Şunun için etiket arşivi: insanlar


Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: “gelecek ilk yorumlardan çekiniyor” demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Sineması’nın en pahalı yapımı diye tanıtılan Fetih 1453’e basın gösteriminin yapılmaması ve eleştirmenlerin, Perşembe günü 14.53’te gerçekleştirilecek ilk seansta filmi izlemeye davet edilmesi SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyelerini zora soktu. 

Sinemamuzik.com’un haberine göre; hafta sonu ekleriyle, Cuma günü yayımlanan film eleştiri köşelerinin teknik olarak daha önce hazırlanması sonucu bu hafta Fetih 1453 gibi iddialı bir yapıtla ilgili görüşlerini yazamayacak olan kalemler, yönetmen Fatih Aksoy’un (Recep İvedik´i de basına önceden göstermedi) bu kararıyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürdü. Bir bölüm eleştirmen, Aksoy’un filmin ticari şansını riske sokmamak için böyle davrandığını iddia ederken, diğerleri de yönetmenin istediğini yapma özgürlüğünün bulunduğunu, ancak eleştiri müessesinin de işlemesi gerektiğini söylüyor.

Filmin basın tanıtımını üstlenen Filiz Öcal ise yönetmenin filmin uğrunu bozmamak için basın gösterimi düzenlemediğini, daha önce Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare’de yaptığı gibi SİYAD üyelerine bir tavrın söz konusu olmadığını belirtti.

Fetih 1453 Filminin Fragmanı

http://youtu.be/sZDVMMi9qio
İşte, SİYAD üyelerinin Faruk Aksoy’un kararıyla ilgili değerlendirmeleri: 

ALİ ULVİ UYANIK: ‘ Türkiye´nin en büyük bütçeli filmi olduğu iddiasındaki “Fetih 1453″ün öyküsündeki odak tarih 29 Mayıs 1453 . Bu tür, tarihin dönüm noktası olarak kabul edilen büyük olayları konu edinen filmlerde yıldönümleri esas alınır. Mesela ticari anlamda risk alınarak 29 Mayıs 2012´de vizyona çıkarılabilirdi. Ancak vizyon tarihi 16 Şubat 2012 ve 1453 yılı saat 14:53 yapılmış (yani 14:53´te tüm sinemalarda başlayacak). Bu ´zorlama pazarlama buluşu´ tamamıyla anlamsız. Keşke salı günü gösterime çıkarılsaydı… Çünkü birazcık tarih bilgisi olan bilir ki, İstanbul fethindeki nihai gün olan 29 Mayıs 1453, salıdır…Ve salı günü, kimi Ortodosklar tarafından ´uğursuz gün´ olarak kabul edilir. Bunun dışında, filmin basında çıkacak taze yorumlardan kaçırıldığını düşünmüyorum.

BURAK GÖRAL : ‘… Tabi ki bir eleştirmen olarak her filmin bir ön gösteriminin olmasını ve yazdığımız mecralarda o filmi “zamanında” yazmayı isterim. Ama bir yapımcının da filmini eleştirmenlere erkenden gösterip göstermemesi konusunda özgür olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan yapımcının bu kararını üslupsuzca veya saldırganlıkla uygulamayıp bundan bile promosyon çıkartmaya çalışıp çalışmadığı… “Fetih 1453″ün yapımcısı da doğrudan gişeye oynadığı filminin alabileceği herhangi bir negatif eleştiriyi daha ilk günden basında görmek istemeyebilir… Ya da bunu bir “totem” yapmış da olabilir. Ama sosyal medyanın çok hızlı ve etkili bir şekilde çalıştığı bir çağdayız. Sanırım yapımcıların artık bu ‘kişisel medya gücü’nün de farkına varıp stratejilerini yeniden düzenlemeleri gerekiyor…

CUMHUR CANBAZOĞLU: ‘ Yönetmenin yarattığı sanat eserini nasıl insanlara aktaracağı ya da tanıtacağı, pisasanın dayattığı bir takım kurallara ne kadar uyacağı tamamen kendi tekelinde. Ancak, Fetih 1453 gibi, aylardır her platformda tanıtımı yapılan, son derece iddialı sloganlarla pazarlaması gerçekleştirilen bir eserin, iş eleştirmenlerin izlemesine gelince ‘uğru kaçar’ diye saklanmasının profesyonel bir davranış olmadığı kanısındayım´.

CÜNEYT CEBENOYAN: Filmlerin basına gösterilmemesi kötü; işimizi yapmamızı engelliyorlar bu şekilde. Kamuoyunun bilgilenmesinin engellendİğini düşünüyorum açıkçası’.

ERKAN AKTUĞ: ‘ Elbette yapımcı basın gösterimi yapmak zorunda değildir, yapmama hakkı vardır ama bu durum uygar dünyada şık durmaz . İlk bakışta filmi sinema yazarlarından kaçırmak, kötü eleştirilerin önüne geçmek için basın gösterimi yapılmıyor izlenimi doğsa da ‘filmi köşe yazarlarına göstermek’ gibi başka özel gösterimler de yapılmadığı için bana daha çok bir pazarlama stratejisi gibi geliyor. Merak duygusunu iyice körükleyerek filmi ilk etapta milyonların izlemesi hedefleniyor bence. Ama istedikleri kadar basın gösterimi yapmasınlar, biz Radikal olarak filmi ilk seansta izeyip iyi ya da kötü bilmiyorum eleştirisini yayımlayacağız.’

MEHMET AÇAR: ‘Basın gösterisi ya da gala, yapımcıların tasarrufudur. Yaparlar ya da yapmazlar, bu onların bileceği bir iştir. Kimse karışamaz. Basın gösterisi sinema yazarlarının işlerini kolaylaştırır. Yazılarını erkenden yazar ve filmin gösterime girdiği güne rahatlıkla yetiştirirler. Filmlerini eleştirmenlerden uzak tutmak isteyenler basın gösterisi yapmamayı tercih edebilir. Ama “Fetih 1453” gözlerden uzak tutulabilecek bir film değil. Fetih 1453´ün basında yazan herkesin görüş bildireceği filmlerden biri olacağı kesin. Sonuç olarak, gala ve basın gösterisini kaldırıp direkt seyirciyle buluşmayı tercih etmesi, yapımcının en doğal hakkıdır. Bunun tek sonucu, bizim yazılar, yorumlar ve görüşler biraz gecikecek.’

MURAT ERŞAHİN: ‘ Eleştirmenlerin önemsenmediğini düşünüyorum. Aynı zamanda ‘yaratıcılık içermeyen’ bir seçim olarak değerlendirebiliriz’.

MURAT ÖZER : ‘”Bir filme basın gösterimi yapılmaması, bir eleştirmen olarak hiçbir zaman onaylayacağım bir durum değil. Ama işin bir de başka bir boyutu var ki, o da ´eser´ (ya da ürün) sahibinin onu istediği biçimde değerlendirme hakkı. Filmine güvenmiyor olabilir, filminin eleştirmenlerce sevilmeyeceğini düşünüyor olabilir ya da filmin ulaşmasını beklediği kitle için ´eleştirmen görüşü´nün gerekli olmadığını hissediyor olabilir. Anlayacağınız, birçok sebebi olabilir filmi eleştirmenlere göstermemesinin. Sonuçta, eleştirmenin görevi de o filmi izleyip yazmak olduğuna göre, bu ´engel´e rağmen görebilir filmi ve eleştirisini yapabilir, bir-iki gün gecikmeyle de olsa. İşin doğrusu, her filme basın gösterimi yapılması, eleştiri kurumunun yolunun açık tutulması tabii ki. Ama bazı filmlere basın gösterimi yapılmadı diye de karalar bağlamanın anlamı yok.”

NİL KURAL: “Bir filmin basın gösterimini yapıp yapmamak, tabii ki filmin ekibinin alacağı bir karar. Ancak daha önce de yaşadığımız benzer sorunlarda da olduğu gibi bu bizim meslek grubu olarak işimizi zamanında yapmamızı, film gösterime girdiği hafta yayınlanacak yazıların önünü kesiyor. Bunun da meslek görevleri açısından hoş bir tavır olmadığını belirtmekte yarar var.”

