Yazılar

Bosnalı savaş çocuklarının hikayelerini anlattığı ”Çocuklar” (Djeca) adlı film Cannes Film Festivalinde

Bosnalı ”Çocuklar”ı Cannes Film Festivali’ne gidiyor.

 

Çocuklar-Djeca -yönetmen Aida Begiç

Bosnalı savaş çocuklarının hikayelerini anlattığı ”Çocuklar” (Djeca) adlı filminin dünya prömiyeri Cannes Film Festivali’nin resmi bölümlerinden “Un Certain Regard”da yapılacak olan yönetmen Aida Begiç, ”Korkunç şartlar altında dünyaya gelen insanları çok merak ediyordum. Bu konuyu ve kimsesiz çocukları araştırarak yeni filmimin konusunu buldum” dedi.

Cannes Film Festivali’nde 2008 yılında ”Kar” (Snijeg) filmiyle Semaine de la Critique Bölümü’nün ”büyük ödülü”nü (Grand Prix) alan ve daha sonra bu filmi ABD’li ünlü yönetmen Angelina Jolie’ye ilham olan Bosnalı genç yönetmen Aida Begiç, 16-27 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek Cannes Film Festivali’nde ”dünya prömiyeri” yapılacak ”Çocuklar” filmiyle ilgili AA’ya açıklama yaptı.

Bir filmin gösterime gireceği en iyi yerin ”Cannes Film Festivali” olduğunu vurgulayan Begiç, bu nedenle kendi adına ve Bosna-Hersek adına çok mutlu olduğunu söyledi.

Begiç, bir önceki filmi olan ”Kar”da Boşnakların hayallerini ele aldığını ve yeni filmi için araştırma yaparken ”Boşnakların hayallerine ne olduğunu?” kendi kendine sorduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

”Hayallerimizi, hatıralarımıza değiştirdiğimizin düşüncesine vardım. Sanki cesaretimizi kaybetmiş ve bir şekilde hayal kurmayı bırakmışız gibi. ‘Kar’ filmindeki olaylar savaş sonrası, 1996 yılında, hala bu ülkede güzel şeyler olabileceğine inandığımız zamanlarda geçiyor. Fakat 16 yıl sonra, sonsuz bir şimdiki zamanı yaşıyoruz sanki. Sanki geleceğe artık inanmıyoruz, 2-3-10 sene sonra ne yapacağımızın bile hayallerini kurmuyoruz. Bu tür düşünceler ‘Çocuklar’ filmi için ana fikir oldu.”

Filmin başrol oyuncusu Rahima’nın, 1992 yılında savaş başladığında 5 yaşında, erkek kardeşi Nedim’in ise savaşta doğduğunu dile getiren Begiç, ”Böyle korkunç şartlar altında dünyaya gelen insanları çok merak ediyordum. Bu konuyu ve kimsesiz çocukları araştırarak yeni filmimin konusunu buldum” dedi.

Aida Begiç, ”Çocuklar” filminin çekimlerinin Saraybosna’nın Otes bölgesinde yapıldığını ifade ederek, bu bölgenin hikayesinin de trajik olduğunu kaydetti.

Otes’in savaş öncesi yapıldığını ve savaş sırasında ilk cephe hattında olduğu için tamamen yıkıldığını anlatan Begiç, ”Otes’te şimdi büyük bir çelişki var. Savaş zamanında harabeye dönmüş ve hala kurşun izleri taşıyan binaların yanı sıra, yepyeni, inanılmaz güzellikte villaları da burada görebilirsiniz” diye konuştu.

-”Sanat soruları ön plana çıkarmak için vardır”-

Begiç, sanatın, birisinin yargılanması ya da sonuçlara varılması için var olmadığını, aksi takdirde böyle bir sanatın propaganda olacağını belirterek, profesyonel anlamda sanatın gerçeklerden oluşması gerektiğini dile getirdi.

”Günlük hayatımızda savaş var olduğu takdirde, sanat da var olacaktır” diyen Begiç, ”Sanat soruları ön plana çıkarmak için vardır. Eğer bu filmi izleyen insanlar, çocuklarımıza, yeni nesillere nasıl bir dünya bıraktığımız hakkında kendilerine soru soruyorlarsa, bu benim için işimi başarıyla tamamlamışımdır demek” diye konuştu.

-Ünlü yönetmen Kaplanoğlu ile ortak yapım-

Begiç, TRT’nin de desteklediği filmin uluslararası ortak yapımcılarından birinin de Semih Kaplanoğlu olduğunu vurgulayarak, ”Semih Kaplanoğlu saygı duyduğum bir yönetmen. Kendisiyle İstanbul’da tanıştım ve ilk toplantımızdan sonra beraber çalışmaya karar verdik. İşbirliğimiz çok ilginçti. Yapımcı olan bir yönetmenle çalışmak çok farklı” dedi.

Aida Begiç, başörtüsü takmasıyla ilgili de ”başörtüsünün bir kadının kişisel tercihi olduğunu” belirterek, şöyle konuştu:

”Bu işte (yönetmenlik) kadın olarak başarılı olmak zaten çok zor. Bir kadın için otoriter ya da yönetmen gibi davranmak, bir erkeğe göre çok daha zor. Özellikle başörtülü olduğunuz zaman, çünkü o zaman herkesin kafasında, pozitif ya da negatif olsun, hakkınızda belli bir düşünce oluşuyor. İnsanlar cahilliklerinden dolayı sizi yargılıyorlar. Bizim sorunumuz da genelde onlara karşı iç dünyamızı açmamak, onların sorunu ise bizim dünyamızı tanımak istememeleri.”

Başrollerini Marija Pikiç ve Ismir Gagula’nın paylaştığı ”Djeca”, Bosna’daki savaşta yetim kalan 5 yaşındaki Rahima ile savaş yıllarında doğan kardeşi Nedim’in hayat hikayesini ve mücadelesini anlatıyor.

Kaynak: [-]

Zeki Demirkubuz ; ‘İyi, kötü, doğru, yanlış yok’

Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’ndan serbest uyarladığı filmini anlattı.

Zeki Demirkubuz

Demirkubuz’un İstanbul Film Festivali’nden 5 ödülle dönen filmi şimdi sinemalarda. Demirkubuz, “Benim filmimde kötü, iyi, doğru, yanlış yok” diyor. “Gerçek dururken karşıtlardan beslenen bir dil bana çok aşağılık geliyor.”

Lermontov’un “Çağımızın Kahramanı” kitabını anlatırken söylediği sözleri hatırlatıyor Zeki Demirkubuz: “Tatlı yediğiniz yeter. Mideniz bozuldu. Biraz da acı yiyin.” Başrollerinde Engin Günaydın’ın yer aldığı ve İstanbul Film Festivali’nden beş ödülle dönen yeni filmi “Yeraltı”nda yönetmen, yine hiçbirimizin inkâr edemediği karanlık noktalarımıza iniyor.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabından esinlenen Demirkubuz filmin baş karakteri Muharrem’le benzeştiğini söylüyor. Film, insanın kötüden de pekâlâ beslendiğini, dibe vurmanın dayanılmaz bir zevke dönüştüğüne odaklanıyor: “İnsan zararına olan bir şeyi yapmaz diyorsak, onu mahveden bir şeyden de aldığı zevk ya da çıkar olabileceğini neden düşünmüyoruz?”

– Murathan Mungan’ın en iyi filmi size vermek için çok çabaladığı konuşuldu. Bu jüriden ödül bekliyor muydunuz?

Yıllar yılı sinemacılardan sıtkı sıyrılmış biri olarak İstanbul Film Festivali’ne, jüride Murathan Mungan’ı görünce katıldım. Özel bir ahbaplığımız yok. Tek kriterim bana garezi olmayan birilerinin olması jüride. İnsanlarda filmlerimden çok kişiliğimle bir etki uyandırıyorum. Özellikle sinema çevresinde (gülüyor). Türk toplumunda adalet duygusu yaratılmış değil. Türk insanı ihtirastan, gizlenmiş “ben” duygusundan hareketle kendini var ediyor. Bunun da en somut karşılığı biraz sanatçılarda, biraz da ‘Yeraltı’ndaki gibi mürekkep yalamışlarda.

– Filmde geçen “Mürekkep yalamışların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir” sözü filmin ana cümlelerinden biri mi sizin için de?

Bütün Cumhuriyet tarihi aydınlarının özetidir o cümle. Bir cümle daha var, bulduğumda ve yazdığımda yağlarımı eriten: “Aklın i..leştirdiği insan tipi.” Cinsiyetçilik olarak algılanmasın bu tabii. Bu bir dil. Ahlaktan, gururdan, şereften yoksun bir akıl insanı i..leştirir. Adam çok zekidir. Atom bombasını yapar, gider insanların kafasına atar.

– Muharrem için ne kötü, ne iyi diyebiliyoruz. Herkes gibi karmaşık, biraz da acılarından da beslenen bir tip.

Benim hiçbir filmimde kötü, iyi, doğru, yanlış yok. Gerçek dururken karşıtlardan beslenen bir dil bana çok aşağılık geliyor. Bu ülkedeki dünyayı anlama çabasının, muhakeme etme

Yeraltı - Zeki Demirkubuz Film Afişi

gücünün, aydın duygusunun en aşağılık yanı bu. Her şeyi karşıtlarla anlatmak. Yoksa Muharrem’e biri sapık der, biri kıskanç der. Zaten sistem bizim böyle düşünmemizi istiyor.

– Filmi izlerken ne zaman Muharrem gibi olacağım acaba diye düşünenler çok oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir mesaj aldım geçen gün. “Senin Allah’ın yok mu? Ben bundan sonra nasıl yaşayacağım. Kendimi kandırıyordum, hayat ne güzel gidiyordu” demiş (gülüyor).

– Diğer filmlerdeki karakterlerinizle çok karşılaştırılıyor Muharrem. Bu sizi rahatsız etmiyor mu?

Aksine çok hoşuma gidiyor. 18 senedir aynı şeyi sayıklayıp duran bir adamım. İnsanın muğlaklığı ve belirsizliği. İnsan akılcı bir varlıktır, yararına olmayan bir şeyi yapmaz diyorsak zararına gibi gözüken, onu mahveden bir şeyden de aldığı zevk ya da çıkar olabileceğini neden düşünmüyoruz? Dostoyevski’nin “Ye-raltından Notlar”ı yazmasına neden olan şey de bu. Ben insanları kendileriyle barıştırıyorum. Yoksa ben de insanların gözlerini doldurarak hikâye anlatmasını bilirim. Sen de sıkılmadın mı bu kadar mıymıntılıktan?

Yeraltı’nın Muharrem’i Engin Günaydın, İstanbul FilmFestivali’nde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülüne değer görüldü.

Kaynak: Cumhuriyet – AYŞEGÜL ÖZBEK

“ Ruh düşmanı kapitalizm ”

Yeni filmiyle yine korkuların üzerine giden Weingartner, kapitalizmden şikâyetçi. “Kapitalizm insanın ruhunu elinden alıyor. Bu sistemin içinde yaşamak zorunda değiliz. Kendimizi ondan soyutlayabiliriz” diyor.

edukators - eğitmenler filmi

“Eğitmenler” filmi ile “bazı insanların asla değişmeyeceğini” yüzümüze vuran yönetmen Hans Weingartner İstanbul Film Festivali’ne son filmi “Ormandaki Kulübe” ile konuk oldu.

Weingartner, Zenginlerin evine girip eşyaları ve sistemi altüst eden bir grubu izlediğimiz 2004 yapımı “Eğitmenlerin yarattığı dünya çapındaki etkisinden söz ederek başlıyor konuşmaya. Orjinal adı “Bolluk Günleriniz Sona Erecek olan filmin ardından Arjantin’de, Zürih’te, Kolombiya’da, Hamburg’ta filmdekine benzer türlü eylemler yapılmış. “Hamburg’un elit lokantalarından birinde birkaç kişi filmdeki eylemi yaptılar. Giydikleri tişörtlerde de filmin adı yazıyordu. Bir de bir bankaya dalıp yere “Bolluk Günleriniz Sona Erecek yazanlar olmuştu. Bir filmin sadece izleyenleri eğlendirmekten öte gerçekliğe erişip etkileyip değiştirdiğini görmek muhteşem bir şey. Filminiz ekrandan çıkıp realiteye geçiyor.

Weingartner’ın senaryosunu Almanya’da yaşayan bir Azeri olan Cüneyt Kaya ile birlikte yazdığı yeni filmi ise dostluk ve yine özgürlük üzerine bir film. Doğayla uyum içinde yaşamak, antidepresanlara ihitiyaç olmadığı bir dünya yaratmak üzerine kurulu. Şehir insanının kendi yarattığı korkuları da hedef alan film, “Eğitmenlerdeki “Bazı İnsanlar Asla Değişmez söylemi gibi “Korku Gereksizdir” üzerinden kuruyor yeni cümlesini.

