Şunun için etiket arşivi: urla

kulaktan kulağa dilden dile öyküler afişTürk Kulak Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği tarafından düzenlenen “Kulaktan Kulağa Dilden Dile Öyküler Yarışması” açıklandı.

YARIŞMA KURALLARI

  1. Yarışma herkesin katılımına açıktır. Her yaş ve meslek kümesinden konuya ilgi duyanlar yarışmaya katılabilir.
  2. Öykülerin konusu her türlü kulak, burun ve boğaz hastalıklarıyla ilgili olmalıdır.
  3. Yazılacak öykü bir hikâyenin temel unsurlarını (Olay, yer, zaman ve kişi) içermelidir.
  4. Yarışmaya katılan öyküler hiçbir yerde yayımlanmamış ve ödül almamış olmalıdır.
  5. Başvuru için öykü ve kimlik dosyası olmak üzere elektronik ortamda iki dosya [email protected] adresine gönderilmelidir. Başvurular sadece elektronik ortamda kabul edilecektir.
  6. Öykü dosyası: Öyküler Microsoft Office Word programıyla A4 kağıt boyutunda, bir buçuk satır aralığıyla, 12 punto, Times New Roman karakteriyle beş sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek öyküyü içeren MS Word dosyasının adı öykünün adı olmalıdır.
  7. Kimlik dosyası: Öykü yazarının “adı-soyadı, yaşı, cinsiyeti, mesleği, telefon numarası, e-posta adresi, posta adresi ve yaşadığı il” bilgilerini içermelidir.
  8. Yarışmanın son başvuru tarihi 1 Eylül 2015 tarihidir.
  9. Sonuçların resmi duyurusu 28 Ekim-1 Kasım 2015 tarihlerinde yapılacak olan 37. Türk Ulusal Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Kongresinde ilan edilecek ve ödüller verilecektir.
  10. Kişiler sadece bir öykü ile yarışmaya katılabilirler.
  11. Ödül olarak:
  • Birinciye: 2.500 TL
  • İkinciye: 1.500 TL
  • Üçüncüye:  1.000 TL

değerinde çek verilecektir.

  1. Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır.
  2. Yarışmaya katılan öyküler, gerek görüldüğü takdirde, telif hakları Türk Kulak Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneğinde olmak kaydıyla yazarın adıyla yayımlanabilecektir.
  3. Yarışmaya katılan yazarlara (Yayınları bastırılıp çoğaltılmış olsa da) telif ücreti veya ücret yerine geçecek herhangi bir karşılık ödenmeyecektir. Yalnızca öyküleri kitaplaşanlara, kargo bedeli tarafımızca karşılanmak kaydıyla, üç adet kitap hediye edilecektir. Yarışmaya katılan yazarlar eserleriyle ilgili telif haklarını Türk Kulak Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneğine devredeceklerdir.
  4. Değerlendirme jürisinde görev alan kişiler, bu kişilerle birinci dereceden kan bağı olanlar ile onların yakınları yarışmaya katılamazlar.
  5. Eserlerin yazımında Türk Dil Kurumu (TDK) Yazım Kılavuzu’na uyulmalıdır.
  6. Eserler milli ve manevi değerlere, genel ve evrensel ahlak ile insanlık ilkelerine uygun olmalıdır.
  7. Yarışmaya katılan eserlerin, intihal (çalıntı) olması, suç unsuru içermesi vb. durumlarda (yayınların) içindeki tüm bilgilerin hukuki ve cezai sorumluluğu yazarlarına ait sayılacaktır.
  8. İhtilaf halinde Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri yetkilidir.
  9. Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılacaktır.
  10. Yarışmayla ilgili her türlü duyuru www.kbb.org.tr adresinden ilan edilecektir.

Leonardo Da Vinci’nin genel olarak uyduğu prensipleri öğrenince başarmak için gereken özellikleri de görmüş oluyoruz adeta.

da-vinci-profile-650x325

 

1) Curiosita (Merak)

1 merak

Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve devamlı öğrenme için acımasız bir arayış anlamına gelir. prensibi açıklayıcı olarak ” büyük beyinler büyük sorular sorarlar” cümlesini kullanabiliriz. Da vinci ruhunun dinamosu devamlı olarak öğrenme arayışında olmaktır. Bunun için hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir. Leonardo bu konuda ” tıpkı demirin kullanılmama nedeniyle pas tutması ve durgun suyun kokuşması veya soğuğun buza dönüşmesi gibi, kullanılmadığı sürece zekamız ziyan olur.” demiştir.

2) Dimastrazione (İspat)

2 Dimastrazione-ispat

 

Bilgiyi deneme yolu ile test etme, sebatkarlık ve hatalardan ders alma arzusu anlamına gelir. Öğrenmek tek başına yeterli değildir. Öğrenilen her şey mutlaka denenerek test edilmeli, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir. Bunun için bizden önce ortaya atılmış her türlü teoriye, bize sunulmuş her türlü bilgiye ilk başta şüpheli yaklaşmalı, onu elimizdeki ve elde edebileceğimiz imkanlarla yeniden test etmeli, daha önce yapılmış hataların farkına vardığımızda üstüne giderek doğru bildiğimizi ispata çalışmalıyız.

Tüm zamanların en büyük dahisi kabul edilen leonardo bile büyük hatalar ve şaşırtıcı gaflar yapmıştır. Kendiside bu konuda “bana öyle geliyor ki bütün kesin kanaatlerin anası olan deneye dayanmayan, kökeni veya vasıtaları birinci elden, denenmemiş veya beş duyudan biriyle sınanmamış bilimler yararsız ve hatalarla doludurlar” demiştir. Bunun için hatalardan, önümüze çıkan güçlüklerden ders alarak, öğrendiğimiz her yeni bilginin doğruluğunu mutlaka test edip ondan sonra hafızalarımıza kazımamız gerekir.

3) Sensazione (Hissetme)

3 Sensazione-Hissetme

 

Duyguların özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi anlamına gelir. bir önceki bilginin test edilmesinin esas olduğu açıklanmıştı. İşte bu testlerin yapılması insanın görme, duyma, tat alma, dokunma ve hissetme duyuları ile yapılır. Bu testlerin başarılı olması için bu duyguları geliştirmek esas olmalıdır. insanın doğduğu gibi duyularını sabit tutması başarıyı tökezler. Bu amaçla duyularımıza hitap eden her türlü dış etkeni algılama, anlama ve öğrenme çalışmaları, pratikleri yapmalıyız. Mzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. değişik yiyecek ve içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalı, canlı, cansız varlıkları hissetmeli, onları tüm beden ve duyularımızla algılamaya çalışmalıyız.

4) Sfumato (Pus)

4 pus

 

Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına gelir. Güçleri uyandırıp deneyimleri artırırken ve duyular geliştirilip kesinleştirilirken mutlaka bilinmeyenlerle karşılaşılacaktır. İşte insanın zihnini bu belirsizliklere karşı açık bulundurması yaratıcı potansiyelini serbest bırakmasının tek ve en güçlü gizidir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda sükunetimizi koruyarak etkili ve sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz. Kısaca koşulların her gün değiştiği dünyamızda her an bir şeylere şaşırmaya, fazla heyecan göstermemeye ortaya belirginlerden çok belirsizlikler çıkacağına kendimizi hazırlamalı ve alıştırmalıyız.

5) Arte/Scienza (Bilim & Sanat)

Arte-Scienza -Bilim -Sanat

 

Bilim ve sanat, mantık ve hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi, “bütün beyin” ile düşünme anlamına gelir. Prensibin özü kişinin beyninin tümünü kullanmasıdır. Hiçbir insan tek bir yeteneği veya birkaç yeteneği olan biri değildir. her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir. Yaşadığı ortam, koşullar, çevresindeki insanlar, kişinin beyninde ilgili bölümlerin gelişmesine neden olur. Fakat asıl olan insanın kendisinin beyninin tümü ile düşünerek tüm yeteneklerini geliştirmesidir. Bunun için günlük yaşamda yaptığımız her şeyi çok yönlü düşünmeliyiz. onunla ilgili her türlü ince ayrıntıya girmeliyiz. Elimizdeki işi hem bilim hem de sanatsal olarak değerlendirip, bilim ve sanat kurallarına uygun ve aynı zamanda mantık kurallarına uygun ve hayal gücümüzü zorlayıcı şekilde ortaya koymalıyız. Mesela bir at resmi çizeceğimiz zaman hayal gücümüzü çalıştırmalı, mantığımıza uygun çizmeliyiz. Çizerken sanatsal açıdan bakmalı ama bilimsel olarak at anatomisine uygun çizmeliyiz.

6) Corporalita (Vücudi Olma)

Corporalita -Vücudi Olma

 

Zerafetin her iki elide aynı şekilde kullanabilmenin fitressin ve dengenin sağlanması anlamına gelir. Kişinin başarılı olması için öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etkende insanın sağlıklı, zarif ve dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat etmeli ve sağlığını korumalıdır. Kısaca tüm organlarının düzenli ve dengeli çalışmasına dikkat etmeli, organlarının kullanım kapasitelerini devamlı ve metotlu olarak geliştirmektir.

7) Connessione (İlişkilendirme)

7 Connessione -İlişkilendirme

Bütün olanların ve her şeyin ilişkisini anlamak ve değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Bu prensip daha önce sayılan altı prensibin sebep ve sonuçlarını ilişkilendirmeyi, bir arada değerlendirmeyi anlatır. Kısaca yaşadığımız her şeyi bir biriyle olan ilişkisini anlama çalışmalı, her şeyi bir arada değerlendirmeliyiz. Bu bölümde anlatılan yedi da vinci prensibini hayata uygularken şu sorular sorulmalıdır;

– Doğru soruları soruyor muyum?
– Hatalarımdan ve tecrübelerimden ders alma yeteneğimi nasıl geliştirebilirim, düşünme bağımsızlığımı nasıl geliştirebilirim?
– Yaşım ilerlerken duyularımı keskinleştirmek için planım nedir?
– Yaşamın paradokslarını göğüslemek için yaratıcı gerilimi muhafaza yeteneğimi nasıl geliştirebilirim?
– İşte ve evde bütün beynimle düşünebiliyor muyum?
– Vücut ve zihnin dengesini nasıl geliştirebilirim?
– Yukarıdaki bütün unsurlar nasıl birbirine uyar? Her şey her şeye nasıl bağlanır?

Dünyanın uzmanlaşma ve dallarına ayrılma yolunda hızla ilerlediği bir dönemde, yaratıcının verdiği yaratıcılık özelliklerimizi geliştirerek, yaşamımızı kolaylaştırmaya olan ihtiyacımızı bize sağlayacak da vinci ruhunu kullanmak hiçte zor olamayan bir yöntemdir.

Kaynak : habermass.com

Bu buluşlar sadece iletişimin değil, insanlık tarihinin de gelmiş geçmiş en büyük devrimleri arasında yer alıyor. İletişim bizi bugünlere getirdi bakalım kronolojik olarak nasıl bir gelişim izlemişiz.

M.Ö 4000 – 1200Alfabe

Alfabe

İnsanın konuşmasının ardından bilgileri kaydetmeyi sağlayan alfabe, konuşmadan sonraki en büyük atılımdır. 

Alfabenin doğuşu, yazının doğuşuyla eş zamanlıdır ve Sümerlere yani günümüzden 5000 yıl önceye tarihlenir. Bilindiği üzere buna çivi yazısı (cuneiform) adı verilir. Çivi yazısına benzer simgelerle Sümerler’i takip eden (Asur, Babil, Elam, Akad, Hitit vs.) birçok Mezopotamya uygarlığı; dillerini kâğıda, taşa, toprağa dökmüşlerdir.

Çivi yazısının ardından Eski Mısır’da hiyeroglifler ortaya çıkmıştır. İlk çıkışındaki kullanım özellikleriyle ideogramatik yazı mantığı taşımaktadır.

Modern alfabenin kökeni, Fenikelilere dayanmaktadır. Fenikeliler, bu alfabeyi Mısır alfabesinden esinlenerek oluşturmuşlardır. Fenike alfabesi, Fenikelilerin tüccar olmasının da yardımıyla bütün Akdeniz çevresine yayılmıştır. Arapların, Yunanların, İbranilerin ve Latinlerin alfabeleri hep Fenike alfabesinden türemiştir.

M.Ö 550Posta Servisi

Posta Servisi

İlk gerçek posta işlemleri Persler tarafından geliştirilmiştir. Pers Kralı Büyük Kiros (MÖ 550) ve onun halefi Darius dönemlerinde posta sistemine rastlanmıştır.

Günümüze en yakın sistem Roma Döneminde oluşmaya başladı, Roma’da ilk posta sistemi Augustus Ceasar döneminde kuruldu. İki tür olan posta teşkilatında kraliyet postası hızlı atlarla çekilen ve aydınlatmalı araçlarla yapılırken, öküzlerin çektiği kağnılarla yapılan posta işleri de diğer hükûmet görevlilerince kullanılıyordu. Roma’da henüz sivil posta teşkilâtı yoktu ve posta devlet haberleşmesi için kullanılıyordu.

M.Ö 200 Kâğıt

Kâğıt

Çin’de MÖ 2. yüzyıla ait, bugünkü modern kâğıdın temsilcisi olarak sayılabilen eski arkeolojik parçalar bulunmuştur. 

Kâğıdın yapım süreci, Çinli Cai Lun’a atfedilir. Kâğıda etkili bir alternatif ise ‘ipek’tir ve Altınçağ’da Çin, büyük miktarda İpek ihracatı yapan ülke konumundaydı. 13.yüzyıl Orta Çağ’da kâğıt, Çin’den Orta Doğu ve Avrupa’ya yayıldı ve burada ilk suyla çalışan kâğıt fabrikaları inşa edildi. 19. yüzyılda sanayi üretimine geçilmesiyle birlikte maliyet düştü. Kâğıt önemli oranda kitlesel bilgi alışverişine katkılarda bulundu. 1844 yılında, Kanadalı mucit Charles Fenerty ve Alman FG Keller bağımsız ağaç liflerinin hamurlaştırılması sürecini geliştirdi.

1438 Gutenberg Baskı Makinesi

Gutenberg Baskı Makinesi

Büyük mucit Johann Gutenberg, iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438’de Avrupa’ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir. Bu, yüzyıllardır Çin ve Kore’de kullanılmaktaydı.

1792 Semaphore (Semafor)

Semaphore (Semafor)

(İşaret verme aleti)  (Bayrakla iletişim yöntemi)

Fransa genelinde mekanik kollarla tepesinde 566 kule bayrak olarak Claude Chappe tarafından asker ve hükûmet için geniş mesafelerde hızlı mesaj göndermek için, ilk optik semafor sistemi icat edildi. Gemiler arasında görsel olarak haberleşmeyi sağlayan bu sistemin kullanımında, telsizin icat edilmesiyle birlikte büyük ölçüde azalma görülmüştür. Askeriyenin yanı sıra dağcılıkta da konuşarak haberleşmenin zor olduğu yerlerde, semafor kullanılmaktadır.

1840  Mors Alfabesi

Mors Alfabesi

Mors alfabesi veya Mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan yöntemdir. 1832’de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu ve ilk olarak 1837’de kullanılmaya başladı. İlk Mors alfabesi, kullanımının zorluğundan dolayı zamanla değişikliklere uğrayarak kullanımı daha kolay hale getirilmiştir.

Mors alfabesiyle 24 Mayıs 1844’te gönderilen ilk mesaj İncil’den yaratıcının büyüklüğünü bildiren bir cümleyi içeriyordu. 

1880 Telefon

Telefon

Telefon sözcüğü Eski Yunanca Telos “Uzak” ve Phone “Ses” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aleti, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafından geliştiren radyofon isimli aygıttır. İki bilim adamı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880 günü gerçekleştirdiler. Verici Washington’da, 13. Cadde’deki Franklin Okulu’nun tepesine konmuştu.

Türklerde ilk telefon Osmanlı Devleti’nde 1908 yılında uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 yılında hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emriyle 1926 yılında Ankara’da kuruldu.

1896 kKablosuz (Wireless) İletişim

Wireless İletişim

Guglielmo Marconi kablosuz mesajları iletmek için elektromanyetik radyasyon kullanarak bir sistem geliştirme fikrini Tesla, Oliver Lodge ve J.S. Stone gibi isimlerin çalışmaları üzerine geliştirdi. 1895 yılında 2.5 km bir mesafeye sinyaller gönderdi. 1901 itibariyle, Atlantik okyanusundan iletişimi başardı.

Tesla, kablosuz iletişimi, yani radyo dalgalarını patent altına almak için başvuruda bulunan ilk isimdi

1923 Televizyon

Televizyon

Televizyon 1923 yılında, John Logie Baird tarafından İngiltere’nin Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayınlanmıştır. Başlangıçta noktalar halinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir.

Baird’in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde Marconi – Emi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de üretildi.

1930’ların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya ve geniş kitlelere hitap etmeye başladı. Örneğin 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları Almanya’da evlerdeki televizyonlardan izlendi.

1969 ARPANET

ARPANET

ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network, Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi Ağı), yeni adıyla DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency, ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı) için soğuk savaş sırasında geliştirilmiş dünyanın ilk çalışan paket anahtarlama ağı olmasının yanı sıra internetin de atasıdır.

Araştıma ve araştırmacıları birbirine bağlamak amacıyla geliştirilen ARPANET, daha sonraları Internet’in gelişmesine yol açan TCP/IP protokolünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ve artık internet var.

Kaynak: line.do

Hepimiz bazı durumları anlatmak veya durumu pekiştirmek için zaman zaman deyim kullanırız. Peki bu deyimlerin nereden çıktığını biliyor muyuz, ya da düşündük mü? bir kaç deyimin ilginç çıkış öyküsünü paylaşalım istedik buyurun deyimlere.

deyimler

1. Çizmeden Yukarı Çıkmak (Çizmeyi Aşmak).

(Bilmediği işe, yetkisi dışındaki konuya karışmak anlamında bir deyim.)

19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris’te bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.

-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.

-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.

-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?

-Ben kunduracıyım, çizme dikerim.

Deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,

-Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!

2. Avucunu Yala.

(‘Beklediğin olmadı; umduğunu bulamadın’ anlamında kullanılan bir deyim.)

Bu deyim, kışın karlı ve soğuk havalarda inine kapanarak, tabanlarının altını yalamak suretiyle karın doyurmaya uğraşan ayıların hareketinden alınmadır. Çünkü ayılar kışın arasa da yiyecek bulamaz hareket edecek olsa da, boşuna enerji tüketmiş olur. Bunu iyi bilen ayılar kış uykusuna yatar. Ayağını yalamakla yetinir yazın gelmesini bekler. Başka yapacak bir şeyi yoktur.

3. Güme Gitmek.

Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken “HOOOPPP GÜM” şeklinde nara atarlarmış.Ancak aynı “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında,günahsız yere hapse götürülüyor anlamında “Adamcağız güme gitti, yazık oldu” demiş.

4. Çam Devirmek.

(Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyim.)

Zengin bir adamın, Göztepe Erenköy taraflarında, sekiz on dönüm bahçeli, büyük bir köşkü varmış. Adam bu bahçenin bir köşesine bir bina daha yaptırmaya karar vermiş. Eski binalar hep ahşap yapıldığı için, gereken keresteyi tomruk halinde getirtmiş ve inşaat yaptıracağı yere istif ettirmiş. Bu tomrukların içinde çam, gürgen, meşe ve ceviz ağaçları da bulunuyormuş. Sayfiye mevsimi olmadığı için Nişantaşı’ndaki konağında oturan zengin adam bir sabah, köşküne gitmiş ve köşkün saf bekçisine emir vermiş:

-Bir hızarcı bul, bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır demiş.

Saf uşak da efendisinin emri üzerine hızarcıları bulmuş. Çam tomrukları yerine, köşkün bahçesinde ne kadar kıymetli çam ağacı varsa kestirip devirmiş. Bu akılsız uşağın adı, çam deviren uşak kalmış.

5. Çadırını Başına Yıkmak.

Osmanlı hükümdarları, sefer esasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlarmış. Bu hareket iktidardan düşme manâsına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya’dan itibaren uygulanmıştır. Fatih’in,Karaman seferi sırasında Mahmud Paşa’nın;Yavuz’un da çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmed Paşa ile Dukaginoğlu Ahmed Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.

6. Saman Altından Su Yürütmek.

Vaktiyle bir ova köyünde köylüler tarlalarını sulamak için,ırmağın suyunu nöbetleşe kullanmak üzere anlaşmışlar. Irmak boyunda bulunan tarlalar, açılan kanallar vasıtasıyla sıra ile sulanıyor,herkes ziraatıyla meşgul oluyormuş. Köyün açıkgözlerinden birisi,daha fazla su alabilmek için tarlasında derin ama ince bir kanal kazıp ırmaktan su çalmayı aklına koymuş. Kanalı gizleme maksadıyla da üzerini çalı çırpı ve taşlarla örtüp araziye uydurmuş.

