Şunun için etiket arşivi: sanat

Olimpiyat madalyası ve Nobel ödülü kazanan veya en çok sanatçı yetiştiren ülkelere bakınca, Amerika ve Avrupa başı çekiyor. Acaba onlar neyi farklı yapıyor? Biz nerede hata yapıyoruz?

yetenek

Yıl 1980. “Bloom’s Taxanomy” fikriyle tanıdığımız Chicago Üniversitesi’nden Prof. Benjamin Bloom, aslında bir başka alanda da inanılmaz araştırmalar yapıyor. O da yetenek gelişimi.

120 tane elit sporcuyu, bilim insanını, heykeltıraşı ve müzisyeni tam 4 yıl boyunca inceliyor ve çok ilginç bir şey buluyor.

Hepsi de aşağı yukarı aynı gelişim evrelerinden geçmiş. Acaba bunlar ne ve Türkiye’deki çocuklar aynı evrelerden geçebiliyor mu?

BİRİNCİ EVRE: İLGİ VE OYUN

Hepsi, çocuk yaşta kendi alanlarına ilgi duymaya başlamış ve genelde ilgileri bir rol model aracılığıyla oluşmuş. Aileden ya da yakın çevrede bir kişiden etkilenmiş. Aile de o alana ilgi duyduğu için, çocuğun etkinlikleri aile bireylerini birbirine bağlamış. Her zaman o konuda heyecanlı sohbetler yaşanmış.

En kritik nokta ise, ilk çalışmalar sadece oyun ve eğlence için yapılmış. Etkinlikler sırasında profesyonellik ve başarı beklenmeden, sadece çocuğun keyif alması sağlanmış.

İKİNCİ EVRE: UZMANLAŞMA

Çocuğun ilgisi devam edince, ailenin desteğiyle çocuk profesyonel olmaya karar vermiş. Kaliteli bir öğretmen veya koç tutulmuş. Ailedeki tüm etkinlikler çocuk etrafında dönmeye başlamış. Onun  alandaki gelişimini destekler nitelikte planlanma yapılmış.

Amaç artık keyif değil, uzmanlık kazanma olmuş. Sistemli ve disiplinli çalışma dönemi başlamış. Aile yüksek beklenti içinde olmuş, ama bu asla kazanma ya da derece gibi dış referans olmamış. Aile sadece çocuklarının ellerinden gelenin en iyisini yapmasını istemiş. Ancak bu dönemin ikinci yarısında çocuklar yarışmalara katılmaya başlamış.

Peki, çocuklar nispeten sıkıcı olan bu uzmanlık kazanma dönemini nasıl aşmışlar?

Bu dönemdeki en kritik nokta öğrenme süreci robotik değil; keşfetme, anlam bulma, problem çözme şeklinde kurgulanmış. Çocuklar alanı keşfettikçe ve geliştikçe keyif almaya başlamış.

yetenek-2

ÜÇÜNCÜ EVRE: KİŞİSELLEŞTİRME

İkinci evrede teknik olarak beceri kazananlar, bu evrede özgünleşmeye başlamış. Eserlerini ve çalışmalarını kişiselleştirmişler. Kendi tarzlarını ve imzalarını geliştirmişler. Spor/sanat/bilim bir varoluş ve özgürleşme yöntemi olmuş.

Bu kişiler yaklaşık 10.000 saat pratik yapmış.

Yetenek geliştirme süreci aşağı yukarı bu şekilde işliyor: keyif alma, uzmanlaşma ve özgünleşme.

Peki, Türkiye’de çocuklar aynı süreçten geçebiliyor mu?

Biz daha ilk evrede tökezliyoruz. Neden?

En büyük hatamız çocuk alanda pratiğe başlar başlamaz, ondan başarı beklemek. Küçücük çocukları rekabete sokuyoruz. Kazanmalarını ve derece yapmalarını bekliyoruz. Onlara baskı yapıyoruz.

İkinci evrede gelmesi gereken yarışmalar, birinci evrede geliyor. Biz küçük yaşlarda uluslararası yarışmalarda öndeyiz ama sonra kayboluyoruz. Neden?

İlk evre oturmadığı için. Eğlence ve keyif kısmını es geçtiğimiz için, çocuk başarılı olsa bile çabuk sıkılıp alanını erken yaşta bırakıyor. Yani, temeli sağlam atamıyoruz.

İkinci sorun çocukların rol modeli olmaması. Çoğu aile “Çocuğumu hangi alana yönlendirsem acaba?” diye soruyor. Bu ne demek? Kendisinin heyecan duyduğu bir alan yok. Rol model olamıyor.

Aile kendisinde olmayan bir değeri veya ilgiyi çocuğuna kazandıramaz. Çocuk, ailenin ilgisinden ve değerlerinden uzak bir alana yönlenince, aile o alanla ilgi çocukla sohbet edemiyor. Onun heyecanını ayakta tutamıyor. Çocuğun alanı aileyi bütünleştiren bir etkinlik olmuyor.

Kısacası, biz daha ilk evrede sorun yaşıyoruz. Çocuklar farklı alanları denemeli ve ilk amaç her zaman keyif alma ve oyun olmalı. Aile kendisi de model olmalı. Çocuğun etkinliği aileyi bütünleştirmeli.

O zaman sağlam bir temel atmış ve yi bir başlangıç yapmış oluruz.

Özgür Bolat

Kaynak: http://sosyal.hurriyet.com.tr/

 

genclik-filmleri-festivaliBu yıl “öteki” temasıyla yola çıkan festivalin açılışı, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak. Açılışta “Soma: Bir Avuç Kömür İçin Bir Ömür Verenlere” belgeseli, Soma’dan işçilerinin de katılımıyla izleyiciyle buluşacak. Özgecan Aslan ve Yaşar Kemal’in de hatırlanacağı gecede Cahit Berkay, şarkılarını Soma için söyleyecek. Açılışta “Öteki” temalı bir fotoğraf sergisi de yer alacak.

Festival kapsamında 18-20 Mart’ta İstanbul’un birçok üniversitesinde film gösterimleri yapılacak. İstanbul Üniversitesi, “Küçük Kara Balıklar” belgesel gösteriminin ardından Ezel Akay ve Cenk Terbiyeli’nin katılacağı söyleşiye ev sahipliği yapacak.

FESTİVALDE FİLMLER İZLEYİCİYLE BULUŞTURULACAK

Reha Erdem retrospektifinden “Jin” , “A Ay” ve “Şarkı Söyleyen Kadınlar”ın yanı sıra Nazan Kesal’ın “Salıncak”, Aykan Safoğlu’nun “Kırık Beyaz Laleler”, Emel Çelebi’nin “Külkedisi Değiliz”, Cenk Örtülü’nün “O İklimde Kalırdı Acılar”, Veysi Altay’ın “33 Yıllık Direniş: Berfo Ana” ve Suat Eroğlu’nun “Fıtrat” filmleri de festival izleyicisiyle buluşacak.

5. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali kapsamında Eskişehir, İstanbul, İzmir, Ankara, Zonguldak, Kocaeli, Trabzon, Edirne, Karabük, Hopa, Adana, Samsun, Mersin, Kayseri, Kırşehir ve daha birçok il ve ilçede film gösterimleri olacak.
Genç yönetmenlerin ürettikleri filmleri gösterebilmesi ve üniversitelerde gençliğin kendi perdesini açabilmesine olanak sağlamak amacıyla düzenlenen festival, 4 yılda, 17 il ve 30 gösterim yerine ulaştı.

47siyad-odulleriBerkin Elvan’ın anılmasıyla başlayan SİYAD Ödülleri sahiplerini buldu. En iyi film Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği Kış Uykusu 6 dalda ödül alarak geceye damga vurdu.

47. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülleri, dün gece Cemal Reşit Rey’de gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. Özge Özberk’in sunduğu törende bu yılın ödüllerine Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiyeli filmi ‘Kış Uykusu’ damga vurdu. ‘Kış Uykusu’ geceden En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu (Melisa Sözen) ve En İyi Erkek Oyuncu’nun (Haluk Bilginer) da aralarında olduğu altı ödül kazandı. Nuri Bilge Ceylan, ödülünü alırken “Sinema üzerine çok fazla yazı yazılan bir sanat dalı. Fotoğrafçılık yaptığım günlerden hatırlıyorum çok büyük bir sessizlik vardı. Özellikle yazılar için sinema yazarlarına teşekkür etmek isterim. İster olumlu ister olumsuz olsun hepsinden çok şey öğreniyorum,” diye konuştu.

Açılış konuşmasını yapan SİYAD Yönetim Kurulu Başkanı Melis Behlil, birinci ölüm yıldönümünde Berkin Elvan’ı andığı konuşmasında sansür ve ifade özgürlüğünden bahsederek derneğin sansürün her türüne karşı olduğunun altını çizdi.

100 YILIN EN İYİ 10 FİLMİ SEÇİLDİ

Sinema Yazarları Derneği, Türkiye Sineması’nın 100. Yılı kutlamaları vesilesiyle bu yıl özel bir seçim daha gerçekleştirdi. SİYAD üyelerinin oylarıyla belirlenen ‘Yüzyılın 100 Filmi’ listesinin zirvesinde bulunun on film de törende ilan edildi. Sinema Yazarlarının seçimiyle Yılmaz Güney‘in filmi ‘Umut’ birinci sıraya yerleşti. ‘Umut’u sırasıyla şu filmler takip etti: Yol, Sevmek Zamanı, Anayurt Oteli, Vesikalı Yârim, Muhsin Bey, Sürü, Selvi Boylum Al Yazmalım, Masumiyet, Bir Zamanlar Anadolu ’da.

