Şunun için etiket arşivi: sanatçı

Bilecik Belediyesi’nce bu yıl dokuzuncusu düzenlenen Ulusal Bilecik Tiyatro Festivali “Annemin Şoförü” adlı oyunla sona erdi.

bilecik-tiyatro-festivali

Belediye Şeyh Edebali Kültür ve Kongre Merkezi’nde 17 Kasım’da başlayan ve 14 gün süren festivalin son oyunu “Annemin Şoförü”nü Hakan Altıner’i yönetti. Suna Keskin, Atila Pekdemir, Selda Özbek ve Damla Cercişoğlu’nun oyunculuğunu üstlendiği oyunda birbirini çok seven ama bir o kadar da “dediğim dedik” dört kişinin öyküsü anlatıldı.

Oyun sonunda oyunculara ödüllerini veren Belediye Başkanı Selim Yağcı, festivalin 10. yılını uluslararası düzeyde olabilecek şekilde kutlayacaklarını ifade etti:

“Bu yolculuğa çıktığımız 2004 yılında bir taraftan mahallelerimizdeki altyapı eksikliklerini giderirken diğer taraftan da sanat anlamında bir eserin temellerini attık. O gün başlamasaydık bugün sanatsal anlamda ihtiyaç olan bu noktaya çıkmamız mümkün değildi. 2004 yılında başlattığımız yolculukta bir hedefi ortaya koymuştuk. O gün, ‘Festivalin 10’uncusuna geldiğimizde uluslararası düzeyde kutlayacağız’ dedik. Bunu yapacağız. Açılışı ve kapanışıyla, Türkiye gündeminde Bilecik daha fazla yer tutacak. Bilecik’in tanıtımı noktasında yapılan etkinlikler son derece önemli.’

Etkinlikte, hayatını kaybeden tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’un oğulları Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler, torunu Mana Uygur ile Wilma Elles, Cengiz Küçükayvaz, Ercüment Balakoğlu, Serpil Tamur, Özge Özder, Berke Üzrek, Onur Yaprakçı, Şahin Sekman, Barbaros Uzunöner, Merve Servi,  Berke Hürcan, Can Törtop, Songül Öden, Levent Ülgen, Atila Pekdemir ve Suna Keskin’in de aralarında bulunduğu yaklaşık 100 sanatçı sahne aldı. Necla Uygur, Serpil Tamur, Hakan Altıner ve Yalçın Menteş’e ‘Kristal çınar onur’ ödüllerinin verildiği festivalde, aralarında ‘Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü’, ‘Dünyanın sonu.net’, ‘Haydi hayırlısı’, ‘Şenlik çıkmazı’, ‘Müziksiz evin konukları’, ‘Tuzak’, ‘Hz. Ömer, adalet mülkün temelidir’in bulunduğu birçok oyun sahnelendi.

Kaynak: Al Jazeera

YAZI:  Marcus Graf

30.000 yıllık geçmişinde sanat, birçok farklı rol geliştirdi. Toplum içerisinde, iletişim ve sihir aracı olmaktan, dekorasyon ve yatırım öğesi olmaya birçok farklı işlev elde etti. Bazıları zaman içerisinde daha güçsüzleşirken diğerleri daha da güçlendi. Örneğin din, çağdaş sanatta ikincil bir öneme sahipken, günümüzde sanatın finansal yönünün büyük bir anlamı vardır. Oysa ki sanatın en eski amaçlarından biri olan anı ve onun hafızasına güncel sanat üretimlerinde halen geniş bir biçimde verilmektedir.

Bu metinde çağdaş sanat ve çağdaş sanatçı için hafızanın kavramsal anlamını ele almak istemekteyim. Burada, kişisel öykülerin bireysel anıları ile ilgilenmek ve kollektif bellek ile resmi tarihin hafızasını gözden geçirmek arasında kısaca bir ayrım yapacağım.

Kişisel hafıza her zaman kişisel öyküler ile genel tarih arasına yerleşmiştir.  Bizler öncelikle, bir şeyleri onları olduğunu düşündüğümüz şekilde ya da onları deneyimlediğimizi varsaydığımız biçimde hatırlarız. Burada geçmişin zihnimizdeki imgeleri, dünün ve bugünün dünyası hakkında sahip olduğumuz duygu ve düşünceler ile içiçe geçmiştir.  Bu yüzden anılar, geçmişin ve günümüzün duygusal ve mantıki anlayışı ile karıştığından her zaman bulanıktır. Geçmişteki fikirlerimizin kavramsal çerçevesini oluşturduğundan günümüz, önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra hafıza, her zaman için zamanın sürekli akışının negatif etkisine maruz kalır.  Zihnimizdeki geçmişi temsil eden görsel imgeleri sürekli bir biçimde zayıflatan, zamanın yıkıcı gücü tarafından tehdit edilir. Bir olayın hatırası ile gerçek deneyim arasındaki zaman aralığı, şimdinin düşünce ve varsayımları tarafından istila edilmiş olan gerçeğin bir yansıması olana kadar giderek büyür. Ne kadar çok zaman geçerse, geçmişin zihnimizdeki imgesi de bir o kadar zayıflar. Sonunda, sonsuza kadar ortadan yok olabilir. Bu yüzden zaman hafızamızın en büyük düşmanıdır ve bu, dünyamızın hafızasına ilişkin kesinlik ya da tarafsızlığın var olamamasının sebebidir. Şu anımızın bir yanılsama olması gibi geçmişimiz de bir yalandır.

Bu, elbette herhangi bir toplumsal ya da genel hafızayı ve onun belleğini sorunsal hale getirmektedir.  Sayısız öyküler tek bir resmi tarihe sıkıştırıldığında, toplumun heterojenliği ve çoğulculuğu, her zaman için politik ideoloji ve milli çıkarlar karşısında  yenik düşmektedir.  Her ne kadar akademik ve bilimsel kanıtlar istense de, tarih anlatımının arada sırada düzeltilmesi ve yeniden yazılmasının nedeni budur. Bu, tarihin sayısız kişisel öyküden oluştuğunu söyleyen güncel tarih kanısının da sebebidir.

