Şunun için etiket arşivi: beste

Türk Eğitim Vakfı (TEV) ve TSK Mehmetçik Vakfı tarafından Türk Sanat Müziği’nin iki önemli ismi anısına düzenlenen ve yeni sanat müziği yıldızlarının seçileceği 4. Safiye Ayla-Zeki Müren Ses Yarışması’nda ödüller 8 Aralık Cumartesi Günü saat 20.00’de Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda konuk sanatçı olarak Melihat Gülses’in de katılacağı özel bir geceyle sahiplerini bulacak.

Tüm Türk sanat müziği severlerin ücretsiz izleyebilecekleri TEV ve Mehmetçik Vakfı’nın Safiye Ayla ve Zeki Müren adına üç yılda bir düzenlenen 4. ses yarışması TRT Müzik kanalından canlı olarak yayınlanacak.

258 başvuru

Bu yıl 258 genç sanatçının başvurduğu Safiye Ayla-Zeki Müren Ses Yarışması’nda, deneyimli jüri kadrosu tarafından değerlendirilen sesler arasından 17 sanatçı Safiye Ayla dalında, 19 sanatçı da Zeki Müren dalında yarı finale kaldı. Sanat Müziği’nin efsanelerinin adlarını yaşatacak 12 genç sanatçı 26 Kasım’da yapılan elemeler sonucunda finale kaldı.

Ünlü ses sanatçısı ve Şef Tülûn Korman’ın başkanlık ettiği, Türkiye’de Türk Müziği konusunda söz sahibi 11 kişiden oluşan jüride; Koro Şefi Süheyla Atmışdört, ses sanatçısı Nesrin Sipahi, ses sanatçısı ve Koro şefi Kutlu Payaslı, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Fatih Salgar, TRT Müzik Dairesi Başkan Yardımcısı Özgen Gürbüz, ses sanatçısı ve Koro Şefi Serap Mutlu Akbulut, ses sanatçısı Münip Utandı, Gazeteci-Yazar Mehmet Barlas, Gazeteci-Yazar Doğan Hızlan, Türk Musikisi Vakfı Başkan Vekili Dr. Osman Simav yer alıyor.

TRT’den canlı yayınlanacak

12 finalist, sanat ve yayın dünyasının ünlü isimlerinden oluşan jüri tarafından sahnede dinlenecek. TRT’nin de canlı yayınlayacağı gecenin sonunda ünlü yorumcu Melihat Gülses de iki ünlü ismin besteleri ve şarkıları ile geceye renk katacak.

Safiye Ayla ve Zeki Müren’in anısına gerçekleştirilecek olan ve yeni sesleri topluma tanıtma amacı ile düzenlenen ses yarışmasına katılacak adaylar, Safiye Ayla ve Zeki Müren adına ayrı dalda yarışacaklar. Yarışma sonucunda birincilere 10.000 TL, ikincilere 7.000 TL, üçüncülere 5.000 TL ve dördüncü, beşinci, altıncılara ise 2,000TL ve plaket ödül olarak verilecek.

 

Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, Türkiye’nin farklı şehirlerinde gerçekleşecek konserlerinde dinleyicileri ile buluşmaya hazırlanıyor.

Fazıl Say‘ın Anadolu turu 25 Kasım’da Bursa’da gerçekleşecek resital ile başlayacak. Konserlerinin ilk etabında Trabzon, İzmir, Adana, Gaziantep ve Mersin şehirlerinde dinleyicileri ile buluşmaya hazırlanan Say, resitallerine 2013 yılında da devam edecek. Say konserlerde kendi eserlerinin yanı sıra Mozart, Beethoven ve Bach eserlerini de yorumlayacak.

Müzik eleştirmenlerinin ‘Kültürlerarası köprü kuran büyüleyici piyanist’ diye adlandırdığı Sayın eserleri, geçtiğimiz haftalarda 13. Uluslararası Antalya Piyano Festivali’nde seslendirildi. Aynı zamanda Say’ın eserleri, ‘Artist in Residence Haftası’ kapsamında daimi sanatçısı olduğu Frankfurt Radyosu Senfoni Orkestrası ile birlikte icra edildi.

Konserler:

25 Kasım 2012 Pazar // Saat 20.30 // Bursa Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi

1 Aralık 2012 Cumartesi // Saat 20.00 // Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi AKM

3 Aralık 2012 Pazartesi // Saat 20.30 // İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezi

23 Aralık 2012 Pazar // Saat 18.00 // Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu

24 Aralık 2012 Pazartesi // Saat 20.30 // Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu

25 Aralık 2012 Salı // Saat 20.30 // Gaziantep Dedeman Oteli

26 Aralık 2012 Çarşamba // Saat 20.30 // Mersin Kültür Merkezi

Kaynak : [-]

Almanya’nın başka kentlerinden, dahası Avrupa’nın başka ülkelerinden gelen ‘Fazıl Say hastaları’nın sayısı hiç de az değil. Onlarla biraz konuştuğunuzda, yıl boyunca Say’ın konserlerininizini sürdüklerini anlıyorsunuz. Say nereye, onlar da oraya…

Oteldeki odam Main Irmağı’na bakıyor. Duvarda ise Alman dışavurumcu Schmidt-Rottluff’tan iki manzara. Schmidt-Rottluff, Naziler Almanya’da iktidara gelince resim yapması yasaklanmış bir ressam. Main, sessiz sakin akıyor.

Her yolculuk yanına bir kitap ister bir başka yolculuğa kapı açsın diye. İki saat kadar sonra, Fazıl Say’ın menajeri Kadir Dursun’la otelin lobisinde buluşup “Fazıl Say Gecesi”ne gideceğim. Beklerken,Leonardo Sciascia’nın beni Sicilya’ya götüren “Şarap RengiDeniz”ini okuyorum. Main, bozbulanık akıyor.

Maestro Griffiths

Lobiye indiğimde beni bir sürpriz bekliyor. Kadir Dursun’un yanında, gecede Hessen Radyosu Senfoni Orkestrası’nı yönetecek olan Howard Griffiths. Griffiths hiç yabancımız değil.

On yıl kadar Zürih Oda Orkestrası’nın sanat yönetmenliğini üstlenen, Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Fransa Ulusal Orkestrası, Moskova Radyosu’nun Çaykovski Senfoni Orkestrası, Varşova FilarmoniOrkestrası, Basel Senfoni Orkestrası, Londra Mozart Players gibi saygın toplulukları yöneten Griffiths, uzun yıllardır Türk viyolacı Semra Griffiths’le evli ve bir ayağı hep Türkiye’de. Uzun süredir ülkemizde dekonserler yönetiyor, Türk bestecilerin yapıtlarının seslendirilmesine özel bir önem veriyor.

Ama beni asıl şaşırtan, Griffiths’in yeni kitabı oluyor. Maestro, çocuklariçin bir müzik kitabı yazmış: “Cadı ile Maestro.” Almancası yeniyayımlanmış. İngilizcesi de 2013’te çıkacak. Karin Hellert-Knappe’nin nefis resimleri ve Fabian Künzli’nin bu kitap için bestelediği müziği içeren bir CD eşliğinde.

“Fazıl Say Gecesi”ne doğru yola çıkmadan bir şeyler atıştırmak zorundayız, çünkü gerçek anlamda bir müzik maratonu bizi bekliyor: Say’ın “Hezarfen” Ney Konçertosu, “İstanbul Senfonisi”, Türkiye’de henüz seslendirilmeyen “Uzay Senfonisi” ve Say’ın yorumuylaBeethoven’ın “Ayışığı Sonatı”, ardından Chopin’den 3 Gece Müziği.

Arte’den canlı yayın

Hessen Radyosu Senfoni Orkestrası’nın konser salonu çok özel bir salon. Çünkü aynı zamanda “tam teşekküllü” dev bir kayıt stüdyosu. Bin kadar dinleyici alıyor, ama Gece’nin burada yapılmasının ayrı bir anlamı var: Avrupa’nın en saygın kültür-sanat TV kanallarından Arte, konseri canlı olarak yayınlıyor. Arte kameramanlarının kameralarına iliştirilmiş nota sayfaları hemen dikkati çekiyor. O zaman, bu tür konser çekimlerindeki zamanlamanın kusursuzluğunu daha iyi anlıyorum…

Salon, kuşkusuz, dolu. Kuşkusuz, Türkler de var. Ama büyük çoğunluk Alman. Belki çok daha ilginci, dinleyiciler arasında, Almanya’nın başka kentlerinden, dahası Avrupa’nın başka ülkelerinden gelen “Fazıl Say hastaları”nın sayısının hiç de az olmaması. Onlarla biraz konuştuğunuzda, yıl boyunca Say’ın Avrupa konserlerinin izini sürdüklerini anlıyorsunuz. Fazıl Say nereye, onlar da oraya…

Orkestranın yanı başında

Say, Griffiths’in alıp götürdüğü orkestranın “Uzay Senfonisi”ni,“İstanbul Senfonisi”ni, “Hezarfen Ney Konçertosu”nu yorumlayışını salonda, onların yanı başında izliyor, dinliyor. Ben de zaman zaman onun dinleyişini izliyorum. Kimileyin, bu yapıtları sanki ilk kez dinliyormuşçasına çocuksu bir saflık beliriyor bakışlarında. Kimileyin, orkestranın ustalığından duyduğu coşkulu hoşnutluk okunuyor yüzünde.

Besteleriyle kendi ruh yapısı arasında yakınlıklar kuruyorum. Büyük coşkunluklar, cezbeler, çalkantılarla dinginlikler, sessizlikler hep iç içe.

Hezarfen’in düş gücü!

Çalınıştan önce Hezarfen Ahmed Çelebi’ye adadığı Ney Konçertosu’yla ilgili açıklama yaparken, sonsuz düş gücüyle yerçekimine direnmeye kalkarken aslında insanlığın “geriye çekimi”ne baş kaldıran o “bin fenli”, “bin bilimli” geliyor gözümün önüne.

“Hezarfen”i dinlerken, “çok şey bildiği” için Cezayir’e sürülen Çelebi’yi düşünüyorum ve Hayyam’ın “Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle; / Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle; / Bana kötü deyip kötülük edeceksen, / Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle!” dizeleri geçiyor aklımdan.

Dört saatlik konser çılgınca alkışlarla son bulduğunda, bakıyorum, yüzlerde en küçük bir yorgunluk belirtisi yok. Yorgunluk ne söz, daha şimdiden ertesi günkü öğle konserine hazırlıyorlar kendilerini. “Fazıl Say’la bir hafta sonu yaşama”nın keyfini bu kez Mozart’la, Haydn’la, Erkin’le, Say’ın “Boşanma” adlı yaylı çalgılar dörtlüsüyle katmerleştirmek üzere.

Rushdie, Hayyam ve Say

İstanbul’a dönerken, uçakta, Salman Rushdie’nin son kitabını düşünüyorum. “Şeytan Âyetleri” adlı romanı yüzünden Humeyni’nin hakkında “ölüm fetvası” verdiği yıllar boyunca yaşadıklarını anlattığı“Joseph Anton” adlı kitabını. “Joseph Anton”, Rushdie’nin gizlilikte yaşamak zorunda kaldığı o yıllarda kullandığı takma ad. Sevdiği iki yazarın, Joseph Conrad ve Anton Çehov’un adlarından oluşuyor.

Birkaç hafta önce Cumhuriyet Kitap’a yazdığım bir yazı düşüyor aklıma.“Nasıl bir ülkedeyiz!” diyorum kendi kendime. “Hayyam’ın birkaç dizesi yüzünden Fazıl Say yargılanıyor ülkemizde. Dünya alkışlıyor, ülkesi yargılıyor! Rushdie’nin ‘Joseph Anton’u yayımlanmalı ve okunmalı ki, Türkiye’de Joseph Anton’lar olmasın. Fazıl Say, on yıl sonra, sözgelimi Cemal Reşit Rey ve Adnan Saygun adlarından esinli ‘Cemal Saygun’ adlı bir kitap yazmak zorunda kalmasın…”

 

Kaynak : [-]

 “WOMİST –  İstanbul Dünya Müzikleri Festivali”nin üçüncüsü 15 – 29 Kasım 2012 tarihleri arasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün Himayesinde, Pi Production  organizasyonu ile gerçekleştiriliyor.