47. SİYAD ÖDÜLLERİ ŞÖYLE

En iyi film
Kış Uykusu – Zeyno Film, Memento Films, Bredok Films

En iyi yönetim
Nuri Bilge Ceylan – Kış Uykusu

Mahmut Tali Öngören En iyi senaryo
Deniz Akçay – Köksüz

Cahide Sonku En iyi kadın oyuncu performansı
Melisa Sözen – Kış Uykusu

En iyi erkek oyuncu performansı
Haluk Bilginer – Kış Uykusu

En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı
Lale Başar – Köksüz

En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı
Ayberk Pekcan – Kış Uykusu

En iyi müzik

Kenan Doğulu – Unutursam Fısılda
En iyi görüntü yönetimi
Gökhan Tiryaki – Kış Uykusu

En iyi kurgu
Yorgos Mavropsaridis – Sivas

En iyi sanat yönetimi
Soydan Kuş – Unutursam Fısılda

En iyi belgesel film adayları
Tepecik Hayal Okulu, Güliz Sağlam

En iyi kısa film adayları
Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına!, Melik Saraçoğlu & Hakkı Kurtuluş

Müthiş yetenekli bir ressam düşünün. Dünyanın en iyi ressamlarını kolaylıkla taklit edebiliyor. O kadar başarılı ki yaptığı taklit tablolar inanılmaz fiyatlara satılıyor. Ve bu düzeni 40 yıl boyunca devam ettirebiliyor. Bu kişiyle sizi tanıştıralım:Wolfgang Beltracchi.

Wolfgang resim yaparken

Wolfgang resim yaparken

 

Wolfgang sıradışı bir sahtekarlık yöntemiyle sanat dünyasını birbirine katmayı başarmış. Sahtekarlığı şu: Ünlü ressamların çizdiği tabloların taklitlerini yapmıyor; o kişilerin tekniğini o kadar iyi hazmetmiş ki, onların elinden çıkmış gibi yeni tablolar resmediyor.

Elbette bu tabloların orijinal olup olmadığı uzmanlarca kontrol ediliyor. Peki Wolfgang bunu nasıl aşıyor? İki şekilde: Birincisi tekniği asıl ressamdan ayırtedilemeyecek kadar iyi. İkincisi karısı Helena’nın başrol oynadığı bir hikaye uyduruyorlar. Karı koca kurguladıkları öykü şu: Helena dedesinin önemli bir resim koleksiyonu olduğunu, bunu Naziler iktidara gelince sakladığını, ölünce de kendisine geçtiğini söylüyor. Burada çok disiplinli bir çalışma yapıyorlar. Söz gelimi antikacılardan eski tuval ve diğer malzemeleri bulup bunları kullanarak resim yapıyorlar. Resimleri titizlikle eskitiyorlar. Hatta Helena’yı makyaj ve dönem kıyafetleriyle ninesi kılığına sokup antika bir kamerayla fotoğrafını bile çekiyorlar.

Karısı Helena'yı ninesine benzeterek çektikleri fotoğraf

Karısı Helena’yı ninesine benzeterek çektikleri fotoğraf

Bu sahte koleksiyonda yer alan tabloları uzun yıllar – 40 yıl – milyonlarca Dolar’a satarak inanılmaz bir hayat yaşıyorlar.

Ve sonra aptalca bir hatayla kendilerini hapiste buluyorlar. Bir tabloya ilişkin testlerde kullandıkları boyalarda titanyum bulunuyor. Halbuki o dönem boyalarda bu element kullanılmıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Wolfgang altı, karısı dört yıl hapis yatıyor.

Wolfgang ve Helena beraberken

Wolfgang ve Helena beraberken

Peki sahtekarlığın boyutu ne? Dedektifler 36 tablodan 46 milyon Dolar (100 milyon TL!) kazandığını tespit etmişler. Wolfgang “300 tane sattım” diyor, hesabı siz yapın .

Ancak bu arada Wolfgang sanat çevrelerinde inanılmaz ünleniyor. Cezasını tamamlayıp hapisten çıkınca bu ününün sayesinde artık kendi imzasıyla resim yapmaya başlıyor.

Kaynak :azsekerli.com

Anne Olmak – Dr.Erdal Atabek

Çocukluğumda annemin bize kızdığı zaman ‘köpekler ana olmasın’ dediğini anımsarım. Annem bize çok kızdığı zamanlarda bile şefkatinin korumacı kalkanını aşamaz, kendine böyle söylenirdi. Gerçekten de ‘ana olmanın’ nasıl bir şey olduğunu anlamak için çevremizdeki hayvanların analık dönemlerine bakmak bile çok öğreticidir.

anne olmakü

Bir tavuk kuluçkadan civcivlerini çıkardığı zaman onları yem bulmaya götürür. Civcivler analarının peşine takılır, cik cik sesleriyle hem yerde yiyecek bir şeyler ararlar, hem de analarının yanından pek uzaklaşmamaya çalışırlar. Fark etmeden biraz uzaklaştıkları zaman hemen koşarak ana tavuğun yanına gelirler. Ana tavuk da civcivlerini kollar, dağıldıkları zaman özel bir sesle onları yanına çağırır. Yabancı bir hayvan (kedi, köpek, kuş vb) yanlarına yaklaştığı zaman da ana olmadığı zamanlarda hiç yapmadığı bir şeyi yapar, civcivlerine yaklaşan hayvanlara saldırır. Başa çıkamayacağı bir durumla karşılaşırsa civcivlerini gene bırakmaz, hem oradan kaçar, hem de geri dönerek yavrularını korumaya çalışır, bu arada da ciyak ciyak bağırarak dikkatlerini çeker.

Aynı davranışları ana olmuş kedilerde de, köpeklerde de görürsünüz. Demek ki ‘ana olmak’ sonradan edinilmiş davranışlar değil, içgüdüsel davranışlardır. Türün devamını sağlamaya yönelik bu içgüdüsel davranış aynı zamanda ‘annelerin korumacılığını’ da açıklar. Eğer annelerin koruması olmasaydı yavruların kendilerini korumaları olanaksız olurdu. Annenin koruması aynı zamanda yavruların kendini koruması, beslemesi için özel bir eğitimdir. Hangi canlı türü olursa olsun, korunması, beslenmesi ve çoğalması hem kendisinin, hem de türünün yaşaması için temel koşuldur. Burada önemli nokta, annenin bir yandan çocuğunu korurken aynı zamanda çocuğun gücüyle orantılı olarak ona ‘kendisini korumayı’ öğretmesidir.

anne bebek
Çünkü çocuğun asıl korunması ‘kendi gücüyle kendini korumayı öğrenmesi’ olarak sürecektir. İşte bu noktada ‘koruyucu anne’ ile ‘korumacı anne’ arasındaki fark da belirmeye başlayacaktır.

‘Koruyucu anne’ çocuğunu korurken ona ‘kendisini korumayı öğreten’ annedir. Bu tutum hem çocuğun kendine güvenini arttıracak, hem de onun hayatın güçlükleriyle başa çıkmasını sağlayacaktır. Buna karşın ‘korumacı anne’, çocuğunu korumayı uzun yıllar boyunca sürdürecek, böylece çocuğunu koruduğunu düşünürken aslında hiç de istemeden onu kendine güvenmeyen bir kişilikle büyütmüş olacaktır.

Annenin koruyuculuğunda önemli iki faktör ‘güven’ ve ‘sevgi’. Daha doğumla başlayan güven ve sevgi anne tarafından çocuğa hayatı boyunca verilecektir. Anneliğin bu iki temel davranışı ondan hep beklenecek, bu iki faktörden birisinin ya da ikisinin eksikliği annelik niteliğine aykırı sayılacaktır. Anne bu iki duyguyu da çocuğuna koşulsuz ve karşılıksız verir. Çocuk doğduğu andan başlayarak bu iki temel besinle beslenir. Çocuğun gerek biyolojik gerek psikolojik gelişimi için bu temel besinler yaşamsal önemdedir. Onun için de ‘güven’ ve ‘sevgi’nin nasıl verileceğini bilmek, tutarlı davranışlar gösterebilmek annelik öğretisinin alfabesidir.

anne-olmak
Çocuğun doğumla başlayan algıları, temel gereksinmeleri annenin dokunuşlarıyla, sesiyle, kokusuyla, bebeğin beslenişiyle, temizlenişiyle karşılandığı zaman çocuk ‘güven’i ve ‘sevgi’yi almaya başlamıştır. Aynı zamanda çocuğun kişiliği de oluşmaya başlamıştır. Annenin yanından ayrılışıyla strese girecek, yeniden yanma gelişiyle de güven kazanacaktır. Onun için de anneyle çocuk arasındaki özel iletişim başlamış olacaktır. Bu iletişimin bütün sırları henüz çözülememiştir. Bütün duyuların rol oynadığı bu iletişim biçim değiştirecek ama hayat boyu sürecektir. Anneliği özel kılan da budur.