Bu parçalardan oluşmuş hafıza fikri, genel olarak günümüz sanatçıları tarafından kabul edilmekte ve hafızanın kesin bir bildiriminin var olmadığı çağdaş sanata geniş bir biçimde yansımaktadır. Aksi halde sanat bir propaganda olurdu. Sanatçının hafızası, hiçbir zaman toplumun aynası olarak işleyemez; aksi halde sanatçı bir demagog ve kendisinin geçmişe ait belleği, ideolojik bir doktrin haline gelir. Kabaca ayırmak gerekirse, sanatta hafıza konusuna yönelik iki çeşit yaklaşım bulunmaktadır. Nan Golding, Christian Boltanski, Wolfgang Tillmans ya da burada Türkiye’de; Taner Ceylan gibi bazı sanatçılar, sanatsal işlerinin başlangıç noktası olarak arkadaşlarının, alanların ve olayların hafızalarını kullanmaktadırlar. Bu eserlerde insanlar, belirli çevreler ve mekânlar olduğu kadar önemli eylemler ve durumlarda baskın çıkar ve parçaların kavramsal ana hatlarını oluşturur. Bu işlerdeki anımsama kanısı çoğunlukla parçalar halinde, öznel ve son derece kişiseldir. Örneğin, Nan Goldin’in fotoğraflarındaki öyküler, kendisinin kişisel yaşamın görsel kalıntılarıdır. Fotoğrafa yaklaşımı doğaçlamaya, şipşak estetiği ile dram ve ifadeye dayanmaktadır.

Her ne kadar son derece öznel olsalar da işleri o kadar belirli sosyal grup ve jenerasyonun belgesi haline gelir ki kişisel ve kollektif anımsama arasında bir bağlantı oluşur. Özellikle eserleri dünya çapında tanınmaya başladığından beri işleri, ayrıca sanat severlerin anımsamalarının bir parçası olmuştur, tam burada anımsama konusu alengirli bir hale gelir ve başka bir boyut kazanır. İzleyici fotoğrafları hatırlar ve böylece fotoğraflar onun anımsamasının bir parçası haline gelir. Gerçi, başka birinin hatırasının temsilinin hafızası olarak bu anımsama ne kadar gerçektir? Bir biçimde hafıza, hatıranın bir hatırası haline gelir. Bunun, aklında taşıyan kişi için nasıl bir anlamı olabilir? Bir başkasının gerçekliğinin fotoğrafla temsili gerçek bir değere sahip olabilir mi? Sanat işleri sanatçının belleğini, sanat ve estetiğin belirli fikirleri doğrultusunda biçim ve kavram olarak düzenlediği düşünme sürecinden doğan parçaları olduğundan, her zaman için belirli  bir seviyeye kadar sanatçının hafızasının görsel ürünleridir.  Sanatçının anılarını paylaşan izleyici için ise bu anımsama sürecini gözlemlemek edilgen bir süreçten çok aracılık sürecinden dolayıdır. Elbette tepki ve değerlendirme belirli bir seviyede entelektüel uğraşı gerektirse de işin hafıza üzerindeki asıl etkisi, iletişim kurulan deneyim olmasından dolayı görece daha düşüktür.

Ana konumuza geri dönmek gerekirse; Anselm Kiefer, IRWIN ya da Türkiye’den daha genç bir jenerasyona mensup Özlem Sulak gibi hafızayı, örneğin toplumsal, genel veya kolektif hafızayı, kendi kişisel yöntem ve stratejileri ile araştıran ikinci yaklaşıma bir bakalım. Bu sanatçıların eserleri tarihin genel olarak nasıl anlaşıldığı üzerine değil; aksine tarihin etkilerini kişisel yaşamlarında bireysel olarak nasıl deneyimledikleridir. Genellikle deneyimlenen gerçek ya da uydurulmuş kurgu hikayeleri genel tarih ile iç içe geçmişlerdir. Felix Gonzales Torres’in portre serisinde olduğu gibi kişisel hayatın hafızası, milli tarihin önemli olayları ile birbirine karışır. Bu sanatçılar için ortak hafıza yoktur ve geçmişin hiç bir anımsaması, insanların duygular, psödo-rasyonel göz önünde bulundurmalar ve sosyo-politik ilgiler temeline dayanan kararları tarafından etkilenmemiş değildir.

Gördüğünüz gibi kişisel ve toplumsal hafızaya yönelik iki sanat akımı da aynı stratejileri kullanmaktadır.  Çağdaş sanatçılar,  sonuçta hafızanın akışkan bir yapısını oluşturan sayısız öykü toplanırken sadece var olan kolektif bellekteki hafızanın bireysel gücünü iddia ederler. Sonuçta hafıza, sadece birlikte tasarladığımız şekilsel ve içeriksel parametreler uyarınca şekillenen bir kurgudur. Bu yüzden hafıza sadece öznel olabilir ve zamanın etkisinden dolayı değişebilir. Bu anlayış, anı anlatımının geleneksel katı yapılarındansa akışkan ve dinamik modellerini kabul eden günümüz sanat dünyasında bilinen bir gerçektir. Bu, belirli bir dereceye kadar, hayatın tüm belleği sadece tatlı yalanlarmış ve sanat hafıza yapılarımızdaki sahteliği ortaya çıkarmak, sadece onun kendi yanıltıcılığını ve aynı zamanda temsili varlığını sergilemek için en çekici biçimleri bulurmuş gibi görünmektedir. Sanki bir kör diğer bir köre karanlıkta yardım ederken çevrelerini kuşatan her nesnenin kafalarına ve dizlerine çarptığını görmelerine gülüyormuş gibi…

Kaynak : [-]

marmaris-fotograf-festivaliMarmaris’te bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası Marmaris Fotoğraf Festivali’nde, “Altın İnci Fotoğraf Ödülleri” sahiplerini buldu.

İlçenin doğal güzelliklerinin fotoğraf sanatçıları tarafından keşfedilerek geniş kitlelere tanıtılması amacıyla düzenlenen festivale aralarında yabancıların da bulunduğu yaklaşık 700 fotoğrafçı katıldı. Marmaris’in değişik yerlerinde 6 gün boyunca çok sayıda panel, sunum, sergi, atölye çalışması ve fotomaraton etkinliklerinin yapıldığı festivalin son günü düzenlenen galayla ödüller dağıtıldı.