OKAN ARPAÇ: ‘Bu kadar reklamı yapılan, büyük paralar dökülen bir film, zaten eleştirmenler ne yazarsa yazsın gişeleri sallayacak. Ön gösterimi bu kadar ´mantıksız´ bir gün ve saatte yapmak, neyle açıklanabilir? Kopya mı yetişmiyor? Film eleştirmenlerine ihtiyacımız yok mu deniyor? Gelebilecek negatif eleştirilerden mi korkuluyor? Oldu olacak son gün de yapmasalardı o gösterimi… Elbette yönetmenin, yapımcının vs. takdiridir… Olumsuz herhangi bir şey belki filme uğursuzluk getirir diye düşünüyorlardır? Peki ya teknik bir aksilik olur da, film tam 14:53´te perdeye yansımazsa yine ´bir uğursuzluk olduğu´na mı inanacaklar? Bu arada umarız bir sonraki filmleri fütüristik bir bilimkurgu olmaz. Örneğin 2453´te geçen bir filmi, gece yarısı 24:53´te izlemekle; 1453 – 14:53 mantığı arasında herhangi bir fark yok çünkü…

OLKAN ÖZYURT : ‘ Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: Filmi sinema yazarlarına ve basın mensuplarına önceden göstermek istemiyor, gelecek ilk yorumlardan çekiniyor demektir. Çünkü bu ilk yorumların kamuouyu nezninde bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Farklı nedenlerden dolayı geçmişte basın gösterimi yapmayan sinemacılar oldu. Ama nedenleri ne olursa olsun, basın gösteriminin sinema sektöründe olağan hale geldiğinden dolayı bu tavır ´hoş´ gelmiyor bana. Ki böyle durumlarda gereksiz yere çeşitli spekülasyonlar ortaya çıkıveriyor. 1453 sezonun merak edilen, iddialı filmlerinden biri. Bu merakın nedenlerinden biri aylardır yapılan PR çalışmaları. Şimdi sinema sektörü için PR çalışmasının önemini kavrayıp buna uygun şekilde yol alırken, sektörün bir diğer olağan uygulaması olan basın gösterimini yapmamak bir tutarsızlık örneğidir. Ama bu filmin garip bir kaderi var. Bir taraftan Hollywood ile ilgili haberlerini okuyorum diğer taraftan haciz haberleri…

SELİN GÜREL : ‘ Sinema yazarlarına gösterilmeyen filmler, genel olarak iki ihtimali akla getiriyor: Ya film, dağıtımcısı tarafından yeteri kadar önemsenmiyor ya da filmin vizyona girdiği gün çıkacak eleştirilerin izleyiciler üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından çekiniliyor. Fetih 1453 için ikincisi geçerli. Ancak işin içinde başka hesaplar da var. Faruk Aksoy belli ki haftalardır tanıtımını yaptırdığı filmine çok güveniyor. Filmin teknik açıdan büyük bir iddiası var ve asıl arzu edilen, izleyicinin filmi bu açıdan takdir etmesi. Ayrıca Osmanlı ruhunu gündelik hayatın bir parçası yapan popüler bir TV dizisi de Osmanlı sempatisinin altyapısını zaten kurmuş durumda. Dolayısıyla yaratılan bu illüzyonun bozulmaması için izleyicinin kafasında hiçbir önyargıya yer açmaması gerekiyor. Sinema yazarlarının bu noktada tehlike arz ettiği düşünülmüş olmalı. Ancak bu korkuyu alt etmenin yolu basın gösterimi yapmamak değil.

SERDAR AKBIYIK: ‘ Yapımcıların vizyona çıkacağı filmler için basın gösterimi yapmamasını kaçamak bir tavır olrak algılıyorum. Fetih 1453 özelinde ise bütün gösterimlerinin perşembe günü 14.53 te başlatmak gibi bir tercihi var. Film çok para harcanmış bir yapım bu anlamda eleştirmen seyreder yazısıyla filme zarar verir düşüncesinin fazla etkili olduğunu düşünmüyorum. Ama yine de basın gösteriminin yapılması daha etik olurdu filmin yapımcıları adına…’

ŞENAY AYDEMİR: ‘ Bir fimle basın gösterimi yapıp yapmamak yapımcının bileceği iş tabii ki. Bunu çeşitli gerekçelerle yapabilirler. Kimisi filmini ´eleştirmenlerin önüne atmak istemez´, kimisi de ´uğur yapar.´ Ama böyle bir hakka sahip olmak, bu eylemin ´şık´ olduğu anlamına da gelmez. Sonuçta eleştirmenler de bir tür ´kamu hizmeti´ yapıyorlar. Yani o haftanın filmleri hakkında okura bilgi vermekle yükümlüler. Onların bu görevlerini yapmalarına bir tür ´engel´ çıkarmak da doğru bir yöntem olmasa gerek. Asıl sorun, filmini medyadan kaçıran yapımcıya karşı, medyanın filmden kaçma şansının olmaması. Yani yapımcı filmini kaçırma hakkına sahipse, medyada da o filme sayfalarını ayırmama hakkına sahip olmalı. Ancak ´ilan-reklam´ dengesi ve bir türlü anlamadığım ve sanırım asla anlayamayacağım ´medyadaki rekabet ahlakı´ yüzünden bu hiç gerçekleşmeyecek. Başka gazetelerde olmayan haberi aramak yerine, her yerde olacak haberi çalıştığımız gazeteye koyabilmek için çırpınıp duracağız!’

 

 

 

Kaynak : http://www.sabah.com.tr

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi

Sabahattin Ali’nin yaşamında önemli yeri olan insanlar, gezdiği, gördüğü yerler, görüntülediği fotoğrafların yer aldığı; “Bir Fotoğraf Camı” Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi açıldı ve ziyaret etmeye değer.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlediği “Bir Fotoğraf Camı” sergisinde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları, kişisel evrakı ve bazı özel eşyaları sergileniyor.
Sergi, Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı ilk bölümün ardından, yazarın yaşamından seçilmiş temalarla devam ediyor. Serginin yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerinde ise yazarın fotoğraflarına kişisel evrakı ve eşyaları da eşlik ediyor.

Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektup ve ilk kez bu sergide görülecek bir fotoğrafı, Orhan Veli Kanık’ın imzalı kitabı, Sabahattin Ali’nin gözlüğü ve Paşakapısı Cezaevi’ndeyken üzerinde olan takım elbisesi de serginin önemli parçalarından… Sabahattin Ali’nin Objektifinden başlıklı bölümde de ilk kez bu sergide görülebilecek fotoğraflar var. Ayrıca sergide yer alan ve Sabahattin Ali’nin 1939 yılında Sivas yolunda çektiği fotoğrafları ile eşi ve kızı Filiz Ali’ye ait fotoğraflar da sanatsal olarak dikkate değer.

Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin annesinin sakladığı evrak ve eşyalar içinden çıkardıklarıyla oluşan bu sergi, usta yazara bir kez daha yakından bakmamızı sağlıyor. Ve bir kez daha faili meçhul cinayetlerle yok olup giden onca insandan biri olarak Sabahattin Ali karşısında bizi suskunluğa davet ediyor.

3 Şubat – 3 Mart 2012 tarihlerinde görülebilecek sergi kapsamında, aynı gün saat 15.00 – 16.30 arasında Filiz Ali ve Sevengül Sönmez ’in katılacağı sergi bağlamında bir de söyleşi gerçekleşecek ve saat 17.00’de Filiz Ali kitap imzalayacak.

A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabından “fotoğrafçılık” maddesi:

Fotoğrafçılık

“Aliye Ali eşinin fotoğraf çekmeye olan düşkünlüğünü şöyle anlatmaktadır: ‘Yazı dışında en büyük merakı fotoğraftı. Nereye giderse gitsin Kodak kutu makinesini ve üç ayağını yanından hiç eksik etmezdi. Evde saatlerce bir lamba ışığı altında fotoğraflarımızı çekerdi.’

Öldürüldüğünde yanındaki fotoğraf makinesinde yola çıkmadan bir gece önce Mehmet Ali Cimcozların evinde çektiği fotoğraflar bulunmaktadır. Mahkeme sırasında makinenin içindeki film tabettirilmiştir. Ölümünden sonra devlete borcu olduğu için eşyaları ailesine verilmeyen Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesi de diğer eşyalarıyla birlikte kaybolup gitmiş. Filiz Ali yıllar sonra Kırklareli’ndeki Kültür Günleri’ne katıldığında yanına yaklaşan genç bir hanım, Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesinin evlerinde olduğunu, babasının makineyi o yıllarda polisten satın aldığını söylemiş. Bu genç hanım Filiz Ali’ye adresini vermediği için ona ve dolayısıyla da Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesine ulaşmak mümkün olmamış.

Sabahattin Ali’nin evrakı içinden yüzlerce fotoğraf çıkmıştır. Hemen hepsini Kodak kutu makinesiyle çektiği bu fotoğraflarda, ailesini, dostlarını ve gezip gördüğü yerleri ölümsüzleştirmiş. 1940’lı yılların Ankarası’na ait fotoğraflar, Efes Harabeleri’nin 1940 öncesi hali ve anılarda kalan İstanbul sokakları, elinde bakraçla yoğurt taşıyan köylü kadını ya da kameranın arkasında babasına gülümseyen Filiz Ali. İsa Çelik Sabahattin Ali’nin fotoğrafçılığını şöyle değerlendirmektedir: ‘Bunlar bir amatör fotoğrafçının fotoğrafları, ama sıradan bir amatörlük değil onunki. Yazılarında belirgin bir biçimde görülen, edebi sanatlara yaslanmak yerine yalın, duru bir dille olayın ya da durumun sosyal ve politik çözümlemelerinden okuyucunun -toplumun- alacağı ‘marjinal fayda’nın önde tutulması kaygısı fotoğraflarında da görülüyor. Elimde bulunan fotoğraflarındaki kompozisyonlar, leke ve ışık değerleri son derece çağdaş.’

Filiz Ali babasının kimi fotoğraflarının halkevlerinde düzenlenen yarışmalarda ödül aldığını söylemektedir.”
 

Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, YKY, İstanbul 2009

 Kynk:  http://www.cumhuriyet.com.tr

“Nerede Olursanız Olun” bu defa Güney Doğu Anadolu için haber veriyor…

Diyarbakır ‘da, Gaziantep ‘de, Şanlıurfa ‘da, Mardin ‘de , Sanatla Olun !