Anne olmanın biyolojik yanı bütün canlıların ortak davranışlarını belirtiyor ama insanda bu olgunun kültürel yanı da çok ağırlıklı. Her kültür kendine özgü bir ‘anne kimliği’ oluşturuyor. Bu kültürün normlarını koyuyor, annelerde bu normları görmek istiyor, anneyi bu ölçütlere göre değerlendiriyor. Bir de ‘bilinçli anne olmak’ olgusu var ki, bu da biyolojik anneliği tanımak, kültürel anneliği de irdelemekle elde edilebiliyor. Bu olguya biraz daha yakından bakmak doğru olacak.

Biyolojik Annelik
anne-olmak (1)
Anneliğin biyolojik yanı kadının gebe kalmasıyla başlayan bir süreç. Gebelik süreci de anne adayı için çok önemli bir dönem. İçinde bir canlıyı büyütmek, hele de kendi varlığından oluşan bir canlıyı büyütmek başlı başına incelenmeye değer bir olay. Onun için de bu çocuğun bir sevgi ürünü olması ya da istenmeyen bir ilişkiden kazanılmış olması çok önemli. İstenen, beklenen bir gebelik kadın için son derece olumlu, onu geliştirici bir olay. Oysa istenmeyen bir gebelik ya da beklenmeyen bir olay kadın için büyük bir stres. Bunların henüz doğmamış çocuk üzerinde ne gibi etkileri olduğu çok iyi bilinmiyor ama etkileri olduğu da bir gerçek. Annenin ruhsal durumuna bağlı olarak salgıladığı hormonların çocuğa da ulaştığı düşünülürse biyolojik değişimlerin etkili olacağı da anlaşılıyor. Gebelik döneminin sonundaki doğum olayı da anneyle bebeğin gerçek anlamda göbek bağlarının ayrılışı oluyor. Yeni doğan bebek artık kendi hayatını yaşamak üzere başka bir ortama çıkmıştır.

tavuk

Bu dönem anne için de yoğun bir ‘biyolojik annelik’ dönemi. Çocuğunu emzirmek, onu kollarında tutmak, bebeğin sesiyle harekete geçmek, onunla yeniden bütünleşmek annenin içindeki yoğun duygular. Yapılan bir araştırma tren yolunun yakınında oturan bir annenin hiçbir tren gürültüsüne uyanmadığını ama bebeğinin en hafif sesiyle uyandığını ortaya koyuyor. Anne bebeğinin her çağrısına böylesine duyarlı, böylesine yoğun ilgili. Bu dönem bebeklikten sonraki (0-1 yaşlar) ve çocukluk döneminde de sürüyor (11-12 yaşlar arası). Çocuğun gençliğe geçtiği erinçlik (puberte/büluğ) dönemiyle birlikte biyolojik annelik dönemi etkisini azaltıyor. Bunu öteki canlı türlerinde de görmek olası. Bu dönemin başını ve sonunu yavrunun anneye gereksinmeleri belirliyor. Öteki canlı türlerinde de yavrusu için çok koruyucu olan anne, yavrunun gelişip kendi gereksinmelerini karşılamaya başladığı zamanlardan sonra ilgisini azaltıyor, yavrunun artık anneye gereksinmesi kalmadığı zaman da ilgisini kesiyor. O artık kendi başına yaşamaya başlayan yeni bir canlıdır. Bu olguyu da evcil hayvanlarda, tavuklarda, kedilerde köpeklerde görüyoruz. Erinçlik dönemine gelmiş çocuklarımızda da anne babalarından ayrılmaya yönelik, duygusal bağlarını azaltmaya yönelik davranışlar görürüz. Bu davranışlar anneleri de babalan da üzer, düşündürür. Çocuğumuz artık bizimle birlikte olmak istememekte midir? Neden bizden ayrı olmak isteği duymaktadır? Bunlar ve benzer sorular annelerin babaların aklını kurcalar. Oysa bu davranışlar doğal gelişim süreçlerinin yansımalarıdır. Artık genç olmaya başlayan çocuk kendi birey olma gelişimini yaşamaya başlamıştır. Şimdi belki de her zamankinden daha çok annesinin babasının ilgisini beklemektedir ama artık beklenen ilginin biçimleri değişmiştir. Biyolojik annelik dönemi de bundan sonra etkisini azaltacaktır. Şimdi ‘kültürel annelik’ süreci ağırlık kazanacaktır.

Kültürel Annelik
anne çocuk
Aslında kültürel annelik çocuk doğmadan başlar, hayatın sonuna kadar da sürer. ‘Kültürel annelik’ bir toplumun kültürü içinde anneden beklenen davranışlardır. Bizim kültürümüzde bu kavramın içine ‘çocuğunu temiz büyütmek’, ‘iyi beslemek’, ‘temiz giydirmek’, ‘iyi terbiye vermek’ gibi sosyal normların belirlediği tutumlar girer. ‘Anne fedakar olmalıdır’. ‘Kendini yuvasına ve çocuklarına adamalıdır’. ‘Onlar için her türlü sıkıntıya katlanmalıdır’. ‘Çocukları için her şeyi yapmalı, onların üzülmemesi, sıkılmaması için çalışmalıdır’. ‘Çocukları aileye saygılı olmak, aileye bağlı olmak, söz dinler yetiştirmek’ de annenin kültürel görevleri içindedir. Sonradan bunlara babayla ortak olarak ‘onları iyi okutmak’, ‘iyi bir meslek sahibi yapmak’, ‘iyi bir iş sahibi yapmak’, ‘iyi bir evlilik yapmasını sağlamak’, ‘hayatlarını düzgün geçirmek’ gibi görevler de eklenecektir.

Bizim toplumsal normlarımızda annelerin çocuklarının yaptığı her şeyden sorumlu tutulmaları önemli bir ölçüttür. Anne (pek çok konuda baba da) çocuklarının hayat boyu yaptıkları her şeyden, ulaştıkları başarıdan, karşılaştıkları başarısızlıktan sorumlu tutulacaklar, övülecek ya da yerileceklerdir.

‘Anneliğin kültürel yanı’, toplumsal ideolojimizin birey olmayı kabul etmeyen, bireyi ailenin bir parçası olarak kabul eden temel tutumunun anneye yansımasıdır. Bu nedenle de anneden her zaman çocuklarını gözetmenin ötesinde gözetleyen, ilginin ötesinde denetleyen, yönlendirme yerine baskı yapan bir anne olması beklenecektir. ‘Kızını dövmeyen dizini döver’. Bu atasözü de bu ideolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Onun için de anneler, çocuklarının yaşadığı her yerin içindedir. Çocuğun arkadaşlarını seçmekten ders çalışmasına, okuduğu kitaplardan gittiği filmlere, gireceği sınavlardan seçeceği mesleğe kadar uzanan bütün yaşama alanı annenin sorumluluğunda (bu nedenle de denetiminde)dir. Bu sorumluluk ve denetim yükümlülüğü de çocuk yerine annenin karar verme yetkisini birlikte getirecektir. Bu tutum ilerde gençlerle büyükleri arasındaki çatışmanın önemli alanlarından birini oluşturacaktır.

Bilinçli Annelik
bilinçli anne
‘Bilinçli annelik’, biyolojik anneliği de, kültürel anneliği de ‘bilerek’, ‘irdeleyerek’, ‘neyin neden ve nasıl yapılacağını sorgulayıp öğrenerek’ kazanılan bir anne kimliğidir.

‘Bilinçli anne’, gebelikten başlayarak ‘artık çocuğu için yaşamayı’ değil, ‘çocuğuyla birlikte yaşamayı’ hedefler. Beslenmesini düzenlerken, işini sürdürürken, kontrolünü yaptırırken, hayatını düzenlerken ‘çocuğu ile birlikte olduğunu’ bilir.

Doğumla birlikte de dünyaya ‘yeni bir insan’ getirdiğinin bilincindedir, içgüdüleri çok güçlüdür. İçgüdülerinin etkisini duyar. Çocuğunu korumaktadır ama asıl hedefin ‘çocuğun kendini korumasını öğretmek’ olduğunu bilir. Çocuğuna ‘güven’ ve ‘sevgi’ verecektir. Ama bunu verirken de ‘paylaşmanın önemini’ bilir. Çocuğuna verdiği her şeyin onda nasıl etkiler yaptığını, onu nasıl değiştirdiğini gözlemler, yalnız kendi yaptıklarına değil, çocuğunun gelişmesine de bilinçle bakar. Çocuğuyla yaşadığı hayatı bir ‘verme’ olarak değil, bir ‘paylaşma’ olarak kabul eder. Bu davranışta çocuk kişiliğini kabul etmenin, onun kişiliğini bilinçle geliştirmenin farkı vardır.

‘Bilinçli anne’ çocuğunun bütün gereksinmelerini karşılarken aynı zamanda onun öğretmeni, onun eğitmeni olduğunu da bilen annedir. Çocuğunun her şeyini kusursuz yapmakla övünmek yerine, çocuğunun her yaşta kendi yapabileceği şeyleri ona yaptırmayı, bunları öğretmeyi, bunları yapma disiplinini kazandırmayı amaçlar.

