi DOCUMENTARIST’e ulaştırmak için son tarih: 17 Nisan 2015. Başvuru formunu indirmek için tıklayınız.

Sanatçıların hepsi elbette kedi sever diye bir kural yok. Fakat ilginç bir şekilde sanat dünyasında belkide ençok işlenen hayvan kedidir diyebiliriz. Hal böyle olunca da sanatçı ve kedi ilişkisini gözler önüne serecek aşağıdaki derlemeyi yapmaya çalıştık. Kimbilir belkide iyi bir sanatçı olmak için; iyi bir gözlemci olmak gerek ve kedilerinde gözlem yeteneğini gör ardı edemeyiz. Bu durum bir anlamda ortak özellik olmuyor mu? Ortak özellikleri olanlar arasında bir dostluğun gelişmesinden daha doğal ne olabilir? Sadece bu mu, elbette değil.? Herkes için farklı bir anlam ifade etse de kedi bakmak, sıcaklığını hissetmek, ayaklarının altında dolanması veya gelip kucağında yatması huzurda verir. Ne kadar oyuncu , dikkafalı, hareketli olsa da bir okadar da miskindir ve huzur verdiği de bir gerçek. Mark Twain şöyle der: “Tanrı’nın yarattıkları arasında kırbaçla dize gelmeyecek tek bir mahluk vardır. O da kedidir.”ermiş kedi

Elbette Kedi seven sanatçılar aşağıdakilerle sınırlı değil. Daha buraya alamadığımız eski, yeni pek çok sanatçı var. Bir kısmını biz size gösteriyoruz diğerlerini siz bulun…

 

Edgar Allan Poe 1 Edgar Allan Poe

(d. 19 Ocak 1809 – ö. 7 Ekim 1849), ABD’li şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni.

Amerikan Gotik edebiyatın öncülerinden biridir. ABD’nin ilk kısa hikâye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Edgar Allan Poe 

Mark Twain

2 Mark Twain

Samuel Langhorne Clemens (30 Kasım 1835 – 21 Nisan 1910), daha çok takma adı Mark Twain olarak bilinir, Amerikalı mizahçı,satirist, roman yazarı, yazar ve öğretmen. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Mark Twain 

George Bernard Shaw

3 George Bernard Shaw

(d. 26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda – 2 Kasım 1950, Hertfordshire, İngiltere), İrlandalı yazar. Oyun yazarı olarak ünlenen yazar, altmıştan fazla oyuna imza atmıştır. Hem 1925’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü hem de 1938’de Pygmalion ileOscar’ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu bir savunucusu olmuştur. Shaw,vejetaryen olmasının yanında ayrıca içki ve sigaradan da hayatı boyunca kaçınmıştır. Ayrıca resmi eğitime de karşı çıkmıştır. Shaw, 94 yaşına geldiği 1950’de, ağaç budarken merdivenden düştükten sonra oluşan yaralarının iyileşmemesi sonucunda olaydan birkaç gün sonra ölmüştür.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : George Bernard Shaw

 

Hermann Hesse4 Hermann Hesse

(takma adı: Emil Sinclair); 2 Temmuz 1877, Calw; 9 Ağustos 1962, Montagnola, İsviçre. Almanya’da doğmuş İsviçreli yazar ve ressam.[1]

20. yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. İlk şiirini yirmi beş yaşında yazmıştır. 1904’te serbest yazarlığa başlamış olup romanları, öyküleri, denemeleri, şiirleri, politik makaleleri ve kültür alanındaki eleştirel yazılarıyla tüm dünyada 100 milyonu aşkın okura ulaşmıştır. Kendini kanıtlama, kendi olma, yazarın kendini yansıtması, bireyin kendini aşması gibi temaları içeren Bozkırkurdu, Siddharta, Peter Camenzind, Demian, Narziss ve Goldmund, Çarklar Arasında ve Boncuk Oyunu romanları yazarın en tanınan edebi eserleridir.

1946’da Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere 1954’te de bilim ve sanat alanında Pour le Mérite Ödülü’nü almıştır.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Hermann Hesse

 

Pablo Picasso5 Pablo Picasso

 

tam adı ile Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso (25 Ekim 1881 – 8 Nisan 1973), İspanyol ressam ve heykeltıraş. 20. yüzyıl sanatının en iyi bilinen isimlerindendir. Georges Braque ile birlikte kübizm akımının temelini atmıştır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Pablo Picasso

Ezra Pound6 Ezra Pound

Ezra Weston Loomis Pound (30 Ekim 1885 – 1 Kasım 1972), ABD’li şair, çevirmen, deneme yazarı. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :Ezra Pound

Aldous Huxley7 Aldous Huxley

Aldous Leonard Huxley, (d. 26 Temmuz 1894, Surrey-İngiltere – ö. 22 Kasım 1963, Los Angeles). İngiliz yazar.

İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca, öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Oxford Üniversitesi’ndeki Balliol College’da okudu.

Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikâyeler, şiir, gezi yazıları, film hikâyeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır. Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanılımını eleştirmiştir.Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçeye “Kalıcı Felsefe” adıyla tercüme edilen “Perennial Philosophy” adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :Aldous Huxley

 William Faulkner 

8 William Faulkner

William Cuthbert Faulkner (d. 25 Eylül 1897 – ö. 6 Temmuz 1962) Nobel ödüllü, ABD’li yazar. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :William Faulkner

Jorge Luis Borges9 Jorge Luis Borges

Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 – ö. 14 Haziran 1986),Arjantinli öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Jorge Luis Borges

Zelda Fitzgerald10 Zelda Fitzgerald

Zelda Sayre Fitzgerald (24 Temmuz 1900 – 10 Mart 1948),  Montgomery, Alabama doğumlu, bir Amerikalı romancı ve yazardır. Eşinin gölgesinde kalan yazarlığının yanı sıra Zelda’nın  yazar olan eşi F. Scott Fitzgerald ile olan aşkı ile bilinir.

1930 yılında Zelda Fitzgerald şizofreni teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. bu dönem sürekli yazdı. kocası da onun kaldığı kliniğe yakın ev kiraladı ve görüşmeye devam ettiler. 1940 yılında Scott Fitzgerald kalp krizi geçirerek öldü. 8 sene sonra akıl hastanesinde yangın çıktı ve Zelda Fitzgerald yanarak öldü. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : (İngilizcedir) Zelda Fitzgerald

Ahmet Hamdi Tanpınar11 Ahmet Hamdi Tanpınar 

(d. 23 Haziran 1901; İstanbul) – (ö. 24 Ocak 1962, İstanbul), Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi.

Cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar; “Bursa’da Zaman” şiiri ile geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tanınmış bir şairdir. Şiir, hikâye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi bir çok alanda eser veren sanatçının başlıca eserleri Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanları, Beş Şehir adlı şehir monogrofisidir.

Bir bilim adamı olarak “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseriyle edebiyat tarihçiliğine yeni bir görüş ve bakış açısı getirmiştir.

TBMM VII. dönem Maraş milletvekilidir.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Ahmet Hamdi Tanpınar

Salvador Dalí12 Salvador Dalí

Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí i Domènech, kısaca Salvador Dalí (d. 11 Mayıs 1904 – ö. 23 Ocak 1989), Katalansürrealist ressam. Gerçeküstü eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlenmiştir. En iyi bilinen eseri olan Belleğin Azmi,ni 1931’de bitirmiştir.

Dalí, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikan animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığıDestino adlı kısa çizgi film, 2003’te “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuştur.

Katalonya doğumlu olan Dalí, 711 yılında İspanya’yı fethetmiş olan Mağribiler’in soyundan geldiğini iddia etmiş, “süslü ve cafcaflı olan her şeye, lüks hayata ve doğu kıyafetlerine olan düşkünlüğünü” de “Arap kökeni”ne bağlamıştır.[1]

Dalí hayatı boyunca, sanatıyla olduğu kadar eksantrik giyimi, davranışları ve sözleriyle de dikkat çekmiş, bu durum kimi zaman, onun sanatını takdir edenleri de etmeyenler kadar usandırmıştır.[2] Bu davranışların getirdiği kötü şöhret, Dalí’nin geniş kesimlerce tanınmasını sağlamış ve eserlerine duyulan ilgiyi arttırmıştır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Salvador Dalí

 Jean-Paul Sartre13 Jean-Paul Sartre

Tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre (21 Haziran 1905, Paris – 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazarve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl’a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. O, her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Jean-Paul Sartre

Samuel Beckett

14 Samuel Beckett

13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin – 22 Aralık 1989, Paris, İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair.20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce’un takipçisi olduğu için “son modernistlerden”, daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de “ilk postmodernistlerden” biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin’in “Absürt Tiyatro” olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot’yu Beklerken’dir.

Beckett’in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hattahiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. “Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı” için, 1969’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984’te Aosdána’da Saoi seçilmiştir.

Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Samuel Beckett

Frida Kahlo15  Frida Kahlo

Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon (6 Temmuz 1907 – 13 Temmuz 1954), Meksikalı ressam.  Bir yirminci yüzyıl popüler kültür ikonu haline gelen ressam, resimlerinin yanı sıra inişli çıkışlı özel yaşamı ve politik görüşleri ile tanınır. Sanatı, sürrealist olarak tanımlanmışsa da kendisi bu tanımı reddetmiştir.

Ressam Diego Rivera’nın eşidir. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Frida Kahlo

John Fante16 John Fante

John Fante (d. 8 Nisan 1909 – ö. 8 Mayıs 1983) İtalyan asıllı ABD’li romancı, kısa hikâye yazarı, senarist. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : John Fante 

Albert Camus17 Albert Camus 

(7 Kasım 1913 – 4 Ocak 1960), Fransız bir yazar ve filozoftur. Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir “varoluşçu” ya da “absürdist” olarak tanımlamaz.[kaynak belirtilmeli] 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak, Rudyard Kipling’den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.[kaynak belirtilmeli] Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Albert Camus

Julio Cortázar18 Julio Cortázar

Arjantin’in en büyük yazarlarından biri olan Cortázar, 1914’te Ixelles, Brüksel Bölgesi’nde doğdu. Arjantin’de eğitim gördü. 1938’dePresencia adlı şiir kitabı yayınlandı. Üniversitede öğretim görevlisiyken Peron yönetimine karşı girişilen eyleme katılınca hapse girdi, daha sonra üniversiteden ayrıldı. İlk kısa öykü kitabı Bestiario 1951’de yayımlandı. UNESCO’da çevirmen olarak çalışmak üzereParis’e yerleşti, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazdı. Öykülerinde fantastik öğelere yer veren, gerçek dünyayla olağandışı yaşantıları iç içe geçiren Cortázar’ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da vardır. Julio Cortázar 1984 yılında Paris’te öldü.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :Julio Cortázar

William S. Burroughs

19 William S. Burroughs

William Seward Burroughs II (5 Şubat 1914 – 2 Ağustos 1997), ABD’li roman ve deneme yazarı. Jack Kerouac ve Allen Ginsberg ile birlikte beat akımını başlatan yazarlardan biri olarak tanınır. Yazılarının çoğu yarı otobiyografikolarak tanımlanabilir. Beat kuşağının en renkli yazarlarından biri olan William S. Burroughs, oldukça ilginç bir yaşam sürmüştür. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : William S. Burroughs

Doris Lessing.20 Doris Lessing

Doris Lessing, (doğum adıyla Doris May Tayler; d. 22 Ekim 1919, Kermanşah, İran – 17 Kasım 2013, Londra, İngiltere), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Britanyalı yazar. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Doris Lessing.

Boris Vian21 Boris Vian 

( d. 10 Mart 1920 – ö.23 Haziran 1959) Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen,çevirmen ve maden mühendisi. Vernon Sullivan takma adıyla da yazdı. Daha çok yazdığı roman ve tiyatro oyunları ile tanınır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Boris Vian

Charles Bukowski22 Charles Bukowski 

Charles Bukowski (16 Ağustos 1920 – 9 Mart 1994), asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Amerikalı yazar ve şair. Yapıtlarında bazen Henry Chinaski ismini de kullanmıştır. Hayatının çoğunu ABD’nin Los Angeles şehrinde geçirmiştir.

Eserlerinde genellikle toplum dışı insanları ve depresyonu konu alması ve alkolizme yakın bir hayat tarzını anlatmasıyla ünlüdür. Bunun nedeni olarak kendisinin bu hayatı yaşaması gösterilebilir. Bukowski’nin yazılarında kendi hayatını yazıp yazmadığı tartışma konusu olmuştur; hayranlarının bir kısmı bunları kurguladığını, çoğunluğu ise yaşamadan bu tip kurguları yapmasının mümkün olmayacağını ve o karakterde bir insanın bu hayatı sürmesinin zaten doğal olduğu görüşünü savunmaktadır.   Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Charles Bukowski

Jean-Louis “Jack” Kerouac23 Jack Kerouac 

Jean-Louis “Jack” Kerouac (12 Mart 1922 – 21 Ekim 1969) Kanadalı-ABD’li romancı ve şairdir. Yakın arkadaşları Allen Ginsbergve William S. Burroughs ile birlikte Beat Kuşağı akımının kurucusu ve Yolda (On The Road) adlı romanıyla bu akımın simgesi olarak kabul edilir.Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Jean-Louis “Jack” Kerouac

 Marlon Brando 24 Marlon Brando 

(d. 3 Nisan 1924, ö. 1 Temmuz 2004) 20. yüzyılın en önemli sinema oyuncusu olarak gösterilen,Oscar ödüllü Amerikalı aktör.Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Marlon Brando

Truman Capote   25 Truman Capote

Truman Capote (d. 30 Eylül 1924 – ö. 25 Ağustos 1984), ABD’li yazar. Truman Streckfus Persons olarak New Orleans’ta dünyaya gelen Capote’nin kısa öyküleri, romanları, romanları ve kurgusal olmayan yazıları arasında sinemaya da uyarlanmış Tiffany’de Kahvaltı ve Soğukkanlılıkla da yer alır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Truman Capote

Allen Ginsberg26 Allen Ginsberg

(1926–1997) ABD’li şair ve savaş karşıtı.   Allen’ın yazdığı Howl/Uluma şiiri, Beat kuşağı’nın manifestosu olarak bilinir. Şiirinde birçok konuya değinen Allen, şiirin birkaç dizesini yazar Carl Solomon’a adamıştır. 90’lı yılların başından itibaren, birçok ödül alan Allen, 5 Nisan 1997 günü, East Village, Manhattan’da aramızdan ayrılmıştır. Ölüm sebebi, hepatit ve son yıllarda başına bela olan tümördür. Ölümünden önce, 30 Mart 1997’de “Yapmayacağım Şeyler (Nostalji)” adlı şiirini yazmıştır.   Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Allen Ginsberg

 

Marilyn Monroe27 Marilyn Monroe (1 Haziran 1926 – 5 Ağustos 1962; asıl adı Norma Jeane Mortenson), ABD’li sinema oyuncusu, şarkıcı ve model. 20. yüzyılın en ünlü sinema yıldızlarından, seks sembollerinden ve pop ikonlarından biriydi. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Marilyn Monroe

Jacques Derrida 28 Jacques Derrida

(d:15 Temmuz 1930-El-Biar,Cezayir; ö: 8 Ekim 2004-Paris) Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni veYapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Jacques Derrida

Bilge Karasu29 Bilge Karasu

(1930, İstanbul – 13 Temmuz, 1995), Türk öykü, roman, deneme yazarıdır. Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür.Postmodern romanınTürkiye’deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Bilge Karasu

