Şunun için etiket arşivi: narsanat

İstanbul’daki kazılarda bulunan arkeoloji öğrencileri 29 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğrenci Sempozyumu’nu düzenleyecek.

Yenikapı kazılarında öğrencilerin çalıştığı kazılardan sadece bir tanesi. Yıllardır Yenikapı kazılarında çalışan, İstanbul Teknik Üniversitesi Sanat Tarihi yüksek lisans öğrencisi Hasan Binay İstanbul’un tarihini 8 bin 500 yıl geriye çeken kazı için, kentin belleğini tamamıyla değiştirdiğini belirtti. Anadolu’da devam eden 150 kazıda öğrencilerin emeği var. Kazılarda çalışan öğrenciler birikimlerini sempozyumla aktarmak istiyor. 29 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğrenci Sempozyumu’nu organize ettiler.

İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 35 öğrenci aylardır bu sempozyuma hazırlanıyor.
Sempozyumda; disiplinler arası çalışmalar, kent arkeolojisi ve kentsel dönüşüm ile ilgili sunumlar, İstanbul ve çevre   bölgelerdeki  arkeolojik kazılar, İstanbul’un kültürel varlıklarının arkeoloji ve sanat tarihi öğrencileri tarafından değerlendirilmesi, arkeoloji ve sanat tarihi öğrencilerinin staj döneminde ve mezun olduktan sonraki sorunları üzerine söyleşiler yer almaktadır. Perşembe ve Cuma günleri konularına göre sunumlar ve tartışmalara, Cumartesi günü ise etkinliklere ayrılmıştır.

Ünlü Rus ressam Ivan Ayvazovsky’nin İstanbul’u resmettiği üç tablosumüzayede salonu Sotheby’s’ün düzenlediği açık artırmada satışa çıktı. Tabloların ikisi toplam 2 milyon 654 bin TL’ye alıcı buldu.

İngiltere’nin başkenti Londra’daki ünlü müzayede salonu Sotheby’s’in düzenlediği “Önemli Rus Sanatı” müzayedesinde satışa çıkarılan Ayvazovzky’nin İstanbul’u resmettiği 3 tablosundan ikisi 922 bin 500 Sterlin (2 milyon 654 bin TL)’e satıldı.

Müzayedede, Ayvazovsky’nin 1845 yılında tamamladığı  “Ay Işığında Galata Kulesi”,  825 bin 250 Sterlin, (yaklaşık 2 milyon 374 bin TL), 1900 yılına ait  “Boğaziçi’nde Gemiler, Konstantinopolis”  tablosu 97 bin 250 Sterlin (yaklaşık 280 bin TL) satıldı. Başlangıç fiyatı 700 bin sterlin olan 1886 yılına ait “Haliç’te Ay Doğuşu” tablosu ise alıcı bulamadı. Tabloya verilen son fiyat 680 bin Sterlin oldu.

29 tablonun satışa çıktığı açık artırmaya telefondan ve internet üzerinden çok sayıda kişi katıldı. Tabloların alıcıları ise açıklanmadı.

Hayatı boyunca bir çok kez ziyaret ettiği İstanbul’u  resimlerine sık sık konu eden Rus ressam’ın sanatsal yetenegi 1874 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nı süslemesi için İstanbul’un farklı manzaralarını resmetmesini isteyen Sultan Abdülaziz  tarafından da tanındı.

Ressamın ‘”Haliç’te Ay Doğuşu” adlı eseri  Eyüp’ten bakıldığında İstanbul’un en bilinen abide ve camilerini resmediyor.

Uzun seneler çok saygın bir özel koleksiyonda bulunduktan sonra ilk defa müzayedeye çıkan resim, Ayvazovsky’nin Türkiye resimleri  açısından da bilgiler veriyor.
Ayvazovsky’nin en son resimlerinden biri olan ‘Boğaziçi’nde Gemiler, Konstantinopolis’ ise tarihi Arnavutköy’ü resmediyor.

Boğaziçi tablosu rekor fiyata satılmıştı

Sotheby’s, sanatçının tablolarını geçen Nisan ayında tanıtmış ve 1856 yılı tarihini taşıyan, “Konstantinopolis ve Boğaziçi Manzarası”nı 3 milyon 233 bin 250 Sterlin’e satarak sanatçının Türkiye manzaraları arasında bir rekor elde etmişti.

Kaynak :[-]

İlk kez 1952’de sahnelenen ‘Fare Kapanı’, Winston Churchill’den David Cameron’a tam 12 İngiltere başbakanı gördü. Oyun, Kraliçe II. Elizabeth’in tahta çıkışıyla yaşıt.

“Polisiye roman ve tiyatronun kraliçesi” Agatha Christie’nin “Fare Kapanı” (Mousetrap) adlı oyunu, ilk kez, II. Elizabeth’in taç giydiği yıl, 1952’de sahnelenmişti.

Soğuk Savaş başladığında “Fare Kapanı”, Londra’daki Ambassadors Tiyatrosu’nda sahneleniyordu; Soğuk Savaş biteli yıllar oldu, “Fare Kapanı” hâlâ sahnede.

Şu sıralar 60. yılını kutlayan oyun, bugüne kadar Winston Churchill’den David Cameron’a tam 12 İngiltere başbakanı gördü.

Beklenmedik son

Christie’nin bir cinayeti ve karmaşık çözümünü işleyen oyunu, 18 Kasım 2012’de 25 bininci kez sergilendi. Dünyanın en uzun süre sahnede kalan oyunu olarak bilinen “Fare Kapanı”, hâlâ popülerliğinden bir şey yitirmiş değil ve kapalı gişe oynamayı sürdürüyor.

Oyun, ilk kez, 25 Kasım 1952’de Ambassadors Tiyatrosu’nda sahnelenmiş ve Richard Attenborough ile karısı Sheila Sim 21 yıl boyunca başrolleri üstlenmişlerdi.

