Şunun için etiket arşivi: insanlar

İşte 8 Güçlü Renk ve Alışverişimize Etkileri

renk skalası

Eğer bir işe giriştiyseniz ve ürününüzü geniş kitlelere satmak istiyorsanız, o halde doğru rengi seçmek zorundasınız. Ürününüz için en uygun rengi seçmek bir sanattır çünkü her rengin farklı bir anlamı ve insan üzerinde yarattığı etkisi bulunuyor. Renklerin etkileri elbette kültürden kültüre veya bireylerin geçmiş yaşantılarına göre değişebiliyor fakat bazı evrensel etkileri de bulunmakta. Örneğin kırmızı dünyanın birçok bölgesinde sıcak bir renk olarak algılanırken, mavi soğuk bir renk olarak bilinir. Eğer ürününüzden güzel bir satış elde etmek istiyorsanız, kullanacağınız rengin etkisini çok iyi bilmeli ve bu etkiyi en iyi şekilde kullanmalısınız. İşte satış dünyasında en çok kullanılan 8 rengin insanlar üzerindeki genel etkileri ve sık sık kullanıldığı yerler;

1. Sarı

– İyimser bir renktir ve gençliği simgeler.

– Vitrinlere bakan müşterileri ikna etmek için kullanılır.

– Dikkat çekici bir renk olduğu için taksilerde de kullanılır.

– İnsana cesaret verir ve bu nedenle müşterileri ürün satın almaya teşvik eder.

2. Kırmızı

– Enerjik bir renktir ve aciliyet hissini arttırır.

– İnsanların kalp ritmini hızlandırır ve daha hızlı hareket etmelerini sağlar.

– İndirimli satışların vazgeçilmez rengidir.

– En dikkat çekici renktir ve bu nedenle pazarlanmak istenen ürünlerde kullanılır.

3. Mavi

– Güven ve güvenlik duygularını arttırır.

– Bankalarda ve yüksek miktarlı satışlarda kullanılır.

– Sakinleştiricidir ve tansiyonu düşürür.

– Giyim markaları sıklıkla bu rengi tercih eder.

4. Yeşil

renkler ve tüketim

– Tarih boyunca zenginlik ile ilişkilendirilmiştir.

– İnsan gözünün algılamaya başladığı ilk renktir.

– Mavi ile birlikte yeryüzünde en çok rastlanan renktir.

– Mağazalarda müşteriyi rahatlatmak ve iyi bir şey yapıyor oldukları hissi yaratmak için kullanılır.

5. Turuncu

 

– Agresif bir renktir.

– İnsanda acil olarak eyleme geçme hissi yaratır.

– Büyük şirketler bu rengi müşterilerine baskı yapmak için kullanır.

– Verimliliği arttırdığı için büyük şirketlerin ofisleri genelde turuncu olur.

6. Pembe

– Romantik ve kadınsı bir renktir.

– Küçük kızlara ve kadınlara yönelik ürünlerde sıklıkla kullanılır.

– Neşe, güven ve rahatlık veren bir renktir.

– Böbrek hastalıklarının tedavisinde de kullanılır.

7. Siyah

– Güçlü, prestijli ve otoriter bir renktir.

– Satış dünyasında yoğun olarak lüks ürünlerde kullanılır.

– Işığı emer ve yok eder. Bu nedenle hüznü ve yalnızlığı çağrıştırır.

– Sık sık siyah giymek yüksek özgüven göstergesidir.

8. Mor

– İnsanları sakinleştirmek için en sık kullanılan renktir.

– Güzellik ve yaşlandırmayı geciktirici ürünlerde kullanılır.

– Bilinç altını olumsuz etkileyen bir renk olduğu söylenir.

– Sarı ile birlikte en ilham verici renklerden biridir ve sanatın rengi olarak kabul edilir.

“Aptal çocuk, bunu bile mi anlayamadın, hiç kafan basmıyor senin”. Bu sözler size tanıdık geldi mi? Eminim bu yazıyı okuyanların bir çoğu evde ya da okulda bu veya buna benzer gurur kırıcı, utanç verici sözlere defalarca maruz kalmışlardır. Peki hiç düşündünüz mü ya o çocuk gerçekten aptal değil de sadece ona öğretme biçimimiz hatalı ise…

disleksili çocuk

Her çocuk özeldir ve her çocuk mutlaka öğrenir. Başarısızlığın sorumluluğu çocukta değil, onu kalıplara sığdırmaya çalışan okul, öğretmen ve hatta ağırlıklı olarak ebeveynlerdedir.

Evet eğitim sorunlarından bahsetmeyi severiz ve başarısızlığın nedenleri irdelenirken nedense kendimizde hiçbir sorun görmeden işin kolay tarafından okullara yüklenmeyi seçeriz. Zaten daha ne yapabilirdiniz ki, anaokulundan itibaren okul yükünü çektiniz, hatta belki de özel okulda okuttunuz, yetmedi özel dersle takviye aldırdınız, yetmedi dershaneye gönderdiniz…Bir kamyon yüküyle para harcadınız ama içinde yok çocuğun okumuyor zaten sistem kötü, ama sizin vicdanınız rahat…

Peki şimdi bir durup düşünün bakalım, kaçınız çocuğunuzun gerçek yeteneklerini keşfettiniz, öğrenmede yaşadığı zorlukların altında yatan temelleri araştırdınız. Farklı olmasınlar sakın. Onlarca çocuğun derdi olan ve arada kaynayıp giden bir hastalıktan bahsedeceğim size: Disleksi

Önce aşağıdaki yazıyı okumaya çalışınız. ..

disleksisiniz

 

Zorlandınız değil mi, o zaman sorun yok siz disleksi değilsiniz ama bu toplumun % 5 ile 7 arası yani ortalama 30 kişilik bir sınıftaki 2-3 öğrenci bu sorunla boğuşmakta.

Disleksi; okuma, yazma, akıl yürütme, dinleme, konuşma ve matematiksel becerilerin kazanılmasında kendini gösteren bir öğrenme bozukluğu olarak tanımlanmaktadır ve bu hastalığa sahip olanlara ‘dislektik’ denir. Yunanca kökenli bir sözcük olan disleksi  ‘kelime kullanımında yaşanan güçlük’ anlamına gelmektedir. Dislektik olan, yani öğrenme güçlüğü çeken kişiler harfleri birbiriyle karıştırır, okuyamaz, yazamazlar. Okuduklarını kısa süre sonra unutabilir, harflerin seslerini telaffuz etmede güçlük yaşarlar.

Bu çocuklar ve ebeveynleri eğitim hayatlarının ilk anlarından itibaren öğretmenlerinden, “Aslında çok zeki ama…” diye başlayan cümleleri defalarca dinlerler, hatta sıklıkla yaramazlık ve dikkatsizlikle eleştirilirler.

disleksi11

Disleksi, zihinsel bir yetersizlik değildir ve zeka ile ilişkisi yoktur. Hatta zeka düzeyi çok yüksek çocuklarda da görülmektedir. Disleksiklerin zeka düzeyleri  düşük olmadığı gibi özel yeteneklere de sahip olabilirler.

Hepimizin çok yakından tanıdığı Albert Einstein, büyük deha, okulda başarılı ama okuldan nefret eden bir çocuk. Bir disleksi olan Einstein’ın dediği gibi “Aslında herkes zekidir. Fakat bir balığı bir ağaca tırmanma kabiliyetine göre değerlendirirseniz tüm hayatını aptal olduğunu zannederek geçirir.”

Usta bir ressam, desinatör, bilim adamı ve düşünür olan Leonardo Da Vinci’de disleksiden muzdaripdir. Yazıyı tersten, aynadan görünüş imajıyla, yani sağdan sola doğru yazması ve el yazısının karmaşıklığı  ile bilinir. Bunun solak olan dislektiklerin çoğunda rastlanan bir davranış biçimi olduğu öne sürülür. Bitirdiği projelere yeni baştan başlaması da dislektiklerin karakteristik özellikleri arasında sayılmaktadır.

Sadece bu iki isim değil tabi ki, okuma öğrenme güçlüğü çekenler:

*Mozart
*Wright Brothers
*Cher
*Tom Cruise
*Walt Disney
*John Lennon
*Winston Churchill
*Henry Ford
*Stephen Hawkings
*Jules Verne
*Alexander Graham Bell
*Woodrow Wilson
*Hans Christian Andersen
*Nelson Rockefeller
*Thomas Edison
*Agatha Christie
*Whoopi Goldberg
*Rodin
*Dustin Hoffman
*Robin Williams
*Louis Pasteur
*Werner von Braun
*Dwight D.Eisenhower
*F. Scott Fitzgerald-Yazar
*Mariel Hemingway
*George Bernard Shaw
*Beethoven
*Carl Lewis
*Magic Johnson
*Sylvester Stallone

Şaşırtıcı bir liste değil mi, çoğu dahi olarak tanımlayabileceğimiz, başarılı insanlar…

Biraz bilgi ve çokça ilgi ile bu çocukları erken yaşta keşfetmemiz onlar ve toplum için çok şey değiştirebilir.

Taare Zameen Par

 

Evet yazının başlığı “Taare Zameen Par” 2007 yapımı bir filmden alınma. Harfleri sayıları algılama problemi yaşayan ve bu nedenle ailesi ve çevresi tarafından aptal muamelesi gören Ishaan adlı 8 yaşında bir çocuğun, doğru öğretmenle tanışana kadar yaşadığı mutsuzluğu ve çöküşünü anlatan, çocuğu olsun olmasın herkesin seyretmesi gereken ve bazen bir kişinin bile hayatını değiştirmenin karşılığının paha biçilmez olduğunu bize anımsatan bir film.

Yazıyı Ishaan’ın resim öğretmeni olan Ram Shankar Nikumbh ile İshaan’ın sert mizaçlı ve başarı odaklı babası arasında geçen bir replikle bitireyim…

“İlgi çok önemlidir. İyileştirme gücüne sahiptir. Acıya merhem olur. Çocuk ilgilenilmeyi ister. Kucaklamak, sevdiğinizi göstermek için yanağına kondurduğunuz bir öpücük. Oğlum seni seviyorum diyebilmek. Korktuğu zaman size sığınabilmesi. Kaydığı zaman, düştüğü zaman sizi yanında bulabilmesi güven verici. İlgilenmek.”

Yazan:  Sibel Çağlar

Kaynak : Dünyalılar

Nerede yanlış yaptık da özgüvenli yetiştirmeye çalıştığımız bu çocuklar ‘depresif’ veya ‘narsistik’ gençler oldular? Anlaşılan özgüveni yanlış yorumladık ve çocuklarımıza yanlış bir şekilde aşıladık.

gençlik

Çocuklarımızı özenle yetiştirdik. Hem de yeni bir eğitim anlayışı ile… Onları eleştirmemeye özen gösterdik. Başaramadıkları şeyleri hiç vurgulamadık.

‘Kendine inan! Sen özelsin! Her şeyi başarabilirsin; Yeter ki iste! ‘ sloganları ile büyüttük. ‘Düşlerini takip et!’, ‘Kurallara uyma, neyle mutlu oluyorsan onu yap!’, ‘Kendine inan ve kendin ol!’ gibi mesajları sadece eğitim sistemimizde değil, aynı zamanda filmlerde, kitaplarda ve müziklerde de konu ettik.

Toplumsal kurallar yıkıldı ve adeta birey doğdu. Kendi yapabilecekleri konusunda fazlasıyla iyimser olarak yetişen bu çocuklar genç oldular.

Bu gençler başaracaklarından çok eminler. Ne isterlerse elde edebilecek güçleri olduğuna fazlasıyla inanıyorlar. Kendilerine fazlaca odaklanıp, diğer insanların bakış açılarını düşünmekte zorlanıyorlar. İyi şeyleri hak ettiklerine ve üstün olduklarına inanıyorlar.

Eşsiz insanlar olduklarını düşünüyorlar. Hepsi lider özelliklerine sahip, popüler olmayı çok önemsiyorlar.

İçedönükleri ‘ezik’ olarak isimlendiriyorlar ve ezik görünmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kendilerinden beklentileri o kadar artmış durumda ki; pek çok alandaki istekleri sektörel ihtiyacı aştı. Çok ünlü olmak, çok para kazanmak, standartları yüksek bir hayat sürmek hepsinin ortak hedefi oldu. Neredeyse hepsi lisansüstü, doktora istiyorlar ama hepsi yapamıyorlar. Çok yüksek maaşlarla çalışmayı hedefliyorlar ama pek çoğu uzun ve zorlu eğitimlerinin sonunda beklentilerine ulaşamıyorlar. Öylesine rekabet dolu bir ortamda büyüdüler ki, ortalamanın biraz üstü bir standarta sahip olabilmek için iki üniversite bitirmeleri, birkaç yabancı dil bilmeleri gerekiyor.