-Diyarbakır-

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (DDT), ”Ak Kartalın Oğlu Gılgameş”i yeniden sanatseverlerle buluşturacak. İnsan evriminin anlatıldığı oyunda, Orkun Gülşen, Dilek Mengi, Ozan Hafızoğlu, N. Özgün Çoban, Mümtaz Aydoğan Mengi, Uğur Çınar, Gonca Coşkun, Fatih Yurdakul, Ercan Kılıçarslan, Sevi Demirçivi ve Kerem Corogil rol alıyor.

Dekoru Murat Gülmez’e, kostümü Funda Karasaç’a, ışığı İzzettin Biçer’e, koreografisi de Sibel Erdenek’e ait oyun, 4 Şubat’a kadar Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Sanat Merkezi Orhan Asena Sahnesinde sahnelenecek.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu da Sophokles’in tiyatro tarihinin en önemli yapıtlarından olan ve Celal Mordeniz’in yönettiği ”Antigone”yi sahneleyecek.

Oyun, Kürtçe olarak yarın Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonunda prömiyer yapacak.

Öte yandan, küratörlüğünü Osman Köker’in yaptığı, ”Eski Diyarbakır’da Kültürel Çeşitlilik” konulu sergi, Sümerpark Sanat Galerisinde 7 Şubat’a kadar açık kalacak.

-Gaziantep-

Van Devlet Tiyatrosu, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta, ”Entrikalı Dolap Komedyası” adlı oyunu sahneleyecek.

Yunus Emre Gümüş’ün yazdığı, Cem Zeynel Kılıç’ın yönettiği oyunda, iyilik ve kötülük karşıtlıkları, bir elbise dolabı etrafında ”dolap çeviren” insanlar aracılığıyla sahneye yansıtılıyor.

Dekor tasarımını Melih Karakurt, giysi tasarımını Funda Dicle Çebi, ışık tasarımını İlhan Orhan’ın hazırladığı oyunda, Zeynep Yalçın, Serkan Yakan, Özgür Titiz ve Tolga Gülcüler rol alıyor.

”Entrikalı Dolap Komedyası” adlı oyun, bugün Kahramanmaraş Necip Fazıl Kısakürek Sahnesi’nde, yarın ve 4 Şubat’ta ise Gaziantep Onat Kutlar Sahnesi’nde izlenebilecek.

-Şanlıurfa-

Şanlıurfa Belediye Şehir Tiyatrosu oyuncuları, ”Ayının Fendi Avcıyı Yendi” adlı çocuk oyununu  Cumartesi günü Şair Nabi Kültür Merkezinde sahneleyecek. Aynı yerde akşam ise ”Alo Biz Komşumuzu Öldürdük” adlı oyun sanatseverlerle buluşacak.

Şanlıurfa Belediyesi Türk Halk Müziği (THM) Korosu da Belediye Nikah ve Konferans Salonunda 7 Şubat’ta ”Bizim Türkülerimiz” adlı konser verecek.

-Mardin-

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Dilek Sabancı Sanat Galerisinde açılan, küratörlüğünü fotoğraf tarihçisi Engin Özendes’in üstlendiği ”Seyreyle Ara Güler Mardin’de” sergisi devam ediyor.

Usta fotoğrafçı Ara Güler’in sergide yer alan fotoğrafları ”Tanımak ve Anlamak” ile ”Yüz Yüze” başlıklı iki bölüm halinde meraklısına ulaşıyor. 114 eserin yer aldığı sergi, bir yıl süreyle açık kalacak.

 

Kynk:  http://www.diyarbakirsoz.com

Ocak ayını sonlandırıp yeni bir aya girdiğimiz bu haftada sanatseverleri yine yoğun bir etkinlik programı bekliyor.

 Müzik

İSTANBUL

■ ‘Kadıköy Süreyya Operası Sahnesi’nde bugün saat 20.00’de “Piyanolu Kuartet Akşamı” konseri izlenebilir. (0 216 346 15 31)

■ ‘Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde bugün saat 22.30’da “Ayşegül İnci Project”, yarın saat 22.30’da “Bulutsuzluk Özlemi”, çarşamba günü saat 22.30’da “Akustikler”, perşembe günü saat 22.30’da “Doa Band”, cuma günü saat 22.30’da “Metropolis” konseri izlenebilir.

(0 212 244 25 58)

■ ‘Alt.’ta bugün saat 22.30’da “Mercedes Casali Quartet”, yarın saat 22.30’da “Yaşar Kurt” konseri izlenebilir. (0 212 244 85 67)

■ ‘Babylon’da yarın saat 21.30’da “Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği Destek Konseri”, çarşamba günü saat 21.30’da “Luis Ernesto Gomez – Gülseren & La Descarga”, perşembe günü saat 21.30’da “Kolektif İstanbul”, cuma günü saat 23.00’te “Nekropsi”, cumartesi günü saat 24.30’da “DJ Sarıyılan aka Kaan Sezyum DJ Set” ve saat 20.00’de “Bob Marley Birthday Celebration” konseri izlenebilir. (0 212 292 73 68)

■ ‘Akbank Sanat’ta yarın saat 20.00’de “Emre Elivar” konseri izlenebilir. (0 212 252 35 00)

■ ‘Jolly Joker Balans’ta çarşamba günü saat 21.00’de “Model”, cuma günü saat 22.00’de “Gökhan Türkmen”, cumartesi günü saat 22.00’de “Emre Aydın” konseri izlenebilir. (0 212 249 07 49)

■ ‘İş Sanat Kültür Merkezi’nde çarşamba günü saat 20.00’de “MFÖ”, perşembe günü saat 21.00’de “Moğollar” konseri izlenebilir.

(0 212 316 10 83)

■ ‘Ghetto’da çarşamba günü saat 21.30’da “solardip”, perşembe günü saat 21.30’da “Nu Park”, cuma günü saat 22.30’da “Mor ve Ötesi AKUSTİK Özel Konuklarla”, cumartesi günü saat 22.30’da “Müslüm Gürses: Meyhanede” konseri izlenebilir. (0 212 251 75 01)

■ ‘Borusan Müzik Evi’nde perşembe günü saat 20.00’de “N-Fesli Quartet – Dört Element”, cuma günü saat 21.30’da “İmer Demirer Ensemble”, cumartesi günü saat 20.00’de “Banu Sözüar – Fantezi ve Prelüdler” konseri izlenebilir. (0 212 336 32 80)

■ ‘Fulya Sanat’ta perşembe günü saat 20.00’de Fulya Sanat Resitalleri kapsamında “Ensemble Kheops’tan Trio Gecesi” konseri izlenebilir.

(0 212 215 60 29)

■ ‘Caddebostan Kültür Merkezi’nde cuma günü saat 20.00’de “İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası” konseri izlenebilir. (0 216 386 29 49)

■ ‘Roxy’de cuma günü saat 21.30’da “The Jimi Hendrix Show feat Leon Hendrix” konseri izlenebilir. (0 212 249 12 83)

■ ‘Salon’da cuma günü saat 22.30’da “Göksel” konseri izlenebilir. (0 212 334 07 52)

■ ‘KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde cumartesi günü saat 20.30’da “Fatih Erkoç” konseri izlenebilir. (0 216 658 00 15)

■ ‘Bostancı Gösteri Merkezi’nde cumartesi günü saat 21.00’de “Kıraç” konseri izlenebilir.

(0 216 384 72 10)

ANKARA

■ CSO Konser Salonu’nda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) şef Rengim Gökmen yönetiminde vereceği, Stefan Dohr’un (korno) solist olarak katılacağı konser 2, 3 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 309 13 43)

■ Jolly Joker Ankara’da, MFÖ konseri 3 Şubat’ta saat 22.00’de, Yaşar konseri 4 Şubat’ta saat 22.00’de. (0 312 424 11 11)

■ Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Re Majör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nün vereceği konser 4 Şubat’ta saat 13.00’te.

(0 312 442 30 50)

İZMİR

■ Bornova Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün düzenlediği Kurtalan Ekspres “Cem Karaca ve Barış Manço Anma Konseri” 1 Şubat’ta saat 20.00’de Ege Üniversitesi Prof. Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi’nde.

Sergi

İSTANBUL

■ Hayvan isimli karma kukla sergi 1-26 Şubat tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire binasında.

■ Tan Oral’ın “Kıkırdak” isimli sergisi bugün sona eriyor. Schneidertempel Sanat Merkezi’nde.

■ Didem Dayı’nın “Ne Yazık ki Milyonlarca Kadının Yaptığını Yapmada Tereddüt Ediyordum” isimli sergisi bugün sona eriyor. İMOGA İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi Galerisi’nde.

■ Taze Kâğıt İşler 5isimli karma sergi bugün sona eriyor. UPSD Sanat Galerisi’nde. (0212 24762 83)

■ Gogi Çagelişvili’nin sergisi bugün sona eriyor. Pirosmani Sanat Galerisi’nde. (0212 2526812)

■ Yapı Kredi Resim Koleksiyonu / Modern Dönem sergisi bugün sona eriyor. Caddebostan Kültür Merkezi’nde. (0 216 3862681)

■ Volkan Aslan’ın “VOLKAN” adlı sergisi yarına kadar Maçka Sanat Galerisi’nde. (0212 240 80 23)

■ Demir Kardaş’ın “Unique Prints” adlı sergisi yarına kadar Galeri/Miz’de. (0212 241 76 66)

■ Fevzi Karakoç’un “Köprü II Sergisi” adlı sergisi yarına kadar Çırağan Palaca Kempinski Sanat Galerisi’nde.