Işıl ve Manuel Reina’nın birlikte kurduklari FLAMENCO REINA Grubu, izleyicisine sıcak,neşeli, dramatik Flamenco repertuari yanisira tutkulu Flamenco dansları da sunuyor. Her biri Flamenco sanatçısı olan 5 müzisyenden oluşan ekip, her gösterisinde farklı dinamiklerle Flamenco Sanatı’nın sınırlarını aşıyor. İspanya’nın sıcak Endülüs rüzgarlarını Türkiye topraklarında hissettirerek Flamenco Sanatı’na başka bir boyut katıyor.

Manuel Reina – Dan s ve Cajon

Isil Reina – Dans

Pico de Triana – Vokal

Alper Kargin – Gitar

Kerem  Can Ozpekel – Gitar

  • 16 Kasım 2012 20:00
  • İBB BAKIRKÖY CEM KARACA K.M.
  • Giriş Ücretsiz

 Sanat yönetmeni Özdem Petek, Womist’in amacının merkeze odaklı müzik konserlerini İstanbul halkının yararlanabileceği diğer semtlere yaymak olduğunu belirterek, Carla Pires ve Forabandit konserleri dışındaki tüm konserlerin ücretsiz yapılacağını açıkladı.

 Portekiz’in önde gelen fado yorumcularından biri olan Carla Pires,   15 Kasım akşamı Salon İKSV’de yer alacak “3. İstanbul Dünya Müzikleri Festivali”nin açılış konserinde, etkileyici alto sesi ve güçlü sahne performansı ile dinleyicilerine coşkulu bir ‘fado’ gecesi vaat ediyor. Portekiz gitarı, klasik gitar ve akustik bastan oluşan grubu eşliğinde şarkılarını söyleyen Pires, şarkılarındaki hüznü ve sevinci dinleyicilerine aktarmaktaki başarısı ile tanınan, günümüz fadosunun en seçkin temsilcilerinden biri.

16 Kasım Dünya Flamenco günü,  Manuel ve Işıl Reina’nın birlikte kurdukları Flamenco Reina Grubunun sıcak, neşeli, dramatik repertuarı ile kutlanacak. İspanya’nın sıcak Endülüs rüzgarlarını Türkiye topraklarına taşıyarak, Flamenco Sanatı’na başka bir boyut kazandıran topluluğun  konseri,  İBB Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde yer alacak.

Repertuarlarında Arnavut, Türk, Boşnak, Kosova, Makedon, Hırvat, Bulgar, Yunan müziklerini kucaklayan Kosova grubu Kuarteti Pentagram’ın, Funk-jazz, evergeen, klasik ve pop tarzında yorumladıkları eserleri, Anita Ahmeti’nin vokali eşliğinde, 21 Kasım İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde izlenebilir.

Rajastan,  çingenelerin kalbinde kuşaktan kuşağa uzanan zengin ve ünlü müzikal mirasa sahip olan Hindistan’ın bir bölgesi. Dhoad Gypsy Band, Rajastan’ın benzersiz ritmik hızı ve karmaşıklığı içinde,  seyirciyi ve sanatçıyı bir trans halinde buluşturan müziğiyle, tutkulu ve unutulmaz bir deneyim yaşatacak.  Konser 27 Kasım  İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde.

İran’lı Mahsa & Marjan Vahdat’ın müziğinin kökleri, klasik İran şarkı geleneğine uzanıyor. Mahsa, Tahran Üniversitesindeki öğreniminde ve geleneksel müziğin ustalarından aldığı özel derslerde özgün bir şarkı tekniği geliştirdi. Kardeşi Marjan Vahdat da, Mahsa ile aynı yıllarda müzik dünyasına adım attı. Minoo Mohebbi’den piyano, Maleki’den geleneksel İran şarkı tekniği, Romin Kakavanol ve Masoud Shoari’den setar dersleri aldı. Eşşiz bir yorum ve ses rengine sahip olan Mahsa ve Marjan Vahdat, 28 Kasım  İBB Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’ndeki konserlerinde dinleyicilerine mükemmel bir gece vaat ediyor.

 Forabandit,  Fransız, Türk ve İran’lı üç müzisyenin birlikteliğinden doğdu. Fransa’nın güneyi Oksitan dünyasının ozanlarının gazel geleneğine çağdaş bir bakış açısı kazandıran mandolin sanatçısı, şarkıcı Sam Karpenia ve gezgin ozanların temsilcisi Anadolu aşıklarının şarkılarını ölümsüzleştiren Ulaş Özdemir, geleneksel şarkıları yeni bir yorumla sunuyorlar. Bijan Chemirani’nin vurmalı çalgılarda çıkardığı acem ritmi ise, bu iki genç şairin bestelerine ahenk katıyor. Konser, 29 Kasım Fransız Kültür Merkezinde. Konser öncesi, saat 19’da sanatçıların katılacağı “Trubadur ve Aşıkların Dünyasında Şiir ve Müzik”  konulu bir söyleşi var.

 Bilgi için:  [email protected]

 

  3. WOMİST PROGRAMI

– 15 Kasım Perşembe      Salon İKSV

21.00                        Carla Pires “Fadolar” (Portekiz)

– 16 Kasım Cuma            İBB Bakırköy Cem Karaca K.M 

20.00                       “Dünya Flamenko Günü”

                                                  Flamenco Reina  (İspanya- Türkiye )

–  21 Kasım Çarşamba    İBB Kartal Bülent Ecevit K.M.

20.00                        Kuarteti Pentagram (Kosova)

– 27 Kasım Salı               İBB Kartal Bülent Ecevit K.M.

20.00                        Dhoad Gypsy Band  (Rajastan, Hindistan)

– 28 Kasım Çarşamba      İBB Bakırköy Cem Karaca K.M.

20.00                        Mahsa & Marjan Vahdat  (İran)

–  29 Kasım Perşembe      Fransız Kültür Merkezi

19.00                        Söyleşi : Forabandit

20.00                        “Forabandit”

                                                  Sam Karpienia, Bijan Chemirani, Ulaş Özdemir

(Fransa – İran – Türkiye)

 

Bakırköy^de sanat adına pek çok ilklere yer veren M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu bir ilke daha imza attı.

Bir Dernek tarafından M.E.B. ‘e bağlı Bakırköy’de açılan ilk kurs olma özelliğine sahip olan sanat kursumuzda devam eden ücretsiz Solfej derslerimizi talepler doğrultusunda ücretsiz olarak olmak şartı ile artırdık.

Gerek eğitim kalitesinin artması ve gerekse “ London College of Music” eğitimine destek olmak ve hem çocuklarımızın, hem de yetişkinlerimizin daha iyi eğitim alması amacıyla Tüm müzik bölümü öğrencilerimize ücretsiz olarak haftada 3 saat verdiğimiz solfej dersleri  yoğun talep üzerine haftada 4 saate çıkartıldı. Bunun yanı sıra Okul öncesi yaş grubunu unutmadık elbette. Haftada bir saat okul öncesi Solfej dersleri de başlıyor.

Bildiğiniz gibi; Müzik eğitimin temel ve olmazsa olmazlarından olan “solfej” eğitimi öğrencilerimiz için çok önemli. Bunun farkına varan kurumumuz ücretsiz olarak verdiği ve tüm Müzik Bölümü Öğrencilerimize verilen solfej derslerini haftada 3  saatten, haftada 4 saate çıkartmıştır. Doğan ihtiyaç doğrultusunda okul öncesi yaş grubunda olan çocuklarımız içinde ek olarak ücretsiz solfej dersleri Çarşamba akşamlarına konmuş olup kursumuza evam eden tüm öğrencilerimiz bir bedel ödemeksizin solfej derslerine katılabilmektedir.

Müzik bölümüne devam eden öğrencilerimizin ücretsiz olarak alacakları solfej eğitiminin gün ve saatleri aşağıdaki gibidir. 

Çarşamba

Perşembe

Cumartesi

Cumartesi

Pazar

18:00 – 19:00

Okul öncesi

18:00 – 19:00

1.Seviye

18:00 – 19:00

1.Seviye

18:00 – 19:00

1.Seviye

18:00 – 19:00

1.Seviye

Beste YOLTAY Aslı ÖZGER Ekin SELÇUK Seren KOÇOĞLU Ersin SARACIK

 Solfej Nedir ?

Solfej, bir müzik parçasının notalarını, do, re, mi gibi tek sesli adlarla okuyarak seslendirmeye denir. Bu anlamıyla solfej, bir müzik parçasının notalarını okumak ya da çalmak ile özdeştir. Müzik öğretiminde bu amaçla yapılan çalışma ve alıştırmalara da solfej denir. Bu çalışma a, o, u gibi ünlülerle yapılırsa buna vokaliz adı verilir.

Solfej çalışmasında öğrenciler anahtarları, ses aralıklarını, ritimleri, tonalite ve değiştirme işaretlerini, özetle müzik yazımının bütün öğelerini tanımayı ve bunları gerçek seslere dönüştürmeyi öğrenirler. Bu bakımdan solfej müzik öğreniminde önemli bir yer tutar. Yalnızca şan öğrencileri değil, çalgı öğrencileri de solfej öğrenimi görürler.
Solmizasyon ise, bir ses dizisindeki notaları hecelerle adlandırma yöntemine verilen addır. Eski Yunan, Hint ve Çin müziklerinde de solmizasyon yöntemleri vardır. Avrupa müziğinde en çok kullanılan ve günümüzde de yaygın olan solmizasyon yöntemini ortaçağda İtalyan öğretmen ve müzik bilgini Arezzolu Guido (990-1050) bulmuştur.
Altı notalı ses dizisini (heksakord) temel dizi olarak alan Guido, her notaya bir hecenin adını verdi. Bu heceleri, dizeleri bu notalarla başlayan çok tanınmış Latince bir ilahiden aldı.
Yöntemin adı sol ve mi hecelerinden gelir. Temel iki solmizasyon yöntemi vardır. Değişmeyen do adı verilen yöntemde her hece belli bir notanın adıdır ve başka bir nota için kullanılmaz. Do her tonalitede do, sol her tonalitede sol notasının adıdır. Değişken do adı verilen öbür sistemde ise, bütün tonalitelerde do birinci, reikinci, mi üçüncü notanın adını gösterir. Dolayısıyla do, do majör ya da do minör tonunda do’yu, buna karşılıksol majör ya da sol minör tonunda sofu, la bemol majör ya da la bemol minör tonunda la bemolü gösterir.
İngiltere’de 19. yüzyılda şan eğitiminde yaygın olarak kullanılan tonik sol-fa sistemi de bir solmizasyon türüdür. Bu yöntem de değişken do yöntemine dayanır. Sarah Ann Glover adlı bir İngiliz öğretmenin bulduğu bu yöntem, normal majör dizinin yedi notasını temel olarak alır. Tonik sol-fa sisteminde doh (okunuşu do),ray (re), me (mi), fah (fa), soh (so), lah (la) ve te (ti) heceleri kullanılır. Yazılı biçiminde bu heceler d, r, m, f, s, ive t harfleriyle kısaltılır. Diyezli notalarda bu hecelerde e (i) ünlüsü, bemollü notalarda ise a (e) ünlüsü kullanılır. Bugün eskisi kadar yaygın olarak kullanılmayan tonik sol-fa sistemi Galler’de ve İngiltere’nin kuzey kesimlerinde kullanılmaktadır.

 

İspanya turnesinden başarılı konserlerin gururuyla dönen İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası (İDSO) yarın Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda Atatürk’ü Anma Konseri verecek.

Çin Kültürü Yılı Haftası’na denk gelen konseri Çin’in tanınmış kadın şeflerinden Zhang Jiemin yönetecek. Ünlü flüt sanatçımız Gülşen Tatu’nun solist olduğu saat 20.00’de başlayacak konserin programında; J.Iber “Flüt Konçertosu” ve O.Respighi “La Boutique Fantasqıe” eserleri yer alıyor.