“Fare Kapanı”nın ilk oynanışından bu yana, her oyunun sonunda oyunculardan biri seyircilerden “beklenmedik son”u kimseye açıklamamalarını istiyor: “Artık ‘Fare Kapanı’nı seyrettiğinize göre cinayetimize ortak oldunuz demektir. Sizden, cinayeti kimin işlediğini bir sır gibi saklamanızı rica ediyoruz…”

Seyircilerin oyunun sonunu sır gibi saklayıp saklamadıkları bilinmiyor, ama The Guardian’dan Stephen Moss, “Fare Kapanı”nı 60. yılında bir kez daha izlemeye gittiğinde tanık olduğu ilginç bir olayı aktarıyor:

Moss, tiyatronun kapısında, “Fare Kapanı”nı seyretmeye Birmingham’dan gelmiş bir Agatha Christie hayranına, gelmeden önce cinayeti kimin işlediğini araştırıp araştırmadığını sormuş. Adam, kısa bir duraksamadan sonra, “Yoksa seyircilerden biri mi!” deyivermiş.

‘8 ay oynanır’ demişti

Oyun, ilkin 1947’de “Üç Kör Fare” adıyla radyo tiyatrosu olarak yayımlanmış, daha sonra Shakespeare’in ünlü tragedyasında Hamlet’in bir sözünden esinlenilerek “Fare Kapanı” adını almıştı.

Ambassadors Tiyatrosu’nda 21 yıl boyunca 8.862 kez sahnelenerek bir dünya rekoru kıran “Fare Kapanı”, 1974’ten bu yana St. Martin’s Tiyatrosu’nda, yıllardır da David Turner’ın yönetmenliğinde oynanıyor.

Şu sıralar “Fare Kapanı”nın başlıca rollerini Hugh Bonneville, Patrick Stewart, Julie Walters ve Miranda Hart paylaşıyorlar.

Agatha Christie’nin, ilk sahnelendiği günlerde “En fazla 8 ay oynanır” dediği oyun, bakalım daha kaç yıl sahnede kalacak?

 

”Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi”nin beşincisi, 2012 Türk Dünyasının Kültür Başkenti Astana’da düzenleniyor

TÜRKSOY’dan yapılan yazılı açıklamaya göre, bugün ve yarın gerçekleştirilecek kongre, Çin’den Kosova’ya, Yakutistan’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kadar 15 ülkeden 30’dan fazla editör, yazar ve bilim adamına ev sahipliği yapacak.

Kongrede, ”Türk Dünyasında Yılın Edebiyat Adamı” ilan edilen Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rezayev’e de ödülü takdim edilecek.

Kongre kapsamında, Kazakistan’ın önemli edebiyat dergilerinden ”Culduz”un 90. yıl kutlamaları ve II. Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Hikaye Yarışması Kazakistan etabı ödül töreni de yapılacak.

Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi, Türk dünyasının edebiyat alanında önde gelen isimlerini bir araya getirerek karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla 2008 yılından beri düzenleniyor.

 

Öğretmenler Günü, öğretmenlik mesleğini icra eden kimseleri onurlandırmak için çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama gündür.

Pek çok ülkede 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. 5 Ekim günü, 1966 yılında Paris’te gerçekleşen “Öğretmenlerin Statüsü Hükümetlerarası Özel Konferansı”’nın sona erip UNESCO temsilcileri ile ILO tarafından “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi”’ni oybirliği ile kabul edilişinin yıldönümüdür.

Kendi kültürel ve tarihi özelliklerine, okul tatil günlerine göre çeşitli ülkelerde farklı tarihler Öğretmenler Günü olarak belirlenmiştir. Örneğin 12 Arap ülkesinde (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Fas, Katar, Libya, Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Umman, Ürdün, Yemen ) her yıl 28 Şubat günü, Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Öğretmenler Gününün tatil olup olmadığı da ülkesine göre değişir.

Türkiye

Türkiye’de her yıl 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak kutlanır. Bu, 1981 yılında başlamış bir uygulamadır.

24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyeti devletininin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür. Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal Atatürk’e “Millet Mektepleri Başöğretmenliği” ünvanını 11 Kasım 1928’de yaptığı toplantıda vermiş ve bu ünvan, 24 Kasım’da Millet Mektepleri Talimatnamesi’nin yayınlanması ile resmileşmişti.

Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, onun “başöğretmen” oluşunun yıldönümlerinde ülke çapında Öğretmenler Günü kutlanmasına karar verildi. Öğretmenler Günü ile ilgili kutlamalar, 26 Kasım 1992’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği çerçevesinde gerçekleşir.

 

Atatürk’ün öğretmenlik mesleğine bakışı şu sözlerinde kesin bir nitelendirim açık bir anlamlandırım ve derin bir anlatım bulur:

– Dünyanın her yerinde öğretmenler insan topluluğunun en özverili ve saygıdeğer üyeleridir. (1923)- Ulusumuzu yetiştirmek gibi kutsal bir görevi üstüne almış olan yüce Türk öğretmen topluluğu …(1921)

-Gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri olan Türkiye öğretmenleri…(1921)

– Hükümetin en verimli ve en önemli görevi milli eğitim işleridir..(1922)

– Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim…

– Benim asıl kişiliğim (niteliğim) öğretmenliğimdir. Ben milletimin öğretmeniyim…(1936)

– Eğitimdir ki ulusu özgür; şanlı ve yüksek bir toplum olarak yaşatır..(1924)

– Eğitim okul demektir. .(1919)

– Okul adını hep birlikte büyük saygı ile analım! (1922)

– Gerçek zaferi siz (öğretmenler) kazanıp sürdüreceksiniz..(1922)

– Eğitim bakanı olarak milli irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.

– Bilim ordusunun değeri siz öğretmenlerin değeri ile ölçülecektir…(1923)

– Öğretmenler…bilim esasından kazanmaya başladıkları egemenliği sonuca ulaştırmalıdırlar.

– Bununla öğretmenlik mesleği gerçek gelişme devrine dahil olacaktır…(1924)

– Öğretmenler sizin başarınız Cumhuriyet’in başarısı olacaktır…(1924)

– Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır…(1924)

– Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür.Vicdanı hür.İrfanı hür nesiller ister…(1924)

– Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir…(1925)

İş günlerinde Öğretmenler Gününü kutlayan diğer ülkeler

Azerbaycan

Azerbaycan’da her sene 5 Ekim günü Uluslararası Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor.

Avustralya

Avustralya’da Öğretmenler Günü Ekim ayının son cuma gününde kutlanır. [2]. UNESCO tarafından Dünya Öğretmenler Günü olarak kutlanması tavsiye edilen 5 Ekim’de Avustralya’da genellikle okullar tatil olduğu için ekim ayının son cuma günü Öğretmenler Günü olarak kabul edilmiştir.