7. Buyurun Cenaze Namazına

IV. Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. Bugünkü Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır. Derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider. Selam verir, oturur.

Kahveci yanına gelip; “Baba erenler kahve içer mi” diye sorar.

Padişah “Evet” der.

Kahveci: “Tütün içer misin?”

Padişah: “Hayır”.

Kahveci işkillenir.Tütün içmiyor da ne işi var burada. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür.

-Murad.

-Peki isimde sultan da var mı?

-Elbette var.

-Baba erenler ismini bağışlar mı?

Deyince kahvecinin bet benizi atar. Zangır zangır titrer ve “Öyleyse buyrun cenaze namazına” der, olduğu yere yığılır. IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.

8. Pabucu Dama Atılmak.

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

9. Kozunu Paylaşmak.

Koz, ceviz manasına gelir.Eskiden Kastamonu’nun iki köyü arasında ortak olarak kullanılan bir cevizlik vardı. Ceviz toplama mevsimi gelince bir gün belirlenir ve iki köy halkı cevizlikte buluşur cevizleri paylaşırlardı. Ancak her seferinde haksızlık olduğu ileri sürülerek kavga çıkardı.Hatta olay öyle bir seviyeye geldi ki,köylerde kavgaya müsait eli sopa tutan delikanlılar koz paylaşma gününden önce günlerce hazırlık yaparlardı. Bir ana oğlunun büyüdüğünü anlatmak için ”Benim oğlan kozunu paylaşacak çağa geldi” derdi…

10. Atma Recep Hepimiz Din Kardeşiyiz.

Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:

– “More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız.”

Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar. Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:

– “More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çolukumuz çocukumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım” şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:

– “Atma Recep biz de din kardeşiyiz…” deyince Arnavut Recep`in yüzü kızarıp bozarır.

11. Foyası Meydana Çıkmak.

Kuyumcular yaptıkları yüzük,küpe,gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması ve parlaklığının artması için FOYA adı verilen bir madde sürerler.Zamanla sürülen bu foya dökülür.Bu duruma foyası çıkmış denilir. Halk arasında yalan söyleyen, sahtekarlık yapan kişilerin yalanları ortaya çıktığında “foyası meydana çıktı” şeklinde benzetme yapılır.

12. Vermezse Mağbut Neylesin Mahmut.

Sultan Mahmut’ un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul’ un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultana iletirlermiş. Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değil. Her sözün sonunu da “Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar” dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş;

– ” Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız?….”

Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş. iyice büzülmüş, çökmüş.

– ” Bak, her lafın sonunu da Padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin? ” Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış.

– ” Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın.”

Adamla anlaşan Padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş:

– ” Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre! ”

Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış.

Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış.

-” Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş… Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? ”

13. Altı Kaval Üstü Şeşhane

Şeşhâne, namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne şeklinde kullanılır. Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve “Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle” diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.

14. Tabakhaneye B*k Yetiştirmek.

Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler, yani hayvan derilerinin islendiği atölyeler köpek b.kuna ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek b.ku içinde bekletilen deri, yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. ” Tabak mısın; it b.kuna muhtaçsın “, denirmiş “tabak”lara (“debag”lara), yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek b.kundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek b.ku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze b.kla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. ” Ne o, tabakhaneye b.k mu yetiştiriyorsun ” deyimi buradan doğmuş, günümüzde bilenler tarafından halen kullanılmaktadır.

15. Altından Çapanoğlu Çıkmak.

(Girişilen bir işte beklenmedik tehlike, zorluk ve sorunlarla karşılaşmak.)

Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup 1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir. Ahmet Paşa’nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus’u içine alan bir hükümet kurup adını Celâlîler listesinin levhasına yazdıran odur.

Süleyman Bey zamanında sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve çekingenlikle anılmaya başlar. İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur. Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman Bey’in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına anlatıp fikrini ister. Aldığı cevap şöyledir:

-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada demektir!..

Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir.

16.Bam Teline basmak

Bâm (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe’de dam olarak kullanılır. Bir musikî terimi olarak kullanılan bam telinin orijinal telâffuzu “bem teli”dir. Bem, aslında kanun, tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam) sakalın dudağa en yakın olan kalın teline de derler. Telli sazların en üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikîde “bam teli” denilmiştir. Bunun karşıtı zîr (alt) olup o da en ince teli karşılar (zîrübem=alt ve üst, ince ve kalın teller).

Eskiler en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini, bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine benzetmişler ve bunun adını “(Birinin) bam teline basmak (veya dokunmak)” diye koymuşlar. Eğer birisini aşın derecede kızdıracak bir sözü kasden söylüyorsanız, karşınızdakinin bam teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünki o da bam telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.

17.Toprağı bol olsun

Ölen yakınlar için “toprağı bol olsun.” deyimi kullanılır. Deyimin kökü çok eskilere dayanıyor. Kadim zamanlarda ölen kişiler kıymetli eşyalarıyla gömülürmüş. O eşyaları kullanıp mutlu olacakları varsayılırmış. Bu sefer mezar hırsızları çoğalmış. Bunun üzerine mezarların üzerine dağ gibi toprak yığarak hırsızlık önlenmek istenmiş. Anadolu’da bu tür toprak yığını olan yerlere höyük de denir.

“Toprağı bolsun.” deyimi mezarın üzerinde toprak fazla olsun. Hırsızlar onun kıymetli eşyalarını çalamasın, ölmüş kişi de böylelikle mutlu olsun, anlamında kullanılmaktadır.

18.Saman Altından Su yürütmek​

Geniş bir ovanın üzerinde bir köy, bu köyünde bir tanecik ırmağı varmış. Irmağın suları aynı anda köyün bütün tarlalarına yetecek kadar gür olmadığından her gün bu ırmağı bir köylü kendi tarlasına sulamak için kullanıyor, diğerleri de sıranın kendisine geleceği günü bekliyorlarmış. Ancak bir gün köyün açıkgözlerinden biri ırmaktan kendi tarlasına gizli bir kanal yapıp, diğer köylüler bu durumu fark etmesin diye kanalın üstünü toprak ve samanlarla kapatmış. Böylece tarlasına her gün yeteri kadar su geliyor, bolca mahsul alıyormuş. Bir süre sonra ırmağın suları azalıp, bu açıkgözün tarlasından bereket fışkırınca köylüler vaziyetten kuşkulanıp adamın tarlasına baskın yapmışlar. Birde bakmışlar ki kanallar suyla dolu ve üzerinde otlar yüzüyor. Cevap belli: ;Ulan köftehor, saman altından ne su yürütüyorsun!

19. Atı Alan Üsküdarı Geçti​

Bolu dağlarında yaşayan Köroğlu efsanesini duymayanımız yoktur. Bir sabah Köroğlu kalktığında atını bağladığı yerde bulamamış. Düşünsenize; Köroğlu gibi biri için Attan mühim ne olabilir ki!
Önce bütün Bolunun, sonra da civar illerin altını üstüne getirmiş Köroğlu ama atını bir türlü bulamamış. Tesadüfen İstanbul’un Avrupa yakasındaki bir at pazarını gezerken atına rastlamış. Atta onu tanımış tabi ki. Köroğlu bindiği gibi yıldırım hızıyla uzaklaşmaya başlamış pazardan, satıcıda tabi peşinden. Kıyıya ulaştığında hemen bir tekne bulup atıyla beraber Üsküdara doğru yoluna devam etmiş Köroğlu. Satıcı beyimiz kıyıya vardığında Köroğlu çoktan Üsküdara varmış. Durumu gören biride o ünlü sözü patlatmış: Boşuna uğraşma beyim, atı alan Üsküdarı geçti.

20. İnsanoğlu Kuş Misali​

Hazır Üsküdar’a geçmişken ordan devam edelim. Zamanında Üsküdar’da bir Miskinler Tekkesi bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok.

Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım.

İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım.

Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır. Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali.

Dün neredeydim, bugün neredeyim.

Hakkında Hayırlısı Böyleymiş​

Bu deyim daha çok değer verilmeyen birinin başına gelen felaketi birazda alay ederek- hafife almak için kullanılıyor.

Hikaye şöyle;

Bir zamanlar Üç kişilik bir hırsız gurubu varmış. Bunlar her gittiği yeri soyup soğana çevirmekte yurt çapında ustalaşmış, namı almış yürümüş kişilermiş.

Aralarından biri şefmiş. Şef oldukça sert mizaçlı, acımasız biriymiş. Bir gece konağın birini soyuyorlarmış, çatıdan salona iç sallandırmışlar, biri topladığı eşyaları iple tırmanarak çatıdaki şefe veriyor, şef; bunları dışarıda gözcülük yapan diğer hırsıza ulaştırıyormuş. İçerdeki hırsız salonda som altından bir şamdan görmüş, iple çatıya çıkarken, şefim bu şamdan benim ona göre demiş. Şef bu lafa bir hayli sinirlenip ipi kesmiş, adam kafa üstü yere çakılıp ölmüş. Konaktan yürütebildikleri ile birlikte öteki hırsızla hızla uzaklaşırlarken adam ölen arkadaşı ile ilgili bütün cesaretini toplayıp; Zühtü de iyi adamdı be şefim Şef sert bir bakış fırlattıktan sonra gür sesiyle bağırmış: Sus ulan! Hakkında hayırlısı böyleymiş.

21. Bize de mi lo lo!

Başkalarının hakkını yiyiyorsun, yamuk yapıyorsun, bari bize yapma manasında.

Bir gün adamın biri pazarcıyla bir sebepten münakaşaya başlamış ve kahramanımız sonunda kendini tutamayarak pazarcıya okkalı bir küfür savurmuş. E tabi pazarcıda arkadaşı mahkemeye vermiş. Adam ettiğine bin pişman, pazarcıdan özür üstüne özür diliyor ama pazarcı yumuşamıyor. Adam ümitsiz durumu bir arkadaşına anlatmış. Mahkemelerde itibarım iki paralık olacak diye hayıflanmış. Arkadaşı: Ben seni bu dertten kurtarırım ama on altın isterim Adam çaresiz kabul etmiş. Ne yapmam lazım söyle, ben bu davadan yırtayım on altının lafı olmaz demiş. Arkadaşı: Mahkemeye çıktığında hiç konuşma, sadece lo lo lo de.

Hakim seni dilsiz sanınca davada kendiliğinden düşer

Duruşma günü gelmiş arkadaşının dediğini yapınca beraat etmiş, sevinç içinde eve dönerken arkadaşı çevirmiş yolunu: Hani bizin on altın? adam rolüne kendisini o kadar kaptırmış ki lo lo diye cevap vermiş. Arkadaşı da, Ulan demiş, bize de mi lo lo!

22. Pabucu Dama Atılmak

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

23. Ağzından Baklayı Çıkarmak​

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine yakıştırılan küfür bazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş. Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz, matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:

-Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sende küfür etmeme isteğini hatırlayıp o an da söyleyeceğin küfürden geçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin
altına yerleştirirsin. Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten bir kız çocuğu başını uzatarak,

– Şeyh efendi, biraz durur musun? Deyip pencereyi kapatır. Şeyh efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,

– Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz…

Şeyh içinden “lahavle” çekse de denileni yapmamak tarikat adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O sıra da küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız seslenir:
– Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
– İyi de evladım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
– Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu. Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine şeyh efendi,
– Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı..

24. Ağzına Tükürmek

Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,

-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi.

Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızırın feyiz verici nefesine mas har olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:

– Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!.. ​

25. Gemileri Yakmak​

Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çıtır çıtır yanan ordu şok geçirmiştir. sezar gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz şeklinde bir konuşma yapar. savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır.

26. Ateş Pahası​

Bir gün Kanuni Sultan Süleyman mütevazı sayıda bir maiyetle Istranca Ormanları’na doğru avlanmaya çıkmıştı ki, kendisini gören bir adam “Uğurlar olsun Sultanım!” diyerek yarenlikte bulundu. Fakat avcılık töresince bu söylem kişiye uğursuzluk getirirdi. Söylenmesi gerekense “rastgele” cümlesiydi. Padişah ve maiyeti bu uğursuzluğu kırmak için yedi adım geriye gittikten sonra yollarına devam ettiler. Tam ormana varılmış bir yavru ceylanın ardınca koşturulmaya başlanmıştı ki gök gürledi ve bulutlar sağanaklar halinde yükünü boşaltmaya koyuldu. Herkes ne yapacağını bilmez bir halde, civarda kandili parlayan bir kulübeye koşup sığındılar. Islaktılar. Üşümüşlerdi. Konuksever kulübeci, onca insanı bir başına ısıtmak için yakacak neyi var neyi yoksa yaktı.

Nihayette av erbabının üstleri kurumuş, içleri ısınmıştı. Ve birkaç saat kadarlık bir süre içinde yağmur tamamen dinmiş, misafirlere yol görünmüştü. Ve lala, kulübecinin yanına gelip, teşekkürlerini bildirdikten sonra yakılan ateşin pahasını sordu. Adam: “Bin altın efendim” dedi. Lala “Bre! yaktığın odunlar bir altın bile etmezken niçin böyle densüzlük eyler de pahalı bir fiyat söylersin” diyerek adama çıkışınca adam “Doğrusu odunların pahası dediğiniz gibi bir altın bile etmez. Fakat bu sağanak altında, bu dağ başında bir sığınak bulmak ve binbir zahmetle yakılmış bir ateşin karşısına geçip ısınmak gerçekten çok pahalı bir şey. Ben sizden odun değil ateş pahasını istedim” dedi.​

27. Mürekkep Yalamak

Uzun yıllar tahsil görmüş, ilim öğrenmiş kişiler hakkında “mürekkep yalamış” denir. Bu deyim bize matbaadan evvelki zamanların elyazması kitapları ve hattatları, yahut müstensihlerin yadigarıdır.

El yazması kitapların sayfaları hazırlanırken pürüzleri kaybolsun ve kalemin kayganlığı sağlanssın diye parşömenlerin üzeri aher denilen bir tür sıvı ile cilalanır ardın da mühürlenirmiş. Aher, yumurt akı ve nişasta ile hazırlanan muhallebi kıvamında bir hamule olup kağıt üzerinde bir tabaka oluşturur. Kitap kurtlarının pek sevdiği aher, aslında suyu görünce hemen erir. Aherlerin bu özelliğinden dolayı eski zmanların hattatları yahut kopya usulü kitap çoğaltan zenaatkarları (müstensihler), bir hata yaptıkları vakit onu silmek için (mürekkep silgisi henüz icad edilmemiştir) serçe parmaklarının ucunu ağızlarında ıslatıp hatalı harf veya kelimenin üzerine sürerler, böylece zemindeki aher dağılır ve aherle birlikte hata da kendiliğinden kaybolup gidermiş. Bazen bütün bir cümlenin silinmesi gerektiğinde aynı işlemitekrarlamak gerekir, hattatın serçe parmağına gelen mürekkep ister istemez diline geçer, böylece hattat mürekkebi yalamış olur.
Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabidir. Bu yüzden el yazması eserler asla su ve türevleri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil yahut imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarca ilminin ziyadeleştiğini varsayarlar ve okuma yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.

28. Kazan Kaldırmak

İsyan etmek anlamında kullanılan bir deyimdir.

Yeniçerilerin her ortasının matbahı ve aşçısı ve aşçı ustası vardı; ve her orta kendi yemeğini kendi arzusuna göre ayrı ayrı pişirirdi; bunun için orta efradı kendi yevmiyelerinden her hafta kumanya parası olarak levazım heyetine bir para verir ve bu para ile bir haftalık yemek ihtiyacı temin edilirdi; hükümet bunların iaşeleriyle uğraşmazdı; yalnız yeniçerilere verilecek etin fiyatı muayyen olup et fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun yeniçerilere o fiyattan fazlaya verilmezdi. fakat hükümet bu miktardan fazlasının parasını zarar-ı lahim ismiyle hazineden kasaplara öderdi. yeniçerilerin yemekleri her ortanın matbahında pişerdi; yemek pişen kazan oda halkı tarafından mukaddes addolunurdu. Bir isyan vukuunda bu kazanlar meydanlara çıkarılırdı ki buna tarihlerde kazan kaldırma denilmektedir. ​

29. Püf Noktası​

Ahi Evran zamanında ( Usta – Çırak müessesesi de diyebiliriz) , çırak ustasından onay ( icazet ) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını açabilir. Orta Anadolu’ da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına ” sen oldun ” der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar;

– ” İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. ” der. Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.

30. Akla Karayı Seçmek

(Bir işin üstesinden gelene kadar çok zorluk çekmek, güçlükle başarmak)
Dinimize göre, sabah namazının kılınma vakti, güneş doğuncaya kadar geçerlidir. Ortalık ağarmaya başlayıp da ak iplik ile kara iplik birbirinden seçilinceye kadar sabah namazı kılma süresi devam eder. Ağır hastalar bütün gece sancı ve ızdırap içinde kıvranarak uyuyamadıklarından, sabahı zor ederler.​

31. İpe Un Sermek

(İstenilen işi yapmamak için çeşitli bahaneler uydurmak, güç koşullar öne sürmek, güçlük çıkarmak anlamında bir deyim.)
Nasreddin Hocanın, aldığını bir türlü geri vermeyen ya da kırık dökük, delik, kopuk, sakat olarak geri getiren bir komşusu Hocadan bir gün urgan ister. Hoca da Bizim hanım biraz evvel urganın üzerine un serdi, veremeyiz. Der. Komşusu güler;Aman hocam, hiç urgan üstüne un durur mu, ipe un serilir mi? diye sorunca, Hoca cevabı yapıştırır. Neden serilmesin. Vermeye gönlüm olmayınca, ipe un da serilir elbet.

32. Pabucu Dama Atılmak

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu. ​

33. Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak

Dimyat Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında bir limandır. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Anadolu’ya getirilirmiş. Dimyat’a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz’de korsanlar tarafından soyulmuş ve adamcağızın bütün altınlarını almışlar. Binbir zorluk içinde İstanbul’a dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmiş. İstanbul’dan kalkmış memleketi olan Karaman’a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdaları da bulgur tüccarlarına sattığından kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar.​

34. Avucunu Yala

“Beklediğin olmadı; umduğunu bulamadın” anlamında kullanılan bir deyimdir. Bu deyim, kışın karlı ve soğuk havalarda inine kapanarak, tabanlarının altını yalamak suretiyle karın doyurmaya uğraşan ayıların hareketinden alınmadır. Çünkü ayılar kışın arasa da yiyecek bulamaz hareket edecek olsa da, boşuna enerji tüketmiş olur. Bunu iyi bilen ayılar kış uykusuna yatar. Ayağını yalamakla yetinir yazın gelmesini bekler. Başka yapacak bir şeyi yoktur.

35. Çam Devirmek, Pot Kırmak

Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyimdir. Zengin bir adamın, Göztepe Erenköy taraflarında, sekiz on dönüm bahçeli, büyük bir köşkü varmış. Adam bu bahçenin bir köşesine bir bina daha yaptırmaya karar vermiş. Eski binalar hep ahşap yapıldığı için, gereken keresteyi tomruk halinde getirtmiş ve inşaat yaptıracağı yere istif ettirmiş. Bu tomrukların içinde çam, gürgen, meşe ve ceviz ağaçları da bulunuyormuş. Sayfiye mevsimi olmadığı için Nişantaşı”ndaki konağında oturan zengin adam bir sabah, köşküne gitmiş ve köşkün saf bekçisine emir vermiş:​

-Bir hızarcı bul, bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır demiş.

Saf uşak da efendisinin emri üzerine hızarcıları bulmuş. Çam tomrukları yerine, köşkün bahçesinde ne kadar kıymetli çam ağacı varsa kestirip devirmiş. Bu akılsız uşağın adı, çam deviren uşak kalmış.​

36. Ana Gibi Yar Bağdat Gibi Diyar Olmaz

Dilimizdeki Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz. sözünün aslı muhtemelen Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz. şeklindedir. Çünkü sözün aslındaki Anne kelimesi Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi(güzel) şehir Ane gibi de (sarpama manzaralı)yar(uçurum) olmaz demeye gelir. Ancak siz Bağdat’ın Osmanlı Türk’ü için önemine bakınız ki oradaki Aneyi anne yapıvermiş. Tıpkı Yanlış hesap Bağdattan döner. sözüyle Bağdatın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.