10348292_959632967398265_1853046937567714509_n

Beklentiler yaşam gerçekleriyle uyuşamıyor. Bir şekilde hedeflerine ulaşmış gibi gözüken azınlık ise, işyerlerinde eski nesil tarafından yadırganıyor. İş görüşmelerinde ilk soru olarak ne maaş alacaklarını soruyorlar. Hiyerarşiden hoşlanmıyorlar. Otoriteyi sorguluyorlar. Üstleri ile arkadaşları gibi konuşuyorlar. Eleştiri kabul etmiyorlar. Rahat giyimleri ve tavırları ile yadırganıyorlar. Belirlenmiş çalışma saatlerinden hoşlanmıyorlar. Sonuçta işyerlerinde yadırganıyor, eleştiriliyor ve mutsuz oluyorlar.

Bu durumda diğerlerini kendi ihtiyaçlarını karşılayan bireyler olarak gören bu gençler, işler istedikleri gibi gitmeyince de kolaylıkla saldırganlaşabiliyorlar. Sonuçta şişirilmiş egolar çoğu kez bir balon gibi sönüyor. 

Yeni nesil savaş, kıtlık gibi ciddi travmalara maruz kalmadı. Aksine bilgisayar, cep telefonu, hazır gıda sektörü, elektronik ev aletleri, hızlı ulaşım araçları gibi gündelik yaşamı çok kolaylaştıran icatlarla yaşamları daha kolaylaşarak büyüdür. Daha huzurlu olmaları beklenirken, tam tersine kendilerinden başka şeylere çok az zaman ayıran bu özgür gençlerin yaşam karşısındaki hayal kırıklıkları ise  çok derin. Başarısız olan her deneyimi egolarına aldıkları derin yaralar olarak algılayan bu gençler depresyonla başetmek zorunda artık.

Peki nerede yanlış yaptık da özgüvenli yetiştirmeye çalıştığımız bu çocuklar ‘depresif’ veya ‘narsistik’ gençler oldular? Anlaşılan özgüveni yanlış yorumladık ve çocuklarımıza yanlış bir şekilde aşıladık. 

Gerçekten özgüvenli olan kişilerin ilişkileri çok iyidir. Çünkü sadece kendilerine odaklanmazlar. Karşılarındaki bireylerin duygularının farkına varırlar, ihtiyaçlarını önceden kestirirler. Sevilirler ve severler. Başkalarının ihtiyaçları için gerekli durumlarda taviz verirler. Kendilerini çok iyi tanırlar. Güçlü yönlerini bildikleri gibi, zayıf yönlerinin de farkındadırlar.

Bizlerse, özgüveni geliştirelim derken narsizmi körükledik. Özgüven hem kendine hem diğerlerine saygı duymayı gerektirirken, söylemlerimiz ve eğitim felsefemizle sadece kendine odaklı bireyler yetiştirdik. İlişkilerinde bile kendi amaç ve hedeflerine aracı olacak kişilerle ilişki kurdular. İlişkileri istedikleri amaca hizmet etmediğinde ise saldırganlaştılar. Suçladılar. Gerçekten sevemediler.

Özgüven olumlu ve olumsuz her türlü özelliğimizi tanımak ve buna göre ilerlemekten beslendiği halde, sadece olumlu özelliklerine odaklanan ve kendilerini gereğinden fazla önemseyen bireyler yetiştirdik. Bundan sonraki eğitim felsefemizi, gerek okullarda gerekse aile içinde oluştururken özgüven konusunu doğru yorumlamaya dikkat etmeliyiz. Hedefimiz hem olumlu hem olumsuz özelliklerini çok iyi tanıyan, beceriksiz oldukları konuları da kabullenerek yeri geldiğinde dile getirebilen, empati kurabilen, sevebilen, toplumun ortak yaşam gereği kabul ettiği kurallardan ürkmeyen, saygılı olmayı demode bulmayan bireyler yetiştirebilmek olmalıdır.

Gerçek yaşamın sınırlı fırsatları, eleştiren yapısı, çoğu kez mütevazi koşulları ‘çok önemli bireyler’ olduklarını düşünen bu gençlere aslında koca bir gruptaki ‘herhangi biri’ oldukları gerçeği ile yüzleştirmek gerekmektedir.

.
Dr. Olcay Güner

Kaynak : dunyayilar.org

Zaman zaman yayınladığımız aforizmalara bir yeni birini daha dahil ediyoruz. Sıradaki aforizmalar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski£ye ait. İyi okumalar…

Not: Herzaman olduğu gibi Yazarımız hakkında bilgiyi Aforizmalardan sonra bulabilirsiniz.

Dostoyevsk

*    Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.
*    Bazen susarsın. Yenilmiş eksik ve yaramaz sanırlar seni. Unutma, susan bilir ki konuştuğu zaman kimse kaldıramaz..
*    Sadece hayat veren değil, hayat verip hak eden, baba adını taşıyabilir.
*    Çocuk, dünyanın en büyük saadetidir.
*    İnsanoğlu çok derin bir varlıktır.Ben tanrı olsaydım bu kadar derin yaratmazdım.
*    Evlenme-boşanma işi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah sağlam kalmazdı.
*    Kadın, her şeyi gören gözü bile aldatır.
*    Kalbi olup da aklı olmayan bir kadın, aklı olup da kalbi olmayan bir kadın kadar mutsuzdur.
*    Herkesin yolu ayrı.
*    Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.
*    Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır.
*    Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.
*    Sevgi ile kin kalpte uzun süre barınamaz.
*    İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır.
*    Eğer sen, başkalarından kendine saygı beklersen bu onlar için büyük bir şeydir.Sadece kendine saygı duyabilirsen diğerleri de sana saygı duymaya mecbur kalır.(1861)
*    Baş kaldıranları her zaman yenecek üç güç vardır yeryüzünde bunlar; mucize, sır ve otoritedir. (Karamazov Kardeşler, 1880)
*    Acıda hazların en tatlısı saklıdır.
*    Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, kişioğlu uydurmuşsa onu, kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur. (Karamazov Kardeşler, 1880)
*    Yeni bir adım atma, yeni bir kelime söyleme, insanların en fazla korktuğudur.(Suç ve Ceza, 1866)
*    Bir insanın en iyi tarifi iki ayaklı ve nankör olmasıdır.
*    Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.
*    Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum.(Yeraltından Notlar, 1864)
*    Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor.
*    Tanrı olmasaydı her şey mûbah olurdu.
*    Rus’u kazıyın, altından kesinlikle Kazak çıkar.
*    İnsanın yalnızca mutluluğa değil ,mutsuzluğa da ihtiyacı vardır.Mutluluk kadar mutsuzluk da gereklidir.
*    Ancak acı çekerek kendimizi bulabiliriz.
*    Aşk olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir.
*    İnsanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar.
*    Yeryüzünde tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa , Tanrı yoktur !

Dostoyevsk kimdir?

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, (d: 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova – ö: 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Petersburg), Rus roman yazarı.

Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg’taki Mühendis Okulu’na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkâm Müdürlüğü’ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı.[1] Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski’nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski’nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.

1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapisanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi içinSibirya’da bulunan Omsk Cezaevi’ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Maria Dmitrievna Isayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg’a yerleşti.

Petersburg’a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı.1862’de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumaranelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü. Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski’nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.

Hayatı

dostoyeveskii gençlik

Çocukluğu ve Gençliği :  

Dostoyevski, Mikhail ve Maria Dostoyevski’nin oğlu olarak 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova’da doğdu. Altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Babası Mikhail, askeri cerrahlıktan emekli olduktan sonra Mariinsky Hastanesi’nde yoksullara hizmet etmeye başladı. Hastane, Moskova’nın en kötü yerlerinden birinde bulunuyordu. Dostoyevski de bu hastane de doğdu. Mikhail, alkole bağımlıydı ve evini sıkı disiplin ile yönetiyordu. Çok kolay sinirlenebiliyordu. Dostoyevski’nin annesi Maria ise bir tüccar kızıydı.

Dostoyevski, çocukluğunu çoğu zaman sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirdi. Babasının çalıştığı hastaneden bulunan hastalar ile vakit geçirmeyi ve onların hikâyelerini dinlemeyi çok seven Dostoyevski, ilköğrenimini Moskova’da yaptı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldüğü zaman, sert disipliniyle tanınan Petersburg Mühendis Okulu’na gönderildi. Arkadaşlarının, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için “Ateş Fedya” lakabını verdikleri Dostoyevski, Petersburg’ta zamanını kitap okuyarak, düşüncelere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek geçirdi. Babasının 1839’daki ani ölümünü burada öğrendi.

Eşinin ölümünden sonra kendisini içkiye daha çok veren babası Mikhail bu olayın ardından sahibi olduğu toprağa çekilmişti. Mikhail’in ölümünün sebebi tam olarak bilinmiyor. İddialardan biri, eşinin ölümünden sonra toprağına çekilen Mikhail’in buradaki köylülere çok kötü davrandığı ve onun kötülüklerine katlanamayan köy halkının en sonunda onu öldürdüğüdür. Bir başka iddia da Mikhail’in tamamen doğal sebeplerden öldüğüdür. Babasının ölümünü Petersburg’ta haber alan Dostoyevski, onun ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetlerinin ilkini hayatının bu evresinde geçirmeye başladı. Petersburg Mühendis Okulu’ndaki öğrenimini başarıyla bitirerek, asteğmen rütbesiyle Petersburg’taki İstihkâm Müdürlüğü’nde göreve verildi. Ancak bu görevi bir yıl sürdürebildi. Askerlikten nefret eden Dostoyevski görevinden istifa ederek yazarlığa başladı.

İlk yazarlık dönemi

Ordudan ayrıldıktan sonra kurgusal roman yazmaya başladı. Dostoyevski’nin ilk kitabı olan İnsancıklar (Bednye Lyudi) ilk olarak 1846 yılında yayımlandı. Dostoyevski, toplumunu acımasız kurallarında yaşlı bir adamın öksüz bir kıza duyduğu sevdayı iç dünyasındaki derin çatışmalarla işledi. Halkın sıcak ilgisiyle karşılanan bu kitap, eleştirmenlerden de övgüler aldı.[2] Ünlü eleştirmen Belinski, romanı okuduktan sonra Dostoyevski’ye gelecekte büyük bir yazar olacağına dair övgü dolu sözler söyledi. ŞairNikolay Neksarov, Dostoyevski hakkında “Yeni bir Gogol doğdu” diye konuştu. Yazarlıkta ün sağladıktan sonra 1846 yılında Gogol esintileri bulunan kitabı Öteki (Dvoynik) yayımlandı. Yazar bu romanda, kendini ortadan kaldırmaya çalışan benzeriyle sürekli çatışma halinde bulunan bir memurun hikâyesini anlattı. Bu romanda ele aldığı çift kişilik temasını daha sonra bazı romanlarında kullansa da roman, Belinsky dahil hiçbir eleştirmence beğenilmedi. Eleştirmenler romanı sıkıcı buldu ve alay etti.

1847 yılında ise Ev Sahibesi (Hozyayka) isimli romanı yayımlandı. Dostoyevski bu eseri ile de beklediği övgülerin aksine olumsuz eleştiriler aldı. Dostoyevski, ruhsal çöküntüye düştü ve üzüntüden hasta oldu. Ancak yazarlığı bırakmayan Dostoyevski, 1848 senesinde Beyaz Geceler (Belıye Noçi) ve Bir Yufka Yürekli (Slaboye Serdtse) adlı kitapları yayımlattı. Bir Yufka Yürekli, yazara itibarını yeniden kazandırsa da beklediği başarıyı elde edemeyen Dostoyevski’nin umudunu kırdı. Yazarlıkta umudunu kırılan Dostoyevski, politikayla ilgilenmeye başladı ve genç liberallerin (Tetrashevski) grubuna girdi.

Sibirya’ya sürgün

Dostoyevski, 23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan Dostoyevski, sekiz ay hapisanede yattıktan sonra diğer dokuz komplocu ile idam edilecekleri yere götürüldü. Tam kurşuna dizilmek üzerelerken af kararı çıktı. İdam cezası, dört yıl kürek ve altı yıl adî hapis cezasına dönüştürüldü. Sibirya’daki Omsk Kalesi’ne sürüldü. Suç ve ceza kavramları ile en yoğun şekilde burada tanıştı.Kürek mahkûmu olduğu süre içinde, kolları damgalandı, kafası tıraş edildi ve taş kırdı. Sara nöbetleri yüzünden birçok kere hastaneye kaldırıldı. Burada geçirdiği yıllar İncil’i ve mahkûmlardaki gönül zenginliğini keşfetmesine olanak sağladı.