“Ergenliğin de getirdiği heyecanla korkuların karşısında durabilmekten yola çıkan “Eğitmenler”e karşılık “Ormandaki Kulübe”de aslında bu korkunun gerekli olmadığı üzerine bir yaklaşım var. Bu sistemin içinde yaşamak zorunda değiliz. Kendimizi ondan soyutlayabiliriz. Karakter, bu dünyaya ait olmak istemediği için bir nevi kendi dünyasını yaratıp sistemden kaçmak, uzaklaşmak istiyor. Kapitalizmin insanların ruhlarını elinden aldığı üzerine tema edindik diyor Weingartner.

Ruhsal bozukluğu olan bir adam ve bir çocuğun kurdukları dostluğa odaklanan “Ormandaki Kulübe” insanın yaşayabileceği en iyi dünyayı yine kendisinin yaratabileceğini söylüyor. Hastaneden çıkan ve dünyaya yeniden ayak uydurmaya çalışan Martin’in göçmen çocuk Victor ile tanışması, ormanda yaptıkları kulübede, yaşamak istediği hayata başlaması…

ormandaki klübe

Aynı zamanda nörolog olan Weingartner, “Almanya’da antidepresanlar reçetelere 2010’da 2001’e göre tam iki kat fazla yazılmış. Eminim diğer ülkelerde de artış gösteriyordur. İnsanlar çok daha fazla stres altında oldukları için bu ilaçları tüketiyorlar. Ve bu da aslında yine kapitalizmin bir getirisi. Bu filmin de ‘Eğitmenler’ gibi insanların üzerinde etki bırakmasını isterim elbette. Ama çevremize bir bakalım, Türkiye’ye bakalım. Hâlâ sosyal hareketin ve onun bir gücünün olduğunu düşünüyor musunuz?” diyerek de bu sisteme dair umutsuzluğunu vurguluyor.

Kaynak : Cumhuriyet.com.tr

Başarı güçbirliği ve çaba gerektirir. ” İzmirli öğrenciler Cannes’da yarışacak. “

İzmirli öğrenciler Cannes’da yarışacak

Bir grup üniversitelinin kurduğu Azizm Sanat Örgütü’nün “Soluş” adlı kısa filmi, festivalin ‘Short Film Corner’ bölümünde gösterilecek

Soluş- Azizm Sanat Örgütü

Bir grup üniversite öğrencisinin ‘Sanat aydınlanma içindir’ sloganıyla kurduğu Azizm Sanat Örgütü’nün İzmir’deki proje ekibi tarafından ortaya çıkarılan ‘Soluş’ isimli kısa film, bu yıl 65’incisi düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nde gösterilecek. Film, Avrupa’nın en önemli film festivali olan ve uluslararası platformda birçok ünlüyü ağırlayan Cannes Film Festivali’nin ‘Short Film Corner’ bölümünde dünya prömiyerini yapacak. Yönetmenliğini ve öyküsünü Onur Keşaplı’nın, senaryo yazarlığını ve sanat yönetmenliğini Selin Süar’ın, görüntü yönetmenliğini Berk Tuğcu’nun gerçekleştirdiği Azizm Sanat yapımı filmin başrollerini Serhat Parıl, Okan Can ve Ceren Bekdemir paylaşıyor.

ÖZVERİ ÖRNEĞİ

Bugüne dek gerçekleştirdikleri kısa film, belgesel, televizyon programı, videoart, reklam, sergi, festival ve eğitim çalışmaları ile sanat alanında birçok başarıya imza atmış olan Azizm Sanat ekibi, en büyük sinema festivalleri arasında yer alan Cannes’da başta İzmir olmak üzere Türkiye’yi temsil edecek olmanın gururunu yaşadıklarını belirtti. Yönetmen Onur Keşaplı, “Herhangi bir yapım şirketi ya da okul desteği olmadığı için küçük ekibimizin her bir çalışanı çok fazla özveride bulundu. Sinemanın hala sağlıklı bir sektör haline gelemediği ülkemizde kısa film, uzun metrajın yavrusu algısından öteye geçemiyor” dedi. Filmin senaryo yazarı ve sanat yönetmenliğini üstlenen Selin Süar ise sinema gibi önemli bir sanat dalı ve propaganda aracı için ülkemizin başlı başına bir fon oluşturması gerektiğini vurguladı.

Filmin konusu
Hayatında dilediği her şeye sahip olan Ulaş, kitap yazma hayali ve yaklaşmakta olan doğum günü sebebiyle doğayla iç içe olacağı bir köye gider. Ancak karakterin, yazma konusundaki başarısızlığı ve arkadaşlarının doğum gününe gelmemelerinin yarattığı sıkıntı üzerine ormanda karşılaştığı gizemli kadın, Ulaş’ın gerçeklikten kopmasına ve soluşuna neden olur. “Nedir kırmızı?” sorusunun peşinden giden film, etkileyici görüntüleri ve şiirsel dokusuyla varoluşçuluk ve gerçeküstücülük arasında seyrediyor.

Kaynak:  http://www.yeniasir.com.tr

31 . istanbul Film Festivali maratonu başladı

Film maratonu başladı

 200’den fazla filmin gösterileceği 31. Uluslararası İstanbul Film Festivali, dün akşam düzenlenen törenle başladı. Törende, Sevin Okyay, Ali Özgentürk, Ayşen Gruda, Halit Akçatepe ve Terence Davies’e Sinema Onur Ödülü verildi

31-istanbul-film-festivali-basladi

İstanbul’un muhtelif yerlerinde afişler göreceksiniz: Bir film bileti fotoğrafının yanında ‘Değeri Büyük’ yazısı var afişlerde. Bahsedilen değer, İstanbul Film Festivali’nin 30 yılda oluşturduğu bir sinema kültürü aslında. Bu kültür, her geçen yıl daha bir kök salarak, kapsamını genişleterek devam ediyor. İKSV’nin düzenlediği 31. Uluslararası İstanbul Film Festivali dün Lütfi Kırdar’da düzenlenen törenle başladı. Festivalin şimdilerde kapalı olan ana sineması Emek’in hatırlatılmasıyla başladı tören. Sunucu Memet Ali Alabora’nın “Emek Sineması’nın olduğu yerde, ‘moving’ yapılmadan korunması hepimizin en büyük temennisi” demesiyle salonda alkış kıyamet koptu. Törende, festivaldeki bölümler ve filmlerin tanıtılmasının ardından geçen yıl kaybedilen sinemacılar da anıldı. Oscar töreninde anılmayan dünya sinemasının büyük ustası Theo Angelopoulos, Lütfi Akad, Yusuf Kurçenli gibi sinemacılar tek tek hatırlatıldı. Hüseyin Baş ile Paşa Gündoğdu’nun yeni vefat ettiğini de bu esnada öğrendik. 

SİNEMA YAZARLARINA ÖVGÜ 
Bu haberlerin ardından Sinema Onur Ödülleri’nin takdim edilmesine geçildi. İlk ödül, Türkiye’nin ilk kadın sinema yazarı Sevin Okyay’a verildi. Ödülü veren yazar Murathan Mungan, “Sinema yazarları sinemanın görünmez, saklı kahramanlarıdır. Seyrettiğimiz filmleri görmemizi, algılamamızı sağlarlar” diyerek Okyay nezdinde tüm sinema yazarlarını onurlandırdı. İkinci ödül ise Müjdat Gezen elinden yönetmen Ali Özgentürk’e verildi. Ali Özgentürk’ün duygu dolu, manalı ve uyarıcı konuşması salondan alkış aldı. “Bu festival kurtarılmış bir adadır” diyen Özgentürk, bu tür adaların Türkiye’de çoğalması temennisinde bulundu. Türk sinemasının iki unutulmaz oyuncusu Halit Akçatepe ve Ayşen Gruda Sinema Onur Ödülleri’ni birçok filmde beraber rol aldıkları Tarık Akan’ın elinden aldı. Ayşen Gruda, “Oyuncu olmak istemedim, okumak istedim. Babam öldü. Çalışmak zorundaydım. O sırada ablam, ‘bir oyunda hizmetçi kız rolü var. Oynar mısın?’ dedi. O gün bugündür oynuyorum. Bu işin okulunu okumadım ama işi ustalarından öğrendim” diyerek mutluluğunu seyircilerle paylaştı. Bu yılın Onur Konuğu ise ünlü yönetmen Terence Davies’di. Ödül almak için sahneye çıkan Davies, İstanbul’a gelen pek çok yabancı sanatçı gibi şehre iltifatlar yağdırdı ve ödül için teşekkür etti. Terence Davies’in konuşmasında “Bizans’a geldim” demesi salonda espri konusu oldu: ‘Hazır Fetih 1453 filmi vizyondayken, Davies filmi izleyese ya…’ esprisi küçük çaplı gülüşmelere neden oldu. Festivalin açılış törenin ardından söz sırası şimdi sinemaseverlerde. Onlar, 15 günlük maratonun elden geldiğince tadını çıkaracak. Festivalin kalbin yine Beyoğlu’nda atacak. Beyoğlu’nda filmler, Atlas, Fitaş, Beyoğlu sinemaları ve Pera Müzesi’nde gösteriliyor. Nişantaşı’nda ise CityLife (City’s) sinemasında festival filmleri izlenebilir. Anadolu Yakası’nda festivalcilerin tek adresi Kadıköy Rexx Sineması.

FESTİVALİN İLK GÜNÜNDE NE İZLEMELİ
Festival ilk günden yoğun bir programla başlıyor. Komedi arayanlar için 11.00 seansında Norveçli yönetmen Ole Endresen’in Körling Kralı filmi var. 13.30’da ise dün akşam festivalde Sinema Onur Ödülü alan yönetmen Terence Davis’in Aşkın Karanlık Yüzü filminin gösterileceğini hatırlatalım. 16.00’da Slava Ross’un yönettiği Sibirya, Monamur filmi izlenebilir. Film, Sibirya’daki ıssız buz çölü Monamur’da yaşayan yaşlı bir adam ve torununun evlerine iki eşkıya baskın yaptıktan sonra yaşananları anlatıyor. 19.00’da Kadıköy Rexx Sineması’nda Malgowska Szumowska’nın yönettiği Juliette Binoche’un başrolünde oynadığı Kadınlar tavsiye edilir. 2011 Venedik Altın Aslan ödüllü Alexander Sokurov’un Goethe’nin klasik romanından uyarladığı Faust Atlas Sineması’nda 21.30’da gösterilecek. 24 Ocak’ta vefat eden usta yönetmen Theo Angelopoulos ‘un başyapıtlarından Kumpanya, 21.30’da Fitaş’ta olacak. Nişantaşı City’s sinemasında ise 21.30’da emekliliklerini Hindistan’da geçirmeye karar veren bir grup İngiliz’in maceralarını anlatan Marigold Oteli‘nde filmi var.

EMEK’TE BAKAN’IN RİCASI DİKKATE ALINMAMIŞ!
Bir festival daha Emek’siz başlıyor. Bunun için sinemaseverlerin bir burukluk yaşadığını belirtelim. Peki Emek Sineması’nda son durum nedir? Dün Emek Sineması’yla ilgili Kamer İnşaat, SİYAD üyesi sinema yazarlarına yönelik bir bilgilendirme toplantısı düzenledi. SİYAD Yönetim Kurulu bu toplantıya katılmayacaklarını ilan etmişti, üyeler de toplantıya katılmadı. Toplantıda da gazeteciler ve Emeksever vardı. Hararetli geçen toplantı da Kamer İnşaat’ın sahibi Levent Eyüpoğlu, Emek Sineması ile ilgili bilgi verdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın SABAH’a yaptığı “Mümkün olduğu kadarıyla tartışmaları azaltacak, Emek’i özgün dokusuyla ortaya çıkaracak olan bazı yeni gayretlerde bulunmalarını rica ettim arkadaşlardan. (Kamer İnşaat yetkilileri)” açıklamadan dolayı Levent Eyüboğlu’na bu teklife karşı yaklaşımlarını sorduk. Eyüboğlu “Projede bir değişiklik yapmak çok zor. Yasa ve hukuksal prosedürler nedeniyle mümkün gözükmüyor” dedi. Ama birtakım yeni gelişmeler de sözkonusu. Mesela Emek Sineması ile aynı katta bir tiyatro binasının da yapılması plana dahil edilmiş. Ayrıca yeni yapılacak yapı dördüncü katına taşınacak. Emek Sineması’nın kontrolünü üstlenecek bir vakfın kurulması da yeni planlar dahilinde. Lakin bütün bunlara rağmen Kamer İnşaat’ten Levent Eyüboğlu, Emek Sineması’nın taşınarak korunması yönündeki ısrarından vazgeçmiyor. Bunun, Emek Sineması’nın yıllarca kendi kendini var etmesi yönündeki en doğru yol olduğu düşünüyor. Bu konuda ise kamuoyu ikna edilmiş değil. Emek’in yerinde korunarak da varlığını sürdürmesi mümkün olduğu biliniyor.