37. İki Dirhem Bir Çekirdek

Giyim kuşamına özen göstermiş şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık iki dirhem bir çekirdek sözü kullanılır. Bu yakıştırma ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır.Belki biliyorsunuz bir okka bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar.Okkanın dört yüzde birine dirhem adı verilir (Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.). Dirhem daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür.Ancak sarraflar dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar. Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır.​

Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir.

38. Güme Gitmek

Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken “Hoooopp gümm!” şeklinde nara atarlarmış. Ancak aynı “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında günahsız yere hapse götürülüyor anlamında “Adamcağız güme gitti, yazık oldu.” demiş.

39. Devlet Kuşu Konmak

Bir rivayete göre, vaktiyle İran”da hükümdarlar öldüğü zaman, bütün şehir halkı sarayın önündeki meydanda toplanırmış. Sarayın balkonundan, adına devlet kuşu denilen bir kuş uçurulur, kimin başına konarsa, o adam ülkeye hükümdar olurmuş.​

Gerçi tarihte, gerek İsa”dan önce İran”da yaşayan Medler ve Persler, gerek İsa”dan sonra yaşayan kavimler zamanında, böyle garip bir yolla hükümdar seçildiğini gösterir bir kayıt yoktur; üstelik böyle bir seçim yapılmış olması, mantığa da uygun düşmemektedir. Ama hak etmediği yerlere, şans eseri gelenler için, “başına devlet kuşu kondu” denmesi, yukarıda sözü edilen masaldan gelmiş olsa, yerinde ve anlamlı bir sözdür.

40. Çizmeden Yukarı Çıkmak

Bilmediği işe, yetkisi dışındaki konuya karışmak anlamında bir deyimdir. 19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris”te bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.

Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.

-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.​

-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?​

-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,

-Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!

41. Kozunu Paylaşmak

Koz ceviz manasına gelir.Eskiden Kastamonu’nun iki köyü arasında ortak olarak kullanılan bir cevizlik vardı.Ceviz toplama mevsimi gelince bir gün belirlenir ve iki köy halkı cevizlikte buluşur cevizleri paylaşırlardı.Ancak her seferinde haksızlık olduğu ileri sürülerek kavga çıkardı.Hatta olay öyle bir seviyeye geldi ki köylerde kavgaya müsait eli sopa tutan delikanlılar koz paylaşma gününden önce günlerce hazırlık yaparlardı. Bir ana oğlunun büyüdüğünü anlatmak için “Benim oğlan, kozunu paylaşacak çağa geldi.” derdi.​

42. Foyası Meydana Çıkmak

Kuyumcular yaptıkları yüzük küpe gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması ve parlaklığının artması için FOYA adı verilen bir madde sürerler.Zamanla sürülen bu foya dökülür.Bu duruma foyası çıkmış denilir. Halk arasında yalan söyleyen sahtekarlık yapan kişilerin yalanları ortaya çıktığında “foyası meydana çıktı” şeklinde benzetme yapılır.

43. Afyonu Patlamak

Eski tiryakiler, ramazanda afyonu macun haline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar yapıp her sahurda iki üç tane yutarlarmış.ancak her bir macunu da bir, iki, üç kat kağıtlara sarmayı da ihmal etmezlermiş. Böylece kağıt mide öz suyunda macun midede dağılır ve birkaç saatliğine keyif devam edermiş.tabii iki kat kağıda sarılan macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir. Ancak bu plan yolunda gitmediği, Afyonun kağıdının zor parelenmediği yahut kana karışması geciktiği durumlarda tiryaki krizlere girer ve dış dünyadan adeta kopar. Afyonu patlayıp kana karışıncaya kadar farklı tepkiler verir.

Konuşulan veya yapılan şeye uygun karşılık verilmeyen, anlama ve algılamada geciken durumlarda “Daha afyonu patlamadı galiba! gibi cümleler söylenmesi bundandır.

44. Burnundan Fitil Fitil Getirmek

Nankörlük, haramzadelik ve ihanet hallerinde beddua manasıyla kullandığımız bu deyimdeki fitil (fetil) kelimesinin eskiden kullanılan 4 anlamı vardır:

1. Lamba fitili
2. Ovalamakla deriden çıkarılan yuvarlak kir
3. Yaraya konulan pamuk
4. Örgü ​

Bu anlamların hemen hiç biri yukarıdaki deyime tam uygun gözükmüyor. En sondaki örgü anlamı biraz eski işkence tarzlarını hatırlatıyor(yer yer düğüm atılmış olan bir yumak ipliğin ucunu suçlunun burnundan ağzına sarkıtıp bir ileri bir geri sararak işkence yapıldığını Evliya Çelebi yazar ve dolayısıyla bir beddua elverişli görünüyorsa da deyimde geçen fitil kelimesi bir ağırlık ölçü birimi olarak bambaşka bir anlam taşır. Dirhemin dörtte birine denk, dengin dörtte birine kırat, kıratın dörtte birine fitil denir. Bu durumda fitil dirhemin kesirlerinden biri olarak muhtemelen bir damla kan ağırlığında olmalıdır ki hakkı yenilen kişinin hakkı, eylediği beddua gereği zalimin burnundan damla damla (fitil fitil) gelebilsin.

45. Karamanın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu

Olağan görünen bir işin altından başka şeyler çıkabilir.

Karamanoğullarıyla, Osmanlı Devletinin kıyasıya savaşa tutuştuğu yıllarda, Karaman halkı savaşlardan çok çekmiş; ezilmişler, evleri, barkları, malları çok zarar görmüş. O devrin uluları toplanıp, “Bu kardeş kavgasını tatlılığa bağlıyalım” diye kurultay kurmuşlar. Karaman Beyi ile Osmanlı Beyi’ni Konya’ya çağırmışlar, her iki tarafın şikayetini dinlemişler. Sözü tatlıya getirip, her iki beye de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirmişler. ​
Karaman Beyi yemin ederken, elini koynunua götürerek: “Bu can burada kaldıkça, Osmanlı’yı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğime söz veriyorum” demiş. Fakat kurultaydan çıkan Karaman Beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarıp salıvermiş ve “İşte can çıktı söz bitti” demiş. Karaman Bey’inin koynundan kuş çıkarıp salıvermesinden sonra bu darb-ı mesel halk arasında yayılmıştır.

46. Eli Kulağında​

Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında (Henüz olmadı ama) eli kulağında deriz. Bu deyimin kaynağı Asr-ı Saadette Bilal-i Habeşiye kadar uzanır. İslamiyet yayılmaya başlayıp da müslümanların sayısı artınca, namaz için onları biraraya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için Habşistanlı eski köle Hz. Bilal, bu vazifeye seçilmişti. Ne var ki Medine’de nmüşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz insanlar, ezan okunurken sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Bilal-i Habeşi ile alay etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Bilal, ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı biilahare müezzinler ellerini kulaklarına tıkamyı bir tür Bilal-i Habeşi sünneti gibi gördüler ve ezanı öyle okudular.

Eskiden birisi yakındakine,​
– Ezan okundu mu, dediğinde, eğer vakit çok yakın ise,
– Okunmadı ama (müezzinin) eli kulağında; dermiş.

47. İşi İnada Bindirmek

Adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış bunu bilen bir arkadaşıda yahu şu mübarek ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl demiş o da tamam tamam kılarız iki rekat deyip akşam teravih namazına gitmiş teravih başlamış bir-iki-dört derken namaz devam ediyor bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna, evlat sen eve git bu iş inada bindi demiş.​

48. Boru Değil Bu

Eskiden askeri okullarda nerdeyse bütün işler borunun verdiği sese göre yapılır.Öğrenciler bu boru sesine göre hareket ederlermiş. Kalk borusu,yat borusu ,karavana,paydos,derse gir,dersten çık ,istirahat v.s, bir çok boru sesi. Hikayenin geçtiği askeri lisede o gün ,sınıf kıdemlisi öğrenci, sınıfa dalar.
-Çocuklar size havadisim var! Duydunuzmu? diyerek bağırır. Diğer öğrenciler de Duymadık! Ne ise borusu çalar biz de duyarız demişler.

Kıdemli öğrencide

-Çocuklar! bu boru değil .Yarın yeni padişah tahta çıkıyor.Şenlikler var. Sınıf komutanın özel emri var. Bütün dersler paydos demiş.​

Diğer öğrencilerde çok sevinirler bu işe.​

O günden sonra o okul ve diğer okullarda öğrenciler aralarında konuşmaya başlamadan önce,

-Dinle ! Bu boru değil .Anlatacaklarım çok önemli … diyerek lafa başlarlarmış​

Yanlış hesap, Bağdattan döner.​

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.

Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.

Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.

Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdata girmek üzereyken,kervanı oğlu ve güvendiği bir kişiye emnet eder,

-Siz beni Bağdatta bekleyin. der.

İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar. ​

Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.

Tüccara ,

-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.​
Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.​

-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.​

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet. Bu sırada kervancı içeri girer, Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan , -Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.​ Parayı hemen verir. Bu sırada kadınlar, Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan çıkarlar.​

Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen mısıra gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan dödürür.der ve yoluna gider.
Mürekkep yalamak
Eskiden mürekkeplerin içinde bezir isi denilen bir madde bulunur.Yazarken yapılan yanlışlıklar ancak yalamak yoluyla giderilirmiş.
Okuma-yazma bilen kişiler az olduğundan ,bir,iki satır yazacak kişiler el üstünde tutulur.Mürekkep yalayanlar üstün sayılırmış.

49. Asayiş berkemal

Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artar.Irak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur. Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri, Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:

Saye-i asayiş vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir..

Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir.

Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince , Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp Aşağıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir.

Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal,
Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!

Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama,
Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda.

50. Aklım kesiyor

Ünlü bir hekim olan İbni Sina aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindeymiş. Babası onu çocukken matematik konusunda hassas eğitim veren bir okula gönderir.Ancak İbni Sina cebir,geometri bir türlü beceremez,okuldan kaçar.Babasından korktuğundan ,eve dönmez bir kervana katılır. Kervanbaşı en küçük yaştaki İbni Sinayı su alması için bir kuyuya gönderir. Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken,ipin sürtündüğü taşı kestiğini görür.
Ve kendine sorar: bu ip taşı nasıl keser?
Biraz daha düşünür:ip çok uzun zamandır,bu taşa sürtünüyor.ve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demekki taşı kesebiliyor.
Madem ip bile taş kesiyor,benim aklım niye cebiri kesmesin? der.
Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbni Sina olur.

51. Balık kavağa çıkınca

Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş.
Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış.
Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
Tophaneden Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış.
Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
-Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz.derlermiş.

Kaynak: Maxicep – Ünimetre

Bir düredir aforizmları yayanlamaya başladık. Bugün sıra Buddha’nın Bakalım Gautama Buddha neler söylemiş. Elbette Aforizmaların ardından ‘Buddha Kimdir?’sorusunun cevabını bulabileceksiniz.

buddha

 

*    Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk
*    Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.
*    İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.
*    Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de “ben” değildir, hiçbiri “ben”/”ruh” değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.
*    Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardandır.
*    Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.
*    Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.
*    Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.
*    Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?
*    Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.
*    İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.
*    Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.
*    Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.
*    Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.
*    Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.
*    Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.
*    Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.
*    Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.
*    Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.
*    Kimse ‘nasıl olsa bana zararı dokunmaz’ diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.
*    Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.
*    Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.
*    Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.
*    Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.

budha heykeli
*    Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.
*    Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.
*    Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.
*    Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.
*    Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.
*    Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.
*    Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.
*    Buddha denizinin kıyıları yoktur.
*    Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.
*    Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.
*    Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.
*    Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
*    Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.
*    Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.
*    İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, “Sekiz Katlı Asil Yol” diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.

Kaynak : narteks.net

cnr-kitap-fuariCNR Holding Fuarcılık Grup Başkanı H. Cem Şenel, 27 Şubat’ta açılacak Kitap Fuarı’nda, Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış resimlerden oluşan serginin olacağını belirterek, bu konuda çok ciddi derleme yaptıklarını söyledi.

CNR Holding tarafından Basın Yayın Birliği işbirliğinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle düzenlenen ve Anadolu Ajansı’nın Global İletişim Ortağı olduğu fuar, 27 Şubat-8 Mart arasında açık kalacak

Yeşilköy’deki CNR Expo’da okurla buluşacak fuara ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Şenel, bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek fuarın temasının, Çanakkale Savaşları’nın 100. yılı olduğunu belirterek, CNR olarak İstanbul gibi bir metropolün en az iki, hatta daha fazla fuarı kaldıracağını kaydetti.

Fuarın kitap okuma alışkanlığının geliştirilmesine çok ciddi fayda sağlayacağına inandığını dile getiren Şenel, geçen yıl iki holde yapılan fuarın, bu sene üç hole taşındığını anlattı.

Şenel, “Geçen sene 250 katılımcımız vardı, bu sene 350 oldu. Geçen sene 200 marka temsil edilmişti, bu sene 400 civarında temsil edilecek. Fuarı yaklaşık 26 bin metrekarelik bir alanda yapacağız” dedi.

Çok sayıda etkinliğin yer alacağı fuara, özellikle gençler ve öğrencilerin ilgisini çekmeyi, onları okumaya teşvik etmeyi amaçladıklarını ifade eden Şenel, şöyle konuştu:

“Çanakkale Zaferi, tarihimizde çok önemli yer tutan bir hadisedir. Özellikle gençlerimize, çocuklarımıza ve tabii ki vatandaşlarımıza da bu zaferin önemini bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Fuar süresince ana temamız; Çanakkale Zaferi. 100. yıl dönümü dolayısıyla çok çeşitli etkinliklerimiz olacak. En önemlilerinden biri gün ışığı görmemiş, çok sayıda fotoğraftan oluşan sergimiz var. Özellikle öğrencilerimizin onu görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. CNR olarak bu konu bizim için de çok hassas olduğu için çok heyecanlıyız. Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış resimler olacak. Çok ciddi derleme yaptık. Bu konuyla ilgili çalışmalar yaklaşık bir yıldır sürüyor. Ziyaretçilerimizin çok ilgisini çekecek. İlk defa görecekleri çok sayıda fotoğraf olacağını düşünüyoruz.”

Fuarda, Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar yayınlanmamış yayınların olacağını, yayıncıların Çanakkale ilgili çok sayıda yayın neşredeceğini ve birçoğunu ilk defa fuar sırasında sunacaklarını aktaran Şenel, geçen yıl fuara katılımın çok tatminkar olduğunu, bu yıl ise bu oranın en az yüzde 60 artmasını beklediklerini kaydetti.

CNR Holding Fuarcılık Grup Başkanı H. Cem Şenel, “Çok iyi organize olduk, çok iyi duyuruldu fuar. Zaten yapısı nedeniyle çok ilgi çeken bir fuar. Bizim lokasyonumuzdan dolayı öğrencilerin, özellikle ulaşımı çok kolay, toplu taşıma kullanarak insanlar çok rahat gelebilecekler” görüşlerine yer verdi.

Ticari faaliyetten çok sosyal bir etkinlik olan fuarla özellikle genç nesillerin okuma alışkanlığını geliştirmesine aracı olmanın kendileri için keyif verici olacağını belirten Şenel, etkinliği büyütmek, çok ziyaret edilen bir fuar yapmak için bütün güçleriyle çalıştıklarını bildirdi.

Şenel, bu anlamda İstanbul’un, çok büyük bir potansiyel olduğunu, daha fazla kitap fuarı yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Franz Kafkaİstanbul, 8-9 Mart’ta Franz Kafka ile ilgili önemli bir konferansa evsahipliği yapacak. Konferansın konuşmacılarından Prof. Kathi Diamant, Kafka’nın 1933’te kaybolan ve bazıları yeni bulunan metinlerini anlatacak.

Ölümünün üzerinden doksan bir yıl geçmesine rağmen bütün dünyada her daim edebiyatın gündeminde olan Avusturyalı yazar Franz Kafka, (1883–1924) bu kez iki günlük bir etkinlikte İstanbul’daki okurlarıyla buluşuyor. Düşülke Yayıncılık ve Beylikdüzü Belediyesi işbirliği ile 8-9 Mart’ta uluslararası bir Franz Kafka konferansı düzenleniyor. 2015 Uluslararası Kafka Konferansı adlı etkinliğin kendisi bile oldukça heyecan verici bir proje iken, Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin, önemli bir yapıtın yayınevi tarafından konferans çerçevesinde yayımlanacağının müjdesini veriyor.

İlk kez 2004’te İngiltere ve ABD’de yayımlanan, ardından İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca ve Çince olmak üzere pek çok dile çevrilen Prof. Kathi Diamant’ın “Kafka’nın Son Aşkı: Dora Diamant” adlı eseri, Türkçede okurla buluşacak. Diamant’ın kitabı önemli; zira Kafka’nın son yıllarını geçirdiği sevgilisi Dora ile aralarındaki konuşmaların yer aldığı roman diliyle yazılmış akademik bir çalışma.

Kathi Diamant, öğrenciyken adını tesadüfen duyduğu Dora Diamant hakkında uzun yıllar boyunca gerek Dora’nın günlüklerinden gerekse Alman arşivlerinden elde ettiği bilgilerle yazmış Kafka’s Last Love: The Mystery of Dora Diamant’ı. Kafka son dönemini Berlin’de Dora ile birlikte geçiriyor ve beraber Filistin topraklarına yerleşme planı yapıyorlar. Fakat bu, Kafka’nın rahatsızlığı nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşemiyor.

Kathi Diamant, aynı zamanda Kafka’nın 1933 yılında el konulan kayıp metinlerinin bulunabilmesi amacıyla 1998’de oluşturulan Kafka Project’in (Kafka Projesi) kurucusu ve başkanı. Kafka Project halen Doğu Avrupa’da Prag, Viyana ve Berlin’de araştırmalar yapıyor (birçok elyazmasının Nazi subaylarının eline geçmiş olma ihtimali var) Magical Mystery Literary History Tour adıyla edebiyat gezileri düzenliyor. İstanbul’daki konferansın ikinci gününde konuşacak olan Kathi Diamant’ın, bugüne kadar hiç yayımlanmamış metinlerden bahsetmesi ve bunları göstermesi bekleniyor.

Ana başlığı “Kafka, Aşk ve İktidar, Şiddet Toplumu ve Militarizm” olan konferansın Kathi Diamont dışında uluslararası başka bir katılımcısı maalesef yok. Mesela dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, 15 Mayıs 2013’te İstanbul’a küçük bir toplantı için gelenAlman yazar Reiner Stach, Columbia Üniversitesi’nden Kafka uzmanı Mark Anderson ve Kafka Project için araştırmalar yapan Çek gazeteci Judita Matyášová’yı da bu konferansta dinlemek isterdik fakat programları uymadığı için katılamayacaklarını bildirmişler. Konferansta dinleyebileceğiniz Türkiye’den isimler ise şöyle: Fransız Kültür Merkezi Çeviri ve Yayın Destek Programı Yöneticisi yazar ve çevirmen Ahmet Soysal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay, yazar Aslı Erdoğan; yazar, şair, pantomim ve ipli kukla sanatçısı, Alengirli Mecmua ve Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin. İki gün sürecek konferanstaki oturumlara Ezel Akay, Haldun Çubukçu, Eraslan Sağlam, Nur Yazgan, Nedim Gürsel, Zeliha Demirel, Latife Tekin, Öykü Didem Aydın, Altay Öktem, Hakan Akdoğan, Funda Önkol, Halil Emrah Macit ve Derya Alabora da konuk olacak.

Janset Karavin, Uluslararası Edebiyat Konferansları Dizisi Projesi kapsamında gerçekleştirilecek Kafka, Dostoyevski ve Proust konferansları ile amaçlarının Türkçede kaynak yaratmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yayınlarımız ve önümüzdeki senelerde Dostoyevski ve Proust ile sürecek  uluslararası etkinliklerle Türkiye’nin yeni bir edebiyat odağı olmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bununla beraber edebiyatın, sanatın kapsam ve etki alanının da genişlemesini, halkla buluşmasını önemsiyoruz. Halka erişmeyen sanatın, yazı eyleminin, edebiyatın amacına erişemediğini, hedef şaşırdığını, anlam kaybına uğradığını savunuyoruz.” Konferans için Taksim, Kadıköy ve Bakırköy’den servisler kaldırılacak.

Kaynak: dusulkesi

14-subat-dunya-oyku-gunu14 Şubat Dünya Öykü Günü bildirisini şair, yazar Murathan Mungan okuyacak.

Mungan 30 yılı aşkın edebiyat yolculuğunda Son Istanbul, Cenk Hikâyeleri, Kırk Oda, Lal Masallar, Kaf Dağının Önü, Üç Aynalı Kırk Oda, Yedi Kapılı Kırk Oda, Kadından Kentler, Eldivenler, hikâyeler, Kibrit Çöpleri isimli öykü kitaplarıyla okurla buluşturdu. Daha çok şiirleri, hikâyeleri, roman ve oyunlarıyla tanınan Murathan Mungan aynı zamanda radyo oyunu, film senaryosu, şarkı sözü yazdı. Öyküleri, yazıları, şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe, İspanyolca, Slovence ve Hollanda dillerine çevrildi. Bu kez Mungan “Öykünün geleceği sözün geleceğidir,” diyerek, “kıymetlisi” olan öykü için 2015 yılı Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni yazdı.