Çek Cumhuriyeti

Evrensel eğitimin ilk savunucularından Jan Amos Comenius’un doğum yıldönümü olan 28 Mart günü Öğretmenler Günü olarak kutlanır.

Hindistan

Hindistan Öğretmenler Günü’nü 5 Eylül’de kutlar. Bu, eski Hindistan devlet başkanı ve öğretmeni Dr. Sarvepalli Radhakrishnan’ın doğum günüdür. Dr. Radhakrishnan 1962’de Hindistan cumhurbaşkanı olunca bazı öğrencileri ve arkadaşları onun doğumgününü kutlamalarına izin vermesi konusunda kendisine isteklerini danışmıştır. Dr. Radhakrishnan da yanıt olarak Benim doğumgünümü ayrıca kutlamak yerine, 5 Eylül Öğretmenler Günü olarak kutlansa bu benim kendi gurur ayrıcalığım olur. demiştir.

Bu gün Hindistan’da tatil değildir. Bu gün bir kutlama günü olarak kabul edilip öğrenciler normal bir günmüş gibi okula gelir; olağan etkinlikler ve dersler, kutlama aktiviteleriyle birlikte teşekkür ve hatırlama da içerir. Bazı okullarda bu günde öğretmenlerin sorumluluklarını son sınıf öğrencileri alarak öğretmenlerinin kıymetini bildiklerini onlara gösterir.

Geleneksel olarak, Hintliler öğretmenlere çok büyük bir saygı ve onur barındırmışlardır. Eski bir Hintlinin söylediğine göre (genellikle öğrencilere öğretilir) öğretmeni 3. sırada sıralar, Tanrı’dan bile önce: Anne, Baba ve Öğretmen Tanrı’dır anlamında “Maata, Pitha, Guru, Daivam”. Bir beyitin (doha) söylemi Guru Govind doou khare kake lagon paai? Balihari guru aap ki Govind deeo batai, ne göre “İlk selamımı kime vermem gerektiği konusunda içinden çıkılmaz bir durum içindeyim: Öğretmen mi yoksa Tanrı mı. Beni Tanrı’yı bilmem konusunda aracılık edecek kişi olan öğretmeni seçmeliyim.” Başka bir örnek olarak, Hinduizm’in kutsal kitabının orta kısımlarında “Guru Bramha, Guru Vishnu, Guru devo Maheshwaraha – Gurusakshath parabramha tasmai shree gurve namaha,” der, çevirisiyse “Öğretmen üçlü birliktir. Öğretmenin kendisi Tanrı’nın önündeki belirtidir.” Öğretmen her çocuğa her kimseye bilgi vermekle kalmaz onun annesi görevini de üstlenmiş olur.

İran

Murtaza Mutahhari’nin öldürülüşünün yıldönümü olan 2 Mayıs günü Öğretmenler Günü’dür.

Malezya

Malezya’da Öğretmenler Günü (Malezyaca: Hari Guru) 16 Mayıs’ta kutlanır.

Peru

1953’ten bu yana 6 Temmuz günü resmi olarak Öğretmenler Günü’dür. Peru’nun bağımsızlığını kazanmasından sonra 6 Temmuz 1822’de kabul edilen bir yasa ile ülkedeki ilk öğretmen okulunun kurulması sebebiyle 6 Temmuz günü seçilmiştir.

Slovakya

Jan Amos Comenius’un doğum yıldönümü olan 28 Mart günü Öğretmenler Günü olarak kutlanır.

 

 

Paris Kent Deneyi grubunun gizliliklerine takıntı derecesinde düşkün üyeleri, son 30 yılı Fransa başkentinin altındaki tünellerde gizli kapaklı sanat etkinlikleri düzenleyerek geçirdi. Yetkililerden ne izin ne de destek beklediklerini söylüyorlar.

BBC- Kirsty Lang

Kaldırımda gergin bir şekilde bekliyoruz. Gelen geçen herkesi çaktırmadan süzmeye çalışırken, göze batmadığımızı umuyoruz.

Haftalar süren pazarlıklardan sonra gizemli Fransız sanat kollektifi Les UX’in temsilcileriyle, Paris’in güneyindeki bir belediyenin önünde randevumuz var. Pazar akşamı geç bir saat ama sokak hala epey kalabalık.

Sonunda kırmızı beresi ile küçük sırt çantası hariç tepeden tırnağa siyahlar giymiş genç bir adam çarpıyor gözüme. Biraz duraksıyor, sonra onu izlememiz için bize işaret ediyor. İstikamet yeraltı mezarlıkları, Paris’in kaldırımları altında uzanan tüneller.

Birkaç dakika sonra Tristan (tabii gerçek adı bu değil) ve iki arkadaşı bir rögarın ağır çelik kapağını kaldırıyor. “Çabuk, çabuk,” diyor Tristan, “Polis gelmeden.”

Ucu bucağı görünmeyen kara deliğe bir göz atıp, temkini adımlarla paslı merdivene basıyor ve aşağı inmeye başlıyorum.

Birkaç merdivenden daha inip, dibe ulaşıyoruz. Etrafta sıçan olmadığını fark edince rahat bir nefes alıyorum. Sıçanların indiğinden daha da derinlere inmişiz. Ama göz gözü görmüyor ve her yer ıslak.

Sular bileklerime kadar çıkıyor; ayakkabılarım sırılsıklam. Tristan lastik çizmeleriyle suları sıçratarak önümüzden giderken gülüyor. Telefonumdaki ışığı kullanarak onu izlemek için elimizden geleni yapıyoruz. Duvarlarda yer yer renkli grafitiler ve hain bakışlı bir kedinin tablosu var.

Birkaç dakika sonra kuru, açık bir alana varıyoruz. İşte duvarlarında girift oymalar olan bu alanda nihayet oturup, gizemli yol arkadaşlarımıza sorularımızı sormaya başlıyoruz.

Tristan normalde yasak olan yerlere girmekten ayrı bir keyif aldığını söylüyor. Paris’in yeraltı mezarlıklarında dolanmayı seven bir “mezarlıksever”miş.