■ Argun Okumuşoğlu’nun “Frottage II” adlı sergisi yarına kadar 44A Sanat Galerisi’nde. (0212 233 33 80)

■ Mahmut Celayir, Mehmet Kısmet’in “Pastoral Diyaloglar” adlı sergisi yarına kadar C.A.M Galeri’de.

■ Şebnem Somel ve Şive Neşe BAYDAR’ın sergisi yarına kadar Mabeyn Gallery’de. (0212 261 6060)

■ Müge Biçen’in “Tuval” isimli sergisi 2 Şubat’a kadar Ütopya Platform Sanat Galerisi’nde. (0216 414 11 87 )

■ Gizem Bentürk – Tara Demircioğlu’nun fotoğraf sergisi 3 Şubat’a kadar Galatea Art Sanat Galerisi’nde. (0212 245 80 38)

■ Kazım Şahbudak’ın “Kalenin Çocukları” fotoğraf sergisi 3 Şubat’a kadar Fotofilm Sanat Merkezi’nde. (0 212 2440495)

■ Hikmet Andaç’ın sergisi 3 Şubat’a kadar TGC Basın Müzesi’nde. (0 212 513 84 58)

■ Hüseyin Ertunç’un sergisi 4 Şubat’a kadar Tem Sanat Galerisi’nde. (0212 247 08 99)

■ Naile Akıncı’nın “Hesaplaşmalarım’’ sergisi 4 Şubat’a kadar Evin Sanat Galerisi’nde. (0212 265 81 58)

■ Sıdıka Atalay’ın “Yılların Getirdikleri” isimli sergisi 4 Şubat’a kadar Artisan Sanat Galerisi’nde. (0212 247 90 81)

■ Gülfidan Özmen’in “Görsel Hafıza II” isimli sergisi 4 Şubat’a kadar Kızıltoprak Sanat Galerisi’nde.

■ Süheyla Sabır’ın “Sonsuz Sezgi ve Arada Durumlar” sergisi 4 Şubat’a kadar Art Gallery Niş İstanbul’da. (0212 232 88 48)

■ Sayat Uşaklıgil’in “Yıldızlar Geçidi” adlı kişisel sergisi 5 Şubat’a kadar Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi’nde.

■ Meltem Yaşar’ın “Afrika’nın Gülen Yüzü” Fotoğraf Sergisi 5 Şubat’a kadar Art & Life Sanat Galerisi’nde.(0212 293 91 50)

■ Selahattin Yıldırım’ın “Şimdi Mümkün” isimli sergisi 5 Şubat’a kadar arte İstanbul’da. (0212 292 8045)

■ Pınar Du Pre’nin “Devam Ettiği Sürece Güzeldi” sergisi 7 Şubat’a kadar Galeri Linart’ta. (0212 247 47 29)

■ Ebru Uygun’un “In Time in Rhythm” sergisi 7 Şubat’a kadar Dirimart’ta. (0 212 291 34 34)

■ Döngüsel Yansımalar isimli karma sergi 8 Şubat’a kadar Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi’nde. (0212) 245 02 29)

■ Cenk Akaltun’un “Suda Yaratılışlar” isimli sergisi 8 Şubat’a kadar Galeri Artist Çukurcuma’da. (0212) 251 91 63)

■ Şaziye Erel ve Atölye Baraka 15’in karma sergisi 8 Şubat’a kadar Yeminli Mali Müşavirler Odası Sanat Galerisi’nde.

■ Jale Çelik’in sergisi 8 Şubat’a kadar Galeri Artist’te. (0212 227 6852)

■ Sema Öcal ’ın “kimsecik” başlıklı sergisi 9 Şubat’a kadar Galeri Espas’da. (02122277017)

■ Sefer Öztürk’ün keçe ve resim sergisi 10 Şubat’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde. (216 – 362 18 26)

■ A. Halim Kulaksız’ın “Döngü” isimli sergisi 11 Şubat’a kadar Piramid Sanat’ta. (0212 297 31 15)

■ Cemil Güç’ün “Elma” isimli heykel sergisi 11 Şubat’a kadar Galeri Selvin’de.

■ Ahmet Sel’in “Oryantal İllüzyonlar” adlı sergisi 12 Şubat’a kadar Pi Artworks Galatasaray’da. (0212 2454087)

■ Sami Solmaz’ın “Adalılar” adlı fotoğraf sergisi 12 Şubat’a kadar Beyoğlu Sismanoglio Megaro (Şişmanoğlu) Binası’nda. (212 219 29 71)

■ Erdinç Babat’ın “Müşkülpesent” adlı sergisi 12 Şubat’a kadar Cep Sanat Galerisi’nde. (0212 292 00 38)

■ Ahmet Merey’in “Serbest Tırmanış” isimli sergisi 12 Şubat’a kadar ART SUİTES Gallery’de. (0 212 251 5561)

■ İbrahim Balaban’ın “Balabanizm” isimli sergisi 14 Şubat’a kadar International Art Center’da. (0 216 310 83 94)

■ Aradığın şeyin ta kendisi isimli karma sergi 15 Şubat’a kadar Teşvikiye Sanat Galerisi’nde. (0 212 241 04 58)

■ Hülya Düzenli’nin “Ortak Bir Acı” isimli sergisi 15 Şubat’a kadar Mine Sanat Galerisi’nde. (0 212 232 38 13)

■ Yeni İşler isimli sergi 15 Şubat’a kadar Kare Sanat Galerisi’nde. (0212 240 44 48)

■ Züleyha Akbaş’ın sergisi 17 Şubat’a kadar Ziraat Bankası Tünel Sanat Galerisi’nde.

■ Ertuğrul Ateş’in sergisi 18 Şubat’a kadar İş Sanat Kibele Galerisi’nde.

■ Sevim Çizer, Zehra Çobanlı, Meltem Kaya Erti, Candan Güngör ve Sibel Sevim’in seramik sergisi 18 Şubat’a kadar Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde.(02123510060)

■ Georgios Maroudas’ın sergisi 19 Şubat’a kadar Rahmi M. Koç Müzesi’nde. (0212-438 63 50 )

■ İkametgâh Kadıköy isimli karma sergi 19 Şubat’a kadar KargART, Hush Galeri, Piha Kolektif Sanat, Asfalt Art Gallery’de. (0216.3371513)

■ Ferda Pulhan’ın sergisi 21 Şubat’a kadar Hobi Sanat Galerisi’nde. (0 212 225 23 37)

■ Sevgililere Çizgiler ve Renklerbaşlıklı karma sergi 23 Şubat’a kadar Ürün Sanat Galerisi’nde. (0216 363 12 80)

■ Karlı Oda 2 başlıklı karma resim sergisi 24 Şubat’a kadar Galeri Oda’da. (0 212 259 22 08)

■ Elvan Alpay’ın “Kirpi” adlı sergisi 25 Şubat’a kadar Galeri Nev’de. (0212 252 15 25)

■ Tunca Subaşı’nın “Kalıntı” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar PiArtworks’te. (0212 245 40 87)

■ Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun “Kâğıt Üzerinde Gezinti” adlı sergisi 25 Şubat’a kadar füsuninanartgallery’de. (0212 232 40 49)

■ Aslımay Altay Göney’in “İstif” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Galeri Apel’de.

■ Michael Snow’un “Solosnow” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Akbank Sanat’ta.

■ Salvador Dali’nin “İlahi Komedya”, “Gala ile Akşam Yemeği”, “Sürrealizm İzleri” adlı üç ayrı başlıktaki eserlerinden oluşan sergi 26 Şubat’a kadar MSGSÜ Tophane-i Âmire’de.

■ Berna Erkün’ün “Yakın uçtuk uzaktık, uzaktık yakın geçtik” adlı sergisi 26 Şubat’a kadar Mine Sanat Galerisi’nde. (0216 385 12 03)

■ Selçuk Erez Fotoğraf Koleksiyonu’ndan “Görünenler Görünmeyenler” isimli sergi 26 Şubat’a kadar Galeri G-art’ta. (0212 2960876)

■ Sevinç Altan’ın “Ayrıntı’nın Sevinç’li Kapakları” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar Fransız Kültür Merkezi’nde. (0212 393 81 11)

■ Tonguç Yaşar’ın “Renkahenk” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Karikatür ve Mizah Merkezi’nde. (0212 256 42 58)

■ Adile Gülan, Tülay Oskay Işın, Yusuf Özsarfati, Evrensel Derman ve Nihat Evren Derman’ın karma sergisi 29 Şubat’a kadar Tolga Eti Sanat Evi’nde. (0216 368 26 79)

■ Jose Maria Mellado’nun “Esrarengiz Manzaralar” adlı sergisi 10 Mart’a kadar Elipsis Gallery’de. (0212 244 89 00)

■ Halil’in “Tepme” isimli sergisi 31 Mart’a kadar The Empire Project’te. (0 212 292 5968)

■ Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar ve Konstantiniyye’den İstanbul’a Boğaziçi Anadolu yakası fotoğrafları sergisi 1 Nisan’a kadar Pera Müzesi’nde. (212 211 41 00)

■ İnci Eviner’in sergisi 6 Nisan’a kadar Salt Galata’da.