Sürgünde geçirdiği dört senenin ardından 1854 yılında kürek cezasından kurtularak er rütbesi ile kışla hizmetine verildi. Semipalatinsk’te zorunlu ikamete mahkûm edildi. Burada bulunan Alayın Yedinci Hat Taburunda beş yıl görev yaptı. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılınınŞubat ayında, veremli ve dul Maria Dmitrievna Isayeva ile, subay kocasının ölümünden sonra evlendi. Dostoyevski, Isayeva ile ona acıdığı için evlendi.

İkinci yazarlık dönemi

Dostoyevski - 1863

Dostoyevski – 1863

1859’da ordudan terhis edilerek Moskova dışında küçük bir yerde kalmaya zorlanan Dostoyevski, özgürlüğüne kavuştuktan sonraPetersburg’a döndü. Kardeşi Mihail ve arkadaşı N.N. Strahov ile birlikte Vremya (Zaman) ve sonra da Epoha (Dönem) adlı dergileri hazırladı. Bu dergilerde Slavcı düşünceyi savunduğunu belirten yazılar yazdı. Ezilenler (Unijenniye i Oskorblyonniye) ve Ölü Evinden Anılar (Zapiski iz Mertvogo Doma) ile kendinden söz ettirdi. 1863 yılında arzuladığıAvrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar borçları yüzünden sıkıntıya düşen ve yayımcılardan yazmadığı romanların avanslarını alarak yaşayan Dostoyevski,Yeraltından Notlar adlı yapıtı 1864 yılında yayımlandı. Romanda bir zihnin derinliklerine indi. Suç ve Ceza (Prestuplenie i Nakazanie) ve Kumarbaz (İgrok) adlı yapıtları1866 yılında yayımlandı. Dostoyevski, Suç ve Ceza‘yı 1858 yılında Semipalatinsk’te bulunduğu zaman Roussky Slovo dergisi için uzun bir hikâye olarak tasarlamıştı. Bunun nedeni, Sibirya’dan ayrılana dek roman yazmama kararı almasıydı. Dostoyevski, kardeşi Mihail’e gönderdiği bir mektupta kitap hakkında

“Konusu gerçekten çok güzel. Kahramana gelince, bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi. Ama bugünün Rusyasına bakacak olursak, böyle bir kişi karşımıza sık sık çıkmaktadır. Bu sonuca halkın kafasını yeni fikirleri anlayarak vardım. Öyle hissediyorum ki, yeni fikirler ve görüşlerle döndüğüm zaman, romanımı genişletmekte başarılı olacağım. Kişi aceleye gelmemelidir dostum. Ve insan iyi olanın dışında hiçbir şey yapmamalıdır. “diye yazdı.

Dostoyevski'nin ikinci eşi Anna

Dostoyevski’nin ikinci eşi Anna

Dostoyevski, bu eserinde bir Rus aydını olan Raskolnikov’un kendi doğrusu adına işlediği cinayetleri ve vicdanıyla hesaplaşmasını konu edindi. Yazar, küçük bir otel odasında ve kötü bir ekonomik durumla yazdığı Suç ve Ceza‘yı 1866 yılında tamamlamıştı. Dostoyevski’nin yazdığı Budala (Idiot) eseri 1866, Ebedi Koca (Veçnıy Muj) 1870,  Ecinniler (Besı) 1872 yılında yayımlandı. Bütün bu başyapıtlar birbirinin izledi. Karısı öldükten sonra sekreteri Anna Grigoriyevna Snitkina ile evlendi.[9] Yeniden borçlanan ve kumaranelerde dolaşmaya başlayan Dostoyevski, bir kız çocuk sahibi oldu. Ancak kızı fazla yaşayamadı ve doğduktan kısa süre sonra öldü. Dostoyevski de bu yüzden büyük bir sarsıntı geçirdi. 1875’te Delikanlı (Podrostok), 1876’da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik Pisatelya) ve 1879’da Karamazov Kardeşler (Bratya Karamazovi) adlı romanları yayımlandı. Hayatı boyunca eserlerinde işlediği temaları yeniden ele aldığı, insan duygularının derinliğine inen eserler yazan Dostoyevski, Karamazov Kardeşler‘de Ivan ve Alyosha Karamazov adlı karakterler için filozof Vladimir Sergeyevich Solovyov’dan ilham aldı  Zosima ve Alyosha’nın öne çıkacağı Bir Büyük Günahkarın Yaşamı adlı eseri tamamlayamadı.1881 yılının Ocak ayında bir ciğer kanaması geçirerek yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasında yürüdü.[

Temalar

Dostoyevski, beğeniyle karşılanan ilk romanı İnsancıklar‘dan sonra yazdığı Öteki ve Ev Sahibesi ile olumsuz yorumlar aldı ve depresyona girdi. Ancak yazar, kendisini ruhsal çöküntüye götüren düşüncelerden uzaklaşmayı bildi. Dış dünyadan kopan zihninin parçalanışını kendi çözen yazarın eserlerindeki ruhbilimsel açıdan en zengin tema da çift kişilik temasıdır. Kendini ortadan kaldırmaya çalışan benzeriyle sürekli çatışma hali içerisinde bulunan bir memuru anlattığı Öteki adlı yapıtında daha sonra da işleyeceği bir tema olan çift kişilik temasını işlemişti.[11]

Ellili yaşlarında içine bazen bir karamsarlık ve ağırlık çöken Dostoyevski, bu durumu ikinci eşi Anna Grigoriyevna Snitkina’ya “Sanki bir suç işlemişim gibi bir çeşit sebepsiz hüzün ve keder içindeyim” diye açıklamıştı. Ecinniler‘de Stavrogin’i bir çocuğa tecavüz ettirmiş olması yüzünden de kendini hep suçlamıştı.

Dostoyevski kendi çocukluğunda, annesine acı çektirmesinden, sürekli sarhoş olmasından ve hizmetkârlara kötü davranmasından dolayı babasından nefret ediyordu. Eserlerinde kullandığı, kaderine boyun eğen ve uysal kadın örneğini kendi evinde; annesinde gördü. Kadının alttan alması, erkeği daha da kızdırmaktan başka bir işe yaramayacağını görmüştü. Çok duyarlı biri olan Dostoyevski, bu yüzden babasına kin besliyordu. Babasının ölümünü haber aldığında, “Babamın ölümünde benim hiçbir suçum yok, ama bu öldürmenin kefaretini ödemeye hazırım, çünkü içimden onu öldürmek geçiyordu” diyerek Karamazov Kardeşler adlı romanında yer alan Dimitri Karamazov’un tepkisinin benzerini gösterdi. Dostoyevski, babasının ölümünü istediğini düşünerek depresyona girdi. Bazı yazarlara göre de ilk sara nöbetlerine de bu düşünce sebep oldu. Sigmund Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefrete ve bunu izleyen suçluluk düşüncesine dayanarak Dostoyevski’nin hastalığının sinirsel kökenli olduğunun ortaya çıkardı.

Andre Gide, Ezilenler adlı romanın, aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllüğünse kutsallaştırdığı fikriyle dolu olduğunu söylemişti. George Steiner ise Charles Dickensvari bir havanın olduğunu söylediği Ezilenler‘de bulunan temanın Ebedî Koca‘da, Ecinniler‘de ve Karamozov Kardeşler‘da da yer aldığını söyledi. Nicholas Berdyaev, Dostoyevski’nin bütün yaratıcı gücünü insana ve insanın kaderi temasına adadığını, bunun da onu ölümsüz kılmaya yettiğini belirtti.

Devlet aleyhinde bir komploya katıldığı iddiası ile tutuklandıktan sonra sekiz ay hapisanede kalan Dostoyevski, suç ve ceza kavramlarıyla en yoğun şekilde burada karşılaştı. İdam edilmek üzereyken affedildi. Cezası dört yıl kürek ve altı yıl adî hapse dönüştürüldü. Dört yılın sonunda er rütbesi ile kışlaya verildi ve 1859 yılında terhis edildi. Suç ve Ceza adlı eserini 1858 yılında oluşturmaya başladı. Bu eserinde ahlak kavramını vesiyaseti harmanladı. Dostoyevski, bu romanda sadece Rus halkını değil, tüm insanlığı tehdit eden bir kısır döngüden kurtulmanın gerçekleşebileceğini vurguladı. Yazar, John Stuart Mill’in ekonomik refah için biresel bencilleşmeyi öneren kuramını Semyon Zaharoviç Marmeladov’un ağzından eleştirdi.

Dostoyevski, düşünce ve sanat deneyimini sürekli olarak arttırdı. Tanrı’dan, ateizmden, kötülükten, özgürlükten söz eden roman karakterleri, gerçekte aynı bilincin farklı anları gibidir. Bu karakterler aracılığıyla Dostoyevski, cinleri ruhundan uzaklaştırır. Bakış açısı değişmekle beraber eserleri, gerçeğin hep aynı çoşkulu ve acı veren arayışı içerisindedir.

Eserleri

Fyodor-Dostoyevski

Romanlar

  • (1846) Bednye lyudi (Бедные люди); Türkçe yayım adı: İnsancıklar
  • (1846) Dvojnik (Двойник. Петербургская поэма); Türkçe yayım adı: “Öteki”
  • (1849) Netochka Nezvanova (Неточка Незванова); Türkçe yayım adı: Netochka Nezvanova
  • (1861) Unizhennye i oskorblennye (Униженные и оскорбленные); Türkçe yayım adı: Ezilmiş ve Aşağılanmışlar
  • (1862) Zapiski iz mertvogo doma (Записки из мертвого дома); Türkçe yayım adı: Ölüler Evinden Anılar
  • (1864) Zapiski iz podpolya (Записки из подполья); Türkçe yayım adı: Yeraltından Notlar
  • (1866) Prestuplenie i nakazanie (Преступление и наказание); Türkçe yayım adı: Suç ve Ceza
  • (1867) Igrok (Игрок); Türkçe yayım adı: Kumarbaz
  • (1869) Idiot (Идиот); Türkçe yayım adı: Budala
  • (1872) Besy (Бесы); Türkçe yayım adı: Ecinniler
  • (1875) Podrostok (Подросток); Türkçe yayım adı: Delikanlı
  • (1881) Brat’ya Karamazovy (Братья Карамазовы); Türkçe yayım adı: Karamazov Kardeşler

Kısa Öyküler

  • (1847) Roman v devyati pis’mah (Роман в девяти письмах); Türkçe yayım adı: Dokuz Mektupları Romanı
  • (1847) “Gospodin Prokharchin” (Господин Прохарчин); Türkçe yayım adı: “Mr. Prokharçin”
  • (1847) “Hozyajka” (Хозяйка); Türkçe yayım adı: “Ev Sahibesi”
  • (1848) “Polzunkov” (Ползунков); Türkçe yayım adı: “Polzunkov”
  • (1848) “Slaboe serdze” (Слабое сердце); Türkçe yayım adı: “Bir Yufka Yürekli”
  • (1848) “Chuzhaya zhena i muzh pod krovat’yu” (Чужая жена и муж под кроватью); Türkçe yayım adı: “The Jealous Husband” Kıskanç Koca
  • (1848) “Chestnyj vor” (Честный вор); Türkçe yayım adı: “An Honest Thief” Namuslu Bir Hırsız
  • (1848) “Elka i svad’ba” (Елка и свадьба); Türkçe yayım adı: “A Christmas Tree and a Wedding” Bir Noel Ağacı Ve Düğün
  • (1848) Belye nochi (Белые ночи); Türkçe yayım adı: Beyaz Geceler
  • (1857) “Malen’kij geroj” (Маленький герой); Türkçe yayım adı: “Küçük Kahraman”
  • (1859) “Dyadyushkin son” (Дядюшкин сон); Türkçe yayım adı: “Amcanın Rüyası”
  • (1859) Selo Stepanchikovo i ego obitateli (Село Степанчиково и его обитатели); Türkçe yayım adı: Stepançikovo Köyü
  • (1862) “Skvernyj anekdot” (Скверный анекдот); Türkçe yayım adı: “Tatsız Bir Olay”
  • (1865) “Krokodil” (Крокодил); Türkçe yayım adı: “Timsah”
  • (1870) “Vechnyj muzh” (Вечный муж); Türkçe yayım adı: “Ebedi Koca”
  • (1873) “Bobok” (Бобок); Türkçe yayım adı: “Bobok”
  • (1876) “Krotkaja” (Кроткая); Türkçe yayım adı: “Uysal Bir Ruh”
  • (1876) “Muzhik Marej” (Мужик Марей); Türkçe yayım adı:Köylü Marey
  • (1876) “Mal’chik u Hrista na elke” (Мальчик у Христа на елке); Türkçe yayım adı: Mesih’in Noel ağacı Boy de
  • (1877) “Son smeshnogo cheloveka” (Сон смешного человека); Türkçe yayım adı: “Bir Adamın Düşü”

Kurgusal olmayan eserler

  • Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları (1863)
  • Bir Yazarın Günlüğü (Дневник писателя) (1873–1881)

 

 

Kayaklar : Wikipedia.org

                    narteks.net

 

Endonezya’da 19. yy’da bulunan, yüz binlerce yıl öncesinden kalma midye kabuğu üzerinde, insan eliyle yapılmış ilk sanat eseri olabileceği düşünülen izler bulundu.

en-eski-sanat-eseri en-eski-sanat-eseri-2

Bilim insanları modern insanın atasına ait en eski sanat eserinin bulunmuş olabileceğini açıkladı. Endonezya’nın Cava adasında bulunan ve 430 ila 540 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen deniz kabuğu üzerinde zik zak şeklinde şekiller tespit edildi. Araştırmacılar, deniz kabuğu üzerindeki oymanın modern insanın ataları tarafından yapılan ilk sanata işaret ediyor olabileceğini belirtti.