İçmeler Mahallesi’ndeki bir otelde düzenlenen programda Altın İnci Fotoğraf Ödülleri sahiplerini buldu. Altın İnci büyük hizmet ödülü Prof. Dr. Sabit Kalfagil’e, amatör fotoğrafçılığa katkı ödülü Reha Bilir’e, haber fotoğrafçılığı ödülü Ali Öz’e, özel yetenek ödülü Kürşat Bayhan’a, akademik proje ödülü Doç. Dr. Emre İkizler’e, sektörel başarı ödülü Saygun Duran’a ve sosyal sorumluluk ödülü ise Serdar Akyay ile Emel Sezer’e verildi.

Altın İnci Onur Ödülü’ne layık görülen Marmaris Fotoğraf Derneği’nin (MARFOD) kurucusu yazar ve fotoğraf sanatçısı Kamil Dürüst’ün etkinliğin yapıldığı saatlerde tedavi gördüğü hastanede 90 yaşında hayatını kaybettiği haberi alındı. Haber salonda üzüntüye neden olurken, Dürüst’ün yakınları hastanede oldukları için ödül MARFOD üyelerine teslim edildi.

Festival kapsamında turistik ilçenin doğal güzelliklerinin ön plana çıkarılması amacıyla düzenlenen Netsel Marina Fotomaratonu’nda çekilen fotoğraflar arasındaki yarışmada Tayfun Çiftçi’nin birinci, Eser Paşa’nın ikinci ve Kemal Kılıç’ın üçüncü olduğu açıklandı. Yarışma sponsoru marina tarafından dereceye girenlere para ödülü verildi.

Samsung Yeni Medya Fotoğraf Yarışması’nda da katılımcıların cep telefonu ile çekerek bir sosyal paylaşım sitesine yükledikleri fotoğraflar arasında yapılan değerlendirmede ilk üç sırayı Mehmet Can Doğru, Berkay Yahya ve Nadir Özkan kazandı. Birinciye fotoğraf makinesi, ikinciye uçak bileti ve üçüncüye ise bilgisayar programı hediye edildi.

Etkinlikte, Yeni Türkü grubu da konser verdi.

Kaynak: NTVMSNBC

GÜLDESTANGeçmişle günümüzü buluşturan, antik metinlerden günümüze süren yolculukta, sonunda ‘gül’e ulaşan ‘Güldestan’ eklenen yeni bölümlerle yıllar sonra yeniden İstanbul’da sahnelenecek. MDTİst (Modern Dans Topluluğu İstanbul) Genel Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy’nin ilk kez 2004’te Mercan Dede ile beraber hazırladığı, o günden bugüne, Mersin, Antalya, Samsun, İzmir ve İstanbul olmak üzere beş Devlet Opera ve Balesi tarafından yerleşik sahnelerde ve Hollanda, Çin, Almanya, Makedonya ve Fransa’da sahnelenmiş olan Güldestan’ın 10. yılını kutluyor.

Güldestan’da bir göç yolundan şehirdeki kafeye, çağdaş yazar Orhan Pamuk’un eserlerinden 18.yy’da Evliya Çelebi’ye, modern insanın içsel yolculuklarından sema’ya, Osmanlı zamanlarından modern İstanbul’a ve nihayetinde de GÜL’e varan bir yolculuk anlatılıyor. Mercan Dede ve Beyhan Murphy’nin proje içerisinde buluşması, Güldestan’ı, sadece elektronik müzik ve sufi gelenekleriyle müzikal anlamda değil, mekansal ve anlatım biçimi açısından da geçmişle geleceği buluşturan unsurlar taşıyor.

Geçmiş yıllarda Güldestan’da dans etmiş konuk sanatçılarla birlikte, MDTİstanbul dansçıları tarafından sahnelenecek temsilde, Mercan Dede’nin canlı performansı ile sahnede viyola, kanun, çello, klarnet ve perküsyonun yer aldığı orkestra ve Ara Güler’in fotoğrafları eşlik ediyor.

İstanbul’da en son 2008 yılında AKM’de sahnelenen oyunun yeni temsilleri, 18-19 Kasım ve 14-17 Aralık tarihlerinde Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek.

neşe-aksoySinema sanatçısı Neşe Aksoy, Türk sinemasının tarihini tablolara yansıttı. 33. uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile eşzamanlı açılan sergide, 11 tablo yer alıyor.

TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde açılan sergide, Aksoy’un 11 tablosu sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının resimleri, bu yılki teması “Sinemamızın 100 Yılı” olarak belirlenen fuarın “Türk Sineması” için ayrılan bölümünde sergileniyor. Türk sinemasının yüzüncü yıl kutlamaları çerçevesinde, Türk sinemasındaki önemli olayları ve filmleri tuvale aktaran sanatçının eserleri arasında, Sultan II. Abdülhamid için Yıldız Sarayı’ndaki ilk film gösterimi, ilk sinema salonu Pathe’nin açılışı, ilk renkli Türk filmi “Halıcı Kız” ve uluslararası ödül alan ilk film olan “Susuz Yaz”ın işlendiği tablolar yer alıyor.

Aksoy, sergiyi Türk sinemasının yüzüncü yılı etkinlikleri için hazırladığını belirterek, “Oyunculuğumun yanı sıra tablolarımla da sinemaya bir katkım olsun istedim. Sinema ve resim sanatını bir arada sunacağım sergi için 3 yıl önce çalışmalara başladım. Çok yorucu ve uzun bir süreçti. Çok araştırma yaptım ve tablolarıma aktaracağım konuları titizlikle seçtim” ifadelerini kullandı.