OLKAN ÖZYURT

http://www.sabah.com.tr

31. İstanbul Film Festivali için geri sayım da son 3 gün

31. İstanbul Film Festivali için geri sayım da son 3 gün

31. İstanbul Film Festivali

31. İstanbul Film Festivali, 31 Mart’ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek törenle başlayacak. Sinemaseverler, 16 gün boyunca 23 bölümde 7 sinemada 200’ün üzerinde filmi görme imkanına sahip olacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Akbank sponsorluğunda düzenlenen 31. İstanbul Film Festivali için geri sayım başladı. Festival, 31 Mart–15 Nisan tarihlerinde yapılacak.

İstanbul Film Festivali, sinemaseverlere 23 bölümde 200’ün üzerinde filmden oluşan programının yanı sıra ünlü konuklar, usta sinemacıların katılacağı söyleşi ve atölye çalışmaları, sinema dersleri, ustalık sınıfları ve konserlerle dolu dolu iki hafta vaat ediyor.

Festivalin gösterimleri geçen yıl olduğu gibi Beyoğlu’nda Atlas, Fitaş 1 ve 4, Beyoğlu, Pera Müzesi, Nişantaşı’nda City Life (City’s) ve Kadıköy’de Rexx olmak üzere 7 salonda yapılacak.

Filmlerin gösterim saatleri 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30 olacak. Festivalin büyük ilgi gören ”Geceyarısı Sineması” gösterileri bu yıl da sürecek. Festival süresince her cumartesi gecesi 24.00’te bir film izleyicilere sunulacak.

-Sinema Onur Ödülleri-

İstanbul Film Festivali’nin 30 Mart akşamı Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda yapılacak açılış töreninde, sinemanın 5 önemli ismine ”Sinema Onur Ödülü” takdim edilecek.

”Sinema Onur Ödülleri” bu yıl yönetmen Ali Özgentürk, oyuncular Ayşen Gruda ve Halit Akçatepe, ilk kadın sinema eleştirmeni Sevin Okyay ile İngiliz yönetmen Terence Davies’e verilecek.

Terence Davies’in başrolünde Rachel Weisz’in yer aldığı son filmi ”The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü” de festivalin açılış filmi olarak gösterilecek.

Film, festivalde ayrıca ”Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümü kapsamında izleyicilerle buluşacak. Terence Davies, festival kapsamında ”Belirsizliğin Keyfi ve Tehlikeleri” başlıklı sinema dersini de 31 Mart’ta Salon’da verecek.

”Altın Laleler” ve İstanbul Film Festivali’nin diğer ödülleri ise 14 Nisan Cumartesi gecesi Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenecek kapanış töreninde sahiplerini bulacak.

-”Altın Lale” heyecanı-

Festivalin ”Uluslararası Yarışma” bölümünde, Şakir Eczacıbaşı anısına verilen ”Altın Lale” için ”The Loneliest Planet/Yalnız Gezegen”, ”Süper Kahramanın Ölümü/Death of a Superhero”, ”Bonzai”, ”Wuthering Heights/Uğultulu Tepeler”, ”Amir Naderi”, ”The Snows of Kilimanjaro/Kilimanjaro’nun Karları”, ”Cracks in the Shell/Kabuktaki Çatlaklar”, ”The Delay/Gecikme”, ”Albert Nobbs”, ”A Royal Affair/Yasak Aşk” ve ”Oslo” adlı filmler yarışacak.

-Ulusal yarışma ve Türkiye sineması-

Festivalde, Türkiye’den 2011–2012 sezonunda yapımı tamamlanan filmlerin bir araya geldiği ”Türkiye Sineması” bölümünde ”Ulusal Yarışma”nın yanı sıra ”Yarışma Dışı”, ”Belgeseller” ve ”Yeni Türkiye Sineması” başlıkları altında 40’a yakın film gösterilecek.

Altın Lale Ulusal Yarışma’da ödül için bu yıl 12 film jüri karşısına çıkacak. Festivalde yarışacak filmlerden yönetmen Emin Alper’in ”Tepenin Ardı”, Reis Çelik’in ”Lal Gece”, Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın ”Babamın Sesi” Türkiye prömiyeri, yönetmen Mizgin Müjde Arslan’ın ”Ben Uçtum, Sen Kaldın”, Veli Kahraman’ın ”Ana Dilim Nerede?”, Elif Refiğ’in ”Ferahfeza” ve Belmin Söylemez’in ”Şimdiki Zaman” adlı filmleri de dünya prömiyerini yapacak. Festivalde bunların yanı sıra Tayfur Aydın’ın ”İz-Reç”, Raşit Çelikezer’in ”Can”, Zeki Demirkubuz’un ”Yeraltı”, Muzaffer Özdemir’in ”Yurt” ve Ümit Ünal’ın ”Nar” adlı filmleri yarışacak.

-İKSV’nin 40. yılına özel bölüm-

İstanbul Film Festivali, İKSV’nin 40. yılını ”Sinema ve Müzik” başlıklı özel bir bölümle kutlayacak. Bölümde, İKSV’nin kuruluş yılı olan 1973’ten bu yana her 10 yıllık dönemden seçilmiş birer müzikal film izleyiciyle buluşacak.

”Türk Sineması” bölümünde Yusuf Pirhasan’ın ”Kurtuluş Son Durak”, Hasan Tolga Pulat’ın ”Güzel Günler Göreceğiz”, Murat Saraçoğlu’nun ”Yangın Var”, Onur Ünlü’nün ”Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi” ile Erdoğan Kar’ın ”Kadife” filmleri ”Yarışma Dışı” kuşağında izleyicilerle buluşacak.

”Yeni Türkiye Sineması” kuşağında bu yıl Serkan Acar’ın ”Aşk ve Devrim”, Savaş Baykal’ın ”Öngörüye Ağıt”, Fırat Çağrı Beyaz’ın ”Ölü Bölgeden Fısıltılar”, Refik Çakar’ın ”Semi”, Caner Erzincan’ın ”Mar”, Erdal Rahmi Hanay’ın ”Hicaz”, Ali Vatansever’in ”El Yazısı”, Çiğdem Vitrinel Özcan’ın ”Geriye Kalan”, Tamer Yiğit ile Branka Prlic’in ”Karaman” ve Oğuz Çiçek’in ”Diğer Yol” adlı filmleri izlenebilecek.

-Fipresci ödülü-

Festivalde, Uluslararası ve Ulusal Yarışma’da yer alan birer filme Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ödülü ile Radikal Halk Ödülü verilecek.

Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE–Film Award of the Council of Europe) ”Sinemada İnsan Hakları” bölümünde yer alan ve insan hakları konusunda kamuoyunda duyarlılık ve bilinç uyandıran, bu konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan bir filme verilecek.

Avrupa Konseyi Sinema Ödülü için Türkiye’yi Özcan Alper’in ”Gelecek Uzun Sürer” ve ”Ruhi Karadağ’ın ”Simurg” adlı filmleri temsil edecek.

-”Gurbet Kuşları” yenilendi-

Festival kapsamında gerçekleştirilecek özel bölümde, Groupama ve Groupama Gan Sinema Vakfı işbirliğiyle restore edilen Halit Refiğ’in 1964 tarihli filmi ”Gurbet Kuşları” izleyici karşısına çıkacak.

Senaryosunu Halit Refiğ’in, diyaloglarını ise Orhan Kemal’in yazdığı, baş rollerinde Tanju Gürsu, Filiz Akın, Özden Çelik, Pervin Par ve Cüneyt Arkın’ın yer aldığı film, Kahramanmaraş’tan İstanbul’a daha iyi bir yaşam sürebilmek için gelen bir ailenin verdiği yaşam mücadelesini anlatıyor.

-Arap baharı-

Festivalin bu yılki özel bölümlerinden ”Devrimin Filmini Çekmek”, özellikle Arap Baharı üzerinden bütün dünyada gerçekleşen halk hareketlerini sinema üzerinden sorgulayacak ve ”bir devrimin nasıl filme çekilebileceğini” inceleyecek.

Daha önce çekilen filmlerle günümüz devrim filmlerini bir araya getirerek son aylarda yaşanan olaylara farklı bir bakış açısı getirecek bölüm kapsamında 8 uzun metrajlı ve bir kısa metrajlı film gösterilecek.

Mısırlı belgeselci Hannan Abdalla’nın, değişik sosyo-kültürel altyapılardan gelen, farklı yaşlardaki 4 kadının Mısır devriminin hemen ardından yaşanan olayları kendi perspektiflerinden anlattığı ”In the Shadow of a Man/Bir Erkeğin Gölgesinde” ve 2005 yılında ülkede ilk defa yapılan birden fazla adaylı seçimler sırasında yaşanan ihlal ve kısıtlamaları inceleyen Wael Omar’ın çektiği kısa metrajlı ”Democracy 76” Mısır devrimine sinemasal bir ışık tutacak.

Cezayir devrimini anlatan Gillo Pontecorvo’nun ”Battle of Algiers/Cezayir Savaşı”, İran’da Haziran 2009’daki başkanlık seçimlerinden sonra sokaklara dökülen insanların cep telefonları ile çektikleri videolardan oluşan ”Fragments of a Revolution/Bir Devrimden Parçalar”, Ukrayna’da ”Turuncu Devrim” olarak bilinen olayları anlatan Andrei Zagdansky’nin ”Orange Winter/Turuncu Kış”, Stefano Savona’nın ”Tahrir–Liberation Square/Tahrir–Özgürlük Meydanı”, Heiny Srour’un ”Leila and The Wolves/Leyla ile Kurtlar”, Elyes Baccar’ın ”Rouge Parole/Kızıl Söz” ve Mourad Ben Cheikh’in ”No More Fear/Artık Korkmak Yok” filmleri de bu kapsamda gösterilecek.

-Yunan sineması da festivalde-

”Yunanistan’da Neler Oluyor?” başlıklı bölüm kapsamında, son dönem Yunan sinemasının 5 çarpıcı örneği festival seyircisiyle buluşacak.

Türkiye ile Çin arasındaki kültürel yakınlaşmayı ve politik ilişkilerin güçlendirilmesini amaçlayan ”2012 Türkiye’de Çin Kültürü Yılı” vesilesiyle düzenlenen ”Bir Çin Sinema Geleneği: WuXia” bölümünde dövüş sanatçılarının maceralarına odaklanan ve Çin sinemasının en çok film yapılan türü olan 8 WuXia filmine yer verilecek.

”Aile İçinde” bölümünde 21. yüzyılda değişen aile kavramını ve ilişkilerini konu edinen filmler, ”Antidepresan” bölümünde hayatı hafife alan, eğlendirirken düşündüren, mizaha ve dünyaya benzersiz açılardan bakan filmlerden oluşan seçki sunulacak.

-Akbank galaları-

”Akbank Galaları”, ”Dünya Festivallerinden”, ”Genç Ustalar”, ”Belgesel Kuşağı”, ”Yıllara Meydan Okuyanlar”, ”Mayınlı Bölge”, ”Canlandırma Sineması” bölümleri altında filmler gösterilecek.

”Anılarına” bölümünde ise Türk ve dünya sinemasının kaybettiği yönetmenler kült filmlerinin gösterimiyle anılacak.

-Çocuk Mönüsü-

Hollanda–Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 400. yılı dolayısıyla bu yıl ”Çocuk Mönüsü” bölümünde, çocuk filmleri konusunda uzmanlaşmış bir ülke olan Hollanda’dan filmler sunulacak. Festival boyunca hafta sonları Nişantaşı Citylife City’s, Rexx ve Akbank Sanat sinemasında gösterilecek filmlere simültane Türkçe seslendirme yapılacak.

-900 dakikalık belgesel-

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan 15 saatlik görkemli belgesel, ”The Story of Film: An Odyssey/Filmin Hikayesi: Uzun ve Maceralı Bir Yolculuk”, İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek.

Yönetmen Mark Cousins’in 5 yılı aşkın çalışması sonucunda dünya sinema tarihini bütünüyle gözler önüne seren 900 dakikalık belgeseli, festivalde Pera Müzesi’nin sinema salonunda 2 seansta, 4 gün boyunca meraklılarıyla buluşacak.

-Biletler-

Festivalin tam 15, öğrenci ve 65 yaş ve üstü sinemaseverler için 9 lira olan biletleri Atlas, Beyoğlu, Nişantaşı Citylife (City’s) ve Kadıköy’de Rexx sinemalarında açılacak gişelerden ve Biletix’ten alabilecek.