Hollanda’nın Leiden Üniversitesi’nden Josephine Joordens, Homo erectus tarafından yapılan M şeklindeki zik zakların ve çiziklerin ne amacı taşıdığını henüz bilmediklerini, ancak türün sandıklarından daha akıllı olabileceğini ifade etti. Joordens, “Modern insanlar olarak yok olan diğer tüm insan türlerini daha aptal sanıyoruz. Ancak böyle olduğunu düşünmüyorum… Atalarımızın yeteneklerini daha iyi anlamaya çalışmalıyız” yorumunda bulundu.

Hollanda’nın Naturalis müzesinde bulunan, 1890’larda Endonezya’dan çıkarılmış 166 deniz kabuğu üzerinde yapılan incelemeler, kabukların yüzeylerinin keskin hale getirilerek kesme veya kazımak için kullanılmış olabileceklerini gösterdi. Üzerinde çizikler bulunan kabuğun ise bir köpekbalığı dişiyle işlendiği düşünülüyor. Yüz binlerce yıl önce koyu bir yüzeye sahip olan kabuğun üzerinde, çiziklerin beyaz izler bıraktığı tahmin ediliyor.

Merak ile gelen bulgu

Homo erectus’un taş aletleri kullanmakta yetenekli oldukları bilinmesine rağmen, Endonezya’da geçmişte yapılan araştırmalar az sayıda antik taş eşya ortaya çıkarmıştı. Joordens, deniz kabuğu üzerindeki çiziklerin önemli el becerisi gerektirdiğini belirterek Homo erectus’un taş dışında kabukları da kullanabildiğini anladıklarını söyledi.

Homo erectus türünü keşfeden Hollandalı araştırmacı Eugene Dubois, 19. yy’da maymundan insana geçiş yaptığına inandığı bir türe ait deliller bulmak için koloni halindeki Endonezya’ya gitmişti. 1891 yılında ‘Cava Adamı’ adını verdiği ve 1,9 milyon ile 100 bin yıl önce yaşamış insan türünü keşfetti. En son araştırmada kullanılan kabuklar da, kendi elleriyle toplandı.

Köpekbalığı dişi gibi sivri nesnelerle kabukların birçoğunda delik açtıkları belirlenen Homo erectus’un, yumuşakçalardan beslenmek için kolay bir yola başvurduğu anlaşıldı. Homo erectus, beslenmek için kullandığı deniz kabuklularını daha sonra eşya olarak da kullanıyordu. Birçok kabuğun kesici bir alet kullanılmak için işlendiğine dikkat çeken Joordens, ilk sanat eseri olabileceği düşünülen kabuğun ise ne anlam taşıdığını anlamanın çok güç olduğunu belirtti.

Joordens, Cava’daki kazı alanı Trinil’de bulunan kabuğun sırrını çözmek için, “O günlerde Homo erectus’un aklından ne geçtiğini anlamamız gerekiyor” ifadesini kullandı. Bilim insanları, Endonezya’daki yaşama şekilleri araştırılarak Homo erectus hakkında daha birçok bilgiye ulaşabileceklerini belirtti.

Kaynak: Livescience ve Al Jazeera

Toplumlar ve yaratılan uygarlıklar varolduğu çağı değiştirdiği gibi geleceği de değiştiriyor. Medeniyetler doğar, büyür, ölür gibi değişim süreçleri adeta bu toplumlar için bir istisna oluşturuyor. İnsanlar, içinde yaşadığı toplumun ayak izlerini bir noktaya kadar geriye götürebiliyor fakat daha sonrasıyla pek ilgilenmiyor. Meraklıları için bu izleri biraz daha geriye götürmekte fayda var.

Yazan: Volkan TORUN

sümertablet

 

Sümerler şu andaki bilgilerimizle bu izleri geriye kadar götürebileceğimiz en son nokta olarak görünüyor. Sümerlerin medeniyetlere ilham verdiği ve etkilediği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bugün bizim kullandığımız dilin, sadece bir araya gelmiş harfler bütününden fazlası olmasını sağlayan, insanlar üzerinde doğrudan kullanımından çok daha fazla etki bırakan, duygularımızı, geçmişimizi daha iyi ifade eden atasözleri ve özdeyişler de Sümerler’in etkilediği diğer alanlardan sadece birisi.

Geçmişten bugüne insan, yaşadığı çağın getirdiği farklılıkların dışında, hala aynı insan. Doğal olarak da olaylara yönelik tepkileri benzer oluyor. Benzerliklere biraz daha yakından bakalım.

En Eski Metinler

sumer-yazisi

Arkeoloji bilimi oldukça dinamik. Her gün yeni buluşlara, değişmeye açık. Museviliğin kutsal kitabı olan Tanah’ın (Tevrat+Zebur),Ketuvim bölümünde bulunan “Süleyman Meselleri/Özdeyişleri” şimdiye kadar bilinen en eski atasözleri ve özdeyişleri barındıran derlemeler olarak biliniyordu. Bu derlemeler yerini Mısır hiyerogliflerine kaptırdı. Şu an ise 1934 yılında İtalyan Arkeolog Edward Chierra tarafından yayınlanan ve tarih olarak MÖ. 17 yy’ı gösteren, Sümerlere ait çeşitli atasözleri bilinen en eski derlemeler olarak literatürde yerini aldı. Bugün Pennsylvania Üniversitesi’nin müzesinde Nippur koleksiyonunda ziyaretçilerine açık.

Tabletlerde Neler Yazıyor?

Kral Listesi , Sümer Medeniyetinden kalma hükümdarlarının adlarını kayıt edildiği liste.

Kral Listesi , Sümer Medeniyetinden kalma hükümdarlarının adların kayıt edildiği liste.

Tabletlerde yazılanlara bakınca günümüzdeki atasözlerinin özelliklerine, kendi davranış biçimlerimize oldukça yakın olduğunu görürüz. Kelimelerimiz farklıdır ama anlatmak istediğimiz, yakındığımız konular aynıdır. Mesela günümüzde olduğu gibi Sümerler’de de yoksulluk içinde olanlar vardı. Onlar şöyle bir dörtlükle özetlenir:

Yoksul için, ölmek yaşamaya yeğdir;
Ekmeği varsa tuzu yoktur,
Tuzu varsa, ekmeği yoktur,
Eti varsa, kuzusu yoktur,
Kuzusu varsa, eti yoktur.

O dönemde borçlular,borçlarından “Borç alan yoksul dert alır” şeklinde bir özdeyişle yakınıyordu. Bu özdeyiş günümüzde söylenen “Aç kalmak borçlu olmaktan iyidir” veya “ Borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir” özdeyişleriyle de oldukça benzer.

İnsanların dış görünüşleri o zaman da belli konuların halledilmesinde, saygınlıkta oldukça önem arz ediyordu. Sümerler bu durumu “İyi giyimli insana bütün kapılar açılır” şeklinde ifade ediyordu. Bu da bugün halk arasında daha çok giyim-kuşam anlamında kullanılan “Dost başa düşman ayağa bakar” lafıyla karşılanıyor.

Evlilik konusuyla ilgili de Sümerli yazmanlar çeşitli yazılar kaleme almıştır. Sümerler de “zengin koca avcıları” gibi bir tanımlama kadınlar için yoktu fakat bunların yerine pratik zekalı hiç evlenmemiş kadınlar vardı. Evlenme çağı gelmiş, koca adayı beklenmekten usanmış genç kız artık ince eleyip sık dokumaktan vazgeçer. Duygularını şu şekilde ifade eder:

Oturaklı biri için mi,uçarı biri için mi,
Kime saklamalıyım aşkımı?

Anlaşılan o dönemde “evlenilecek/eğlenilecek eş” ayrımı toplumun bir kesiminde kendini gösteriyordu.

Kadının ve erkeğin toplumsal rolleri ile ilgili de ipuçları veren yazılar mevcut. Tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla erkekler o dönem de ev işlerine pek sıcak bakmayan taraf:

Karım tapınakta,
Anam ırmak kenarında,
Ben de burada açlıktan ölüyorum.

Gelin-kaynana ilişkisi o zamanlarda da oldukça problemli bir mesele gibi görünüyor. Bir erkek için neyin iyi neyin kötü olduğunu anlatan bu dizelerden rahatlıkla çıkarabiliriz:

Çöl matarası insanın hayatıdır,
Pabuç insanın gözüdür,
Karısı insanın geleceğidir,
Oğul insanın sığınağıdır,
Kız insanın kurtuluşudur,
Gelin insanın baş belasıdır.

Dostluk ve arkadaşlık kavramları da belirli çağrışımlara sahipti. Fakat dostluktan çok akrabalığın önemli olduğunu “kan sudan daha koyudur” sözünden ve de şu dizelerden anlıyoruz:

Dostluk bir gün sürer,
Akrabalık hep devam eder.

Toplumdaki aceleci, hazırlıksız bir işe kalkışan insanlar için söylenen şöyle iki dize var:

Daha tilkiyi yakalamadan
Boynuna takacağı laleyi hazırlıyor.

Bu dizeler günümüzde kullanılan “Dereyi görmeden paçayı sıvamak” atasözünü hatırlatıyor.

Sümerler belirli medeniyete sahip olduğu gibi bu medeniyeti koruyacak askeri birikime de sahip olmanın önemli olduğuna inanıyorlardı ve şu sözlerle özetliyorlardı:

Donanımca güçsüz devlet,
Kapılarındaki düşmanı kovamaz.

Halk da bu durumdan nasibini almıştı. Onlar da her türlü tehlikeye karşı gözü açık olmanın gerekliliğini şu dizelerle dile getiriyorlardı:

Bir efendin olabilir bir kralın olabilir,
Ama asıl korkulacak adam vergi memurudur!

İnsanlık gelişim gösterse de bazı şeyler aynı kalıyor ve her medeniyet, her insan aidiyet duygusuyla beraber bazı şeyleri kendi içinde sınırlı tutuyor ve geçmişe uzanan bir halkanın zinciri olmaktansa zinciri yapan olmayı tercih ediyor.

Tabletlerin orijinallerinden bazı bölümler:

Kaynak : arkeofili

Her zaman olduğu gibi internette dolaşıp kitap, makale, yazı, tarih, haber gibi sizlerinde ilgisini çekeceği konuları araştırırken bir yazar dikkatimi çekti ve araştırmaya başladım. Öykü kitapları dikkat çekici fakat bir öyküye nedense takılıp kaldım. Özetini sizlerle paylaşmak istedim. Daha fazlası için elbette kitabı almalısınız.. İyi okumalar. Not: Öykünün sonunda yazarın özgeçmişini okuyabilirsiniz.

kitlesel hırsızlık

Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.

Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün – nasıl olduğunu kimse bilmiyor – dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini , ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı, ama hırsızlık etmeye eli varmadı.

Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu – dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler, öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar. Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar.

Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular.

Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler.

Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.

Yazar:  Italo Calvino kimdir?

02/01/1981. Italo Calvino, Italian writer.