 Elvis Presley

30 Elvis Presley

Elvis Aaron Presley[1][2](8 Ocak 1935, Tupelo, Mississippi – 16 Ağustos 1977, Memphis, Tennessee), ABD’li şarkıcı, müzisyen,aktör. Dünya çapında Rock’n Roll’un kralı ya da kısaca kral olarak tanınır. Diğer lakabı olan Elvis The Pelvis ise 1950’li yıllarda kendisine takılmıştır.[3] Böyle söylenmesinin nedeni ise ilginç dansı olduğu kadar argo bir ifade ile o zamanların tutucu toplumunda yakışıklı ve seksi olduğunu ifade etmek amaçlı uygun bir argo söylem daha doğrusu modern bir deyim olmasıdır.[4] Presley’in sahip olduğu en büyük avantajlardan biri ise sesiydi. Zenci ve beyaz tonlarını rahatlıkla kullanabiliyordu. Kilise müziğinden, popüler müziğe;Rock’n Roll’dan Blues tarzına kadar çok çeşitli türlerde eserler verdi. It’s Now or Never gibi opera tarzında yakın parçalar seslendirdi.My Way gibi bazı cover çalışmalarının şöhreti asıllarını dahi geride bıraktı.  Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :      Elvis Presley

Georges Perec

31 Georges Perec

(d. 7 Mart 1936, Paris, Fransa– ö. 3 Mart 1982, Ivry, Fransa), Fransız sosyolog ve edebiyatçıdır. Tüm yaşamıParis’te geçti. II. Dünya Savaşı’nda henüz 3 yaşındayken babasını kaybetti. Annesi 1942’de Paris’te ortadan kayboldu. SonradanAuschwitz kampında öldüğü öğrenildi. Akrabaları tarafından büyütüldü. İlk romanı Les Choses 1965’de yayınlandı ve Renaudot Ödülü aldı. Bu tarihten sonra yirmiye yakın kitap yazdı. 1969’da yayınlanan La Disparition (Kayboluş) adlı romanını hiç E harfi kullanmadan yazdı. 1978’de yayınlanan La vie mode d’emploi en önemli yapıtlarındandır ve Médicis Ödülüne değer görülmüştür. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Georges Perec

Stephen King

32 Stephen King

(d. 21 Eylül 1947; Portland, Maine), ABD’li hikâye ve roman yazarı.  Genellikle gerilim ve korku türünde eserler vermiştir. Kitaplarının çoğu Türkçe’ye de çevrilmiştir. İlk romanı Göz (Carrie) 1974 yılında yayınlanmıştır. Özellikle 1982 yılında başlayıp, 2005 yılında sona erdirmiş olduğu Kara Kule (The Dark Tower) serisi ile ünlüdür. Yeşil Yol (The Green Mile), Esaretin Bedeli (Rita Hayworth and Shawshank Redemption) gibi pek çok kitabı senaryolaştırılıp beyaz perdeye aktarılmıştır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız :  Stephen King

Haruki Murakami

33 Haruki Murakami

Haruki Murakami (Japonca: 村上春樹)(d. 12 Ocak 1949, Kyoto ) Japonya’nın 20. yüzyıldaki en önemli ve popüler yazarlarından birisidir. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Haruki Murakami

Neil Gaiman

34 Neil Gaiman

Neil Richard Gaiman (d. 10 Kasım 1960) birçok çizgi romanı da kapsayan bilim kurgu ve fantezi yazarıdır. İngiliz olmasına karşın 2005 itibariyle Minneapolis, Minnesota yakınlarında oturmaktadır. 1985-2007 yılları arasında Mary T. McGrath’le evli olup Holly, Maddy ve Michael isimlerinde üç çocuğu doğdu. Daha sonra 2011’de Amanda Palmer’la evlendi. Kendisi aynı zamanda Sandmanisimli çizgi roman serisinin de yaratıcısıdır. Anansi Boys, Amerikan Tanrıları, Yıldız Tozu, Koralin, Mezarlık Kitabı isimli kitapları da bulunmaktadır. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Neil Gaiman

Kurt Cobain

35 Kurt CobainKurt Donald Cobain (20 Şubat 1967 – 5 Nisan 1994), ABD’li şarkıcı-söz yazarı, müzisyen ve sanatçı, Nirvana grubunun vokali, ritim ve solo gitaristidir.

Cobain, 1985 yılında Krist Novoselic ile birlikte Nirvana’yı kurmuş, ‘Bleach’ isimli ilk albümlerini bağımsız olan plak şirketi Sub Pop’dan1989 yılında çıkartmışlardır. DGC Records ile imzalanan anlaşma sonrasında, grubun ikinci albümü ‘Nevermind’ 1991 senesinde yayınlandı ve “Smells Like Teen Spirit” ile çığır açan bir başarı yakaladılar. ‘Nevermind’ın başarısının ardından Nirvana, X Kuşağı’nın ‘bayrağı önde götüren grubu’ olarak etiketlendi ve Cobain ‘bir neslin sözcüsü’ olarak nitelendirildi. Ancak Cobain’in kendi kişisel sorunlarının sık sık medyanın ilgisini çekmesi ve onun mesajının kamuoyu tarafından yanlış yorumlanması yüzünden sık sık rahatsızlandı ve sinirlendi. Nirvana, son stüdyo albümü ‘In Utero’ (1993) ile dinleyicilere meydan okudu.

Hayatının son yıllarında Cobain eroin bağımlılığı, ünü ve imajının yanı sıra kendisi ve eşi Courtney Love’ı çevreleyen baskılar ile mücadele etti. Ayrıca hastalığı ve mide ağrıları da son yıllarında mücadele ettiği diğer faktörlerdi. 8 Nisan 1994 tarihinde Cobain,Seattle’daki evinde ölü bulundu. Resmî açıklamada kendisini av tüfeğiyle kafasından vurduğu açıklandı. Öldüğü zaman içinde bulunduğu koşullar halk tarafından sıkça tartışılan bir konu haline gelmiştir. Nirvana, sadece ABD sınırları içinde 25 milyon albüm sattı, dünya çapında ise bu rakam 50 milyonu geçti. Daha Fazlası için Lütfen isme tıklayınız : Kurt Cobain

ve Bonus

Niyazi TOPTOPRAK

niyazi totoprak

1950 yılında İstanbul’da doğdu. İlki 1969 yılında olmak üzere şimdiye değin 150 den fazla kişisel resim sergisi açtı. Sayısız karma sergiye eser verdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitiren sanatçı bazı ödüller ve mansiyonlar kazandı. Niyazi Toptoprak’ın özel, resmi ve yurtdışı koleksiyonlarda birçok eseri bulunmaktadır.

Ressam Niyazi, kendi üslubunu oluşturmuş sanatçılardandır. Öyle ki O’nun resmini imzasına bakmadan da tanıyabilirsiniz. Yağlı boya ve pastel malzemelerini büyük bir ustalıkla kullanır. Doğayı kendi üslubuna uydurur. Hayvan resimleri de yapar ama bunların arasında kediye özel bir yer vermiştir. Bir serginin davetiyesinde şöyle demektedir.

“Kedi resmi yapmamış ressam yoktur denebilir. Çünkü kedi, biçimi, devinimi, yetenekleri ve yetkinlikleri ile resim yapan birinin ilgisinden ve hayranlığından uzak kalamaz. Günlük yaşamını güzelliğin coşkusu ile zenginleştirebilen iyi insanlar için de bu böyledir.

Kedi kraldır. Kedi her zaman güzeldir; kristal bir kadehteki kırmızı şarabı bembeyaz masa örtüsüne devirirken de, ipek bir halıya işerken de, yalnız bir bilge gibi soyluca ölürken de. Görkem ve incelik bir arada olmayı en çok bir kedinin yanındayken sever. Kedi, güzelliğini tartışmaya kalkan sevimsizlerle alay bile etmez.”

Ressam Niyazi Toptoprak çalışmalarına devam etmektedir.

Aforizmalara bir bölümdaha ekleyelim dedik ve sizlere ” Johann Wolfgang von Goethe” ‘nin aforizmalarını bulduk . İyi okumalar.

Johann Wolfgang von Goethe

Elbette herzman olduğu gibi Johann Wolfgang von Goethe’nin hayatı hakkında kısa bir bilgiyi aforizmalardan sonra bulabilirsiniz.

*    Aşağı düzeydeki yaratıkların zekâsını yalnız açlık keskinleştirir. Tok bir hayvan korkunç aptaldır
*    Anlamayacaklara anlatma sakın bilebileceğin en güzel şeyleri.
*    Ancak az şey bildiğimiz zaman bilgimizden emin olabiliriz. Kuşku, bilgi arttıkça artar.
*    Ana-baba iyi terbiye almışlarsa, çocuklar da terbiyeli olur.
*    Ahlaka aykırı unsurlar, hislerimizi rahatsız etmeyecek şekilde dile getirildikleri zaman, bunları gülünç buluruz.
*    Aşkım için herşeyden vazgeçerim, fakat özgürlüğüm için aşkımdan da vazgeçerim.
*    Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir.
*    Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.
*    Aşk imkansız olan birçok şeyi mümkün kılar.
*    Adettir; babanın topladığını oğlu saçar.
*    Baskı ve şiddet yalnızlıktan doğar, karakter dünyanın fırtınaları ve dalgaları arasında şekil alır.
*    Başkalarına kendimizden söz etmek gayet doğaldır; başkalarının kendileri hakkında söylediği şeyleri, onların kast ettiği biçimde anlamaksa bir kültür meselesidir.
*    Başlangıçta eylem vardı. (Faust)
*    Bazı kusurlar bir insanın var oluşu için gereklidir. Eski dostlarımızın bazı tuhaf özellikleri ortadan kalkmış olsa bu hoşumuza gitmezdi.
*    Bilgi arttıkça huzursuzluk da artar.
*    Bir adamda azim olmazsa bilgisi ölüdür.
*    Bir insanı tanımak için neyi gülünç bulduğundan daha iyi bir gösterge olamaz.
*    Bir tartışma sırasında, kızdığımız anda gerçek için uğraşmayı bırakır, kendimiz için uğraşmaya başlarız.
*    Bir yetenek sükunet içinde meydana gelir, karakter ise dünyanın fırtınaları içinde.
*    Biraz daha ışık.(Son sözü)
*    Bize teşekkür borcu olan biriyle karşılaştığımızda hemen bunu düşünürüz. Teşekkür borçlu olduğumuz ve bunu hiç aklımıza getirmediğimiz kişilerle ise ne kadar sık karşılaşırız?
*    Bizi kimse aldatamaz; kendi kendimizi aldatırız.
*    Bütün dikkatiniz kendinizdeyse mutluluğu garanti ettiniz demektir.
*    Büyük tutkular umutsuz birer hastalıktır. Onları tedavi edebilecek olan şey, onları gerçekten tehlikeli hale de sokabilir.
*    Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar.
*    Çelişki ve dalkavukluk; ikisi de sohbetin değerini düşürür.
*    Çiçeğin dikeni var diye üzüleceğimize, dikenin çiçeği var diye sevinelim.
*    Dünya o kadar büyük ve zengin ki, yaşam da öylesine çeşitli ki insan her zaman bunlardan şiir çıkarma fırsatını bulabilir. Ama her şiirin bir durumdan doğması gerekir, yani şiirin maddesi gerçek olmalıdır. Hiçbir şey üzerine dayanmayan bir şiirin iyi olacağını sanmıyorum.
*    Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. Dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır.
*    Duyduğumuz şeyleri başkalarına anlatırken onları tahrif etmemizin nedeni zaten başta tam anlayamamış oluşumuzdur.
*    Dünya güzeldir, ama bir şairin gözüyle daha da güzel olur.
*    Deliler ve akıllılar aynı derecede zararsızdırlar. Yalnız yarı delilerle yarı akıllılar çok tehlikelidir.
*    En iyi devlet nedir? Bize kendimizi yönetmemizi öğretendir.
*    En huzurlu toplumlar, üyeleri arasında karşılıklı güler yüz ve saygının eksik olmadığı toplumlardır.
*    En iyi yönetim kendi kendimizi yönetmeyi bize öğretebilecek yönetimdir.
*    Eğer bir insan kendi karakterine aykırı davranırsa ‘Fazla zamanı kalmadı’ diye yorumlarız bunu.
*    Eğer Tanrı başka türlü olmamı isteseydi, beni başka türlü yaratırdı.
*    Faydasız bir hayat erken bir ölümdür.
*    Gülün dikeni var diye üzüleceğine, dikenin gülü var diye sevin…
*    Geleceğe bakmayı severiz çünkü önümüzde şekilsizce uçuşmakta olan olaylara dilediğimiz gibi şekil vermek isteriz.
*    Gerçeğin gücü ile yaşadığım sürece kainatı bile fethedebilirim.
*    “Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,
O görünmez nesneyle doldur.
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,
Ona istediğin adı ver;
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…
İsim gürültüden başka birşey değildir.
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…”
*    Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır.
*    Hatalarımızın yüzümüze vurulmasından , bunlardan ötürü cezalandırılmaktan rahatsız olmayız, sabırla bunların acısını çekeriz; ama kendimizi bu hatalardan arındırmamız gerektiğinde sabrımız ortadan kalkar.
*    Hangi kusurlarımızı muhafaza edip, kendi içimizde dizginleyebiliriz? Diğerlerine zarar vermektense, onların hoşuna gidenleri.
*    Hastalıklı bir topluma uyum sağlamak demek, sağlıklı olmak demek değildir.
*    Herkes kendi işini görse, toplumun bütün işleri düzgün gider.
*    Hiçbir şey, zevkten yoksun bir hayalgücünden daha korkunç değildir.
*    İnsanın bilgisi arttıkça, huzursuzluğu da artar.
*    İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.
*    İnsanları birleştiren duygular, ayıran ise fikirlerdir.
*    İyilik, insanları birbirine bağlayan altın zincirdir.
*    İnsan kendini yalnızca insanda tanır.
*    İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olmaları gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız.
*    İyi bir karın mı olmasını istiyorsun? Öyleyse tam bir koca ol!
*    İnsan, babasına borçlu olduğu saygıyı ancak baba olduğu zaman duyar.
*    İnanç yaşamın gücüdür.
*    Kalp ne ile doluysa, dudaklardan o dökülür gider.
*    Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır.
*    Kardeşlerimi tanrı yarattı ama dostlarımı ben buldum.
*   Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.
*    Kalabalık bir toplantıda olup da, bunca insanı bir araya getiren şansın kendi dostlarımızı da bir araya getirmesi gerektiğini düşünmeden edemeyiz.
*    Kendine hükmetmeyen uşak kalır.
*    Malını kaybeden, bir şey kaybetmiştir, onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Fakat cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.
*    Mantıklı insan sık sık gülünecek bir şey olmadığı halde güler. Onu kışkırtan her ne olursa olsun, verdiği tepki kendi iç huzurunu ifade eder.
*    Mezardakilerin pişman olduklari şeyler için, dünyadakiler birbirlerini yiyorlar!
*    Niye ki bu bitmek bilmez yaratılış,
*    Yok olacaksa bir gün her yaratılmış! (Faust)
*    Ne kadar yalıtılmış bir yaşam sürerseniz sürün, haberiniz bile olmadan ya borçlu ya da alacaklı olursunuz…
*    Pusulanın sana doğru yol göstermesini mi istiyorsun , öyleyse onu yanındaki mıknatıslardan koru.
*    Paranı yitirdin, hiçbir şey yitirmedin. Çalışır kazanırsın. Onurunu yitirdin, çok şey yitirdin. Ama onu da çalışıp kazanabilirsin. Fakat umudunu yitirirsen, hayattaki herşeyini yitirirsin.
*    Sağduyu, insanlığın dehasıdır.
*    Sağduyulu bir insan hemen hemen her şeyi gülünç bulur; bilge insansa hemen hemen hiçbir şeyi.
*    Saldırganca aptallık kadar kötü bir şey yoktur.
*    Samimi olmayı vaadedebilirim, tarafsız olmayı asla.
*    Sanatçılar ve zanaatkarlar, bir insanın, tamamen kendine mahsus olan şeyleri bile kendine mal edemediğinin en açık kanıtını sunarlar. Sanatçının çıkardığı işler, doğduğu yuvayı terk eden kuşlar gibi elinden kaçıp giderler.
*    Sevgiye ve tutkuya açık bir kalp kadar dünyada değerli bir şey yoktur.
*    Sevincin bir acı yanı, acının da bir sevinçli yanı olmalıdır.
*    Söylenen her söz karşıtını kışkırtır.
*    Tüm erdemlerin temel özelliği, yükselme yolunda sürekli bir çaba, bizzat kendinle cenkleşme, daha büyük ve derin bir saflığa, bilgeliğe, iyilik ve sevgiye yönelik doymak bilmez bir istek.
*    Tutkular itiraf edildiklerinde hem şiddetleri artar, hem de yatışırlar. Sevdiklerimize söylediklerimiz ve söylemediklerimiz arasında bulunacak bir orta yol, belki de başka hiçbir alanda bu kadar arzu edilir bir şey değildir.
*    Tutkularımız; ya birer kusur ya da birer erdemin daha şiddetli halleridir.
*    Tutkularımız gerçek anka kuşlarıdır. Eskisinin küllerinden bir yenisi doğar.
*    Tanrılar bir şarkı için biz o şarkıya dönüşünceye kadar, bizden ne çok bedel alırlar!
*    Uşağım bile olsa, yanlışlarımı düzelten efendim olur.
*    Uzun süre konuşup da dinleyicilerine yaltaklanmayan kişi, hoşnutsuzluk uyandırır.
*    Üç bin yılın hesabını görmeyen karanlıkta yolunu bulamaz, körü körüne yaşar ancak!
*    Yapabilirsiniz. Çünkü yapmalısınız!
*    Yetenek, sükunet içinde ortaya çıkar. Karakter ise dünyanın fırtınaları içinde.
*    Yanlışlıklar denizine gömüldüğü halde, umutla bekleyebilen insan ne talihlidir.
*    Yaşlı bir adam hala genç kadınlarla ilgilendiği için kınanınca şöyle demişti: ‘ Bir insanın kendini gençleştirmesinin tek yolu budur ve bunu yapmayı herkes ister.’
*    Yüz çeşit şeyi yarım bilmektense bir şeyi tam bilip uygulamak insanı daha iyi yetiştirir.
*    Yaşamak, kendi kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak etinden kemiğinden kendi heykelini yapmaktır.
*    Yaşamımda, fethettim evreni, doğruluğun kudretiyle.(Faust)