Konserde Çinli besteci LiHuanzhi tarafından bestelenen “Bahar Festivali Uvertürü” de seslendirilecek. Eserde, Shanbei bölgesinde yaşayan halkın, Çin Yeni Yılı’nı yani Bahar Festivali’ni kutlayışını betimleniyor. Bahar Festivali Uvertürü, 1955 ve 1956 yılları arasında bestelenmiş, çeşitli festival etkinliklerinde seslendirilmiş, özellikle Çin okullarının müzik kitaplarında da yer alıyor. 2007 yılında eser, Çin’in ilk uzay araştırma aracıyla taşınmak ve uzaya yayın yapmak üzere de seçilmiş.

Şef Zhang Jiemin, piyano ve perküsyon çalışmalarına 7 yaşındayken başlayan, 1995 yılında Şangay Müzik Konservatuvarı’nın orkestra şefliği ve bestecilik bölümünden mezun olan, mezuniyetinden itibaren Çin’in önemli opera ve senfoni orkestralarında görev almış olan, 2010 yılında Jiemin, Şangay Senfoni Orkestrası’nın daimi şefi olmuş olan deneyimli bir şef.

Taksim uyarısı

Bölgede etkinlik sergileyen diğer kütür kurumları gibi İDSO yönetimi de Taksim’in kapalı olması dolayısıyla sanatseverlerin zamanla konusunda dikkatli olmasını hatırlatıyor.

 Kaynak : [-]

Manchester Üniversitesi’nden Prof. Barry Cooper, ünlü bestecinin ölümünden 185 yıl sonra orta çıkarılan ilahinin ünlü “Missa Solemnis” eserinin taslaklarının yer aldığı bir defterde bulunduğunu söyledi.

Cooper, Beethoven’ın Gregoryen döneme ait bin yıllık “Pange Lingua” adlı ilahinin melodisini değiştirerek yeniden yorumladığını belirtti.

Cooper, ilahinin mart 1820’de o zamanlar 39 yaşında olan bestecinin hamisi Avusturya Arşidükü Rudolp’ün Olmutz başpiskoposu ilan edildiği törende çalınmış olabileceğini belirtti.

Ünlü besteciyle ilgili en önemli uzmanlardan biri olarak kabul edilen Cooper, iki dakikalık eserin Beethoven’ın diğer tüm eserlerinden çok farklı olduğunu söyledi.

Beethoven’in iki eser dışında dini müzik bestelemediğini işaret eden Cooper, “Beethoven’ın kilisede yapılan sıradan bir ayin için beste yapması kesinlikle olağanüstü. Bestecinin böyle bir esere imza atacağına kendi gözlerimle görmesem hayatta inanmazdım. Çok şaşırdım” dedi.

Eserin yer aldığı 1820 tarihli defter, Berlin Devlet Kütüphanesi’nde saklanıyor.

Prof. Cooper, Beethoven’ın tamamlanmamış taslaklarından yola çıkarak 10. Senfoni’yi hazırlamış ve klasik müzik dünyasında büyük tartışmalara yol açmıştı.

Müzik tarihinde Klasik dönemden Romantik döneme geçişin en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Alman besteci Beethoven, tüm zamanların en ünlü ve en etkili bestecilerden biri olarak tanınıyor.

Henüz küçük bir çocukken yeteneği keşfedilen ve ilk müzik eğitimini dönemin ünlü bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart’ın babası Leopold Mozart’a öykünen babası Johann van Beethoven’dan alan ünlü besteci, Bonn’daki öğrencilik yıllarının ardından Joseph Haydn ile çalışmak için Viyana’ya taşınmıştı.

1796 yılında henüz 26 yaşındayken işitme yetisini yitirmeye başlayan Beethoven, 1818 yılında tamamen sağır olmasına karşın beste yapmaya devam etmişti.

19 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek festivalde 7’den 70’e herkes “Opera” diyecek…

Türk ve dünya operalarının seçkin yapıtlarını, görsel bir şölende sanatseverlerle buluşturacak olan 3. Uluslararası İstanbul Opera Festivali, 7 Temmuz’da kapılarını açıyor. Festival biletleri ise www.mybilet.com adresinde ve MyBilet kiosklarında satışa çıktı.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 3. Uluslararası İstanbul Opera Festivali, 7 – 19 Temmuz 2012 tarihlerinde İstanbul’un büyülü atmosferinde önemli prodüksiyonlara ev sahipliği yapacak.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Başrejisörü Yekta Kara’nın Sanat Yönetmenliğinde organize edilen festival, 2012 Temmuz ayı boyunca, beş opera prodüksiyonu ve bir Gala Konserin yer aldığı 10 temsille Türk ve Osmanlı dünyasının kapılarını açarak sanatseverlere unutulmaz anlar yaşatacak. Ankara, İstanbul, İzmir,Antalya ve Samsun Devlet Opera ve Balesi yapımlarının yanı sıra festivalin bu seneki sürprizi, dünyaca ünlü Arjantinli tenor Jose Cura olacak.

Festivalin 7 Temmuz’daki açılış temsili, W.A.Mozart’ın operalarından bir başyapıt örneği “Don Giovanni” operası ile gerçekleşecek. Ankara DOB tarafından Yekta Kara’nın rejisi ile sahnelenecek eser, İstanbul’un modern yüzü Haliç Kongre Merkezi’nde izleyici ile buluşacak.

İlk yıldan itibaren festivalin vazgeçilmezi, Viyanalı ünlü besteci W. A. Mozart’ın, Osmanlı İmparatorluğu’nun parlak dönemlerinden bir hikaye sunduğu “Saraydan Kız Kaçırma” operası ise doğal mekanı içinde, ardı ardına üç gün, Topkapı Sarayı’nda, Samsun DOB tarafından sahnelenecek.

İzmir DOB’un, padişahların evi Topkapı Sarayı’nda sahneleyeceği, besteci Okan Demiriş imzalı, “IV. Murat” operası; Osmanlı padişahları arasında en korkusuz, en güçlü ve bir o kadar da eğitimli ve ince ruhlu Sultan Dördüncü Murat’ın trajik hayatının anlatıldığı, belleklerden silinmeyecek bir prodüksiyonla sanatseverlerin karşısına çıkacak.

İstanbul DOB’un sahneleyeceği ve Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’in Timur Han’la olan savaşının konu edinildiği “Yıldırım Bayezid” operası, İtalyan besteci, Antonio Vivaldi’nin muhteşem anlatısını Kadıköy Süreyya Operası’na taşıyacak.

Besteci Selman Ada’nın Halit Ziya Uşaklıgil’in ünlü romanından esinle bestelediği, vicdanı ile arzuları arasında sıkışıp kalan bir kadın karakterin anlatıldığı “Aşk-ı Memnu” operası, Antalya DOB ile festivale Bahçeşehir Kültür Sanat Merkezi’nden sıcak bir hava katacak.

Tarihsel mekanlarla bütünleşerek İstanbul’u dünya ölçeğinde benzersiz bir konuma yerleştirecek festival, Topkapı Sarayı, Aya İrini, Süreyya Operası, Haliç Kongre Merkezi, Bahçeşehir Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

 

Kaynak : [-]

40. İstanbul Müzik Festivali, “Umut ve Kahramanlar” teması çerçevesinde, 16 Haziran Cumartesi akşamı 20.00’de Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda, Mercedes-Benz Türk AŞ’nin sponsorluğunda, Deutsches Symphonie Orchester Berlin’i ağırlıyor.

Orkestra, şef Sir Roger Norrington yönetiminde, festivalin bu yılki Onur Ödülü ‘nün sahibi, uluslararası platformda adından sıkça söz ettiren ünlü piyanist Hüseyin Sermet ‘e eşlik edecek.

Festivalin temasından yola çıkarak belirlenen konser programında, Ravel ‘in, I. Dünya Savaşı ‘nda sağ kolunu kaybeden, her ne koşulda olursa olsun “umudunu asla yitirmeyen” piyanist Wittgenstein için yazdığı “Sol El İçin Piyano Konçertosu” ve Beethoven ‘ın, kahramanlığı hem zaferi hem de trajedisiyle dile getiren 3. Senfoni ‘si “Eroica” yer alacak.

40. İstanbul Müzik Festivali ‘nin açılış töreninde festivalin “Onur Ödülü”nü alan Hüseyin Sermet, 1955 yılında İstanbul ‘da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı ‘nda başladığı eğitimini Paris Konservatuarı ile Alfred Cortot Paris Müzik Eğitim Fakültesi ‘nde Thierry de Brunhoff, Nadia Boulanger ve Maria Curcio ile sürdürdü. Olivier Messiaen ile de kompozisyon çalıştı. Aralarında Diapason d ‘Or ve MIDEM Classical Award ‘ın da bulunduğu pek çok ödüle değer görüldü. Yorumculuğunun yanı sıra besteci kimliğiyle de tanınan Hüseyin Sermet, Lorin Maazel, Mstislav Rostropoviç, Vladimir Jurowski, Semyon Bychkov, David Robertson, Lawrence Foster ve Maria João Pires gibi dünyanın en iyi müzisyenleri ile; Londra Filarmoni, Londra Kraliyet Filarmoni, Paris Orkestrası, Bavyera Radyo Senfoni, NHK, Şanghay, Tokyo ve Detroit Senfoni Orkestraları eşliğinde birçok konser verdi.

Camerata Salzburg, Stuttgart Radyo Senfoni ‘nin ardından Zürih Oda Orkestrası ‘nın birinci şefi olarak görev yapan Sir Roger Norrington, özellikle barok, klasik ve romantik dönem eserlerinin orijinaline tamamen sadık icralarıyla tanınıyor. Sir Roger Norrington, kemancı, tenor ve şef olarak birkaç yıl deneyim edindikten sonra Kraliyet Müzik Koleji ‘nde Adrian Boult ile çalışmalarına geri döndü. 1962 yılında Schütz Korosu ‘nu kurdu ve böylece otantik icrayı keşfetmekle geçen 30 yıllık macera başlamış oldu. Koroyla genellikle 17. ve 19. yüzyıl repertuarını kapsayan pek çok konser verdi ve kayıt yaptı. 1997 yılında “Sir” unvanı verilen Roger Norrington, Berlin, Viyana, Salzburg, Amsterdam, Paris, New York, San Francisco, Los Angeles, Chicago ve Londra ‘daki orkestraları sıklıkla yönetmektedir.

Deutsches Symphonie Orchester Berlin, 65 yıldır Almanya ‘nın en iyi orkestraları arasında sayılıyor. Almanya ‘nın demokratik ve kültürel değişiminin müjdecisi kabul edilen, gerçekleştirdiği çalışmalarla pek çok ilke imza atan topluluk, 1946 yılında Berlin ‘in Amerikan bölgesinde yayın yapan istasyon tarafından RIAS Senfoni Orkestrası adı altında kuruldu. Topluluk, 2011 yılında En İyi Opera Kaydı dalında Grammy ödülü kazandı.

Deutsches Symphonie Orchester Berlin Konseri biletleri 250, 200, 150, 100, 60 ve 30TL (öğrenci) üzerinden Biletix satış noktaları, Biletix Çağrı Merkezi (0216 556 98 00), www.biletix.com, İKSV (Nejat Eczacıbaşı Binası Sadi Konuralp Cad. No:5 Şişhane, Pazar hariç her gün 10.00–18.00 saatleri arasında) ve festival süresince Aya İrini Müzesi’nde bulunan gişeden alınabilir.