■ Kilden Suretler, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’ndan Antik Çağ Terrakotta Figürinleri sergisi 15 Nisan’a kadar Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi’nde. (0212 284 63 63)

■ Musevitoğlu Atölyesi Resim Sergisi 31 Mayıs’a kadar Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde. (0212 259 77 40)

■ Adalar, Mimarlar, Binalar isimli sergi Haziran 2012’ye dek Adalar Müzesi’nde. (0216 382 64 30)

ANKARA

■ Gür Dalkıran/60 Yıldan Yansıyanlar – resim – 2 Şubat’a dek Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. (0 312 468 21 05)

■ İrfan Dönmez – resim – 3 Şubat’a dek – Ziraat Bankası Kuğulu Sanat Galerisi’nde. (0 312 466 05 40)

■ Güldeste VIII – resim – 4 Şubat’a dek – Helikon Sanat Galerisi’nde. (0 312 441 78 01)

■ Asiye Aytan – resim – 4 Şubat’a dek – Altanay Sanat Galerisi’nde. (0 312 468 30 76)

■ Ustalar II – resim – 4 Şubat’a dek – Nurol Sanat Galerisi’nde. (0 312 468 86 70)

■ Karma sergi – resim – 5 Şubat’a dek – Valör Resim Galerisi’nde. (0 312 442 00 72)

■ World Press Photo 2011/Dünya Basın Fotoğrafları 2011 – fotoğraf – 5 Şubat’a dek – Forum Ankara Outlet’te. (0 312 567 64 00)

■ İmkânsız Galeri – resim – 7 Şubat’a dek – Galeri Kara’da. (0 312 433 12 35)

■ Osman Akbay&Mustafa Cinel&Mustafa Hikmet Malkoç – karma resim – 9 Şubat’a dek – Fırça Sanat Galerisi’nde. (0 312 438 60 08)

■ Suat Arıkan – resim – 10 Şubat’a dek – Ziraat Bankası Mithatpaşa Sanat Galerisi’nde. (0 312 417 84 58)

■ Malik Bulut/Yüzleşme – resim – 11 Şubat’a dek – Armoni Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 43 24)

■ Osman Kerkütlü – resim – 18 Şubat’a dek – Galeri Nev’de. (0 312 437 93 90)

■ Ercan Gülen – resim – 18 Şubat’a dek – Gözde Sanat Galerisi’nde. (0 312 442 11 31)

■ Hüseyin Şahbudak – resim – 18 Şubat’a dek – Sevgi Sanat Galerisi’nde. (0 312 441 26 34)

■ Baran Kamiloğlu – resim – 19 Şubat’a dek – Mustafa Ayaz Sanat Galerisi’nde. (0 312 285 89 98)

■ Serdar Leblebici – resim – 22 Şubat’a değin – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)

■ İbrahim Örs – resim – 25 Şubat’a dek – Takıantika Sanat Galerisi’nde. (0 312 436 37 88)

■ Habip Aydoğdu – resim – 28 Şubat’a dek – ARETE Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 08 81)

■ Canan Atalay/İçsel Manzaralar – resim – 2 Mart’a dek – Atlas Sanat Galerisi’nde. (0 312 468 59 04)

İZMİR

■ Karacasu Vakfı’nın kurduğu Aphrodisias Sanat Merkezi, 4 Şubat’a dek İFOD (İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği) Doğa Fotoğrafı Atölyesi Sergisi, Beytullah Şavkın’ın Türkiye ve İsviçre’den manzaralar içeren sulu boya resim sergisi ve Ayla Gedik’in yağlıboya resim sergisini ağırlayacak.

■ Elvin Öztürk’ün “Kumsal Yansımalarda Aşk” adlı resim sergisi, 2 Şubat’a dek TÖMER İzmir Şubesi Sergi Salonu’nda izlenimde.

■ Ege Üniversitesi 50. Yıl Köşkü Sanat Galerisi, Aysen Yılmazu’nun özgün baskı resim sergisini ağırlıyor.

■ Ceyda Kiraz’ın “Koza Mucizesi” adlı resim sergisi 12 Şubat’a dek EÜ Atatürk Kültür Merkezi’nde izlenimde. Aynı mekân 11 Şubat’a dek Nedim Sönmez’in ebru sergisine de ev sahipliği yapacak.

■ Ege Üniversitesi Prof. Dr. Yusuf Vardar-MÖTBE Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Erkuter Leblebici’nin seramik sergisi 17 Şubat’a dek görülebilecek.

■ Kedi Kültür Sanat Merkezi yarına dek Prof. Dr. Bedri Karayağmurlar’ın “EL İM DİL İM” resim sergisini ağırlıyor.

■ Reha Yalnızcık Resim Sergisi Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’nde 4 Şubat’a dek izlenimde.

■ İzmir Suluboyacılar Derneği Profesyoneller Grubu’nun resim sergisi 25 Şubat’a dek Karabağlar Belediyesi Çalıkuşu Sergi ve Kongre Salonu’nda görülebilir.

■ İzmir Sanat Merkezi 13 Şubat’a dek Sevim Çınar’ın “İçimizdeki Kanatlar” adlı seramik sergisini ağırlayacak.

MERSİN

■ Oberhausen-Arttwin Genç Sanat Yarışması Sergisi, bugün 17.00’de İçel Sanat Kulübü’nde açılacak. Ayşe Uğural-Müfide İlhan Sanat Galerisi’ndeki sergi 17 Şubat’a dek izlenime açık olacak. (0324 238 10 88)

Tiyatro

İSTANBUL

■ Devlet Tiyatroları Beykoz Ahmet Mithat Efendi Sahnesi’nde “Sezuan’ın İyi İnsanı” cuma, cumartesi 20.00, pazar 15.00. Cevahir Sahnesi Salon 1’de “Sidikli Kasabası” yarın, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Cevahir Sahnesi Salon 2’de “Vahşet Tanrısı” salı, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00. Beyoğlu Küçük Sahne’de “Profesyonel” salı, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00. Küçükçekmece DT Sahnesi’nde “Kırmızı” perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, Üsküdar Stüdyo Sahne’de “Ve Hep Birlikte Soldan Çıkarlar” çarşamba, cuma 20.00, cumartesi 15.00. Üsküdar Tekel Sahnesi’nde “At” perşembe, cumartesi 20.00, pazar 15.00. (0 212 292 39 00)

■ İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları F. Reşat Nuri Sahnesi’nde “Perşembenin Hanımları”, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde “Tehlikeli İlişkiler”, Kâğıthane Sadabad Sahnesi’nde “Sevgili Doktor”, Haldun Taner Sahnesi’nde “Yüzleşme”, Ümraniye Sahnesi’nde “Lüküs Hayat”, Üsküdar Müsahipzade Sahnesi’nde “İntiharın Genel Provası”, Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde “Mutfak Söyleşileri” çarşamba, cumartesi 15.00 ve 20.30, perşembe, cuma 20.30, pazar 15.00. GOP Ferih Egemen Sahnesi’nde “Deniz Kızı” perşembe, cuma 10.30 ve 13.30, Kâğ. Küçük Kemal Sahnesi’nde “Boncuk” perşembe, cuma 10.30 ve 13.30. K.Çekmece Sef. KSM’de “Çığ” cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.30. (0 212 455 39 00)

■ Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Müşfik Kenter Sahnesi’nde “Tersine Dünya” perşembe 20.30, “Hangisi Babası” cuma 20.30, “Hoşu’nun Utancı” cumartesi 11.00, “Külhanbeyli Müzikali” cumartesi 20.30, “Benim Güzel Pabuçlarım” pazar 11.00, “Aklı Havada” pazar 15.30. Turhan Tuzcu Sahnesi’nde “Medeni Hali: Kadın” çarşamba 20.30. (0 212 661 38 94)

■ Tiyatro Pera’da “Kazaen (Beyoğlu’nda Çarpışmalar)” cuma 20.00, cumartesi 20.30, pazar 18.30

■ Dostlar Tiyatrosunun “Kerem Gibi” oyunu çarşamba 20.30, Yunus Emre Kültür Merkezi, cuma 20.30 Muammer Karaca Tiyatrosu, “Marx’ın Dönüşü” cumartesi 20.30, C.K.M, (0 212 252 59 35)

■ Oyun Atölyesi’nde “Kıyıya Oturmanın Böylesi” yarın 20.30. “Don Juan’ın Gecesi” perşembe, cuma, cumartesi 20.30, pazar 16.00. (0 216 345 39 39)

■ Kumbaracı50’de “Cam Adımlar” bugün 20.30, “444” yarın 20.30 (0 212 243 50 51)

■ Dot’ta DOT’un yeni oyunu “Süpernova” çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi 21.00. (0 212 232 44 40)

■ Kenter Tiyatrosu’nda Kenter Oyuncuları “Zorla Güzellik” perşembe 20.30 Caddebostan Kültür Merkezi, cuma 20.30 Kenter Tiyatrosu, “Çirkin Ördek Yavrusu Müzikali” pazar. (0 212 246 3589)