Tristan kiliselerin çatılarına da tırmanıyor. “Bütün kent ayaklarının altında,” diyor, “Özellikle geceleri manzara harika. Piknik için de ilginç bir yer.”

UX farklı farklı insanları bir araya getiren gevşek bir yapılanma. Aralarında yalnızca sanatçılar değil, mühendisler, memurlar, avukatlar ve hatta bir savcı varmış. İlgi alanlarına göre farklı gruplara bölünüyorlar.

Bu gruplardan biri, Fare Evi, yalnızca kadınlardan oluşuyormuş ve bir yerlere sızmakta ustaymışlar. Bir diğer grup, tıklayın Untergunther, devletin ihmal ettiğini düşündükleri kültür varlıklarını gizli gizli restore ediyor.

La Mexicane de Perforation grubu yeraltında sinema festivalleri gibi etkinlikler düzenliyor. Bir seferinde Trocadero yakınlarındaki Palais de Chaillot’nun altında taşa koltuklar kazarak, koca bir sinema salonu yapmışlar.

Paris’teki tüneller hiçbir yerde yok. Zaten kentin kendisi, binaların altından çıkarılan kireç taşından yapılma. Bu yüzden kilometrelerce uzanan maden tünelleri var.

Buna metro için, telefon şebekesi, kanalizasyon vs için kazılan tünelleri ekleyin, gün ışığı görmeden kenti boydan boya kat edebilirsiniz.

UX’in kurucuları 1980’lerin başında, Paris’in Sol Yaka’sındaki bir lisede tanışmışlar. Önceleri, sırf yapabileceklerini kanıtlamak için, yeraltı tünellerini kullanarak müzelere ve anıtlara girmeyi seven bir avuç çocuktan ibaretmiş grup.

Video editörü Lazar Kuntsmann (tabii bu da takma ad) onlardan biriymiş. Şimdi grubun sözcüsü olan Kuntsmann “Büyüdükçe, yeryüzünde herkes kendi kariyerini kurdu.” diye anlatıyor.

“İki önemli ilkemiz var. Birincisi, asla izin istemeyiz, yetkililere asla haber vermeyiz ne yapacağımızı. Ve tabii bir de asla maddi destek almayız.”

UX’in en ünlü eylemlerinden biri, bundan altı yıl önce Fransa’nın en ünlü evlatlarının gömüldüğü Pantheon’da 19. yüzyıldan kalma bozuk bir saati onarmaktı.

Grubun kurucu üyelerinden, gerçek bir saat ustası olan Jean Baptiste Viot öncülüğünde kurulan sekiz kişilik restorasyon ekibi, malzemelerin saklandığı bir dolabın arkasına gizli bir atelye kurmuş. Aylarca her gece çalışmışlar.

İşlerini bitirdikten sonra Pantheon’un müdürüne haber vermişler. Müdür önce minnettar kalsa da, onun patronları aynı fikirde olmamış. Saati parçalarına ayırıp, UX’e 43.800 euroluk tazminat davası açmaya kalkmışlar.

Fransa’da kamuya ait binalara izinsiz girmek ya da onları onarmak suç sayılmadığı için dava düşmüş. Lazar Kuntsmann bu tepkiyi yetkililerin “utancına” bağlıyor.

Kuntsmann’ın kendisi de bir seferinde Pantheon’da gece vakti bir tiyatro oyunu sergilemiş. Ama Paris’in yeraltı tünellerini kullananlar yalnızca UX grubunun üyeleri değil.

Bazı mekanların bin kişiyi alacak büyüklükte olduğu söylenen yeraltında büyük partiler de düzenlendiği biliniyor. Bu partiler için barlar kurularak, DJ ve özel ışık efekti yapacak insanlar getirilerek, Paris metrosundan elektrik çekilerek yeraltı mekanları geçici gece kulüplerine çevriliyor.

 Kaynak : [-]

Herkesin ortak fikri bu yılki fuarın geçmiş yılların üzerine bir hatta birkaç tuğla ekleyip yükseldiği yönünde. Eser sayısındaki artışı kastetmiyoruz; yapıtların niteliği de üst seviyelere çıkmış

Bir köşede Andy Warhol bir köşede Burhan Doğançay… Hem Magdalena Abakanowicz’in ismi gibi dev heykelleri hem günümüz Türk heykelinin genç heykeltıraşlarından Ozan Oganer’in koskoca Buda’sı. Hepsi yan yana, ardı ardına sıralanıyor. Dünyadan ve Türkiye’den usta sanatçıların, genç isimlerin tam 3 bin eseri Contemporary İstanbul’un çatısı altında Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı ile İstanbul Kongre Merkezi’nde.
Dev bir müze gibi
Fuar alanı çok büyük; tam 16 bin metre kare. Hal böyle olunca Contemporary İstanbul tam zamanlı bir vakit istiyor izleyicisinden; eserleri doya doya, sindire sindire görmesi için. Fuarın ilk günü sabah saatlerinden itibaren, üstelik İstanbullular güne yağmur ve soğuk bir havayla uyanmış olsa da, yine dolu. Orta yaşlı hanımlardan gençlere, koleksiyonerlerden öğrencilere kadar sabah 10.00 itibariyle fuar alanını doldurmaya başlıyor sanat meraklısı ziyaretçiler.
Herkesin ortak fikri bu yılki fuarın geçmiş yılların üzerine bir hatta birkaç tuğla daha ekleyip daha da yükseldiği. Sadece eser sayısındaki artışı kast etmiyoruz; fuardaki yapıtların niteliği de daha üstlere çıkıyor her yıl. İzleyici adeta dev bir çağdaş sanat müzesinde gibi hissediyor kendini.