Kaynak :[-]

Klasik müzik dergisi Andante ve Beyoğlu Belediyesi işbirliği, Kültür Sanat Varlıklarını Koruma ve Tanıtma Vakfı’nın (KÜSAV) desteğiyle bu yıl üçüncüsü düzenlenen ”2012 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri”, 21 Mayıs’ta Rahmi M. Koç Müzesi’nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

2012 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri

Konuya ilişkin yapılan açıklamaya göre, her kategoride en fazla 3 adayın olduğu 2012 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri,, ”Besteci”, ”Piyanist”, ”Yaylı Çalgılar Yorumcusu”, ”Üflemeli Çalgılar Yorumcusu”, ”Orkestra”,”Koro”, ”Orkestra Şefi”, ”Oda Müziği Topluluğu”, ”Opera Yapımı”, ”Opera Rejisörü”, ”Kadın Opera Yorumcusu”, ”Erkek Opera Yorumcusu”, ”Bale-Dans Yapımı”, ”Koreograf”, ”Erkek Dansçı”, ”Kadın Dansçı”, ”Müzik Eğitim Kurumu”, ”Müzik Eğitimcisi”, ”Yılın Genç Müzisyeni (17 Yaş Altı)”, ”Yılın Genç Müzisyeni (30 Yaş Altı)”, ”Klasik Müzik Etkinliği”, ”Yılın Radyo-TV Programı”, ”Yılın Kitabı”, ”Yılın Albümü” alanlarında verilecek.

Bu kategorilerin dışında, keman sanatçısı Suna Kan’a ”Yaşam Boyu Başarı Ödülü”, İlhan Baran ve Koral Çalgan’a ”Müzik Eğitimciliği Onur Ödülü” takdim edilecek.

Klasik müzik profesyonellerinin oylarıyla kazananları belirlenecek ödül kategorilerinin dışında, ”Yılın Klasik Müzik Sanatçısı” ve ”Yılın Klasik Müzik Topluluğu” kategorileri de sanatseverlerin oylarıyla belirlenecek.

Oy kullanmak isteyenler, 20 Nisan Cuma gününden itibaren, ”www.donizettiodulleri.com” adlı internet sitesine girerek istedikleri sanatçıya oy verebilecek.

2012 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri, 21 Mayıs 2012’de, İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi’nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

Kaynak : (-)

Opus Amadeus Oda Müziği Festivali’nin ikinci konserinde flütist Bülent Evcil ve piyanist Gökhan Aybulus, Mozart’ın hayatının pek erken bir döneminde, 8 yaşında yazdığı flüt sonatlarını seslendirecekler. Etkinlik 11 Mart Pazar günü saat 20.00’de başladı. Biletleri Biletix’ten alabilirsiniz.

Mozart’ın melodik zenginliği ve afacan çocuk coşkusuyla bestelenmiş birbirinden zarif bu eserler çok erken yaşta  olgunlaşmaya başlayan Avusturyalı dahinin oda müziğine kazandırdığı lezzet dolu bir sonat sepeti.

Gökhan Aybulus konserde Rus besteci Sergei Rachmaninoff’un 1931 yılında bestelediği ve  20 varyasyondan oluşan “Corelli’nin bir Teması Üzerine Varyasyonları” ile  J.S. Bach’ın Ferrucio Busoni tarafından piyanoya uyarlanan, ilahi  huzurun notalarla  temsil edildiği koral prelüdlerini de seslendirecek. Claude Debussy’nin solo flüt için yazdığı “Syrinx” adlı eseriyle büyük Fransız bestecinin doğumunun 150. Yılı da bu kutlanacak.

W.A.MOZART ( 1756-1791)

Si bemol Majör Flüt ve Piyano Sonatı, KV 10

Sol Majör  Flüt ve Piyano Sonatı, KV 11

La Majör Flüt ve Piyano Sonatı, KV 12

SERGEI RACHMANINOFF ( 1873-1943)

Corelli’nin bir  Teması Üzerine Varyasyonlar, Op. 42

CLAUDE DEBUSSY  ( 1862- 1918)

Syrinx, L 129

J.S.BACH – FERRUCIO BUSONI ( 1866-1924)

Koral prelüd   “İch ruf zu Dir”,  BWV 639

Koral prelüd  “Nun komm der Heiden Heiland ” BWV 659

W.A.MOZART

Fa Majör Flüt ve Piyano Sonatı, KV 13

Do Majör  Flüt ve Piyano Sonatı, KV 14

Si bemol Majör Flüt ve Piyano Sonatı, KV 15

 

Kaynak : cumhuriyet.com.tr

 

Sergei M. Eisenstein bir film yönetmeni ve kuramcısı olarak her iki alanda da bir dahi olduğunu kanıtlamış bir sanatçıdır.

Eisenstein, diğer insanların göremediği, etrafındaki ışığı görme yetisine sahiptir. Bunu kendisi şöyle tanımlamaktadır:

 

“Bir şey okuduğum ya da düşündüğüm zamanlarda zihnimde, diğer insanlardan farklı olarak bazı canlı resimler belirmektedir. Bunlar genel olarak görsel görüntülerin geniş bir bileşimi olarak karşımıza çıkar. Keskin görsel bir bellek ve uzun, şiddetli bir gündüz rüyası pratiği, sizi düşüncelerinizi ve belleğinizi resimsel görüntüler içinde izlemeye zorlayacaktır. Şimdi bile, yazı yazarken, bundan farklı bir şey yapmıyorum. Görüşlerimin önünde görsel görüntü ve olayların aralıksız geçişi canlanıyor. İlk ve önde gelen bu izlenimler aracı, çektirici bir yoğunluk ile yeniden üretilirler. Yeniden üretim gibi bir konu ve nesne hakkında yazarken bunları düşünüyorum. Şimdi yaklaşık üç yüz tane insan birimi bana bu şekilde yardım etmektedir. Yeniden üretim konusunda çok ender olarak duygularımla yetinirim. Benim mizansenlerim ya da çerçeve kompozisyonumun ayırt edici görsel yoğunluğunun büyük ölçüde bu pratiğe bağlı olduğuna kuşku yoktur.”

Eisenstein, henüz küçük bir çocukken bile keskin zekasıyla –ve bilinçsizce yaptığı mizah- ile ilgi çekmeye başlamıştı. Henüz sekiz yaşında bir çocukken sözcüklere dayanan mizah öğelerini yerli yerinde kullanmaya başlamıştı. Onun sözcüklerle erken başlayan diyalogu, daha sonraki yıllarda özellikle kurgu çalışmalarında kendini belli edecektir.

Yine işitsel-müzikal kurgu buluşu daha sonra onun tarafından gerçekleştirilecektir.

 

Anne ve babasından sonra, Eisenstein’ın üzerinde en fazla etkide bulunan kişi bakıcısıdır. Onu perili masalların ve efsanelerin büyülü dünyasını tanıtıyor ve onu Riya’daki sinemalar götürüyordu.

Birinci Dünya savaşı sırasında 16 yaşında iken, yerel hastaneleri ziyaret ederek yaralı askerlerin çizimlerini yapmaya başladı. Çizimleri, onun çocukluğundan beri en büyük eğlencesi olmuştu.

Çocukluk yıllarında, çizime ek olarak sisli havalarda alan derinliği üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Yakın çekim, alan yerleştirmesi, gibi bir film öğelerinin temel olgularını bu dönemde yaptığı çalışmaları esas olarak gerçekleştirmiştir.

O, çocukken yaşadığı bir çok deneyimini, daha sonra filmlerine de yansıtacaktır.

Eisenstein filmlerinin diğer bir karakteristik özelliğinin çıkış noktası “Bu onun tarafından (zalimlik okyanusu) olarak adlandırılır.” Çok küçükken gördüğü ilk filmlerinden birinden kaynaklanmaktadır. Barbarca öldürmeler onun kendi filmlerinin ortak noktasıdır. Grev Filmi’ndeki işçiler bir mezbahadaki öküzler gibi öldürülmekte ve çocuklar çatıdan fırlatılmaktadır. Potemkin Zırhlısı’nda kalabalık bir bütün olarak katledilmektir. Alexander Nevsky filminde adamlar ve çocuklar ateşin içine atılmaktadır. Korkunç İvan’da ise zehirlenmekte ve hançerlenmektedir. Bezhin Çayırı’nda da bir çocuk öz babası tarafından öldürülür.

 

Eisenstein sadece yaşadıklarının değil aynı zamanda okuduğu kitaplarının da etkisinde kalmıştır. Onu etkileyen kitapların başında genel olarak Fransız Devrimi’ni konu alan Dumas’ın romanları gelmektedir. Miğret’in iki ciltlik “history of frenc revolution” kitabı onun Devrim ile olan ilk doğrudan ilişkisidir. Daha sonra Victor Hugo’nun Les Miserable (sefiller) gelecektir. Eisenstein Riga’da düzenli olarak tiyatro ve operalara gitmiş, bu sayede Hansel ve Gratel, Götz van Berlichinson ve Wallenstein’den Madame Sans-Geneye kadar tüm oyun ve operaları bilgi dağarcığına eklemiştir. 1913 yılında, turnedeki Nezlobin Tiyatrosu’nun yapımı olan Turandot oyununu görmesi onun için dönüm noktası olmuştur. “Ondan sonra, tiyatro benim için karşı konulmaz heyecan veren bir tutkuya dönüştü.” Ancak babasının kendisi için seçmiş olduğu mühendislik okuluna kaydoldu. Bu eğitim 1915 sonbaharına kadar devam etmiştir. Devrim eğitimini yarıda bırakmasına neden olmuştur.

 

DEVRİM

Eisenstein’ın Devrim’e kadar lan öğrencilik dönemi olaysız geçmiştir. Mühendisliği bırakmasına karşın “disiplinli bir düşünme yöntemi” ve “matematiksel kesinlik” olgusunu her zaman taşımıştır.

İÇ SAVAŞ

İç savaş sırasında aldığı ilk görev Pedrograd’ın dış bölgelerindeki hemen hemen kullanım dışı kalmış telefon ağlarını yeniden oluşturmaktı. Onun kamptaki görevlerinden biri Neva üzerinde bir köprü inşa etmekti. Eisenstein’ın erken dönem estetik düşüncesi yavaş yavaş belirmeye başlayacaktır.

TİYATRODAN FİLME GEÇİŞ

Eisenstein 22 yaşında idi ve kendisini tiyatroya admış durumdaydı. The Mexican’ın provaları sırasında işinden başka hiçbir şeyle ilgilenmezdi. Bu dönemlerde çok çalışıyordu, gördüğü her şeye ilgi duyuyor, izlenimler ediniyordu, kendisini her alanda yetiştiriyordu. Dolayısıyla da başka sanat dallarında eğilim içine girmişti. Ve çalışmalarını gittikçe artırıyordu. Bir sonraki yapı, Pletynov’un Precipice’ydi. Eisenstein görevi bir önceki oyunda olduğu gibi oyunun dekor ve kostüm tasarımını yapmaktı. Kendisini ifade edebilmek için yeni yollar arıyordu. Bu sayede sinemaya doğru birkaç adım daha atmış olacaktı. Son keşfi ile sahne mucidi olarak sivrilecekti.

1921 yılında sahne yönetimi ile ilgili bir devlet okulu açılır. Eisenstein sınavlarda başarı kazanarak Meyerhold’un öğrencisi olur. Meyerhold Eisenstein üzerinde büyük bir etkide bulunacak ve onun yaratıcı çalışmalar yapmasına ön ayak olacaktır. Onun hazırlıksız konuşması ve bilimsel olarak hesaplı planlaması daha sonra Potemkin Zırhlısı filminin fenomenini oluşturacaktır.

1923 yılında “çarpıcı kurgu” kuramının evrimi sanatın etkin gücünün ölçüm birimini oluşturmaya yöneliktir.

GREV

Eisenstein film yapımına başladığında, sinema tarihinin henüz 30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu dönemde filmin, yalnızca teknik açıdan bir saygınlığı vardı ve diğer sanatlar arsında yeni yeni sivrilmeye başlıyordu. Fransa’da George Meles kendi filmlerini yaratmıştır. Max Linder ülkesinde ve yurt dışında onun izinden ilerliyordu. Feuillade’nin filmleri ortaya çıkmış ve Abel Gance, film dünyasında adını duyurmaya başlamıştır. Almanya göz alıcı bir ilerleme içindeydi. Dışavurumculuk akım doğmuştu ve varlığını kabul ettirmeye çalışıyordu. ABD’de ise yılda ortalama 467 film yapılmaktaydı.