‘Bilinçli anne’, çocuğunun elbette kendinden bir parça olarak doğduğunu duyumsar ama artık onun ‘ayrı bir varlık’ olduğunu bilerek onu kendi kişiliği içinde geliştirmeyi amaçlar. ‘Kendini çocuklarına adayan’ anne olmayı değil, ‘çocuklarına hayatı öğreten, kendi hayatlarının güçlükleriyle başa çıkabilen bireyler yetiştiren’ anne olmayı bilir.

Elbette onlara sevgiyi de saygıyı da öğretecektir! Ama ‘bilinçli anne’, bunları durmadan söyleyip durmak yerine ‘onlara doğru örnek olma’nın daha etkili olduğunu bilir. Onlara ‘yalan söylemenin kötü olduğunu’ söylerken ufak tefek gibi görünen yalanların bile asıl etkiyi yaptığını bilerek davranır. Çocuklarına ‘öğüt veren’ değil, ‘örnek olan’ anne olur.

‘Bilinçli anne’, çocuklarıyla çok ilgilidir. Bu ilgi ‘onlara değer verme’ biçimindedir. Bunun için de ‘onları dinler’, ‘onlara zaman ayırır’, ‘onların güçlüklerini onlarla birlikte çözmeye çalışır’. Çocuğun hayatında çok önemli yer tutan sözleri, üzüntüleri, sıkıntıları, başarıları ‘paylaşır’. Onları ciddiye alır, onların kişiliklerinin değerli olduğunu belirtir, onlara önem verdiğini davranışlarıyla açıklar.

‘Bilinçli anne’, hareketlerinde tutarlıdır. Bir keresinde gösterdiği davranışı aynı koşullarda gene gösterir. Tutarsız davranışlarla çocuğunun gözündeki saygıyı kaybedeceğini bilir.

Çocuklardan sevgi beklerken, saygı beklerken onlara da sevgi göstermenin, saygı göstermenin gerektiğini bilmek ‘bilinçli anne’nin önemli bir kuralıdır. Sevgi ve saygıyı göstermelik, yapmacık, bir şey kazanmak için yapılan içi boş davranışlar yerine içtenlikli, gerçek, geliştirici davranışlar olarak benimsemek ancak bilinçli davranışlarımızın ürünü olabilir. Günümüzde bu kavramlar değişik amaçla insanları duygu yoluyla sömürmenin araçları kılınmaktadır. Oysa sevgi de, saygı da insanların temel erdemlerindendir. Onun için de bu davranışlarımızı içtenlikli, gerçekçi, geliştirici kılmak çocuklarımıza çok küçük yaşlardan başlayarak verdiğimiz örneklerle yakından ilgilidir. ‘Bilinçli anne’lerin bu konudaki görevleri de çok önemlidir.

‘Bilinçli anne’, çocukları için hayatı kolaylaştırmanın yolunu, ‘gereken her şeyi onlar için yapmak’ olarak algılamaz. Bunun doğru yolu, ‘çocuklarımıza hayatı kolaylaştırmanın doğru yollarını öğretmek’tir. Her şeyi onlar için hazırlayan, bunun için çalışan didinen anneler ve babalar gerçekte onlara yardım etmek yerine onları hazırcılığa, kolaycılığa, her şeyi başkalarından beklemeye, tembelliğe alıştırmaktadırlar. Oysa doğru bir insan yetiştirmek istiyorsak, ‘kendi hayatını kurabilen, kendi geleceğini hazırlayan, kendi gücünü arttırarak hayata katılabilen’ çocuklar yetiştirmeyi öğrenmeliyiz.

Bir Çin atasözünün dediği gibi: ‘Birisini bir kez doyurmak istiyorsanız ona balık verin. Eğer hayatı doymasını istiyorsanız ona balık tutmayı öğretin’…

Nesrin Hanımın Sorusu…

Bir toplantıda Nesrin adındaki katılımcı anne, açıkladığım bu düşüncelerden sonra şöyle bir soru sordu:
anneye benzemek
“Bu düşünceleri doğru buluyorum. Aslında benim de annemle en büyük tartışmam bu konudaydı. Ben anneme bana güvenmediğini, her şeyimi denetleyerek beni incittiğini söylüyordum. Annem de bana, henüz hayatı bilmediğimi, bu nedenle de çok üzüleceğimi, aslında beni koruduğunu söylüyordu. Daha o zamanlardan ‘annem gibi bir anne olmayacağımı’ kendime söyleyip duruyordum. Sonra ben anne oldum, benim de bir kızım oldu. Gördüğünüz gibi o da burada. (Genç kız da toplantıdaydı ve annesini dikkatle dinliyordu.) Ama işler hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Bir gün baktım ki ben de annemde neleri eleştirmişsem hepsini yapıyorum. Kızımla tartışmalarımda da tıpkı annem gibi konuştuğumu farkettim. Annem de bana her zaman ‘sen de anne olduğun zaman bunları daha iyi anlayacaksın’ derdi. Acaba böyle mi? Yoksa annelerimiz gibi davranmak kaçınamayacağımız bir şey mi?”

anne gibi

Böyle bir durumu yaşayan pek çok anne vardır. Bunlar sonradan ‘belki de genç kız oldukları zaman gerçekleri göremediklerini ama anne oldukları zaman hayatı daha iyi anladıklarını’ düşünürler. Aslında olay, toplumsal rollerin değişmiş olmasıdır. Toplumsal kültür içinde bir genç kız ‘anne’ olduğu zaman bu kültürün yarattığı normların onlardan beklediklerini yapmak biçiminde bir sosyal davranışı benimser. Buna bir de karmaşık kent hayatının ürkütücü yanları eklenince onlar da kendilerini ‘anneleri gibi’ bulurlar. Burada önemli olan, kültürel normların sorgulanmadan kabul edilişidir. Toplum onlardan ‘nasıl bir anne olmalarını istiyorsa’ onlar da farkında bile olmadan ‘öyle anne olurlar’. Toplumsal normların dışına çıkabilmek, bu normları irdeleyebilmek, doğru bulmadığını kabul etmemek, doğruları kendi irdelemesi sonucunda kabul ederek uygulamak oldukça güç bir ‘birey olma’ çabası ister. Üstelik de toplumun pek onaylamadığı tipte ‘birey olma’ çabası. Onun için de bizim kültürümüz içinde kendi toplumsal rolünü irdeleyen anneler, kendi bireysel normlarını uygulayan anneler yadırganır, dahası eleştirilir. Bunu göze alan, bunu göze alarak kendi rolünü benimseyen, kendi görevlerini saptayan, kişisel görüşlerini hayata geçiren anneler toplumsal engelleri de aşmak zorunda kalırlar. Bu da bize ‘bilinçli anne olma’ eğitiminin bütün toplum için ne denli önemli, ne denli gerekli olduğunu ortaya koyar.

Kaynak : narteks.net

Bu buluşlar sadece iletişimin değil, insanlık tarihinin de gelmiş geçmiş en büyük devrimleri arasında yer alıyor. İletişim bizi bugünlere getirdi bakalım kronolojik olarak nasıl bir gelişim izlemişiz.

M.Ö 4000 – 1200Alfabe

Alfabe

İnsanın konuşmasının ardından bilgileri kaydetmeyi sağlayan alfabe, konuşmadan sonraki en büyük atılımdır. 

Alfabenin doğuşu, yazının doğuşuyla eş zamanlıdır ve Sümerlere yani günümüzden 5000 yıl önceye tarihlenir. Bilindiği üzere buna çivi yazısı (cuneiform) adı verilir. Çivi yazısına benzer simgelerle Sümerler’i takip eden (Asur, Babil, Elam, Akad, Hitit vs.) birçok Mezopotamya uygarlığı; dillerini kâğıda, taşa, toprağa dökmüşlerdir.

Çivi yazısının ardından Eski Mısır’da hiyeroglifler ortaya çıkmıştır. İlk çıkışındaki kullanım özellikleriyle ideogramatik yazı mantığı taşımaktadır.

Modern alfabenin kökeni, Fenikelilere dayanmaktadır. Fenikeliler, bu alfabeyi Mısır alfabesinden esinlenerek oluşturmuşlardır. Fenike alfabesi, Fenikelilerin tüccar olmasının da yardımıyla bütün Akdeniz çevresine yayılmıştır. Arapların, Yunanların, İbranilerin ve Latinlerin alfabeleri hep Fenike alfabesinden türemiştir.

M.Ö 550Posta Servisi

Posta Servisi

İlk gerçek posta işlemleri Persler tarafından geliştirilmiştir. Pers Kralı Büyük Kiros (MÖ 550) ve onun halefi Darius dönemlerinde posta sistemine rastlanmıştır.

Günümüze en yakın sistem Roma Döneminde oluşmaya başladı, Roma’da ilk posta sistemi Augustus Ceasar döneminde kuruldu. İki tür olan posta teşkilatında kraliyet postası hızlı atlarla çekilen ve aydınlatmalı araçlarla yapılırken, öküzlerin çektiği kağnılarla yapılan posta işleri de diğer hükûmet görevlilerince kullanılıyordu. Roma’da henüz sivil posta teşkilâtı yoktu ve posta devlet haberleşmesi için kullanılıyordu.

M.Ö 200 Kâğıt

Kâğıt

Çin’de MÖ 2. yüzyıla ait, bugünkü modern kâğıdın temsilcisi olarak sayılabilen eski arkeolojik parçalar bulunmuştur. 