Festivalde hafta içi gündüz seanslarındaki indirimli fiyat uygulaması bu yıl da devam edecek, hafta içi gündüz seansları 5 liraya izlenebilecek.

Sinemaseverler, alacakları biletlere ek olarak 15 veya 50 liralık katkıda bulunarak, festivaldeki film gösterimlerine 3 ila 10 öğrencinin katılmasını sağlayarak ”BitamBiöğrenci” projesine destek verebilecek.

 

‘ 2012 Türkiye’de Çin Kültür Yılı ‘

‘İpek Yolu’nun Başlangıcı: Büyüleyici Çin’ temasıyla resmen başlayan ve bir yıl sürecek ‘2012 Türkiye’de Çin Kültür Yılı’ etkinlikleri sesini duyurmaya başladı. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek film ve tiyatro festivallerinde hatırı sayılır bir Çin etkisi var. İstanbul Film Festivali, Çin sinemasını özel bir bölümle ağırlayacak.

Türkiye Çin Kültür Yılı 2012

Çorap 2007 yılında sökülmeye başladı. İnsanların, ülkelerin, kültürlerin birbirlerini tanıması için en etkili yolun karşı tarafın sanatını yakından izlemek olduğuna inanan MORI Sanat Müzesi, 2007 yılında David Elliot küratörlüğünde çok ses getiren bir Çağdaş Çin Sanatı sergisi yaptı. O sırada Çin, 2008 Pekin Olimpiyatlarına hazırlanıyordu, ama ne hazırlanma… İşin ucunda dünya önünde görücüye çıkmak vardı ne de olsa… Yıllarca kendini dünyanın geri kalanından soyutlayan Çin için vakit, esrarengiz örtüleri kaldırıp efsaneleri anlatma vaktiydi. İstenen oldu: Tüm dünya olimpiyatların açılışını izledi ve herkes Çin’in gösterilerini, efsanelerini ve masallarını konuşmaya başladı.

Tam o sırada dünyanın öteki ucunda; UniCredit Art Banking Sorumlu Direktörü Domenico Filipponi’nin anlattığı üzere: “Lehman Brothers çöktü, kriz büyüdü, büyüdü… Ve 2008 sonunda sanat piyasasında büyük bir çöküş görüldü. Ama birileri bu krizi fırsata çevirdi. O birileri Çin’di. Hatta mesela, Çinli sanatçı Takashi Murakami’nin bir işi 12 Kasım 2008’de Christie’s New York’ta 3.442.500 dolara satıldı. Artık Avrupa ve ABD ana pazarlar değildi; üzerlerine 2007’de ilk üçe bile giremeyen Çin sanat piyasasının gölgesi yerleşti. Yoksa hâlâ Çinli ustaları tanımıyor musunuz? Artık zamanı; hatta sanatla ilgiliyseniz artık bu sizin için şart!”

70’TEN FAZLA ETKİNLİK

2012 Türkiye'de Çin Kültür Yılı

Ve şans ayağımıza geldi! Çinli ustaları, daha geniş bir ifadeyle Çin sanatını tanımamız için fırsat: ‘2012 Türkiye’de Çin Kültür Yılı’. ‘İpek Yolu’nun Başlangıcı: Büyüleyici Çin’ temasıyla geçtiğimiz aylarda resmen başlayan ve bir yıl sürecek dev ‘Kültür Yılı’ boyunca edebiyat, sanat, kültürel miras, sinema, akrobasi ve kukla sanatı gibi alanlarda İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Mersin ve Trabzon’da 70’den fazla etkinlik gerçekleşecek. Eylül’deki ‘Çin Modern Sanatlar Sergisi’ ile ‘Dunhuang Duvar Resimleri Sergisi’ne daha çok var ama İstanbul Modern Sinema’daki ‘Ejderha Yılı’ kutlamaları kapsamında Çin sinemasından 7 ayrı örnek mevcut. Film gösterimleri için yarın son gün. Programda Mai Jia’nın kitabından uyarlanan Kuo-Fu Chen’in casus filmi ‘Mesajlar’ (2009), yönetmen Teddy Chan’in Çin’in ilk başbakanını Hong Kong ziyareti sırasında korumak için girişilen operasyonu anlatan ‘Fedailer ve Suikastçiler’ (2009), Li Ke’nin popüler romanından Jinglei Xu yönetiminde sinemaya aktarılan romantik komedi ‘Du Lala’nın Terfisi’ (2010) ve bencil bir okul öğrencisi olan Long’un hayatının, zaman tünelinden geçerek 3.500 yıl öncesindeki Jinsha Krallığı’na yaptığı yolculukla nasıl değiştiğini anlatan, Daming Chen’in sevilen animasyonu ‘Jinsha Rüyası’ (2010) var.

Film festivalinde

özel bölüm

İstanbul Film Festivali programında ‘Çin Kültürü Yılı’na özel bir bölüm var. Dövüş sanatçılarının maceralarına odaklanan bölümün adı: ‘Bir Çin Sinema Geleneği: WuXia’. İzleyiciyle buluşacak 8 ayrı film arasında; Wong Kar-Wai’nin filmografisinde yer alan tek dövüş sanatı filmi ‘Zamanın Külleri’ dikkat çekiyor. 1994 yapımı film, eleştirmenlerce “fırça darbeleriyle yapılan bir tablo” olarak niteleniyor. Bir diğer yapım Ang Lee’nin 2001 yılında Altın Küre’de En İyi Yönetmen, Oscar’larda En İyi Görüntü, En İyi Müzik, Yabancı Dilde En İyi Film, En İyi Sanat Tasarımı ödüllerini alan ‘Kaplan ve Ejderha’. Bölüm kapsamında Zhang Yimou’nun iki filmi birden gösterilecek: 2004 yapımı ‘Parlayan Hançerler’ ve 2002 yapımı ‘Kahraman’.

Tiyatro festivalini

Çinli topluluk açacak

18. İstanbul Tiyatro Festivali, ön açılışını Çinli bir toplulukla yapıyor: Şanghay Şarkı ve Dans Topluluğu, 5 ve 6 Mayıs akşamları Fulya Sanat Merkezi’nde olacak. Pekin Operası ise 7-8 Mayıs akşamları Fulya Sanat Merkezi’nde sahneye çıkacak. 10 Mayıs Perşembe günü saat 18.00’de İstiklal Caddesi Tünel Meydanı’ndan başlayarak Galatasaray’a uzanacak Pekin Ejderha ve Aslan Sokak Tiyatrosu Gösterisi gerçekleşecek. Uçan ejderhalar ve aslanlarla yapılacak yürüyüşü, ilerleyen günlerde, Uçurtma Atölyesi izleyecek. Pekin’den gelecek üç ustanın yürüteceği Atölye başvuruları 15 Nisan’dan itibaren tiyatro.iksv.org adresinde yayımlanacak formlarla alınacak.

 

JÜLİDE KARAHAN –  www.zaman.com.tr

Mısır ‘lı yönetmen : ” Sanat, devrimin ( ! ) ne yapacağını bekliyor “

Mısır’lı yönetmen: “Sanat, devrimin ne yapacağını bekliyor”

Mısırlı Yöneetmen, Magdy Ahmet Ali

Dünya geçen yıl Arap Baharı’yla oturdu, Arap Baharı’yla kalktı (!). Mısır ve oradaki 18 gün, dünyayı şaşırtan görüntülere sahne oldu. Peki Tahrir’in, Kahire’nin, Mısır’ın arka sokaklarında neler yaşanıyordu? Ankara Film Festivali’nde özel seçkide yer alan filmler, Mısır’daki halk hareketine mercek tutuyor. Mısır Film Merkezi Başkanı Magdi Ahmet Ali de, festival konuğu olarak Ankara’daydı. Mısırlı yönetmen Ali’nin Mısır’daki halk hareketiyle ilgili dikkat çekici tespitlerini yarına bırakıyoruz. Önce devrim ve sinema… (Nar Sanat Editörü : “Arap Baharı mı, Kapitalim Baharı mı?)

Dünyayı şaşırtan 18 güne ve öncesine; Tahrir’e, İskenderiye’ye; Mısır’ın arka sokaklarında, sorgu odalarında, yoksul mahallelerinde, iktidar kulislerinde, işyerlerinde ve otobüslerinde hayatın nasıl olduğunu anlamak için bu filmleri izlemek gerek.

23. Uluslararası Ankara Fİlm Festivali’nin konuk ülke sineması Mısır’dı. “Ekmek, değişim ve sosyal adalet” başlığıyla sunulan seçkideki 6 film; hem geçen yıl yaşananları hem de halk hareketini hazırlayan koşulları anlattı.

Mısır Film Merkezi’nin Başkanı Magdi (Mecdi) Ahmet Ali de, festival konuğu olarak Ankara’daydı. (film söyleşisi-salon)
Ankara’da gösterilen filmlerin hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak halk hareketiyle ilgili olsa da; Mısırlı yönetmen Ali, “Sanatçılar, bundan sonra devrimin ülke için ne yapacağını bekliyor” dedi.

Magdy Ahmet Ali: “Bence devrimin Mısır sineması’na henüz tam anlamıyla bir etkisi olmadı. Mısırlı sinemacılar hala “sinema aracılığıyla ne verebilirim?” diye düşünüyor. Ne olduğu konusunda ufuk açmak için düşünmekte biraz geç kaldılar. Biliyorsunuz devrim hala devam ediyor ve edecek. Sonu olan bir şey değil, devrim tamamlanmadı. Bu yüzden bence sanatın tüm kolları devrimin ülke için ne yapacağını bekliyor.”

Peki Mısır’daki değişim öncesinde sinema ne durumdaydı? Değişim, sinemayı bundan sonra nasıl etkiler?

Mısır Film Merkezi Başkanı yönetmen Ali “Bugünkü iktidar, kendimizi ifade etmemize nereye kadar izin vereceğini bilmiyoruz” dedi.

Ali: “Mısır sineması, her zaman krizdeydi. Bu bir şekilde Arap pazarıyla ilgili. Çünkü filmleri ve tv dizilerini onlar finanse ediyor. Bu yüzden dünyadaki ekonomik krizler; Arap dünyasında, özellikle körfez bölgesi’nde yaşananlar Mısır sinema endüstrisini etkiliyor. Devrimden önce ciddi krizler yaşadık ve bunlar elbette güvenlikle de ilgiliydi. Sinemalar kapandı. Gösterilerin sürdüğü yaklaşık 6 ay boyunca tüm sinemalar kapalıydı. Şimdi bu tür şeyler yaşanmıyor. İnsanlar sinemaya gidiyor yeniden. Sinema endüstrisinin gelişmesi için körfez’in müdahalelerine bir son vermeye, direnmeye çalışıyoruz. Fakat zamana ihtiyacımız var.

SORU: Peki içerik olarak nasıldı sinema? Baskı var mıydı? 

Ali: Tabii ki ama farklı bir yolla. Mübarek rejimi özellikle politikaya karşıydı. Seks konusunda fazla sansür yoktu ama politika ve din konusunda gerçekten katı ve muhafazakardık. Elbette toplumun da etkisi vardı bunda. Şimdiki problem ise şu; bugün iktidarda olan müslümanların ne dereceye kadar kendimizi ifade etmemize izin vereceğini bilmiyoruz. Çünkü zafer zamanı bitti. Sanata karşı olan, hayli fanatik söylemleri var. Böyle bir kültürden nefret ediyorlar. Ancak bu kültür, Mısır’ın bir parçası. Bizim sinemamız geçen yüzyılın başında başladı. Tüm bu tarihi iptal edemezler sanırım, o kadar kolay değil.

6 filmlik seçkinin en ilgi çekenlerinden biri, 10 Mısırlı yönetmenin çektiği kısa filmlerden oluşan “18 Gün” adlı yapım. Film, Tahrir Meydanı’na ve onun arka planında yaşananları anlatıyor. Kadını, erkeği, polisi, esnafı, devrimcisi, Mübarek yanlısı, delisi tutuklusu, genci ve yaşlısını Kahire’yi ve aslında tüm Mısır’ı anlatıyor. Kısacası 18 günlük bir zaman diliminde Tahrir Meydanı’ndan koca bir ülkenin portresini çıkarıyor. Film, geçen Mayıs ayında Cannes Film Festivali’ne yetişebilmesi için kısa sürede hazırlanmış. Bu nedenle sinematografik açıdan bazı aksakları olsa da o koşullarda iyi kotarılan bir yapım.

Seçkide yer alan “Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı” ile geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film seçilen yönetmen Ahmed Abdalla’nın “Mikrofon” adlı filmi de, beyazperde karşısında koltuğunuza mıhlanacağınız Mısır filmlerinden. Yönetmen Muhammed Diab’ın “Kahire 678” adlı filmi de Mısır’da kadına bakış ve cinsel taciz temasına oturan bir çerçevede Mısırlı kadınların Tahrir’de neden direndiği sorularınıza yanıt verecek. Klasik anlatımla hazırlanan filmlerin, Mısır’a özgü bir üslubu yok. Ancak yine de Mısır’da yaşananları dünyaya aktarma işlevini yerine getiriyor.