 

Eisenstein yaratıcı bir sanatçı olarak gelişimi üzerinde önemli rol oynayan üç öğe mevcuttur. Bunlar:

 

Amerikan yönetmen David Wark Griffith “Sovyet sinemasında kurgu gelişimi konusunda büyük bir rol “oynamıştır. O yakın çekim ve paralel kurguyu kullanmıştır. Eisenstein ise yakın çekimi daha ileri götürerek sembolik anlamlar yüklemiştir. İkincisi ise Alman dışavurumcu filmler ve son olarak Sovyet sinemasının kendisidir.

O DÖNEMDEKİ SOVYET SİNEMASI:

Birinci Dünya savaşında bile Rus sineması uluslar arası bir süre sahipti. Savaş sona erdiğinde Rusya’da iki binin üzerinde sinema salonu vardı. Evlere dağıtılan yaklaşık on iki milyon metre filmin yalnızca %30’u dışarıdan gelmekte idi.

Devrimden sonra film endüstrisinin ulusallaşması için bir girişim başlatıldı. Böylece yurtdışına karşı sistematik bir direnç sağlanmış oldu. Yabancı filmlerin gösterimleri yasaklandı. Komünist kurallar işlerlik kazanmaya başladı. Filmlerde devrimsel bir içerik görülmeye başlandı. Kuleşov, 1920’de ünlü atölyesini oluşturmuştur. Dziga Vertov, Kino-Pravda (sinema-gerçek) haber-gerçek dizisine başlamıştır. Lef dergisinde Vertov’un Kino glaz (sinema-göz) manifestosu ile birlikte Eisenstein’ın çarpıcı kurgu üzerine yazıları yayınladı.

Grev filmi “diktatörlüğe doğru” dizisindeki filmlerin birisidir. Dizi, sekiz filmden oluşmaktadır. Filmler, sürgünler ve kaçışlarla sonuçlanan, yasaklanmış politik yayınları kendisine malzeme olarak almıştır. Grev üzerine yapılacak olan film, dizi içinde beşincisidir. Başlangıçtan itibaren filmin üç temel özelliğinin sınırları çizilmiştir. Gerçek bir tarihi olay olarak değil, grevin genel bir resminin sunulması; bireysel kahramanlar yerine, işçilerin kapitalistlerle çatışma içinde olarak topluca kahramanlaştırılması; filmin oluşum yönteminin çarpıcı kurgu temeline göre yapılması.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikri oluşturması temeline dayanır. Jean Mitry bunu şöyle tanımlamaktadır:

“Ona göre kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

POTEMKİN ZIRHLISI

 

Potemkin Zırhlısı filmi Eisenstein’ın yaratıcı bir sanatçı olarak yazdığı evrimde çok önemli bir yet tutmaktadır. Onun çalışmaları yine iki görünüme aktarmak gerekir. Filmin kendisi yaratımı ve onun hemen sonrasında ayrıntılı bir şekilde çözümlenmesi Eisenstein matematik ve fizik kurallarını uygulayarak film çözümlemesini son derece bilimsel olara yapmaktadır. Eisenstein’a göre Potemkin Zırhlısı filminin etrafındaki doğrulardan biri onun sanatsal ve entelektüel yeterliliğidir.

Eisenstein Potemkin Zırhlısı filmini yaparken tutku derecesinde film sanatını oluşumunun yeni sanatsal teknikler arayışı içindedir. O devrimsel düşüncelerini sinematografik araçlarla ifade edebilmek için sabırsızlanmaktadır. Picaso ile ortak bir düşüncesi vardır.”Ben bakmıyorum, buluyorum” Daha sonra Picaso’ya ekleme yapacaktır. “Bulduktan sonra bakıyorum”

OLAYLARIN BELİRLENMESİ

1905 devriminin yıldönümü için yapımı planlanan dizideki başlıca filmlerin ikisi “Ocak’ın Dokuzu ve 1905 Yılı” isimlerini taşıyordu. Onlar Haziran 1924’te gerçekleşecekti. Ancak 1925 yılının bahar aylarına yaklaşılmış olmasına rağmen filmlerin yönetimi için henüz kimse atanmamıştı. Grev filminin bitmesinden sonra komite üyeleri bu görevi Eisenstein’a vermek istediler. Eisenstein filmi istedikten sonra hemen çalışmalara başlar. O, 1905’teki olayların devrimsel kayıtlarını çok iyi biliyordu.

1905’in özgün senaryosunda Potemkin İsyanı küçük bir bölüm olarak yerini almıştı. Yarım sayfalık bu bölüm tüm film için gerçekleştirilecek sekiz yüz çekimin yalnızca 44 çekimini oluşturuyordu.

Çekim 31 Mart 1925’te Leninstad Nevsky görünümü sahnesiyle başlıyordu. 1905’teki Grev’de olduğu gibi buradaki elektrik jeneratör ünitesi yakılmıştı. Film kötü bir havada çekiliyordu. Değerli zamanı boşa harcamamak için gün batımıyla güneye yönelmişti. Eisenstein ekibini Odesa ve Sivastopol’a kaydırdı. Burada yerleşim çekimi yapılacaktı. Tüm devrimi özetleyen Potemkin isyanı burada çekilecekti.

UZAMIN PARADİGMASI VE ZAMANIN PENÇESİ

Film için gerekli ilk şey Potemkin’i temsil edecek olan bir zırhlının bulunmasıydı. Gerçek gemi sökülüp parçalara ayrılmıştı. Karadeniz be Batlık Donanması içinde böyle bir zırhlıyı bulabilmek olanaklı değildi. Ancak Eisenstein’ın yönetmen yardımcısı Lİyasha Kriyukov On iki Havari adlı bir kardeş gemi buldu. Bu Sivastopol açıklarında demirlenmiş olan silahsız bir zırhlı idi. Eksikleri vardı tamir edildi. Tüm bölümler On iki havarinin güvertesinde çekilecekti. Buna şiddetli isyan tasviri bölümü de dahildir. Film zor şartlar altında gerçekleştiriliyordu, film güverte açısıyla çekilirken çerçevede, arkadaki kayalar görülüyordu. Sorunu çözen yine Kriyukov oldu. Gemiyi 90 derece döndürerek mutlak bir şekilde durağan olması gerekiyordu., “film kadrosu hem uzam hem de zamanın prangası ve zamanın penceresi bizim serbestçe hareket etmemizi engelliyordu” diyecekti.

Bütün olumsuzluklara rağmen, film rekor kabul edilebilecek bir hızla ilerliyordu. Örneğin 75 çekimden oluşan Odesa’daki basamak sekansı tek bir günde çekildi. Filmin tamamı 5200m. idi ve kurgu dahil, film üç ay içinde bitirildi. “Bir hayal gibi görülüyor fakat doğru” diyecekti Eisenstein.

Oyunculuk sorununu, Eisenstein’ın tiyatrocu arkadaşı Strach’a verdi. Strach, her yeri dolaştı. Onun getirdiklerini Eisenstein beğenmemişti, ancak gemide film çalışmalarına devam ederken otelde ateşçi olan daha sonra film kadrosuna elektrikçi olarak alındı. Ve bu adamı doktor rolüne aldı. Bahçivan’da aynı şekilde bulundu.

Eisenstein’ın daha sonra söylediğine göre film, başlangıçtaki çıkış noktasından tamamen farklı bir yapıda ilerliyordu. Her bir basamağı kendi yaratıcı yeteneğine bağlı olarak oluşturmaya başlamıştı.

Strach’un yayınlamış anılarında Eisenstein’ın kurguyu film çekimi bitmeden yaptığı ifadesi yer almaktadır.

Kurtlu-çürümüş et bölümü, senaryoda olduğu gibidir. Dr. Smirnov’un otantik konuşmaları gerçeğe uygun bir şekilde oluşturulmuştur. Benzer olarak papazın düşerek ölmesi de gerçeğe uygundur.

Daha sonra taştan yapılmış aslanların ünlü kurgu sekansı gelir. Buradaki değişik görünümdeki üç heykel aslanın peş peşe gösterilmesi, katliamı protesto etmek için kitlelerin uyanışı şeklinde tek bir düşünceyi temsil etmektedir.

Filmdeki diğer üç önemli sekans, Eisenstein’ın yaratıcı yöntemlerini anlamada değerli bir yardımcı olacaktır; bunlar katran, basamaklar ve deniz sekanslarıdır.

Odesa Basamakları’ndaki katliam sahnesi, bu yine olayın gerçek bir temsilidir.- Diğer katliam sahnelerinde olduğu gibi Eisenstein kendisine göre temellendirmiştir. Sekans, birkaç kademe tüm senaryodan farklı olarak gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni daha önce görmüş olduğumuz, onun çocukluk ve gençlik yıllarından gelen bir düşünce yapısı olarak, bu sahnenin duyumsal temelinin oluşturulmasıdır.

-Merdivenlerin görünümü bende bir sahne görünümü fikri yarattı. Yönetmenlik hayal gücüm ile yeni bir görünüm oluşturacaktır. Kalabalığın panik halinde basamaklardan inmesi merdivenin kendisi hakkında edindiğim ilk izlenimlerin bir şekilde işlenmesinde başka bir şey değildi.

Üçüncü evre –kurgu evresi- filmdeki yoğunluk ve duyum yüklü atmosferin yeniden yaratımı ile ilgili idi. Strauch’un belirttiğine göre, Eisenstein basamaklarda ilgili sahneyi üç gün boyunca yazmış ve yalnızca bir günde çekimini tamamlamıştır.

Odesa basamakları sekansında heyecanlı ve öngörülemeyen bir koşul bulunmaktadır. –Her şeyin daha önceden kesin bir şekilde hesaplandığını ve acelesi olmayan bir soğukkanlılıkla optimum koşullara ulaşıldığı izlenimi vermektedir. Bu, filmin en göz alıcı özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun kompozisyonun ve duyumsal kalitesinin organik birliği. Eisenstein, çözümlemesinde insanların ve kitlelerin çılgın koşulların duyumsal etkisinin nasıl olduğunu göstermektedir.

Estetik alanında “altın orta” olarak bilinen ilke üzerinde meydana gelen ara vermeler ile başarıya başarıya ulaşır. Ayrıntıların bu kesinliği ve tam oluşumu kendiliğinden meydana gelen şaşırtıcı bir oluşumdur.

Son olarak deniz sisi sekansı, Vakulinçuk’un vücudunun etrafındaki ağlaşmaların bir sahnesinin özgün algılaması beklenmedik birisinin limana çöreklenmesi ve çekimin durmasına yol açması ile tamamen şans eseri genişletilmiştir. Odesa’daki diğer film birimleri hava şartlarının çekim yapmaya olanak tanımadığını düşünerek otellerine kapanıp domino oyunu oynamaya koyulmuşken, Eisenstein ve Tusebir kayık kiralamışlar ve tüm karşı çıkmalara karşın, sisle kaplı limanda çekime başlamışlardı. Sonu. Aşırı derecede şaşırtıcı olmuştur. Ve kurguya gelindiği zaman Eisenstein onu muhteşem bir etki için kullanmıştır- sis, sembolik cenaze töreninde tüm ağıt sekansının duygusal yoğunluğunu artırmak için kullanılacaktır.

Filmin ilk kesim gösterimi yazarlar, gazeteciler, donanma liderleri ve Lunachorsky’nında bulunduğu seçkin bir izleyici topluluğu için bir stüdyoda geçekleştirilmiştir.

Gösterimin sonunda Lunachorsky’ın konuşması: “Bizler tarihi kültürel bir olaya tanıklık ediyoruz. Yeni bir sanat doğmuştur. Bugünden sonra geleceğin büyük sanatı olan film sanatından söz edilecektir…”

Film, Eisenstein’ın sonsuz ayrıntılı çözümlemesini içermektedir. Eisenstein kendisi romantik geleneğin içinde görülür, ancak yapı olarak “Gerçekçi” yapıya sahiptir.

Potemkin zırhlısı, Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarının bir sonucu olarak görülmektedir. Tiyatro çalışmalarında duyumun yükseltilmesi yöntemini özümsemiştir.

Kurgu tekniğinden bir dil oluşumuna geçilirken, Eisenstein selülid üzerindeki tek bir fikrin genel düşünceden, tür içerikten soyutlanamayacağını keşfetmiştir.