14 Şubat Dünya Öykü Günü Ankara Töreni

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği, Çankaya Belediyesi ve Ankara Üniversitesi ortaklığında düzenlenen 14 Şubat Dünya Öykü Günü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu’nda 15.00-17.00 arasında gerçekleştirilecek.

Türkiye edebiyatının önemli isimleri olan Vüs’at O. Bener, Füruzan, Haldun Taner ve Tomris Uyar’ın da aralarında bulunduğu edebiyatçıların eserlerini Ankaralılarla buluşturacak olan 14 Şubat Dünya Öykü Günü; yazar Murathan Mungan’ı konuk ediyor.

Etkinliğin “2015 Yılı Dünya Öykü Günü Bildirisi”ni Murathan Mungan okuyacak. Devlet Tiyatroları sanatçılarından Şahin Ergüney ve Fulya Yeşilkaya’nın Murathan Mungan’ın “Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti” öyküsünü seslendireceği etkinlikte, Ankara Üniversitesi Konservatuar Sanatçıları da bir müzik dinletisi sunacak. Ayrıca eleştirmen Ayşegül Tözeren, Murathan Mungan’la kısa bir söyleşi gerçekleştirecek.

Projeden Dünya Öykü Günü’ne

Yaygınlaşan ve Ankara’da yıllardır kesintisiz olarak sürdürülen öykü günleri, Kasım 2003’te 69. Uluslararası P.E.N. Dünya Kongresi’nde onaylanan 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü doğurdu. 14 Şubat 2002 tarihinde Ankara’da yapılan “Öykü Forum”a katılan öykücüler yazar Özcan Karabulut’un Dünya Öykü Günü önerisini kabul ettiler. O yıl Karabulut’un başkanlığını yaptığı Edebiyatçılar Derneği projeyi Türkiye P.E.N. Merkezi’ne taşıdı. Türkiye P.E.N. Merkezi de Uluslararası P.E.N.’e onaylaması için iletti. Böylece Dünya Öykü Günü önerisi Uluslararası P.E.N. Genel Kurulu’nda Çeviri ve Dilbilimsel Haklar Komitesi’nin önerisi olarak kabul edilmiş oldu.

14 Şubat Dünya Öykü Günü İstanbul Töreni

Bir Öykü Şenliği olarak düzenlenen etkinliğin ev sahipliğini Heybeliada Halk Kütüphanesini Koruma Girişimi yapıyor.

2015 bildirisini Murathan Mungan’ın yazdığı, edebiyat ve öykü alanına emek vermiş yazarlardan oluşan yaklaşık 200 kişinin davet edildiği şenliğin teması “Adalar ve Edebiyat”.

Geçmişten bugüne adalı yazarların anılacağı, ‘adalarda edebiyat’ ve ‘edebiyatta adalar’ın konuşulacağı, kısa filmlerle belgesellerin izleneceği şenlikte ‘Semih Poroy’un çizgilerinde öykücülerimiz’ sergisi de görülebilecek.

14 Şubat Dünya Öykü Günü Almanya Töreni

Avrupa Türkiyeli Yazarlar Girişimi (ATYG), Dünya Öykü Günü”nü(*) Almanya’nın OBERHAUSEN kentinde kutluyor.

ATYG, bu yılki “Dünya Öykü Günü” kutlamasını, “Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği” ve “14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi” ile eşgüdümlü olarak, “Herkesin okuyacak / anlatacak bir aşk öyküsü vardır!” sloganıyla Almanya’nın Oberhausen şehrinde gerçekleştirecek.

ATYG sözcüsü, yazar Mevlüt Asar’ın yönlendireceği etkinlik, 14 Şubat 2015, cumartesi günü Elsässer Straße 9, 46045 Oberhausen adresindeki “Linke Zentrum’”da, saat 19:00’da başlayacak.

Songül Karadağ, Sepkin Coşkun, Atilla Keskin, Molla Demirel, Yavuz Kürkçü ve Raci Helvalı’nın müzik eşliğinde öykülerini paylaşacakları öykü akşamına, isteyen konuklar da sevdikleri bir öyküyü okuyarak katkıda bulunacak.

14 Şubat Dünya Öykü Günü Eskişehir Töreni

Bu yılki Dünya Öykü Günü kutlamaları da Eskişehir’de Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği ve Tepebaşı Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilecek.

“14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi” ile işbirliği içinde Öykü Günü Bildirisi okunarak açılışı yapılacak olan etkinliğin öykü adına heyecan verici konukları olacak. Aslı Erdoğan ile Nilüfer Altunkaya söyleşisi, Deniz D. Şimşek ile Alptuğ Topaktaş söyleşisi gerçekleştirilecek. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nin “İnsan öyküsüyle var” sloganından yola çıkarak Eskişehirli yazarlar Emel İrtem, Sevtap Ayyıldız, Mehmet Sadık Bozkurt ve İbrahim Bilek kendi öykülerini okuyacak. Nilüfer Altunkaya’nın sunumuyla gerçekleştirilecek etkinlikte konuk yazarlarla imza ve söyleşi de yapılacak.

Etkinlik 15 Şubat 2015 Pazar günü 17:00-19:30 saatleri arasında Özdilek Sanat Merkezinde gerçekleştirilecek.

14 Şubat Dünya Öykü Günü İzmir Töreni

Urla’da saat 14.00’da Toprak Sahne Sanat Merkezi’nde Cumali-Seferis Kültür ve Sanat Derneği, Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği ve Toprak Sahne Sanat Merkezi’nin ortaklaşa düzenleyeceği 14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinliği Murathan Mungan’ın yazdığı bildirinin okunmasıyla başlayacak. Ardından Hasan Özkılıç’ın yönlendiriciliğinde Kerem Işık, Altay Ömer Erdoğan ve Aydın Şimşek “Öykünün Bugünü”nü tartışacak.

Toprak Sahne Oyuncuları Necati Cumalı’dan bir öykü ile okuma tiyatrosu gerçekleştirecek.

Deniz Faruk Zeren, Fergun Özelli, Feyza Akbulut Öner, Halil İbrahim Özbay, Hülya Soyşekerci, Muzaffer Kale ve Yıldız İlhan “Öykücülerimizden Seslenişler” bölümünün konuğu olacak.

İstanbul’da Ocak ayı içerisinde gerçekleşen sergileri sizin için bir araya toplamaya çalıştık. Burada bulunmasını istediğiniz sergi bilgileri için bize ulaşın. [email protected]
istanbul-sergi-takvimi

kediMehlika Baş – Camaltı Resim Sergisi
06 Ocak 2015 ~ 24 Ocak 2015

Kedi, kuş, çiçek, böcek, insan… Onları son derece yetkin bir biçim algısıyla resme dönüştürüyor Mehlika. İç çizgilerinin doğal yansımalarını, hiç zorlanmadan, nerdeyse hazır bir halde buluyor zihninde. Portrelerinde bile… Õyle karşılarına geçip uzun boylu seyretmeden… Bu oluş sürecini, elbette onun olağanüstü duyarlılığı ile birlikteestetik kaygısı da tamamlıyor.

 

  • Yer:Arkeo Pera Sanat Galerisi
  • Adres:Yeni Çarşı Cad.66 / A Galatarasaray Beyoğlu İstanbul
  • Mail:[email protected]
  • Faks:0212 244 31 64

 

Sabahat-cikintas-DE-SiF-RESabahat Çıkıntaş – De-şif-re
23 Aralık 2014 ~ 24 Ocak 2015

İstanbul Mine Sanat Galerisi, Nişantaşı mekânında küratörlüğünü Lütfiye Bozdağ’ın yaptığı Sabahat Çıkıntaş’ın resim, video ve enstalâsyonlarından oluşan “de-şif-re” başlıklı sergisi yer alıyor.

Sabahat Çıkıntaş, sezgileriyle sanat üreten bir sanatçı. Üretimlerinde etkilendiği ve resimlerinin arketipinde yer alan varlık ve zaman sorunsalı, O’nun tüm sanat anlayışının bir özeti olarak okunabilir.

Çıkıntaş, “de-şif-re” sergisi için ürettiği işlerinde; geçmiş anların donmuş kanıtları olan görüntülerin üzerine boya müdahaleleri ve yerleştirdiği kare biçimler ile dikkati çekiyor. Pisagor’a göre; ateş-hava-su-toprak gibi evreni oluşturan dört temel elementin sembolü olan kare, sanatçının resimlerinde yer alan en asal öge. Sabahat Çıkıntaş için kare, nesneler dünyasının sembolik durumlarını temsil ediyor. Kare üzerinden yaptığı biçimsel soyutlamalar sanatçının öznelci ve ifadeci bir tavırla gerçekleştirdiği kompozisyonlarında resim yüzeyini bölen, parçalayan, bazen de tümleyen yüzeyler olarak, onun kozmos içinde evrenselliği aradığı bir neoplastisizmi gözler önüne seriyor.

Sabahat Çıkıntaş’ın üretimleriyle yaşamı aynı paralelde ilerleyen, gelişen bir paralel süreç olarak ortaya çıkıyor. Üretimlerinde kendini ve yaşamından kesitleri soyutlayarak dışavuran sanatçı, kendi tasarladığı kostümü giymesiyle kendi varlığını sanatıyla bütünleştiriyor. Tam ve bütün olarak, görünen ve görünmeyen, algılanan ve algılanmayan yanlarıyla içsel sezgilerini, duyumlarını “de-şif-re” ediyor, dudak hareketlerinden oluşan videosu ile kesik kesik heceler şeklinde serginin tematiği olan “de-şif-re” repliğini heceliyor.

d-e-ş-i-f-r-e————de-şif-re—–d-e-ş-i-f-r-e—-de-şif-re—deşifre—deşifre—–

Sabahat Çıkıntaş’ın “de-şif-re” başlıklı sergisi 17 Aralık 2014 – 24 Ocak 2015 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Nişantaşı mekânında görülebilir.

  • Yer:Mine Sanat Galerisi
  • Adres:Teşvikiye Mah. Prof. Dr. Müfide Küley Sok. No:1/1 Yasemin Apt. D:5 Nişantaşı Şişli İstanbulMail:[email protected]

 

Ezgi-Comert-ZamanaEzgi Cömert – Zamana Direnen Hisler
06 Ocak 2015 ~ 26 Ocak 2015

Genç sanatçı Ezgi Cömert’in ikinci kişisel sergisi doğadan uzaklaşan ve doğanın yok oluşuna seyirci kalan biz metropol yaşayanlarına farklı ve masum duygular yaşatacak. ‘Zamana Direnen Hisler’ 6 Ocak 2015-26 Ocak 2015 tarihleri arasında Galeri/Miz’de sanat severlerle buluşacak.

Doğaya ve doğada yok olan bitki ve hayvanların yaşama çabasını bilinç altını sorgulayarak ve bunu tamamen boya ve organik malzemeler kullanarak güçlü desen algısıyla hiç bir dijital baskı aracına ihtiyaç duymadan yaratım ve üretimde bulunması ayrıca serginin başka bir güçlü yanını oluşturmaktadır. Sanatçının iç güdüsel ve bilinç altını sorgulayarak hiç bir ön tasarım ve kurgusal yaratımda bulunmaması da eserlerde farklı yaklaşımların yanında kendine has tekrara düşmeyen özgün nadir eserler ortaya cıkmasına sebep olmuştur.

6 Ocak’ta başlayacak olan Ezgi Cömert’in “Zamana Direnen Hisler” adlı kişisel sergisi 26 Ocak tarihine kadar Galeri/Miz’de görülebilir.

  • Yer:Galerimiz Teşvikiye
  • Adres:Ahmet Fetgari Sok. No:28 A Teşvikiye Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected] 
  • Faks:0212 241 73 89

 

Ahmet-Elhan-gorenler-170’lerin/ 70’li Yılların Objektifinden ‘GÖRENLER’
17 Ocak 2015 ~ 27 Ocak 2015

Çok sayıda ünlü sanatçının,ve koleksiyonerlerin katılımının beklendiği bu çarpıcı,ve bir o kadarda değerli sergide, 1972- 1973 yıllarında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü mezunu sanatçılardan oluşan fotoğraf sergisini 17-27 Ocak 2015 tarihleri arasında Galeri Eksen’de gezebilirsiniz. Ahmet Elhan, Barbaros Günsel, Tanju Sağlam, Nazan Erkmen, Edip Hakkı Cemali, Erhan Yalvaç, Alp İşmen isimli sanatçıların dışında, o dönemdeki diğer sanatçıların eserleri de bu sergide yer almaktadır. O yıllara ait bir sanat anlayışı ile çekilen fotoğrafları yine o senelere ait mekanlarda izlemenin keyfini yaşamak isterseniz 17-27 Ocak 2015 tarihlerinde Galeri Eksen’de yapılacak olan sergiyi görmelisiniz. Bu sergide ayrıca Sabit Kalfagil, Ara Güler, Zeki Faik İzer, İzzet Keribar,İsa Çelik,Gültekin Çizgen,Sedat Antay isimlerinin eserlerinden örnekler de görebilirsiniz. Bir döneme ve tarihe tanıklık etmek için Galeri Eksen’de ‘GÖRENLER’ isimli sergiye tüm sanatseverleri bekliyor.

  • Yer:Galeri Eksen
  • Adres:Maçka Cad. No :29 Nişantaşı Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected]

 

cetin-BilginÇetin Bilgin Resim Sergisi
17 Ocak 2015 ~ 30 Ocak 2015

1955 Yılında doğdu.
1975 Haydarpaşa Erkek Lisesinden Mezun oldu.
1977-1982 Profesyonel tiyatro Faaliyetleri.(Oyunculuk,dekor ve kostüm).
1978 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdi.
1984 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Neşet Günal Atölyesinden Yüksek Lisansla mezun oldu.

1996 İskoçya / Edinburg Printmakers Workshop & Gallery.Gravür Uygulama Atölye Çalışmalarında bulundu.

Kişisel Resim ve Gravür Sergileri /ödüller :
1984 Günümüz Sanatçıları 5.Açık Hava Sergisi. ’’ödül’’ Devlet Resim Heykel Müzesi.
1992 Galeri Baldem-İstanbul.
1994 Yeni eğilimler Sergisi-‘’Onur Belgesi’’-İstanbul.
1995 Ekol Sanat Galerisi—İstanbul.
1995 Fethiye Kültür Merkezi Sanat Galerisi.
2000 Hobi Sanat Galerisi-İstanbul.
2001 Atatürk Kültür Merkezi-İstanbul.
2001 Levissi Sanat Galerisi -Dünya Dostluk ve Barış Köyü Kayaköy –Fethiye.
2003 Ziraat Bankası ‘’Tünel Sanat Galerisi’’-İstanbul.
2003 13. İstanbul Sanat Fuarı-Tüyap-İstanbul.
2004 14. İstanbul Sanat Fuarı-Tüyap-İstanbul
2004 Küyad Sanat Galerisi-İstanbul.
2005 Galeri Soyut-Ankara.
2005 ‘’Aslolan Ruhsal Olandır’’15.İstanbul Sanat Fuarı-TÜYAP
2007-2008 ‘’Parçalanmalar’’Atatürk Kültür Merkezi.İstanbul

Karma Resim ve Gravür Sergileri :
1982 Günümüz Sanatçıları 3.Açık Hava Sergisi.Devlet Resim Heykel Müzesi.
1983 Viking Kağıt veSelilöz A.Ş – İstanbul
1984 Galeri Lebriz-İstanbul
1987 MSÜ 1937-1987 Gravür Çalışmaları-Atatürk Kültür Merkezi.
1992 Sanatçılar Dayanışma Sergileri.-MSÜ-İstanbul.
1992 Plastik Sanatlar Sergisi-MSÜ-Ankara
1992 İstanbuldan Sanatçılar Sergisi-Fethiye Arkeoloji Müzesi.
1992 2. İstanbul Sanat Fuarı-İstanbul.
1994 Ekol Sanat Galerisi-İstanbul.
1994 4.Uluslararası Sanat Fuarı- Tüyap -İstanbul.
1994 55.Devlet Resim Heykel Sergisi.-Ankara.
1994 MSÜ 52 Türk Sanatçısı Newyork ve Washington Sergileri.
1995 Art Activities.Ocakköy 10 .Anniversery-Fethiye
1995 DYO . Yaşar Eğitim ve Kültür VAKFI –İstanbul.
1996 Nuans Sanat Merkezi-İstanbul
2001 ‘’Başlangıcından Bugüne Türkiyede Gravür Sergisi-45 sanatçı’’-

Karşı Sanat Çalışmaları -İstanbul.
2002’’ Mahmut CUDA ‘ nın anısına’’-tanıtım sergisi – Fethiye Arkeoloji Müzesi.
2002 12.Uluslararası Sanat Fuarı-Lütfi Kırdar Kongre Salonu-İstanbul.
2005 ‘’Resmin Haysiyeti’’-Kargaşa 5-Kargart-İstanbul.
2005‘’Artrol’’-İstanbul Modern Sanatlar Galerisi.
2005 ‘’Çizgi’’ Deniz Müzesi Sanat Galerisi-İstanbul.
2006 Uluslar arası Çağdaş Sanat Fuarı(Contemporary İstanbul Art Fair)-Lütfi Kırdar Kongre Salonu.
2007 Uluslar arası Çağdaş Sanat Fuarı (Contemporary İstanbul Art Fair)-Lütfi Kırdar Kongre Salonu.

2011 Eskişehir Anadolu Üniversitesi (Gravür)
2012 Işık Üniversitesi İstanbul (Gravür )Eskişehir Üniversitesi organizasyonu.

Sanatçı, çalışmalarını halen İstanbul ve Kayaköy deki atölyelerinde sürdürmektedir.

  • Yer:Düş Yolcusu Sanat Duragı
  • Adres:Bağdat Caddesi Plaj Yolu Haldun Taner Sok.No:16/B Caddebostan kültür merkezi çaprazı Caddebostan Kadıköy İstanbul
  • Mail:[email protected] – [email protected]

 

Anlatilmayan-Hikayeler5 Kadın Sanatçının Gözünden, Anlatılmayan Hikayeler
08 Ocak 2015 ~ 31 Ocak 2015

Yükselen beş kadın sanatçının, saklı hikayeleri resmettiği eserler, Art50’nin “Anlatılmayan Hikayeler” sergisinde! Keşfedilmeyi bekleyen hikayeleri görünür kılan “Anlatılmayan Hikayeler” sergisi; sanata kesintisiz desteğini sürdüren TEB Özel Bankacılık’ın Etiler’deki binasında sanatseverlerin ziyaretine açık.

Köklü geçmişine yakışan özel seçimlerle kültür-sanata destek vermeyi sürdüren TEB Özel bu defa; sanatçı, koleksiyoner ve sanatseverleri aynı çatı altında buluşturan çağdaş sanat platformu Art50’nin “Anlatılmayan Hikayeler” başlıklı resim sergisine ev sahipliği yapıyor.

Özellikle genç sanatçıları desteklemeyi hedefleyen TEB Özel’in Etiler’deki binasında düzenlenen sergide; Art50 sanatçılarından Ayşegül Karakaş, Begüm Mütevellioğlu, Melike Kılıç, Lale Delibaş ve Güliz Baydemir’in eserleri yer alıyor. Sözlü ve yazınsal olarak anlatılmayan, ancak resmedilebilen hikayelere işaret eden “Anlatılmayan Hikayeler” sergisi; günlük hayatın temposunda gözden kaçan öyküleri, gerçekliğin baskısında unutulan masalları ve keşfedilmeyi bekleyen nice hikayeleri görünür kılmayı amaçlıyor. “Anlatılmayan Hikayeler”de; yükselen beş kadın sanatçının, her birinin kendine özgü tarzıyla saklı hikayeleri resmettiği eserleri sanatseverleri bekliyor.

“Anlatılmayan Hikayeler” sergisi; 31 Ocak 2015 tarihine kadar, hafta içi her gün çalışma saatleri içinde TEB Özel Etiler Binası’nda sanatseverlerin ziyaretine açık.