Kaynak: ulusalkanal.com.tr

Kısa kısa sanat haberleri.

MONA HATOUM TÜRKİYE’DE

Emre Baykal küratörlüğünde gerçekleşen sergi, sanatçının 1990’lardan bu yana ürettiği 30’dan fazla işi bir araya getiriyor.

Hatoum ayrıca İstanbul’da bir süre kalıp yerel üreticiler ve atölyelerle işbirliği yaparak, bu sergi için, Vehbi Koç Vakfı desteğiyle yeni işler de üretti. Beyrut’ta doğmuş Filistin kökenli bir İngiliz sanatçı olan Mona Hatoum; yerleştirme, heykel, video, fotoğraf ve kağıt üzerine çalışmalar gibi çeşitli mecralar ve çoğunlukla alışılmışın dışında yöntemler kullanıyor. Günümüz dünyasını kuşatan tedirginlik hissini araştıran şiirsel ve bir o kadar da politik işler üretiyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk kişisel sergisi, 27 Mayıs Pazar gününe dek ücretsiz olarak izlenebilir.

Adres: İstiklal Caddesi No. 211, Beyoğlu.

 

 

 

 

İSTANBUL MODERN SİNEMA, EJDERHA YILI’NIÇİN SİNEMASINDAN 7 FİLMLE KUTLUYOR.

İstanbul Modern Sinema, Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçiliği işbirliğiyle ve 2012 Türkiye’de Çin Kültür Yılı kapsamında, Ejderha Yılı’nı Çin sinemasından yedi filmi bir araya getiren bir programla kutluyor. 
Romantik komedi, animasyon, Pekin Operası ve Çin kültürünün önemli isimlerinden Konfüçyüs gibi farklı öğeleri içeren filmler 22 – 29 Mart tarihleri arasında izlenebilecek.

İstanbul Modern Sinema’daki Çin Filmleri Haftası, 22 Mart Perşembe günü saat 19:00’da, nefes kesici gösterileriyle bütün dünyayı hayran bırakan Çinakrobasi topluluğu Çin Masalı’nın gösterisiyle açılacak.

Peng Chen ve Peng Jiahuang kardeşlerin, genç bir yabancının Çin’in taşra geleneklerini modernleştirmesi temasını dile getiren ve gösterildiği birçok çocuk festivalinde ödül kazanan filmleri “Okula Yürümek” (2009) ve Mai Jia’nın kitabından uyarlanan, Tayvan’daki Altın At başta olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen Kuo-Fu Chen’in casus filmi “Mesajlar” (2009) festival kapsamında gösterilecek ödüllü filmler arasında yer alıyor.

Li Ke’nin popüler romanından Jinglei Xu’nun yönetiminde sinemaya aktarılan ve ülkesinde büyük bir gişe hasılatı yapan romantik komedi “Du Lala’nın Terfisi”(2010) ve bencil bir okul öğrencisi olan Long’un hayatının, zaman tünelinden geçerek 3.500 yıl öncesindeki muhteşem Jinsha Krallığı’na yaptığı yolculukla nasıl değiştiğini anlatan, Daming Chen’in çok sevilen animasyonu “Jinsha Rüyası” (2010), izleyicilere Çinsinemasından güzel tatlar bırakacak filmler arasında.

Yönetmen Teddy Chan’in Çin’in ilk başbakanını Hong Kong ziyareti sırasında korumak için girişilen operasyonu anlatan aksiyon yüklü tarihi ve politik dramı “Fedailer ve Suikastçiler” (2009), Çin sinemasının ünlü yıldızlarını bir araya getiriyor.

Festivalde 1993’te Elveda Cariyem filmiyle 46. Cannes Uluslararası Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanan ünlü yönetmen Chen Kaige’nin 2009 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan “Sonsuza Dek Büyülenmiş” adlı filmi bulunuyor. Başrolünde Ziyi Zhang’ın yer aldığı, Pekin Operası’na dair film, sanat yönetimiyle öne çıkıyor.

BOBBY MCFERRİN KONSERİNE SAYILI GÜNLER KALDI

Dünya müziğinde nadir bulunabilecek, müzik stil ve genellemelerin çok ötesine geçmiş efsane bir ses olan Bobby McFerren, mükemmel müziğiyle müzikseverlerle buluşuyor.

On Grammy ödüllü, yenilikçi tarzı, kucaklayıcı yapısı, neşeli ve esprili mizacı, inanılmaz ses ve ses tekniğiyle milyonları binlerce kez coşturmuş, büyülemiş bir sanatçı olarak Bobby McFerrin 27 Mart Salı aksamı  “Congresium Ankara”da başkentliler ile buluşuyor.

Bobby McFerrin’a bu konserde önemli müzisyenlerimizden Kanun üstadı Tahir Aydoğdu ve Neyzen Bilgin Canaz ile Orfeon Oda Korosu eşlik ediyor. Saz üstadlarımız ile eşsiz doğaçlamalara imza atacak olan Sanatçı, Türk Koro Müziğinin başarılı temsilcilerinin başında gelen ve dünyaca ünlü vokal topluluklarından Swingle Singers ve Cantabile ile başarılı konserlere imza atan Orfeon Oda Korosu ile birlikte kendi kompozisyonlarını ve Türk bestelerini yeniden yorumlayacak.

İTALYAN BASINI ”İYİ” NOTU VERDİ

Roma’daki Barberini Sinema Salonu’nda dün akşam galası yapılan, başrollerinde Elio Germano, Margeritha Buy, Cem Yılmaz, Beppe Fiorello’nun yer aldığı ”Şahane Misafir”e İtalyan basını ”iyi” notu verdi.

”La Stampa” gazetesinde yayımlanan makalede, “Roma’ya aşık İstanbullu yönetmenin”, Akdeniz etkilerini kullanarak, belirsizliği, büyüyü, cinselliği, ölümü, hatıraları, nostaljiyi kullanarak, başarılı bir işe imza attığı yorumunda bulunuldu. Gazete, ”Şahane Misafir”e 5 üzerinden 4 yıldızla ”iyi” notu verdi.

”Il Messaggero” gazetesinde çıkan makalede ise Özpetek’in filmlerinin adı gibi olduğu, keskin çizgiler yokmuş gibi göründüğünü, ancak keskinliğin var olduğu belirtildi. Gazete, Türk yönetmenin 9. filmine, 4 üzerinden 3 yıldız verdi.

“Il Giornale” gazetesinde de Özpetek’in yeni filminde, bir yalnızlık hikayesini, bastırılmış duyguları, arzuları ve nostaljiyi anlattığı belirtildi.

”Corriere della Sera” gazetesi de filme 4 üzerinden 3,5 yıldız verdi.

Aktör olma hevesiyle Roma’ya taşınan ve hamur yoğurarak, kruvasan yaparak, geçimini sağlayan Sicilyalı Pietro’nun yeni evinde başına gelenlerin anlatıldığı ”Şahane Misafir”, 6 Nisan’da Türkiye’deki sinemaseverlerle buluşacak.

Shakespeare, Londra’da Türkçe de oynanacak

Dünyaca ünlü İngiliz oyun yazarı ve şair William Shakespeare’in oyunları, İngiltere’nin başkenti Londra’da aralarında Türkçe’nin de bulunduğu 37 farklı dilde sahneye konulacak.

Olimpiyat oyunlarına bu yaz ev sahipliği yapacak Londra’da, çeşitli kültür ve sanat etkinlikleri de düzenlenecek. Bu çerçevede, oyunlar Londra’daki “Shakespeare Globe”da 21 Nisan’da sahneye konulmaya başlanacak.

Türkçe olarak ise, 26-27 Mayıs tarihlerinde Shakespeare’in “Antonius ile Kleopatra” oyunu sahnelenecek. Üç gösterimin yapılacağı oyunda, Antonuius’u Haluk Bilginer, Kleopatra’yı Zerrin Tekindor, Pompeius’u Emre Karayel, Cesar’ı ise Mert Fırat oynayacak.

Shakespeare’in oyunları altı hafta boyunca, 37 farklı dilde, 37 farklı oyunla sahneye konulacak.
DÜNYANIN EN İYİ KEMANCISI 21 MART’TA CRR’DE!

Dünyanın en iyi kemancısı Gidon Kremer İstanbul’da konser vermeye hazırlanıyor

Herbert von Karajan’ın dünyanın en iyi kemancısı olarak nitelendirdiği, Letonyalı ünlü kemancı Gidon Kremer, Baltık ülkelerinin en iyi genç müzisyenlerinden oluşan orkestrası Kremerata Baltica ile 21 Mart’ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak. Konserde Astor Piazzolla, Richard Strauss, Nino Rota,  Giya Kancheli ve Mieczyslaw Weinberg’den eserlerin seslendirileceği belirtildi. Kremer konserin “önyargılarını pekiştirmek isteyenler” ya da “sadece eğlenmek isteyenler” için gereksiz bir yorgunluk olacağını söylüyor.

Üç kuşak kemancı

The Guardian gazetesinin “Dünyada Kremer’den daha heyecan verici ve yaratıcı bir kemancı yok…” ifadesiyle tanımladığı sanatçı üç kuşak kemancı yetiştiren bir aileden geliyor. Gidon Kremer’in dedesi ve babası da Latviya’nın ünlü kemancıları arasında yer alıyor.

100’ün üzerinde albümü var

7 yaşında Riga Müzik Okulu’nda başladığı müzik yaşamına Moskova Konservatuvarı’nda kemanın büyük ustası David Oistrakh’la devam eden Kremer, klasik müzik dünyasının “Oscar”ları sayılabilecek Kraliçe Elizabeth, Paganini ve Çaykovski yarışmalarından ödüller kazanarak uluslararası müzik dünyasının dikkatini çekti. Dünyanın neredeyse tüm önemli orkestralarıyla konserler veren Gidon Kremer, Leonard Bernstein, Herbert von Karajan, Christopher Eschenbach, Riccardo Muti, Zubin Mehta, Claudio Abbado gibi pek çok önemli şefle çalıştı. Çağdaş bestecilere son zamanlarda en çok önem veren keman virtüözü olarak da dikkat çeken Kremer’in kaydettiği 100’ü aşkın albüm ve “Grand Prix du Disque”, “Deutsche Schallplattenpreis”, “Ernst von Siemens Musikpreis” ve “Premio dell’Accademia Musicale Chigiana”gibi ödülleri bulunuyor.

50. doğum gününde orkestra kurdu…

Son yirmi yıldır zamanının önemli bölümünü müzik dostlarını buluşturan festivallere ayıran sanatçı, 1981’de Lockenhaus Oda Müziği Festivali’nin kurucusu oldu, 1997-98 yılları arasında ise Gstaad Festivali’nin sanat yönetmenliğini üstlendi. Müzik yaşamında yaptığı en iyi işlerden biri olarak gösterdiği Kremerata Baltica Oda Orkestrası’nı 1997’de, 50. doğum gününde kuran sanatçı, bu oluşumla zengin sanat deneyimlerini Baltık ülkelerindeki genç müzisyenlerle paylaşıyor ve ekonomik zorluklar yaşayan Letonya, Estonya ve Litvanya’daki zengin müzik yaşamına dikkat çekmeyi amaçlıyor.