(d. 15 Ekim 1923 – ö. 19 Eylül 1985) İtalyan yazar ve romancı.

talo Calvino, 15 Ekim 1923’de Küba’nin Santiago de las Vegas kentinde dogdu. Genç yasta Küba’dan italya’ya göç eden Calvino, kurmaca yazarliginin yanisira, Komünist Parti Üyeligi, Einaudi Yayinevindeki görevi, gazetelerle çesitli dergilerdeki yazilari araciligiyla, II. Dünya Savasi sonrasi Italyan kültürünün en önemli adlarindan biri oldu. Ilk yapitlarindan baslayarak Italya’nin en önemli yazarlari arasina giren Calvino, Italya’da birçok edebiyat ödülü kazanmis ve 1960 yilinda yayimlanan I nostri antenati (Atalarimiz) adli kitabinda yer alan fantastik öyküleriyle uluslararasi bir ün kazanmistir. 1950’lerde fantezi ve alegoriye yönelen Calvino, yazdigi üç anlatiyla dünya çapinda adini duyurdu: Ikiye Bölünen Vikont, Agaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Sövalye. Calvino’nun, bilinç akisi yöntemiyle yazdigi ve evrenle insanlarin yaratilisini konu alan Kozmokomik Öyküler’den, Marco Polo-Kubilay Han iliskisi çerçevesinde arzu, bellek, yasam, ölüm gibi temalari büyük bir incelik ve siirsellikle isledigi Görünmez Kentler’e; yazma ve okuma etkinligini, okurun anlati sanatiyla karmasik iliskisini ele aldigi Bir Kis Gecesi Eger Bir Yolcu’dan, Italyan masallarini derledigi ve kendisi açisindan bir tür anlatida ekonomiklik alistirmasi olan Fi-abe Italiane’ye (Italyan Masallari) birçok yapiti içeren yazarlik yasaminin son ürünü Amerika Dersleri’dir. Calvino, 19 Eylül 1985’de, geçirdigi beyin kanamasi sonucu Siena’da ölmüstür.

Tüm Eserleri;
Ağaca Tüneyen Baron
Amerika Dersleri
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
Gözlemci
İkiye Bölünen Vikont
Jaguar Güneş Altında
Kesişen Yazgılar Şatosu
Kozmokomik Öyküler
Palomar
Savaşa Giriş
Var Olmayan Şövalye
Zor Sevdalar
Karga Sona Kaldı
Sıfır Zaman
Marcovaldo Ya Da Kentte Mevsimler
Sen “Alo” Demeden Önce

Hergeçen gün büyüyen ve genişleyen İstanbul’da elbetteki çok eskilere dayanan semtler de var. Kimi zaman “ya! bu isim nereden geliyor acaba?” dediğimiz muhakak olmuştur buyurun bazı semtlerin adlarının nereden geldiğini okuyalım.

Bakırköy Özgürlük Meydanı

Bakırköy Özgürlük Meydanı

Acıbadem:

Eskiden geniş çayırların, bağların, bahçelerin ve koruların arasında Osmanlı saray mensuplarının, sultanların, şehzadelerin, paşaların köşklerinin bulunduğu Acıbadem, bugün yoğun yerleşme alanıdır. Bu yoğun yerleşme arasında, geçmişin izlerini taşıyan yapılar ve mekânlar vardır. Semtin Nişantaşı olarak bilinen kesimine II. Mahmud döneminde bir nişan taşı dikilmiştir. Padişahın, bugün yerinde bulunmayan kasrından bin adım uzaktaki bir yumurtayı vurduğu, bu nişan taşının da buraya dikildiği söylenir.

Acıbadem semtinin önemli tarihsel yapıları arasında, Abdülaziz Av Köşkü, İbrahim Ağa Camii, Ethem kaptan Camii, Faik Paşa Camii olarak da bilinen kare planlı ve tek minareli Acıbadem Camii, Acıbadem Çeşmesi, Ayrılık Çeşmesi sayılabilir.

Ahırkapı: 
Marmara Denizi’nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.

Aksaray:
Fatih’in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi’ndeki Aksaray’ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin
bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.

Arnavutköy:

Arnavutköy semti, sahil yolunda Kuruçeşme ve Bebek arasında kalmaktadır. Karşısında Kandilli ve Vaniköy bulunmaktadır. Arnavutköy’ün en eski adı Hestai’dir. Bizans döneminde Promotu ve Anaplus olarak da bilinirdi. Fatih Sultan Mehmet’in Arnavutluk ve Epir’e egemen olduktan sonra, 1486 yılında getirilen Arnavutların buraya yerleştirilmesinden dolayı bölge Arnavutköy adını almıştır.

Aşiyan: 

Kuş yuvası. Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret’in burada bulunan, Farsçada kuş yuvası anlamına gelen ‘Aşiyan’ isimli evinden alıyor.

Ayrılık Çeşmesi:

İstanbul’un Kadıköy ilçesi Rasimpaşa mahallesi sınırları içinde kalan tarihî bir yapı ve aynı zamanda bölgenin adıdır. İlk inşa tarihine ilişkin kesin bir bilgi olmamakla birlikte 17. yüzyılın başında Kızlarağası Gazanfer Ağa tarafından bir namazgâh ile birlikte yaptırıldığı sanılmaktadır. Çeşme üzerindeki kitabelere bakıldığında, daha sonraları çeşmenin 1741 yılında Kızlarağası Ahmet Ağa ve 1921-1922 yıllarında 5. Mehmet’in torunu Düriye Sultan tarafından olmak üzere iki kez tamir ettirildiği öğrenilmektedir. Kimi kaynaklar çeşmenin geçmişini Bizans dönemine kadar dayandırmaktadır

Çeşmenin adının kökeni konusunda kesin kabul görmüş yazılı kaynak yoktur. Fatih Sultan Mehmet döneminden sonra doğu yönüne sefer düzenleyen Osmanlı padişahlarının son sefer hazırlıklarının tamamlandığı ve yola koyulmak için toplandığı yerin çeşmenin de içinde bulunduğu eski İbrahimağa Çayırı olduğu bilinmektedir. Ayrıca Mekke’ye gitmek üzere yola çıkan Hacı kafileleri ve Surre Alayları’nın da burada toplaşıp uğurlandığı  bilinmektedir. Rivayete göre şehirden ayrılan kafileler son olarak buradan uğurlandığı için çeşmenin adı Ayrılık Çeşmesi olarak halk diline yerleşmiştir.

Bağdat Caddesi:

Ayrılık Çeşmesi bölgesinden sefere uğurlanan padişahlar içinde 4. Murat da vardır. Bağdat seferine giderken izlediği yola da halk Bağdat Yolu adını vermiş ve bugün hâlâ Bağdat Caddesi adı kullanılmaktadır.

Bağlarbaşı:

Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor.

Bakırköy:

Bizanslıların ‘Makri Hori’ dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince ‘Makriköy’ adını aldı. 1925’te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk’ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.

Bebek:

Rumeli Hisarı’nın yapımı ve İstanbul’un kuşatması sırasında Fatih, bu bölgenin kontrol edilme görevini Bebek takma adıyla anılan bölükbaşına vermiş. İsim oradan geliyor.

Beyazıt: 

Sultan II. Beyazıt’ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.

Bostancı: 
Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor.

Çatladıkapı: 
Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı
Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.

Çemberlitaş: 
Bizans’ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu’nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.

Çengelköy: 
Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.

Çıksalın:

Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hâkim olan bölgeye, halk arasında “çık, salın” denilmeye başlanmıştır.

Eminönü: 

Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi ‘Emin’lere aitti. Semt, adını burada bulunan ‘Gümrük Eminliği’nden alıyor.

Feriköy:

Çok değil, yüzyıl öncesine kadar, yerinde Aya Dimitri köyünün bulunduğu ve çoğunluğunu Rumların oluşturduğu bu küçük İstanbul yerleşiminin ormanlık bir araziye açılması, İstanbul’un namlı avcılarının gelip avlandığı avlak bir alana dönüşmesine neden olmuştur. Bu avcılardan biri de, İzmir ve İstanbul’un soylu lavantenlerinden, ticaretle uğraşan Fransız mösyö Ferry’dir. Galata’da ikamet eden Ferry, tatil günlerinde tüfeğini alıp Aya Dimitri’ye gider ve oradaki arazide sık sık avlanır ve sonunda bu güzel, küçük şirin köyde yalı-köşk yaptırmaya karar verir. Ferry’ler zaman zaman gelip kalırlar bu köşkte ve geçen zaman içinde o zamanın kimi gazete ve haberlerinde de yazılmış olduğu gibi Aya Dimitri adı, Mösyö Ferry’nin köyü diye anılmaya başlar. Feriköy’de, geçmişten günümüze kalmış tarihi mekanlar arasında Sokullu Mehmet Paşa’nın sadrazamlığı döneminde yapılmış 1570 tarihli Darüsaade Ağası Behram Çavuş Camisi, 1868 tarihli, 12 havariye adanan Dekema Apostoli Rum Kilisesi, 1861 tarihli Sırpots Vartanans Ermeni Kilisesi, Latin ve Protestan mezarlıkları bulunmaktadır. Protestan mezarlığı’nda yatan ünlü kişilerden biri de, kaleme aldığı İstanbul yazıları ve yayımladığı rehber kitaplarıyla tanınan eğitmen, arkeolog ve tercüman rehber Ernest Mamboury’dir. Yazın hayatı döneminde İstanbul’u kaleme almış bir başka İstanbul sevdalısı Salah Birsel de Feriköy’deki İslam Mezarlığı’nda yatmaktadır. Bir zamanlar Mösyö Ferry’nin küçük köyündeki 500 kişilik nüfus bugünün Feriköy’ünde 50 bine ulaşmış durumdadır.

Galata: 
Gala, Rumca da “süt” anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata’nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise
Italyanca ‘denize inen yol’ anlamına gelen ‘galata’ kelimesi düşünülerek bu isim verildi.

Göztepe:

İstanbul, Anadolu Yakasında, Kadıköy İlçesi sınırları içinde bulunan bir mahalledir. İsmini Merdivenköy, Şahkulu Dergahının şeyhi olan Gözcü Baba’nın gözetleme yaptığı bölgeden almıştır.

Peki Gözcü baba nereyi gözetliyordu?

Şuan dergahın binası olan yapının olduğu bölgede Bizans döneminde Bizans imparatoru Andronikos’un av köşkü vardı. Orhan Gazi’nin İzmit’i fethinde barış antlaşması bu köşkte imzalanmıştır. Barış şartları arasında, “köşk”ün ahi tekkesi olarak kullanılması da vardı. Köşk, Türk egemenliği altında olduğu dönemlerde uzun yıllar Bektaşi kültürünün yaşatılması amacıyla Bektaşiler tarafından kullanılmıştır. Çelebi Sultan Mehmet zamanında tekkenin ahi baba şeyhlerine Bizans’ı gözetleme görevi verilmiştir. O dönemden sonra ahi baba şeyhlerine gözcü baba denmeye başlanmıştır. Yakın zamana kadar buradaki taş binada tekkenin şeyhleri oturmuştur. Son sahibi Hasan Tahsin baba’dır. Şu anda Şahkulu Sultan Dergahı olarak Alevi Cemaati ve Kültürü’nün yaşatıldığı merkezlerden biridir.

Horhor:

Fatih’te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, “Buraya bir çeşme yapın baksanıza ‘hor hor’ su sesleri geliyor” der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.
Okmeydanı: Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.

Kadıköy:

Futbolun mabedi olan ilçe  Zamanın musiki üstadı Sine Kemani Nuri Bey’in anlatışına bakılırsa, futbola meraklı ilk Türk gençleri bir kulüp kurmağa, daha bir derli toplu birleşmeye karar vermişler. Çok geçmeden arzularını yerine getirmiş, elbiseyi de seçmişler; gömleğin göksü, yakası, kol kapakları beyaz, öbür tarafları kırmızı, pantolon keza beyaz. Kuşdili Papazın çayırlarında kendi aralarında maçlara girişmişler. Moda’daki İngilizlerden, Rumlardan mürekkep (oluşan) takımın derecesine erişmek, onları yenmek baş emelleri(en büyük arzuları). Eski cimnastikçi ve idmancılardan Sine Kemani Bay Nuri’nin rivayetine göre, ilk oynayanları sayalım: Kendisi(Nuri Bey), Emced Bey, Mehmet Ali ve kardeşi Neşet Beyler, Reşat Danyal Bey, Hafız Mustafa, Topçu zabiti Cevdet Bey, Eşref Bey, Hüsnü Paşa zade Bahriyeli Fuat Bey, Mekteb-i Sultani’li Daniş, Tahsin (Şair Tahsin Nahit) Bey, Sarı Şevki.