Araştırmaları sırasında Türk sinema tarihinin ilkleri ile ilginç olaylarla da karşılaştığını kaydeden Aksoy, Türk sinema tarihinin başlangıcının 1914’te çekilen “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” olarak kabul edildiğini hatırlatarak, şunları kaydetti:

Manaki kardeşlerin çektiği filmlerden ‘Büyükanne Despina’nın tablosunu yaptım. Bu filmi bazı sinemacı ve tarihçilerimiz Türk sinemasının başlangıcı olarak görüyorlar. Diğer bir tablo ise Yıldız Sarayı’nda II. Abdülhamid için yapılan film gösterimi. Bunu tabloma aktarmak için Yıldız Sarayı Tiyatro Salonu’na girip salonun ayrıntıları fotoğrafladım. Yaptığım araştırmalarda Sedat Simavi’nin 20 yaşında, ‘Pençe ve Casus’ filmlerinin senaryolarını yapıp, filmleri yönettiğini öğrendim. Çekimine Weinberg’in başladığı fakat 1. Dünya Savaşı nedeniyle yarım kalan ve sonrasında Fuat Uzkınay tarafından tamamlanan ‘Himmet Ağa’nın İzdivacı’ filmini resmettim. ‘Mürebbiye’ ile ilk sansürü, ‘Halıcı Kız’ ile ilk renkli filmi ve ‘Susuz Yaz’ ile ilk uluslararası ödülü tablolarıma taşıdım. 11 tablo böyle oluştu. Benim için önemli olan tablolarım ile ailem olan Türk sinemasına bir selam göndermektir.’

Sergideki tabloların satışından elde edilecek gelir, Filmsan Vakfı tarafından Türk sinemasına emeği geçen sanatçılar için kullanılacak. Sergi, 16 Kasım’a kadar fuar alanında ziyaret edilebilecek.

Kaynak: Al Jazeera

outings-project-paris-3Avrupa’nın çeşitli kentlerinde Ağustos ayından beri yeni bir sanat hareketi başlamış gibi görünüyor. Müzelerde sergilenen eserler sokak sanatı gibi duvarlara taşınıp yeniden üretilerek sokak kültürüne sunuluyor.

Bir süreden beri Paris, Londra, Barcelona, Madrid gibi çeşitli Avrupa kentlerinin sokaklarında, sokak aralarında ilginç duvar resimleri ortaya çıkmış durumda. Genellikle sokak sanatçılarının güncel konuları işledikleri duvarlarda resim sanatın pek tanınmayan hatta ressamları dahi bilinmeyen; bir nevi unutulmuş örnekleri boy göstermeye başlamış.

Outlings adı verilen bu proje Fransız sanatçı, görsel tasarımcı, yazar, yönetmen, görüntü yönetmeni, editör ve yapımcı Julien de Casabianca’nın fikri. Tarihi eserlerin yeterince ilgi çekmemesi ve insanların bu eserlerle ilişki kurmamasını dert edinen sanatçı, geçtiğimiz Ağustos ayının sonlarına doğru bu fikri ortaya atmış. Proje fikir itibariyle herkesin katılımına açık.

Outings // Dijon

Outings // Dijon

Sanatçısı bilinmeyen resimleri tercih ettiklerini söyleyen Julien de Casabianca, hangi yüzyıl olduğunun önemi olmadığını ve kendilerinin 15. 17. yüzyıl eserlerini sokağa taşıdığını söylüyor. Projede önemli olan sanat tarihinin yaratıcısı bilinmeyen isimlerini kamu kültürüne yeniden kazanmak.

Projeye katılmak ise oldukça basit, fotoğraf çekebilen herhangi bir telefonla bile bu projeye dahil olabilirsiniz.

Outings // Dijon

Outings // Dijon

Julien de Casabianca proje için hazırladığı http://www.outings-project.org/ sitesinde müzelerde fotoğraf çekimlerine izin verilmediği için görevliler sizi uyarmadan hızlıca fotoğrafı çekmenizi tavsiye ediyor. Görevlilerin uyarıdan sonra genellikle sizi takip etmeyeceklerini belirterek bu sayede yan odada başka bir fotoğraf çekebileceğinizi ekliyor.

Outings // Londra

Outings // Londra

Resimlere zarar vermemek için flash kullanmadan yapılması gereken çekimler daha sonra phtoshop yardımıyla çerçeveden çıkartılıyor ve kağıda aktarılıyor. Daha sonra duvar yapıştırıcısı kullanarak yapıştırılıyor ancak yerlere dikkat etmek gerekiyor. Kamu binalarına, hastanelere, anıtlara veya okullara yapıştırılmaması gerekiyor.

Julien de Casabianca, grafiti bazı insanlar tarafından duvara zarar veren bir şey olarak algılanılsa da yaptıkları duvar kâğıtlarının duvara zarar vermeden döküldüğü ifade ediyor.

Outings // Madrid

Outings // Madrid

Casabianca, modern sanat ürünlerinde telif hakkı problemi olduğuna dikkat çekerek “Biz sanat yapıyoruz ticaret yapmıyoruz. Önemli olan sanat eserlerinden adilce yararlanma ve ifade özgürlüğüdür” diyor.

Outings // Londra

Outings // Londra

Outings // Londra

Outings // Londra

Outings // Paris

Outings // Paris

Outings // Paris

Outings // Paris

Outings // Paris

Outings // Paris

Kaynak: Sol

Nobel ödüllü yazar William Faulkner, 1958 yılında Paris Review ile yaptığı röportajda, “genç yazarlar, bir teoriye uymada beceriksiz olabiliyorlar,” diyor: “Kendi hatalarınızdan ders çıkarmayı öğrenmelisiniz. Bir insan yalnızca hatalarından bir şeyler öğrenir. İyi bir sanatçı, hiçkimsenin kendisine tavsiye verecek kadar iyi olmadığına inanır.”

willim-ve-kedi

 

Bunları söyleyen Faulkner, Virginia Üniversitesi’nde writer-in-residence (bir konuyu araştırmak için belirli bir süre ilgili akademik kurumda yaşayan yazar) olarak çalıştığı 1957 ve 1958 yıllarında genç yazarlara bir dizi tavsiyede bulunuyor. Onun çeşitli konuşmalarının yer aldığı kayıtlara, üniversitenin Faulkner Video Arşivi’nden ulaşılabiliyor. Biz bu kayıtlardan kurmaca yazarlığı becerisiyle ilgili olan 7 tavsiyeyi seçtik ve tercüme ettik.