Johann Wolfgang von Goethe Kimdir?

johannwolfgangvongoethe

Johann Wolfgang Von Goethe (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar), Alman hezarfen; edebiyatçı , politikacı ,ressam ve doğabilimci. Aynı zamanda çeşitli doğa bilimleri alanlarında araştırmalar yapmış ve yayınlar çıkarmıştır. 1776 yılından itibaren, Weimar dukalığının bakanı olarak çeşitli idari ve siyasi görevlerde bulunmuştur.

Goethe, şiir, drama, hikâye (düzyazı ve dörtlük şeklinde), otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Bununla birlikte, zengin bir içeriğe sahip olan mektup çeşidi, önemli edebi eserlerindendir. ‘Fırtına ve Coşku’ (Sturm und Drang) döneminin en önemli öncüsü ve temsilcisi olmuştur. 1774 yılında ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı eseri ile bütün Avrupa’da ün yapmıştır. Daha sonra, 1790 yılından itibaren, Friedrich Schiller ile birlikte ortak ve dönüşümlü bir şekilde, içeriksel ve biçimsel olarak, Antik kültür anlayışı üzerinde yoğunlaşarak, Weimar Klasik’in en önemli temsilcisi olmuştur. Goethe, aynı zamanda, yurtdışında da Alman edebiyatı’nın temsilcisi olarak kabul edilmiştir.

Değeri, ölümünden sonra azalmaya başladığı sıralarda, Goethe, 1871 yılından itibaren, Alman ulusal kimliğiyle, Alman Kraliyet’inde taçlandırılmıştır. Sadece eserlerine yönelik değil, aynı zamanda örnek alınacak yaşantısına yönelik de bir hayranlık oluşmuştur. Goethe, bugüne kadar, en önemli Alman edebiyatçı olarak kabul edilmiş, eserleri ise dünya edebiyatı zirvesinde yerini almıştır.

Çocukluğu ve gençliği

Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749 tarihinde, Frankfurt Großer Hirschgraben caddesindeki bugünkü Goethe Evi’nde(Goethehaus) dünyaya gelmiştir. Babası Johann Caspar Goethe (1710 -1782), bir hukukçu olmasına rağmen, mesleğini icra etmemiş, fakat oğluna da, maddi sıkıntı çekmeden bir hayat sağlayan imkânlarıyla yaşamını sürdürmüştür. Araştırmacı ve geniş bilgiyle donatılmış bir kişiliğe sahip olan Caspar, bununla birlikte, aile içi problemlerle de yılmadan savaşacak kadar güçlü ve azimli idi.

‘Textor’ soyadı ile doğmuş olan Goethe’nin annesi Catherina Elisabeth Goethe (1731 -1808) ise, Frankfurt’un varlıklı ve tanınmış ailelerinden birindendir. Hoş sohbetli ve hayat dolu olan Catherina Elisabeth, 38 yaşındaki hukukçu Goethe ile hayatını birleştirmiştir. Johann Wolfgang’dan sonra dört çocuk daha dünyaya getirmiştir, fakat bunlardan sadece Goethe’den biraz daha genç olan kardeşi Cornelia hayatta kalmıştır. Goethe ile kızkardeşi arasında sağlam bir güven ilişkisi oluşmuştur.

Goethe, babasından edindiği disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinden edindiği hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme fırsatı bularak, dengeli bir bütünlükten, henüz çocukluktayken nasibini almıştır. 1756’dan 1758 yılına kadar, bir devlet okulunda öğrenim görmüştür. Aydınlıkçı ve modern görüşleri olan Johann Caspar, oğluna, özel öğretmenlerin ışığında ve kendi yol göstericiliği doğrultusunda, küçük yaşlardan itibaren, oldukça iyi ve kapsamlı bir eğitim imkânı sağlamıştır. Goethe’nin çalışma takviminde, Fransızca,İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlar da yer almıştır. Ayrıca, çellove piyano çalmayı, biniciliği, eskrimi ve dans etmeyi öğrenmiştir. Onu, özellikle görsel sanatlara yaklaştıran olay, Yedi Yıl Savaşlarıolmuştur. Avusturya – Fransa birliğinin Frankfurt’u işgal etmesinden hemen sonra, Goethe’lerin evi karargâh binası yapılmıştır ve küçük Goethe, güzel sanatlara düşkün komutanlar sayesinde, Fransız sanatıyla tanışma fırsatı bulmuştur.[2]

Edebiyatla erken yaşta ilgilenmeye başlaması, annesinin gece anlattığı hikâyeler ve neşeli bir Luther – Protestan aileden aldığı İncil derslerinden ileri gelmiştir. Goethe, evde çok okuduğu için, babası ona yaklaşık 2000 ciltten oluşan bir kitaplık oluşturmuştur. Böylece Goethe daha çocuklukta Dr. Faust’un farklı hikâyelerini öğrenme imkânı bulmuştur.

Leipzig

Goethe, babasının yönlendirmesi ile 1765 yılı ilkbahar aylarında, Leipzig’de hukuk öğrenimine başlamıştır. İlk önceleri, toplumda yerini alabilmesi için, kılık-kıyafet ve görgü kuralları konusunda, şık yaşam tarzına ayak uydurmak zorunda kalmıştır.

Çok geçmeden zorunlu öğrenimini ihmal etmeye başlamıştır. Her ne kadar öğrencilerinin şiirsel denemeleri üzerinde çok durmasa da, Hıristiyan Fürchtegott Gellert’in derslerine katılmayı tercih etmiştir. Daha Frankfurt’tayken çizim derslerini devam ettirdiği dönemlerde Antik sanat anlayışı ile yakınlaşmasına vesile olan ressam Adam Friedrich ile burada, Leipzig’de bizzat tanışması, hayatındaki önemli karşılaşmalardan biri olmuştur. Oeser, buna ilişkin olarak, sanat anlayışı ve kabiliyeti konusunda Goethe’yi teşvik etmiştir ve Goethe, bir bakır ustasının yanında, oymacılık ve gravür tekniklerini öğrenme imkânı bulmuştur.

16 -17 yaşlarında olan Goethe, aynı zamanda, ailesinden uzakta özgürlüğün tadını çıkarmıştır. Tiyatro gösterilerine ileriki zamanlarda bir edebiyat klasiği haline gelecek olan ünlü draması Faust’un birinci bölümü için kendisine esin kaynağı olacak Auerbach lokantasında, arkadaşlarıyla akşamları vakit geçirmiştir. Goethe, ilk aşk macerasını, Leipzig günlerinde yaşamıştır. Fakat bir zanaatkâr kızı olan Kätchen Schönkopf ile yaşadığı aşk, iki yıl sonra, iki tarafın da rızası ile sona ermiştir. Yaşadığı bu duygusal karışıklık, Goethe’nin yazı stilini etkilemiştir; daha önceleri ise, Rokoko kültürünün etkisi altında şiirler yazmıştır, bu yüzden şiirleri, üslup bakımından daha özgür ve daha coşkulu olmuştur. Fakat gerçek duygularla, Rokoko kültürünün her şeyi hafife alan üslubunu bütünleştirememiş ve Leipzig’i sevememiştir.

1768 yılı Haziran ayında ağır şekilde hastalanan Goethe (bu konuda farklı görüşler söz konusudur, ancak en yakın ihtimal, genç Goethe’nin gece ve hareketli sosyal hayatın etkisiyle bitkin düştüğü yöndedir), eğitimini yazın daha rahat ve huzurlu bir ortamda sürdürebilmek için, 1770’de Frankfurt’a geri dönmüştür. Annesi ve kızkardeşinin bakıcılığında sağlığı iyiye gitmeye başlarken, aynı yıl, şiirlerinin bir araya getirildiği ‘Arnette’ adlı ilk şiir kitabını yayımlamıştır.

Frankfurt ve Strasburg

Goethe’nin hayati tehlikesi olan hastalığı, uzun bir istirahat dönemi gerektirmiştir ve Goethe’yi Piyetizm düşüncelerine itmiştir. Aynı zamanda Goethe, daha sonra Faust eserinde de başvuracağı mistik ve alşimistik yazılar ve kitaplarla ilgilenmiştir. Buna bağlı olarak da, aynı dönemde, ilk tiyatro eseri olan Die Mitschuldigen komedisini ele almıştır.

Goethe, öğrenimine 1770 yılı Nisan ayında, Strasburg’da devam etmiştir. Bu defa kendini azimle, hukuk eğitimine vermiştir. Fakat kişisel hayatındaki bazı şahsiyetler için de zaman bulmuştur. Bunlardan en önemlisi, Teolog, sanat ve edebiyat kuramcısı olan Johann Gottfried Herder olmuştur. Herder, Goethe’yi, Homer, Shekespeare, Ossian gibi yazarların kendilerine özgü dil kullanımlarına, ayrıca halk edebiyatına yönlendirmiştir ve Goethe’nin edebi gelişimine yönelik önemli etkilerde bulunmuştur. Daha sonra, Goethe’nin tavsiyesi üzerine Weimar hizmetine alınmıştır. Bu sırada Goethe, başkenti Strassburg olan Alsace bölgesinin doğasından bir hayli etkilenerek, ilk kez doğanın organik olduğunu keşfedip, tabiat bilimine ilişkin teoriler üretmeye başlamıştır.

Sesenheim’da yaptığı bir gezinti esnasında, bir papaz kızı olan Friederike Brion’la tanışmış ve ona âşık olmuştur. Genç Goethe, Straßburg’dan ayrılışında bu ilişkiyi bitirmiştir ve daha sonradan Sesenheim Lieder (Willkommen und Abschied, Mailied, Heidenröslein…) olarak tanınacak olan, Friederike’ye dair yazdığı şiirler ise, “yeni bir lirik çağın” başlangıcı olmuştur. Bu şiirleri, Alman edebiyatında manzumenin ilk örnekleri arasında yerini almıştır. Sesenheimer Lieder, “Anakreontik” dönemine özgü yapay saray aşk söylemleri yerine, içinde yazarının hayat deneyimlerini barındıran, yaşanan birçok şeyi doğrudan işleyen sahici duyguları içeren, belli bir kalıp söylemden sıyrılarak gerçek yaşamı temel alanYaşantılama Şiirinin (Erlebnislyrik) ilk örnekleri olmuştur.

Goethe, 1771 yazında, hukuk alanında doktora tezini yaparken, üniversite aynı zamanda ona, burs edinme olanağı sunmuştur. 6 Ağustos 1771’de “cum applaus”, yani “yüksek takdir” belgesi almasının temel nedeni, “Positiones Juris” başlığı altında, Latin dilindeki 56 tez olmuştur. 55. tezinde ise, bir çocuk katilinin, ölüm cezasına çarptırılıp çarptırılmamasına ilişkin bir tartışma konusu yaratmıştır. Bu konuyu, sanatsal bir formda, “Gretchen” trajedisinde yeniden ele almıştır. Bu dönemde Gotik sanatla da ilgilenmiştir. Straßburg Katedrali mimarı Erwin von Steinbach’ın üslubundan oldukça etkilenen Goethe, Gotik mimari tarzını, yazıya dönüştürmeye çalışmış ve etkisini yitiren bu üslubun yeniden değerini kazanmasına imkân verecek olan Von Deutscher Baukunst (Alman Mimarisi Üzerine) adlı makaleyi ele almıştır.

‘Fırtına ve Coşku’ dönemi

Frankfurt’a dönüşünde Goethe, yeni yetişen hukukçuların kısa zamanda ilgisini çeken ve küçük kıskançlıklarına neden olan, Weimar’a dönüşüne kadar dört yıl boyunca çalıştırdığı bir avukatlık bürosu açmıştır. Goethe için, edebiyat avukatlıktan daha önemli olmuştur. 1771 yılı sonunda ise, “Geschichte Gottfriedens von Berlichingen mit der eisernen Hand” adlı eserini kâğıda dökmüştür. Çalışmasından sonra, 1773’te Götz von Berlichingen adlı dramasını yayımlamıştır. Gelecek nesillere kalacak olan bu verimli eseri, çarpıcı bir rağbet görmüştür ve Fırtına ve Coşku döneminin temel yapıtı olarak kabul edilmiştir. Ortaçağ etkisiyle, coşkunluk akımı ile işlenmiş bu oyun, dönemin en zengin piyeslerinden biri olmuştur ve Ortaçağ’a ilişkin kavramları yeniden su yüzüne çıkarmıştır.

Goethe, 1772 Mayıs’ında, babasının teşvik etmesiyle, Wetzlar Alman Yüksek Mahkemesi’nde asistan olarak göreve başlamıştır. 1772 ve 73 yılları arasında, tiyatro oyunları ve kitaplarla ilgilenerek Frankfurter Gelehrte Anzeige adlı kültür ve sanat dergisinde eleştirel yazılar yazmıştır. Goethe’nin meslek arkadaşı Johann Christian Kestner, zamanın Goethe’sini şöyle tanımlamıştır: “Goethe, muhteşem hayal gücüne sahip bir dehadır. Kendi ruhunun yaratıcısıdır. Asil bir düşünce tarzına sahiptir. Goethe, tam bir karakter adamıdır. Tuhaftır ve söylemlerinde kendi canını sıkabilecek farklılıklara sahiptir. Tabii ki çocuklarda, bayanların odasında ve diğer birçok kişiye karşı davranışlarında takdir edilmektedir. Hoşuna giden bir şeyi, bir başkasının hoşlanıp hoşlanmayacağını, onun moda olup olmayacağını veya yaşam tarzının buna müsaade edip etmeyeceğini düşünmeksizin yapmaktadır. Tüm zorluklar ise ondan korkmaktadır”.