Karagümrük:

Bizans surlarının girişlerinden biri olan Edirnekapı’nın hemen altında olan Karagümrük semtinin adı, Osmanlı zamanında burada bulunan gümrükten gelmektedir.

Kurtuluş:

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Sakız Adası’ndan getirilen göçmenlerin yerleştirilmesi ile yerleşim bölgesi haline gelmeye başlamıştır. Kurtuluş semti, eskiden “Tatavla” ismiyle anılırmış. Tatavla; Rumca “ahır” anlamına gelen, “Ta Tavla”dan türeyerek konulmuş. O dönemlerde sarayın ahırlarının ve otlaklarının bu bölgede bulunması bu ismi almasına sebep olmuş. 1929 yılında çıkan büyük yangından sonra semt, bugünkü “Kurtuluş” adını almış

Koşuyolu:

Acıbadem’in komşu semti Koşuyolu, Osmanlı saray mensuplarının at bindikleri, 1900-1920 yıllarında ise at yarışlarının düzenlendiği semttir.

Okmeydanı: 
Fetih Ordusu, kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.

Şişli:

Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve ‘Şişçilerin Konağı’nın zamanla değişikliğe uğrayarak ‘Şişlilerin
Konağı’ hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.

Şaşkınbakkal:
Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala “şaşkın bakkal” yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.

Sütlüce:

Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu.

Tahtakale:

Sözlük anlamı ‘kale altı’ olan Taht-el-kale’nin bozulmasıyla Tahtakale’ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.

Taksim: 

Osmanlı zamanında su kemerleriyle civar yerleşimlerdeki sular buraya getirilir ve buradan İstanbul’un semtlerine taksim edilirdi(dağıtılırdı). Osmanlı’dan önce Bizans’ın da aynı bölgeyi taksim noktası olarak kullanmış olma ihtimali yüksektir.

Teşvikiye:
Sultan Abdülmecit’in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve
Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeliyor.

Unkapanı:
Bazı satış yerlerinde Arapça’da ‘Kabban’ adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.

Üsküdar: 
Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar’a dönüştü.

Veliefendi: 
Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi’nin sahibi olduğu topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi’yle anılıyor.

Zincirlikuyu:

1870 yılında Sultan Aziz’in oğlu Veliaht Yusuf İzzettin Efendi için yaptırılan yazlık saray ile kurulan ve gelişmeye açılan semt. Veliahtın, adı geçen köşkte 1917 de bileklerini keserek intihar etmesi ya da öldürülmesiyle adı uğursuz semte çıkan yer konut alanı olarak fazla gelişmemiş ve bu sebepten dolayı mezarlık Yusuf İzzettin Efendi’nin av köşkünün bahçesine kurulmuştur. Av köşkü ise halen yapı meslek lisesi olarak kullanılmaktadır. Semtin adı köşkün hemen aşağısında bulunan ve bugün izi bile kalmayan kuyudan gelir.

Şimdilerde hiç bir izi kalmamış ama kendi zamanlarında bin yıllarca dünyaya hükmetmiş saklı medeniyetler. Elbette aşağıda saydıklarımızın dışında da medeniyetler var fakat bazıları neredeyse özel meraklılar ve ilgileri dışında pek bilinmiyor…

1  100

 

1- Vinka Medeniyeti

2 Vinka-Medeniyetijpg

İşte karşınızda hiç duymadığınız ama Avrupa’nın en eski tarih öncesi medeniyeti olan Vinkalar. Yaklaşık 1500 yıl bugünkü Sırbıstan ve Romanya topraklarında hüküm süren Vinkaların, milattan önce 5500 yıllarında kurulduğu tahmin ediliyor.

Haklarındaki ilk bulgulara 20. yüzyılda ulaşılan Vinkaların, metal işçiliğine ilgilerine, dünyanın ilk bakır işleyen medeniyeti olduklarına ve Avrupa’da ilk madencilik faaliyetlerini yürüttüklerine dair de güçlü kanılara varıldı.

Her ne kadar Vinka Medeniyeti’nin yazıyı kullandığına dair resmi bir bulgu olmasa da, yazı öncesi kullanılan sembollerin burada da yaygın olduğuna dair kanı uyandıran ve M.Ö. 4000 yılına tarihlenen birtakım taş tabletlere ulaşıldı. Bunların yanı sıra, bazı mezarlarda bulunan hayvan şekilli heykeller, Vinkaların hem çocuklara hem de sanata karşı özel bir ilgilerinin olduğunu gösterir nitekilteydi. Aynı zamanda çok da düzenli bir medeniyet kuran Vinkaların şehirlerinde çöp toplama alanları ve mezarlıklar bulunuyordu.

2-Harappan (İndus Vadisi) Uygarlığı

3 Harappan-İndus-Vadisi-Uygarlığı

İndus Vadisi Uygarlığı ya da Harappa Uygarlığı, İndus vadisinin bel kemiğini oluşturduğu çok geniş bir bölgeye yayılmış, Güney Asya’daki en eski kent uygarlığıdır. MÖ 3300 yılları dolaylarında bir kent uygarlığı şeklini aldığı kabul edilmektedir. Uygarlığa ilişkin ilk arkeolojik buluntular, 1921 yılında Pakistan’ın Pencap eyaletinde Harappa ve 1922 yılında Sind eyaletindeki Mohenco-daro antik yerleşimlerinde bulunmuştur.

Bu iki kentin dışında yüzün üstünde kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus Uygarlığı’nın 250-500 kadar karakterden oluştuğu sanılan yazı dili henüz çözülememiştir.

İndus Irmağı’nın verimli ovalarında taşkınları önleyecek, daha verimli tarım yapılmasını sağlayacak teknikleri geliştiren uygarlık, İndus Vadisi boyunca yayılmıştır. Ağırlıklı olarak buğday, arpa, bezelye, pamuk ve susam tarımı yapılmaktadır ve kedi, köpek, sığır, kümes hayvanları, manda, domuz ve deve evcilleştirilmiştir. Fildişi takılardan, filin de evcilleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Arkeolojik bulguların büyük bir bölümü, ince işlemeli mühürlerdir. Mühürlerde insan, hayvan ve Şiva figürleri kullanılmıştır. Bulgular, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarıyla ticari ilişkilerde bulunulduğunu göstermektedir.

Uygarlık, MÖ 2. binyıl ortalarında kentlere saldıran Ari kabilelerce yıkılmıştır.

3-Norte Chico Uygarlığı

4 Norte-Chico-Uygarlığı

Modern Peru’nun kuzey sahillerinde yeşeren Norte Chico uygarlığı, M.Ö. 3000 yıllarında bugünkü Peru civarlarında Amerika kıtasının en sofistike medeniyetini kurmuştu. Bu uygarlığın, 1200 yılın ardından M.Ö. 1800 yıllarında gerilemeye başladığı sanılıyor. En net arkeolojik verilere ulaşılan kazı yeri olarak ise Supe Vadisi’ndeki Caral bölgesi olarak kabul görüyor.

Günümüz Peru’sunun olduğu alanda 20’den fazla büyük şehir kuran Norte Chicolular, gelişkin bir mimari ve tarım bilgisine de sahiptiler. Kurdukları inanılmaz karmaşık sulama sistemleri, o dönemlerde Amerika kıtasının başka hiçbir yerinde rastlanmayan bir yöntemle inşa edilmişti.

Norte Chico’nun bir medeniyet olarak kabul görüp görmemesi üzerine de bir tartışma bulunmaktadır. Bu her ne kadar aynı zamanda “medeniyet” tanımına dair bir tartışma da olsa, genellikle sanat formu veya şehirleşme olarak kabul edilen bulgular, bu konuda aydınlatıcı olarak kabul ediliyor; ki bu ikisi de Norte Chico’da bulunmuyor. Bu tartışmayı akademisyenlere bırakacak olursak, Norte Chico’nun kendinden sonra gelen Güney Amerika uygarlıklarına çok çeşitli konularda öncülük yaptığını kesinlikle söyleyebiliriz.

 4-Elam Ülkesi
5 Elam-Ülkesi

Elam Ülkesi, bugünkü İran topraklarının çoğu ve bir kısım Irak toprağında yeşeren bir uygarlıktı. Dünyanın da en eskilerden biri olan bu uygarlık, İran topraklarındaki en eski medeniyettir. Sümer ve Akat uygarlıklarıyla yakın komşu olan Elamlılar, kendilerine özgü bambaşka bir dil kullanıyorlardı.

Her ne kadar en az 1000 yıl bölgede varlıklarını korumuş olsalar da, bugün onlara dair bilgimiz çok çok az. Bunun en büyük sebebi de Elam kültüründe yazının bilgi toplama veya belgeleme aracı ya da edebi bir anlatım yolu olarak değil, sadece devlet büyüklerinin övüldüğü bir anlatım olarak kullanılmasıdır. Bu sebepten kendilerinden sonra gelen nesiller ve medeniyetler üzerindeki etkileri de çok azdır.

5-Dilmun Medeniyeti

6 Dilmun-Medeniyeti1

Dilmun uygarlığı, bölgede ilk izlerine milattan önce 4000 yıllarında rastlanan çok gelişmiş bir ticaret kolonisiydi. Sümer kaynakları, kentin bu uygarlığa ait çok zengin bir envanter kaynağı olduğunu gösteriyor. Antik kentin en önemli bölümüyse yapay tepelerin en üst kısmında yer alan ve yakın bir tarihe kadar Portekizliler tarafından kullanılmış olan göz kamaştırıcı tarihi liman.

Bahreyn’de bulunan Qal’at-al-Bahrain antik kenti, milattan önce 2300 yılında kurulmuş, bilinen en eski arkeolojik yerleşkelerden biri. İnsan eliyle oluşturulmuş yapay tepelerden meydana gelen kent, bölgedeki en önemli uygarlıklardan biri olan Dilmun uygarlığına da başkentlik yapmış.

6-Hatti İmparatorluğu

7 Hatti-İmparatorluğu

Hatti, MÖ 2500-2000/1700 yıllarında Anadolu’da yaşamış bir uygarlıktır ve hatta Anadolu Yarımadası’nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi’dir.

İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akkad sülalesi döneminde kullanılan bu adlandırma, MÖ 7. yüzyıl Asur yıllıklarında görüldüğü üzere, MÖ 630 tarihlerine değin süregelmiştir. Böylece Anadolu en az 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak tanındı. Bu ad o denli yerleşmişti ki Anadolu’da Hattilerden sonra yaşayan Hititler yaşadıkları ülkeden söz ederlerken, Hatti Ülkesi deyimini kullandılar. Bu ve bazı arkeolojik bulgular nedeniyle uzun yıllar boyunca Hititler ve Hattilerin aynı ırk ya da akraba ırklar oldukları varsayıldı.

Kültürel açıdan baktığımızda Anadolu Hatti sanatının Hititler tarafından alındığını ve köklü Hatti geleneğinin Hititler’de yaşadığını görürüz. Hatti yer isimleri, şahıs isimleri, efsaneleri Hitit kültüründe yer bulmuştur. Gerek Alaca Höyük gerekse son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar Hatti kültürünün gücünü ortaya koymaktadır. Anadolu’ya ne zaman geldikleri bilinmeyen, belki dağınık gruplar halinde gelmiş olan Hititler bu gücün bir parçası olmuşlardır.

7-Punt Ülkesi

8 Punt-Ülkesi

Kral Sahure’nin hükümdarlığından (İÖ yaklaşık 2450) III. Ramses zamanına kadar (İÖ yaklaşık 1170), en az bin üç yüz yıl eski Mısırlılar düzenli olarak Punt diye bildikleri bir bölgeye ticari seferler yapmışlardır. Punt’un Mısır’ın güneyinde bir yerde olduğu bilinmekteyse de çağdaş bilim adamları bunun tam yerini ve Mısır ticari heyetlerinin hangi kara ve deniz yolundan gittikleri konusunu uzun zamandır tartışmaktadırlar.

Punt Ülkesi ve halkı hakkındaki bilgimiz metinlerden ve resimlerden gelmektedir. Resimlerde çizilmiş sahneler ve kazınmış yazılar, tüccarların oraya altın, aromatik reçineler, ince tahtalar, fildişi ve vahşi hayvanlar (zürafa, maymun ve babunlar) gibi egzotik şeyler almak üzere gönderildiğini göstermektedir. Bazı Yeni Krallık tapınak ve mezarlarındaki resimlerde Puntlar, koyu kızıl tenli ve ince yüz hatlı insanlar olarak gösterilmiştir. Bunlar daha eski dönemlerden kalma resimlerde uzun saçlıyken, 18. Hanedan sonrasından başlayarak daha kısa saçlı olarak resmedilmişlerdir.