  • Yer:TEB Özel
  • Adres:Nispetiye Cad. Dilhayat Sok. No: 8 Etiler Beşiktaş İstanbul

 

Laleper-Aytek-Non-ParisLaleper Aytek / Non Paris
17 Aralık 2014 ~ 31 Ocak 2015

Laleper Aytek’in “Non Paris” başlıklı 14. kişisel sergisi 17 Aralık 2014’de İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde açılıyor. 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak olan sergide fotoğrafçının Paris’te iki yıl boyunca sürdürdüğü fotoğraf çekimlerinden 63 siyah-beyaz fotoğraf yer alıyor. Sergiyle birlikte fotoğrafçının “non paris” adlı bir fotoğraf albüm kitabı da Aralık başında yayımlanmış olacak.

Laleper Aytek, 2012 ile 2014 arasında Paris’e dört kez gitti. Çekimlerini Paris’te yapmakla birlikte Paris’i çekmedi. Bu projesinde bir turist olarak geldiği bu şehir üzerinden “non” görüntüleri aracılığıyla aynadaki kendine bakmaya çalıştı. 2012’deki ikinci ziyareti birinciden oldukça farklı, şehrin ruhuna dokunduğunu, şehir üzerinden kendine de biraz daha içerden bakmaya başladığını düşündüğü bir ziyaret oldu. Projesine bu yolculukla birlikte (adını çok sonradan koysa da) başlamıştı bile…

Fotoğrafçı “non paris”le birlikte; hiç tanımadığı, dilini bilmediği bir coğrafyada; bazen kırılgan, kimi eğreti olsa da, uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç(e) bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya çalıştı.

Görüntüler kendi tekinsizliklerinde, zoraki buluşmalara teslim edilmediklerinde; bir fotoğrafçı için unuttuğu bir ses, hiç görmediği bir yüz ya da beklenmedik bir karşılaşma olabilir, ilk defa yürüdüğü bir sokaktaki bir görüntünün kenarındaki ufacık bir ayrıntıdan hiç tanımadığı bir duyguya dair de olabilir, kaçılmış, göz ardı edilmiş, hatta yok sayılmış ve belki yıllardır yüzleşilmemiş.

Fransız Kültür Merkezi’yle birlikte Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi tarafından da desteklenen projesinde Laleper Aytek yeni (dışardan) bir ziyaretçi olarak Paris’te çektiği “non” görüntülerinde Hoffmannstall’ın söylediği gibi, “hiç yazılmamış olanı okumayı”, farklı bir kayıt yapmış olmayı az da olsa becerebilmiş olmayı diliyor.

Laleper Aytek Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ekonomi Bölümü’nü bitirdikten sonra, Sosyal Ekonomi alanında yüksek lisans çalışmalarına devam etmek üzere gittiği Oslo Üniversitesi’nde daha çok fotoğrafa yöneldi. Fotoğrafla üniversite yıllarında başlayan ve giderek derinleşen ilgisi nedeniyle 90’lı yılların başında Türkiye’ye döndü ve kendi stüdyosunu açarak reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladı. 1998’de Türkiye’nin ilk kapsamlı dijital fotoğraf stüdyosunun kuruluşunda fotoğraf ve reklam yönetmeni olarak görev aldı. 2009’da bu yana Koç Üniversitesi, Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü’nde (MAVA) fotoğraf üzerine dersler vermektedir.

2000 yılından bu yana fotoğraf yazılarında, öznellik kapsamında “görme biçimleri” ve “fotoğraf tarihi” üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu temel yaklaşımını “Fotoğraf Tarihi Kanonunu Yeniden Düşünmek: Öznellik Üzerine Bir İnceleme” başlıklı yüksek lisans tezinde ayrıntılandırarak geliştirmiştir. Yayınlanmış çalışmaları arasında fotografik düşünce üzerine yazılarını biraraya getirdiği Kendine Ait Bir Fotoğraf (2005) ile Palimpsest Istanbul (2010) ve Issız (2013) fotoğraf albümleri sayılabilir. Aytek 1991’den bu yana 13 kişisel sergi açtı ve 22 grup sergisine katıldı.

  • Yer:Fransız Kültür Merkezi
  • Adres:İstiklal Cad. NO:4 Taksim Beyoğlu İstanbul
  • Web:http://ifturquie.org

 

karanlikta-diyalogKaranlıkta Diyalog
18 Ocak 2015 ~ 31 Ocak 2015

Dünya üzerinde 130 kentte 7 milyondan fazla insana “dokunmuş” olan “Karanlıkta Diyalog”,  şimdi ve ilk defa Türkiye’de ve İstanbul’da…

TTNET’in ana sponsorluğu ve Dünya Göz Hastanesi’nin stratejik ortaklığı ile Dialogue in the Dark İstanbul tarafından hayata geçirilen “Karanlıkta Diyalog” sizi parkta dolaşmak, bir caddede karşıdan karşıya geçmek, vapura binmek gibi günlük hayat deneyimlerine sokar; ama tümüyle karanlıkta, duyularınızı uyandırarak ve farkındalığınızı derinleştirerek…

Görme engelli rehberler, sizin dokunarak, koklayarak, tadarak ve duyarak “yeni ve farklı” bir biçimde görmenizi sağlayacak ve sizi unutulmaz bir yolculuğa çıkartacaklar.

“Karanlıkta Diyalog”, 1988’de Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından oluşturulup, hayata geçirildi.

Bu eşsiz ve ilham verici deneyim, İstanbul’da üç yenilikçi formatla karşımıza çıkacak:

Deneyimsel Sergi – Herkese Açık
Öğrenciler İçin Atölye Çalışmaları – Okullara Özel
İş Dünyası İçin Atölye Çalışmaları – Şirketlere Özel

  • Yer:Gayrettepe Metro İstasyonu Dialog Sergi Alanı
  • Ücret:Tam 28.00 TL İndirimli 19.00 TL
  • Nereden Alınır:Biletix Çağrı Merkezi: 0216 556 98 00 Biletix Satış Noktaları,www.biletix.com ve Mekan gişe

 

Ters-KoseTers Köşe / Gobsmacked
13 Ocak 2015 ~ 01 Şubat 2015

Dilan Bozyel, Ugur Çakı, Genco Gülan, Tuğberk Selçuk
Küratör: Gülben Çapan

Astronot: Uzay adamı.
Araba: Tekerlekli, motorlu veya motorsuz her türlü kara taşıtı.
Çerçeve: Bir yere resim asılabilecek duruma getirmek için resimlere geçirilen kenarlık.
Miki Fare: 1928’de Walt Disney tarafından yaratılmış ve seslendirilmiş sevimli karikatür karakteridir.

Her kelimenin bir sözlük anlamı bir de benlik anlamı vardır. Sözlük genel terimidir, benlik ise sizin için ne anlam ifade ettiğidir. Aslında her ikisi de kurgulanmıştır. Biz de bu sergiyle kurgulanmış olan ne varsa bozmak için biraraya geldik. Hazır mısınız?

Galeri İlayda 8 Ocak – 1 Şubat 2015 tarihleri arasında senenin ilk sergisini gerçekleştiriyor. Küratörlüğünü Gülben Çapan’ın yaptığı “Ters Köşe” adlı sergi, farklı disiplinlerde ilerleyen, çağdaş sanatımızın önde gelen iki kuşak sanatçılarını biraraya getiriyor. Genco Gülan, Uğur Çakı, Dilan Bozyel ve Tuğberk Selçuk’un katılımıyla gerçekleşecek olan sergi, bilincimize kodlanmış imgeleri, alışık olduğumuzun çok dşında yorumlayarak, yıkıyor. Ters Köşe, çağdaş sanat izleyicisini şaşırtmaya, şaşırtırken de sorgulamaya davet ediyor.

Dilan Bozyel, astronot serisiyle, “uzay adamı”nı İstanbul sokaklarına ışınlıyor; vapurda, metroda ve sahilde görüntülenen astronot, mekan kavramıyla ilgili algımızı yineliyor. Tuğberk Selçuk klasik altın varaklı çerçevelerin içine yerleştirilmesi beklenen resimler yerine heykellerle karşınızda. Uğur Çakı, araba serisiyle alışılmış araba imgesine, çağdaş bir yorumla altın bir dokunuş yapıyor. Genco Gülan ironinin hakim olduğu işleriyle politik ve sosyal olarak seyirciyi düşündürecek. Özellikle uluslararası boyutta her nesil tarafından mutluluk olarak kodlanmış bir figür olan Miki Fare’nin “Sakat Miki” yorumu izleyiciyi şüphesiz şaşırtmaya hazır.

“Sadece estetik kaygısı ile sergi gezmek isteyenler, bu sergiyi gelip görme tenezzülünde bile bulunmasınlar, üzülürler. Ters Köşe, beğenilmekten çok anlaşılmayı bekleyen bir sergi. Bilincimizde alışılagelmiş ne varsa silip atmak üzerine işler üreten sanatçılar sayesinde; dünyayı sanatçıların gözünden yeniden kodluyoruz. Beyninizi boşaltın, çocukluk anılarınızı silin, eğitim siteminin ezberlerini bozun, hayat tecrübelerinizi unutun ve sergiye öyle adım atın.”

  • Yer:Galeri İlayda Tesvikiye
  • Adres:Hüsrev Gerede Cad. No:37 34330 Tesvikiye Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected]

 

Dilan-BozyelDilan Bozyel – Dichomoty Of Past and Futur- exhibitoni
29 Aralık 2014 ~ 01 Şubat 2015

Serdarı Ekremin Archive Galata’ sı sanata ve sanatçıya destek vermeye davam ediyor. 23 Aralık-01 Şubat tarihleri arasında ünlü fotoğrafçı Dilan Bozyel’ in “Dichomoty Of Past and Futur- exhibitoni” sergisi Archive Galata’ da sizleri bekliyor.

Dünyaca ünlü markaların eşsiz mobilya koleksiyonları, zamansız tasarımları, dünyanın dört bir yanından şeçilen objeler ve Türk tasarımcıların özel objelerin vazgeçilmez adresi “ARCHIVE” sanata ve sanatçıya destek vermeye devam ediyor..

Fotoğraf ve sanat eğitimini London College of Communication ve London Academy of Media & Art okullarında tamamladıktan sonra kariyerine, Londra ve Türkiye’de devam eden Dilan Bozyel, bu defa özel fotoğraflarıyla, ARCHIVE Galata’ nın duvarlarını süslüyor olacak. 2012 yılında Galata’ da Mimar Cağla Daş, Kutay Yorulmaz ve Güven Yalın tarafından kurulan ARCHIVE; sektörü yakından takip ederek, sektörde yer etmiş marka ve tasarımları bünyesinde bulundururken, bir yandan da sanata ve sanatçıya destek veriyor.

23 Aralık 2014 – 01 Şubat 2015 tarihleri arasında Archive Galata’ da yer alacak olan Dilan Bozyel sergisini ziyaret edebilirsiniz.

  • Yer:Archive Galata
  • Adres:Serdar-ı Ekrem No:19 Galata Beyoğlu İstanbul
  • Telefon:0212 292 11 40

 

Karma-sergi-yok-yerKarma Sergi – Yok-Yer
19 Aralık 2014 ~ 01 Şubat 2015

Sanatçılar: Aslı Narin, Egemen Tuncer, Hasan Deniz

Mehmet Kahraman’ın küratörlüğünü üstlendiği karma sergi “yok-yer”, her yerde oluşları, birbirlerine benzemeleri ve bağlamlarından kopuk olmalarıyla dikkat çeken havaalanları, eğlence ve alışveriş merkezleri gibi çağımızın ‘yok-yerleri’ni konu alıyor. Çağdaş dünyanın hareketli öznesinin mekanları deneyimleme şeklini etkileyen yok-yerler, insanların bir araya gelerek sosyalleşmelerine olanak sağlarken aynı zamanda yalnızlık duygusu yaratmalarıyla bireylere varoluşsal bir çelişki alanı sunarlar.

Bu bağlamda sergide yer alan sanatçılardan Aslı Narin’in fotoğrafik soyutlamaları bu geçiş alanlarını tanımlamaya çalışırken Egemen Tuncer’in ürettiği imajlar mekanların dönüşüm sonrası aldıkları yeni formlara odaklanmamızı sağlıyor. Hasan Deniz’in fotoğrafları ise değişen veya yok olan yerlerin belleğine dair bir günlük olarak karşımıza çıkıyor. Üç farklı bakış açısı etrafında yapılacak olan yerleştirme, Mixer’in sergi alanının mimari yapısı ile ilişkilendirilerek mekana özgü bir nitelik kazanıyor olacak.

  • Yer:Mixer Arts
  • Adres:Boğazkesen Cad. No:45 Bodrum Kat Tophane Beyoğlu İstanbul

 

joan-miro-sergiJoan Miro’nun Sembolleştirdiği Kadınlar, Kuşlar ve Yıldızlar
30 Eylül 2014 ~ 01 Şubat 2015

S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Barselona doğumlu Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miró’nun eserlerinden oluşan kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 20. yüzyılın çok yönlü, çığır açan sanatçısı Joan Miró’nun olgunluk dönemine odaklanan sergi, Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar adıyla sanatseverlerle buluşuyor. Sabancı Holding sponsorluğu ile düzenlenen ve Barselona’daki Joan Miró Vakfı, Mallorca’daki aile koleksiyonu Successió Miró ve yine Mallorca’daki Pilar ve Joan Miró Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen sergi 23 Eylül 2014 – 1 Şubat 2015 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Akdeniz coğrafyası ve insanına dair gözlemlerinden ilham alan Miró’nun, kadın, kuş ve yıldız temalarına yoğunlaşan sergi, resim, baskı, heykel ve seramiklerin bulunduğu zengin bir seçkiyle sanatçının sembolik dilini anlama olanağı sunuyor. Miró’yla İstanbul’da buluşacak olan sanatseverler, sanatçının Akdeniz kültüründen aldığı enerjinin farklı formlardaki izdüşümlerine tanık olacaklar.

Sergiyle ilgili bilgi veren SSM müdürü Dr. Nazan Ölçer, “Bu önemli Katalan sanatçının eserlerini müzemize getirmek üzere Barcelona’daki Miro Vakfı ile üç yıl önce görüşmelere başladık. Müze olarak hayalimizde, Pablo Picasso ile başlayıp Salvador Dali ile devam eden İspanya’nın büyük ustalarının üçlemesinde son halkayı tamamlamak vardı. Bugün bu sergi ile bunu başarmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu süreçte Barcelona’daki Joan Miro Vakfı ile sanatçının olgunluk dönemine odaklanan, onun vazgeçemediği kadınlar, kuşlar ve yıldızları merkeze alan ve sanatçının çok yönlülüğünü ortaya çıkaran bir seçki yapmaya karar verdik. Bu çok yönlülüğü ortaya çıkarmak için ayrıca, Mallorca’daki aile koleksiyonunda yer alan eserlerle yine Mallorca’daki Pilar ve Joan Miro Vakfı’nda bulunan atölye malzemelerini de ödünç aldık. Sanatçının farklı tekniklerdeki kimi eserleri ve bazı kişisel eşyaları ise dünyada ilk defa Türkiye’de Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenecek. Ayrıca sergide yer alan bir dizi belgesel filmde Joan Miro’nun yaşamını, iç dünyasını, değişimlerini, dostlarını, ülkesindeki ve dünyadaki siyasi olaylara duyduğu öfke ve tepkisini izleyerek sanatçının kolay ele vermediği gizli dünyasını tanıma imkanına sahip olacağız.” dedi.

Sabancı Holding CEO’su Zafer Kurtul, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Bizim için sadece ekonomik faaliyetlerimiz değil, kültür-sanat alanında da var olmak, bu kapsamdaki projeleri desteklemek her zaman öncelikli. Sabancı Holding olarak, Türk müzeciliğinde çığır açan Picasso Sergisi’nden bu yana büyük ustaların sergilerine destek veriyoruz. Bunu kurumsal vatandaşlık yaklaşımımızın bir gereği ve sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Bu alandaki çalışmalarımız toplumsal sorumluluk penceresinden, topluma bir katkı yapma isteği ve inancıyla yapılıyor. Ne mutlu bize ki, halkımız da bizim bu isteğimize yürekten karşılık veriyor. İnanıyorum ki, bu sergimiz de öncekilerde olduğu gibi yoğun ilgi görecek, kapıda kuyruklar olacak. Miro; Picasso, Rembrandt ve Monet’den sonra halkımızla buluşmasına aracılık ettiğimiz dördüncü büyük usta oldu. Sabancı Holding’in vizyonu farklılıklar yaratarak kalıcı üstünlükler sağlamak. Miro da sanatıyla, eserleriyle fark yaratmış bir sanatçı. Sergi aracılığıyla bu büyük ustayı sadece eseriyle değil tüm yaşamıyla yakından tanıma ve anlama fırsatı bulacağız.” dedi.

  • Yer:Sakıp Sabancı Müzesi
  • Adres:Sakıp Sabancı Cad. No:42 Emirgan Sarıyer İstanbul 
  • Telefon:012 277 22 00
  • Faks:0212 229 49 14

 

Yusuf-Taktak-YukaridanasagiyaYusuf Taktak – Yukarıdanaşağıya Soldansağa 19152015 Sergisi
20 Ocak 2015 ~ 07 Şubat 2015

Sergi 3 alanda değerlendirildi. Merdivenlerden inildiğinde, galerinin ana mekanında ve arka alanda bir olmak üzere 3 iş, yerleştirildi. Söz konusu yapıtların ortasında yer alan aynı zamanda sergiye adını veren düzenlemenin önüyle arkasındaki çalışmalar: serginin birer işareti niteliğinde ve sanatçının uzun süredir kullandığı “dikilitaş” biçimlerinin yorumu niteliğinde.

Yukarıdan aşağıya-soldan sağa bulmacalarda kullanılan yönlendirmelerdir. Toplumsal açıdan baktığımızda da, görsel ve yazılı medyayı da kullanarak iktidardakilerin buyurgan tavrıdır. Sahip olunan bir düşünce; yukardaki söz sahiplerinden en aşağıdakilere ve sol düşünceden sağa, baskın çıkma çabaları bulmacaya dönüşmüştür.

Aynı şekilde, Türk –Ermeni sorununu da bu bağlamda ele alındı. Birçok aydın, sıradan insan, okuduğumuz kitaplar, medya, iktidar ve muhalefetteki siyasiler 100 yıllık sorunu; işin içinden çıkılmaz hale sokmuşlardır. Düzenlemeye baktığınızda bulmaca ve aralarında toplumumuzda derin iz bırakan ermeni bir ustanın (Varojan Orancı) elinden çıkan ahşap ayakkabı kalıpları… Artık yerini plastiğe bırakmış bu değerli nesneler bulmacanın içinde gezinmektedirler tıpkı ermeni vatandaşlarımız gibi.

Galerinin kendine has özelliği olan kare seramikler ister istemez işlerin içine girdi ve ana motif (leitmotiv) olarak her iş’de kendini gösterdi. Kareler; kimi zaman bulmacanın bir öğesi, kimi zaman da hiyeroglif yerine geçtiler.

  • Yer:Maçka Sanat Galerisi
  • Adres:Eytam Cad. 31/A ?34357 Maçka Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected]
  • Faks:0212 234 40 51

 

Pardon-Kacinci-KatGenç Küratörler Soruyor: Pardon, Kaçıncı Kat?
10 Ocak 2015 ~ 07 Şubat 2015

Küratörler / Melike Bayık & Mergüze Günay

Sanatçılar: Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal, Saliha Yılmaz

Küreselleşen dünya düzeni ve kent hayatının baskıcı dinamikleri karşısında sanat konjonktürü dâhilinde ne türden önermeler yapılabilir? “PARDON, KAÇINCI KAT?”, kent ve doğa ilişkisi üzerinden sanat alanında dönüşümün olanaklarını sorgulayan genç küratörlerin yönelttiği meşru soruları irdeliyor. Sergi bu sorular ve onlara getirilebilecek yanıtların peşine düşüyor.

Bu sergi kent ve doğa üzerine izleyiciye bir rapor sunma hevesinde değil. Serginin iki bölümünü mümkün olduğunca birbirinden koparmak; buna karşın diyalog alanlarını da korumak üzere tasarladık. Yaygın olarak işlenmiş kent-doğa ikiliğini iki genç küratör olarak aslında yapıtaşlarına ayırıp; küratörlük mekanı mı, eserleri mi, ilişkileri mi ön plana alarak bizi en çok heyecanlandıran şeyi ortaya koyar diye sorduk. Küreselleştirme biçimlerinin somut etkilerinin tam da gözünün içine bakan bir jenerasyondan post-modern ütopyaların, mega kentlerin, sanat ve izleyici arasında açılan mesafenin ve bu yersiz-yurtsuzluğun bizi sürüklediği ruh durumunu gayri-resmi bir çerçevede yalın bir soru olan, ama betonun ve yabancılaşmanın tınısını taşıyan “Kaçıncı Kat?” ile aktarmak istedik.