william-faulkner1) Diğer yazarlardan ihtiyacınız olanı alabilirsiniz

Faulkner, başka bir yazarın kullandığı, kendisine faydalı olabileceğini gördüğü bir tekniği ya da yöntemi ödünç almakta hiçbir sıkıntı görmez. 25 Şubat 1957 yılındaki yazı dersinde şöyle diyor:

Daha önce de söylediğim gibi, b ence iyi romancı ahlak dışı biridir. İhtiyacı olan şey neolursa olsun, nerede olursa olsun onu alır ve bunu açık ve dürüstçe yapar, çünkü o aldığı şey in ba ş ka insanların da kendisinden alacağı kadar iyi ol masını vekendisinden alanlar ın da aynı kendisi öncesinde aldığı için mutlu olduğu gibi mutlu olacaklarını ümit eder.

2) Üslubunuz sizi endişelendirmesin

Özgün yazar, üslup konusuna çok fazla kafa yorar. 24 Nisan 1958 yılında lisans seviyesindeki yazı dersinde şunları söylüyor:

Bence her hikaye kendi üslubunu belirler, yani yazar ların üslup konusunu kafalarınaçok fazla takmalarına gerek yok. Eğer b ir yazar b u konuyu kafanıza takarsa, saçma olmasa da gereksiz sayılacak şeyler yazacak tır . Yazdıkları kulağa oldukça güzel ve memnuniyet verici gelecektir, fakat yazdıklarının çok fazla anlamı olmayacaktır.

3) Tecrübelerinizi yazın ama tecrübe tanımınızı geniş tutun

Faulkner tecrübeleri yazma konusundaki eski atasözüne katılıyor, hatta tecrübenin dışında bir şey yazmanın imkansız olduğunu söylüyor. Dikkat çekici kapsamlı bir tecrübe tanımı yapıyor. 21 Şubat 1958 tarihindeki master öğrencileri için verdiği “Amerikan Kurmacası” dersinde şunları söylüyor:

Bana göre, tecrübe algıladığınız her şeydir. Tecrübe b ir kitaptan kaynaklanabilir . Bir kitap, hikaye, sizi harekete geçirecek kadar iyi ve doğru olabilir. Bence bu sizin tecrübelerinizden biridir. Kitaptak i karakterlerin yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz, eğer onlar sizde doğru olma etkisi bırakıyorlarsa, onların gerçekleşmesini sağlayan hissi a nlayabiliyorsanız, o sizin tecrübenizdir. Yani benim tecrübe tanımı ma göre , tecrübeniz olmayan bir şeyi yazmanız mümkün değil, çünkü duyduğunuz, okuduğunuz, hayal ettiğiniz her şey sizin tecrübenizdir.

4) Karakterlerinizi iyi tanıyın, hikaye kendini yazacaktır

FaulknerFaulkner, açık bir karakter kavramına sahip olduğunuzda hikayedeki olaylar karakterlerin özelliklerine göre akacaktır diyor. “Benimle birlikte karakterler hikayeyi oluştururlar.” 21 Şubat 1958 tarihinde, Amerikan Kurmaca dersinde bir öğrenci, karakterleri zihinde canlandırmak mı yoksa zihindeki karakterleri kağıda dökmek mi daha zor diye sorar. Faulkner’in bu soruyu şöyle cevaplar:

Karakterleri zihinde canlandırmak daha zor diyebilirim. Bir defa karakter sizin zihninizdedir, haklıdır, doğrudur, o zaman o kendi işini yapar. Yapman gereken tek şey, onun peşinden hızla gitmek ve söyledikleriyle, yaptıklarını kağıda yazmak. Bu bir beslenme ve doğumdur. Karakterinizi iyi tanımalısınız. Ona inanmalısınız. Onun yaşadığını hissetmelisiniz, tabii o zaman yazmak için onun eylemlerinden bazılarını seçmeniz gerekecek. Seçtiğiniz eylemler, inandığınız karaktere uygun olmalı. Bu seçimi yaptıktan sonra, karakterinizi kağıda dökmeniz mekanik bir iş olacaktır.

5) Diyalekti tutumlu kullanın

Virginia Üniversitesi’ndeki video arşivinde bulunan bir dizi radyo programında, Faulkner, Mississippi’deki çeşitli etnik ve sosyal grubun konuşmalarındaki nüanslar hakkında ilginç şeyler söyler. 6 Mayıs 1958 tarihindeki “What’s the Good Work” isimli programda diğer yazarların pek ilgilenmediği bu konuda uyarıda bulunur:

Bence, olabildiğince az miktarda diyalekt kullanmak en iyisidir, çünkü bir diyalektiği çok fazla kullanmak o diyalektiğe yabancı olan insanların kafasının karışmasına sebep olur. Hiçkimse karakterlerin tamamen kendi yerel dillerinde konuşmalarına izin vermemelidir. Diyalekt farklılığını birkaç tane ayırt edici örnekle vurgulamak en iyisidir.

time_william6) Hayallerinizi tüketmeyin

“Bir bölümün sonunu ya da bir düşüncenin sonunu asla kendiniz yazmayın” diyor Faulkner. 25 Şubat 1957 yılındaki Yazı Sınıfında;

Sahip olduğum tek kural, tazeyken vazgeçmektir. Asla kendinizi yazmayın. Genellikle yazı işi iyi giderken yazmayı bırakırım. O zaman yeniden çalışmaya başlamak daha kolay olur. Eğer kendinizi tüketirseniz, ölü bir büyünün içine düşersiniz ve sıkıntı yaşarsınız.

7) Mazeret üretmeyin

25 Şubat 1957 tarihindeki yazı sınıfında kendi kaderlerini suçlayan yılmış yazarlar hakkında bazı açık sözlü laflar eder:

Eğer yazar bahsettiği gibi kötü şeyler yaşıyorsa bunu yazmalı diye düşünüyorum. İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: “Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim” ya da “Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.” Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.