Kâğıdın yapım süreci, Çinli Cai Lun’a atfedilir. Kâğıda etkili bir alternatif ise ‘ipek’tir ve Altınçağ’da Çin, büyük miktarda İpek ihracatı yapan ülke konumundaydı. 13.yüzyıl Orta Çağ’da kâğıt, Çin’den Orta Doğu ve Avrupa’ya yayıldı ve burada ilk suyla çalışan kâğıt fabrikaları inşa edildi. 19. yüzyılda sanayi üretimine geçilmesiyle birlikte maliyet düştü. Kâğıt önemli oranda kitlesel bilgi alışverişine katkılarda bulundu. 1844 yılında, Kanadalı mucit Charles Fenerty ve Alman FG Keller bağımsız ağaç liflerinin hamurlaştırılması sürecini geliştirdi.

1438 Gutenberg Baskı Makinesi

Gutenberg Baskı Makinesi

Büyük mucit Johann Gutenberg, iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438’de Avrupa’ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir. Bu, yüzyıllardır Çin ve Kore’de kullanılmaktaydı.

1792 Semaphore (Semafor)

Semaphore (Semafor)

(İşaret verme aleti)  (Bayrakla iletişim yöntemi)

Fransa genelinde mekanik kollarla tepesinde 566 kule bayrak olarak Claude Chappe tarafından asker ve hükûmet için geniş mesafelerde hızlı mesaj göndermek için, ilk optik semafor sistemi icat edildi. Gemiler arasında görsel olarak haberleşmeyi sağlayan bu sistemin kullanımında, telsizin icat edilmesiyle birlikte büyük ölçüde azalma görülmüştür. Askeriyenin yanı sıra dağcılıkta da konuşarak haberleşmenin zor olduğu yerlerde, semafor kullanılmaktadır.

1840  Mors Alfabesi

Mors Alfabesi

Mors alfabesi veya Mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan yöntemdir. 1832’de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu ve ilk olarak 1837’de kullanılmaya başladı. İlk Mors alfabesi, kullanımının zorluğundan dolayı zamanla değişikliklere uğrayarak kullanımı daha kolay hale getirilmiştir.

Mors alfabesiyle 24 Mayıs 1844’te gönderilen ilk mesaj İncil’den yaratıcının büyüklüğünü bildiren bir cümleyi içeriyordu. 

1880 Telefon

Telefon

Telefon sözcüğü Eski Yunanca Telos “Uzak” ve Phone “Ses” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aleti, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafından geliştiren radyofon isimli aygıttır. İki bilim adamı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880 günü gerçekleştirdiler. Verici Washington’da, 13. Cadde’deki Franklin Okulu’nun tepesine konmuştu.

Türklerde ilk telefon Osmanlı Devleti’nde 1908 yılında uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 yılında hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emriyle 1926 yılında Ankara’da kuruldu.

1896 kKablosuz (Wireless) İletişim

Wireless İletişim

Guglielmo Marconi kablosuz mesajları iletmek için elektromanyetik radyasyon kullanarak bir sistem geliştirme fikrini Tesla, Oliver Lodge ve J.S. Stone gibi isimlerin çalışmaları üzerine geliştirdi. 1895 yılında 2.5 km bir mesafeye sinyaller gönderdi. 1901 itibariyle, Atlantik okyanusundan iletişimi başardı.

Tesla, kablosuz iletişimi, yani radyo dalgalarını patent altına almak için başvuruda bulunan ilk isimdi

1923 Televizyon

Televizyon

Televizyon 1923 yılında, John Logie Baird tarafından İngiltere’nin Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayınlanmıştır. Başlangıçta noktalar halinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir.

Baird’in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde Marconi – Emi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de üretildi.

1930’ların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya ve geniş kitlelere hitap etmeye başladı. Örneğin 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları Almanya’da evlerdeki televizyonlardan izlendi.

1969 ARPANET

ARPANET

ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network, Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi Ağı), yeni adıyla DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency, ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı) için soğuk savaş sırasında geliştirilmiş dünyanın ilk çalışan paket anahtarlama ağı olmasının yanı sıra internetin de atasıdır.

Araştıma ve araştırmacıları birbirine bağlamak amacıyla geliştirilen ARPANET, daha sonraları Internet’in gelişmesine yol açan TCP/IP protokolünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ve artık internet var.

Kaynak: line.do

New York’taki Armory Show fuarı, bu yıl ‘Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Akdeniz’ coğrafyasına odaklandı.

newyork

Dünyanın önemli sanat fuarlarından biri olarak kabul edilen New York’taki Armory Show, bu yıl odağına “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Akdeniz” coğrafyasını aldı.  ABD’nin New York eyaletinde açılan fuara 28 ülkeden 199 sanat galerisi katılıyor. Dünya çapında sanatçıların yanı sıra Türk sanatçıların eserlerinin de sergilendiği fuarın Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında meydana gelen “Arap Baharı”nı konu alması fuara olan ilgiyi artırıyor.

Fuarda ilgi çeken eserler arasında Iraklı sanatçı Wafaa Bilal’ın “Canto III” adlı çalışması yer alıyor. Bilal’in, eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in bir zamanlar Bağdat’ta bulunan dev miğferli heykelinin küçültülmüş kopyaları şeklinde ürettiği eserler galeri Lawrie Shabibi’de sergileniyor.

Fuarın “Odaklanma” bölümünde Türk ressam İsmail Acar’ın çalışmaları da yer alıyor. Bu yılki fuara Türk galeri sahipleri de katıldı. Mısır kökenli Alman sanatçı Susan Hefuna’nın eserlerinin sunulduğu galerinin kurucusu Yeşim Turanlı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Susan Hefuna’nın özellikle şehirler üzerine odaklandığını söyledi. Hefuna’nın hem Batı hem Doğu kültürünü birleştiren bir sanatçı olduğuna değinen Turanlı, eserlerinde iki medeniyetin yansımalarının da görülebileceğini kaydetti.

Armory Show sanat fuarı, New York şehrinin batı kıyısında Hudson nehri üzerindeki 92 ve 94 numaralı iskelelerde 8 Mart’a kadar ziyarete açık kalacak.

Kaynak : aljazeera.com.tr

Bu yıl 13’üncüsü düzenlenecek, Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin programı ve Altın Bamya adayları yapılan bir basın toplantısıyla açıklandı. 

filmmor_ilan_logolu

Bu yıl “Kadınların Sineması, Kadınların Direnişi, Direnişin Sineması” temasıyla düzenlenecek olan gezici festival 13 Mart’ta, İstanbul’da başlayacak. 27 Nisan’a kadar, altı ayrı şehirde sürecek olan gezici festival 13-22 Mart’ta İstanbul’da, 28-29 Mart’ta Denizli’de, 4-5 Nisan’da Muğla-Bodrum’da, 11-12 Nisan’da Diyarbakır’da, 18-19 Nisan’da Adana’da, 25-26 Nisan’da İzmir’de olacak.

5 ÜLKEDEN, 61 FİLM

13. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 13 Mart Cuma günü, saat 19:00’da Galatasaray Meydanı’ndan Pera Müzesi’ne yapılacak Festival Yürüyüşü ile başlayacak. Festivalde bu yıl 25 ülkeden, 61 filmin gösterileceği festivalde, bu yılHindistan’dan Meksika’ya çeşitli ülkelerden filmler yer alacak. Filmlerin 17’si Türkiye’den. Festivalden elde edilecek gelirse Şengal ve Kobani kamplarındaki kadınlara ve çocuklara aktarılacak.

FESTİVAL YÜRÜYÜŞLE BAŞLAYACAK

Pera Müzesi’nde Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Ödülü’nün de verileceği açılışta Arkadaşımı Merak Ediyorum filmi gösterilecek. Festival filmleri İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Rampa salonlarında gösterilecek. Filmler ‘Kadınların Sineması’, ‘Margarethe von Trotta Toplu Gösterimi’, ‘Nahid Persson Sarvestani Toplu Gösterimi’, ‘Kendine Ait Bir Cüzdan’, ‘Cins, Cinsiyet, Cinsiyetler’ ve ‘Bedenimiz Bizimdir’ adında altı ayrı bölümde seyirciyle buluşacak. Festival bu yıl önemli konukları da ağırlayacak. 1975’ten bu yana çektiği filmlerde güçlü kadın karakterler yaratan Margarethe von Trotta ile buluşma 17 Mart Salı günü İstanbul Modern’de.

VE ALTIN BAMYALAR…

Her yıl olduğu gibi bu yıl da festivalin kapanışı Altın Bamya Ödül Töreni ile son bulacak. Yedinci kez düzenlenecek törende Türkiye Sineması’nın 100’üncü Yılı dolayısıyla 100 yıla bakılacak. “100 Yılın Bamyası Ödülleri’nin bu yılki adayları erkek karakter kategorisinde Tecavüzcü Coşkun, Tarkan ve Recep İvedik, kadın karakter kategorisinde ise Kezban, Afrodit ve Mum Kokulu Kadınlar’daki tüm kadın karakterler.

Kaynak : onedio.com

“16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali”, “kültürel miras ve korumacılık” temasıyla 9-11 Ekim 2015’te gerçekleştirilecek

film festivali

9-11 Ekim 2015’te gerçekleştirilecek olan 16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nin teması “kültürel miras ve korumacılık” olarak belirlendi.