Sanatçılar Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal ve Saliha Yılmaz’ın eserlerinin yer alacağı serginin açılışı 10 Ocak’ta gerçekleşecek. Sergi 07.02.2015 tarihine kadar MERKUR’de görülebilir.

Sergi Koordinatörü / Düzelti: Sena Danışman

  • Yer:Galeri Merkur
  • Adres:Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt. No: 12 D: 2 Nişantaşı Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected]
  • Faks:0212 225 37 37

 

muhtesem-yuzyilteshir-i-ihtisamMuhteşem Yüzyıl: Teşhir-i İhtişam
29 Aralık 2014 ~ 10 Şubat 2015

“Muhteşem Yüzyıl” şimdi de dünya çapında bir sergi prodüksiyonu ile Maslak’ta yeni açılan Uniq İstanbul Kültür ve Sanat Merkezi içinde yer alan UNIQMÜZE’de ziyaretçilere kapılarını açtı.

TİMS Productions ve Istanbul Exhibitions tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen “Muhteşem Yüzyıl: Teşhir-i İhtişam” sergisi, Muhteşem Yüzyıl’ın ruhuna dokunma ve dünyasını yakından hissetme şansı veriyor.

Muhteşem Yüzyıl’ın büyüleyici atmosferi; dekorları, kostüm ve aksesuarları, mücevher ve taçlarıyla sergiye aktarıldı.

Ziyaretçiler, 4 sezon boyunca hafızalardan silinmeyen büyüleyici atmosferin zenginliğini ve içinde bulunma deneyimini yaşayacak ve daha önce hiç görülmemiş, sadece bu sergi için üretilen çok özel sürprizler ile karşılaşacaklar.

“Muhteşem Yüzyıl: Teşhir-i İhtişam” sergisinde ziyaretçileri zengin bir içerik, şaşırtıcı multimedya uygulamaları ve çok daha fazlası bekliyor.

– 0-6 yaş grubu Uniq Müze’ye ücretsiz girebilir.
– Biletler üzerinde yazan gün geçerlidir.
– Uniq Müze’ye profesyonel kamera, fotoğraf makinası, ses cihazı vb. ile giriş özel izne tabiidir.
– Öğrenci indiriminden yararlanan kişilerin resmi ve geçerli bir öğrenci kimliği ibraz etmesi yeterlidir.
– Uniq Müze’ye yiyecek-içecek ile girilemez.
– Uniq Müze bilet fiyatlarında değişiklik yapma hakkını saklı tutar.

  • Yer:UNIQMÜZE
  • Ücret:Tam 35.00 TL – Öğrenci 28.75 TL
  • Nereden Alınır:Biletix Çağrı Merkezi: 0216 556 98 00 Biletix Satış Noktaları,www.biletix.com ve Mekan gişe

bilim-tuneliBilim Tüneli Sergisi
25 Aralık 2014 ~ 12 Şubat 2015

Bilim Tüneli Sergisi, 1 Aralık 2014 – 12 Şubat 2015 tarihleri arasında Mall Of İstanbul – 1’de son buluşları teknolojiseverlerin beğenisine sunacak.

Bilim ve teknolojiyi laboratuvarın dışına taşıyan, son 13 yılda 18 ülkede, 30 şehirde, 10 milyon ziyaretçinin gezdiği Bilim Tüneli Sergisi, son araştırma buluşlarını ve perspektiflerini dünya çapında başarılı bir şekilde tanıtıyor.

Küreselleşen bilim, bilim iletişiminde yeni nesil, multimedya sergi içerikleri ve çok daha fazlası sizi bekliyor!

Bilim ve teknolojinin geleceği nasıl değiştireceğini gösteren Bilim Tüneli Sergisi’nde büyüleyici bir deneyim yaşayacak, evren, madde, yaşam, karmaşıklık, beyin, sağlık, enerji ve toplum konularında gelecekte neler olacağını bugünden öğreneceksiniz.

Adını Nobel ödüllü Alman fizikçiden alan Max Planck Topluluğu, kar amacı gütmeyen ileri bilim için çalışan bağımsız bir araştırma kuruluşu. Max Planck Topluluğu, dünya çapında tanınmışlığı ile bilim ve teknoloji araştırmalarına önderlik ediyor. 2006 yılında yapılan bir araştırmada üniversite olmayan enstitüler arasında kurum, bilim araştırmaları alanında 1., teknoloji araştırmaları alanında 3. seçildi.

01.12.2014 – 12.02.2015 tarihleri arası her gün saat:10:00 – 22:00 arası ziyaret edebilirsiniz.

  • Yer:Mall Of İstanbul-1
  • Adres:Süleyman Demirel Bulvarı. TEM Basın Ekspres kavşağı. Başakşehir İstanbul
  • Ücret:Tam 23.00 TL Öğrenci 13.00 TL
  • Nereden Alınır:Biletix Çağrı Merkezi: 0216 556 98 00 Biletix Satış Noktaları,www.biletix.com ve Mekan gişe

 

Nejat-Kavvas-Saydam-MasallarNejat Kavvas – Saydam Masallar Cam Sergisi
15 Ocak 2015 ~ 15 Şubat 2015

Yeni Zelanda’da yaşayan Türk sanatçı Nejat Kavvas’ın İstanbul’daki ilk kişisel sergisi “Saydam Masallar” Galeri Selvin 2’de açılıyor.

Camı bir simyacı gibi işleyip adeta bambaşka bir anlama büründüren Nejat Kavvas kadını, doğayı, soyut formları hayatı boyunca içinde yaşadığı çok kültürlülükten beslenerek yeniden yorumluyor. Mükemmel bir tekniği estetikle buluşturan sanatçı dışavurumcu renkleri holografik bir yaklaşımla camın içinde özgür bırakıyor, malzemenin yapısıyla oynayıp onu farklı dokulara dönüştürüyor. Camı bir madde olarak tarihten beri kullanılageldiği pratik bağlamından koparıp ona ruh vererek bir nesneden öteye taşıyor ve ona sanat pratikleri içinde hak ettiği yeri vererek onurlandırıyor.

Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun olan Nejat Kavvaş, cam eğitimini Stipglass Cam Okulu, Tilburg Hollanda 2010, Cam Ocağı İstanbul 2009, California Polytechnic State University, San Louise Obispo California, Pilchuck Cam Okulu, Seattle, Washington, 2009, Art Station Sanat Okulu, Auckland Yeni Zelanda, 2008 de yaptı.

Ayrıca Claudia Borella Cam Okulunda uzman kalıp yapım teknikleri kursu, 2012, Cam Ocağı, İstanbul “A dan Z ye kalıp yapım teknikleri ve fırında cam döküm” kursları verdi.

Armaggan Gallery, Art 24/7 Volume: 2 sergisi, İstanbul,Armaggan Gallery, İstanbul Gurup Sergisi, İstanbul, 2011, SOFA Chicago Sanat Fuarında Sergi, Türk Kültür Vakfı 2011, Ron Şang Gallery sergisi, 2011, Red Spot Gallery, “Cam Ustaları” sergisi 2011, Armaggan Gallery, İstanbul grup sergisi 2011, Flagstaff Gallery, Auckland Yeni Zelanda, “Glassification” sergisi 2010, Ron Şang Gallery, Auckland Yeni Zelanda, Group sergisi 2010, Uxbridge Creative Centre, “Exposed” Sergisi, Auckland, Yeni Zelanda 2010, Molly Morpeth Canaday Ödül sergisi Yeni Zelanda 2010, Ranamok Ödül Sergisi, Avustralya 2009, Art Station Sanat Okulu, “Ten Year of Glass” sergisi, Yeni Zelanda 2009 da sergilerine katıldı.

Masif cam yapıların işlenme sürecindeki büyük zorluk ve zahmetlere yenilmeden ustalığını sanatçı ruhuyla birleştiren Nejat Kavvas’ın “Saydam Masallar” adlı kaçırılmayacak sergisi 15 Ocak – 15 Şubat 2015 tarihlerinde Galeri Selvin 2’de görülebilir.

  • Yer:Galeri Selvin 2
  • Adres:Bebek Arnavutköy Cad. (1. Cadde) 20/A Arnavutköy Beşiktaş İstanbul
  • Mail:www.galeriselvin.com

 

sahin-kaygun-sergisiŞahin Kaygun Sergisi
20 Kasım 2014 ~ 15 Şubat 2015

İstanbul Modern, Türkiye fotoğrafçılığında farklı arayışlarıyla öncü bir rol üstlenen Şahin Kaygun üzerine, sanatçının 1992’de vefatından sonra düzenlenen en kapsamlı sergiyi hazırlıyor.

Disiplinlerarası kavramının Türkiye’de henüz gündeme gelmediği 1980’li yıllardaki fotoğraf kültüründe resim, grafik, fotoğraf ve sinema gibi farklı alanları birbirine yakınlaştıran Şahin Kaygun, fotoğrafın tekniğine ilişkin yeni ve şaşırtıcı uygulamalar gerçekleştirdi. Türkiye’de fotoğraf çalışmalarının farklı sanat dallarıyla bağını çağdaş bir yorumla arayan sanatçı, teknikler arasındaki sınırları zorlamaya devam etti.

Detaylı bir arşiv çalışmasının ardından gerçekleşecek sergi, Kaygun’un 1980’lerden itibaren fotoğraf üzerinde ilk deneysel müdahalelerde bulunduğu, Türkiye’de bir ilk teşkil eden Polaroid çalışmalarından en son dönemine kadar uzanıyor. Sanatçının fotoğraf üzerine katmanlar ekleyerek ilerlediği teknik arayışlara paralel olarak, Kaygun’un ele aldığı yaşam ve ölüm temaları üzerinden bilincin sınırlarında, rüya ve gerçeklik arasında bir anlatının izleri sürülüyor. 80’lerin politik ortamında yaşanan bireysel bunalım ve içe kapanmanın sanat alanındaki yansımalarının hissedilebildiği dönemi ele alan sergide, Kaygun’un çalışmaları zamanın ruh halini kişisel bir bakış açısıyla dışa vuruyor.

Lise yıllarında resim yaparak hayatını kazanmaya başlayan Şahin Kaygun, 1969 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde grafik eğitimine başlar. Üniversite yıllarında fotoğrafla sanatsal anlamda ilgilenen sanatçı için grafik ve fotoğraf birbirini besleyen, tamamlayan iki alan olur. Kaygun’un fotoğraf üzerinde ilk manipülasyon denemelerini yaptığı Polaroid serisinden parçalar Uluslararası Polaroid koleksiyonuna dahil edilir ve çalışmaları önemli müze ve sanat kurumlarında sergilenir.

“Ben fotoğraf çekmiyorum, fotoğraf yapıyorum” diyen sanatçı için, ortaya çıkan her kare onun tasarladığı bir sahnedir. Önce zihninde kurguladığı kompozisyonu tasarlar, sonra fotoğrafı çeker; karanlık odada devam eden süreçte, rastlantılara yer yoktur. Kaygun, kazıyarak, renklendirerek, çizerek fotoğraftaki istemediği detayları siler, kendi istediklerini ekler. Baskıları üst üste bindirir, kolajlar yapar, akrilik boya ile boyar ve nihayetinde ortaya kendi iç dünyasını koyar. Burada önemli olan, zamanında tartışıldığı gibi, bu çalışmaların resim mi yoksa fotoğraf mı olduğu değildir. Kaygun’un amacı tam da disiplinlerarası bir sanat dili oluşturmaktır.

Küratör: Sena Çakırkaya

  • Yer:İstanbul Modern
  • Adres:Meclis-i Mebusan Cad. Liman İşletmeleri Sahası Karaköy Beyoğlu İstanbul

 

elif-karadayi-portrelerEliff Karadayi – Portreler
16 Ocak 2015 ~ 19 Şubat 2015

Tüm çağdaş sanat oluşumlarının sergilerine ev sahipliği yapan Gama Art Gallery, ressam Eliff KARADAYI’nın PORTRELER başlığı altındaki kişisel sergisini 16 Ocak- 19 Şubat tarihleri arasında sanatseverler ile buluşturuyor.

Sanat’ı kendisi için kendini tarif ve tamir etme aracı olarak gören Eliff Karadayı’nın Portreler adını verdiği sergisi hayatına girmiş, hayatından teğet geçen veya hayatında çok ciddi etkileri olmuş insanların seneler içinde birikmiş çizimlerinden oluşuyor. Portrelerinde naif ve çocuksu öğeler ağır basıyor, ara renkleri tercih etmeden ve boyaları birbirine karıştırmadan çoğunlukla ana renklerle yalın ve basit bir dil içinde tanıdığı bu insanları yansıtıyor, çocuksu bir dille çocuksu olmayan olgunluktaki insanları anlatıyor.

Sanatçı diyor ki; Bana göre sanatın amacı sınırları kaldırmak olmalı. Bir sanat yapıtının dili, dini, milliyeti, ırkı yoktur. Sanat, insanlar ve ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldıran en doğru mecra. Sanat üretimlerimi herhangi bir kategoriye dahil etmeden soyutlayıcı bir dışavurum üzerinden modernist bir anlayışta ele aldığımı söyleyebilirim. Sanatın, iyileştirici, özgürleştirici enerji ve güç veren yanına inanıyorum. Resim benim bitmek tükenmek bilmeyen yaşam kaynağım…

Eliff Karadayı Kimdir? Yeditepe Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği’nden mezun oldu, ancak küçüklüğünden bu yana resme olan ilgisini hiç kaybetmedi. Bir dönem Nevin Çetin Atölyesi’nden eğitim aldı. İşin ilginç yanı eserleri büyük beğeni toplasa da o hiçbir zaman yaptıklarının kayda değer olduğunu düşünmedi. taaki üniversitede okurken bir arkadaşının yönlendirmesiyle yurtdışında başvurduğu bir bursun kabul görmesine kadar. San Francisco School of Art kendine güven duymasını sağladı. Daha sonra NYU’ da asistanlik teklifi aldı ve bunu takiben kendisinden Sciences Po Paris de secmeli ders olarak Collage and Sculpture dersi vermesi istendi. Bu süre zarfında Türkiye’deki sanat piyasasınının, özellikle genç sanatçılara eğilen koleksiyonerleri arasında hızla yükselen bir başarı grafiği yakaladı. Pop Art’ın Türkiye’deki genç temsilcisi olarak tanındı. ‘’MAAİLE” 14. solo sergisidir. Çalışmalarına Balat’taki atölyesinde ve Gama Gallery’ de devam etmektedir.

  • Yer:Gama Galeri
  • Adres:Turnacıbaşı sok. No:21 Beyoglu Taksim Beyoğlu İstanbul
  • Mail:[email protected]

 

sehir-UzunlamasinaŞehir: Uzunlamasına Sergisi / Mağara
27 Aralık 2014 ~ 19 Şubat 2015

İstanbul’un alışılagelmiş şehir manzaraları bu kez farklı bir fotografik anlatımla karşımıza çıkıyor… Fotoğrafçıların, uzun pozlamalar ve siyah/beyaz bir anlatım diliyle yorumladığı tanıdık mekanlar, farklı görsellikleriyle 27 Aralık – 19 Şubat arasında “Şehir: Uzunlamasına” sergisinde MAĞARA’da ziyaretçilerini bekliyor.

Fotoğrafçı ve eğitmen Muammer Yanmaz’ın 40 Haramiler fotoğraf grubuna eğitim verdiği stüdyosu MAĞARA’da, Coşar Kulaksız’ın danışmanlığında, “2. Fine Art Fotoğraf Atölyesi” gerçekleşti. Atölye sonunda oluşan “Şehir: Uzunlamasına” başlıklı sergi, klasik sokak fotoğrafçılığı temeli üzerine sanat fotoğrafının nasıl inşa edilebileceği hakkında fikirler veriyor.

Küratörlüğünü de Coşar Kulaksız’ın üstlendiği sergi, alışılagelmiş İstanbul şehir manzaralarını, uzun pozlandırmalar ve siyah/beyaz bir anlatım dili ile farklı bir fotografik yaklaşımda izleyiciye sunuyor. Sergide yer alan her fotoğraf aslında sağdan ve soldan çekilen iki farklı açının tek bir noktada görsel birleşimi üzerine kurgulandı. Böylece, izleyicilere bir mekanın, uzun pozlama ve ikili anlatım diliyle görsel olarak nasıl algılandığı ve hissettirdikleri aktarılıyor.

Fine Art fotoğraf atölyesi ve sonunda oluşturulan bu sergi; fotoğrafın sadece anlık bir tespit değil, aynı zamanda bir sanat mecrası olarak algılanabileceğine dair izlenimler vermesi açısından da önem taşıyor.

Fotoğrafçılar: Ali Efe Yılmaz, Alican Ekin, Aysun Hürol, Burcu Hakman, Gökçe Halulu Çevikoğlu, Gülşah Gencer, Gürkan Kurban, Ilgın Yaroğlu, Kübra Karaçizmeli, Selin Devran, Serli Hamamciyan, Şeyda Soydamal Türk.

  • Yer:Mağara
  • Adres:Eski Osmanlı Sok No: 21 / 1 Mecidiyeköy Şişli İstanbul 
  • Telefon:0212 266 66 74

 

yabanci-topraklardaJacques Tange – Yabancı Topraklarda
08 Ocak 2015 ~ 21 Şubat 2015

Jacques Tange 1960’da Vlissingen’de doğmuştur. Hollandalı sanatçı, Rotterdam Sanat Okulu’nu bitirdikten sonra 1984 yılı itibariyle aktif olarak eser üretmektedir. Sanatçının yeteneği, 2005-2006 yıllarında Hollanda’da ‘’Yılın Sanatçısı’’ seçilmesiyle tescillenmiştir. Tange’nin eserleri ortaçağın resimlenmiş el yazmalarına dayanmaktadır fakat zaman içinde, bugünkü dünyaya ve insanın dünyadaki yerine yorumlanmıştır.

Jacques Tange’nin kişisel sergisinin başlığı olan ‘Yabancı Topraklarda’ , sanatçının ilk kez tanımadığı ve yabancı olduğu bir ülke olan Türkiye’de sergi gerçekleştirecek olmasından doğmuştur. Bu sergi onu alışık olduğu ve yaşadığı Avrupa kıtasından bir adım dışarıya çıkarmaktadır.

Tange’nin eserleri hayatın kendisinden etkilenmektedir ve en önemlisi, aşktan ilham almaktadır. Kadınları övme yoluna gitmesinin nedeni ise onların gücünün dünyayı kurtaracağını düşünmesinden ötürüdür. Tange’nin eserlerindeki kadınlar güzel, kuvvetli ve azimlidir. Sanatçı, kadınlara olan sevgisini onları eserlerinde arzu nesnesi olarak değil, anne ve sevgili olarak göstererek yansıtır. Kadınların erkekler gibi güç tutkunu olmadığını fakat aslında gücün kendisi olduklarını düşünmektedir.

Eserlere yansıyan başka bir konu ise sanatçının evrene ve geleceğe ilişkin kaygılarıdır. Evrenin hepimizin koruyucu ve besleyicisi olduğunu söyleyen Tange, onu yeteri kadar koruyamadığımızı belirtmektedir. Bizi koruyan evrene sahip çıkamamamız kendimize de sahip çıkamamak anlamına gelmektedir. Hava kirliliğini yaratan, ormanları yok eden, hayvanları ve hatta birbirimizi öldüren bizlerin betonla kaplı bir ormanda yaşadığımızı, şehirlerimizi giderek büyüttüğümüzü ve bir zamanlar olduğumuz saf halimizden giderek uzaklaştığımızı düşünmektedir; bir zamanlar güneşin altında özgür olan ve doğanın geri kalanıyla da uyum içinde yaşayan bizlerden…

Neyse ki, sanatçının eserlerinde her zaman bir çıkış yolu vardır ve bu bir kaçış alanıdır; bir parça mavi gökyüzü, özgür ve düz bir alana çıkış yolu, bizi başka bir yöne uçurabilecek bir balon, ya da aşk veya mutluluk için ufak bir işaret…

  • Yer:ART350
  • Adres:Bağdat Caddesi No: 350 34738 Kadıköy İstanbul
  • Web:www.art350.com

 

Merve-Hasman-1Merve Hasman – Bana Baktığını Biliyorum / I Know You Are Looking At Me
15 Ocak 2015 ~ 28 Şubat 2015

Son dönemin genç ve sıradışı fotoğraf sanatçılarından Merve Hasman’ın, ‘Bana Baktığını Biliyorum’ (I Know You Are Looking At Me) adını verdiği ve The Istanbul Edition Otel ile işbirliği yaptığı son fotoğraf sergisi 15 Ocak akşamı verilecek kokteyl sonrası açılacak. Hasman, Edition marka konseptinin ana unsurları olan “büyüleyici zarafet, doğallık ve tutku”yu fotoğraflarına yansıttı.