Banksy de fuarda
Fuar üç bölümden oluşuyor. Giriş bölümünde genellikle her yıl burada konuşlanan galeriler göze çarpıyor yine: Dirimart, Galeri Baraz, Pi Artworks, x-ist Galeri, Galerist, Akbank Sanat. Alt kat, fuarın bu yılki “Yeni Ufuklar” bölümünün konukları olan Orta ve Doğu Avrupa’dan galerilere ve solo projelere ayrılmış. Türk sanat severe pek yakın olmadığı bir sanat diliyle tanışma imkanı sağlıyor bu bölüm.
Giriş bölümünden bir koridorla İstanbul Kongre Merkezi’ne ulaşıyorsunuz. Girer girmez Pera Müzesi’nden Baksı Müzesi’ne kadar kurumları görüyoruz. İstanbul Kongre Merkezi’ndeki galerilerin alanı daha ferah, daha geniş.
Fuarın yurtdışından katılan ve sanat severler tarafından heyecanla beklenen yabancı galerilerini burada bulabilirsiniz. Mesela Botero’larıyla dikkat çeken Marlborough Gallery; Andy Warhol imzalıPrenses Diana ve Prens Charles portrelerinin yanı sıra Basquiat, Robert Indiana’nın eserlerini sunan Opera Gallery; Roy Lichtenstein, Damien Hirst ve grafitinin sanat olarak kabul edilmesini sağlayan, kim olduğu bilinmeyen ve eserleri başta Hollywood yıldızları olmak üzere pek çok önemli isim tarafından kapışılan Banksy’nin yapıtlarıyla dolu olan Andipa Gallery… Bu arada meraklıları için söyleyelim Banksy’nin “Leopard and Barcode”u 145 bin sterlin, “Every Time I Make Love to You I Think of Someone Else”i 95 bin sterlin, Damien Hirst’ün eserlerinden biri 25 bin, diğeri 18 bin sterlin.

“Ölü mumyalar gerçek mi?”
Stantlar arasında dolaşırken orta yaşlı hanımların sanatçılar üzerine yorumları da kulağımıza çalınıyor: “Sanatçı artık olmuş, bir arayış içindeydi, gelişimi sürüyordu ama artık oturmuş sanatı.” Evet bu fuar gerçekten sanat meraklılarıyla dolu; galeri görevlilerine sorular soruyorlar, sanatçıları tanımaya, işlerini anlamaya çalışıyorlar.
Galeri Zilberman’ın yanında siyahperdeden çeri giriyoruz; karanlık bir oda, yerde sıra sıra kefene bürünmüş ölüler. Yanımızdaki küçük çocuk, galeri görevlisine soruyor: “Bu ölü mumyalar gerçek mi?” Eserin adı “Apoclypsse” ve yaratıcısı da Türk çağdaş sanatının en kışkırtıcı isimlerinden Şükran Moral. Sanatçının bu çalışması siyaset, din ve ırk konularında nefret teması üzerine kurulu.
Bir de eğlenceli ve izleyicilerin sürekli fotoğrafını çektiği stantlardan birine uğrayalım: Galeri x-ist bu yıl sanatçısı Ansen için özel bir proje odası yapmış. Burada sanatçının geçtiğimiz yıl başladığı “Microbigs” serisinden eserler yer alıyor. “Microbigs” Ansen’in yeni dili; geçtiğimiz yıl politikacıların heykellerini yapmıştı, Obama’dan Saddam Hüseyin’e, Tayyip Erdoğan’a kadar. Bu yıl sinemayı ele alıyor Ansen: Önemli filmlerin yönetmenlerini, karakterlerini fırınlanmış kil, plastik ve el yapımı kıyafet kullanarak yeniden yaratıyor. Behzat Ç. de tam kadro burada.
Fuar saatlar ilerledikçe daha da hareketleniyor; canlanıyor. Öyle görünüyor ki ön izleme gününde 10 bin kişinin katıldığı fuarın ziyaretçi sayısı hedefi olan 70 bin rakamına rahatlıkla ulaşacak…

Halil Altındere’den yedi altın öğüt

2010 yılında Burhan Doğançay’ın “Mavi Senfoni”sini, ünlü galerici Yahşi Baraz’ın başına geçirdiği “Portrait of a Dealer” adlı eseriyle Contemporary İstanbul’da büyük ses getirenHalil Altındere yine yapacağını yapmış. Sanatçı iki eser sergiliyor fuarda. İlki “Satış yapmak isteyen sanatçılar için tüyolar” adını taşıyor.
Amerikalı kavramsal sanatçı John Baldessari’nin 1966’da yaptığı aynı adlı işine atıfta bulunduğu eseriyle Altındere sanatçılara 7 altın öğüt sunuyor. Sanatçı fuar mantığı çerçevesinde bir iş yapmak istemiş ve bunu da başarmış.
Diğer işinin adı “Sanat her zaman arzu ve imzayla ilgilidir”. Burada da Türkiye’nin en önemli koleksiyonerlerinden biri olan Mustafa Taviloğlu ile işbirliğine gidiyor.
Taviloğlu birkaç hafta önce Altındere’den bir iş almak istemiş. Galericisiyle anlaşılmış fiyat üzerinde. Altındere Taviloğlu’ndan aldığı çeki, tıpkı 1997’de dev boyutlarda büyüttüğü 1 milyonTL’de olduğu gibi büyütmüş, altına da imzasını atmış, koleksiyonere yani Taviloğlu’na geri vermiş bu çeki. Yapıt bu kadar basit anlatılabilir ama alt metni kesinlikle çok güçlü…

Kaynak :[-]   Haber : Yasemin BAY

 

Ken Loach, ihaleyle insan çalıştıran Torino Film Festivali’nin düzenleyici kurumunu protesto ederek kendisine verilen büyük ödülü reddetti

İşçi filmleriyle tanınan, bir çok uluslararası ödülü olan Britanyalı film yönetmeni Ken Loach, İtalya’nın prestijli festivallerinden Torino Film Festivali tarafından verilen yaşam boyu onur ödülünü reddetti. Ken Loach, festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi’nde, işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz-düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemeyeceğini açıkladı.

Ken Loach’un resmi basın açıklaması şu şekilde

Büyük bir üzüntü ile bana Torino Film Festivalitarafından layık görülen ödülü red etmek zorundayım, bu ödülü kendim ve filmlerimiz için çalışanlar adına almaktan onur duyardım.
Festivaller Avrupa ve dünya sinemasını yaymak adına büyük bir rol oynuyorlar ve Torino sinemaya olan tutkusu ve aşkı ile bunun belirgin ve iyi bir örneği olarak kendini göstermektedir.

Ancak şu anda ciddi bir sorun söz konusu, konu bazı hizmetlerin şirketlerce dışarıya ihale
yoluyla verilmesi ve düşük ücretli işçilerin çalıştırılması ile ilgili.