Safranbolu Belediye ve Festival Komitesi Başkanı Necdet Aksoy, gazetecilere yaptığı açıklamada, festival hazırlıklarının aralıksız sürdürüldüğünü söyledi.

Festival komitesinin iki toplantı gerçekleştirerek festivalin tarihini belirlediğini ifade eden Aksoy, alt temalarla ilgili öneriler sunulduğunu kaydetti.

Festivalin Tarihi Çarşı bölgesinde yapılacağını vurgulayan Aksoy, “Türkiye’nin 16’ncı Belgesel Film Oscarlarını vermeyle ilgili yoğun çalışma içindeyiz. Kortej yürüyüşünü Şehitlik Meydanı’ndan başlatıp, Tabakhane mevkisindeki Muallimler Birliği binası önünde son bulacak şekilde yapacağız ve bazı etkinlikler orada olacak” diye konuştu.

Alt temayla ilgili üç öneri getirildiğini anlatan Aksoy, şunları kaydetti:

altın safran

“Safranbolu, Çanakkale Zaferi’nde önemli nokta işgal etmekte. O günlerde bağlı olduğu Kastamonu ilinden en fazla şehit verilen bölgedir. Bunun yanındaSafranbolu’dan 42. Alay’ın önemli kısmını oluşturan askerler buradan gitmiştir. Bu askerlerimizden pek azı geri dönmüştür. Bu nedenle Çanakkale Zaferi’nin 100. yılını anımsatan, alt tema haline getiren önerimiz var. İkinci öneri iseSafranbolu’da esnaf ahlakı konusunda çok ciddi çalışmalar var. Ahilik, yerleşik kültürlerden birisi. Ahilik kültürüne vurgu yapan tema önerildi. Ayrıca geleneksel örf, adet ve folkloru ön plana geçireceğimiz bir öneri var.”

Muallimler Birliği binasını tamamlayıp “festivalin mutfağı” olarak kullanacaklarını vurgulayan Aksoy, “Belgesellerimizi orada arşivleyeceğiz ve belgesel film kütüphanesi yapacağız. Bundan sonra belli haftalarda belgeseller göstereceğiz. Elimizde 2 bine yakın belgesel film var. Bunları kategorize ederek, belli bölümlere ayırarak her hafta gösterime sunacağız. Türkiye ve dünya genelindeki belgesel film severlerin bu kampanyamıza, çalışmalarımıza destek vereceklerini umut ediyorum. Kendi yaptıkları belgesel filmleri bize göndermelerini ve bu şekliyle gösterime sunacağımızı söylemek istiyorum” ifadesini kullandı.

1’inci ArToros Uluslararası Alternatif Turizm Kültür-Sanat Çalıştayı ve Festivali, 20 ülkeden 140 sanatçıyı İstanbul’da ağırladı.

Cennet Kültür ve Sanat Merkezi, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Küçükçekmece Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen ArToros isimli sergiye ev sahipliği yaptı. 1.ArToros Uluslararası Alternatif Turizm Kültür-Sanat Çalıştayı ve Festivali kapsamında gerçekleştirilen karma serginin açılışına Küçükçekmece Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Salih Çevik, Antalya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Başkanı Mithat Yolcu, sanatçılar ve çok sayıda sanatsever katıldı.

Artoros
140 SANATÇININ EMEĞİ VAR

Sergide, farklı dallarda üretim yapan, 20 ülkeden 140 sanatçı Ürünlü Altınbeşik Mağarası, Ormana, Üzümdere, İbradı/Antalya bölgesinde buluşarak, bölgeyi yansıtan birçok özgün sanat eserini üreterek, sanatseverlerin beğenisine sundu.

Böyle bir sergiye Küçükçekmece’de ev sahipliği yapmaktan duyduğu memnuniyeti dile getiren Küçükçekmece Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Çevik, emeği geçenlere teşekkür etti.

“İYİ Kİ SANAT VAR”

Sergide eseri bulunan Artoros sanatçısı Neslihan Yazır, mutluluğunu, “Herkes kendi ülkesini tanıtırsa, bu ülke farklı yerlere gelebilir. Bizler Torosları İstanbul’a taşıdık. İyi ki sanat var” sözleriyle dile getirdi.

Antalya Büyükşehir Belediyesi olarak sanatı ve sanatçıyı desteklediklerini ifade eden Mithat Yolcu ise, Başkan Karadeniz ve ekibine teşekkür etti. Dünya sanatçılarını kültürel mirasımızla buluşturması açısından önem taşıyan sergi, 10 Mart’a kadar CKSM’de izlenebilir.

Yine sizler için araştırma yaparken daha önce paylaştığımız makalelerden adını tanıyacağınıza düşündüğümüz Ulus BAKER yazısına denk gelince yayınlamak istedim. İyi okumalar:  *Bu yazı 1999 yılı sonlarında Ulus Baker’le Yurttaş Kane filmi üzerine elektronik iletiyle yapılan tartışmalardan oluşturuldu. (Ege Berensell)

yurttaş-kane-afiş

 

1. İktidar ile “tutku” arasındaki bağın önemsizleşmesi Max Weber gibi birisini “rasyonelleşmenin”, iktidarın kimliksizleşmesinin modernlik sürecinin bir özelliği olduğunu varsaymaya götürmüştü. Michel Foucault da, aynı düşünceyi devam ettirerek “iktidarın deli ettiği” türün-den bir varsayımın “disiplin toplumlarının” ve “iktidar teknolojilerinin” yaygınlaştığı modern yaşamda artık tutulamaz olduğu fikrine varıyordu. Böylece kurumlar ve dayandıkları teknolojiler –fabrika, hastane, tımarhane, hapishane, kışla gibi yerlerde yoğunlaştıkları ölçüde—Michel Crozier’nin yerinde bir deyişiyle “artık insanların arzularına boyun eğmeyi bırakarak kurumların emrettiklerini yerine getirmeye başladığımız” iktidar çatılarına çoktandır dönüşmüş görünüyorlar.

Foucault böylece açıklamalarını asla “deli” falan olmayan, tam aksine aklın ve bilginin bütün olanaklarından faydalanan bilgi-iktidar mekanizmalarının varlığına bağlamakta gecikmeyecektir. Belki de Foucault’nun, “iktidar” ile “tutkular” arasındaki bağın çoktan çözülmüş olduğunu varsayması kendine ait özel nedenlere bağlıdır: özellikle deliliğin ve tutkusal insanın “söndürülen sesini”, işitilmeyeni bulgulamak uğruna yaptığı yoğun araştırma böyle bir varsayımı zorunlu kılıyordu onun için. İktidarın “arzulanır” bir şey olduğu doğrultusundaki günlük, olağan düşünce kuşkusuz bir Yurttaş Kane modelini gözler önüne getirecektir. Belki de Foucault ile birlikte Welles’den daha da öteye geçerek tutkuyu zaten “arzunun iktidarı” olarak yeniden tanımlamamız gerekir. Oysa modern kapitalizm arzuları da denetlemekte, yönlendirmekte daha az iktidar sahibi değildir –tüketim toplumu ideolojilerinin, iletişim kolaylıklarının ve günlük yaşamı kontrol eden “arzu rejimlerinin” ışığında da düşünmek zorundayız. Yurttaş Kane, evet, iktidar “sahibi” olabilmiştir… Ama tutkuları onun üzerinde muazzam, kaçamayacağı bir egemenlik kurdukları ölçüde… Ama biraz daha ilerlemek ve Yurttaş Kane’in tutkularının da (psikanalitik terimlerin baskısından biraz uzakta durursak) modern, endüstriyel kapitalizmin gereklerince nasıl kurgulandıklarını tahlil etmeye girişebiliriz. Böylece birey üzerinde “yoksulluğun iktidarından”, “atomlaşmış bireyliğin iktidarından”, “arzulanır şeylerin aristokratik iktidarından” bahsedebiliriz. Psikanalitik çözümlemelerin genellikle pek değerli kıldığı şu “Rosebud” sembolünün önemini yadsımıyoruz. Ancak onun da ne ise o olarak, yani Orson Welles’in dehası sayesinde bahsettiğimiz üç dereceli iktidarlar sisteminin kristalleşmiş bir metaforu olduğunu söyleyerek tanımlanması mümkündür. Yurttaş Kane tutkuludur ve film boyunca Spinoza’nın “tutkular fenomenolojisinin” programını aynen takip eder: Her şey bir “sevilme talebi”yle başlar. Bu talep, ikinci safhada bir tutkuya dönüşür. Oysa Spinoza’ya göre yalnızca tutkularımıza bağlı olarak yaşamayı sürdürdüğümüz sürece sevdiklerimizin, bağlandıklarımızın da bizi sevmesini isteriz. Bu aynı zamanda bir dışlayıcılığı da içinde taşımaktadır: yalnızca sevdiklerimize bağlanmamız, başkaları karşısında kayıtsız olmamız, dolayısıyla onları “keyiflerine göre yaşamaya” geri göndermemiz sonucuna varacaktır. “İktidarın deli ettiği” söylenir –Foucault’nun bu varsayıma nasıl karşı çıktığını, iktidar teknolojilerinin modern aklın tezgâhıyla nasıl içiçe geçtiklerini betimlediğini bu noktada hatırlamak gerekir. Spinoza için “salt tutkulara bağlı olarak yaşamak” bir nevi delilik hali olduğuna göre, bu durumun iktidardaki öznellik için nasıl cereyan edeceğini iyice incelemek gerekiyor. Salt tutkularıyla yaşayan biri, son tahlilde, yalnızca tek bir kişiye bağlanacak, aradığı iyiliğin yalnızca onda bulunduğunu düşünecektir. Sadece tek bir kişiye bağlanmak, ötekileri “dışlamaktır”. Buna karşın, akla uygun yaşayan birisi, yalnızca tek bir kişide yoğunlaşmayı bırakacak ve herhangi birinin dostluğuna açık olacaktır. Buna Spinoza’nın honestas, onur ilkesi adını verebiliriz. Böylece onursuzluğun tanımı da ortaya çıkar: herhangi birinin dostluğuna elvermeyen kimselere onursuz derler. Böylece akla uygun yaşamak demek, kendine benzeyen herkese mümkün olduğu kadar yoğun ve fazla sayıda bağlarla bağlanmak, sosyal varlık olmak anlamına gelmektedir.