■ Semaver Kumpanya’nın “Nasreddin Hoca” oyunu pazar 13.00 Çevre Tiyatrosu . (0 212 585 59 35)

■ Tiyatro Kedinin “Koca Sinan” oyunu salı 20.30 Bahçeşehir Kültür Merkezi, “Kaplan Maplan” cumartesi, Pazar 13.00 “Koca Sinan” cumartesi 20.30, pazar 18.30 Tiyatro Kedi Blackout Sahnesi (0 212 257 79 36)

■ İkincikat’ta bugün “Bulanık”, “Cam Yapraklar” yarın, “Yalnız Batı” Çarşamba, “Yok Oğlum, Biz Evdeyiz” perşembe, “Limonata” cuma, cumartesi, “Kainatın En Hızlı Saati” pazar 21.00. (0 212 292 32 47)

■ Maya Sahnesi’nde “Ford Mach 1 Bağdat Caddesi’nde” salı 20.30, “Hastalık Hastası” çarşamba 20.30, “Eleni’den Mektuplar” perşembe, cumartesi 20.30, “Yeni Bir Hayat İçin” cuma 20.30, “Selam Sana Shakespeare” cumartesi 16.00. “Cimri” pazar 18.00. (0 212 252 74 52)

■ Ak’la Kara Tiyatro’da “Sihirbaz” yarın 20.30, “Fare Kapanı” çarşamba, perşembe 20.30, “Tom, Dick & Harry” cuma, cumartesi 20.30, pazar 15.00, “Pizza Ülkesi” cumartesi, pazar 12.00. (0 216 541 43 59)

ANKARA

■ Akün Sahnesi’nde, “Gizler Çarşısı” yarın ve 1-5 Şubat tarihleri arasında, cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Rab Şeytana Dedi ki” 7-12 Şubat tarihleri arasında, cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de. (0 312 427 19 71)

■ Altındağ Tiyatrosu’nda, “Kafes Arkasında” yarın ve 1-11 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Boğaç Han/çocuk oyunu” 12 Şubat’ta saat 11.00’de. (0 312 316 59 02)

■ Büyük Tiyatro’da, “Genç Osman” 3 Şubat’ta saat 20.00’de, 5 Şubat’ta saat 15.00’te, “Kerbela” 7, 10 Şubat’ta saat 20.00’de, 12 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 324 22 10)

■ Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde, “Barış” yarın ve 1-4 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Benim Tatlı Meleğim/çocuk oyunu” 5, 12 Şubat tarihlerinde saat 11.00’de, “Kantocu” 7-11 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de. (0 312 240 00 91)

■ Küçük Tiyatro’da, “Figaro” yarın ve 1-11 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Keloğlan Keleşoğlan/çocuk oyunu” 5 ve 12 Şubat’ta saat 11.00’de. (0 312 311 11 69)

■ Oda Tiyatrosu’nda, “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” yarın ve 1-4 Şubat tarihleri arasında saat 18.30’da, “Hüzzam” 7-11 Şubat tarihleri arasında saat 18.30’da. (0 312 311 11 69)

■ Stüdyo Sahne’de, “Üç Yönetmen Üç Oyun” yarın ve 3, 7, 10, Şubat’ta saat 20.00’de, 5, 12 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 397 30 24)

■ Şinasi Sahnesi’nde, “Sırça Kümes” yarın ve 1-5 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Elma Hırsızları” 7-12 Şubat tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de. (0 312 467 17 44)

■ Mavi Sahne’de, “Oyunun Oyunu” 8, 9, 10, 11, 15, 16, 17, 18, 29 Şubat’ta saat 20.00’de, 12 ve 19 Şubat’ta saat 17.00’de, “Tuluatmasyon/Her şey doğaçlama komik gösteri” 1, 4, 22, 25 Şubat tarihlerinde saat 20.00’de, “Hiç/Neyzen Tevfik” 24 Şubat’ta saat 20.00’de, 26 Şubat’ta saat 17.00’de, “Cin Fikir/Her şey doğaçlama çocuk oyunu” 4, 11, 18, 25 Şubat tarihlerinde saat 12.00’de. (0 312 241 02 33)

ADANA

■ Adana Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Üstün Dökmen’in yazdığı ve Ali Hürol’un yönettiği ‘Komşu Köyün Delisi’ adlı oyunu yarın seyirciyle buluşturacak. (0322 458 93 47)

SAMSUN

■ Samsun Devlet Tiyatrosu’nda Yarın ve 1 Şubat Çarşamba akşamı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nca hazırlanan “Soğuk Bir Berlin Gecesi” isimli Oyun sahnelenecek. Barış Eren’in yazdığı ve sahneye koyduğu oyunda, Avrupa’nın ortasında uygar bir kente, uygar insanlar arasında dili, kültürü farklı olduğu için yabancı konumuna düşürülen ve ötekileştirilen Tarık’ın Avrupa insanını sorgulaması anlatılıyor.

■ Samsun Düşevi Oyuncuları, 1 Şubat Çarşamba günü 20.00’de Gazi Sahnesi’nde, “Süreyya” isimli oyunu tekrar sahnelenecek. Can Kibiroğlu’nun yazdığı, Cem Kaynar’ın sahneye koyduğu oyunda, hayatının sonuna gelmiş bir kadının yarım bıraktığı birçok şeyi ölmeden önce tamamlama çabası anlatılıyor.

Opera-Bale

İSTANBUL

■ Kadıköy Süreyya Operası’nda cumartesi günü saat 16.00’da “Don Kişot” adlı bale gösterisi sahnelenecek. Pazar günü saat 11.00’de ise “Bremen Mızıkacıları” adlı çocuk müzikali seslendirilecek. (0216 346 15 31)

ANKARA

■ Operet Sahnesi’nde, “Özsoy Quartet/konser” yarın saat 20.00’de, “Bir Tenor Aranıyor/müzikal komedi” 5 Şubat’ta saat 16.00’da, “Şarkılarla Yaşamak/müzikli oyun” 7 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 324 68 01)

■ Leyla Gencer Sahnesi’nde, “Sihirli Dünya/çocuk müzikali” 5 Şubat’ta saat 11.00’de. (0 312 324 68 01)

Gösteri-Söyleşi

İSTANBUL

■ İstanbul Modern Sinema’da “George Lucas ve SİYAD’ın seçtiği beş film” başlıklı seçki, perşembe ve pazar günleri gösterilecek. (0212 334 73 41)

ANKARA

■ Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın vereceği, “Neoliberalizm ve 3. Dünya Savaşı?” başlıklı söyleşi, 4 Şubat’ta saat 14.30’da. (0 312 442 30 50)

 

Geçen yıl  (2010)  ilki yapılan ve Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde gençliğin sesini, sözünü perdeye yansıtan gençlik filmleri festivali, ikinci yılını “yasak” teması ile açıyor açılmasına ama Festivalin adına zeval gelmeden bir olay gerçekleşti bile.

 10+4 filmiyle Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali’nin 18 Aralık’taki açılışına katılacak olan İran’lı genç kadın yönetmen Mania Akbari siyasi sığınmacı olduğu için Türkiye’den vize alamadı. Konuyla ilgili olarak, festival tarafından yapılan açıklama şöyle:

“Mania Akbari siyasi sebeplerden dolayı ülkesinden kaçmış durumda. Şu anda Dubai’de yaşayan Akbari GFF’ye katılmak üzere Dubai’deki Türk konsolosluğuna gittiginde: “Zaten siyasi sığınmacı olduğunu,Türkiye ile İran arasında gerginlik olduğu söylenerek böyle bir durumda gitmesinin kendisi için sorun yaratacağı” gerekçesiyle vize talebi reddedilmiş. Mania Akbari ise Sansür ve yasaklara rağmen yanlış gördüğü şeylere karşı geleceğini ve çekmeye devam edeceğini bildirmiştir.”

20 Aralık akşamı saat 19.00’da İTÜ Maçka Mustafa Kemal Salonu’nda açılışı gerçekleşecek olan festival, “yasaklılar” ile perdelerini aralayacak. Açılışta sinema ve sanatseverleri sansüre uğramış ve kapanmak zorunda kalan mizah dergisi Harakiri’nin karikatür sergisi karşılayacak.

Festivalin açılışında “yasak” temalı birçok kısa film gösterilecek. Sunuculuğunu genç oyuncu Bora Akkaş’ın yapacağı gecede festivalin en başından beri sorduğu yasaklara karşı “Ne yapsak” sorusunun cevabını verenlere de teşekkür plaketleri verilecek. Özgürlüğün şarkılarını söyleyen Bandista ve Yeni Türkü ile ikinci yılında yasak bir “merhaba” diyecek festivalin açılışı ve gösterimleri;  festivalin ilkeleri doğrultusunda ücretsiz olacak.

Festival hem genç yönetmenlere hem de izleyicilere bu sene birçok soru soracak.

Bunların başında “Ne yasak?” sorusu geliyor. GFF’nin gönüllülerinden oluşan Kolektif Sinema ekibiTürkiye’de ve dünyada son dönemlerde artan baskı ved enetim mekanizmalarına dikkat çekerek, gençlerin festivalinde, gençlerin öncülüğünde yasak olanı yeniden ortaya çıkarma, keşfetme, anlatma, dinletme, gösterme hatta teşhir etmek gerektiğini söylüyor.