Her zamanki gibi bunun sebebi daha az ücret ödemek. Bazı hizmetleri karşılamak için ihaleyi alan şirket çalışanların maaşlarını düşürüyor ve çalışan adedinde kesintiye gidiyor olmasıyla alakalı.

Bu toplum içinde çatışma yaratan bir reçetedir. Bu durumun bütün Avrupa’da mevcut olması kendisinin kabul edilebilir bir hareket olması anlamına gelmez.

Torino’da Ulusal Sinema Müzesi*’nin temizlik ve güvenlik hizmetleri Rear adlı kooperatife verilmiş durumda. İlk olarak maaşlarda kesinti yapıldı ardından çalışanlar bundan şikayetçi oldular ve böylelikle kötü davranmaya ve korkutulmaya maaruz kaldılar. Bir çok kişi işten atıldı.

Düşük maaş alanlar, zor durumda olanlar, işlerinden oldular, sebebi ise maaşlarında yapılan kesintiye karşı çıkmalarıydı.

Pek tabii ki bizim için başka bir ülkede neler olduğunu anlayabilmek pek de kolay değil, kendi ülkemizden farklı çalışma şartlarının olduğunu da hesaba katarsak, ancak bu temel etkenlerin açık olmadığı anlamına gelmiyor.

Bu noktada hizmetleri ihaleye vermiş olan yapı bu duruma göz kapayamaz, her ne kadar bu kişiler bu hizmeti bir dış kooperatif aracılığı ile gerçekleştiriyor olasalar bile kendisi için çalışan kişilere karşı sorumlu olmalı.

Müzenin bu durumda çalışanlar ve onların bağlı oldukları sendika ile iletişime geçmesini, işten çıkarılan çalışanların tekrar işe alınışını güvence altına almasını ve hizmetleri dış kooperatiflere verme fikrini bir daha düşünmesini bekliyorum.

Toplumun zayıf olan bireylerinin sorumlu olmadıkları bir iktisadi buhranın faturasını ödemesini doğru bulmuyorum.

Bu konuyla ilgili ‘Bread and Roses’ adlı bir film gerçekleştirdik. Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim?

Bu ödülü kabul etmek ve bir kaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve iki yüzlü bir davranış olurdu.

Beyaz perdede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.

Bu sebeple her ne kadar derin bir şekilde üzgün olsam da bu ödülü red etmek zorundayım.

Ken Loach 

2013 opera tarihi için önemli bir yıl. Ünlü İtalyan opera bestecisi Giuseppe Verdi’nin (1813-1901) doğumunun 200. yılı. Ve 2013’e yaklaşık 40 gün kala, bu akşam İstanbul İtalyan Kültür Derneği Verdi Yılı kutlamalarının Türkiye açılışını yapıyor.

Verdi opera tarihinin en büyükbestecilerinden biri. Bugündünya operalarının dağarlarında en çok yapıtı yer alan, sahnelenen besteci. En ünlüleri Aida, Rigoletto, Il Trovatore, La Traviata, Macbeth, Otello, Falstaff, Nabucco, La Forza del Destino, UnBallo in Maschera, Don Carlos, Luisa Miller olan operalarının en az yarısını izlememiş operasever yoktur sanırım. Çünkü hemen hepsi Devlet Opera ve Baleleri’nce oynandı.

Antalya Opera Festivali yıllardır Aida’yla açılıyor.

Türkiye’ye de yabancı değil Verdi. Tanzimat sonrasında İstanbul’da oynanan operaların arasında onun yapıtları ilk sırada geliyor. 1846 ile 1885 arasında İstanbul’da tam on iki
operasının İtalyan topluluklarınca sahnelendiği, bu gösterimleri Padişah Abdülmecit’in de izlediği biliniyor. Üstelik bu operalar ilkgösterimlerinden en çok üç beş yıl sonra
oynanmış İstanbul’da. Il Trovatore ise, örneğin, Roma’daki ilk gösterimiyle aynı yıl (1853) sahnelenmiş. İstanbul’da 1885’de oynanan Aida’yı ise Osmanlı eyaleti Mısır’ın başkenti
Kahire’deki İtalyan Tiyatrosu için yazmış Verdi ve ilkgösterimi de 1871’de orada yapılmış. Verdi’nin yaşamı boyunca aldığı pek çok nişan ve madalyadan birinin de Mecidi nişanı
olması bu gösterimlerin bir sonucu olsa gerek.

Ancak Verdi yalnızca büyük bir besteci değildi. İtalyan Yenidendoğuş (Risorgimento) savaşımının içinde yer almış; İtalya’nın birliğinden, bütünlüğünden yana bir yurtseverdi aynı zamanda. Yapıtlarını yaratırken öncelikle sanatsalyetkinliğe ulaşmayı amaçlasa da, İtalyan halkı onun yapıtlarında yabancı boyunduruğundan kurtulmak ve İtalya Birliği’ni kurmak için verilen savaşımı destekleyen çok şey bulmuş. Örneğin, Nabucco’nun “Va pensiero sull’ali dorati” diye başlayan tutsaklar korosu İtalyan yurtseverlerinin ulusal marşı olmuş adeta o yıllarda, dağa taşa “Viva VERDI” (Açılımı: “Yaşa Vittorio Emanuele re d’Italia” / İtalya Kralı Vittorio Emanuele)) yazılmış. Nabucco’dan sonra da, I Lombardi alla prima  Crociata’nın “O Signore dal tetto Natio”, Ernani’nin “Si ridesti il leon di Castiglia” korolarını da yurtseverler kendi marşları olarak söylemişler. Özetle, İtalyan Birliği’nin simgesi olmuş; 1861’de açılan ilk Parlamento’ya milletvekili, 1874’de de senatör seçilmiş.

İtalyan Kültür Merkezi’nde bu akşam 20:00’de başlayacak Verdi Yılı açılış konserinde dört İtalyan opera sanatçısı Verdi operalarından aryalar sunacaklar. Soprano Mimma Briganti, mezzo soprano Ambra Vespasiani, tenor Flaviano Bianchi ve bariton Stefano Meo’ya piyanoda Mirco Roverelli eşlik edecek.