O, kurguyu “bağımsız çekimlerin çarpışmasından oluşan bir fikir” olarak tanımlamaktadır. Bu çekimler birbirlerine karşıt yapıdadır. Onun çalışmalarını anlayabilmek için çarpışan-kurgu fikrini özümsemek gerekir. Eisenstein, kurgu parçalarının ardıllığını öne doğru hareket eden makinenin motorunun içsel yanmasının patlama dizisine benzetmektedir. Kesişen iki çekim arasındaki çarpışma, aynı zamanda kompozisyon içinde bir çatışmaya yol açacaktır. İli çarpışan çekimin bu kesişmesi, dünyada “Rus Kesimi” olarak bilinen “çarpıcı” kurgu oluşumudur.

Potemkin zırhlısı filmi aynı zamanda karşı süremli (kontrapuantal) bir temele dayana diğer bir yeni kurgu biçimini de içermektedir. Eisenstein bunu “tonal” (titremsel) kurgu terimi ile ifade eder.

Potemkin Zırhlısı filminin diğer bir özelliği yakın çekimlerin ve ayrıntılı çekimlerin etkin bir şekilde kullanılmasıdır. Eisenstein, Griffith’sen farklı olarak “yakın çekim yöntemi” kesinlik temeline oturtmaktadır.Onun yakın çekim düşüncesinin çocukluğunda odasındaki lale ve iç savaş sırasındaki Kholm yakınındaki köyde geçirdiği gecelerde belirginlik kazandığını daha önce belirtmiştir.

Son olarak, Potemkin Zırhlısı filmindeki önemli sanatsal buluşları arasında Eisenstein’ın zamanı dramatik bir şekilde ele almasının belirtilmesi gerekmektedir. Bu, bağlı olduğu sekanslara dinamizm katmaktadır.

EKİM

Ekim filminin çekim senaryosunun hazırlanma aşamaları, Potemkin Zırhlısı filminden daha ayrıntılı olarak yapılmıtşır.Ekim filmi, çıkış noktası açısından Diktatörlüğe Doğru dizisinin bir yapımı olan Grev filmi ile bağlantılıdır. Herkes başka bir Potemkin beklentisi içindeyken, Eisenstein’ın niyeti tamamen farklı olmuştur. Her ne kadar Ekim filminde, Potemkin gibi tarihi olayların sıralanması temeline dayanıyorsa da, Eisenstein, olayları abartmadan özgürce bir film denetimine girişmek istemiştir. Kendi buluş ve sistemini bu filme uygulama amacı taşıyordu. Böylece “arı sinema anahtarını” kullanabileceğini düşünmektedir.

Ekim filminde, Potemkin’den farklı olarak yeni sinematografik öğeler tanıtılmıştı. Ekim filmi, soyut fikirlerin ifade edilmesi için bir dizi formüller bütünü içermektedir.

Petrograd’da Kornilov’un marşı sekansı, en açıklayıcı örneklerden birisidir. Eisenstein, burada Kornilov2un temel askerlik düşüncesini yansıtmak istemiştir. Bunu “tanrı adına” bolşevizme karşı olarak General’in “kutsal savaşı” mitinin açıklama şeklinde görülür.’ Dinsel görüntülerin kurgu sekansı’.

Ekim filmi “entelektüel kurgu”nun örneklerinin tam bir farklılığını içermektedir, bu metafizik formüllerin bir bütün alanıdır. Örnek olarak Kevensky’nın gücünün artması. Kış Sarayı’nın basamaklarını, tamamen aynı adım atma biçemiyle hicvetmektedir.

Eisenstein, duyumsal etki oluşturma amacı ile belgesel olayları “dinamikleştirme” girişiminde bulunmaktadır. Böylece Sovyetler Kongresi ile Motosiklet Bataryasının birliği, bisiklet tekerlerinin soyut bir şekilde dönmesinin çekimleriyle dinamikleştirilmiştir.

Ekim filminin diğer bir özelliği, Eisenstein’ın ses etkisini görsel olarak kullanma girişiminde bulunduğu bir yapım olmuştur. Aurora zırhlısından ateş edilmesi, ritmik bir açılış ve diyaframın kapanması ile filmleştirilmiştir.

Ekim sayısız oranlamanın bulunduğu bir deneysel film olarak kalmaktadır. Ancak Eisenstein, her zaman için yaşamdan daha büyük terimlerle düşündüğü için bu göz alıcı bir yapım olara karşımıza çıkar.

1928

Eisenstein, Ekim filminde kurguya değinmiş olmasına rağmen, onun gizil güçlerini ortaya koymamıştı henüz. Madem ki “entelektüel film “olanaklıydı, öyleyse neden Marx’ın kapital kitabının ekran gösterimi yapılmasın. Ekim 1927, mart 1928 aralığında bu olanakları araştırdı. Ekim filmindeki sinematografik dili “felsefe alanına” kaydırmayı amaçlıyordu.

Bu dönemde Eisenstein’ın Sovyet sinemasındaki konumu çok sağlam değildi, lef dergisi işle çatışma içindeydi.

GENEL ÇİZGİ (GENERALNAYA LINYA)

1928 Haziran’ında, Eisenstein, Genel Çizgi filminin yapımına kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.

Yeniden bir deney filmi yapmaya niyetlidir. Fakat bu kez kitlesel izleyicilerin kolayca anlayabilecekleri bir yapım gerçekleştirilecektir. Film ilk biçimde, köylerdeki koşullar hakkında bir matem niteliği taşımaktadır. Tarımsal yapımın değişim dönemi.

Eisenstein, filmin olaylarının odak noktası olarak ilk kez bir kahramana –Marfa Lapkina- yer verecektir.

Boğanın inekle çiftleştiği sahne –öncelsiz ve fantastik bir sahne olarak ilkel barbarlığı içinde görkemli bir şekilde barındırmaktadır.

 

Filmin üç merkezi simgesi, bilgisizlik ve yoksulluk simgesine karşıt bir inanç zeminine oturtulmaktadır. Filmin kavramları üzerinde başka bir etki, Eisenstein’ın kendinden geçme biçimlerine ilgisidir. Bu ara, Potemkin Zırhlısı yapımından miras kalmıştır.

Eisenstein’ın kurgu fikirleri üzerindeki önemli bir etki Japonların Kabuki tiyatrosundan gelmektedir.

YURT DIŞINDA

Acıyı bilen yolculuğu çekendir,

Bugün, dünya monoton ve küçük
Dün, bugün, her zaman, bize hayalimizi gördürür
Sıkıntı çölünün ortasında bir vaha korkusu!

BAUDELAIRE

Sovyetler Birliği’nden ayrılan Eisenstein’ın elinde yalnızca Genel Çizgi filminin kopyası ve nakit olarak yirmi beş dolar bulunuyordu. Önce Almanya’ya ardından İsviçre’ye ve daha sonra Hollwood’a gitmeyi planlıyordu.

Berlin!de görkemli bir şekilde karşılandı. Buradan İsviçre’ye geçerek Sinema üzerine uluslar arası bir kongreye katıldı. Kası ayının başında Paris’e gitti. Eisenstein’ın Paris’te tanıştığı kişiler içinde en önemli buluşması James Joyce ile olmuştur. Geleneksel edebiyat kalıplarını kıran bir yazar olarak ona hayranlık duymaktadır.

Eisenstein Paris’te kaldığı sıralarda en etkin film şirketlerinden biri için film yapmanın olanaklarını araştırdı. Fransa’ya onların daveti üzerine gelmişti. Ancak yapımcılarla anlaşmaya varamadı. Ticari sinemaya karşıydı.

AMERİKA YOLUNDA

Eisenstein, ABD’ye vardığında, daha önceden umduğu gibi en iyi oteller, “doğru” insanlarla toplantılar, halkla ilişkiler fotoğrafları gibi şeylerin hiçbiri ile karşılanmadı. Ancak onu en çok şaşırtan şey çok geniş bir izleyici kitlesinden varlığı idi.

Kaldığı otelden çıktıktan sonra yaptığı ilk iş Broadway’in kalabalık caddelerinde yürümekti; şehrin atmosferini özümsemeye buradan başlayacaktı. Her zamanki gibi, yalnızca zihni ile değil, tüm duyumlarıyla etrafında olup bitenleri algılıyordu.

Eisenstein kendisini hayal kırıklığına uğratan deneyimler nedeniyle kırgındır. Ancak yine de kendinde yeni bir maceraya atılacak gücü bulmaktadır.

Meksika onun Flaherty ile karşılaşmadan önce de çok ilgisini çeken bir ülke olagelmiştir. John Reed’in röportajlarından, Amerikalı yazar Albert Rhys Williams öykülerine kadar konuyla ilgili sayısız kitap okumuştur. Diego Rivera’nın fresk yeniden yapımları ve öyküler onu Meksika’da Yaşam konulu bir film yapmaya itmektedir. Eisenstein, Charlie Chaplin’den sponsor bulma konusunda yardım ister. Chaplin ona Upton Sinclair’i önerecektir.

5 Aralık 1930’da Tisse ve Alexzandrov ile birlikte Meksika sınırını geçerler.

YAŞASIN MEKSİKA!

Eisenstein, Meksika’da Ölüm Günü Karnavalına tanık olacaktı. Ülkenin tanıtımı üzerine bir film yapmayı planlıyordu.

Yolculuğu boyunca yaşadığı güçlüklere karşı yaşamın ve tarihin gizemlerini ortaya çıkarıyordu: Horoz dövüşleri, pagan Kızılderili dansları, Katolik papazlara adaklar, keşişlerin koyu sofulukları, tarihi piramitler ve daha sayısız ilgi çekici özellikleri tanıyordu.

Onu hayran bırakan Meksika’nın diğer bir görünümü ise geçmiş ile geleceğin birbirine karışmasıydı. Meksika’nın olağanüstü lineer bir yapısı vardır. Çevrenizdeki her şeyde grafiksel bir şiddet ve saflık bulabilirsiniz: askerlerin beyaz gömleklerinin kare kesimi ve şapkalarının eğriliği simgeler olarak gözükür. Her şeyde grafiksel bir tamlık bulunur.

Eisenstein yaşantısının bu döneminde ölümle her zaman olduğun dan daha fazla ilgilenmektedir. Meksika’daki her şey onu birincil öğeler götürmektedir.

Ölüm düşüncesi Meksika var olduğundan beri mevcuttur. Başlangıçta Eisenstein’nı çeken Ölüm Günü olmuştur. Ancak her yerde ölümün üzerinde zafer kazanan yaşamdan izler görülmektedir. Eisenstein, destansı filmlerde duyumların yorumlamasını yaparken burada edindiği deneyimleri kullanacaktır.

Eisenstein’ın düşüncesine göre, Que Viva Mexico! (yaşasın Meksika) dikey düzlemde kronolojik sıraya göre değil, yatay düzlemde ardıl uygarlıkların tarihini simgelemektedir. Onun genel düşüncesine göre, film eski Aztek ve Maya kültürlerinde kullanılan ölüm inancı simgeleriyle yüklü olmalıdır. Filmin sonunda ise Ölüm Günü karnavalının alaycı şenlikleri vurgulanmalıdır.

MEKSİKA ÇARMIHI

Yaşasın Meksika! Filminin senaryosu yapı ve karakter açısından Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarından farklıdır: Senaryo şiirsellik, romantizm ve yaşamın duyumsal sevgisi ile doludur.