SANATÇILARDAN ÖRNEK DAYANIŞMA

 Konferans salonları olmadığı için kültür sanat etkinliklerini okulun koridorunda gerçekleştiren Salih Dede Lisesi öğrencileri için İzmirli sanatçı örgütlerinden örnek dayanışma. İzmir de bulunan Liseler arasında en çok kültür sanat etkinliği düzenleyen ve Sanatçılardan Örnek Dayanışma

Konferans salonları olmadığı için kültür sanat etkinliklerini okulun koridorunda gerçekleştiren Salih Dede Lisesi öğrencileri için İzmirli sanatçı örgütlerinden örnek dayanışma. İzmir de bulunan Liseler arasında en çok kültür sanat etkinliği düzenleyen ve

Konferans salonları olmadığı için kültür sanat etkinliklerini okulun koridorunda gerçekleştiren Salih Dede Lisesi öğrencileri için İzmirli sanatçı örgütlerinden örnek dayanışma. İzmir de bulunan Liseler arasında en çok kültür sanat etkinliği düzenleyen ve bu etkinliklerini konferans salonları olmadığı için okulun daracık koridorlarında gerçekleştirmeleri nedeniyle Okul Müdürü Mehmet Öztürk’ ün katkı talebi İzmirli sanatçı örgütlerini harekete geçirdi. İzmirli sanatçı örgütlerinden;Uluslar arası Aktivist Sanatçılar Birliği başkanı Şair – Yazar Ümit Yaşar Işıkhan,Türkiye Yazarlar Sendikası İzmir temsilcisi şair – yazar Namık Kuyumcu ve BESAM İzmir ve Homeros kültür platformu temsilcisi şair – yazar Recai Atalay, Dünya Sanat Olimpiyatları Başkanı Derya Var, Femin & Art İzmir temsilcisi Hülya Sezgin ve Aktivist ressam Zeynep aslı Köstepen’ ın öncülüğünde birçok aydın, Salih Dede Lisesinde yapılacak konferans Salonu için bir araya geldi. Örgüt temsilcileri, Salih Dede Lisesi öğrencileri arasında şiir ve Resim yarışması düzenlenmesine, katılımcı ressamların geliri okula kalacak şekilde bağışlayacağı tablolardan karma sergi açılmasına ve dönem sonunda düzenlenecek şenliklerde konser ve dinleti – imza günleri düzenleyerek gelirinin okul konferans salonu yapımı için kullanılmasına karar verdiler

Konu ile ilgili okul Müdürü Mehmet Öztürk ve sanatçı sivil örgütleri adına Uluslar arası Aktivist Sanatçılar Birliği Başkanı şair-yazar Ümit Yaşar Işıkhan, bu örnek girişimin İzmir Valiliği, Milli Eğitim Müdürlüğü, Balçova Belediye Başkanlığı, kardeş okul statüsünde bulunan Ekonomi Üniversitesi Dekanlığı ile Balçova da faaliyet gösteren mesleki örgüt kuruluşlarından salonun yapımı için katkıda bulunmaları halinde 2012-2013 öğrenim yılına söz konusu konferans salonunun yetişebileceğini, aydınlık bir gelecek için çocuklarımıza yapılacak olan bu yatırıma bütün duyarlı vatandaşlarımızın katkısını beklediklerini söylediler.

BATMAN’DA YAZAR OKUMALARI ETKİNLİĞİ

 

Batman’da Tandem Projesi kapsamında LesArt ve Batman Kültür Sanat Derneği (BART)’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Yazar Okumaları’ programının konuğu Ralf Thenior oldu. Etkinliğe yoğun ilgi gösteren…

Batman’da Tandem Projesi kapsamında LesArt ve Batman Kültür Sanat Derneği (BART)’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Yazar Okumaları’ programının konuğu Ralf Thenior oldu. Etkinliğe yoğun ilgi gösteren edebiyatseverler, Alman yazara kitaplarını imzalattı.

BART’ın merkezinden yapılan söyleşide şair, yazar, editör, tercüman ve radyo oyunu yazarı, Ralf Thenior, kendisi ve kitapları hakkında bilgi verdi. Thenior, edebiyatseverlerin dünya ve Avrupa yazarları hakkındaki sorularını da cevapladı. Program sonunda Batman’a gelmekten duyduğu memnuniyeti dile getiren Ralf Thenior, kitaplarını imzaladı.

Etkinliğinin çok güzel, keyifli ve doyurucugeçtiğini belirten Batmanlı yazar Yavuz Ekinci, şunları ifade etti. “Bu projeyi hayata geçirirken şunu düşünmüştük; Almanca yazan bir yazarın gelip Batmanlı okuyucularla, Türkçe ya da Kürtçe yazan bir yazarın Almanya’ya gidip oradaki okuyucularla buluşmasını sağlamak istiyorduk. Böylece hem yazarlar birbirini tanımış olur hem de okuyucular farklı yazarları tanımış olur. Bizim için şöyle bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Almanca çeviri metin çok okuduk ama Almanca yazan bir yazarla söyleşi yapmamıştık. Oradaki bir yazarın ilham kaynağı nedir. Başlangıç noktası nedir. Eseri nasıl ortaya atıyor, nasıl yazıyor. Okuyucuyla nasıl buluşuyor bunları öğrendik ve kendi sesinden şiir okumasını dinledik.” dedi.

RALF THENİOR KİMDİR

Ralf Thenior, 1945’te Silezya da Bad Kudowa’da doğdu. Şair, yazar, editör, tercüman ve radyo oyunu yazarı. Çocuklar ve gençler üzerine birçok kitap yazdı. Şimdiye kadar ‘İblis Aynası’, ‘Sonbahar Arabası’ gibi şiir kitapları yayınlandı. 2009 yılında bir dakikalık hikayeleriyle Salon Kaplanları Ödülü’ne layık görüldü.

 

YENİ BAŞLAYANLAR VE HÂLÂ ANLAMAMIŞ OLANLAR İÇİN ALTIN BAMYA !

Altın Bamya Ödülleri pazartesi akşamı bir kez daha verilecek. Ödüllerin niyetini çözememiş olanlar için rehber niteliğinde 10 soru hazırladık, Altın Bamya Akademisi’nden Alin Taşçıyan yanıtladı

Pazartesi akşamı dördüncü kez dağıtılacak Altın Bamya Ödülleri, başından beri türlü tepkilerle karşılaştı. Manzara o ki, özetle sinemada erkek egemen bakışa mizahi bir dille dikkat çekmek niyetiyle dağıtılan ödüllerin ne demek istediğini anlamamış ya da anlamazdan gelenlerin sayısı az değil. “Ne yani, gerçek hayattaki şiddeti, tecavüzü göstermesin mi sinema? Bu sansürcülük değil de nedir?” diyen köşe yazarı da var, ödülü almaya gelip de “Biz de anlamadık neden ödül aldığımızı” diyen sinemacı da… Doğrusu; Altın Bamya Akademisi’nin bunları dert ettiği yoktu, kafaya takan ben oldum. “Sinemada erkek egemen bakış ne demektir, nasıl anlaşılır, cinsiyetçi dil nedir?” diye başlayıp, basit, net sorular sordum; Akademi adına sinema yazarı üyesi Alin Taşçıyan yanıtladı…

Sinemada ‘erkek egemen bakışa’ karşı ödüller verdiğiniz, hakkınızda en çok yazılan ‘bilgi cümlesi’. Ne demek ‘sinemada erkek egemen bakış?’
Bütün kahramanların erkek, bütün kadınların da onun sevgilisi / karısı, kurtardığı kişi ya da onu ağına düşürmeye çalışan dişi örümcek olduğu filmlerle dolu; bütün filmlerin erkeklerin öykülerini anlattığı bir dünyada ‘erkek egemen bakışın’ ne olduğunu ‘gerçekten’ anlamayan olabilir mi? Kadına biçilen bütün dramatik roller damsel in distress, femme fatale, Kutsal Meryem gibi klişelerden ibaret! İlk ikisi bütün seksapelleriyle nesneleştirilir üçüncüsü bakireymişçesine cinselliği görmezlikten gelinen anne.

Kadına karşı şiddeti, tecavüzü gösteren bir film otomatik olarak ‘kadın düşmanı’ mıdır? Altın Bamya “Şiddeti göstermeyin” mi demektedir?
Hiç ilgisi yok. Zaten Altın Bamya alan filmlerde pek az açık şiddet temsiline rastladık. Derdimiz sinemada cinsiyetçi yaklaşımda bulunan, erkek olmayana ayrımcılık uygulayan, yönetmenin eril tahakkümü bir dil olarak kurduğu, kadını ve LGBTT bireyleri kötülük kaynağı olarak damgalayan filmler. Şiddet bunun içinde yer alabilir de almayabilir de. Mesele şiddetin nasıl gösterildiğidir; olumlanarak mı eleştirilerek mi? Bir tecavüz sahnesi özendirici şekilde çekilir, cezalandırma şekli olarak mazur gösterilir, tecavüzcüyü haklı çıkarırsa AltınBamya’yı hak eder.

Kadın ve erkek karakterlerin gerçek hayattaki gibi temsil edildiği bir film ‘Bamya’lık mıdır? Altın Bamya “Gerçek hayatı göstermeyin” mi der?
Yönetmenin kendini nereye konumladığı, kamerasını nereye koyduğu, bakışını kime ve nasıl yönelttiği, gerçek hayattan bir kesit aktarmakla ne amaçladığı bizi ilgilendirir. Kadını bir kişilik olarak yaratabiliyor, onun kişilik özelliklerinden ya da toplumsal yapının yanlışlığından dolayı ezildiğini söylüyorsa, kadını eleştiriyor ama hakkını teslim ediyorsa sorun yok. Ama “Çektiklerini kadın olduğu için hak ediyor, erkek erkek olduğu için haklı” demeye getiriyorsa bu gerçek hayat kesiti falan değil cinsiyetçiliktir.

Altın Bamya ‘cinsiyetçi dile’ karşı çıkarken sinemanın özgürlüğünü kısıtlamış oluyor mu? “Öyle film yapma” demek sansürcülük müdür?
Böyle bakabilen birine bir sözlük hediye etmek gerek. Sansürün, özgürlüğün ve cinsiyetçiliğin anlamlarına bakıp öğrensin diye. Biz tahakküme karşıyız, yani özgürlükçüyüz. Sansür aklımızın ucundan geçmez, kaldı ki resmi otoritelerin elindeki bir yetkidir. Cinsiyetçilik, nefret suçunun bir parçasıdır. “Erkek olmayanlar ikinci sınıftır, onlarla alay etmek mübahtır” diye düşünen kafaların sinemada nefret suçu işlenmemesini istemek ve cinsiyetçi filmleriyle kadınları ve LGBTT bireyleri rencide edenleri eleştirmek hakkımız. Ki bunu mizahla yapıyoruz.

Altın Bamya Akademisi feminist kadınlardan mı oluşur? Ekipte erkek var mıdır?
Kendimize ‘Bamya Kardeşleri’ diyoruz. Bamya Kardeşliği içinde herkes eşittir. Birbirimizi kadın – erkek, feminist – feminist olmayan diye ayırmıyoruz.

Bir filmdeki cinsiyet eşitsizliğini görmek için illa kadın olmak mı gerekir?
Elbette hayır ama bizim duyularımız biraz daha bilenmiş olabilir… Ama bence en radikalimiz Cüneyt Cebenoyan! Birkaç kadın sinemacının da erkek egemen sisteme entegre olduğunuAltın Bamyalık işler ürettiğini de anımsatayım.

‘Karakter ödülleri’ kime gitmektedir? Kişi, ‘kötü oynadığı’ için mi layık görülür ödüle?
Karakter, senarist ile yönetmenin eseri. Oyuncuyu sorumlu tutmuyoruz, adını anmıyoruz. Magazin basını onları kışkırtıp haber üretmek için olsa gerek oyuncunun adını andığı başlıklar atıyor bazen. Oyuncu karaktere can veriyor, yorumunu katıyor ama onun Altın Bamya’ya değer görülecek bir karakter oluşturmada birinci derecede rolü yok.

Bir eşcinsel karaktere Altın Bamya verilirse bu ‘eşcinselliğe’ karşı olduğunuz manasına mı gelir? Yoksa nedir?
Altın Bamya doğası itibariyle bir karşı–ödül. Dolayısıyla tam tersi anlama gelir. Nitekim homofobik yaklaşıma sahip filmlere ‘Üç Buçuk Bamya Ödülü’ veriyoruz. Eşcinselliğin erkek egemen bakışla hor görülmesi, alay konusu yapılması, hastalık gibi gösterilmesi gibi durumlara tepki gösteriyoruz

Ödülün adı neden ‘Bamya’? Bamya da bir cinsiyetçi argo değil midir?
Cinsiyetçi değil, çocuksu ve masum. Fallik takıntı nedeniyle hemen bu yorumlara saptırıldı. Altın Patlıcan gibi bir simge bulsak asıl cinsiyetçilik bu olmaz mıydı? Bamya en sevilmeyen sebzelerdendir. İtibarı yoktur, misafire yapılmaz. Tek cinsel çağrışımı çocukların falluslarına bazen bamya denmesidir küçük ve sevimli oldukları için! Yani masum bir erkeklik tasviri, iktidardan, tahakkümden, şiddetten âri bir erkeklik simgesi.

Cinsiyetçi film yapılmadığı bir çağ gelirse Altın Bamya kendini fesh mi edecektir?
Hiç tereddütsüz! “İlk ve son olsun” diye başlamıştık, aynı kafada devam ediyoruz.

Kaynaklar :

haberler.com , birincikuvvet.com , cnnturk.com.tr , medya73.com , radikal.com.tr , mynet.com

1966 ‘ da yasayla yasaklandı. Bu kez aile fertlerinden biri istemedi ! ” Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri ” arşive kalktı.

Alp Zeki Heper

Yönetmen Alp Zeki Heper’in Danıştay tarafından yasaklandığı için 46 yıldır gün ışığına çıkmayan “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” adlı filminin gösterimine ailesinin bir ferdinin onay vermemesi nedeniyle, Ankara Uluslararası Film Festivali’nin programından çıkarıldığı belirtildi.