yurttaş kane

 

2. Gilles Deleuze Yurttaş Kane’le birlikte artık yeni sinemanın iki yönünün belirginleştiğini söyleyecekti: Birincisi, duyusal-hareket bağının (eylem-imaj), ve daha derinlerde, insanla dünya arasındaki bağın kopuşu. İkinci yön figürlerden, metaforlardan olduğu gibi metonimilerden vazgeçiş ve daha derini, sinemanın sinyal verme malzemesi olan iç monoloğun yerinden edilmesidir. Böylelikle, Renoir ile Welles’in kurdukları haliyle alan derinliği hakkında onun sinemaya artık “figüratif”, metaforik, hatta metonimik bile olmayan, ama daha beklentili, daha sıkıştırıcı, belli bir şekilde teorematik bir yeni yol açılmış oluyordu. Alexander Astruc’ün söylediği gibi: alan derinliğinin fiziksel olarak bir kar-kovma aleti etkisi vardır, kişileri enine boyuna değil kameranın alanına ya da sahnenin arka planına sokar, çıkarır; ama zihinsel bir teorem etkisi de vardır, filmin gidişatını artık imajların birbirine bağlanmasından çok bir teorem haline getirir, düşünceyi imaja içkinleştirir. Bizzat Astruc Welles’in dersini devralmıştır: kamera-kalem montajın metafor ve metonimisinin elinden kurtulur, aygıtın hareketleriyle, dalışlarla, karşı-dalışlarla, arkadan çekimlerle yazar bir inşaatı gerçekleştirir. Metafora yer yoktur artık, hatta artık metonimi de yoktur, çünkü imajın içindeki düşünce ilişkilerine özgü zorunluluk imajlararası ilişkilerin yanyanalığının (açı/karşı-açı) yerini almıştır. Sinemanın bu sayede artık imajla ilişkili olmayan (imajı metrik ve armonik ilişkilere tabi tutan eski sinemadaki gibi) ama imajın düşüncesine, imajın içindeki düşünceye yönelen gerçek anlamda bir matematik kesinliğe kavuşması mümkün müdür diye soracaktır Deleuze. Welles’in alan derinliği engellere ya da gizli saklı şeylere bağlı olarak değil, bize varlıkları ve nesneleri kendi opaklıklarının işlevi olarak görünür kılan bir ışığa bağlı olarak konumlanır. Tıpkı tanıklığın bakışın yerini alması gibi, “lux” “lumen”in yerini alır. Welles’in alan derinliği, düşüncenin görmeyle, ya da ışık kaynağıyla, düşünceyi sürekli olarak bizzat kendisinin, bilmenin, eylemin dışına atan yeni bir ilişkisini ifade eder. Alan derinliğiyle ilgili bir metninde Daney şunları yazıyordu: “Bu sahnelemenin sorduğu şey artık ‘arkada ne var acaba’ sorusu değildir. Daha çok, ‘her nasılsa, üstelik tek bir planda olup biten gördüğüme bakışıma katlanabilir miyim’ sorusudur.” Ne yaparsam yapayım görüyor olmam, işte bu, hoş görülemez olanın formülüdür.

citizen-kane

 

3. Welles’in Yurttaş Kane’de icat ettiği yeni bir sinematografik görme biçimi var: plan –sekans yani bir aksiyonun kurguyla bölünmeden tek bir plana zerk edilmesi. “Plan bilinçtir” diyecekti Gilles Deleuze, çünkü plan saf bir hareket-imajdır. Yeni bir plan biçimi icat etmek, sözgelişi yakın plandan plan-sekansa sıçramak, Hegel’in bilinç figürlerinden bahsettiği anlamda, yeni bir sinema bilinci de yaratmak demektir. Plan-sekansın yaratımında her ne kadar Yurttaş Kane’in görüntüsünü yapan Gregg Toland’ın bunda katkısını göz ardı etmesek de, Welles’in bir tiyatro adamı olarak mizanseni nasıl oyuncu merkezli yaparım sorusunun peşine düştüğü kesindir. Andre Bazin oyuncuyu dekorun içine yerleştiren, merkezine mıhlayan, kurguyu bir akılcılık (ifade özgürlüğü) veya bir dil yetisi olarak gören geleneksel anlatıların tersine imajın bir tür sakatlanması olarak adlandıran bir yöntemden filizlendiğini hayal etmenin zor olmadığını söylemişti. Welles’e göre oyunculuk sık sık montajla, dekorla ve öbür karakterle bağlantısını yitirdiğinde anlamını kaybeder. Yakın çekimde vurgulanması, altı çizilmesi gereken, bir nesneden bir jestten burada artık vazgeçilmiştir. Bu sinema retoriği hata diyebileceğimiz bir eksiltili anlatım değildir. Welles’in filmi seyircinin menzili dışında iş görüyor gibidir. Seyirciyle film arasında gecikmiş bir mesafe ve uzaklık inşa edilir, bu mesafe ulaşılmazlık halesiyle örülür. Bazin şunu söyleyecekti, Hitchcock’un Arka Penceresi daha ortalıklarda yokken: “Seyirci Yurttaş Kane’i izlerken çaresizlikle iskemleye mahkûm edilmiş bir adamın tanıklığıyla aynı durumdadır.”

yurttas-kane-filminin-senaryosu

 

4. Welles Yurttaş Kane’de sinemaya dramatik bir unsur olarak tavanı ilk sokan kişidir. Anlatının, çoklu bakışla, bakışları çoğaltarak beş kişinin anlatımıyla kurulması Kane’de insan bakış açısına en uygun olan merceğin, geniş açının kullanılması formülüne zorlamıştır. İç çekimlerde geniş açı kullanımı bir başka yeniliktir: geniş açı görüş alanını enlemesine ve boylamasına genleştirir. Böylelikle tavan imajın bir parçası haline gelir. Sinemada tavan (günümüz sinemasında bile) özellikle bir nesneyi göstermek, işaret etmek dışında kullanılmaz. Tavanın imajlaşması, geleneksel aydınlatma metotlarına da bir saldırıdır. Yurttaş Kane’de aydınlatma başlı başına yeni bir tekniği ortaya çıkartır. Geniş açı perspektifi bozar, alan derinliği daha belirgin hale gelir, nesneler uzam içinde biçim bozumuna uğrar. Alan derinliğini dar açı takip ettiğinde imaj sanki bölünebilirmiş gibi bir etki bırakır. İmajda yaşanan bu fiziki çatışma anlatının içindeki çatışmaların sanki bir alegorisidir. İmajın içinde işaretlenen, gösterilen yönler değil, her yöne bir hareket mevcuttur. El Greco resimleri gibi diyecekti buna Bazin: her yöne bu dikey bükülmeler sinema sanatında ilk kez beliriyordur. Borges, Yurttaş Kane’in haber filmi, belgesel, biyografik anlatım gibi farklı hikâye etme tarzları ve kronolojik, doğrusal olmayan, çoğul bakış açılarıyla örülen anlatı yapısını bir labirentle imgeleştirmişti: tavan işte bu labirent hapisliğinin üst uzamına boydan boya kapatacaktır. Bazin bunu bakış açılarının cehennemi diye adlandırmıştı: “Kamera bir bakışıyla seyirci yeryüzünden uçurup kaçırabilecekken, tavanların seyirciyi imajın dekorun içine hapsetmesi bu lanetin ölümcüllüğünü tamamlıyor. Kamera aracılığıyla Kane’nin çöküşünün farkına varabiliyoruz, aynı anda gücünü hissediyoruz. Kane’in güç istenci bizi eziyor ama o da dekorun, tavanların içinde eziliyor.”

citizen-kane-wallpape

 