Yaşasın Meksika’ filmi, Eisesntein’ın çerçeve içinde kompozisyon oluşturma alanında doruğa çıktığı yapım olmuştur. Bir heykel ya da yavaşça hareket eden bir nesnenin çekimi yapılırken, Eisenstein en vurgulayıcı açılardan ve kompozisyon düzenlemelerinin gerçekleşebilmesi için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

Ancak film istenildiği zamanda bitmediği için Amerikan yapımcıları onu ABD’ye geri çağırırlar. orada kendisine karşıt bir kampanya ile karşılaşacaktır. Daha önce kendisine bu konuda söz verilmiş olmasına rağmen filmin kurgusunun SSCB’de yapılmasına izin vermezler. Eisenstein mayıs 1932’de Moskova’ya geri dönmüştür. Amerikalı yapımcılar onun ününü karalamak için Sovyet yetkilileriyle görüşmelerde bulunmuşlardır. Bir süre sonra bundan da kötüsünü yaparak filmin kurgu işini Sol Ester’e –Tarzan filmlerinin yapımcısı- vereceklerdir. Böylece Yaşasın Meksika! Filmi Thunder Över Mexico (Meksika üzerinde fırtına) ismi ile kurgulanmış oluyordu. Eisenstein bu filmin negatiflerini geri almak için yaptığı tüm çabalarının haya kırıklığı ile sonuçlanması üzerine bir sanatoryuma yatırılacaktır.

Eisenstein arkadaşı Augustin Aragon Leiva’dan bir mektup alır:

Eisenstein nerede?… Tetlepayac onu bekliyor… köşedeki oda onun fikirleri ve görkemli şeytanca rüyalarıyla dolu… odanın perdeli pencerelerinden garip bir ışık sızıyor. Onun zihninin ışığı… fakat nerede o?… Telepayac onu bekliyor ve insanlar dua okur gibi ona şarkılar mırıldanıyorlar… Eisenstein, sen neredesin…?

ALEXANDER NEVSKY

Görüntü ile ses arasındaki, görünen dünya ile duyulan dünya arasındaki engelleri ortadan kaldırmak! Bu iki karşıt küre arasındaki bir birlik ve bir uyum sağlamak. Ne zor bir görev!

EİSENSTEİN

1937 yılında Eisenstein’a Nazi Almanyası’nın yükselen tehditleri kapsamında politik bir görünüme sahip, tarihsel bir film yapması teklifinde bulunuldu: Rus birliklerinin Prens Alexander Nevsky komutasındaki vatanseverlik ve ulusal birlik duyguları içinde işgalci Töton ordusuna saldırmasını konu alan bir on üçüncü yüzyıl öyküsüydü bu.

NEVSKY İÇİN BİR ELMA

Senaryonun baş karakteri olan Alexander Nevsky’ye kutsal bir kişilik bulunması gerekiyordu. Akla gelen ilk şey onun insanüstü niteliklere büründürülmesiydi.

Başlıca sorunlardan birisi Nevsky’nin savaş taktiği dehasının nasıl yoğrumsal bir ifade ile vurgulanacağı idi. Acaba Nevsky Tötonların gücünü ikiye bölerek mi başarılı olmalıydı? Bunun çözümü için Newton’un yer çekimi kanununu bulmasının önceliği olan ağaçtan elma düşmesine benzer bir olayın meydana gelmesi gerekiyordu. Sorun bir elmayı bulmakla çözüme kavuşacaktı. Günler boyunca Eisenstein ve senaryo yardımcısı Pavlenko bu sorunun üzerine kafa yordular. Sonunda mücadelenin bir kedinin ağırlığı ile bile kırılabilen buzun üzerinde gerçekleştirilmesi sonucuna vardılar. Uykusuz geçen birkaç geceden sonra Eisenstein çözümü folklordan esinlenerek bulmuştu; bu, tilki ile yaban tavşanının öyküsüdür. Yaban tavşanı zekasını kullanarak kendisinden büyük olan tilkiyi dar bir yarıktan geçerek iki ağaç arasına sıkıştırmıştır.

Eisenstein kurgu aşamasında Töton Şövalyelerinin saldırılarının yarattığı kompozisyonel etkiyi şöyle açıklayacaktır:

Bu bölümde dehşet gitgide artıyordu ve yaklaşan tehlike kalp atışlarının ve nefes alıp vermelerinin düzensizleşmesine neden oluyordu. Böyle bir deneyim içsel oluşum olarak Alexander Nevsky örnek olarak veriliyordu. Sekansın ritimleri, eylemin hızlanmasına ve yavaşlamamasına uygun olarak değişim gösteriyordu. Heyecan dolu kalbin atışları buna göre belirleniyordu. Dört nala giden şövalyelerin sıçrayışları heyecanlı kalbin küt küt atması ile paralellik taşıyordu.

PROKOFIEV İLE KARŞILAŞMA

Eisenstein ve Prokofiev arasındaki işbirliği sanat tarihi konusunda yoğunlaşmaktadır. İki sanatçı yeteneklerini mükemmel bir şekilde birleştirirler.

Tanıştıktan sonra birbirlerini anlayabilmek için yalnızca birkaç sözcük yeterli olmuştur. Prokofiev daha önce Eisenstein tarafından gönderilmiş olan ortaçağ müzikleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Zihninde konuya uygun temel malzemeleri taşımaktadır. Eisenstein da fikirlerini aktarmak için çok sayıda taslak ve çizim hazırlamıştır.

Çalışmaların ilerlemesinden sonra Prokofiev, Ruslar ve Tötonlar için ayrı ayrı müzikler kullanılmasının gerektiğini söyler. Filmin müziğinin Rus dinleyicinin kulak alışkanlıklarına uygun olarak yapılması gerekmektedir. Onlar arsında özel ses efektleri kullanılacaktır. Daha sonra Rusları zaferi vurgulanacaktır.

KOMPOZİSYON KATILIKLARI

Tamamlanan Alexander Nvsky güçlü bir yapımdı. Eisenstein, “filmimdeki her şey tek bir fikir üzerine kurulu… düşman ve onun yenilmesinin gerekliliği “diyerek filmi özetleyecek-tir. Bir başka yayınlanmamış yazısında ise “vatanseverlik konusu üzerine bir füg” tanımlaması yapacaktı.

Eisenstein’ın biçimci kesinliği, yoğrumsal kompozisyonun mükemmelleştirilmesi alanında yeni bir seviyeye ulaşmıştı. Yaşasın Meksika! Ve Bezhin Çayırı filmlerindeki tekniklerini geliştirmişti.

Töton şövalyeleri her zaman için keskin geometrik formasyon içinde görünmektedir. Bunun tersine Rus birliklerinde bir düzensizlik hakimdir. Mitry, “beyaz” Tötonlar ve “siyah” Rusların eylemleriyle Eisenstein’ın “eylemin tek senfonisini ortaya koyan çizgiler, biçimler ve renkler senfonisi içinde yoğrumsal uyaklar” yarattığını ifade etmektedir. Buz teması Tötonlaral ilgili bir simgedir.

KORKUNÇ IVAN

Eisenstein, Korkunç Ivan filmi üzerine çalışırken, “benim sahip olduğum en önemli şey önsezimdir” diye yazmıştı. O, görkemli yaratıcılığını bu önseziye borçluydu.

Eisenstein film üzerinde çalışırken öncelikle Çar’ı ele alır. Onun zalimliklerine ve barbarlıklarına kendisini alıştırmaya çalışır. Büyük ve birleşik Rusya’nın yaratılması için bu zorunluluktur. Eisenstein, temel çıkış noktasının ayrıntılı ve karmaşık bir şekilde işlenmesiyle en umulmadık yönlendirmelerde bulunur.

O’nun hayal gücünde şekillenen ilk sahne –filmin sonuna doğru yer almasına karşın- itiraf sahnesidir. Ve bu sahne filmin bir bütün olarak biçimsel ve duyu

msal bir ton içinde olmasını sağlayacaktır. Bu sahnede Çar Uspensky Katedralinde, zehirlenen Çariçe’nin tabu-tunun önündedir.

Birbirini çağrıştıran fikirlerin dışında, filmin geleceği yavaş yavaş şekil almaktadır. Senaryonun ana yönü belirgin öğelere göre şekillenecektir. Bu öğeler çok çeşitlidir.

Bunların başında Eisenstein’ın kuramsal çalışmaları gelmektedir. 1941’in yaz sonlarında El Greco resimleri onu derinden etkiler. Bir diğer öğe onun o döneme kadarki birikimidir. Daha önceki yaratıcı çalışmalarının ışığında yeni oluşumlar meydana getirecektir.

Korkunç Ivan filmi üzerine çalıştığı dönemde anıları gözünün önünde canlanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Korkunç Ivan bir otobiyografik çalışmadır. Eisenstein kendini özgürleştirmeye çalıştırmaktadır. Bu film, Eisenstein’ın daha önceki yaratıcılık deneyiminin damıtılmış sonucudur. Çalışma sırasında, daha önceki filmlerinden sayısız teknikler kullanılarak üstün bir biçime ulaşılmaktadır.

Eisenstein zor koşullar altında filmin gerçekleştirilmesi ile uğraşırken bir yandan da kuramsal çalışmalarını sürdürmektedir. Ağustos 1942’de ilk kitabı olan The Film Sense (film duyumu) ABD’de yayınlanmıştır.[1]

1944 Aralık ayında, Eisenstein Korkunç Ivan filminin birinci bölümünü bitirir. İlk gösterim 1945’in başında olacaktır. Daha sonra başarılı bulunur ve Stalin ödülüne layık görülür. Kutlama telefonlarının ardı arkası kesilmez. Vishnevsky, Pravda gazetesine övücü bir yazı yazar. Eisenstein son derece memnundur. Yurtdışından da benzer tebrikler gelmektedir. Chaplin 1946 tarihli telgrafında filmi “o zamana dek yapılan en büyük tarihsel yapım” olarak niteler.

Ancak Eisenstein’ın mutluluğu kısa ömürlü olacaktır. Korkunç Ivan filminin ikinci bölümünü bambaşka bir yazgı beklemektedir.

 

RÜYANIN SONA ERMESİ

Eisenstein, 1945 yılı boyunca ikinci bölüm üzerinde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı koşulları ister istemez film üzerine etkili oluyordu. Jay Leyda’nın gözlemlerine göre filmin ilk iki bölümü beraber görüldüğü zaman “1. bölümün haşmetli, törensel niteliğinin artan bir tutku ile sonuca yaklaşması be ikinci bölümde acı veren ve fiziksel bir şiddete dönüşmesinin” nasıl olduğunu ortaya koymaktadır.

Eisenstein’ın temel ilkesi renklerin belirli nesnelerden ayrılması ve onların genelleştirilmiş ruh yapısı ya da duyum ile bir nesneye yeniden birleştirilmesidir. O, filmlerinde renk tasarımını işlemektedir. Şamdanları yakarak Oprinçik’in kostümünün kırmızı rengini vurgular;tören giysisi altın rengindedir; Çar’ın ve Oprinçek renklerin kullanılması niyetini ortaya koyar. İkinci aşamada renkler genelleştirilmiş bir fikir olarak bulunmaktadır. Kırmızı, entrika ve intikam temasını simgeler. Altın rengi gösterişli yaşam, siyah ise ölümü temsil eder. Üçüncü aşamada, Eisenstein’ın “rengin dramaturgisi” olarak adlandırdığı karşı süremli bir oluşum söz konusudur. Renk bir kez daha nesne ile birleştirilmiştir. Renkler Korkunç Van’da bu şekilde kullanılarak, Ivan’ın iç dünyasına girmenin bir aracı olurlar. Ve böylece psikolojik araştırmanın dinamik bir aracı olurlar. Ivan’ın içindeki fırtınalar renk yankılanmasının dinamiği ile kesin olarak ortaya konmaktadır.

AĞIT

Eisenstein filmlerinde her zaman, her şeyin özüne inmeyi amaçlamıştır. Her zaman varolan üç temel öğe bulunmaktadır: Su (Potemkin Zırhlısında deniz; Genel Çizgi Filminde yağmur; Alexander Nevsky Filminde kar ve Tötonlar ın düştükleri göl; Şairin Aşkı filminde kar; Korkunç Ivan’da deniz teması.