Goethe, yeniden hukuk çalışmalarına daha az ilgi göstermeye başlamıştır. Bunun yerine, Antik Çağ yazarlarıyla ilgilenmiş ve arkadaşı Kestner’in nişanlısı Charlotte Buff’a âşık olmuştur. Bu durum, iki ay sonra tehlike arz etmeye başlayınca, Wetzlar’i alelacele terk etmiştir. Bir buçuk yıl sonra ise, edindiği bu aşk tecrübesiyle diğer hayat tecrübelerini,Genç Werther’in Acıları (Die Leiden des jungen Werthers) adlı romanında bir araya getirmiştir. Aşırı melankoli içeren bu eseri, kısa zamanda, Goethe’yi tüm Avrupa’da ün sahibi yapmıştır. Goethe, kitabın müthiş başarısının ve buna ilişkin olarak, o zamanın gereksinimlerini karşılayan Werther Etkisi’nin sırrını açıklamıştır. Eser, özellikle Avrupa’da yankı uyandırarak, gençlerin aynı yola başvurmasına ve intihara yönelmesine neden olacak kadar gerçekçi bir anlatıma sahiptir.

Wetzlar’den dönüşünün ve Weimar’a seyahatinin arasında geçen yıl, Goethe’nin en verimli dönemi olmuştur. Ünlü yapıtı Werther’in dışında, büyük destansı şiirler (Ganymed,Prometheus, Mohammeds Gesang), çok sayıda kısa drama (Das Jahrmarktsfest zu Plundersweilern und Götter, Heiden und Wieland) ile birlikte Clavigo ve Stella dramalarını kaleme almıştır. Goethe, aynı zamanda, Faust serilerini, ilk kez bu dönemde ele almıştır. Alman bir şair olan Klopstock’un od üslubundan ve Grek şair Pindaros’un övgü üslubundan yararlanarak, tabiattaki coşkun duyguları, övgü şiirleriyle anlatmıştır. Belirli kalıplardan uzak kalarak, serbest vezinli ses ahengine sahip bu yeni manzumeleri, dünya edebiyatına Goethe kazandırmıştır. Bunlardan en önemlisi, Prometheus olmuştur.

Goethe, 1775 yılında, bir banker kızı olan Lili Schönemann ile nişanlanmıştır. Fakat bu ilişki, çevre ve yaşam tarzı açısından, ailelerin uyuşmazlığı nedeniyle yıpranmıştır, buna ilişkin olarak Goethe, kendi idealleri ile evliliğin bağdaşmayabileceği konusunda endişeye düşmüştür. Bu boşluğu doldurabilmek için ise, Cristian ve Friedrich Leopold zu Stolberg-Stolberg kardeşlerin, İsviçre’yi dolaşarak, aylarca sürecek olan seyahat davetini değerlendirmiştir. Ekim ayında bu nişanlılık durumu tamamen sona ermiştir. Hayal kırıklığına uğrayan Goethe, 18 yaşındaki dük Karl August tarafından Weimar’a davet edilmiştir.

Weimar’da başkanlık

Goethe, Kasım 1775’de Weimar’a gelmiştir. Yaklaşık 6000 kişi nüfusa sahip olan başkent Sachsen-Weimar-Eisennach, düşes’in annesi Anna Amelia’nın etkisiyle, kültürel bir şehir haline gelmiştir. Goethe, bu dönemde bir süre politika ile ilgilenmiştir ve Dük’ün özel danışmanlığını yapmıştır. İlk kez 1771 yılında ele aldığı Kur’an tefsirleri üzerindeki çalışmalarına burada da devam etmiştir. Özellikle, doğu uygarlığı ile ilgilenen bir tarihçi olan Josef von Hammer’in Kuran çevirisini sürekli olarak okuyan Goethe, Almanya’da İslamiyet’e pozitif yaklaşan ilk edebiyatçı olmuştur.

Devlet hizmeti

Goethe, aristokrasiye karşı direnerek, 1776 yazında, dük’ün danışman kurulunun üyesi olmuştur. Bir sonraki sene, yeni kurulan maden ocağı komisyonuna yönetici olarak seçilerek, 1779 yılında yol yapımı komisyonu yöneticisi; 1782’de ise maliye bakanı olarak çalışmaya devam etmiştir. Goethe, işini büyük bir hırsla yapmıştır. Onun temel arzusu, eşzamanlı ekonomik destekle, resmi harcamaları sınırlandırarak, devletin mali durumunu düzeltmek olmuştur. Özellikle zorlu mücadelenin yarıya indirilmesiyle, net tasarruflar elde edilerek bu kısmen başarılmıştır. Öte yandan, Goethe’nin kendi kararıyla geliştirmekte olduğu bakır ve gümüş ocağı işletmesi fazla başarı elde edememiştir.

Goethe’nin bakanlar kurulundaki etkileri, edebiyat çevresince oldukça farklı değerlendirilmiştir. Bazı yazarlar Goethe’yi köylülerin baskıcı ve ağır vergi yükünden kurtulmaları için çaba gösteren, yenilikçi bir politikacı olarak nitelerken, diğer çevrelerce Goethe’nin, hem ülke çocuklarının Prusya ordusuna zorunlu olarak katılmasından hem de konuşma özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin önlemlerden yana olduğu belirtilir. Bir başka durumda ise Goethe, çaresizlikten evlilik dışı bebeğini öldürmüş olan bir annenin idam cezasına oylamada bulunmuş; daha sonra ise –düşüncesinin aksine- “Gretchen” trajedisinde merhamet dolu davranışını ele almıştır. Fakat buna ilişkin olarak Goethe’nin kişisel görüşü mü olduğu yoksa çoğunluk görüşüne boyun mu eğdiği konusunda herhangi bir bilgi yoktur.

Goethe’nin devlet hizmetindeki aktif çalışmalarına ilişkin gayreti bitmemiştir. Yapmış olduğu resmi faaliyetler beraberinde resmi mükâfatlar getirmiştir; Goethe’ye resmi unvan verilmesinin yanı sıra, 1882 yılında Goethe, önemli bir aristokratik unvana layık görülmüştür. Çoğunlukla resmi görevler çerçevesinde, Weimar’daki ilk on yıl, 1779’da İsviçre’ye, ayrıca birçok kez Harz bölgesine olmak üzere çeşitli seyahatlerde bulunmuştur. 1785 yılında ise, Karlsbad’daki bir tedaviyle, yıllık kaplıca seyahatlerine başlamıştır.

Edebiyat ve doğa bilimleri

Goethe, Weimar’da geçirdiği ilk on yıl içerisinde, mecmualardaki dağınık bazı şiirlerinden başka hiçbir şey yayımlamamıştır. Günlük işlerinin yoğunluğundan, ciddi edebiyat çalışmalarına çok az zaman ayırabilmiştir. Özellikle, saray festivallerinin düzenlenmesi ve tiyatro oyunları için çalışmıştır.

Bu dönemin iddialı çalışmaları, Iphigenie auf Tauris trajedisinin ilk düzyazı özeti ile birlikte Egmont, Tasso oyunları ile Wilhelm Meister adlı roman çalışmaları olmuştur. Bu oyunlardaki kadın figürleri ele alan Goethe, özellikle Antik Çağ’da Euripides’in de ele aldığı gibi, mitolojik kahraman ‘Iphigenie’ karakterinin bazı yönleri üzerinde durmuştur. Ayrıca Charlotte von Stein için yazdığı aşk şiirlerinin (örn. Neden bize bu derin bakışları verdin? “Warum gabst du uns die tiefen Blicke?”) yanı sıra Erlkönig, Wanderers Nachtlied,Grenzen der Menscheit ve Das Göttliche gibi dönemin en tanınmış şiirleri ortaya çıkmıştır.

Goethe, 1780 yılında, sistematik olarak bilimsel doğa sorunlarını araştırmaya başlamıştır. Daha sonra bunları, madencilik, çiftçilik ve kömür işletmeciliği alanlarındaki sorunlarla resmi uğraşlarına uygulamıştır. İlk önceleri başlıca ilgi alanları, Yer Bilimi, Madencilik, Bitki Bilimi (Botanik) ve Osteoloji (Kemik Bilimi) olmuştur. 1784 yılında bu alanda, insandaki çene kemiğini keşfetmeyi başarmıştır. Aynı yıl içerisinde ise, Granit hakkındaki makalesini yazmış ve Roman der Erde (Yeryüzünün Romanı) başlıklı kitabını tasarlamıştır.

Charlotte von Stein ile ilişkisi

Goethe’nin Weimar’da geçirdiği on yıl içerisindeki en önemli ve en etkileyici ilişkisi, bir saray nedimesi olan Charlotte von Stein ile olmuştur. Goethe’den yedi yaş büyük olan Charlotte, yedi çocuğundan dört tanesini kaybetmiştir ve anlaşmalı bir evlilik yaşamıştır. Goethe’nin yaklaşık 2000 mektubu ve not kâğıdı, bu samimi, sıra dışı aşk ilişkisinin belgeleri olmuştur (Bayan Stein’ın mektupları ele geçirilememiştir). Stein bir eğitimci olarak, Goethe’yi teşvik etmiştir: Ona saray görgü kurallarını öğretmiş, iç huzursuzluğu konusunda onu teskin etmiş ve disiplinini güçlendirmede ona katkıda bulunmuştur. Bunu bir aşk ilişkisinden mi kaynaklanan ya da masumca bir dostluktan mı kaynaklanan davranış olduğu konusunda kesin bir yargıya varılamaz. Birçok yazar, Bayan Stein’ın, Goethe’nin cinsel isteklerini reddettiğini ortaya koymaktadır. Sürekli olarak ise, psikanalist Kurt Eissler’in Goethe’nin ilk cinsel deneyimini, 38 yaşında Roma’da yaşadığı iddiasına inanılır.

Söz konusu ilişki, Goethe’nin, hayal kırıklığına uğrayan Bayan Stein’ın da affedemediği 1786’da yaptığı gizli Roma seyahati ile sona ermiştir, dönüşünden sonra, Christiane Vulpius ile başlayan ilişkisi, tamamen bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Her ikisi de, ilk kez yaşlılıkta, yeniden dostane bir ilişki bulmuştur.

İtalya seyahati

Goethe, 1786 yılında bunalıma girmiştir. Charlotte von Stein ile ilişkisi giderek artan bir isteksizlik yarattığından, mesleğindeki faaliyetlerini ümit ettiği şekilde yerine getirememiştir ve saray yaşantısının zorluklarından rahatsızlık duymuştur. Fakat her şeyden önce bir kimlik bunalımı içerisine girmiştir. Artık kendi ölçütlerinin neler olduğunu bilemeden, kendi kendisiyle çelişir hale gelmiştir. Bu durumu, İtalya’ya yapacağı bir seyahatle ortadan kaldırma yolunu seçmiştir. Eylül 1786’da sadece hizmetçisi Philipp Seidel’e haber vererek yola çıkmıştır. Amacının ne olduğu bilinmeyen bu gizli seyahat, Goethe’nin görevinden istifa ederek, ancak gelirini kazanmaya devam etmek için Goethe’ye olanak sağlayan bir stratejinin parçası olmuştur. Aynı zamanda, Werther’in dünya çapında tanınan yazarı Goethe, toplumdaki sosyal kontrol olmadan, farklı şekilde hareket edemediğinden, takma bir adla seyahat etmiştir. Verona, Vicenza ve Venedig’deki ikametlerinden sonra, Kasım ayında Roma’ya gelmiştir. Napoli ve Sicilya’ya yaptığı dört aylık gezisinin yanı sıra, Kasım’ın sonuna kadar da Roma’da kalmıştır. Goethe, İtalya gezisi esnasında Roma ve Grek sanatının değişik stillerini, ayrıntılı olarak araştırma fırsatını yakalamıştır. Bunlarla birlikte, İtalya’nın farklı, Akdeniz’e has olan tabiatı üzerinde durarak, fikir üretmeye başlamıştır. İnsan anatomisi üzerine de kapsamlı çalışmalar yaparak, bilimsel teoriler ortaya atmıştır. Siena, Floransa, Parma ve Milano şehirlerine yaptığı seyahatlerin ardından, iki yıl sonra, Weimar’a geri dönmüştür.

Goethe, İtalya’da, Rönesans ve Antik dönemin yapı ve sanat çalışmalarını öğrenmiş ve onlara hayran kalmıştır, özellikle Raffael ve dönemin mimarı Andrea Pallodio’ya hayranlık duymuştur. Sanat arkadaşlarının yönetimi altında, çizim çalışmalarını büyük bir gururla sürdürmüştür; Goethe’nin yaklaşık 850 çizimi İtalya dönemine aittir. İlk kez o anda, sadece sanatçı olarak değil, aynı zamanda yazar olarak da doğmuş olduğu sonucuna varmıştır. İtalya’da edebiyat çalışmalarına da ilgi göstermiştir: Diğer çalışmalarının arasında, düzyazı şeklinde önceden mevcut bulunan, kafiye tarzındaki Iphigenie çalışmasına yönelmiş, 12 yıl önce başladığı Egmont eserini tamamlamış ve Tasso adlı tiyatro eserine devam etmiştir, bunların yanı sıra ise bitki bilimi üzerine araştırmalar yapmıştır.

İtalya seyahati, Goethe’ye köklü bir deneyim kazandırmıştır ve bunu İtalya’da edindiği deneyim olan bir “yeniden doğuş” olarak nitelendirmiştir. Bu deneyimin sonunda kendini yeniden bulmuş ve gelecekteki faaliyetlerini sınırlandırmak için, karakterine nelerin uygun olacağına dair karar almıştır. Bununla birlikte, Goethe, Fırtına ve Coşku döneminden sıyrılarak, Klasisizme bu dönemde geçiş yapmıştır ve bu dönem Goethe ile birlikte Alman edebiyat tarihinde, Klasizm başlangıç tarihi kabul edilmiştir.

Weimar klasik dönem

Christiane Vulpius ile ilişkisi

Goethe, dönüşünden birkaç hafta sonra, 23 yaşındaki Christiane Vulpius ile bir aşk ilişkisine başlamıştır ve aynı zamanda onu hayat arkadaşı olarak kabul etmiştir. Aralık 1789’da oğlu August dünyaya gelmiştir; August’dan sonra doğmuş olan dört çocuğundan her biri sadece birkaç gün yaşayabilmiştir. Goethe’nin içinde bulunduğu Weimar toplumu, az eğitimli, basit ilişkiler yaşamış olan bu bayanı içerisine kabul etmemiştir. Çoğunlukla, bu uygunsuz ilişkinin gayrimeşru yanı da eklendiğinde, toplum, onu sıradan ve eğlence düşkünü biri olarak nitelendirmiştir. Goethe ise Vulpius’un doğallığını ve neşeli karakterini sevmiştir. Christiane’nin 1816 yılındaki ölümüne kadar, ‘küçük vamp kadın’ ile olan ilişkisine sahip çıkarak, 1806 yılında yaptığı bir nikâhla onun toplum içinde yer almasını sağlamıştır.