5. Bazin’in Yurttaş Kane’de Alan Derinliği üzerine yazdıkları İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasının yaratıcılarını etkileyecek ve Yeni Gerçekçi sinemanın doğumuna yol açacaktı. Sonradan Fransız sinema eleştirisi çevrelerinin yıllarca tartışacakları, tespitlerini orada yapacaktı: İki tür sinemacı vardı Bazin’e göre gerçekliğe inanalar, görüntüye inananlar. “Gerçeklik hissinin artırılması” diyordu Bazin Alan Derinliği için. Bu gerçekçilik hissini artıran öğelerden biri de plan-sekansta doğal olarak ortaya çıkan bir doğal konuşma edimidir: Yurttaş Kane’de konuşmalar, sözler birbirine karışır, birbiri üstüne biner, cümleler yarım kalır, sözcükler unutulur. Alan Derinliği izleyici ve görüntü arasındaki ilişkileri yeniden tanzim etmiyordu yalnızca, çekim sayı ve uzunluklarını, montaj anlayışını yeniden belirliyor, iç-kurgu denilen kavramı yaratıyordu. Kadraj önündeki ve arkasındaki nesneler eş netlikte birbirleriyle daha yakınsak bir bağla bağlanıyorlar, yönetmen böylelikle imajın içindeki her hangi bir nesneyi yakın çekimle vurgulamak yerine nesnelere kurulacak ilişkileri izleyiciye bırakıyordu. İmajın öne çıkarılması, büyültülmesi gibi hiyerarşik bağlamlar ortadan kalkıyordu. Bu yeni imaj pedagojisi mesela feminist kuramcıların, özellikle Laura Mulvey’in altını çizip önemsediği filmdeki kadınların konumlarında da kendini hissettirir: Filmi anti-Hollywood yapan bir başka öğe de kadın starlarla oluşturulan o cazibe etkisinin filmde görülmeyişidir. Özellikle Welles’in-Kane’nin filmdeki devasa varlığı öyle bir çekim alanı oluşturur ki cinsel röntgenciliğe çok az yer bırakır. Alan derinliği içine gömülmüş kadın bedeni de erotik saplantı nesnesi olarak ortadan kaldırılınca seyirciyle imaj arasında farklı bir ilişki kurulur. Böylelikle seyirci imajın tahakkümünden bir nevi özgürleşir. İmajın anlamı kısmi olarak seyircinin dikkatinden ve iradesinden türeyecektir artık. Klasik montajda diyordu Bazin, “bir eylemin özgürlüğümüzü tam anlamıyla uyuşturan bir şekilde bildirilmesiyle kontrol edildiği zorunlu bir çözümleme vardır.”

Değinilen Kitaplar:
André Bazin, Orson Welles, Okuyan Us Yayın, 2005, 222 s.
Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Om Yayınevi, 2000, 110 s.
Orson Welles, Yurttaş Kane, Bilgi Yayınları, 1995, 191 s.

Kaynak : narteks.net

Toplumlar ve yaratılan uygarlıklar varolduğu çağı değiştirdiği gibi geleceği de değiştiriyor. Medeniyetler doğar, büyür, ölür gibi değişim süreçleri adeta bu toplumlar için bir istisna oluşturuyor. İnsanlar, içinde yaşadığı toplumun ayak izlerini bir noktaya kadar geriye götürebiliyor fakat daha sonrasıyla pek ilgilenmiyor. Meraklıları için bu izleri biraz daha geriye götürmekte fayda var.

Yazan: Volkan TORUN

sümertablet

 

Sümerler şu andaki bilgilerimizle bu izleri geriye kadar götürebileceğimiz en son nokta olarak görünüyor. Sümerlerin medeniyetlere ilham verdiği ve etkilediği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bugün bizim kullandığımız dilin, sadece bir araya gelmiş harfler bütününden fazlası olmasını sağlayan, insanlar üzerinde doğrudan kullanımından çok daha fazla etki bırakan, duygularımızı, geçmişimizi daha iyi ifade eden atasözleri ve özdeyişler de Sümerler’in etkilediği diğer alanlardan sadece birisi.

Geçmişten bugüne insan, yaşadığı çağın getirdiği farklılıkların dışında, hala aynı insan. Doğal olarak da olaylara yönelik tepkileri benzer oluyor. Benzerliklere biraz daha yakından bakalım.

En Eski Metinler

sumer-yazisi

Arkeoloji bilimi oldukça dinamik. Her gün yeni buluşlara, değişmeye açık. Museviliğin kutsal kitabı olan Tanah’ın (Tevrat+Zebur),Ketuvim bölümünde bulunan “Süleyman Meselleri/Özdeyişleri” şimdiye kadar bilinen en eski atasözleri ve özdeyişleri barındıran derlemeler olarak biliniyordu. Bu derlemeler yerini Mısır hiyerogliflerine kaptırdı. Şu an ise 1934 yılında İtalyan Arkeolog Edward Chierra tarafından yayınlanan ve tarih olarak MÖ. 17 yy’ı gösteren, Sümerlere ait çeşitli atasözleri bilinen en eski derlemeler olarak literatürde yerini aldı. Bugün Pennsylvania Üniversitesi’nin müzesinde Nippur koleksiyonunda ziyaretçilerine açık.

Tabletlerde Neler Yazıyor?

Kral Listesi , Sümer Medeniyetinden kalma hükümdarlarının adlarını kayıt edildiği liste.

Kral Listesi , Sümer Medeniyetinden kalma hükümdarlarının adların kayıt edildiği liste.

Tabletlerde yazılanlara bakınca günümüzdeki atasözlerinin özelliklerine, kendi davranış biçimlerimize oldukça yakın olduğunu görürüz. Kelimelerimiz farklıdır ama anlatmak istediğimiz, yakındığımız konular aynıdır. Mesela günümüzde olduğu gibi Sümerler’de de yoksulluk içinde olanlar vardı. Onlar şöyle bir dörtlükle özetlenir:

Yoksul için, ölmek yaşamaya yeğdir;
Ekmeği varsa tuzu yoktur,
Tuzu varsa, ekmeği yoktur,
Eti varsa, kuzusu yoktur,
Kuzusu varsa, eti yoktur.

O dönemde borçlular,borçlarından “Borç alan yoksul dert alır” şeklinde bir özdeyişle yakınıyordu. Bu özdeyiş günümüzde söylenen “Aç kalmak borçlu olmaktan iyidir” veya “ Borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir” özdeyişleriyle de oldukça benzer.

İnsanların dış görünüşleri o zaman da belli konuların halledilmesinde, saygınlıkta oldukça önem arz ediyordu. Sümerler bu durumu “İyi giyimli insana bütün kapılar açılır” şeklinde ifade ediyordu. Bu da bugün halk arasında daha çok giyim-kuşam anlamında kullanılan “Dost başa düşman ayağa bakar” lafıyla karşılanıyor.

Evlilik konusuyla ilgili de Sümerli yazmanlar çeşitli yazılar kaleme almıştır. Sümerler de “zengin koca avcıları” gibi bir tanımlama kadınlar için yoktu fakat bunların yerine pratik zekalı hiç evlenmemiş kadınlar vardı. Evlenme çağı gelmiş, koca adayı beklenmekten usanmış genç kız artık ince eleyip sık dokumaktan vazgeçer. Duygularını şu şekilde ifade eder:

Oturaklı biri için mi,uçarı biri için mi,
Kime saklamalıyım aşkımı?

Anlaşılan o dönemde “evlenilecek/eğlenilecek eş” ayrımı toplumun bir kesiminde kendini gösteriyordu.

Kadının ve erkeğin toplumsal rolleri ile ilgili de ipuçları veren yazılar mevcut. Tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla erkekler o dönem de ev işlerine pek sıcak bakmayan taraf:

Karım tapınakta,
Anam ırmak kenarında,
Ben de burada açlıktan ölüyorum.

Gelin-kaynana ilişkisi o zamanlarda da oldukça problemli bir mesele gibi görünüyor. Bir erkek için neyin iyi neyin kötü olduğunu anlatan bu dizelerden rahatlıkla çıkarabiliriz:

Çöl matarası insanın hayatıdır,
Pabuç insanın gözüdür,
Karısı insanın geleceğidir,
Oğul insanın sığınağıdır,
Kız insanın kurtuluşudur,
Gelin insanın baş belasıdır.

Dostluk ve arkadaşlık kavramları da belirli çağrışımlara sahipti. Fakat dostluktan çok akrabalığın önemli olduğunu “kan sudan daha koyudur” sözünden ve de şu dizelerden anlıyoruz:

Dostluk bir gün sürer,
Akrabalık hep devam eder.

Toplumdaki aceleci, hazırlıksız bir işe kalkışan insanlar için söylenen şöyle iki dize var:

Daha tilkiyi yakalamadan
Boynuna takacağı laleyi hazırlıyor.

Bu dizeler günümüzde kullanılan “Dereyi görmeden paçayı sıvamak” atasözünü hatırlatıyor.

Sümerler belirli medeniyete sahip olduğu gibi bu medeniyeti koruyacak askeri birikime de sahip olmanın önemli olduğuna inanıyorlardı ve şu sözlerle özetliyorlardı:

Donanımca güçsüz devlet,
Kapılarındaki düşmanı kovamaz.

Halk da bu durumdan nasibini almıştı. Onlar da her türlü tehlikeye karşı gözü açık olmanın gerekliliğini şu dizelerle dile getiriyorlardı:

Bir efendin olabilir bir kralın olabilir,
Ama asıl korkulacak adam vergi memurudur!

İnsanlık gelişim gösterse de bazı şeyler aynı kalıyor ve her medeniyet, her insan aidiyet duygusuyla beraber bazı şeyleri kendi içinde sınırlı tutuyor ve geçmişe uzanan bir halkanın zinciri olmaktansa zinciri yapan olmayı tercih ediyor.

Tabletlerin orijinallerinden bazı bölümler:

Kaynak : arkeofili