Çeviri:  Barış Berhem Acar

Kaynakça [

İsviçreli sanatçı Alberto Giacometti’nin başyapıtı ”Chariot” (Araba) adlı heykeli, açık artırmada 101 milyon dolara alıcı buldu.

Hani klikleşmiş, zaman zaman eğlenmek için zaman zaman da sözde hafife almak için kullandığımız bir cümle vardır; “”N ‘olcak ki bende yaparım!” fakat durum öyle değil buyurun habere.

chariot-alberto-Giacometti

İsviçre asıllı ressam Alberto Giacometti, 1901-1966 yılları arasında yaşadı.

Sotheby’s müzayede evinin “İzlenimci ve Modern Sanat Sonbahar Müzayedesi” New York’ta yapıldı. New York’taki müzayede gecesine, 1966 yılında ölen Alberto Giacometti’nin ”Araba” adlı eseri damgasını vurdu. Ressam ve heykeltıraş Giacometti’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1950 yılında yaptığı 1,44 metre yüksekliğindeki iki tekerlekli araba üzerinde duran bronz tanrıça heykeli, 101 milyon dolara alıcı buldu.

Giacometti’nin “Walking Man” isimli eseri de 4 yıl önce Londra’da yapılan müzayedede 104 milyon dolara satılmıştı. Müzayedede, Vincent van Gogh’un 1890 yılında 66×51 santimetre ebatlarında yaptığı “Papatyalı ve Gelincikli Vazo” adlı eseri ise 61 milyon 800 bin dolara satıldı. Eserin satış kataloğundaki değeri 30 ila 50 milyon dolar olarak belirtilmişti.

Alberto GiacomettiMüzayede gecesinin diğer bir yıldızı ise Amedeo Modigliani’nin 1911 ve 1912 yıllarında yaptığı, 70 milyon 700 bin dolara alıcı bulan 73 santimetre yüksekliğindeki ”Tete” (Baş) adlı eseri oldu. Heykele satış kataloğunda 45 milyon değer biçilmişti. New York’taki müzayede gecesinde Sotheby’s, toplam 422 milyon 100 bin dolarlık satış gerçekleştirerek 270 yıllık tarihindeki en yüksek meblağa ulaştı.

Anadolu Ajansı muhabirinin sorusunu yanıtlayan Sotheby’s’in İzlenimci ve Modern Sanat bölümü başkanlarından Simon Shaw, Amerikalı ve Çinli alıcıların müzayedede öne çıktığını söyledi. Shaw, müzayedeye Türk alıcıların katılıp katılmadığıyla ilgili soruya “Türkiye’den klasik ve modern sanat dünyasıyla ilgilenen çok iyi koleksiyoncularımız var ama bu akşam Türkiye’den koleksiyoncunun olduğunu bilmiyorum” yanıtını verdi.

Son yıllarda artan Asyalı alıcıların bu müzayede de önce çıktığını belirten Shaw, 40 ülkeden alıcının katıldığı New York’taki müzayedeye, Çin’den telefonla katılan bir alıcının Van Gogh’un 61 milyon 800 bin dolarlık eserinin sahibi olduğunu bildirdi. Müzayedede 73 eserin 58’i satılırken, Balthus, Matisse, Marc Chagall ve Giorgio de Chirico’nun eserleri potansiyel değerlerinin altında kalarak satılmayanlar arasında yer aldı.

Kaynak : [-]

akun-ve-sinasi-sahneleri-devam-etmeliMülkiyeti Emek İnşaat A.Ş’de bulunan, Ankara’nın en önemli iki tiyatro sahnesi, Akün ve Şinasi sahnelerinin 10 gün önce, gizli şekilde, Karadenizli bir şirkete satıldığı öğrenildi. Her iki sahnenin satışının 23 milyon TL’ye gerçekleştiği belirtilirken, satış talimatının bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından verildiği dile getirildi. Devlet Tiyatroları’nın (DT) bünyesinde faaliyet gösteren her iki tiyatro sahnesi için daha önce 5 kez ihaleye çıkılmış ancak satış “muammen bedelin altında kaldığı” gerekçesiyle gerçekleşmemişti.

“Sansür” ve sanat kurumlarını yok etmeyi amaçlayan Türkiye Sanat Kurulu (TÜSAK) Yasa Tasarısı taslağı gölgesindeki tartışmalara maruz kalan DT’ye bir şok da Emek İnşaat’tan geldi. Mülkiyeti Emek İnşaat’a bağlı olan ve Ankara’nın merkezi yerinde bulunan, en fazla tiyatro oyunlarının sahnelendiği iki sahne, Akün ve Şinasi sahnelerinin gizli bir şekilde satıldığı öğrenildi. Emek İnşaat yetkilileri sahnelerin yeni sahibini sır gibi saklarken, sahneleri alan şirketin sahibinin Karadenizli olduğu ve İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı bulunduğu bilgisi edinildi.

Daha önce de 5 kez satışı gündeme gelen ve “muammen bedelenin altında kaldığı”, sivil toplum kuruluşlarının tepkisi nedeniyle ihalesi geri çekilen iki sahnenin 23 milyon TL’ye bu kez Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in talimatıyla satıldığı kaydedildi.

İhale şartnamesi duyurulmadı

Akün ve Şinasi sahnelerinin satışının 10 gün önce yapıldığı ve sivil toplum kuruluşları ve sanatçıların tepkileri nedeniyle ihalenin Kamu İhale Yasası kapsamı dışında tutularak, gizli ihale ile gerçekleştirildiği de dile getirildi. Satışı gerçekleştirilen her iki sahne için DT’ye 2014-15 sanat sezonu sonuna kadar kullanma hakkı tanındığı da belirtiliyor. Ancak her iki sahnenin sezon sonundan sonra ne şekilde kullanılacağı bilinmiyor. Emek İnşaat yetkileri ise satışa ilişkin Cumhuriyet’e bilgi vermekten kaçındı.