Basılmamış kitapların toplatılması, internete sansür getirilmesi, ıslık çalmanın ve şarkı söylemenin yasak olması, düşüncenin, fikir, eylem ve ifade özgürlüğünün engellenmesi, hatta karikatürlere bile cezalar yağması, sokağa çıkanın hapse atılması ve nicelerini anlatacak bu sene Gençlik Filmleri Festivali. Festivalde ayrıca dönem dönem “sansüre uğramış” filmler de “Sansürsüz” başlığında gösterilecek.

Ne yapsak ?

Festivalin sorduğu sorulardan biri de  “Ne yapsak?” olacak. Festival bir anlatı ve iletişim biçimi olan sinemayı kullanarak “ne yapsak” sorusunun cevabını arayacak. Yasakları anlatmak, yine gençlere düşecek. Festivalin ortaya çıkış amaçlarından biri olan; genç yönetmenleri film çekmeye teşvik etmek ve “ödüllü yarışmalarla, eleme usulüyle, yüksek prodüksiyonlarla” değil; genç yönetmenlerin anlatabildiği ile – anlatabildiği kadarı ile var olmasını sağlanmaya çalışılan “genç yönetmenlerden kısa filmler” de, yasak teması kapsamında izleyiciyle buluşacak.

FESTİVALİN TARİHÇESİ

“Gençliğin sesi perdede yankılanıyor” diyerek 2010’un Aralık ayında yola çıkan Gençlik Filmleri Festivali’ne İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi,Kocaeli Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Bursa Uludağ Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Mersin Üniversitesi ve Zonguldak Karaelmas Üniversitesi, Muğla Üniversitesi ev sahipliği yaptı. Ayrıcaİzmir ve İstanbul’da birçok lisede de festival etkinliği gerçekleştirildi.

Bu sene 20 Aralık’ta aynı anda Ankara, İstanbul, Zonguldak, Bursa İzmir ve Kocaeli’nde açılışı yapılacak olan festival, bu sene aynı üniversitelerin yanı sıra Trakya Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde de izleyiciyle buluşacak.

2010 yılında 10 uzun metraj film, 3 belgesel ve 13 kısa metraj filmi izleyiciyle buluşturan festival, Donnie Darko, Jules et Jim, Hababam Sınıfı gibi birçok klasik filmin yanı sıra; Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor, Noviembre ve Ben X gibi günümüz filmlerini de ekrana taşımıştır.

Festivalin açılış geceleri ve gösterim yerlerine birçok aydın, sanatçı ve yönetmen de katılmıştır. Festivalin İstanbul açılışında festival sunucusu olarak Mert Fırat desteklerini sunmuştur. Ayrıca Arzu Yanardağ, Bulutsuzluk Özlemi, İlkay Akayya ve Tuncay Akça festivalin açılışına gelmiştir. Festivale gelemeyen Ece Temelkuran ve Tarık Akan da destek mesajları yolladılar. Festivalin İstanbul ayağının kapanış etkinliğine Bornova Bornova filminin oyuncusu Öner Erkan ve yönetmeni İnan Temelkuran katıldı.

Festivalin Ankara açılışı  Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini alan Çoğunluk filmi ile gerçekleşti. Festival açılışında  ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nden Doç.Dr.Tarık Şengül ve Doç.Dr.Necmi Erdoğan, ODTÜ Gisam’dan (Görsel İşitsel Sanatlar Araştırma ve Uygulama Merkezi) Thomas Balkenhol, ODTÜ Medya ve Kültüel Çalışmalar’dan Ersan Ocak, Hacettepe Üniversitesi Radyo, Televizyon, Sinema’dan Naci Özer ve Sibel Tekin, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Mehtap Morkoç, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Özcan Yağcı ve daha pek çok üniversiteden öğretim görevlisinin katıldığı bir forum düzenlendi.

Kocaeli’nde açılış Hayal Bandosu ve Grup Pasaj grubu ile açılırken, Eskşehir’de açılışa Dejavu grubu katıldı.

Açılış gecelerinden ve gösterimlerden görüntüler:

 Gençlik Filmleri Festivali’nin amaçları:

2010 yılında hazırladığı festival dosyası ile sinemaya dair fikirlerini birleştiren Kolektif Sinema Ekibi,  günümüz sineması için:

“Günümüzde kitle iletişimde “tüketici” olarak kodlanan bireylerin katılım kanalları yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde üretimi gerçekleştiren emekçiye de “ekonomik imkânları” kadar kitleye ulaşabilmek düşmektedir. Ressam, yazar, tiyatrocu, sinemacı, gazeteci, ses sanatçısı vb. herkes, her alanda bu zorluğu yaşamaktadır. Görsel imkânların bu denli arttığı günümüzde, kuşkusuz sinema bir sanat ve iletişim alanı olarak başı çekmektedir. Sanat alanı olmakla birlikte kitle iletişim aracı olma özelliğini taşıyan sinema aynı zamanda –televizyon ile birlikte- piyasa kültürünün en yaygınlaştığı alan olarak da baştadır.

Sinema artık biletlere, kampanyalara ve ücretli festivallere sığdırılmıştır. Sinema ile ilişki kurabilmenin birinci yolu paradır. Özellikle gençlerin rağbet ettiği sinema, hem kültürel yaşantı da “alışkanlık” hem de “lüks” haline gelmiştir. Üretebilmek ve ürettiğini insanlarla paylaşabilmek için sadece istek ve yetenek yetersiz kalmaktadır. Milyonlarca dolarlık yapımların yanında birçok yetenekli insanın ürettiği filmler sinemada yer bile bulamamaktadır. Özellikle gençler ve üretimleri bu alanın en altında yok olmaktadır. Gençlere sunulan bir seçenek de film yarışmalarıdır. “ saptamasını yapmış ve festivalin amaçlarını buna göre belirlemiştir. Bu amaçlar:

Sinemanın anlatı biçimleriyle gençliği ve sorunlarını, taleplerini işleyebilmek, gençliğe dair tartışmaları yaygınlaştırabilmek.

Dünyanın dört bir yanındaki gençlik filmlerini izleyiciler ile buluşturmak.

Birçok ülkeden gelecek filmler ile Türkiye’deki gençliğin farklı kültürlerdeki gençlikle tanışmasını sağlamak ve iletişim olanaklarını artırmak.

Gençliğin ürettiği filmlerin görünülürlüğünü artırmak, sinemayı gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri bir araç olarak da kullanmak.

Genç yönetmenleri üretmeye ve ürettiklerini paylaşmaya teşvik etmek.

Festivalle birlikte oluşturulacak film atölyelerinin ürettikleriyle gençlik filmlerine katkıda bulunmak.

Üniversitelerde yapılacak gösterimlerle ve atölye çalışmalarıyla nitelikli bir sosyalleşme ortamı yaratarak; neo-liberalizmin reklamları ve üniversitedeki etkinlikleriyle dayattığı “özgür üniversiteli” anlayışına karşı, gerçek özgürlük anlayışını benimsetmek ve kültür sanatın bir hak olduğu bilincini yaygınlaştırmak.

Sinemayı, sinemaya emek verenleri ve üniversitelileri buluşturmak.

Alternatif, nitelikli, sponsorsuz ve ücretsiz bir gençlik festivalinin kolektif bir emekle gerçekleşebileceğini göstermektir.

 

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümü dolayısıyla icra edilecek, “Şehitler Oratoryosu” 10 Kasım tarihinde Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi’nde seslendirilecek.”Şehidin Ölüm Sonrası Huzur ve Gururu” bölümleriyle dinleyiciyle buluşacak.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümü dolayısıyla icra edilecek, “Şehitler Oratoryosu” 10 Kasım tarihinde Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi ’nde seslendirilecek.

Vatandaşların ücretsiz olarak katılabilecekleri konser, “ Vatan Sevgisi ”,

“ Kuruluş ve Kurtuluş Dönemi ”, “ Dahil Ulusal Bütünlük ve Birliğimizin Korunması için Yapılan Mücadele ve Savaşlar ”, “ Şehadet Öncesi ”, “ Şehadet Anı ”,

“ Şehidin Ölüm Sonrası Huzur ve Gururu ” bölümleriyle dinleyiciyle buluşacak.

Yaptıkları müziği alternatif arabesk olarak tanımlayan, “ İstanbul Arabesque Project ”, yarın Ghetto’da sahne alacak.

Grup, yeni albümü “ Damarımda Kanımsın”ın galası niteliğindeki konserle, Bergen, Kamuran Akkor, Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi isimlerin şarkılarına getirdiği farklı yorumla arabeskin eğlenceli yönünü ön plana çıkarmaya çalışıyor.

Çağıl Kaya, 9 Kasım tarihinde Nardiss Jazz Club’te konser verecek.

Birçok önemli sanatçıyla sahne almış olan genç sanatçı Kaya, ünlü cazcılardan aldığı caz vokal ve emprovizasyon eğitimleriyle geliştirdiği caz performansını İstanbullu dinleyicilerine sunacak.

-Sahne Sanatları-

Sadık Şendil’in kaleme aldığı ve Müfit Kayacan’ın yönettiği “Kanlı Nigar”, yarın Profilo Kültür Merkezi’nde sahnelenecek.