Resmi görevleri ve siyaset

Goethe, dönüşünden sonra, birçok resmi görev konusunda, dük tarafından affedilmiştir; kuruldaki başkanlığını ve bununla birlikte siyasi etkisini devam ettirmiştir. Resmi yapı faaliyetlerinin denetlenmesi ve çizim okullarının yöneticiliği olmak üzere kültürel ve bilimsel alanda birçok görev üstlenmiştir. 1791 yılından 1817’ye kadar Weimar Saray Tiyatrosu’nun yöneticiliğini yapmıştır. Bunun yanı sıra Goethe, dükalık’a ait olan Jena Üniversitesi’nde görev almıştır. Johann Gottlieb Fichte, Georg Hegel, Friedrich Schelling veFriedrich Schiller’in de arasında bulunduğu birçok tanınmış profesörün daveti, Goethe’nin desteği sayesinde olmuştur. 1807 yılında Goethe’ye, Jena Üniversitesi’nin denetlenmesi görevinin verilmesinin ardından, Goethe öncelikli olarak, doğa bilimleri fakültesinin genişletilmesi için çaba göstermiştir.

Goethe’nin görevleri arasında, İtalya seyahatinden dönmekte olan dük’ün annesini getirmek üzere, 1790 yılında Venedik’e yaptığı dört aylık bir seyahat de yer almıştır. Fakat ülkedeki politik ve sosyal yolsuzlukları da keşfetmesi üzerine, hayal kırıklığına uğrayarak, ilk İtalya seyahatinin verdiği hazzı duyamamıştır.

1789 yılında, Goethe’nin olumsuz baktığı Fransız Devrimi, Avrupa’yı sarsmıştır. Goethe, ağır hareket edilen yeniliklerden yana olmuştur ve özellikle devrim izinde yapılan güç aşırılıklarından nefret etmiştir; diğer yandan ise, bunu eski rejimin bir kusuru olarak görmüştür. Daha sonra geçmişe uzanarak şunları dile getirmiştir: “Herhangi büyük bir devrimin, asla ulusun değil, tamamen hükümetin hatası olduğuna inandım. Hükümetler, devamlı olarak adalete uygun olup, geliştikleri sürece, devrimler tamamen gereksiz hale gelir; öyle ki onları zamana uygun yeniliklerle karşılarlar ve alt kesimden zorunluluklar diretilinceye kadar, çok uzun süre mücadelede bulunmazlar.”

Goethe, 1792 yılında, dük’ün isteği üzerine, devrimci Fransa’ya karşı ilk ittifak savaşı için dük’e refakat etmiştir. Üç ay boyunca sefaleti görmüş ve Fransa’nın zaferiyle sonuçlanan bu taarruzla karşı karşıya kalmıştır. Ardından bir üç ay daha, 1793 yazında yazar, dük’ün isteği üzerine Mainz şehrinin kuşatması için geçirmiştir.

Dükalık, 1796 yılında, Basel’in Prusya-Fransa barış antlaşmasına katılmıştır. Bu on yıllık barış dönemi ise, savaş nedeniyle sarsılan Avrupa’da, Weimar Klasik’in en parlak devrinin yaşanmasına imkân sağlamıştır.

Doğa bilimi, edebiyat, Schiller ile anlaşma

İtalya seyahatinden sonra Goethe, öncelikli olarak doğa bilimi ile ilgilenmiştir. 1790 yılında, Versuch die Metamorphose der Pflanzen zu erklären (Bitkilerin Morfolojik Yapısının Açıklanması) başlıklı denemesini yayımlamıştır, bununla birlikte hayatının sonuna kadar ilgileneceği Renk Teorisi üzerine araştırmalarına başlamıştır.

Bunu aksine, edebi eserleri ise durgun bir döneme girmiştir. Bunun sebepleri, Goethe’nin eski arkadaş çevresinin soğukluğu ve ilgisizliği, devrimin yaratmış olduğu sarsıntı ve Goethe’nin yeni edinmiş olduğu sanat anlayışına tamamen aykırı düşen eserlerinin toplumdaki anlık başarısı olmuştur.

1790’lı yıllardaki eserlerine, dönüşünden sonra kısa bir zamanda oluşturduğu, antik dönemin erotik edebiyat formundaki, Christiane’ye olan tutkusunu içeren ve erotik şiirlerin bir derlemesi olan Römischen Elegien (Roma Ağıtları) adlı eseri de dâhil olmuştur. İkinci İtalya seyahati, nüktelerin ve Avrupa’nın genel durumu üzerine yazılmış olan mizahi şiirlerin bir derlemesi olan Venedig Epigramları’nın ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1792–93 yıllarında Goethe, altı vezin ölçümlü dize şeklindeki Reineke Fuchs destanını düzenlemiştir. Devrimin etkileri altında, yergici, devrim karşıtı ve aynı zamanda bir o kadar da mutlakıyet karşıtı olan birçok komedya ortaya çıkmıştır: Der Groß-Cophta 1791 (Büyük Cophta 1791), Der Bürgergeneral 1793 (Yurttaş General 1793), ve parça şeklindeki Die Aufgeregten 1793. “Bütün bunlar, devrim olayını uygun bir biçimde sahnelemek için, Goethe’nin başarısızlıkla sonuçlanan çabalarını belgeler”.

1794 yazında, Jena yakınlarında yaşayan tarih profesörü Friedrich Schiller, çıkarmakta olduğu Horen isimli kültür ve sanat dergisi için, Goethe’ye işbirliği teklifinde bulunmuştur. Her iki yazar da, yakın bir ilişki içerisine girmeksizin, geçmişte birçok kez bir araya gelmiştir.

Goethe’nin Schiller’in teklifini kabul etmesinin ardından, her ikisi de, en yüksek sanat tarzı olarak Antik döneme yönelim; bir o kadar da devrim anlayışını reddetme konusunda hemfikir olmuşlardır. Bu, tüm kişiselliği bir tarafa bırakıp, karakter ve çalışma tarzlarıyla birbirinden etkilenerek şekillenen yoğun bir işbirliğinin başlangıcı olmuştur.

Her ikisi de, temel estetik sorunlara dair yaptıkları ortak görüşmede, ‘Weimar Klasik’ döneminin edebiyat devri olması gereken bir sanat ve edebiyat anlayışı geliştirmişlerdir. Aynı şekilde Schiller’in de olmak üzere, edebi başarıları sekteye uğramış olan Goethe, kendisinden on yaş daha genç olan biri ile yaptığı özendirici işbirliğinin etkisi konusunda birçok kez şunları vurgulamıştır: “Onlar, bana ikinci bir gençliği aşıladılar ve beni tekrar yazarlığa yükselttiler”.

Her iki yazar da, birbirlerinin eserlerindeki canlı teorik ve pratik kısımlardan yararlanmışlardır. Bu yüzden Schiller, Goethe’nin Wilhelm Meisters Lehrjahre (Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları) adlı romanına, eleştirel bir yaklaşımla eşlik etmekte ve ‘Faust’ adlı eserinin devamlılığı için onu cesaretlendirirken, Goethe de, Schiller’in Wallenstein adlı eserine etkide bulunmuştur. Bunun yanı sıra, ortak yayın projeleri de önem arz etmiştir. Her ne kadar Schiller, Goethe’nin kısa ömürlü dergisi Propylän’e hemen hemen hiç katılmamış olsa da, Horen ve aynı zamanda kendisi tarafından yayımlanan Musen-Almanach dergilerinde sayısız çalışma yayımlamıştır. Musen-Almanach dergisi, 1797 yılında, ortak şekilde ele alınan Xenien adlı şiirlerin bir koleksiyonunu oluşturmuştur. Daha sonraki yıllarda ise bu dergide, yazarların en ünlü baladları yayımlanmıştır.

Goethe bu dönemde, bilinen eserlerinin yanında, Unterhaltung deutscher Ausgewanderten (Alman Göçmenlerin Sohbetleri) adlı eserini ve dönemin güncel olaylarını, altı ölçülü dize şeklinde ortaya koyan epik şiiri Hermann und Dorothea’yı (Hermann ve Dorothea) ele almıştır. Bu eseriyle Goethe, ‘klasik’ okur başarısını elde etmiştir. Bununla birlikte, Der Schatzgräber (Hazine Avcısı) ve Der Zauberlehrling (Büyücü Çığlığı) adlı en tanınmış baladlarını bu dönemde kaleme almıştır.

Damgasını vurduğu Weimar Klasik dönemi ise, 1805 yılında Schiller’in ölümü ile sona ermiştir.

Sonraki Goethe

Goethe, 1805 yılında Schiller’in ölümünü büyük bir kayıp olarak nitelendirmiştir. Buna ilişkin olarak, farklı hastalıklarla da sarsılmıştır (Erizipel, böbrek sancısı). Yol arkadaşının kaybının yanı sıra, Goethe’nin hayatında iz bırakan bir diğer dönüm noktası da Napoleon Bonaparte ile baş gösteren savaş olmuştur. Goethe, düküyle beraber dilenerek ve iltica edecek bir yer arayarak, Almanya’yı dolaştıklarını zihninde canlandırmıştır (kötümserliğe olan eğilimini, kendisinin ‘karanlık yanı’ olarak adlandırmıştır.)

Christiane ile olan sağlam evliliği, 1807 yılında, Jena’daki kitap satıcısı Fromman’ın bakıcısının 18 yaşındaki kızı Minna Herzlieb’e karşı ilgisinin artmasına engel olamamıştır. Son romanı ‘Gönül Yakınlıkları’ (Die Wahlverwandschaften), dönemin iç deneyimlerinin izlerini taşımaktadır.

Goethe, çok yönlü evrensel bir deha olmayı çok isterdi, fakat bunun için deneyim bilgisinin milyonlarca kafası olan ejderhasına boyun eğmek zorundaydı. Buna rağmen, 1806 yılından itibaren, eserlerinin yeni bir derlemesini hazırlamıştır (Cotta, Stuttgart). Bu sebeple, ‘Faust’un ilk cildini’ de sonunda tamamlamayı başarmıştır.

Goethe, 1809 yılında, bir otobiyografi ele almaya başlamıştır. Bir yıl sonra ise, çok uzun süre onu işgal eden ‘Renk Teorisi’ (Farbenlehre) adlı eserini yayımlamıştır. Yurtdışının ve tüm çağların edebiyat araştırmasını yapmıştır. Halk, Fransız egemenliğine karşı baş kaldırırken, Goethe, zihnen Yakın Doğu’ya yönelmiştir: Arapça ve İran dili öğrenimine başlamış, Kuran’ı hatmetmiş ve İranlı şair Hafis’i okuma fırsatı bulmuştur. Bettina Brentano Weimar’da ortaya çıktığında, Goethe’nin, gençliği konusunda annesinden edindiği bilgilerle, ‘Hayatımdan. Edebiyat ve Hakikat’ (Aus meinem Leben. Dichtung und Wahrheit) başlıklı biyografisinin gidişatına yardımda bulunmuştur. Goethe, daha sonra bu betimlemeyi, ‘Yıllıklar’ (Annalen) ve ‘1786’dan 1788’e kadar İtalya Seyahati’ isimli eserlerindeki sayısız eklemelerle donatmıştır. Friedrich Rimer (1805’ten beri oğlunun öğretmeni), sekreter olarak kısa zamanda Goethe’nin vazgeçilmezi olmuştur; Goethe’nin kulağına, Beethoven’in ‘müzik gürültüsü’nden daha hoş geldiği Carl Friedrich Zelter ile otuz yılı aşkın bir süredir devam etmiş olan uzun bir mektuplaşma dönemine girmiştir (1799–1832). Bu mektuplaşma sayesinde Goethe, ondan sadece müzik konusunda değil, dostluk bağlamında da çok şey edinebilmiştir.

Goethe, 1814 yılında, Rhein ve Main çevrelerine seyahat etmiştir. Goethe’nin tavsiyesi üzerine ve huzurunda, birkaç hafta sonra evlenen banker Johann Jakob von Willemer ve ortağı Marianne Jung ile Frankfurt’da karşılaşmıştır. Goethe her ne kadar 65 yaşında olsa da, hiçbir şekilde kendisini çok yaşlı hissetmemiş ve Marianna’ya âşık olmuştur. Marianna, edebiyat ortağı ve tanrıçası olmuştur. Goethe, bir sonraki yıl Willemer’leri tekrar ziyaret etmiştir; -bu, memleketini son görüşü olmuştur. Willemer’lerin daha sonraki davetine karşılık vermemiştir. Fakat devamında, ‘Doğu-Batı Divanı’ (West-östlicher Divan) adlı eserini tamamlayana kadar, ‘Gül ve Bülbül, Aşk ve Şarap’ adlı şiirlerin dizeleri ortaya çıkmıştır. Daha sonra Marianna, bu aşk şiirlerinin büyük bir kısmının kendisinden kaynaklandığını ortaya atmıştır.

Yoğunlaşması ve çalışmalarını tamamlaması

Goethe’nin eşi Bayan Christiane, uzun süren rahatsızlığının ardından, 1816 yılında yaşamını yitirmiştir. Goethe, 1817 yılında, saray tiyatrosu yöneticiliğinden istifa etmiştir. Bu dönemden itibaren, Goethe’nin sağlığı ile gelini ilgilenmiştir. Dükalık ise, -Goethe’nin endişelerinin aksine- Napolyon savaşlarının kargaşasından hiç zarar görmeden çıkabilmeyi başarmıştır, hatta Carl August, bunu ‘Saray Macerası’ olarak adlandırmıştır. Bu macera, Jena’daki öğrencilerde ve diğer yerlerde yankı uyandırdığı esnada, Goethe çalışmalarını düzene koymuştur. Bu yıllarda, ‘Geschichte meines botanischen Studiums’ (Bitki Bilimi Öğreniminin Tarihçesi) adlı eser ortaya çıkmıştır (1817). Bunu 1824 yılına kadar, Morfoloji, Jeoloji ve Mineroloji alanlarına ilişkin fikirler başta olmak üzere, ‘Zur Naturwissenschaft überhaupt’ (Genel olarak Doğa Bilimlerine Dair) başlıklı eserinin serilerindeki fikirler takip etmiştir (burada, 1790 yılında sevgilisi için kaleme almış olduğu, ağıt tarzındaki ‘Bitki Morfolojisi’nin tasviri de yer almaktadır). Ayrıca Goethe bu dönemde, ilk kez 1813 yılının başlarında Tahran’ı ziyaret etmiş olan doğa bilimcisi Heinrich Cotta ile iletişim kurmuştur.

Goethe, Karl Friedrich Reinhard ve Kapsar Maria von Sternberg ile arkadaşlığını sona erdirmiştir. Ara sıra ‘Urworte. Orphisch’ adlı şiirinde son bulan gizemli düşüncelere adamıştır kendini. Günlüğü ve uzun süredir muhafaza ettiği notları, Goethe’ye ‘İtalya Seyahati’ (Italienische Reise) adlı eserini tamamlama fırsatı sunmuştur. 1821’de ise bunu küçük çaptaki romanlarının bir derlemesi olan ‘Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları’ (Wilhelm Meisters Wanderjahre) başlıklı eseri takip etmiştir.

Son çalışmaları ve seyahatleri

Goethe, 1823 yılında, kalp zarı iltihabı (Perikarditis) hastalığına yakalanmıştır. İstirahatından sonra ise kendini manevi anlamda eskisinden daha canlı hissetmiştir. İhtiyar Goethe, Karlsbad’da annesiyle beraber tanımış olduğu 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow’a evlenme teklifinde bulunmuştur. Yaşadığı hüsranı, eve dönüş yolculuğunda ruhundan kopan ‘Marienbad Ağıdı’ (Marienbader Elegie) adlı eseri ile kâğıda dökmüştür. Daha sonra iç dünyasında ve çevresinde daima sessizliği ve sakinliği tercih etmiştir. Günlerini daima münzevi bir şekilde geçirmiştir. ‘Faust’ eserinin ikinci bölümünü tekrar ele almıştır. Kendisi hemen hemen hiç yazmamış, fakat yazdırmıştır. Böylelikle Goethe, yalnızca geniş kapsamlı bir mektuplaşma ile kalmamış, aynı zamanda bilgisini ve yaşam tarzını, geçmişe dayanan bu görüşmelerde, sadakatli genç şair Johann Peter Eckermann’a emanet etmiştir.