Sinemadan tiyatro olmuştu

Ankara’nın en işlek yerlerinden Atatürk Bulvarı üzerinde bulunan Akün Sahnesi, 1975 yılından 2002 yılına dek Akün Sineması olarak hizmet vermişti. Daha sonra bu salon 2002 yılında DT Genel Müdürlüğü’nce, dönemin genel müdürü Lemi Bilgin tarafından tiyatro sahnesine çevrilmişti ve o tarihten bu yana da tiyatro sahnesi olarak kullanılıyordu.

Akün Sahnesi’nin hemen arkasında yer alan ve Tunus Caddesi’ne bakan Şinasi Sahnesi de Ankara’nın en eski tiyatro sahnelerinden biri olma özelliğine sahip. Sahne, 13 Mart 1988’de Yüksel Pazarkaya’nın “Meliha” adlı oyunuyla açılmıştı.

Her iki sahne de bugün “kentin en önemli sanat merkezlerinden” biri kabul ediliyor.

Kaynak: Onedio

Contemporary Istanbul, 9. senesinde 22 ülkeden, 520 sanatçı, 104 çağdaş sanat galerisi ile beraber 75.000’den fazla ziyaretçiyi Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ile İstanbul Kongre Merkezi’nde 13-16 Kasım tarihlerinde buluşturmaya hazırlanıyor.

Yılın en önemli etkinliklerinden Contemporary Istanbul’a sayılı günler kaldı!

Contemporary-Istanbul

Kaçırılmayacak bir buluşma noktası olduğu kadar en genç ve canlı sanat ortamına sahip, çağdaş sanatın geleceğini elinde tutan Istanbul’u keşfetme fırsatı sunuyor. Plugin Yeni Medya bölümü ile de çağdaş sanat dünyasındaki yepyeni ve yenilikçi gelişmeleri takip etme fırsatı yakalanıyor.

Bu seneki katılımcı galeriler arasında Galerie Lelong (Paris), Marlborough Galleries (New York), Rampa (İstanbul), Emmanuel Fremin (New York), Galerie Javier Lopez (Madrid), Kashya Hildebrand Gallery (Londra), Galerie Kornfeld (Berlin), Galeri Nev (İstanbul), Heis Gallery (Fukuoka-Japonya), Galerie Pilar Serra Barbara Paci (Roma), Dirimart (İstanbul), Andipa Gallery (New York) ve yakında Istanbul’a da açacağı mekan ile Galleria Russo (Roma) yer alıyor.

Contemporary Istanbul, sanat edisyonlarının, çoklu sanatların farklı formatlarının, kavramsal boyutlarının sunulduğu, tartışıldığı ve paylaşıldığı yeni girişim ve inisiyatifi CI Editions’ı sunuyor. Sınırlı sayıda üretilen özel edisyonların yaygın dağıtımını sağlayacak CI Editions, sanatın daha geniş izleyici grubunun yanı sıra yeni sanatseverler ile buluşmasında alternatif bir kanal yaratıyor. Orhan Cem Çetin, Mustafa Horasan, Ansen, Ahmet Polat, Ali Emir Tapan, Merve Morkoç, Fırat Engin, Alpin Arda Bağcık, Sinan Demirtaş, Seçkin Pirim, Ahmet Duru, Gözde Türkkan, Erdoğan Zümrütoğlu, Ardan Özmenoğlu, Buğra Erol, Gülay Semercioğlu, Burçak Bingöl, Mehmet Ali Uysal CI Editions’a özel edisyon üretecek sanatçılar arasında.

Plugin Istanbul Yeni Medya Bölümü 2. senesinde sanatsal anlamda daha geniş bir alanı kapsamayı hedefliyor. Sadece video sanatı değil, ses ve ışık enstalasyonları, etkileşimli ve jeneratif sanat işleri, iç mekan mapping projeleri, robotik tasarımlar, hepsi ve daha fazlası Plugin Istanbul’da yer buluyor. Galerie AKINCI, DAM GALLERY, URAStudio, Yellow Peril Gallery, Sedition, Kasa Galeri, Zimoun Studios, Simon Heijdens ve Brigitte Kowanz Plugin’in bu seneki katılımcıları.

Çin çağdaş sanatına farklı bir bakış ile 2010’dan beri Çin video sanatı koleksiyonerliği yapan Dr. Michael I. Jacobs’ın gözünden Çin video sanatını görüleceği “Now You See” sergisi 18 genç sanatçıya ait seçkiye yer veriyor. Dünya çapında tanınmış Liu Bolin and LIo Dao gibi sanatçılar fuara konuk oluyor. CI Dialogues konferans programında “Gelecek Bugündür – Çin’de Çağdaş Sanat” ve “Çin’de Sanat Arenası, Piyasası ve Kuruluşları” oturumları ile Çin sanatı mercek altına alınıyor.

CI Dialogues konferans programı 2014 yılında da güncel sanatın uluslararası fikir liderlerini tartışma ve konuşmalar ile bir araya getiriyor. Konferans programının bu seneki teması “The Other Art. Alternatives. Choices. Options”.. Fuar alanında gerçekleşecek konferansta “Koleksiyonerliğin Geleceği”, “Çağdaş Sanatın Bugünü ve Yarını”, “Ses Sanatı” ve “Yarının Fuarı” gibi konular tartışılıyor. Sotheby’s International Yönetim Kurulu Başkanı Robin Woodhead, Christie Hong Kong Çağdaş Sanat Müzayede Müdürü Lauré Raibut, Artnet Kıdemli Başkan Yardımcısı Roxanna Zarnegar, Loop Sanat Fuar Direktörü Emilio Alvatre, CI Dialogues katılımcı konuşmacıları arasında yer alıyor.

CI 90 Minute Shows, her 90 dakikada bir, bir sanatçının solo şovunun kurulup, sunulup, tartışılıp, kaydedilip, başka bir sanatçının kurulumu için tekrar boş bir alan bırakılarak oluşturulan bir mekan-sergisi. 90 Minute Shows, değişimleri takip eden, sanatın çoğulculuğunu ve çeşitliliğini destekleyen dinamik ve yönlü bir platform oluşturuyor. Contemporary Istanbul Program Direktörü Marcus Graf’ın küratörlüğünü üstlendiği serginin sanatçıları Ali Emir Tapan, Mehmet Ali Uysal, Charlotte Stein, Lukas Ulmi, Fani Zguro, Ansen, Gentian Shkurti, Island 6, Orhan Cem Çetin, Gallery on the Move (Anri Sala, Dora Garcia, Kajsa Dahlberg, Pipilotti Rist), Beyli Peter, Voldemars Johansons, Özlem Günyol & Mustafa Kunt, İsmail Necmi, Ozan Kerem Bayraktar, Buğra Erol, İrfan Önürmen, Fırat Engin, Mariam Natroshvili & Detu Jintcharadze, Anthony Laurut ve Fred Farrow olarak yer alıyor.