 

Alp Zeki Heper

alp zeki heper / Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri

23. Ankara Uluslararası Film Festivalini düzenleyen Dünya Kitle İletişimi Vakfı’ndan yapılan açıklamada, 1984 yılında hayatını kaybeden Alp Zeki Heper’in, Danıştaytarafından yurtiçi ve yurtdışında gösterimi yasaklanan “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” filminin seyirciyle buluşması için gerekli izinler için görüşmeler yapıldığı ifade edildi.

Heper’in eşi ile kızına ulaşıldığı ve filmin onların izniyle festivalin özel gösterimi için programa alındığının aktarıldığı açıklamada, filmin 46 yıl önce Heper tarafından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi arşivinde saklanması için Prof. Sami Şekeroğlu’na verildiği kaydedildi. Filmle ilgili tasarrufun Şekeroğlu’nun emekli olmasının ardından üniversiteye geçtiğine yer verilen açıklamada, şöyle denildi:
“Ankara Uluslararası Film Festivali olarak Heper ailesinin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema TV Merkezi yetkilileri ile bağlantıya geçmesini sağladık. Aile adına Alp Zeki Heper’in kızı Fatoş Heper’in, filmin festivalde gösterimi için gerekli izni verdiklerini Sinema TV Merkezi yetkililerine bildirmesinin ardından filmin gösterim kopyası hazırlandı.

Ankara Uluslararası Film Festivali’nde özel izinle gösteriminin gerçekleştirileceği bilgisini basınla paylaştığımız ‘Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’ filmini sinemaseverlerle buluşturmanın heyecanını yaşarken, Heper ailesinin fertlerinden birinin filmin gösterimine rızası olmadığını öğrendik. Hem Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’ni, hem de Ankara Uluslararası Film Festivali olarak bizi zor durumda bırakan bu gelişme karşısında Alp Zeki Heper’in anısına saygısızlık etmeyerek bu durumu yargı konusu yapmamak adına filmi üzülerek programdan çıkarıyoruz. Tasarrufumuz dışında gelişen bu değişiklikten dolayı, heyecanımızı paylaşan tüm sinemaseverlerden özür diliyoruz.”

Festivalde bu filmin yerine Batı Sineması’nda 19 Mart’taki saat 21.30 seansında Ruhi Karadağ’ın “Simurg”, 20 Mart’taki aynı seansta İsa Yıldız’ın “Memleket Meselesi” filmlerinin izleyiciyle buluşacağı bildirildi.
Filme bilet alanlara iade işlemleri ile ilgili bilginin Ankara Uluslararası Film Festivali ve mybilet internet sayfalarından duyurulacağı kaydedildi.

 İlk Yapılan Açıklama şu şekildeydi:

(http://www.milliyet.com.tr ‘den alıntıdı )

“1939 doğumlu Alp Zeki Heper, Fransa’da sinema okuduktan sonra 1960’larda uluslararası başarı elden eden iki kısa film yönetti.  Türkiye’ye döndükten sonra Lütfi Akad’ın yönetmen yardımcılığını üstlenen Heper, 27 yaşındayken, 1966’da çektiği ilk uzun metrajlı filmi “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri”yle sansürle tanıştı. Soyut bir aşk hikayesi anlatan, başrollerini Ayfer Feray, Engin Cezzar’ın kız kardeşi Mine Cezzar, Marliese Schneiderhan ve Halil Türkmen’in paylaştıkları film, dönemin ‘Film Komisyon Kontrol Kurulu’ tarafından ‘müstehcen’ bulunduğu için Danıştaytarafından yasaklandı. 

‘Aşka karşı tutumdur müstehcen olan’
Yönetmen konuyla ilgili bir röportajında “Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan… Özgürlükle baskıyı, şiddeti, işkenceyi karşı karşıya getirmeye çalışmıştım. Anılarla ilgili zor anlatımlı olan bir filmdi. Sevginin, tutkunun, işkenceyi, baskıyı yok etmesini dilemiştim. Özgürlüğün delice bir sevgi olduğunu düşünüyordum. Öyle simgelemeye çalışıyordum özgürlüğü. Müstehcenlikle suçlandım. En sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen, oynayan, yapımcı ve seyirci de olabilirim. Yani tek başıma da izlemek zorunda kalabilirim filmlerimi…” demişti.
İşte o film, “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri”, Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından 15 -22 Mart tarihleri arasında, 23. kez düzenlenecek Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Mimar SinanGüzel Sanatlar Üniversitesi’nin katkıları, Heper ailesinin izni ve desteğiyle 46 yıl sonra Türkiye’de ilk kez gösterilecek. Film, festival kapsamında 19 ve 20 Mart tarihlerinde saat 21.30’da Batı Sinemaları’nda seyirciyle buluşacak.

Vasiyetimdir, göstermeyeceksin’
Heper, filmin tek kopyasını  Mimar Sinan Sinema-TV Merkezi’nin kurucusu Prof. Sami Şekeroğlu’na teslim etmişti. Şekeroğlu, Ankara Film Festivali için kaleme aldığı yazıda o günleri şöyle anlatıyor:
“‘Bunu sana hediye ediyorum. Ama söz ver hiç kimseye göstermeyeceksin’ dedi. Biraz yumuşatmaya çalıştım ama ikna edemedim. ‘Ömrüm boyunca sana güvendim. Vasiyetimdir, göstermeyeceksin’dedi. Onu kaybettiğimizi duyduğumda çok üzülmüş ve onun için bir gösteri yapmayı arzulamıştım. Ama söz vermiştim, filmi göstermem doğru olmaz diye vazgeçtim. Araştırmacılar ve kızı hariç hiç kimseye göstermedim.”
Emekli olduktan sonra filmi Mimar Sinan Üniversitesi’ne veren Şekeroğlu, festivalin talebi ve Heper ailesinin izni ile filmin gösterileceğini belirtti.
3 yılda çektiği 4 uzun metrajlı filmin ardından sinemayı bırakan Heper, 1984’te deri kanseri nedeniyle öldü.
Filmin gösterim tarihi: 19 & 20 Mart 2012 Saat: 21:30

Yönetmen Alp Zeki Sezer hakkında Kısa Bilgi:

Eğitimi ve sinemaya başlaması

Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra, önce hukuk öğrenimi için Cenevre’ye gitti. Bir yıl sonra okulu bırakarak Fransa’ya geçti. Burada Paris Yüksek Sinema Enstitüsü ‘nü (Institut des Hautes Etudes Cinématographiques – IDHEC) bitirdi. Okulun en başarılı yönetmeni seçildi. Paris’te kısa film çalışmalarına başladı. Bir Kadın ve Şafak isimli iki kısa film çekti. 1963’te Bir Kadın ‘la IDHEC, Şafak‘la ise hem IDHEC hem Avusturya Kültür Bakanlığı En İyi Film ödülünü aldı. Her iki film de, 2006’da 17. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi.

Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri ve diğer filmleri

Türkiye’ye döndü ve Lütfü Akad’ın yanında yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1966’da kendi sinema prodüksiyon şirketini kurdu ve yapımcı yönetmen olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl ilk filmi Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’ni yönetti. Fransa’da öğrendiği sinema dilini kullandığı, soyut bir aşk hikâyesini şiirsel görüntülerle anlattığı bu filmde amatör oyunculara yer verdi. Film, dönemin yönetmen ve eleştirmenlerinden ilgi gördü. Buñuel etkileri taşıyan ve karakterlerin cinsel bunalımlarına odaklanan Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri, film kontrol komisyonu tarafından müstehcen bulunaraksansürlendi. Film ayrıca, Danıştay tarafından sansürlenen ilk film oldu. Heper, bu yasaklara karşı tepkisini bir gazete ropörtajında, “Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan.” sözleriyle ortaya koydu. 2. Antalya Altın Portakal Film Festivaline katılan ancak seyirci karşısına çıkarılamayan film, yalnızca özel gösterimlerde izlenebildi. Genel olarak görüntüleri açısından estetik bulunurken, yabancılaşmayı anlatan içeriği fazla ilgi görmedi. Sonraki dönemlerde de seyirci karşısına çıkarılmadığından, sadece sinema arşivlerinde bulunan ve merak edilen bir film olarak kaldı.

İlk filmiyle ilgili yaşadığı bu olumsuzlukların ardından Adana’ya giderek bir süre kayınpederinin çiftliğinde yaşadı, sonra İstanbul’a döndü. Sinema çalışmalarına devam eden Heper, 1967’de toplumsal taşlama türüne dahil edilebilecek filmi Dolmuş Şoförü’nü yönetti. Bu kez, iki yıldız oyuncu olan Fatma Girik ve İzzet Günay’la çalıştı. Buna rağmen film ticari başarı elde edemedi. 1968’de yine bir yıldız oyuncuyu, Cüneyt Arkın’ı başrolünde oynattığı nispeten ticari bir film sayılabilecek Eşkıya Halil/Haydutu çekti. Bu filmle, ilk kez bir filmi gösterim ve dağıtım şansı bulmuş oldu. Aynı yıl Doğu-Batı çatışmasını konu alan ve Fikret Hakan’ın başrolde oynadığı son filmi Kara Battal’ın Acısı ‘nı çekti. Film, Bizans Kalesinin onarımında çalışan bir Rum genç kızı öldürmekle suçlanıp haksız yere idam edilen Türk delikanlının öyküsünü anlatır.

Sinemayı bırakması ve ölümü

Sinema anlayışını, “En sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen, oynayan, yapımcı ve seyirci de olabilirim. Yani tek başıma da izlemek zorunda kalabilirim filmlerimi.” sözleriyle ifade eden Heper’in filmleri, karmaşık yapıya sahip olması ve dağıtım ve gösterim şansı bulamadığı için seyirciyle buluşamadı. Filmlerinin çoğunu yaktı. 9 ocak 1984’te malign melanoma yüzünden (bir deri kanseri) öldü.

Çalışmaları:

Kısa Metrajlı :

Alp Zeki Heper

Bir Kadın Le parfum de la Dame En Noir

  • Bir Kadın / Le parfum de la Dame En Noir (16mm), 1962
  • Şafak / L’Aube (35mm), 1963

Uzun Metrajlı:

Alp zeki sezer

Dolmuş Şoförü, 1967

  • Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri, 1966
  • Dolmuş Şoförü, 1967
  • Kara Battal’ın Acısı, 1968
  • Eşkıya Halil (Haydut), 1968

Yayımlanmış Kitapları

  • Demir Pençe: Casuslar Savaşı, 1969


Filmle ilgili Danıştay 12. Dairesinin 28-3-1967 gün E.966/7481, K.967/481 sayılı kararı şu  şekilde:

Dava konusu filmin bütünü itibariyle umumi ahlak ve adaba, aile müessesesinin kudsiyetine aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklandığı anlaşılmaktadır. Filmin bu sebeple yasaklanmasının yerinde olup olmadığının tespiti için Naip Üye nezaretinde yapılan incelemede bilirkişi Vedat Tanrı’nın 10-2-1966 tarihli raporunda (cinsel sorunların sinematografik yoldan ele alınmaya çalışıldığı filmde gösterilmesinde sakıncalı bir cihet görülmediği) bildirilmişse de; 3-1-1967 günlü ara kararımız veçhiyle filmin ayrıca heyet halinde görülmesi uygun görülmüştür. Sahneden görülen eserle; değişik yaş ve seviyede kimseye hitap edilmesi itibariyle, bunlarda, hususiyetle hukuka ve genel ahlak kuralları çerçevesi içinde ahlaka uyarlık aranması tabidir. Tezi olmayan ve aksiyonlarında ahenk görülmeyen bahse konu filmde; insan hayatı, adeta şuur ve şuuraltı ile sadece cinsi arzular üzerine kurulmak istenmekte; gizli kalması gerekli arzu ve hareketler parklarda, umuma açık yerlerde, hatta trafiğin en yoğun olduğu cadde ortalarında cereyan ederken görülmekte; marazi tiplerin sahneye aktarılan ıstıraplı ruh hali, ar veya haya hislerini rencide etmektedir. Konunun iddia edildiği gibi rüyada geçmiş birtakım kompleksleri ifadeye çağırmış olması, filmin tüm halinde seyredenler üzerinde bıraktığı izlere ahlak ve adaba aykırı olduğunu kabule mani değildir. Bu itibarla adı geçen filmin halka gösterilmesinin ve yurt dışına çıkarılmasının yasaklanmasında ‘Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne dair Nizamname’nin 7’nci maddesinin 6’ncı fıkrası hükmüne aykırılık görülmediğinden davanın reddine… 29-3-1967 günü oy birliğiyle karar verildi.’