 

Bu yıl 13. kez gerçekleştirilecek İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali, 42 ülkeden 175 kısa filmi İzmirli sanatseverlerle buluşturacak

Altı gün sürecek festivalin ulusal kategorisinde 10, uluslararası bölümünde ise 12 film ”Altın Kedi” ödülü için yarışacak.

İzmir Sinema Derneği‘nin, Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü ve İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) ile işbirliği ile organize edilen festival, bugün akşam düzenlenecek tören ile başlayacak.

Uluslararası platformda giderek daha fazla sesini duyurmaya başlayan festivale, bu yıl 71 ülkeden 2 binden fazla film başvururken, eleme ve değerlendirme grubu tarafından seçilen 175 film izleyicilerle buluşacak.

“ALTIN KEDİ” ÖDÜLLERİ

Festivalde verilen ”Altın Kedi” ödülleri için ulusal kategoride 10, uluslararası bölümde ise 12 film yarışacak.

”Altın Kedi” ödüllerini belirleyecek jürinin başkanlığını 3 Kıta Film Festivali’nin kurucusu, senarist Philippe Jalladeau üstlenirken, jüride yönetmen Ümit Ünal, oyuncu Serra Yılmaz, sinema yazarları Alin Taşcıyan, Banu Bozdemir, Serdar Kökçeoğlu, Müge Turan ile Cannes Film Festivali Kısa Filmler Bölümü Müdürü Alice Kharoubi yer alacak.

Yarışma filmleri ve özel gösterimlere ek olarak, ”büyük ustalar” bölümünde bu yıl unutulmaz filmlere imza atan Krzysztof Kieslowski’nin 1969-1980 yılları arasında yapmış olduğu belgesel kısa filmler de festival kapsamında izlenebilecek.

”Altın Kedi” ödülü festivalin son günü olan 26 Kasım Pazartesi akşamı Fransız Kültür merkezi’nde düzenlenecek etkinlikle sahiplerine verilecek.

Sinemaseverler, altı gün boyunca kısa film izlemenin yanı sıra, paneller, söyleşiler, sergiler ve sanatçılarla buluşma etkinliklerine de katılma olanağını bulacak.

Festival komitesi, ulusal filmler alanında genç oyunculara destek verme ve tanıtımlarına katkıda bulunma amacıyla bu yıl ”Altın Kedi” ödüllerine ”genç ve umut veren oyuncu” kategorisini ekledi.

Festivalin bir diğer yeniliği de ”Kısa Film Marketi” adı altında gerçekleşecek. 13. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali süresince seçilmiş filmler, bilgisayar ortamında tüm ziyaretçilerine sunulacak. Sinemaseverler, Fransız Kültür Merkezi’nin kütüphanesinde bulunan bilgisayarlarda dünyanın her köşesinden gelen kısa filmleri izleyebilecek.

Sinema tutkunları, festival kapsamında Robert Wiene’nin yönettiği 1920 yapımı Alman filmi ”Dr. Caligari’nin Muayenehanesi”ni de izleyebilecekler. Sessiz sinema döneminde çekilmiş ve siyah-beyaz olan film, Alman sinemasının en etkili yapımlarından biri olarak kabul ediliyor. İKSEV ve Goethe Enstitüsü işbirliğiyle İzmir’e ulaşan bu filmin gösterimine müzisyen Zafer Çebi piyanosuyla eşlik edecek.

British Museum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan Mausolleum’un Türkiye’ye iade edilmesi için Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açılacak dava öncesinde başlatılan imza kampanyası internet ortamına taşında. www.askinmabedi.com sitesindeki kampanyaya en büyük destek ünlülerden geldi.

Ferhan Şensoy, Ali Poyrazoğlu, Merve İldeniz, Fedon ve Suavi başta olmak üzere birçok sanatçı Türkiye topraklarından götürülen tarihi hazinenin getirilmesi için dijital imza verdiler. Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ercan Karakaş, eski ANAP’lı bakanlardan İmren Aykut’un da katıldığı uluslararası kampanya bütün hızıyla sürüyor. Toplanan imzalar, Avukat Remzi Kazmaz’ın AİHM’de 30 avukat arkadaşıyla açacağı davanın dosyasına konulacak.

BU FİLMİ AİHM YARGIÇLARI DA İZLEYECEK

AİHM’e gidecek dava dosyasında bir de belgesel yer alacak. Yönetmenliğini Kazmaz’ın yaptığı Aşkın Mabedi– Maussolleion isimli filmde antik çağın hazinesi ve Türkiye’den götürülüşünün hüzünlü hikayesi anlatılıyor. 32 dakikalık belgeselin en dramatik sahnelerden birini eserin Anadolu’ya getirilmesi için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir) yaptığı girişimin anlatıldığı bölüm oluşturuyor.

Dünyanın yedinci harikasının kendi doğal atmosferleri yerine, Londra’da olmasından büyük üzüntü duyan Şakir, İngiltere’ye Kraliçe’ye bir mektup gönderiyor. Şakir mektubunda “Londra’daki parçalar, Bodrum’un mavisiyle bütünleşmektedir. Londra’da kalmamaları gerekmektedir. Onları bütünleştikleri maviyle buluşturmak gerek” diyor. Türkiye’den gelen mektubu okuyan Kraliçe, daha sonra müze müdürüne havale ediyor. Birkaç ay sonra müze müdüründen Şakir’e şu yanıt geliyor:

“Önerinizi çok ciddiye aldık. Bilim insanlarına taşların yapısını incelettik; gerçekten de eserlerin maviyle bütünleştikleri doğrudur. Bu yüzden eserlerin müzede sergilendiği salonu Bodrum mavisine boyadık. Yakın ilginize teşekkür ederiz!”

SATIŞA SUNULDU

İngilizce versiyonu da bulunan filmde aşkın, acının, sadakatin, sanatın abidesi anlatılırken canlandırılan sahneler ve efektler izleyiciyi antik dönemin atmosferinde bir yolculuğa çıkarıyor. Tüm müzik marketlerde satışa sunulan filmi Ocak’ta AİHM yargıçları da izleyecek.

ROMANIN BASKISI TÜKENDİ

Yine Remzi Kazmaz tarafından kaleme alınan Kral Mausolos tarafından karısı Artemisia’ya duyduğu aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla yapılan Mausolos’un Aşkın Mabedi isimli romanın 2’nci baskısı da tükendi. İngilizce ve Türkçe olmak üzere iki dilde yeniden baskıya giren roman, yakında bir kez daha okurlarıyla buluşacak.