1828 yılında, Goethe’nin oğlu, destekçisi dükün adını taşıyan Karl August hayatını kaybetmiştir. Goethe, oğlunun ölümüne Roma’da iken katlanmak zorunda kalmıştır. Aynı yıl içerisinde, ‘Faust’ eserinin ikinci bölümünü tamamlamıştır. Faust, onun için, yıllar boyu en önemli şeyi oluşturan, biçimsel olarak bir sahne eseri, fakat hemen hemen hiç sahnede sergilenemez, fantastik bir resim tabakası olmasından önce birçok şiiri gibi büyük anlama sahip olan bir eserdi. Goethe son olarak, Georges Cuvier ve Etienne Geoffroy Saint-Hilaire isimli iki paleontolog arasındaki tartışmaya katılmıştır (yıkımcılık vs. türlerin gelişim sürekliliği). ‘Farbenlehre’ (Renk Teorisi) adlı eseriyle de hiçbir şekilde açıklayamamış olduğu Gökkuşağı gibi, Yer Bilimi (Jeoloji) ve Evrimcilik konuları da Goethe’yi uğraştırmıştır.

Aynı zamanda bitkilerin nasıl yetiştiği konusu da Goethe’yi bırakmamıştır. Goethe, ölümünden birkaç hafta önce, Ferdinand Wackenroder’a şunları yazmıştır.

‘Çok çeşitli yollarla, bir veya aynı kurala bağlı kalarak, hangi yolla bitkilerin başkalaşım (metamorfoz) geçireceği, yaşamın organik-kimyasal değişmesine yaklaşmanın ne derece mümkün olacağı konusu ile büyük ölçüde ilgileniyorum. Yalnız, bitkilerin ışığa karşı tepki göstermeleri gibi, bitki kökleri tarafından emilen nemin onun tarafından değiştirilmesi bana açık görünüyor, bundan ötürü, iskotoları şişiren rüzgârın türünü daha yakından net bir şekilde görmede, sizin masumca karşı çıktığınız istek ortaya çıktı.’

Ölümü

Goethe, (muhtemelen kalp krizinden) 22 Mart 1832’de hayata veda etmiştir. Son sözlerinin “daha fazla ışık” ifadesi olduğu tartışmaya açık kalmıştır. Bu ifade, söz konusu dakikada ölüm yatağında iken, Goethe’nin yanında olmayan doktoru Carl Vogel’e ulaştırılmıştır. Goethe, 26 Mart’da Weimar Mezarlığında toprağa verilmiştir.

Edebiyat ve müziğe etkisi

Goethe’nin kendisinden sonra gelen Alman şair ve yazarlara etkisi her yerde geçerliliğini korumaktadır, öyle ki burada, belli ölçülerde kendisi ve eserleriyle uyum içerisinde olan sadece birkaç yazar adlandırılabilmektedir.

Romantik dönem’in şair ve yazarları, Fırtına ve Coşku döneminin duygu aşırılığından yola çıkmışlardır. Franz Grillparzer Goethe’yi, birçok kez kendine örnek almıştır ve bununla, estetik alışkanlıkların yanı sıra her türlü siyasi Radikalizm (Köktencilik) karşısında temkinli duruşunu sergilemiştir. Friedrich Nietzsche tüm hayatı boyunca Goethe’ye hürmet etmiştir ve özellikle halefi olarak, bunu Hıristiyanlığa ve Almanya’ya ilişkin kuşkucu davranışlarında ortaya koymuştur. Hugo von Hoffmanstahl 1922 yılında şunları yazmıştır: “Goethe, eğitim temeli olarak tüm kültürü teşkil etmektedir” ve “Goethe’nin düzyazıdaki sözlerinden, bugün belki tüm Alman Üniversitelerinden olduğundan daha fazla okuma geleneği türeyecektir.”. Goethe’nin eserlerine ilişkin birçok makale kaleme alınmıştır. Thomas Mann ise Goethe’ye karşı yoğun sempati duymuştur. Sadece yazar kimliğine değil, aynı zamanda tüm alışkanlıkları ve karakter özelliklerine hayran kalmıştır. Thomas Mann da Goethe hakkında makale ve denemeler yazmıştır ve 1932 ile 1948 yıllarındaki Goethe-yıldönümü kutlamalarına ilişkin can alıcı konuşmalarda bulunmuştur. Lotte in Weimar isimli romanında Goethe’yi yaşatmıştır ve Doktor Faustus adlı romanla Faust serilerini yeniden ele almıştır. Ulrich Plenzdorf, Die neuen Leiden des jungen Werthers (Genç Werther’in Yeni Acıları) romanında, 1970’li yıllarda Almanya’daki Werther denklemini yeniden kurgulamıştır.

Goethe’nin sayısız şiiri, şairin sanat şarkılarının gelişmesine destekte bulunması suretiyle, -özellikle 19. yy bestecileri tarafından- bestelenmiştir.

Müzikal anlamda en yaratıcı Goethe yorumcusu, aralarında popülerliğe ulaşmış olan Heidenröslein, Gretchen Çıkrık Başında (Gretchen am Spinnrade) ve Gürgen Kralı (Erlkönig) adlı şiirlerin bulunduğu, yaklaşık 80 Goethe bestesiyle Franz Schubert olmuştur. Goethe ile kişisel olarak tanışan Felix Mendelssohn Bartholdy, İlk Cadılar Bayramı (Die erste Walpurgisnacht) baladını bestelemiş, aynı şekilde Hugo Wolf da Wilhelm Meister ve Doğu-batı Divanı’ındaki (West-östlicher Divan) diğer şiirleri ele almıştır.

Doğa bilimci olarak alımlanışı ve kabulü

Goethe’nin doğa bilimsel çalışmaları, çağdaş bilim insanları tarafından kabul edilmiş ve ciddiye alınmıştır; Goethe, doğa araştırmacısı Alexander von Humboldt, Doktor Christoph Wilhelm Hufeland ve kimyacı Johann Wolfgang Döbereiner gibi itibar sahibi araştırmacılarla iletişim halinde olmuştur. Başta Renk Teorisi (Farbenlehre) olmak üzere tüm eserleri, başlangıçtan itibaren edebiyat alanında tartışma yaratmıştır; doğa biliminin yol kat etmesiyle birlikte Goethe teorilerinin ciddi anlamda köhneleştiği ileri sürülmüştür. Goethe’nin doğa bilimsel konumu ve önemi, Charles Darwin’in çalışması Die Entstehung der Arten (Türlerin Oluşumu) eserinin yayımlandığı yıl olan 1859’dan itibaren, gelip geçici bir yeniliğin etkisi altına girmiştir. Goethe’nin, faal dünyanın sürekli olarak değişimi konusunda ortaya koyduğu hipotez ve organik türlerin, ortak ana bir türe dayandığı konusunda yaptığı ilişkilendirme, onun Evrim Teorisi’nin kâşifi olduğunu ortaya koymuştur.

1883- 1897 yıllarında Rudolf Steiner, Goethe’nin doğa bilimi çalışmalarını tekrar gündeme taşıyıp ortaya çıkarmıştır. Goethe’nin bilgi birikimlerini, sonradan oluşturduğu dünya görüşü Antroposofi’nin içerisine “Goetheanismus” olarak dâhil ettiği çağdaş materyalist- mekanik doğa anlayışına ve düşüncelerine bir karşıt seçenek olarak görmüştür. -O zamandan beri sonuçları dar anlamda bilimin standartlarına uygun düşmese de-, Goethe’nin insanları etkileyen tüm doğa bilgisi yöntemleri, modern doğa bilimin mekanik dünya görüşü ve etkin hale gelen teknikleşmesine ilişkin alternatiflere göre kamusal müzakere içinde araştırıldığında, sonradan güncellik kazanmıştır. Böylelikle bu, 20. yy’ın başlarında yazar Houston Stewart Chamberlain tarafından ele alınmış ve 1980’li yıllardan bu yana Yeni Çağ Hareketleri (New Age) çerçevesinde devamlılığını korumuştur.

Eserleri (seçmeler)

Goethe’nin sık aralıklarla başlayıp da bazen on yıl ara verdiği; çoktan basıma girmiş olan önemli çalışmaları ve ilk defa yıllar sonra basılan, tamamlanmış bazı çalışmaları olmak üzere önemli türde birçok eseri olmuştur. Bu nedenle bazen, oluşum zamanına göre eserlerinin tarihlerini belirlemek zordur. Aşağıda verilen eser listesi, (tahmin edilen) oluşum zamanlarına göre sıralanmaktadır.

Dramaları

  • Sevgilinin Keyfi (Pastoral)-(Die Laune des Verliebten), başlangıç 1768, yayın 1806
  • Suça Katılanlar (Komedi)-(Die Mitschuldigen), başlangıç 1769, yayın 1787
  • Demir Elli Götz von Berlichingen (Drama, çeviren: Ahmet Adnan,1933)-(Götz von Berlichingen mit der eisernen Hand),1773
  • Ein Fastnachtsspiel vom Pater Brey, 1774
  • Jahrmarktsfest zu Plundersweilern, 1774
  • Götter, Helden und Wieland (Piyes), 1774
  • Clavigo (Trajedi), 1774
  • Egmont (Trajedi), başlangıç 1775, yayın 1788
  • Erwin und Elmire (Müzikal piyes), 1775
  • Die Geschwister. Ein Schauspiel in einem Akt, 1776
  • Stella. Ein Schauspiel für Liebende, 1776
  • Der Triumph der Empfindsamkeit (Dram), 1777
  • Proserpina (Monodram), 1778/1779
  • Iphigenie auf Tauris (Drama), düzyazı 1779, yayın 1787
  • Torquato Tasso (Drama), başlangıç 1780, yayın 1790
  • Faust. Bir Fragman (Faust. Ein Fragmant), 1790
  • Büyük Cophta (Komedi)- (Der Groß-Cophta), 1792
  • Yurttaş General (Komedi)- (Der Bürgergeneral), 1793
  • Faust. Bir Trajedi (Faust’un ilk bölümüne uygun- çeviren: Seniha Bedri Göknil, 1935) / (Faust. Eine Tragödie), başlangıç 1797, bu başlık altında ilk olarak 1808 yılında yayımlandı.
  • Muhammed, Voltaire’in Trajedi Çalışması ve Çevirisi (Mahomet, Übersetzung und Bearbeitung von Voltaire), 1802
  • Die naturliche Tochter (Trajedi), 1803
  • Pandora (Piyes), oluşum 1807/08, yayın 1817
  • Faust 2 (Faust’un 2. bölümü), 1832

Romanları ve öyküleri

  • Genç Werther’in Acıları (Mektup roman, çeviren: Nurullah Ataç, 1930)-(Die Leiden des jungen Werthers), 1774
  • Wilhelm Meister’in aktörlüğü, rejisörlüğü ve sahne şairliği (Roman), başlangıç 1776, yayın 1911
  • Alman Göçmenlerin Sohbetleri (öykü)- (Unterhaltungen deutscher Ausgewanderten)
  • Öyküler (Novelle ), başlangıç 1797
  • Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları (Roman)- (Wilhelm Meisters Wanderjahre), başlangıç 1777, yayın 1821
  • Gönül Yakınlıkları (Roman)- (Die Wahlverwandschaften), 1807

Destanları

  • Reineke Fuchs (Fabl), 1794
  • Hermann und Dorothea (Destansı şiir, altı vezin ölçümlü), 1798

Şiirleri

  • 1771: Mailied
  • 1774: Prometheus
  • 1774/1775: Vor Gericht (Şiir)
  • 1777: An den Mond
  • 1782: Gürgen Kralı (Balad, çeviren: Musa Aksoy)- (Der Erlkönig)
  • 1797: Hazine Avcısı (Balad)- (Der Schatzgräber)
  • 1799: İlk Cadılar Bayramı (Balad, Felix Mendelsohn Bartholdy tarafından, Soli, Koro ve Orkestra eşliğinde bir Kantat olarak bestelenmiştir.)
  • 1815: Totentanz
  • 1822: Dem aufgehenden Vollmonde (Şiir, Dornburg 25 Ağustos 1828)

Şiir koleksiyonları ve epigram derlemeleri[

  • Roma Ağıtları (çevirmen: Ahmet Cemal, yayın 1996)- (Römischen Elegien)
  • Venezianische Epigramme, 1790
  • Xenien (Epigram, Friedrich Schiller ile ortak), yayın1796
  • Doğu-batı Divanı (çevirmen: Senail Özkan, 1948)- (West-östlicher Divan), yayın 1819, gelişme 1827

Estetik ve Felsefe çalışmaları

  • Maximen und Reflexionen, 1833 (ölümünden sonra yayımlanmıştır.)
  • Über den Dilettantismus (Fragman, Friedrich Schiller ile ortak), 1799
  • Über Kunst und Altertum (6 Cilt, Johann Heinrich Mayer ile ortak), 1816–32

Doğa Bilimi çalışmaları

  • Über den Granit, 1784
  • Über den Zwischenkiefer der Menschen und Tiere, 1786
  • Beiträge zur Optik (Deneme, 2 Cilt),1791/92
  • Renk Teorisi (Tez)- (Zur Farbenlehre), 1810

Otobiyografi çalışmaları

  • Hayatımdan. Edebiyat ve Hakikat (Otobiyografik Çalışma, 4 Cilt)- (Aus meinem Leben. Dichtung und Wahrheit),1811–33
  • İtalya Seyahati (Gezi Yazısı, çevirmen: Göknil Seniha Bedri, 1955)- (İtalienische Reise), 1816/17
  • Kampagne in Frankreich (Rapor), 1822

Doğa bilimi çalışmaları

Goethe’nin tabiat anlayışına uygun olan araç, gözlemleme olmuştur. Mikroskop gibi araç ve gereçlere şüpheyle yaklaşarak şunları dile getirmiştir: “İnsanoğlu kendi kendisine ve kendisi için, zihinsel duyarlılığını kullandığı sürece, en büyük ve en muhteşem araçtır ve deneylerin adeta insandan soyutlandırılmış olması, fiziğin en büyük felaketidir. Suni araçların gösterdiği şeye, doğanın gücünün yetebildiğini sınırlandırarak ve kanıtlamak isteyerek yaklaşması oldukça açıktır.” Goethe, insanı da içerisine dâhil eden tüm ilişkisi kapsamında doğayı tanımaya gayret göstermiştir. Bu sıralarda bilimin kullanmaya başladığı soyutlanmaya karşı, nesnelerin buna bağlı olarak gitgide soyutluk kazanmasından dolayı, kuşkulu bir şekilde yaklaşmıştır. Ancak Goethe’nin deneyimleri modern doğa bilimi ile bağdaşmamaktadır.

Goethe’nin doğa bilimi uğraşıları, Faust dizisi, Die Metamorphose der Pflanzen (Bitkilerin Morfolojik Yapısı) ve Gingo biloba eserleri başta olmak üzere, birçok kez edebiyatında yer almıştır.