Heper ise karar karşısında şöyle bir tepki veriyor: ‘Soluk Gece’de aşkla, yani özgürlükle baskıyı, şiddeti, işkenceyi karşı karşıya getirmeye çalışmıştım. Anılarla ilgili, zor anlatımlı olan bir filmdi. Sevginin, tutkunun, işkenceyi, baskıyı yok etmesini dilemiştim. Özgürlüğün delice bir sevgi olduğunu düşünüyordum. Öyle simgelemeye çalışmıştım özgürlüğü. Müstehcenlikle suçlandım. Altından kalkılması güç bir suçlamaydı bu. Sansürcülere göre delice sevgi üstüne kurulu bütün divan şiirimizi, Yavuz Sultan Selim’in, Baudelaire’in, Breton’un, Eluard’ın tüm şiirlerini toplatmak gerekiyordu. Delice sevgi üstüne kurulu bütün Çin ve Japon siirini yok saymak gerekiyordu. Şaşırmış kalmıştım.’

 

Kaynaklar :

Ümit Bayazoğlu: Uzun, İnce Yolcular – 37 Portre, YKY 2004, ISBN 975-08-0861-4.

(Yeres (der.), 65 Yönetmenimizden Yerlilik, Ulusallık, Evrensellik Geriliminde Sinemamız, s. 28)

http://masmasmaraksi.blogspot.com/2011/11/alp-zeki-heper-bir-kadn-le-parfum-de-la.html

http://www.sinematurk.com/

http://www.imdb.com/name/nm1287462/

http://t24.com.tr

http://tr.wikipedia.org/wiki/Alp_Zeki_Heper

 

Sinema katliamı altında “31. İstanbul Film Festivali “geldi!

200 film gümbür gümbür geliyor

31 Mart-15 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek ”31. İstanbul Film Festivali”nde, 200’ün üzerinde film sinemaseverlerle buluşacak

Festival direktörü Azize Tan, 8 Mart’ta üniversitelerde ön gösterime başlayacaklarını, 18 üniversiteye gideceklerini ve öğrencileri festival programıyla tanıştıracaklarını söyledi.

Tan, bu yıl festivalde yarışmaların ön plana çıktığını ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Uluslararası yarışmanın başkanlığını Nuri Bilge Ceylan yapacak. Bu bizim için çok heyecan verici. Dünyaca tanınmış bir Türk yönetmenin bize destek vermesinden çok mutlu olduk. Murathan Mungan da ulusal yarışmamızın jüri başkanı olacak. Bu yıl ulusal yarışmamız çok iddialı olacak çünkü birçok filmin Türkiye ya da dünya prömiyerini ilk kez İstanbul’da yarışma sırasında görecek izleyicilerimiz. Çok sayıda konuk da gelecek. O konuklardan biri de Marjane Satrapi olacak. Animasyon bir yapım olan ”Persepolis” adlı filmiyle ilgi çeken yönetmen, yabancı film Oscar’larında son 5’e kalmıştı. Satrapi’nin son filmi ‘Chicken Plums” da festival kapsamında gösterilecek.”

Gelen ünlü yönetmen ve oyuncuların, sinema sohbetleri, paneller aracılığıyla seyirciyle buluşmasını sağlayacaklarını belirten Tan, ”Bu söyleşiler çok ilgi, görüyor üstelik tüm bunları ücretsiz yapıyoruz. Yine jüri başkanımız olan Nuri Bilge Ceylan da bir sinema dersi verecek” dedi.

Ulusal ve uluslararası Altın Lale yarışmalarının dışında, bir de İnsan Hakları yarışmasının düzenleneceğini dile getiren Tan, ”Belgesellerden çocuk filmlerine, deneysel filmlerden, genç yönetmenlerin filmlerine kadar çok farklı bölümlerimiz olacak. Bu yıl aynı zamanda ‘Çin Yılı’nı kutluyoruz. 2014’te de Çin de ‘Türkiye Yılı’ olacak. Karşılıklı bir işbirliğimiz söz konusu. Çin ile özel bir işbirliği gerçekleştiriyoruz” diye konuştu.

“MÜTEVAZI BİR BÜTÇEYLE FESTİVAL YAPIYORUZ”
Azize Tan, Türkiye’de sürekli yapılan bir organizasyonun dünyadaki benzerleriyle kıyaslandığını, ”Niye biz bir Berlin ya da Cannes olamıyoruz?” diye sorulduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Gönül rahatlığıyla diyebilirim ki, İstanbul Film Festivali, organizasyonun içeriği ve düzenlenmesi açısından yurt dışındaki örnekleriyle hakikaten aynı seviyede, aşağı kalır bir yanı yok. Üstelik bunu da onlara göre çok mütevazı bir bütçeyle yapıyoruz. Ama iş alt yapıya geldiğinde biz ne yazık ki çok geride kalıyoruz. Büyük festivaller, içinde bulundukları belediyeler ve hükümetler tarafından çok ciddi destekler alıyor. Bunların birer festival sarayları var. Mesela Berlin Film Festivalinin 2 bin kişilik bir sarayı var. Ses ve görüntü kalitesi çok iyi.”

“SİNEMALAR TEK TEK KAPANIYOR”
Yıllardır Beyoğlu’ndaki sinemalarda festival düzenlediklerini söyleyen Tan, sinemaların tek tek kapanmasının kendilerini çok etkilediğini belirtti.

Azize Tan, Türk sinemasında çok genç ve dinamik bir kuşağın yetiştiğine dikkati çekerek, ”Çok açıklar, dünya ile irtibat halindeler. Ancak hala Türkiye’de sinemanın endüstrileştiğinden bahsedemeyiz. O anlamda son dönemde Sinema Telif Hakları Müdürlüğünün Sinema ve Telif Hakları Müdürlüğü olarak ikiye ayrılmasını çok anlamlı buluyorum. Böylece tamamen sinemaya odaklanmış yeni bir birimin Kültür Bakanlığı içinde olması çok önemli. Ama hala sinemayla ilgili bazı problemler var. Türkiye de bir film enstitüsünün olmaması Türkiye sinemasının tek bir elden idare edilememesine neden oluyor. Oysa her ülkenin ulusal film enstitüsü bulunuyor. Türk filmlerinin yurt dışı tanıtımları da daha kurumsallaşmış bir şekilde yapılmalı.”

“DİZİ SEKTÖRÜNÜN POPÜLARİTESİ SİNEMAYI TETİKLEYEBİLİR”
Türkiye’de dizi sektörünün önemli bir noktaya geldiğine vurgu yapan Tan, ”Dizi sektöründeki bu başarıyı Türk sineması da yakalayabilir. Dizilerin yarattığı bu popülarite Türk filmlerini destekleyebilir. Bunlar sektörel anlamda birbirini besleyen şeylerdir. İki sektörün güç birliği yapması Türk sinemasını önemli yere getirecektir” dedi.

Azize Tan, 31. Film Festivalinin, İKSV’nin 40. yılına denk gelmesinin de ayrı bir anlam taşıdığını ifade ederek, açılışın Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde yapılacağını söyledi.

Tan, 31 Mart–15 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek festival kapsamında her yıl dağıtılan ”Sinema Onur Ödülleri”nin Türk sinemasına yıllar boyu emek veren yönetmen Ali Özgentürk, oyuncular Ayşen Gruda ile Halit Akçatepe ve Türkiye’nin ilk kadın film eleştirmeni Sevin Okyay’a takdim edileceğini kaydetti.

Festivale 300’ün üzerinde yabancı konuk geleceğini, yabancı gazeteciler ve eleştirmenlerin katılacağını belirten Tan, şunları kaydetti:

”İstanbul Film Festivali her geçen yıl adını biraz daha fazla duyuruyor. O yüzden bir çok önemli konuk kendi isteğiyle gelme, Türk sinemasıyla tanışma talebinde bulunuyor. Ancak siz bu insanları ağırlayacak bir sinema salonuna sahip değilseniz, bütçenizde devlet ve belediye katkısı çok sınırlıysa, sinemanızı geliştirmeniz çok zor oluyor. Elinizdeki olanaklarla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Yapmak istediğimiz çok şey var. Zira İstanbul’un adını taşıyan bu festival için biraz daha destek almak ve mekan sorunlarımızı aşmak istiyoruz. İstanbul bir cazibe noktası haline gelmişken, 31 yıldır başarıyla devam eden bu festivali biraz daha destekle çok daha iyi yerlere getirebileceğimize inanıyorum.”

Akbank 8 . Kısa Film Festivali ön eleme sonuçları açıklandı

Bu yıl 19-29 Mart 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Akbank Kısa Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek “Kısa Film Yarışması”nın ön eleme sonuçları belli oldu

Festivalin yarışma ve yarışma dışı kategorilerine bu yıl toplam 557 filmin başvurdu.

Belgesel yönetmeni Emel Çelebi, kurgucu Bora Gökşingöl ve yönetmen Selim Evci’den oluşan ön eleme jüri kurulunun değerlendirmesi sonucu, yarışmalı bölüme katılan eserler arasından 20 kurmaca film ve 10 belgesel olmak üzere toplam 30 kısa film “Festival Kısaları” bölümünde izleyicilerle buluşmaya hak kazandı.

Festivalin “En İyi Kurmaca Film”i seçecek Kurmaca Kategorisi Jüri Kurulu; Yapımcı Zeynep Özbatur, Oyuncu Uğur Polat, Sinema Yazarı Cüneyt Cebenoyan, Yönetmen Seren Yüce ve Akbank SanatMüdürü Derya Bigalı’dan oluşuyor.

“En İyi Belgesel Film”i belirleyecek Belgesel Kategorisi Jüri Kurulu’nda ise; Yazar Yekta Kopan, Belgesel Yönetmeni Ethem Özgüven ve Aysim Türkmen, Gazeteci ve Sinema Yazarı Burçak Evren ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı yer alıyor.

Ana jürinin değerlendirmesinin ardından düzenlenecek festivalin ödül töreninde, “En İyi Kurmaca Film” ve “En İyi Belgesel Film” 8.000 TL ile ödüllendirilecek.

20 ülkeden 110 film, 40 seans, 11 söyleşi ve atölye çalışması, sinema dünyasından 21 konuğun yer aldığı Akbank 8. Kısa Film Festivali’nin kapısı 10 gün boyunca herkese açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat’ta izlenebilecek.

Ayrıca film gösterimleri, Akbank Sanat’ın kafesinde de eş zamanlı olarak gösterilecek.

Dünya festivallerinden filmlerle Akbank 8. Kısa Film Festivali’nde buluşmak  ve detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ya da www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

Ön elemeyi geçen kurmaca filmler

1. Tolerans- Besi Adut
2. Musa- Serhat Karaaslan
3. Jerry- Kaan Müjdeci
4. Dua- Tuna Balkan
5. Kahverengi ve Siyah- Bedir Afşin
6. Sessiz- L.Rezan Yeşilbaş
7. Gerayîş- Çetin Baskın
8. Korkuluk- Adem Demirci
9. Gerçek Bir Hikâyeden Uyarlanmıştır- Kerem Keskin
10. Asker- Murat Çetinkaya
11. Saman Makinası- Ersin Mert
12. Tam Ekran- Barış Hancıoğulları
13. Mi Hatice- Denis Metin
14. Başlangıç- Yiğit Evgar
15. La Quatorziéme- Hüseyin Aydın
16. Bağ- Mehmet Kemal Bayrak
17. Onaksibir- Can Emre
18. Baydara “Edra’nın Kaderi”- Can Eren
19. Ali Ata Bak- Orhan İnce
20. Alala- Ahmet Baturay Tavkul

Ön elemeyi geçen belgesel filmler

1. Sahnenin Haykırışı- M. Cengiz Tünay
2. Dinozor – Zümrüt Çavuşoğlu
3. Ben Geldim Gidiyorum- Metin Akdemir
4. Cneydo- Hüdai Ateş
5. Dışardakiler- Hüseyin Aydın
6. Susmaz Sokak- Elif Mermer
7. Ekmeğin Hakkı- Ayhan Aslan
8. Yalnızlığın İki Yüzü- Serhat Çatak
9. Kadim- Okan Avcı
10. Pantolon Balığı- Kurtuluş Yiğit Demiralp, Emre Karakaş

“Yarışma Dışı Gösterim” bölümünde gösterilecek filmler

1. Rüzgarın Çocukları- Ahmet Çadırcı
2. Nolya- M. Cem Öztüfekçi
3. Kelimeler ve Teyze- Nazlı Dönmez
4. Ekmek- Koray Sevindi
5. Gel-git- Akile Nazlı Kaya
6. Kahve Molası- Emre Ergenç
7. Ayn- Nefes Polat
8. Ekmeğim- Hakan Ün
9. Yol Hikayesi- E. Mert Kökver
10. Memur – Mehmet Emin Yıldırım