Punt, bir zamanlar günümüz Somali’si olarak düşünülmüşse de, artık Punt Ülkesi’nin, resimlerdeki ve rölyeflerdeki bitki ve hayvanların daha çok bulunduğu Güney Sudan’da ya da Etiyopya’nın Eritre bölgesinde olduğu iddia edilmektedir.

8-Hurri Uygarlığı

9 Hurri-Uygarlığı

Hititleri her yönden etkileyen bir diğer unutulmuş medeniyet ise Hurriler’di. Mezopotamya bölgesindeki bazı yer ve insan isimlerinin Hurri dilinde yazıldığına dair M.Ö. 3000 civarına tarihlenen kimi kayıtların ortaya çıkarılmasıyla, milattan önce 2000 dolaylarında Orta Doğu’nun büyük bir kesiminde hüküm süren Hurriler’in, bu tarihten önce de bölgede olduklarına dair kanılar giderek güçleniyor.

Bu medeniyete dair ulaşabildiğimiz tüm bilgilerin, komşu medeniyetler olan Sümer, Hitit ve Mısır’dan geliyor olması da bu konuda kafa karışıklıklarına yol açıyor.

En büyük şehirlerinden biri olan Urkeş, kuzeydoğu Suriye’de yer alıyordu ve Hurri dilinde yazılmış en eski tabletlerin yanı sıra ünlü “Louvre Aslanı” heykeli de burada bulundu.

9-Zapotekler

10 Zapotekler

Çoğu kişinin Mayalar ve Aztekler ile ilgili ufak da olsa fikri varken, Zapotek uygarlığı neredeyse tamamen unutulmuştur. Hem yazı hem de tarım alanlarında bölgelerinin lideri olan bu unutulmuş medeniyet, Kuzey Amerika’nın da ilk şehir devletlerinden biri olarak kabul edilen Monte Alban’ı kurmuşlardır. Milattan önce 5. yüzyılda bu şehir 25.000 dolaylarında bir nüfusa sahipti ve yaklaşık 1200 sene boyunca da ayakta kalmıştı.

Meksika ve Orta Amerika’yı savaş, diplomasi ve haraçlar yoluyla büyük oranda kontrolü altında tutan Zapotek medeniyetinin yok oluşuna dair pek bir bilgiye sahip değiliz ne yazık ki. Ancak en büyük şehirlerinin neredeyse hiç hasar almadan terk edilmiş olması, bize bu yok oluşun aniden gerçekleştiğini anlatıyor.

Zapotekler, günümüzde Meksika’daki bir etnik azınlık olarak varlıklarını sürdürmekte ve yaklaşık 400.000 kişi Zapotek dilini konuşmaktadır.

10-Nok Medeniyeti

11 Nok-Medeniyeti

İsimlerini, kültürlerine dair ilk kalıntıların bulunduğu Nijerya’daki bölgeden alan Nok Medeniyeti, yaklaşık 1200 yıl kadar Afrika’da yaşamış ve M.S. 200 dolaylarında da yok olmuştur.

İçinde bulundukları coğrafi bölgenin kaynaklarını, aynı onlardan önceki ve sonraki sayısız medeniyetin yaptığı gibi hunharca tüketen Nokluların sonunu bu tüketimin getirdiğine dair teoriler bulunuyor. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da Nok Medeniyeti’nin bölgedeki Yoruba ve Benin gibi diğer kültürleri oldukça fazla etkilediğidir.

En bilinen kültürel varlıkları, kilden ürettikleri heykeller olan Noklar, aynı zamanda demiri eritmeyi başaran ilk Afrika medeniyeti olma özelliğine de sahip. Ancak bunu kendilerinin bulmadığı ve Kartacalılardan öğrendikleri  düşünülmektedir, keza tarihsel olarak demirin eritilmesi bakırdan sonra gelir. Ayrıca bu topraklarda bakır eritildiğine dair hiçbir bulguya da rastlanmamıştır.

Kaynakça: dunyalilar.org

 

Sanatın bir çok işlevi olduğunu biliyoruz. Bazen geleceğe an bırakma, bazen kendini ifade, bazen içini dökme v.b. nasıl adlandırırsanız adlandırın insanlıkla beraber, görünürde hiç bir yaşamsal zorunluluk (!) olmadığı halde insanlar resim, müzik, heykel, dans, sözlü veya yazılı edebiyat ve daha pek çok dalda sanat eseri üretmişler. Hangi inanç ve kültürde olursa olsun sanatın var oluştan bu yana üretimini engellemek mümkün olmamıştır.

mağara dönemi

Her ne kadar bugün gazeteler düşen haberlere göre IŞİD veya daha öncesinde Afganistan’da El kaide veya daha başka toplumlarda birçok sanat dalı yasaklansa da sanatın varlığını kimse tamamen yok edemedi edemeyecekte. Bakalım sadece (!) yeme, içme, barınma, üreme ve hayatta kalma çabası içerisinde olan insanlar resim sanatına dair neler yapmışlar

1- Magura Mağarası (Bulgaristan)

1

 

Bulgaristan’ın Kuzeybatısında yer alan Magura Mağarası’ndaki bu çizimler günümüzden önce 8000 ila 4000 yıl öncesine tarihleniyor. Devasa mağarada, duvarlara çizilmiş en az 700 resim var. Dans eden ve avlanan insanlar, çeşitli vahşi hayvanlar bu tasvirlerden bazıları. Ayrıca bu resimlerin yarasa dışkısı ile çizilmesi de oldukça ilginç.

2- Eller mağarası (Arjantin)

2

Orijinal adıyla Cueva de las Manos, Arjantin’in güneyinde yer alıyor. Duvara betimlenen çizimlerin günümüzden önce 13.000 ila 9.000 yılları arasına tarihlendiği düşünülüyor. Mağara, ismini duvardaki el şablonlarından alıyor. Duvardaki ellerin genellikle sol el olması, ressamların sağ ellerinde püskürtme boruları tuttuklarını düşündürtüyor.

3- Bhimbetka (Hindistan)

3

Bhimbetka, Hindistan’ın merkezinde bulunan ve 600’den fazla resim olan bir mağara. Resimlerden en eskisi ise 12.000 yıl öncesine tarihleniyor. Genelde kırmızı ve beyaz boyalardan yapılmış fakat zaman zaman yeşil ve sarı renkler de görülüyor. Resimlerde mağarada yaşayan insanların hayatları tasvir edilmiş. Bunların yanı sıra, kaplanlar, aslanlar ve timsahlar gibi hayvanlar da resmedilmiş.

4- Serra da Capivara (Brezilya)

4

Serra da Capivara, Brezilya’da yer alan ve içinde birçok kaya sığınağı bulunan bir ulusal park. Resimlerin tarihleri 25.000 yıl öncesine kadar gidiyor. Ritüel sahneleri, avlanma sahneleri ve hayvanlar resmedilmiş. Resimlerin kabul edilen tarihi şu an için bir tartışma konusu çünkü insanların o bölgede yaşadığı zamanla çatışıyor.

5- Las Gaal (Somali)

5

Las Gaal, Somali’de bulunan dev bir mağara kompleksi. Buradaki mağara sanatının, Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bölgenin en erken örneklerini oluşturduğu düşünülüyor. Günümüze kadar oldukça iyi korunarak gelen çizimlerde, tören cübbesi içinde inekler, insanlar, zürafalar ve evcilleştirilmiş köpekler betimlenmiş.

6- Acacus Dağları (Sahra Çölü)

6

Sahra Çölü’nde bir dağ dizisi. 14.000 yıl öncesine dayanan kaya sanatlarıyla ünlü. Buradaki çizimler oldukça ilginç çünkü çizimlerde yer alan ormanlara ve göllere bakıldığında bölge daha yağışlı bir yer gibi gösterilmiş.

7- Chauvet Mağarası (Fransa)

7

Fransa’nın güneyinde yer alan Chauvet Mağarası’ndaki çizimler 32.000 yıl öncesine kadar gidiyor. Mağara adını, 1994’te burayı keşfeden Jean-Marie Chauvet’den alıyor. Mağara, en önemli tarih öncesi sanatlarından biri olarak gösteriliyor ve 2014’te UNESCO tarafından Kültürel Miras Listesi’ne alındı.

8- Kakadu Kaya Çizimleri (Avustralya)

8

Avustralya’nın kuzeyinde yer alan Kakadu kaya çizimlerinden bazıları 20.000 yıl öncesine tarihleniyor. Kakatu Ulusal Parkı, Abarjin kaya sanatının büyük bir miktarını içeriyor. Bölgede neredeyse 5000’i aşkın sanat alanı bulunmuş durumda.

9- Altamira Mağarası (İspanya)

9

İspanya’nın kuzeyinde bulunan mağarada bulunan çizimler, ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfedilebilmiş. Resimlerin oldukça yüksek kalitede ve iyi korunmuş olması tarihlendirmesini sorgulatmış olsa da daha sonra tarihlendirmesi kanıtlanmış.

10- Lascaux Mağarası (Fransa)

10

Fransa’nın güneyinde yer alan mağaradaki resimler 17.000 yaşında ve içlerinden bazıları dünyadaki en ünlü mağara sanatı oalrak kabul ediliyor. En ünlüsü ise “Boğaların Büyük Salonu” isimli resimdir. Bu resimde boğalar, atlar ve geyikler bulunur. Mağara şu anda ziyaretlere kapalıdır fakat ziyaretçiler için bir kopyası yapılmıştır.

11- Sulawesi Adası (Endonezya)

11

Endonezya’nın Sulawesi Adası’nda bir mağarada bulunan kaya resimlerinden olan el şablonları 40.000 yıl öncesine tarihleniyor. Domuzlar ve el şablonları resmedilmiş.

Kaynak : arkeofili.com

Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslam, Hıristiyan, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir.

türk mitolojisiı

Aşağıda, Altay Türkleri’ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları, okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan, Kuday ve Kurbustan adlarını taşırken, ikinci efsanede Ülgen, Bay-Ülgen adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.

Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri’nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös’tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.

İran mitolojisinde Hürmüz, birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder.

Altay yaratılış destanlarında, her şeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı’ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kadir bir Tanrı imajı yerine, yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.

Verbitskiy’in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın, dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının, yaşamın yeniden doğuşunun, bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer biçimde, dünya okyanusunda büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.

Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire, Şal-Yime, May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela Tanrı’nın gökte oturması, yaratma eyleminde nesne ve kişilere başvurması, Ak-Ana, Tanrı’nın insanlarla doğrudan konuşması …gibi. Altay yaratılış efsanelerinde, Türk destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne serer.

Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.

Yeriding Pütkeni (Yerin Yaratılışı)

erlik hanHerşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı.

Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi, yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı’nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı’dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. “Bana yardım et!” diye bağırıp Tanrı’dan yardım istedi.

Tanrı “Yukarı çık!” dedi, o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı, “Sağlam bir taş olsun!” dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine oturdular. Tanrı, Kişi’ye “Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!” diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı’ya götürdü.

Tanrı, Kişi’nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken “Yer olsun !” diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, yeryüzü yaratıldı. Tanrı, yine Kişi’ye “Suya dal, suyun dibindeki topraktan çıkar !” diye buyruk verdi. Kişi, suya daldığında, bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı’dan gizlemek için ağzına attı. Dileği, Tanrı’dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı’ya uzattı. Tanrı, toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O’nun suya serptiği toprak gibi, Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi, öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak, nereye kaçsa yanı başında Tanrı’yı buluyordu. O’ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı, Tanrı’ya yalvarmağa başladı: “Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et”.

Tanrı, Kişi’ye “Ağzındaki toprağı ne için sakladın” dedi. Kişi, “Kendime yer yaratmak için saklamıştım” diye yanıt verdi. Tanrı da, “Öyleyse at ağzından ve kurtul” dedi. Kişi’nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı, “Artık sen günahlı oldun” dedi, “Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun”.

Yeryüzünde, dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı, bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. “Dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!” dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı, “Dokuz dalın herbirinin kökünden, birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!” dedi.

Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü. Tanrı’ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı, “Ben bir kaganım, sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!” dedi. Erlik, Tanrı’dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı, “Olmaz!” diye karşıladı; “Sen git kendi işine bak!”.