Goethe, canlı doğanın sürekli bir değişim içerisinde olduğunu tasvir etmiştir. Bu yüzden bütün türlerin “Ana Bitki”den (Urpflanze) oluşması gerektiğinden yola çıkarak, birbirinden farklı bitki türlerinin ortak bir temel yapıdan ileri geldiğini ortaya koymak için, ilk olarak Bitki Bilimi (Botanik) alanında araştırma yapmıştır. Daha sonra ise, tek tek çiçekler üzerinde yoğunlaşmış; çiçek kısımları ve meyvelerin, sonunda oluşmuş olan yaprakları ifade ettiğine inanmıştır. Yapmış olduğu gözlemlerin sonuçlarını, Versuch die Metamorphose der Pflanzen zu erklaeren (Bitkilerin Morfolojik yapısını açıklama denemesi) adlı dergisinde yayımlamıştır (1790). Goethe, 1780 yılında Anatomi alanında, Anatomi profesörü Justus Cristian Loder ile ortak çalışarak, insan embriyosundaki (zannedilen) ara çene kemiğini keşfetmesiyle büyük bir coşku yaşamıştır. . O zamana kadar sadece memeli hayvanlarda ortaya çıkan ara çene kemiği, insanlarda doğumdan önce, çevreleyen üst çene kemiği ile birleşmektedir. Goethe’nin insanlarda ortaya çıkardığı bu kanıt, -bilim insanları tarafından reddedilen- hayvanlar ile olan akrabalığın önemli bir belgesi olmuştur.

Goethe, 1810 yılında yayımlanan Renk Teorisi (Farbenlehre) adlı eserini, temel bilimsel doğa çalışması olarak ele almıştır ve birçok eleştirmene karşı, buna ilişkin ortaya attığı tezlerini ısrarla savunmuştur. Yaşlılığında ise, bu çalışmalarının edebi eserlerinden çok daha fazla değere sahip olduğunu dile getirmiştir. Goethe, kanıtlamasında Isaac Newton’a Renk Teorisi çalışması ile karşı çıkarak, beyaz ışığın farklı renkteki ışıklardan meydana geldiğini ortaya koymuştur. Kendi gözlemlerinden sonuca vararak, ışığın bölünemez bir birim olduğunu ve renklerin, açık ve koyunun, aydınlık ve karanlığın birleşiminden, hatta bulanık bir ışığın da aracılığı ile oluştuğuna inanmıştır. Örneğin güneş, önüne bir sis tabakası yayıldığında kızıl ışıklar saçmaktadır ve etrafı karanlık düşürmektedir. Bu olayın Goethe döneminden daha önce, Newton’un teorisi ile açıklandığı ortaya koyulmuştur. Renk Teorisi, çoktan bilim dünyası tarafından reddedilmiş olsa da kendi özünde o dönemden sonraki çağdaş ressamları, özellikle Philipp Otto Runge’yi etkilemiştir; buna ilişkin olarak Goethe, Renk Psikolojisi’nin temelini oluşturmayı başarmıştır.

Goethe, Jeoloji (Yer Bilimi) alanında öncelikle, ölümünde 17.800’ün üzerinde taşın bir araya geldiği mineral-koleksiyonunun oluşumunu ele almıştır. Kütle türlerinin somut bilgisi konusunda ise, yeryüzünün maddesel niteliğine genel kanılar getirmek ve yeryüzü tarihine uzanmak istemiştir. Kimya araştırmalarının taze bilgilerini büyük bir ilgi ile takip etmiş ve Jena Üniversitesindeki yetkileri çerçevesinde, bir Alman Üniversitesinde ilk kimya bölümünü kurmuştur.

Goethe soyu

Johann Wolfgang von Goethe ve eşi Bayan Christiane’nin beş çocuğu olmuştur. En büyükleri August dışında, bir tanesi ölü doğmuş, diğerleri ise birkaç hafta ya da gün sonra ölmüşlerdir. August, üç çocuğa sahip olmuştur: Walther Wolfgang (9 Nisan 1818 – 15 Nisan 1885), Wolfgang Maximilian (18 Eylül 1820 – 20 Ocak 1883) ve Alma Sedina (29 Ekim 1827 – 29 Eylül 1844). August, babasından iki yıl önce Roma’da hayatını kaybetmiştir. Eşi Ottilie von Goethe, August’un ölümünden sonra, bir yıl sonra ölen Anna Sibylle adında bir çocuk daha (August’dan olmayan) dünyaya getirmiştir. Çocukları bekâr kalmıştır, böylelikle Goethe’nin birinci dereceden soyu tarihe karışmıştır. Goethe’nin kızkardeşi Cornelia’nın, bugün soy’u hala devam etmekte olan iki çocuğu (Goethe’nin torun yeğenleri) olmuştur.

Değeri ve İlgi Görmesi

Goethe’nin bir yazar olarak kabulü, çarpıcı bir şekilde çeşitlilik gösterir ve eserlerinin edebi-sanatsal anlamlarının çok daha ötesine gider. Bu yüzden, sadece bazı noktalar göz önünde bulundurularak değerlendirilebilmektedir.

Hayatta iken benimsenişi

Goethe 25 yaşında iken çoktan Werther eseri ile şöhretinin doruğuna ulaşmıştır. Eser, her okur sınıfına hitap etmiş ve “din, dünya görüşü ve sosyal politika”ya ilişkin sorunlara eğilerek, büyük bir kargaşaya neden olmuştur. Daha sonraki yayınlar ise, bu sebeple okurun su yüzüne çıkmış beklentilerine karşılık verememiştir. Goethe’nin – Hermann ve Dorothea ve Faust’un ilk bölümü haricinde- daha sonraki eserleri, oluşan edebiyat çevrelerine uygun düşmüştür, fakat orada da tam olarak anlaşılamamış ve fazla basım görmemiştir. Buna bağlı olarak 19. yy’ın başlarında, Goethe’yi azizleştirip efsanevi hale getirerek, sürekli büyüyen bir okur tabakası ve çevresi oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki yıllarda, Goethe’nin evinin, tüm Avrupa’dan edebi okurlarca oluşan bir ziyaretçi akını çekmesi, yazarın yurtdışında da gördüğü ilginin kanıtı olmuştur.

Goethe portresinin değişimi

Goethe’nin değeri, ölümünden sonra ilk defa azalmaya başlamıştır. Vormärz dönemine (1830’lar), Goethe’nin muhafazakâr politik tutumundan daha uygun olan devrim eğilimleri ile Schiller, Goethe’yi gölgesinde bırakmıştır. “Goethe fanatikleri”nin yanı sıra Goethe’yi vatan hainliği, daha doğrusu dinsizlik ile suçlayan milli eleştirmenler (Ludwig Börne) ve kilise eleştirmenleri ortaya çıkmıştır.

Goethe 1860 yıllarından bu yana, Alman okullarında derslere konu edilmiştir.

Goethe Çağı nispeten, 1871’de imparatorluğun kurulmasıyla sona ermiştir. “Yüce” Goethe, kurulan imparatorluğun dehası ilan edilmiştir. Goethe görevlerinin bir derlemesi ve edebi eserler üzerindeki Goethe yazıları ortaya çıkmıştır. Goethe (vakfı) toplumu (Goethegesellschaft) 1885 yılından bu yana, kendisini Goethe çalışmalarının araştırması ve yayılmasına adamıştır; bu topluma, aralarında Alman imparatorluğu çiftinin yanı sıra toplumun yurtiçi ve yurtdışındaki ileri gelenleri de dâhil olmuştur. Goethe çalışmalarına olan ilginin, arkasından genel bir düşünceyle şiir eserlerinin yavaş yavaş kaybolmaya yüz tuttuğu düzgün, hareketli ve zengin, bir o kadar da büsbütün bir ahenk içerisindeki hayatının sanatına nakledilmesi, imparatorluğun Goethe tapınmasına özgü olmuştur. Bu nedenle 1880 yılında yazar Wilhelm Raabe şunları yazmıştır: “Goethe, Alman ulusuna şairanelik vb. şeyleri bırakmamıştır, onlar Goethe’nin hayatından, baştan sona kadar eksiksiz bir insanı tanıma fırsatı bulmuşlardır.” İnsanlar gıpta edilen hayatını örnek alarak, Goethe araştırmalarından, kendi hayatlarının gidişatları konusunda tavsiye ve yararlar çıkarmaya çalışmıştır. Ancak bununla birlikte, toplumun bazı kesimlerinde Goethe tapınmasının gereksizliğini savunan sesler de yükselmiştir.

Gottfried Keller 1884’de şunları dile getirmiştir: “Kutsal isimler, her konuşmaya hükmediyor, her yeni toplum ise Goethe hakkında konuşuyor; fakat artık kendisi okunmuyor, bu nedenle eserleri de artık tanınmıyor ve bunlar hakkında bilgi sahibi olunamıyor”. Friedrich Nietzsche ise 1878 yılında şunları yazmıştır: “Goethe, Alman tarihinde sonu olmayan bir olaydır: Son yetmiş yıldaki Alman siyasetinde, kim Goethe’yi birazcık tasvir etmeye muktedir olabilirdi ki!” Weimar Hükümeti (1919–1933) Goethe’yi, kesinlikle yeni devletin manevi temeli olarak nitelendirmiştir. Goethe Weimar döneminde (Birinci Dünya Savaşı sonrası ile Nazi Almanya’sına kadarki dönem), solcular tarafından eleştirilmiştir: Hermann Hesseşu soruyu dile getirmiştir: “Goethe, sadece orta sınıf kahramanı, madun, kısa süreli, bugün çoktan solmuş olan ideolojinin yaratıcısı olma konusunda, onu hiç okumamış olan saf Marksistlerin tanımladığı kadar var mıydı?”.

Nasyonal sosyalizm, Goethe’yi pek ifade etmemiştir. Onun Hümanizm, Kozmopolitizm anlayışı ve “kişinin kendi başının çaresine bakması ve tüm insanlığı baz alması” olarak oluşturmuş olduğu ideoloji, faşist ideoloji hükmüne baş kaldırmıştır. Alfred Rosenberg, 1930 yılında “Der Mythus des 20. Jahrhunderts” (20. yy.ın Efsanesi) adlı kitabında, “şiirlerde olduğu gibi hayatta da, düşünceye dayatma yapılmasını reddettiğinden ve bağnaz bir fikrin hâkimiyetinden nefret ettiğinden dolayı”, Goethe’nin gelecek “amansız mücadele dönemleri”ne uygun olmadığından bahsetmiştir.

Goethe 1945’ten sonra, her iki Alman devletinde de, “bir yeniden doğuş” dönemine uğramıştır. Geçmiş yıllarda barbarlığın hâkim olduğu Almanya’da, daha iyi ve daha insancıl bir tolumun temsilcisi olmuştur. Fakat doğuda ve batıdaki Goethe, bir benimseme anlayışı olarak farklı izler altında şekillenmiştir. Öncelikle Georg Lukács’ın öncülüğünde, birMarksist-Leninist düşünce ortaya çıkmıştır. Goethe, Fransız Devrimi’nin müttefiki ve 1848–49 devriminin öncüsü; “Faust” eseri ise, “sosyal toplumun oluşması için üretken güç” ilan edilmiştir. Buna karşılık olarak Federal Cumhuriyet’de, geleneksel Goethe portresinden yola çıkılmıştır. 1860’lı yılların sonundan itibaren, “Klasiğin yergisi” eğilimi ön plana çıkınca da Goethe, artık zamana ayak uyduramaz biri olarak anılmıştır.

Müslümanlar, Goethe’nin yoğun İslam uğraşılarından yola çıkarak, zaman zaman onun kendilerinden biri olduğunu düşünmüşlerdir. Bununla birlikte 1995 yılında, Goethe’nin adı İslami hukuk çerçevesinde, ölümünden sonra “Muhammed Johann Wolfgang von Goethe” şeklinde değiştirilmiştir.

Eserleri

Goethe toplumsal ve teknolojik ilerlemeye, insanlık erdemlerini yadsımadan doya doya yaşamaya inanıyordu. Kafka, Goethe’yi “hayat üzerine söylenebilecek olan her şeyi söyleyen biri” olarak tanımlamaktadır. Bununla, onun yapıtlarındaki ayrıntı fazlalığına ve felsefi derinliğe dikkat çekmektedir.[4]

  • 1771: Heidenröslein, şiir
  • 1773: Prometheus, şiir
  • 1773: Götz von Berlichingen, drama
  • 1774: Genç Werther’in Acıları, roman
  • 1774: Der König in Thule, şiir
  • 1775: Stella, tragedya
  • 1782: Der Erlkönig, şiir
  • 1787: Iphigenie auf Tauris, drama
  • 1786: Novella, öykü
  • 1788: Egmont, drama
  • 1790: Bitkilerin Metamorfozu, bilimsel deneme
  • 1790: Torquato Tasso, drama
  • 1790: Römische Elegien, şiir koleksiyonu
  • 1793: Mainz Kuşatması, düz yazı
  • 1794: Reineke Fuchs, fabl
  • 1795: Das Märchen (Yeşil Yılan ve Güzel Lily), peri masalı
  • 1794–95: Unterhaltungen deutscher Ausgewanderten, peri masalları içeren öykü Das Märchen
  • 1795–96 (Friedrich Schiller ile ortak yapıt): Die Xenien, epigram toplaması
  • 1796: Wilhelm Meisters Lehrjahre, roman
  • 1797: Der Zauberlehrling, şiir; Fantasia Film tarafından animasyon haline getirilmiştir.
  • 1798: Hermann ve Dorothea, destansı şiir
  • 1798: Die Weissagungen des Bakis
  • 1798/01: Propyläen, periyodik
  • 1803: Die Natürliche Tochter, Fransız devrimi üzerine bölümler içeren oyun
  • 1805: Winkelmann
  • 1808: Faust, Dramanın ilk parçası
  • 1809: Die Wahlverwandtschaften, roman
  • 1810: Renklerin Teorisi, Bilimsel yazı
  • 1811–1830: Aus Meinem Leben: Dichtung und Wahrheit, 4 parçalık otobiyografik çalışma
  • 1813: Bulgu, şiir
  • 1817: İtalya Seyahati, gezi yazısı
  • 1819: Divan.
  • 1821: Wilhelm Meisters Wanderjahre, oder Die Entsagenden (Wilhelm Meister’s Journeyman Years, or the Renunciants/Wilhelm Meister’s Travels), roman
  • 1823: Marienbad Ağıtı, şiir
  • 1832: Faust, drama
  • 1832/33: Nachgelassene Schriften
  • 1836: Goethe ile Sohbet

İnsan beyninin 10 yaşına kadar sünger kıvamında olduğunu ve bu dönemde temel yetenek ve becerilerle ilgili her şeyi emdiğini söyleyenYard. Doç. Dr. Oktay Aydın bu dönemin çocukların içindeki potansiyeli açığa çıkarma ve yükseltmek için çok önemli olduğunu vurguluyor. Yani çocuğun beynini bir santral gibi düşündüğümüzde bu santrali 50 hatla kullanmak yerine bin hatlık bir merkeze dönüştürmek mümkün.