Sanatçı, The Istanbul Edition’da gerçekleştireceği fotoğraf sergisi için ‘modern yaşamın yoğun temposundaki kişinin şehirden kaçışını, iç dünyasına gerçekleştirdiği yolculuğu, ve huzuru keşif sürecini’ objektifine yansıttığını söyledi.

The Istanbul Edition için özel olarak hazırlanan sergisinin açılış kokteyline sanat, cemiyet ve iş dünyasından çok sayıda davetlinin katılması bekleniyor. Doğal ve çarpıcı karelerin yer aldığı fotoğraf sergisi gezecek katılımcılar kısa film gösteriminin ardından sergiyi dolaşabilecek ve fotografları sanatçıyla birlikte değerlendirebilecekler. Sergi ve film gösterimi Şubat ayının sonuna kadar The Istanbul Edition’da izlenebilecek.

Teknik eğitimlerini İsviçre, Milano ve Amerika’da alan genç sanatçı fotoğrafçılıkta öğrenme sürecinin devamlılığına değinerek: ‘Her gün yeni bir şey öğreniyorum, bunun yaşla ve tecrübeyle de alakası yok. Teknoloji de, hayat da çok hızlı ilerliyor. 80 yaşına kadar fotoğraf çekmek istiyorum ve eminim o yaşta da hâlâ öğrenecek bir çok şeyler bulacağım’ açıklamasında bulundu.

The Istanbul Edition’da gerçekleştireceği fotograf sergisi için; doğal güzelliği ve kişinin iç dünyasına gerçekleştirdiği huzurlu yolculuğu hikayeleştirdiğini, bunun günümüz temposunda yoğun çalışan modern insan profili için uygun ortam ve koşullar sağlandığında şehrin merkezinde bile mümkün olabileceğini aktarmaya çalıştığını sözlerine ekledi.

  • Yer:The Istanbul Edition

 

Nesren-JakeNesren Jake – SINS / GÜNAHLAR sergisi
08 Ocak 2015 ~ 28 Şubat 2015

“Her Şeyi Sorgula” mesajı veren işlerini Pop-Propaganda olarak tanımlayan Nesren Jake, günahların kime ve neye göre olduğunu sorgulattığı SINS / GÜNAHLAR sergisi, 7 Ocak 2015 Çarşamba G-art Beyoğlu’nda…

Amacı, var olan toplumsal düzen(ler)i ve verdiği hasarları insanlara anlatabilmek olan, işlerinin tarzını pop-propaganda olarak tanımlayabildiğimiz Nesren Jake eleştirel zekası ile dikkat çekiyor. Ürettikleri bir taraftan güncel olanla hesaplaşırken, diğer bir taraftan da daha derin katmanlarla zamana yayılan eleştirel anlamlar barındırıyor. Siyasal ve ekonomik düzenlerin propagandalarını, kullandığı ironik sembolleri aracılığıyla dezenformasyona uğratıyor. Yani kullandığı popular kültür imajlarının verdiği bilinçaltımıza yerleşen toplumsal mesajları, kendine has yöntemleriyle tekrar sorgulamamıza yardımcı oluyor.

Bu sergide üzerine oldukça düşünmemiz gereken Günah kelimesi, genellikle dini bağlamda Tanrı’nın arzu ve emirlerine uygunsuz her şeyi tanımlamak için kullanılır. Tanrı’nın açıkladığı standartlara ve emirlere karşı yapılan bilinçli ihmalkarlık veya inkar olarak da açıklanabilir. Birçok farklı inanç ve felsefede, dini nitelik taşısın taşımasın, günah kavramı mevcuttur. Günah sözlükte; “isyan, karşı gelme, suç, kabahat” manalarına gelir. Peki bu karşı gelme sadece Tanrı’ya karşı mıdır, yoksa insanlar da birbirlerine karşı günah işlemekte midir? Önemli olan inanç mı, yoksa kime veya neye karşı sorumlu olmanın bilinci midir? İşte bu noktada Nesren Jake günahların kime ve neye göre olduğunu sorguluyor ve kadim bilgelik zincirinin halkalarını birer birer aralıyor.

1984 doğumlu sanatçı, 2010 yılında aktif olarak sanatsal tasarılarını ve düşüncelerini hayata geçirmeye başladı. Genelde bir seriyi tamamlamak ya da tek bir iş çıkartmak yerine karışık düzende farklı formatlarda ve konularda işler yapmayı tercih eden sanatçı, böylece belli bir noktaya odaklanmaktan kaçınarak, çoğunluğun benimsediği bakış açılarına eleştirel olarak bakıyor. Anlatım dili bazen ağır, bazen de hafif bir şekilde eleştiri-alay çerçevesinde kurgulanıyor.

  • Yer:G-Art Galeri
  • Adres:Tomtom Mah. Kumbaracı Yokuşu No: 37/A Beyoğlu İstanbul 
  • Mail:[email protected]

 

Lozandan-cumhuriyete-inonuLozan’dan Cumhuriyet’e İsmet İnönü Sergisi
29 Aralık 2014 ~ 28 Şubat 2015

Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 90. yılı etkinlikleri kapsamında geçtiğimiz yıl İnönü Vakfı tarafından hazırlanan “Lozan’dan Cumhuriyet’e İsmet İnönü” sergisi İnönü Vakfı’nın arşivlerindeki belge ve fotoğraflarla, Lozan’ın imzalanmasından Cumhuriyet’in ilanına, erken Cumhuriyet yıllarından, iç ve dış politikaya kadar çeşitli toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümleri İsmet İnönü ekseninde gözler önüne seriyor. Sergide ziyaretçiler; dokunmatik ekranlar ve video enstalasyonları aracılığıyla interaktif olarak belge ve Atatürk ve İsmet İnönü’nün hayatlarının kronolojisi, yazışmalar, telgraflar, fotoğraflar hatta kamera görüntülerinin yer aldığı, gazete ve dergi kapakları, mühürler, madalyalar, nişanlar, imzalanan antlaşmalar, resmi yazışmalar, müzakerelere ait birçok belgenin de yer aldığı sergi, Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde 24 Aralık 2014- 28 Şubat 2015 tarihleri arasında gezilebilir. Kadıköy Belediyesi Etkinliği

  • Yer:Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi
  • Adres:Bağdat Cad. Haldun Taner Sok. No:11 Kadıköy İstanbul
  • Mail:[email protected]

 

Balkan-Naci-islimyeliBalkan Naci İslimyeli – Bir Şey Söyle
13 Ocak 2015 ~ 28 Şubat 2015

EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı yeni yılın ilk sergisine çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Balkan Naci İslimyeli’nin son yapıtlarından oluşan “Bir Şey Söyle” ile 13 Ocak – 28 Şubat 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.

Sanatçı bu projesinde tuval, video, fotoğraf, giysi heykel ve metnin birlikte oluşturduğu ortak bir dil kullanıyor.

Balkan Naci İslimyeli 1990’ların başından bu tarafa yoğunlaştığı temel bir izleğin alanını son sergisiyle daha da genişletiyor ve şöyle diyor “Küresel iletişim ağının ürkünç boyutlarda yükselen gücü karşısında kısılan insan sesini yeniden duyabilecek miyiz… Konuşan biz miyiz, duyduğumuz sesler bizim mi… Ses tellerimiz hangi biodigital kontrol noktaları arasında gerili duruyor… Bu sergi susmak konuşmak ve susturulmanın ara sesleri üzerine görsel bir soruşturmadır.”

Balkan Naci İslimyeli sergi süresince galeri mekânında yapacağı iki söyleşide bu kavramla ilgili diğer sergilerini de izleyicilere tanıtıp tartışacak. Sergiyi Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.ekavart.tv de izleyebilirsiniz. ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi – Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30

  • Yer:Ekavart Gallery
  • Adres:Askerocağı cad. Ritz Carlton Otel, Süzer Plaza No:15 Gümüşsuyu Beyoğlu İstanbul 
  • Mail:[email protected]
  • Faks:0212 252 81 31

 

irem-Sozenin-Objektifindenİrem Sözen’in Objektifinden Geri Bak
21 Ocak 2015 ~ 21 Mart 2015

Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi “Operation Room”, İrem Sözen’in “Geri Bak” adlı sergisine 21 Ocak – 21 Mart 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Bir dönemin tahlilini fotoğraflarla sunan sanatçının seyircisini davet ettiği sergisi Pazar günleri hariç her gün 10:00-19:00 saatleri arasında Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi “Operation Room”da gezilebilir.

İrem Sözen “Geri Bak”la eski albümlerden bulduğu hem kendisinin hem de aile bireylerinin çekmiş olduğu kimi fotoğraflarla kişisel kayıtlarını birleştirerek, bir dönemin tahlilini yapıyor. Hafızanın kronolojiden saparak yığılmasından yola çıkarak, belli bir dizin olmaksızın ileri ve geri sıçrayışlarla zihinsel hafriyatını bir sonradan bakma eylemi halinde gerçekleştiriyor.

Sanatçının kişisel kayıt olarak adlandırdığı bu belgelerde, temas edilmiş karakterlerin portrelerinin kapladığı alanın büyüklüğü, aslında hafızanın sadece zamanda değil, özneler arasında da sıçrayışlar gerçekleştirdiğini gösteriyor. Yakınlığa dayalı ortak tarihin içindeki paydaşların bireyin kendisine bahşettiği anıları bulanıklaştırmak pahasına karşısındakinin tarihini sahiplenişine, ona tutunuşuna şahit oluyoruz. Yakınlık nerede başlayıp nerede biter? Bir eylem olarak fotoğraflama halindeki yalnızlık ne kadar esastır? Başkasından ne kadar beslenmekte veya onun ne kadar kuşatması altındadır?

  • Yer:Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi
  • Adres:Güzelbahçe Sok. 20. Nişantaşı Şişli İstanbul
  • Mail:[email protected]

 

dunya-savasinda-propaganda1. Dünya Savaşı’nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda
29 Aralık 2014 ~ 22 Mart 2015

1. Dünya Savaşı’nın 100. yılını anmak üzere İttifak cephesinde yer alan devletlerin yürüttüğü halkla ilişkiler süreçlerini, bir başka deyişle propaganda kampanyalarını anlatan sergi, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) açıldı. “1. Dünya Savaşı’nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda” ismini taşıyan sergide posterlerden, kartpostallara, sembolik ödüllerden madalyalara kadar pek çok tarihi doküman ve obje yer alıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş döneminde müttefikleriyle geliştirdiği ilişkileri de gözler önüne seren sergi 22 Mart 2015 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndan seçilen eserlerin yer aldığı serginin küratörlüğünü Bahattin Öztuncay üstleniyor.

  • Yer:Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi
  • Adres:İstiklal Cad. Nuru Ziya Sok. Beyoğlu İstanbul 
  • Telefon:0212 393 60 00

 

PabucPabuç, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonundan Sergisi
03 Aralık 2014 ~ 31 Mayıs 2015

Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi, kadınların vazgeçilmez tutkusu olan ayakkabıların geçmişine uzanan eşsiz bir sergiye ev sahipliği yapacak. 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar geçen zamana ait ayakkabıların yer aldığı ‘Pabuç, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonundan’ adlı sergi, 27 Kasım’dan itibaren Sadberk Hanım Müzesi’nde görülebilecek.

Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi, 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar geçen döneme ait pabuçların yer aldığı tarihi koleksiyonu ziyaretçileriyle buluşturmaya hazırlanıyor. 27 Kasım’da ziyarete açılacak ‘Pabuç, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonundan’ adlı sergi, 31 Mayıs 2015 tarihine kadar gezilebilecek.

‘Pabuç, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonundan’ sergisinde; çoğunluğu Osmanlı’nın son döneminde üretilen ayakkabı ve terlikler oluştururken, Orta Asya, İran, Kuzey Afrika, Hindistan ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden de örnekler yer alıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında üretilen ayakkabıları da kapsayan 127 parçalık koleksiyon, geleneksel anlayışın yanı sıra Batı modasını yansıtan çizme, bot, ayakkabı, terlik ve nalın gibi çeşitli modelleri de bir araya getiriyor.

Deri ve kumaştan yapılmış, çoğu sırma, gümüş, tel, kılabdan ve boncuk ile süslenmiş ürünler arasında Mısır Hıdiv ailesinden Prenses Atiye’ye ait olan gelin ayakkabısından, Bursa Valisi Ahmet Münir Paşa ile Pervin Hanım’ın kızı Memduha Hanım’ın 3-4 yaşlarındayken giydiği çocuk potinine kadar ilginç hikâyelere sahip birçok eser bulunuyor. Ahşaptan oyularak yapılmış, sedef, fildişi ve gümüş malzemelerle süslenmiş nalınlar da sergide dikkat çekiyor. Koleksiyondaki etiketli ayakkabı örnekleri ise Osmanlı’nın son dönem ayakkabı üreticileri ve satıcıları hakkında bilgi veriyor.

‘Pabuç, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonundan’ sergisi, Çarşamba günleri hariç her gün 10:00-17:00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

  • Yer:Sadberk Hanım Müzesi

 

picture-the-worldPicture The World – Burhan Doğançay’ın Objektifinden Dünya
25 Kasım 2014 ~ 07 Haziran 2015

Ressam Burhan Doğançay’ın çektiği fotoğraflar; TEB Özel’in desteğiyle ilk kez Doğançay Müzesi’nde sergileniyor! İnsanın izini, kentin duvarlarından başlayarak süren sanatçının fotoğraflarının yer aldığı “Picture The World” başlıklı serginin resmi açılışı; 25 Kasım Salı akşamı özel bir davetle gerçekleştirilecek.

Türkiye’nin en önemli sanatçılarından Burhan Doğançay’ın fotoğrafları; TEB Özel’in desteğiyle ilk kez sanatseverlerle buluşuyor. “Picture The World” başlıklı sergide bu kez; eserleri dünyanın en önemli müzelerinin daimi koleksiyonlarında yer alan sanatçının ilham kaynağını oluşturan fotoğrafları sergileniyor.

Burhan Doğançay’ın objektifine yansıyan eserlerin yer aldığı sergiye Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan Doğançay Müzesi ev sahipliği yapıyor. 100’e yakın fotoğrafın yer aldığı sergi; sanatçının 85. doğum yıldönümünde Doğançay Müzesi’nin 10. yılını kutlamak amacıyla, 12 Eylül’de sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Serginin resmi açılışı ise, özel davetlilerin katılımıyla 25 Kasım Salı akşamı gerçekleşecek.

Kent duvarlarını ait olduğu ülkenin, şehrin, mahallenin ve sokağın sosyo-ekonomik yüzü ve toplumun aynası olarak gören Doğançay’ın fotoğraf karelerinde; New York’tan Togo’ya dünyanın dört bir yanından izler bulunuyor.

Brooklyn Köprüsü’nün 1986-1987 yıllarındaki ilk büyük bakımı sırasında köprünün üzerine çıkmasına izin verilen tek sanatçı olan Burhan Doğançay’ın çektiği çok özel New York fotoğrafları, serginin en değerli parçaları arasında gösteriliyor. Sanatçının, New York’un “gökyüzünün kovboyları” olarak bilinen “ironworker”larıyla birlikte geçirdiği tehlikeli anlarının fotoğraflarının da yer aldığı sergide; Doğançay’ın gözünden kentlerin ve insanların sosyal ve psikolojik izleri sürülüyor.

“Picture The World” sergisinde yer alan fotoğraflar; önümüzdeki aylarda düzenlenecek bir müzayede ile satışa çıkacak. Sanatın ve sanatçının yanında yer alan, Türkiye’de en köklü özel bankacılık hizmetini sunan TEB Özel’in desteğiyle gerçekleşecek müzayededen elde edilecek gelir ise UNICEF’e bağışlanacak.

Burhan Doğançay’ın, farklı coğrafyalardan tanıklık ettiği ve sanat yaşamında izleri olan anları yansıtan “Picture The World” sergisi; 7 Haziran 2015 tarihine kadar her gün 10:00 – 18:00 saatleri arasında Doğançay Müzesi’nde görülebilir.

  • Yer:Doğançay Müzesi

PDF OLARAK İNDİR

Kaynak: Nar Sanat

GÜLDESTANGeçmişle günümüzü buluşturan, antik metinlerden günümüze süren yolculukta, sonunda ‘gül’e ulaşan ‘Güldestan’ eklenen yeni bölümlerle yıllar sonra yeniden İstanbul’da sahnelenecek. MDTİst (Modern Dans Topluluğu İstanbul) Genel Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy’nin ilk kez 2004’te Mercan Dede ile beraber hazırladığı, o günden bugüne, Mersin, Antalya, Samsun, İzmir ve İstanbul olmak üzere beş Devlet Opera ve Balesi tarafından yerleşik sahnelerde ve Hollanda, Çin, Almanya, Makedonya ve Fransa’da sahnelenmiş olan Güldestan’ın 10. yılını kutluyor.

Güldestan’da bir göç yolundan şehirdeki kafeye, çağdaş yazar Orhan Pamuk’un eserlerinden 18.yy’da Evliya Çelebi’ye, modern insanın içsel yolculuklarından sema’ya, Osmanlı zamanlarından modern İstanbul’a ve nihayetinde de GÜL’e varan bir yolculuk anlatılıyor. Mercan Dede ve Beyhan Murphy’nin proje içerisinde buluşması, Güldestan’ı, sadece elektronik müzik ve sufi gelenekleriyle müzikal anlamda değil, mekansal ve anlatım biçimi açısından da geçmişle geleceği buluşturan unsurlar taşıyor.

Geçmiş yıllarda Güldestan’da dans etmiş konuk sanatçılarla birlikte, MDTİstanbul dansçıları tarafından sahnelenecek temsilde, Mercan Dede’nin canlı performansı ile sahnede viyola, kanun, çello, klarnet ve perküsyonun yer aldığı orkestra ve Ara Güler’in fotoğrafları eşlik ediyor.

İstanbul’da en son 2008 yılında AKM’de sahnelenen oyunun yeni temsilleri, 18-19 Kasım ve 14-17 Aralık tarihlerinde Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek.

Sanat haberleri ile ilgili haber ararken aşağıda sizlerle paylaşmak istediğim iyi bir makale gözüme ilişti ve sizlerle paylaşmak istedim.  Yazar Sayın Ayla GÖKSEL’e teşekkür ederiz.

İyi okumalar.

Erken çocukluk yani 0-6 yaş arası hayatımızın en kritik dönemi. Nörobilim, ekonomi ve davranışsal bilimlerde yapılan son araştırmalar bunu gösteriyor. Okul öncesi eğitim, hayatta avantaj sağlıyor.

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

 Erken yaşlarda beyin gelişiminin deneyimlere dayalı olduğu ve insanın yaşamı boyunca sağlığını, öğrenme ve davranışlarını belirlediği saptanmıştır. Örneğin hayatın ilk yıllarında, beyinde her saniyede 700 yeni nöron bağlantısı oluyor, çocuğun dil becerileri arasındaki farklılıklar 18’inci aydan itibaren kendini göstermeye başlıyor ve bu yıllarda çok sayıda olumsuzluğa maruz kalan çocuk bilişsel, dil ve duygusal açıdan gelişim riski ile karşı karşıya kalıyor. Kalp hastalıklarına yakalanma olasılığı üç kat artıyor.

PISA’ya (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 1997′de geliştirilen sınav uluslararası çapta üç yılda bir 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi ve becerileri değerlendiriliyor.) Türkiye’den katılan öğrenciler arasında bir yıl ya da daha az okul öncesi eğitim alanların ortalama puanı, hiç okul öncesi eğitim almayanlara göre ortalama 42 puan daha yüksek (OECD, 2012). Türkiye’de araştırmalar okul öncesi eğitim alan çocukların okula her anlamda daha hazır başladıklarını, daha uzun süre okulda kaldıklarını, çoğunun üniversite öğrenimi aldıklarını ve daha yüksek statülü işlerde çalıştıklarını gösteriyor. (Ç. Kağıtçıbaşı, D. Sunar, S. Bekman, 2005).

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

Bu nedenle, çocukların bu yaşlarda hem yakın çevreleri tarafından desteklenmesi, hem de uygun eğitim olanaklarından faydalanması gelişimi açısından önemli. Özellikle de çevresi tarafından yeterince desteklenme fırsatı olamayan çocukların kaliteli bir okul öncesi eğitimden görecekleri fayda yaşamlarında çok olumlu değişikliklere neden olabiliyor.