Yunus Emre Kültür Merkezi, yarın Kemal Başar’ın yönettiği “Külhanbeyi Müzikali” isimli Oyuna ev sahipliği yapacak.

Oyun, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşayan tulumbacılar ve kabadayıların yaşamlarını anlatırken bir dönemi de gözler önüne serecek.

Şehir Tiyatrolarının başarılı Oyunu Çığ, aynı gün Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde perdelerinin açacak.

Dağlarla çevrili bir köyde, insanların çığ düşmesinden korkmaları ve bunun yaşamlarına olan etkilerinin konu edildiği Oyun, Cücenoğlu’nun 40. sanat yılına özel olarak izleyicilerine sunulacak.

Cervantes’in ünlü romanından aynı isimle tiyatroya uyarlanan “Don Kişot”, 5 Kasım tarihinde Caddebostan Kültür Merkezi’nde izlenebilecek.

 

Kynk. : http://www.haberapron.com

”Kemanı ağlatan adam” unvanıyla dünya çapında tanınan İranlı keman sanatçısı Farid Farjad, ”Silahtan nefret ediyorum, çatışmaları da sevmiyorum” dedi.

 

Farjad, Diyarbakır’da vereceği konser öncesi Ninova Park Alışveriş Merkezi’de düzenlediği basın toplantısında, Diyarbakır’a ikinci kez geldiğini ve burada olmaktan gurur duyduğunu söyledi.

Toplantının yapıldığı alışveriş merkezini yeni gördüğünü ve ABD’deki alışveriş merkezleri ile rekabet edebilecek bir alışveriş merkezi olduğunu anlatan Farjad, bu modernleşmenin bundan sonraki gelişlerinde de devam ettiğini ve kentin her yerine yayılmasını istediğini söyledi.

Gelişme ve modernleşmenin önemine dikkati çeken Farjad, ”Aynı zamanda tarihimizi, geçmişimizi ve bizi buraya kadar getiren atalarımızı da unutmamalıyız. Her zaman onları korumamız gerekir, gençlerimize aktarmamız gerekir” diye konuştu.

İnsanların bir araya gelip konuşarak bütün sorunları çözebilmesi gerektiğini kaydeden Farjad, ”Silahsız, insanca bunu yapabilmeleri gerekir. Çocuklarımız, gençlerimiz için daha güzel bir gelecek bırakmamız gerekir, savaşarak değil, konuşarak anlaşarak” dedi.

Farjad, hükümetin bölgede yaşanan sorunların çözümü için çaba harcadığını ve bunun başarıya ulaşmasını temenni ettiğini ifade ederek, ülkesine gidemediğini anlattı.
”Memleketimde kadınlar ve birçok insan konuştuğu zaman kamçılanıyor, siyasi olarak içeri atılıyor. Anneler çocuklarına ninni söylemeye bile korkuyor. Avukatlar birilerini savunmaya kalkarsa onu bile hapishaneye atıyorlar” diyen Farjad, Türkiye’de insanların konuşabildiğini, insanların konuşma hakkının olduğunu söyledi.

Farjad, Diyarbakır’ı, Mersin’i, İstanbul’u çok sevdiğini kaydederek, ”Türkiye’nin kentlerini çok seviyorum. Çünkü insanlarını çok seviyorum. İnsanlar burada bana değer veriyor. Ben burada oturup konuşabiliyorum” dedi.

Gazetecilerin çeşitli sorularını da yanıtlayan Farjad, İran halkını sevindiremediğini, onları etkileyemediğini belirtti.

Türkiye’de yaşamak istediğini ve bölgede yaşanan olayları bildiğini, bunun kendisini kaygılandırmadığını ve kaygılandırmayacağını kaydeden Farjad, ”Buraya seve seve geliyorum. Benim sesim büyüklere gidiyorsa lütfen oturun bir yerde uygarca konuşun ve sorununuzu halledin. Silahtan nefret ediyorum, çatışmaları da sevmiyorum. İnşallah bütün bunlara silahsız bir çözüm bulunacak” diye konuştu.

Ninova Park Alışveriş Merkezi yatırımcı ortaklarından Orhan Erten de dünya çapında bir sanatçıyı Diyarbakır’da ağırlamaktan büyük memnuniyet duyduklarını ifade ederek, bunun Diyarbakır’ın tanıtımında büyük rol oynayacağını söyledi.

 

Türkiye’nin en çok sanatçı yetiştiren ilçesi olma özelliğini taşıyan Bakırköy ne yazık ki ne yerel anlamda ne ulusal ne de uluslar arası anlam herhangi bir festivale ev sahipliği yapmamaktadır…

Yıllar içersinde Bakırköy ve çevre ilçelerin insanlarını sanat adına sömüren birçok sözde kurum, kuruluş ve kişinin, Bakırköy halkı adına hiç bir faaliyette bulunmadığını bilen “ Nar Sanat “ bu durumu değiştirmek için gelecekte sokağa taşınmasını dilediği ve bu yönde çaba harcadığı “ Nar Çiçekleri ” nin 2. sini kendi Lokalinde gerçekleştirdi.

Üç gün süren etkinlikler boyunca toplam 1500 kişinin izlediği etkinlikler boyunca gerek Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı kursumuz Öğrenci, Eğitmenler ve gerekse veliler ile izleyiciler etkinliği sadece izlemekle kalmayıp aynı zamanda etkinlik içersinde de yer aldılar.

Her etkinliğin ardından Cam ve vitray Sanatçısı İzzettin BAKİ imzasını taşıyan Şişeden yapılmış eserleri ve Ş.Hale ÜRKMEZGİL  imzalı Desen çalışmalarının konuklara çekilişle dağıtılması da ayrı bir mutluluk verdi.

Niyazi Toptoprak ve Sanatı Hakkında…

” Niyazi Toptoprak, 1950 yılında İstanbul’da doğdu. İlki 1969 yılında olmak üzere şimdiye değin 150 civarında kişisel resim sergisi açtı. Sayısız karma sergiye eser verdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitiren sanatçı bazı ödüller ve mansiyonlar kazandı. Niyazi Toptoprak’ın özel, resmi ve yurtdışı koleksiyonlarda birçok eseri bulunmaktadır.

Ressam Niyazi, kendi üslubunu oluşturmuş sanatçılardandır. Öyle ki O’nun resmini imzasına bakmadan da tanıyabilirsiniz. Yağlı boya ve pastel malzemelerini büyük bir ustalıkla kullanır. Doğayı kendi üslubuna uydurur. Hayvan resimleri de yapar ama bunların arasında kediye özel bir yer vermiştir. Bir serginin davetiyesinde şöyle demektedir.

“Kedi resmi yapmamış ressam yoktur denebilir. Çünkü kedi, biçimi, devinimi, yetenekleri ve yetkinlikleri ile resim yapan birinin ilgisinden ve hayranlığından uzak kalamaz. Günlük yaşamını güzelliğin coşkusu ile zenginleştirebilen iyi insanlar için de bu böyledir.

Kedi kraldır. Kedi her zaman güzeldir; kristal bir kadehteki kırmızı şarabı bembeyaz masa örtüsüne devirirken de, ipek bir halıya işerken de, yalnız bir bilge gibi soyluca ölürken de. Görkem ve incelik bir arada olmayı en çok bir kedinin yanındayken sever. Kedi, güzelliğini tartışmaya kalkan sevimsizlerle alay bile etmez.

Kedi resimlerine ayırdığım bu sergimi, bir kedi aşığı olmanın ayrıcalığında gizli keyif ve kendini beğenmişlikle hazırladım. Biliyorum ki o da kendisini artistik ve majestik bir keyifle beğenmektedir. Ve majesteleri bunda çok haklıdır.”

Niyazi Toptoprak’ın hayvan figürlü resimlerinin dışında, stilize ağaçlar, iki boyutlu evler, yayvan ve hemen hemen simetrik tepelere sıkça rastlarsınız. Minyatüral bir istifleme göze çarpar. Kompozisyonlarında kullandığı tarımsal parselasyonlarda renk coşkusu doruğa çıkar. Toptoprak, geçişli yada kontrast renk ayrımlarıyla adeta gökyüzünü de parsellemektedir. Bu özelliği onun resminde, içinde ışık yanıyormuş gibi bir şeffaflık oluşturur.

Ressam Niyazi, kendi resminin gelişimi ve değişimi içinde hep kendi resmini yapar. Kendi olarak kalmayı istediği için de kimseye benzemez. Bu geleceğe yönelik bir tavırdır. Bu nedenle sanatçı, resmin libido enerjisi ile yapıldığı savındadır. Ona göre gelecekte de var olabilmenin enerjisi bu enerjiden başka bir şey değildir. Libido ortadan kalkarsa sanat eylemi de son bulur.

Gerçekte bu görkemli bir sav olmak yerine yalnızca mütevazı bir yaşam tutkusudur. Belki de ölüm korkusu(?). Rengi görmek, rengi görmeye devam ediyor olmanın heyecanını yaşamak, ama ille de yaşamak. Sanatçının yaşamı bitince de bu heyecanı başkalarına yaşatmayı sürdürmek. Yani kalmak. ”

Kaynak : Niyazi TOPTOPRAK  Facebook grubu