 

Kaynak :[-]

23 Kasım 2012’de Türkiye’de gösterime girecek olan, “Otel Transylvania” 3D Animasyon filminin yaratıcı kadrosunda,Hollywood animasyon filmlerinde bir çok başarılı çalışmaya imza atan bir Türk de bulunuyor.

Adam Sandler ile stüdyoda geçen 2 sene;  Yönetmenliğini Genndy Tartakovsky’nin yaptığı ve başrol seslendirmelerini, Hollywood’un önde gelen aktörlerinden Adam Sandler, Selena Gomez, Andy Samberg, Jon Lovitz gibi ünlülerin yaptığı filmde, Dracula’nın insanlardan uzakta kurduğu ve işletmeciliğini yaptığı “Hotel Transylvania”nın içerisinde geçen ilginç ve eğlenceli hikayesi “3D animasyon” filmi olarak beyaz perdeye taşındı.

Yapımına 2006 yılında başlanan ve bitim aşamasına kadar 6 yılda 6 değişik direktörün görev aldığı film Sony Pictures stüdyolarına yaklaşık 100 milyon dolara maloldu.

Şimdiye kadar hem Amerika hem de dünya pazarında yaklaşık 300 milyon dolar gibi bir hasılat elde edilen film, altı senelik bir çalışma sonrası yapımcılarının yüzünü güldürdü.

Filmin yapım aşamasında büyük bir rol oynayan ve daha önce “Aslan Kral”, “Pocahontas”, “Herkül”, “Surf’s Up”, “Treasure Planet”, “Cloudy With Chance of Meatballs” gibi Hollywood’un bir çok önemli animasyon filminde hikaye artistliği yapan Kaan Kalyon ile Sony Pictures stüdyolarında özel bir roportaj gercekleştirdik.

Malibu’da restoran garsonluğundan Hollywood’a, animasyon dünyasına

Ögrencilik yıllarında, Los Angeles Malibu’da bir restoranda garsonluk yapan Kaan Kalyon, 80’li yıllarda Amerika’nın ünlü “Talk Show” ustası Johnny Carson ile tanışdıktan sonra hayatının değiştiğini söylüyor.

Restoran adisyonlarının arkasına çizdigi figürlerinin Johnny Carson tarafından fark edilip kendisinin “Walt Disney Film” stüdyolarında çalışmasının tavsiyesi üzerine, o zamana kadar çizmiş olduğu bütün amatör çizimlerini bir pazar poşetine koyup, “Walt Disney Film” stüdyolarının yolunu tutan Kaan Kalyon’un Hollywood’a giriş macerası böyle başlamış.

“Walt Disney Film” stüdyoları tarafından yeteneği keşfedilen ve “Kaliforniya Sanat Enstitüsü”nde burslu olarak film eğitimi alan Kalyon, okul sonrası “Walt Disney” ile kontrat imzalamış ve ilk çalışmasını dünya animasyon film tarihi içerisinde büyük bir yeri olan “Aslan Kral”ın “I just want to be a King” sahnesini çizerek yapmış.

Hikayenin çizgi karakterlere dönüşmesi

Animasyon filmlerinin en önemli bölüm aşamasının bu bölüm olduğunu söyleyen Kalyon, “Bizler hikayeyi okuduktan sonra, motion pictures filimlerine göre çok daha fazla zaman harcıyoruz. Bazı seneryoların yapım aşamasının çizgi karakterlere dönüşümünün 1 ila 5 seneye kadar uzayabiliyor” diyor.

Kalyon örnek olarak “Disney” yapımı olan “Herkül” için yaklaşık sadece 1 seneyi Yunanistanve Türkiye’de karakter ve tarihi gözlem yaparak geçirdiklerini ve “Sony Pictures” yapımı olan “Surf’s Up” için ise yine yaklaşık 1 sene boyunca filmin yapım aşamasından önce San Diego hayvanat bahçesinde penguenlerle birlikte vakit geçirdiklerini, onların davranış ve hareket biçimlerini inceledikden sonra çizim aşamasına geçildiğini belirtiyor.

Kalyon ayrıca bu işe gonül veren gençler içinde, eğer animasyon dünyasında başarılı olmak istiyorsanız sadece güzel çizim yapmanın yeterli olmadığını, film yapım aşaması hakkındaeğitim alınmasının gerektiğini, genç animatörlerin çok iyi bir hayat gözlemcisi olmalarının gerektiğini söylüyor.
Şimdiye kadar çalıştığı filmler içerisinde yapım aşamasında en çok süre harcadıkları filmin Hotel Transylvania olduğunu belirten Kalyon, Adam Sandler’ın projeye katılması ile her şeyin yapım aşamasında daha da eğlenceli olduğuna da deyiniyor.

Kalyon, “Adam tam bir basketbol hastası, basketbol oynamayı çok seviyor, onun için stüdyoda basketbol sahası kuruldu. Her fırsatta çalışanlarla basketbol maçı yapıyor ve onun takımı maçı kazanana kadar mücadele bitmiyordu” diyor.

Ayrıca seslendirme sırasında bol bol çikolata yemesiyle ve bütün çalışanlara da yedirmesiyle Adam Sandler’ın aynı beyazperde filmlerinde olduğu gibi çok eğlenceli bir kişilik olduğunu söylüyor.

Türk sineması Hollywood’da nasıl başarılı olur?

Türk sinemasının son yıllardaki çıkışını başarılı bulduğunu ama Hollywood için yapılan filmlerde özellikle senaryo aşamasında acele davranıldığını düşünen Kalyon, “Hollywood için film yapmak ve bu filmlerin ödül törenlerinde boy göstermesini istiyorsak, özellikle hikaye seçimlerinde ve filmin bitiş aşamasından sonra çok önemli yeri olan pazarlama sürecinin önemli olması gerekiyor” diye tavsiyede bulunuyor.

Kalyon, özellikle yabancı filmlerin Hollywood’a gelmeden önce çok iyi bir halkla ilişkiler departmanının kurulmasının ve bunun ayrıca devlet tarafından desteklenmesinin gerektiğini söylüyor.

Kaynak : [-] Hazırlayan : Barbaros Tapan