Ünlü Ressam Reha YALNIZCIK ve Genç ressam Perincan YALNIZCIK resim sergisi 1 Kasım 2014 tarihinde (Adres için lütfen tıklayını) Bakraç Sanat Galerisinde

reha_perincan_yalnızcık

Sergisi açılacak olan değerli ressam

Reha YALNIZCIK kimdir?

reha yalızcık

1950 yılında İstanbul’da doğan Reha Yalnızcık, 1975’de Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek
Okulu Grafik Sanatlar Bölümü’nden (Günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi) mezun oldu. Grafik Sanatların farklı alanlarında ki çalışmalarıyla sahip olduğu çeşitli
ödüllerin dışında 1992’ de Çocuk Vakfı tarafından ‘’Son Kırk Yılın Çocuk Resimlerine Katkı
Ödülü’’, 2001’de İnepo’nun ilk kez dağıttığı Çevre Sanat Ödülleri’nden Resim Dalı Ödülüne
layık görüldü. Eserleri ile Unıcef ürünlerinde (kartpostal, kupa, telefon rehberi vb.) yer aldı.
Yurtiçi ve yurtdışında birçok yayında yer alan sanatçı, günümüze kadar 80 civarında  kişisel sergi açtı,
yüzlerce karma sergiye katıldı. Sanatçı doğa insan ilişkisinde yakaladığı bozulmamış, keyifli,
dingin zamanların kendi felsefesiyle örtüşen her zaman ki titizliğini “Yalnızcıkland” başlığı
altında topladığı bu son dönem resimlerine de yansıtıyor.

Perican YALNIZCIK kimdir?

perincan yalnızcık

1987 yılında İstanbul’da doğdu.  Kalamış Koleji’nin 50. Yıl etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdiği resim yarışmasında 3.lük ödülü aldı. Aynı yıl, 50 Yıldır “Unutulmayan Müzikaller” oyununda yer aldı. 2001 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda misafir öğrenci olarak eğitim aldığı sırada, Kasdav tarafından verilen “Gelecek Vaadeden Solist Ödülü”ne layık görüldü. 2008’de Marmara Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünü, fakülte ikincisi olarak bitirdi. Öğrenciliği sırasında, fakülte etkinliklerinin sunuculuğunu üstlendi. 2008’in Ağustos ayında Bodrum Divan Palmira Hotel’de babası Reha Yalnızcık‘la birlikte, ilk ortak sergisini açtı. Günümüze kadar çeşitli galerilerde 10 ortak sergi daha gerçekleştirdi. Ayrıca Eranus Sanat Galerisi ile Berlin Türk Evi’nde karma sergiye katıldı. 2010 yılının Aralık ayında Doku Sanat Galerisi’nde ilk kişisel sergisini, 2012 yılının Temmuz ayında ise; Leonardo Sanat Galerisi’nde ikinci kişisel sergisini gerçekleştirdi. Resim çalışmalarını da sürdürdüğü 2011-2012 tarihleri arasında; aynı zamanda, Vakko Tekstil  ‘’Eşarp Ürün Müdürü’’ olarak görev aldı.  

2013 yılında, katıldığı her iki (Küçükçekmece ve Ümraniye Belediyelerinin düzenlediği) resim yarışmasında da eserlerini sergileme imkanı buldu. Mayıs 2014’de hem Galeri Artist Çukurcuma’da, 3. Kişisel sergisini gerçekleştirdi, hem de Eskişehir Tepebaşı Belediyesi tarafından gerçekleştirilen 5. Ulusal Sanat Çalıştay’ına katıldı. Ayrıca, 15-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Turkish Airlines Challenge Tour Belekte, eserleri, dünyada ilk kez “golf sahalarında açık hava resim sergisi” projesi kapsamında yeraldı. 

Sanatçının son dönem resimlerinden oluşan portfolio’su için lütfen TIKLAYINIZ

Müziğiyle farklı kitleleri bir araya getiren Mercan Dede, interaktif  bir müzik dinletisi ve gösterisiyle İstanbul’da sahne alacak.

Mercan Dede, 'Dost Meclisi' performansını yıl boyunca farklı mekanlarda sahnelemeye devam edecek.

Mercan Dede, ‘Dost Meclisi’ performansını yıl boyunca farklı mekanlarda sahnelemeye devam edecek.

İstanbul Beyoğlu’daki Borusan Müzikevi’nde gerçekleşecek etkinlikte, Mercan Dede, farklı kültürlere ait tınıları bir araya getirerek hem coğrafi hem de akıldaki mesafeleri kaldırmayı hedefliyor. 22 Ekim Çarşamba günü saat 20:30’da konserine başlayacak olan Mercan Dede, bu defa interaktif bir proje hazırladı.

mercan dede mevleviSon albümü Dünya’dan parçaların yanı sıra, web sitesindeki günlüğünden, sosyal medya hesaplarındaki notlarına kadar hikayeler anlatan Mercan Dede’nin bu gösterisine ‘Dost Meclisi’ demesinin sebebi onu dinlemeye gelenleri de içine katıyor olması.

Müziğe plastik borudan kendi başına yaptığı bir ney ile başlayan Mercan Dede, bugüne dek Türkiye’de ve dünyanın çeşitli konser salonlarında dinleyicileriyle buluştu. Aynı zamanda DJ Arkın Allen adıyla da kendine özgü dj performansları sergileyen sanatçı, Sufi müzik tınılarıyla, elektronik altyapıyı buluşturarak sıra dışı bir tarz yakaladı.

Kaynak: Al Jazeera