Aynı zamanda ülke kalkınmasında en önemli unsur olan insan sermayesinin temeli okul öncesi dönemde atılıyor ve bireylere hayata başlarken fırsat eşitliği sağlamak açısından çok önemli. Konuyla ilgili olarak ulusal ve uluslararası çapta yapılan bilimsel araştırmalar okul öncesi dönemi de kapsayan erken çocukluktaki nitelikli müdahale çalışmalarının çocuğa, aileye, topluma ve ekonomiye yüksek getiriler sağlayan yatırımlar olduğunu gösteriyor. Maliyet etkinliği açısından en iyi çıktılara erken yaşta yapılan müdahalelerle ulaşıldığı görülüyor. (Heckman, 2008)

EN KALITELI OKUL AVRUPA'YA MODEL OLACAK

Erken çocukluk eğitimi hizmetlerine ‘fayda-maliyet analizi’ temelinde yaklaşıldığında, bu hizmetlerin yaygınlaştırılma yaygınlaştırılmasının Türkiye için ekonomik açıdan da büyük önemi olduğu görülmüştür. Prof. Dr. Mehmet Kaytaz tarafından gerçekleştirilen ‘Türkiye’de Okul Öncesi Eğitiminin Fayda-Maliyet Analizi’ araştırması, ülkemizde erken çocukluk eğitimine yapılacak her bir liralık yatırımın ekonomiye yedi liraya kadar kazanç olarak döneceğini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında okul öncesi eğitim orta ve uzun vadede çok kazançlı bir kamu politikasıdır ve insan sermayesine yapılan yatırımların getiri oranının en yüksek olduğu eğitim dönemidir.

Toplumsal ve ekonomik kalkınma açısından temel gereklilik olduğu görülen kaliteli okul öncesi eğitimin tüm çocukların erişimine sunulması çok önemli. Okul öncesi eğitimin faydaları göz önüne alındığında, bu eğitimi alamayan dezavantajlı konumdaki çocukların, okulda akranları ile arasındaki farkın iyice açılacağını açıkça anlamak mümkün. Bu nedenle, konu çocuklar için fırsat eşitliği açısından da dikkate alınmalı ve ülkenin her yanına yaygınlaşmalıdır.

ANTALYA'NIN OKUL ONCESI OKULLASMADAKI BASARISI

Anne Çocuk Eğitim Vakfı(AÇEV) uzun yıllardır okul öncesi eğitim alanında yaptığı bilimsel çalışmalar ve uygulamalar ışığında Türkiye’de çocukların en az bir yıl okul öncesi eğitimden yararlanmaları için savunu faaliyetlerini sürdürüyor. 2005-2010 yılları arasında ‘7 Çok Geç’ Kampanyası ile kamu, sivil toplum, akademik kurumlar ve özel sektörün de katkısı ile çeşitli faaliyetler gerçekleştirmiştir.

Ülkemizde okul öncesi eğitim, son yıllarda hükumetin önemli eğitim önceliği. Milli Eğitim Bakanlığı’nın önderliğinde ve yatırımları sonucunda Türkiye’de okul öncesi eğitim önemli bir ivme kazanarak 2005 yılında 60-72 ay çocukları arasında yüzde 22 olan okullaşma oranı 2011 yılında yüzde 66’ya ulaştı.

Ancak 2012’de uygulamaya konulan 4+4+4 uygulamaları okul öncesi eğitimde arz ve talebi birlikte etkiledi. Aileler tarafından kırsal bölgelerde dahi talep edilmesine rağmen, okul öncesi eğitimin yaygınlaşma hızı azaldı ve okullaşma oranı 2013’te okul öncesine giden beş yaş grubu için yüzde 43,5 seviyesine indi. Velilerin özellikle ilk uygulama yılı olan 2012-2013 eğitim öğretim yılında kafaları karışmış ve bir kısmı çocuklarını zorunlu olarak ilkokula başlatmış veya zorunlu olduklarını düşünmüştür. Azalmadaki diğer önemli bir neden ise okul öncesi eğitim kurumlarında ailelerden katkı payı alınmasıdır. Velilerin bir kısmı ücretsiz olan ilkokul 1. sınıf ve ücretli ana sınıfı arasında seçim yapmak zorunda kalmış ve dar gelirli olan aileler haklı olarak ücretsiz olan ilkokul eğitim seçeneğine yönelmiştir.

Profesör Mehmet Kaytaz’ın ‘Okul Öncesi Eğitim Fayda – Maliyet Analizi’, okul öncesi eğitime her bir liralık yatırımın, ekonomiye yedi lira kazandırdığını gösteriyor. [ANADOLU AJANSI]

Profesör Mehmet Kaytaz’ın ‘Okul Öncesi Eğitim Fayda – Maliyet Analizi’, okul öncesi eğitime her bir liralık yatırımın, ekonomiye yedi lira kazandırdığını gösteriyor. [ANADOLU AJANSI]

Türkiye, Avrupa’da okul öncesi eğitimin hem ücretli olduğu hem de aileye bu alanda herhangi finansal desteğin sağlanmadığı tek ülke konumunda.

Beş yaş grubu çocukların bir kısmı ilkokula başlayarak okullaşma sağlanmış olsa da, bu yaş grubundaki çocukların yarısından fazlasının ya bir ana sınıfına devam edemediği ya da hiç okul öncesi eğitim alamadan ilköğretime başladığı görülüyor.

Hükümetin 4+4+4 ile beraber ortaya koyduğu zorunlu 12 yıl eğitim uygulaması önceliği, özellikle sekiz yıllık eğitimden mezun olanların ortaöğretime geçiş talepleri ile beraber yatırımların ortaöğretime kaydırılmasına neden oldu. Bu da hem öğretmen atama hem de derslik oluşturma gibi yatırım veya kaynak gerektiren konularda okul öncesi  eğitimi olumsuz etkiledi.

Diğer yandan, 2009-2011 yılları arasında yürütülen 60-72 ay çocuklar için yüzde 100 okullaşma hedefli pilot uygulama, özellikle yereldeki ilgili kurumları harekete geçirmiş ve bu hedefe ulaşmak için gayret sarf etmelerine önayak olmuştur. Ancak, 2012 yılından sonra kaynakların kısıtlı olduğu ortamlarda yereldeki yöneticiler okul öncesi eğitimi önceliklendirememiştir.

Dolayısıyla, 4+4+4 sadece beş yaş grubunu değil, genel olarak okul öncesi eğitim politikasını da etkilemiştir. Dört ve beş yaş grubu için 2011-2012 eğitim-öğretim yılında yüzde 44 olan okullaşma oranı 2013-2014 eğitim öğretim yılında yüzde 38’e inmiştir.

Bunların sonucunda risk altında bulunan, sosyo-ekonomik bakımdan dezavantajlı öğrenciler ile avantajlı öğrenciler arasında okul öncesi devam oranlarındaki fark büyümeye devam ediyor. 2012 PISA sonuçları gösteriyor ki ülkemizde dezavantajlı öğrenciler bu geliştirici eğitim fırsatından orantısız şekilde yoksun.

Farkı yaratan okul öncesi eğitimin kalitesi

Okul öncesi eğitimde yalnızca yeterli düzeyde kaliteye sahip uygulamaların çocukların farklı ihtiyaçlarını karşılamada, onlara temel alışkanlıklar kazandırmada ve uzun vadedeki bilişsel, fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimlerini desteklemede etkili olabileceğini gösteriyor. Bu koşulların istenilen düzeyde olmadığı kurumlara devam eden çocukların gelişimlerinin olumsuz etkilendiği, kaliteli eğitim içermeyen eğitimin çözüm oluşturmadığı ortaya konmuştur. Kaliteli bir okul öncesi eğitimin çocuklarda daha uzun süreli olumlu etkileri vardır.

Ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocukları okul öncesi eğitime ulaşamıyor. [ANADOLU AJANSI]

Ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocukları okul öncesi eğitime ulaşamıyor. [ANADOLU AJANSI]

Dolayısıyla okul öncesi eğitimin belirtilen faydaları sağlayabilmesi kaliteli bir eğitim sağlanması ile yakından ilgilidir. Kaliteli eğitimin en önemli unsurlarından biri ise nitelikli öğretmenler yetiştirmek. Alandan gelen, iyi yetişmiş okul öncesi öğretmenleri çocuğun hayatının en kritik döneminde çok önemli rol oynuyor. Ayrıca, kaliteli eğitimde; sınıf donanımı yani uygun bir fiziksel ortam, zenginleştirici eğitim materyalleri, aile katılımı ve yaşa, gelişime uygun eğitim programının da büyük önemi var.

Uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yürüten AÇEV, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘Okul Öncesi Eğitimin Güçlendirilmesi Projesi’ çerçevesinde UNICEF Türkiye Ofisi ile birlikte okul öncesi eğitimde kalite standartlarının geliştirilmesi ile ilgili iki yıllık önemli bir projeyi 2014’te tamamladı. Bu kalite standartlarının hayata geçirilmesi ve titizlikle uygulanması halinde Türkiye’de tüm çocuklar nitelikli okul öncesi eğitimden faydalanacak.

Okul öncesi eğitimin kalitesi önemli. Ehil öğretmenlerin vermediği eğitim faydadan çok zarar getirebilir. [ANADOLU AJANSI]

Okul öncesi eğitimin kalitesi önemli. Ehil öğretmenlerin vermediği eğitim faydadan çok zarar getirebilir. [ANADOLU AJANSI]

Okul öncesi eğitime katılımın avantajlı öğrenciler arasında dezavantajlı öğrencilere kıyasla daha hızlı yaygınlaşıyor olduğu gerçeği, hükümetlerin her aile için, özellikle de dezavantajlı öğrencilerin kaliteli okul öncesi eğitime ve yaşadıkları yere yakın eğitim programlarının bilgisine erişimini sağlamak için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğine işaret ediyor.

Bunlara ilaveten, okul öncesi eğitim çok boyutlu olarak ele alınmalı,yoksulluktan sağlığa, istihdamdan doğrudan destek çalışmalarına kadar pek çok konuda, farklı kurumların koordinasyonunda uzun vadeli ve sürdürülebilir çalışmalar yapılmalı. Türkiye’nin geleceği tasarlanırken doğru kaynak planlaması yapılarak, çocuklar için bir hak olarak nitelendirilen ve kadın istihdamını da destekleyen okul öncesi eğitime diğer eğitim kademelerinden daha fazla yatırım yapılması önemlidir.

Bu nedenle, yeni uygulamalarla uzağında kaldığımız yüzde 100 okullaşma hedeflerine yaklaşılması için okul öncesi eğitime gerekli kamu kaynaklarının ayrılması ve insana ve topluma yatırım için bu eğitimin zorunlu ve ücretsiz olması gerekiyor.

Kaynak :[-]

Yazar :    Ayla Göksel 

 aylagökselAyla Göksel, Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı. İngiltere’de Bath Üniversitesi’nde Ekonomi ve Politika lisans eğitimini tamamladıktan sonra, London School of Economics’te Kalkınma Ekonomisi alanında lisansüstü derecesini aldı. John Hopkins Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde burslu olarak sivil toplum üzerine araştırma çalışmalarında bulundu.

Market zinciri BİM’in Kemalpaşa’da depo yapmak istediği arsada bulunan tarihi mozaiklerin taşınmasına karar verildiği ortaya çıktı. Ancak Batı’nın Zeugma’sı olarak da adlandırılan mozaiklerle ilgili yapılan görüşmeler, kamuoyuna “Urla Villaları”yla ilgili olarak yansıdı.

Urla Villaları

Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, görevi devrettiği Bakan Ömer Çelik ve BİM’in ortaklarından işadamı Latif Topbaş’ın kamuoyuna da yansıyan konuşmalarındaki mozaiklerin aslında bu tarihi kalıntılarla ilgili olduğunu söyledi.

2012 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay mozaiklere hayran kalmıştı

Günay, Hürriyet gazetesinden Banu Şen’e  şu bilgileri verdi:

“Ben Kemalpaşa’daki mozaiklerin bulunduğu alanı 2012’nin son aylarında gidip görmüştüm. Gerek mozaikler, gerekse çevresindeki duvar kalıntıları önemli bir yerleşim merkezi olduğunu açıkça gösteriyor. Gördüklerimiz bizi çok heyecanlandırdı ve Ege Bölgesi’nde önemli bir Zeugma keşfettiğimizi düşündük. Bu düşüncelerimizi de basınla paylaştım. Ancak bu buluntulardan yaklaşık üç ay sonra görevimden ayrılmak zorunda kaldım. Bu alan o zamanki tespitlerime göre 1. Derece Arkeolojik SİT Alanı olarak işaretlenmesi gereken bir alandır. Şimdi burada yeni bir yapılaşma gerçekleştirmek için sürdürülen çalışmaları dikkatle takip ediyorum ve ayrıntıları öğrenmeye çalışıyorum. Daha ayrıntılı bilgi edindikten sonra bu konuda veİzmir’de SİT alanlarında yapılmaya çalışılan başka alanlarla ilgili detaylı açıklama yapacağım. Yalnız bir şey var ki o da bun alana kesinlikle depo yapılamaz.”

Önce taşınamaz sonra taşınsın kararı

Süreç şöyle gelişti:

2012’de Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi Ulucak mevkii 7 No’lu parselinde perakende zinciri BİM depo amaçlı inşaat yapmak üzere çalışmalara başladı.

Sondaj çalışmaları sırasında arkeolojik buluntular ortaya çıktı.

Alan, İzmir 2 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından mozaikler ve duvarlara ulaşılmadan, ilk etapta 3. Derece SİT olarak tescillenip korumaya alındı.

Alanda kurtarma kazıları başladı.Bu kazılarda Anadolu parsı ve aslanı gibi nesli tükenen hayvanlara ait mozaikler ve büyük bir yerleşim kompleksi ortaya çıktı.

Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay o günlerde, alanda bir basın toplantısı yaparak, buranın “Batı’nın Zeugması” olacak değerde önemli bir arkeolojik bölge olduğunu söyledi.

Bu arada BİM sanayi inşaatı yapmak istediğini, alanın ya üzerinin örtülmesini ya da mozaikler ile duvar kalıntıların kaldırılmasını talep etti. Ancak kurtarma kazıları tamamlandığında mozaikler ve duvarların olduğu alanın 1. Derece, diğer kısımların ise 3.Derece olarak tescillenmesi, bu nedenle de mozaik ve duvarların kaldırılmadan yerinde korunmasına karar verildi.

BİM; kurulun 12.06.2013’te aldığı bu karara iki kez itiraz etti. Bu kez itirazlar Ankara’ya, Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na gitti. 12 Aralık 2013’te toplanan kurul, BİM’in itirazlarını değerlendirdi.

Müze müdürlüğünün raporu ile BİM’in yaptığı itiraz başvurusuna ek olarak sunulan ve Ege Üniversitesi Rektörlüğünden Prof. DR. Ersin Doğaner ve Yrd.Doç. Emine Tok tarafından hazırlanan raporları dikkate alan Yüksek Kurul, mozaiklerin taşınmasına karar verdi. Plan veren duvarların bulunduğu alana ilişkin ise Koruma Yüksek Kurulu’nun 37 sayılı ilke kararları hükümleri göz önünde bulundurularak hazırlanacak projelerin, İzmir 2 Nolu Koruma Kurulu’nca değerlendirilmesi kararı çıktı.

Koruma altında

Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi içindeki alan, koruma altına alındığı günden bu yana sürekli polis gözetiminde tutulurken, 550 metrekarelik villanın 11 odasının altısında bulunan mozaiklerin ise toprakla kaplanarak koruma altına alındığı görüldü. Kalıntılar arasında duvarlar, sütunlar ve mezarlar da dikkat çekti.

Takdir kurulun

Kurtarma kazılarını gerçekleştiren İzmir Arkeoloji Müzesi’nin Müdürü Mehmet Tuna, özellikle mozaiklerin bulunduğu alanın 1.Derece Arkeolojik SİT Alanı olduğunu belirtirken Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Antik Smyrna Kazı Başkanı Yrd.Doç.Akın Ersoy buluntuları değerlendirdi:

“İpuçlarından MS.4.yy yüzyıl sonralarından 7.yy’a kadar kullanıldığı anlaşılıyor. O dönemde kırsalda olan merkezi mekanlı villalara benziyor. Ya zengin Nyphaion’li (Kemalpaşa) ya da Smrynalı (İzmir) bir aristokrata ait bir villa olabilir. 200 yıllık yaşam süren bir yapı. Kente Müslüman Arap saldırıları olduğu sırada burada yaşamın sona erdiğini söylemek mümkün. Şu an görünen malzemeler orijinal. Kamu yararı söz konusu olduğunda kimi zaman kurullar müzede sergilenmesi yönünde böyle kararlar alabilir. Ancak bu şekliyle baktığımızda 1. Derece Arkeolojik SİT alanı olmaya aday bir alan. Ama takdir yine de koruma kurulunundur.”

Alanın en son durumu ile görüşlerine başvurulan İzmir 2 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu, internet sitelerindeki arıza nedeniyle en son yüklemeyi 2 Eylül 2010’da yaptıklarını daha sonra başvurumuza yazılı olarak yanıt vereceklerini belirtti.

Batı’nın Zeugması

Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 20 Ekim 2012’de “İzmir’e bayram öncesinde herkesi çok şaşırtacak ve görenlerin şaşkınlığını gizleyemeyeceği büyük bir arkeolojik müjde vereceğiz” şeklinde açıklamasıyla gündeme gelmişti. Milattan sonra 4’ncü yüzyıla ait antik bir Roma kenti olduğu düşünülen alanda yapılan kurtarma kazısı sonrasında geniş çaplı kazı çalışmaları başlamış ve yine o dönemin Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü, “Anadolu’da kayıp kentlerin olduğu biliniyor. Yapılacak bilimsel çalışmalar sonucu belki bu kentin de hangi kayıp kent olduğu ortaya çıkacak. Burada ‘Batı’nın Zeugması’ denebilecek bir yapılaşma var” demişti.

Süslü, “Alan sadece villadan oluşmuyor. Sondaj kazılarıyla arazi genelinde yapılara rastlamakla beraber zaman içinde zengin verilere de rastlayacağımız aşikar. Bir kent ya da yerleşim birimi olup olmadığı belirlendikten sonra buranın durumu netlik kazanacak” demişti.

BİM: GERİ ALINMASI İÇİN BAŞVURACAĞIZ

BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. ise konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

Sosyal medya üzerinden yayıldığı tespit edilen tapelerle, mülkiyeti şirketimize ait bu arazi arasında hiçbir ilişki yoktur. Şirketimize ait İzmir ili, Kemalpaşa ilçesi, Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesinde yaklaşık 40.000 m² büyüklüğünde bir arazi bulunmaktadır. Söz konusu araziye ilişkin son durum bilgileri kronolojik olarak şu şekildedir:

1- 26 Ocak 2012 tarihinde bu arazi üzerinde bir depo yapımı için proje hazırlanmış ve yerel yönetimin onayına sunulmuştur.

2- Bunu takiben 13 Mart 2012 tarihinde kuralına uygun olarak başlatılan hafriyat çalışmaları esnasında bazı kalıntıların varlığı tarafımızca tespit edilmiş ve gecikmeksizin İzmir Müze Müdürlüğü bilgilendirilmiştir.

3- 23 Mart tarihinde müze arkeologları yerinde yaptıkları inceleme sonucunda söz konusu kalıntılar ile ilgili bir tespit tutanağı düzenlemişlerdir. Bunun akabinde 23 Mayıs 2012 tarihinde İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu tarafından mülkiyetimizde olan bu arazi 3. derece sit alanı ilanı edilmiştir.

4- 3 Eylül 2012 tarihinde ise Müze Müdürlüğü tarafından öncelikle sondaj kazıları başlatılmış ve devamında 26 Eylül tarihinde kurtarma kazıları başlatılmıştır. Keza 29 Ekim 2012 tarihinde kazı alanı dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından ziyaret edilmiş; bulunan tarihi eserler basında haber olarak yer almıştır.

5 – 5 Nisan 2013 tarihinde kurtarma kazısı tamamlanmış, müze uzmanları tarafından hazırlanan rapor temelinde İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu, 12 Haziran 2013 tarihinde eserlerin bulunduğu bölüm için 1. derece sit diğer kalan kısım için 3. derece sit alanı kararı almıştır.

6- 20 Ağustos 2013 tarihinde şirketimiz, bulunan tarihi eserlerin müzeye taşınması hususunda ilgili Üst Kurula bir başvuruda bulunmuştur. Üst Kurul Ege Üniversitesi tarafından hazırlanan raporu dikkate alarak 12 Aralık 2013 tarihinde bulunan mozaiklerin müzeye taşınması ve diğer kalan duvar kalıntılarının yerinde korunması şartıyla araziyi

3- derece sit alanı ilanı olarak karara bağlamıştır.

Bugün bulunulan noktada, şirketimiz tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na söz konusu arazinin maliyet fiyatı üzerinden kamu tarafından geri alınması için yazılı müracaatta bulunma kararı alınmış bulunmaktadır.

Kaynak :[-]