Erlik’in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer, ne içerler diye düşündü. O düşüne dursun, insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar, öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar, şu yanıtı verdiler: “Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı’nın izin verdiği, ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek, yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu”

Bu yanıt, Erlik’i sevindirdi. Erlik Körmös, insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona “Tanrı size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz” dedi. Erlik, uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan, ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay’ın karısı Eje, yanlarına geldi. Erlik, Törüngey ile Eje’ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey, Tanrı’nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı, yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje’nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın ardına saklandılar.

Derken Tanrı geldi. Bütün ulus, kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı, “Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz” diye haykırdı. Törüngey ile Eje “Ağaçların arkasındayız” dediler, “Karşına çıkamıyoruz, utanıyoruz”. Sonra, olanları bir bir anlattılar. Tanrı, bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. “Şimdi sen de Körmös’ten (Şeytan’dan) bir parça oldun” diyerek yılana verdi ilk cezayı. “İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup, ezip öldürsünler!” dedi. Eje’ye döndü, “Sen, Körmös’ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın”. Törüngey’e de şöyle diyerek cezasını verdi: “Körmös’ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin, Körmös Erlik’in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar, karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim sözümü dinleseydin, benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun, dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben, insan yaratmayacağım. Artık, insanlar senden türeyecek.”

Tanrı, Erlik’e de kızdı. “Benim adamlarımı niçin aldattın ?” diye sordu öfkeyle. Erlik “Ben istedim, sen vermedin” dedi, “Ben de senden çaldım. Artık, hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım”. Tanrı da, “Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı, güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum” diyerek Erlik’i cezalandırdı. Her şey bitince, bütün insanlara birden şöyle dedi: “Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok. Artık, yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra size May-Tere’yi göndereceğim”.

May-Tere, insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini, yenilebilecek otları insanlara öğretti. Erlik, May-Tere’ye yalvardı: “Ey Gök Oğul, bana yardım et. Tanrı’dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım et bana”. May-Tere, Erlik’in dileğini Tanrı’ya iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere, altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı, Erlik’e haber gönderdi: “Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin!” Erlik, söz verdi. Tanrı’nın katına çıktı. Baş eğdi. “Beni kutsa. Bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım” diye yalvardı. Tanrı, izin verdi. Erlik, kendisi için gökler yaptı. Adamlarını topladı, yaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı’nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire, bu duruma çok üzüldü. Üzüntü içinde düşündü: “Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik’in adamları ise, göklerde keyfedip duruyor.” Mangdaşire, bu üzüntü içinde Erlik’e savaş açtı. Erlik, daha güçlü çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire’yi kaçırdı. Mangdaşire, Tanrı’nın katına çıktı. Tanrı, “Nereden geliyorsun?” dedi. Mangdaşire, “Erlik’in adamlarının gökte oturması, bizim adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik’in yandaşlarını yere indirmek, göklerini başına yıkmak için Erlik’le savaştım. Gücüm yetmedi, o beni kaçırdı” diye yanıt verdi. Tanrı, üzülmemesini söyledi. “Erlik’e benden başka kimsenin gücü yetmez” dedi, “Erlik’in gücü senden çoktur. Ama gün gelecek, senin gücün Erlik’in gücünden üstün olacak”. Mangdaşire’nin yüreği serinledi, rahat rahat uyudu.

Gün geldi, Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün Tanrı, Mangdaşire’yi yanına çağırdı. “Var git. Güçlendin artık. Erlik’in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin” dedi, “Sana, kendi gücümden güç verdim”. Mangdaşire şaşırdı: “Yayım yok, okum yok. Kargım yok, kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik’i nasıl yok edebilirim?”. Tanrı, Mangdaşire’ye bir kargı verdi. Mangdaşire, kargıyı alıp Erlik’in göklerine gitti. Erlik’i yendi, kaçırdı; göklerini kırdı geçirdi. Erlik’in gökleri parça parça oldu, yeryüzüne döküldü. O güne değin dümdüz olan yeryüzü, o günden sonra kayalıklarla, sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı’nın özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri büğrü oldu. Erlik’in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu, ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi, sivri kayaların üstüne düşenler öldü, hayvanlara çarpanlar hayvanların ayakları altında kaldılar.
Erlik, varıp Tanrı’dan kendine yeni bir yer istedi. “Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı” dedi. Tanrı, Erlik’i yerin altındaki karanlıklar ülkesine sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. “Burada gün ışığı, ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler olsun. İyi olursan yanıma alır, kötü olursan daha derinlere sürerim” dedi. Bunun üzerine Erlik, “Öyleyse ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin olsun, canları benim” dedi. Tanrı, “Yo, onları sana vermeyeceğim” dedi, “İstiyorsan kendin yarat”. Erlik eline çekiç, körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu, kurbağa çıktı. Bir vurdu, yılan çıktı. Bir vurdu, ayı çıktı. Bir vurdu, domuz çıktı. Bir vurdu, Albıs (kötü ruh) çıktı. Bir vurdu, Şulmus (kötü ruh) çıktı. Sonunda Tanrı, Erlik’in elinden çekici, örsü, körüğü aldı; ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Tanrı, kadını tutup yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı, erkeği de tutup yüzüne tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban kuşu dediler.

Bu olanlardan sonra Tanrı, insanlara “Ben size mal verdim, aş verdim. Yeryüzünde iyi, güzel, pak olan ne varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben, göklerime çekileceğim, tez dönmeyeceğim” dedi.

Yardımcı ruhlarına döndü: “Şal-Yime; sen, rakı içip aklını yitirenleri, körpe çocukları, tayları, buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim için, bir de kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.

İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları (körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size yaklaşırsa, onlara yiyecek verin, ama onların yiyeceklerinden yemeyin; yerseniz, onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum, ama yine geleceğim. Beni unutmayın, geri gelmez sanmayın. Geri döndüğümde iyiliklerinizin, kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı olacaklar.

Yapkara! Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse, Mangdaşire’ye söyle; o güçlüdür.

Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs, Şulbus yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa, hemen May-Tere’ye bildir. Ona güç verdim. O, kötü ruhları koğar.

Podo-Sünku, Ay’ı ve Güneş’i bekleyecek. Mangdaşire, yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak. May-Tere, kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.

Mangdaşire, sen de kötü ruhlarla savaş. Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri, iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı, tiyin (sincap) vurmayı, hayvan beslemeyi öğret”.

Sonra, Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire, Tanrı’nın sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı. Barutu buldu, sincap vurdu. Gün geldi, Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: “Bugün beni yel uçuracak, alıp götürecek”. Bir yel geldi, Mangdaşire’yi uçurup götürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara “Mangdaşire’yi Tanrı yanına aldı. Artık, onu bulamazsınız. Gün gelecek, beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı’nın yargısı budur” dedi.
İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

İkinci Yaratılış Destanı

tengi ülgen
Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen (Aakay, Kurbustan), bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses “Önündeki nesneyi yakala” diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp Ülgen’in karşısına çıktı ve “Yarat” dedi; üç kez yineledi. Ülgen “Nasıl?” diye sordu. Ak Ene “Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme” dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. “Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!”.

Ülgen, “Yer yaratılsın!” dedi; yer yaratıldı. “Gökler yaratılsın!” diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra, üç büyük balık yaratıp, yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına, üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse, kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse, yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu, Mangda-Şire yönetir.

Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ’da oturdu. Bu dağ, gök ile yer arasında idi. Dünya’nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı…

Bizim Ay ve Güneş’imizin dünyasından başka, doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet), birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En büyük dünya, Han Kurbustan Tengere’dir. Bay-Ülgen, bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey’dir. Cehennemi, Mangız Toçiri Tamu’dur. Bu tamuyu, Matman Kara adlı bir zebani yönetir.

Doksan dokuz âlemin ortancası, Ezre Kurbustan Tengere’dir. Ezre Tengere’yi, Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan’a verilmiştir. Yerinin adı, Altın Şarka’dır. Cehennemi, Tüpken Kara Tamu’dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.

Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız, en küçük dünyadır. Adına, Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı, May-Tere yönetir. Cehenneminin adı, Kara Teş’tir. Bu cehennemi, Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

Bay-Ülgen, birgün denize bakarken, suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri, insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen, “Bu cansız toprak, kişi olsun!” diye buyurdu. Toprak, kişi oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik, giderek Ülgen’i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik, Ülgen’i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen’e imrendi, “Ben de onun gibi olmalıyım” diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen’e düşman oldu. Ülgen bunun yerine, Mangdaşire’yi yarattı. Sonra da, bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi, can verdi. burunlarına üfledi, akıl verdi. En sonra da, yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona “Bu insanları sen yönet” diye buyurdu.

Kaynak : narteks.net ve Muhtelif kaynaklar

cnr-kitap-fuariCNR Holding Fuarcılık Grup Başkanı H. Cem Şenel, 27 Şubat’ta açılacak Kitap Fuarı’nda, Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış resimlerden oluşan serginin olacağını belirterek, bu konuda çok ciddi derleme yaptıklarını söyledi.

CNR Holding tarafından Basın Yayın Birliği işbirliğinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle düzenlenen ve Anadolu Ajansı’nın Global İletişim Ortağı olduğu fuar, 27 Şubat-8 Mart arasında açık kalacak

Yeşilköy’deki CNR Expo’da okurla buluşacak fuara ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Şenel, bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek fuarın temasının, Çanakkale Savaşları’nın 100. yılı olduğunu belirterek, CNR olarak İstanbul gibi bir metropolün en az iki, hatta daha fazla fuarı kaldıracağını kaydetti.

Fuarın kitap okuma alışkanlığının geliştirilmesine çok ciddi fayda sağlayacağına inandığını dile getiren Şenel, geçen yıl iki holde yapılan fuarın, bu sene üç hole taşındığını anlattı.

Şenel, “Geçen sene 250 katılımcımız vardı, bu sene 350 oldu. Geçen sene 200 marka temsil edilmişti, bu sene 400 civarında temsil edilecek. Fuarı yaklaşık 26 bin metrekarelik bir alanda yapacağız” dedi.

Çok sayıda etkinliğin yer alacağı fuara, özellikle gençler ve öğrencilerin ilgisini çekmeyi, onları okumaya teşvik etmeyi amaçladıklarını ifade eden Şenel, şöyle konuştu:

“Çanakkale Zaferi, tarihimizde çok önemli yer tutan bir hadisedir. Özellikle gençlerimize, çocuklarımıza ve tabii ki vatandaşlarımıza da bu zaferin önemini bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Fuar süresince ana temamız; Çanakkale Zaferi. 100. yıl dönümü dolayısıyla çok çeşitli etkinliklerimiz olacak. En önemlilerinden biri gün ışığı görmemiş, çok sayıda fotoğraftan oluşan sergimiz var. Özellikle öğrencilerimizin onu görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. CNR olarak bu konu bizim için de çok hassas olduğu için çok heyecanlıyız. Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış resimler olacak. Çok ciddi derleme yaptık. Bu konuyla ilgili çalışmalar yaklaşık bir yıldır sürüyor. Ziyaretçilerimizin çok ilgisini çekecek. İlk defa görecekleri çok sayıda fotoğraf olacağını düşünüyoruz.”

Fuarda, Çanakkale Savaşları ile ilgili bugüne kadar yayınlanmamış yayınların olacağını, yayıncıların Çanakkale ilgili çok sayıda yayın neşredeceğini ve birçoğunu ilk defa fuar sırasında sunacaklarını aktaran Şenel, geçen yıl fuara katılımın çok tatminkar olduğunu, bu yıl ise bu oranın en az yüzde 60 artmasını beklediklerini kaydetti.

CNR Holding Fuarcılık Grup Başkanı H. Cem Şenel, “Çok iyi organize olduk, çok iyi duyuruldu fuar. Zaten yapısı nedeniyle çok ilgi çeken bir fuar. Bizim lokasyonumuzdan dolayı öğrencilerin, özellikle ulaşımı çok kolay, toplu taşıma kullanarak insanlar çok rahat gelebilecekler” görüşlerine yer verdi.

Ticari faaliyetten çok sosyal bir etkinlik olan fuarla özellikle genç nesillerin okuma alışkanlığını geliştirmesine aracı olmanın kendileri için keyif verici olacağını belirten Şenel, etkinliği büyütmek, çok ziyaret edilen bir fuar yapmak için bütün güçleriyle çalıştıklarını bildirdi.

Şenel, bu anlamda İstanbul’un, çok büyük bir potansiyel olduğunu, daha fazla kitap fuarı yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.