çocuklar

Ancak bunu yaparken beynin nasıl işlediğini çok iyi bilmek gerektiğini belirten Aydın “Okul öncesi süreçte aklına gelen her davranışı yapmaya çalışan çocuk, ilköğretim döneminde daha mantıklı ve kontrollü davranışlar geliştirir. Bunu sadece büyüme ile açıklamak mümkün değil. Aslında buradaki değişikliğin sağ ve sol beyindeki tepkilerden kaynaklandığını bilmek ebeveynlerin yapacağı pek çok yanlışı da önleyebilir. Çünkü beyni bilmeden çocuğun davranışlarını yorumlamak pek çok hataya neden oluyor. Çocuğun birçok davranışı ile ilgili ‘vurdumduymaz, saygısız, saldırgan, tembel vb.’ nitelemeler yapılabilir. Oysa bu tepkiler çocuğa özgü değil, bulunduğu yaşa uygun davranışlar” diyor. Oktay Aydın’ın çocukların 10 yaşına kadar beynini geliştirecek 10 yöntem ve bu konudaki tavsiyeleri ise şöyle :

ARDIŞIK RAKAMLARLA İŞLEM YAPTIRIN

matematik ve çoçuk

Okul öncesinden başlayıp ilkokulu bitirinceye kadar çocuklara oyunlaştırılmış ortamlarda dikkat ve bellek çalışmaları yaptırılmalı.Dikkat ve bellek çalışmaları sanılanın aksine sadece bu konuda sorun yaşayan çocuklar için değil, bu yaştaki tüm çocuklar için gerekli.Ardışık olarak verilen sayı ve sözcük kümelerini tekrar etmek.(Örneğin, 3-0-9-8, araba-toprak-masa-deniz gibi. Giderek sayı ve sözcük sayısı artırılarak uygulama devam ettirilebilir.) İki resim arasındaki farkları bulmak. Anlamsız cümleleri söyleyip tekrarlamasını istemek gibi uygulamalar yapılabilir. (Örneğin, “Gökyüzünde yürüyen evin yaprakları mutluydu.”)

PARMAKLARIYLA DEĞİL AKILDAN HESAP YAPTIRIN

matematik_ve_çocuk

 

Akıldan hesaplama egzersizleri de beyin açısından oldukça etkili.Çocuğun yaşına uygun yönergeler verin ve hesaplamayı parmaklarıyla değil, akıldan yapmasını isteyin. Uygulamayı, zorluk düzeyini artırarak ve zenginleştirerek tekrarlayın. “İki elman var, iki elma da ben verirsem, kaç elman olur?” “Üç elman var, ikisini ben alıp yesem, kaç elman kalır?” “Dört elman var, birini ben yedim, birini de arkadaşın yedi, toplam kaç elman kalır?” “Beş elman var, iki elma daha verdim, bir elmanı da arkadaşına verdin, kaç elman olur?” “28+12+7=?” “33-6+5=?”

SES VE GÖRÜNTÜSÜNÜ KAYDEDİP İZLETİN

çocuk ve ses

 

Çocuğun günlük bir  faaliyetini, oyununu, hareketini görüntülü olarak kaydedip daha sonra izlettirin. Bu çocuğun kendini dışarıdan görmesi ve izlemesini sağlar.İzleme sürecinde, olumsuz herhangi bir yorumun yapılmaması son derece önemlidir. Sadece, çocuğun kendisi ile ilgili söylediği şeyler olursa dinleyin ve söylediklerinin özünü ona tekrar edin. Ya da belirli bir konuyu öğrenme aşamasındayken, konuyu sesli olarak okuyarak veya anlatarak ses kayıt cihazına kaydedin ve dinlemesini sağlayın. Böylece, okurken/anlatırken ve kendi sesinden dinlerken tekrar tekrar öğrenme gerçekleşir. Ayrıca, uygulama çocuklara ilgi çekici geldiğinden ders çalışma motivasyonlarını da artırıyor. Kendi sesimizi dinlemenin yaratacağı sempati de öğrenme sürecimizi kolaylaştırıcı bir başka etkendir. Uygulamanın bir başka şekli de, tanıdığı, sevdiği kişinin konuyu okurken ya da anlatırken kaydedilmesi ve onun izlenmesi yolu ile olabilir.

SÖZCÜKLERİ TERSİNE ÇEVİREREK OKUTUN

okuyan-çocuk

 

Tersine çevirme işlemi zorlayıcı olduğu için beyni geliştirir. Sözcükleri, verilen sayıları, işlemleri, olayları, hareketleri vb. tersine çevirin. Mesala “araba” sözcüğünü ya da “8-2-5 sayılarını” tersten okumasını isteyin. Çocuğunuzla “20’den geriye doğru 2’şer say” “56’dan geriye 7’şer say” “Labirenti sondan başa doğru çizerek tamamla” gibi alıştırmalar yapabilirsiniz.

ANLATTIKLARININ RESMİNİ ÇİZDİRİN

res,m çizen çocuk

Beyin girdi-işlem-çıktı süreci ile çalışıyor. Dışarıdan gelen bilgiler üzerinde bir dizi işlem yapan beyin, onları konuşma, yazma, okuma, hareket etme vb. çıktılara dönüştürüyor. Baktığı resmi anlatma, anlatılan öykünün resmini yapma, resimde gördüklerini canlandırma, dinlediği şarkının resmini yapma gibi pratikler beynin kapasitesiniartırıyor.

İSTEKLERİNİZİ TEKRARLATIN

tekrarlayan çocuk

Çocuklar, çoğu zaman kendisinden yapılması istenen şeyi ya hatırlayamaz ya da nasıl yapacaklarını şaşırırlar. Bu nedenle dinleme, işitsel dikkat, sıralama gibi becerilerinin gelişimini sağlamak için onlara bir ile dört aşamalı isteklerde bulunun ve bu isteklerinizi tekrar etmesini isteyin. Örneğin: “İstersen önce kitabını çıkarıp resim yapabilir, sonra oyuncaklarınla oynayabilirsin” gibi bir yönerge verdikten sonra “Hadi tekrar et bakalım senden ne yapmanı istedim” deyin.

BİR SANAT DALI İLE İLGİLENMESİNİ SAĞLAYAN

Little girl smiling at piano keyboard

Çocuğun farkındalık, fiziki ve ruhsal gelişimini etkileyecek ve daha estetik fizik ve düşünce yapısına ulaşabilmesi için hobi amaçlı bile olsa , resim, dans, bale, müzik (Gitar, keman, piyano, bağlama, Akordeon, Bateri, ritm aletleri  v.b.)  bir sanat dalı ile ilgilenmesi için teşvik edin. Bunu yaparken mümkün olduğunca ilgisi olan bir alanı seçmeye çalışın ve amaç olarak sanatçı olmasını değil bir hobi edinmesi düşüncesi ile yapın. Beklentilerinizi onu strese sokacak bir düşünce ile yapmayın beyinin daha işlevsel olması için çaba harcayın ve teşvik edin.

5N1K KURALINI UYGULAYIN

kitap-cocuk

Kitap okuma çocukların gelişimleri açısından çok önemli. Ancak, kitabı sadece okumak yeterli değil. Okuma, beyne girdi sağlıyor ama çıktı sağlamıyor. Oysa beyin çıktılarla daha fazla geliştiği için okunan metnin anlatılması çok daha etkili. Okumalarda kısa metinden başlayıp aşamalı olarak uzun metinlere doğru gidilmelidir. Çocuğunuzdan öncelikli olarak serbest anlatma (çocuğun kendi istediği gibi anlatması) değil, yapılandırılmış anlatma (5N1K) yapmasını isteyin. Böylece,çocuğun zihninde belirli bir okuma sistematiği kodlanmış oluyor. Bu okuma ve anlatma sistematiği yerleştiğinde, çocuğunuz görsel (metni okuyabiliyorsa) ve işitsel dikkati (metin kendisine okunmuşsa), okuduğunu anlama becerileri gelişiyor ve kısa süreli hafızası daha da güçleniyor.

 

 

ÖĞRENDİKLERİNİ BİR ARKADAŞINA ANLATSIN

dedikodu

Öğrenmenin en iyi yolu öğretmedir. Beynimiz, dışarıdan gelen birçok bilgiye lokal bölgelerle tepki verirken öğretme eyleminde neredeyse topluca tepki veriyor. Bu nedenle, çocuğunuzla bir arkadaşını “öğrenme/öğretme partneri” olarak tanımlayın. Derslerden sonra çocuğunuz, partneri olan arkadaşıyla öğrendiklerini paylaşsın ve ona aklında kalanları anlatsın. Öğrendiklerini arkadaşına anlatırkenbeyni daha yoğun şekilde harekete geçecek ve öğrenme kapasitesi belirgin şekilde artacaktır.

BAKTIĞI RESMİ CANLANDIRSIN

resim-cocuk

Beynimize gelen uyarıcıların büyük çoğunluğu görsel alana (occipital lob) ulaştığı için öğrenmede görsel unsurlar son derece önemli. Etkili öğrenme için etkili görsel canlandırmalar yapılması gerekiyor.Çocuğunuza gözleri kapalıyken bir öykü, konu okuyun ya da anlatın. Bu anlatım süresince gözlerini hiçbir şekilde açmamasını isteyin. Konu bittiğinde, öykü ya da konu ile ilgili sorular sorun. Gözlerini açmadan bunlara yanıt vermesini isteyin. Bir başka uygulamada da çocuğunuzabelirli bir resim, şekil, tablo, grafik, formül, obje göstererek belli bir süre bakmasını isteyin. Baktığı şeyin zihinsel olarak “fotoğrafını çekmesini” söyleyin. Daha sonra gözlerini kapatarak az önce baktığı şeyi zihninde görüntülü olarak canlandırmasını isteyin.

HOŞ KOKAN BİR ODADA DERS ÇALIŞSIN

cocuk-ve-kokular

Koku, beyinde duyguların merkezi olarak tanımlanan limbik sistemidoğrudan etkilediği için kendi başına olumlu ya da olumsuz bir duyguyu harekete geçirebilir ve buna bağlı olarak tepkilerimizi de etkileyebilir.Güzel ve hoş kokular olumlu duyguları, rahatsız edici kokular ise olumsuz duyguları tetikler. Koku çocukların ders yaptığı ortamlardaolumlu bir uyarıcı olarak kullanılabilir. Çocuğun kokulara karşı sağlığını etkileyecek bir hassasiyeti yoksa, ders çalıştığı odaya çalışmadan önce hoşuna giden bir koku sıkılarak olumlu duyguları harekete geçirilebilir.

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN SAĞ BEYNİ ÇALIŞIR

ilkokul_ogrencileri

Okul öncesi ve ilkokul dönemi çocuklarının temel farklılıklarından biri de düşünme şekli. Okul öncesi çocuklarda sağ beyin baskın olduğu için, kurallara bağlı kalmaksızın düşünürler. Akıllarına geleni söylerler. İlkokula gelindiğinde ise düşünce yapısında da gelişmeler olur veçocuk daha mantıklı, kurallı düşünme becerisi geliştirir. Bu çocuklar genelde daha akıllıca konuşan, dili daha iyi kullanabilen, gerçeği algılamada daha başarılı olan bir performans sergiler. Bu beceri de daha çok sol beynin bir fonksiyonudur. Eğitimsel açıdan her iki beyni koordineli şekilde kullanmak en iyi olanıdır. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin, çocuklara, her fırsatta sağ ve sol beyin yarıkürelerini birlikte çalıştıracak etkinlikleri yaptırmaları gerekiyor. Örneğin, piyano, bateri çalmak, sağ el ile sol kulağı gösterme, sol el ile sağ ayağa dokunma gibi oyunlar, belirli bir hareketi taklit etme, yapılan bir hareketi anlatma vb. çalışmalar bu anlamda yararlı olacaktır.

 

HANGİ YAŞTA HANGİ BECERİLER GELİŞİYOR ?

0-1 yaş anadil

0-2 yaş görme, işitme, tat alma vb. duyular

1-4 yaş matematik ve mantıksal yetenekler

5 yaşına kadar genel zeka

3-10 yaş müzik yeteneği

0-10 yaş yabancı dil

Alın bölgesi gelişmediği için ergenler agresif oluyor. Beyin arkadan öne doğru geliştiği için en son alın korteksi (prefrontal korteks) gelişiyor ve alın korteksinin olgunlaşması 20’li yaşlara kadar devam ediyor. Ergenlik döneminde duyguları ve hareketleri baskılayan ve kontrol eden alın bölgesi tam gelişmediğinden, ergenler ilişkilerinde çatışmacı ve eleştirici bir dil kullanıyor. Kaygı düzeyleri de yüksek olduğu içinagresif davranışlar sergiliyorlar. Yaş ilerledikçe bu davranışlar yerini sakin ve kontrollü hareketlere bırakıyor. Halk arasında davranışlardaki olgunlaşma olarak ifade edilen bu süreç aslında beyindeki olgunlaşmanın bir sonucu. Çocukların da doğumdan itibaren sürekli hareketli olması, içinden geçeni hemen yapmak istemesi, duygularının götürdüğü yere gitmesi ve şimdiki zamanı yaşaması gibi birçok davranışı, beynin arkadan öne doğru gelişmesinden dolayı yaşanan bir durum.

21 yaşında dünyanın ön önemli müzik okulu Berklee’de profesör unvanı kazanan cazın ünlü ismi Esperanza Spalding, İstanbul’a geliyor. 3 Şubat’ta Cemal Reşit Rey’de sahne alacak olan Spalding, caz dalında Grammy alan ilk isim.

Esperanza Spalding

Henüz 30 yaşında ve kariyerine dört Grammy Ödülü sığdırmış, son yılların en genç caz süperstarı Esperanza Spalding, bu yıl ikincisi gerçekleşecek CRR Caz Şubatı konserlerinin yıldızı olacak. Sanatçı, 3 Şubat’ta sahneye çıkacak. İkinci Caz Şubatı konserlerinin açılışını 1 Şubat’ta, “Cazın Bakülü Prensesi” olarak bilinen meşhur Aziza Mustafa Zadeh yaparken, 3 Şubat’ta Obama’nın da favorisi Spalding ile buluşuyoruz. Genç bir bas virtüözü, besteci ve şarkıcı olarak Esperanza Spalding, eleştirmenlere göre cazı yeniden parlatan isimlerden biri ve özellikle Radio Music Society albümüyle radyo dostu caz şarkılara da imza atarak, uzun zamandan sonra caz dünyasının hızla parlayan tek yıldızı oldu.

36 YIL SONRA İLK KEZ O KAZANDI

Esperanza-Spalding

2011 yılında yayınladığı üçüncü stüdyo albümü Chamber Music Society albümüyle 53’üncü Grammy ödüllerinde, tam 36 yıl aradan sonra “En İyi Çıkış Yapan Sanatçı” ödülünü alan ilk caz şarkıcısı olarak büyük bir sürpriz yapan Spalding, aynı zamanda bu ödülü alan ilk caz müzisyeni olarak da müzik tarihine adını yazdırmış oluyor. Sürpriz ödülle aynı kategoride aday gösterilen ve bir pop fenomeni haline gelen Justin Bieber’a ve kendilerine “Belieber” diyen milyonlarca hayranını soğuk bir duşla kendine getiren Spalding, 2011 yılında ayrıca Boston Müzik Ödülleri, “En iyi caz sanatçısı” ödülüyle de itibarına itibar katmış oldu.

İNGİLİZCE, İSPANYOLCA VE PORTEKİZCE SÖYLÜYOR

esperanza-Spalding1Esperanza Spalding’i, eleştirmenler dünyaca ünlü Berklee müzik okulunun en yetenekli mezunlarından biri olarak övüyor. Spalding, burslu okuduğu ve başarıyla tamamladığı okulunun en genç hocalarından biri olarak da ayrıca Berklee müzik okulun tarihine geçmiş durumda. İngilizce, İspanyolca ve Portekizce şarkılar söyleyen Spalding’i ilk olarak 19’uncu İstanbul Caz Festivali’nde izlemiştim ve CRR Caz Şubatı için gün sayıyorum. Spalding, son olarak 2013 Grammy Ödülleri gecesinde En İyi Caz Vokal Albümü Ödülü alan Radio Music Society isimli albümünün satış başarısıyla da popüler müzik piyasasında caza uyandırdığı ilgiyle caz dünyasının da sevgilisi. Esperanza Spalding’in, Bruno Mars’ın Grammy Ödüllü ve 2013 yılının en çok satan albümleri arasına giren Unorthodox Juke Box albümünde Old & Crazy isimli şarkıda nefis bir düete de imza atmıştı. Spalding yeni yılın caz hediyelerinden olacak.