Günümüz çağdaş filmleriyle karşılaştırma yapıldığında Eisenstein’ın sinema kuram ve pratiğinin niteliksel olarak aşılabileceği düşünülebilir. Ancak bu noktada birkaç doğruyu incelemekte fayda vardır. Orson Welles, Eisnstein’ın temel ilkeleri konusunda uzun ve ciddi bir uygunluk dönemi yaşamıştır ve Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir; Elia Kazan, Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir. Jean-Luc Godard Les Carabniers filmi de dahil olmak üzere tüm çekimlerinde Potemkin Zırhlısı filmindeki öğeleri kullanmıştır. İtalya’da onun çalışmaları Umberto Barbaro ve onun film konusundaki öğrencilerini etkilemiştir. Henri Colpi, Une Aussi Longue Absance ve Codine filmlerindeki temel sanatsal tekniklerin birkaçında Eisenstein’dan etkilenmiştir. Alain Resnais, Eisenstein’a olan hayranlığını söylemekle yetinmeyip, onun” a la Nevsky” ya da “a la Ivan” gibi bir sinematografik tarz yarattığını vurgular. Antonioni, farklı bir seviyede olarak film oluşumunda Eisenstein’ın katı kurallarını uygulamaktadır. Bu nedenle L’Avventure filminde çarpıcı kurgu yankısını bulmak şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca II Desreto Rosso (Kızıl Çöl) filminde de Eisenstein’ın renk konusundaki fikirlerini kullanmıştır.

Eisenstein!a olan bu bağlılık örneklerini çoğaltmak olasıdır. Sessiz filmler de dahil olmak üzere bugün pek çok yapım onun izlerini taşımaktadır. Baş yapıtların ölmez başarısı Eisensteinm’ı ulaşılması çok zor bir seviyeye taşımıştır.

SİNEMA KURAMI

Sergei Eisenstein’ın kuramına geçmeden önce belirtmeliyiz ki onun geliştirmiş olduğu görüşler diğer biçimci geleneği temsil eden hem Arnheim’den, hem de Muntesterberg’in sinema görüşlerinden daha zengin ve daha karmaşıktır. Eisenstein, ölçülemez yeteneğe sahip hem bir film yapımcısı hem de bir film kuramcısıdır.Eisenstein felsefe ile yakından ilgilidir öyle ki be felsefeyi onun kuramında görmek son derece kolaydır. Entelektüel olduğu kadar diğer dünya görüşlerini de yakinen takip etmiş ve bunların ışığında edindiği bilgileri yaşam deneyimi ile birleştirerek kendi kuramını hazırlamıştır.

Marx ve Lenin’e olan hayranlığını sürdürerek, teorilerini onların ortaya koydukları görüşler etrafında düzenlemiştir. O çok yönlü bir düşünürdür. Araştırma dönemi boyunca birçok kaynaktan yararlanır, her türlü varsayımları dikkate alır, sonucunda ortaya atmış olduğu tezi ispatıyla ortaya koyardı. Tüm bu çalışmalar ve geçen süre sonucunda kendi özel tutkusunun film olduğuna karar vermiştir. Daha sonra bu üstün çabaları ona yüksek dereceli bir kuram oluşturma yeteneği kazandıracaktır.

Onun Film Duyumu kitabında yer alan “Renk ve Anlam” makalesi oldukça ilginçtir. Renk kuramı hakkında çok geniş ve ünlü tanımlamaların yaygın olduğu bir liste ile karşılaşırız. Bu konudaki yazılar, renk estetiği kuramı konusunda çok önemli bir kaynaktır. Onun renk ve sineme ile ilgili sezgileri topladığı kaynaklarla birleşmiş ve kuramını oluşturmasına yardımcı olmuştur. Bu ona özgü bir kuramdır. Kuramı, tarih ekonomi, sanat tarihi, psikoloji, antropoloji ve sayısız diğer alanlarda yapılan çalışmaları kapsamakla, sezgi gücünün yanında bu bilim dalları da yer almaktadır. Onun “umulmayan” adlı makalesinde (Film Biçimi kitabında) “Kabuki tiyatrosu tarafından ziyaret edildik” diye başlar ve tiyatroyu seyrederken onu etkileyen görünümlerle film kuramını oluşturmayı sürdürür.

Film yapımı sırasında onu etkileyen şokların kalitesi, onun film kuramı yazma taktiğinin bütünsel bir parçasını oluşturmaktadır. (film biçimi kitabında) “Film Biçimine Diyalektik Bir Yaklaşım” makalesine şöyle bir göz atıldığında Eiesnstein’ın düz mantığını oluşturabilmek için grafiklerle çalışmalar yaptığını da görürüz.

Öncelikle onu, aracın temel maddesini algılamasını görmemiz gerekir. Basit bir düşünceden yola çıkarak oluşturulan tek çekim, binanın temel taşlarından birisi konumundadır. Buradan daha karmaşık bir algılamaya geçilir. Bu “atraksiyon”dur. Bu algı, çekimden daha az mekaniktir. İzleyicilerin zihninde belli bir faaliyet oluşturur.

Daha sonra, yaratıcı oluşum seviyesinde, kurguya karşı tutumunun ne olduğunu görürüz. Genel olarak, boyun eğmez ve dogmatik bir görüşe sahiptir. Başlangıç noktasındaki yönünü değiştirerek, daha dramatik bir yola yönelir. Eisenstein’ın tereddütlü kurgu görüşleri arasındaki mücadele en iyi şekilde, bu kapsamın belli psikoloji türleriyle olan değişim ilgisinde görülmektedir. Eisenstein, KURGUYU Pavlov’un psikolojik modelleri içinde algıladığı düşünülürken, onun konuyla ilgili daha sonraki yazılarından Jean Piaget’in gelişimsel psikolojisine daha yakın olduğu görülmektedir.

Basit, öngörülebilen, mekanik film yapımı oluşumu arasındaki gerilim ve filmin gelişimsel deneyimi, Eisenstein’ın çift görüşünü açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Bunların birincisi, filmin biçimi, diğeri ise filmin amacı ile ilgilidir. Birleştirilmiş filmin bazen bir makine, bazen de bir organizma olduğunu düşünür. Filmi bazen ikna etmenin retorik, güçlü bir araç bazen de daha yüksek seviyeye çıkarak evreni anlamanın mistik bir aracı olarak görür. Ondan otonom (yerel) bir sanat olarak bahseder. Bu iki çift diyalektik aykırılıkları ayrı ayrı görülecektir. Eisenstein ‘n birbirine karşıt görüşleri bir arada bulundurma denemsi, onun otuz yıldan fazla bir süre üretken bir kuramcı olarak kalmasını sağlayacaktır. Onun makaleleri, her zaman için göz alıcı olarak görünmektedir çünkü her biri, karşıt eğilimlerin birleşim noktasından elde edilen enerji ile oluşturulmuştur.

FİLMİN HAMMADDESİ

Eisenstein, Moskova sanat çevresine girmeden önceki yıllarda mekanik mühendisliği alanında çalışmalar yapıyordu. Eisenstein, başlangıçtan itibaren, sanatsal faaliyetin bir “yapma” veya daha belirgin olarak inşa etme eylemi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle “hammadde” sorusu onun zihninde her zaman için çok önemli bir yer işgal etmiştir.

Eisenstein’ın filmler hakkında sıkıntı duymasına neden olan şey, onların etkinlikten yoksun olmalarını görmekti. Film yapımcısı gerçekliği yeniden oluşturabilmelidir ona göre. Eisenstein, birincil film parçacıkları olarak bireysel çekimin, bir ton veya sesten farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, izleyicilerin duygularına olduğu kadar aniden onların zihinlerine de ulaşan bir yapıdır. Bir besteci veya ressamın sahip olduğu gücü film yapımcısına da verebilmek için, Eisenstein çekimlerin nötrleştirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Böylece yönetmenin istediği biçimsel prensiplere göre, temel biçimsel unsurlar oluşturulmuş olur.

Eisenstein filmin en küçük biriminin çekim olduğuna ve her bir çekimin bir sirk atraksiyonu gibi hareket ettiğine inanıyordu. Bütün filmin oluşumu için komşu çekimlerin birleşerek, belirgin psikolojik bir dürtü oluşturması gerektiğini düşünmüştür. O, daha sonra, çekimin kendi içindeki unsurlarının olanaklarıyla daha fazla ilgilenmeye başladı. Bununla sempatik gelen veya çatışma yaratan atraksiyonlar sağlanabiliyordu. Her durumda, Eisenstein filmin, ancak kendisini atraksiyonlar yığınına indirgediği zaman bir sanat olarak var olabildiğini düşünmektedir. Bu, müzikal notaların ritmik ve temasal olarak tüm deneyimin zengin metinler şeklinde biçimlendirilmesi gibidir.

O hiçbir zaman hayatı sinematik olarak kaydetmekle yetinmemiştir. Kariyerinin başlarında uzun çekimleri kullanan filmcileri eleştirmiştir. Hiçbir uzun çekimin, olaya şöyle bir göz atmaktan daha etkileyici olmayacağını düşünürdü. Ona göre filmin hammaddesi, izleyiciler arasında çarpıcı bir tepkiye yol açan unsurların içindedir.

Unsurları bu şekilde nötrleştirilmesinin esas değeri, hislerin psikolojik olarak bir başkasına yönelmesidir. Basit bir efektin yönelimi çok sayıda farklı unsurlarla oluşturulabilir. Bir filmde, ekranda aynı anda çok sayıda unsur bulunur. Onların her biri diğerini kuvvetlendirir, birbirlerinin etkisini yükseltirler; unsurlar birbirleri arasında çatışma içinde olabilir ve yeni bir etki yaratabilir. Bu, geçişin yüksekliğini göstermektedir. Potemkin Zırhlısı (1925) filminden örnek vermek gerekirse, bir burjuva bayan, Odesa basamaklarında “onlara yalvaralım” der. O, söylediğine herhangi bir konuşma, yazı veya hareket ile karşılı bulamayacaktır. Bunun yerine sessizce, sürekli olarak ve uğursuzca merdivenlerden aşağı inmeye devam eden askerlerin gölgesi görülür. Burada konuşma unsuru diyalogun içinde bulunmaktadır ve etki geçişi sağlanmış olur.

Eisenstein, film yapımcısının ressam, besteci ve heykeltıraş ile aynı düzeye getirebilmek için Pudovkin’in düşüncelerini ileri noktalar taşır. Pudovkin film üretisini çekimin ortasına yerleştirir ve uygun seçimlerle yaratıcı bir filmin ortaya çıkışını ister. Bu gerçeklik parçasının düzenlenmesinin belli bir güce sahip olduğunu düşünmektedir. Film yapımcısından tarih ve psikolojiyi birleştirerek konulu bir olaya doğru yol alan yumuşak bir görüntü treni oluşturmasını ister.Pudovkin, izleyici gizemliliğini, bir olayın, bir öykünün veya bir temanın kabullenişine yönlendirmek için çekimleri birbirine bağlamak istemektedir. Eisenstein ise bir bağlantı değil, bir çatışma talebinde bulunur. Edilgen bir izleyici yerine, olaylarla işbirliği içinde bulunan bir izleyici topluluğu arzulamaktadır.

Bu iki çağdaş düşünce adamı, hammaddenin kapsamı konusunda derin görüş ayrılıklarına sahiptir. Eisenstein, hiçbir zaman çekimi, film yapımcısının topladığı gerçekliğin bir parçası olarak görmemektedir. Çekimin, ışık, hat eylem ve ses gibi biçimsel unsurların mevkisinde bulunan bir unsur olarak kabul etmektedir. Çekimin doğal duyumu deneyimlerimizi kontrol altına tutma gereksinimi hissetmemeli ve bunu yapmamalıdır. Eğer film yapımcısı gerçekten yaratıcı ise, bu hammadde üzerine kendi duygulanımlarını yansıtabilecektir; çekimin anlamında açıkça bulunmayan ilişkiler oluşturulacaktır.

Eisenstein, yeni bir dünya oluşumu için bir hayal gücü ortaya koymaktadır. Onun hammadde kuramı, kesin olarak, Pudovkin’in teorisinden daha karmaşıktır. O, maddesi bir yön içinde ve zihinsel bir yön ve hatta ruhsal bir yön içinde bulunmaktadır. Çekim, film üretiminde yalnızca teknik bir basamaktır. Diğer taraftan bir şok veya atraksiyon, zihin ile madde arsındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır; bu bir izleyici deneyimini daha zengin bir kapsama ulaştırma sorunu olarak karşımıza çıkar.

SİNEMATİK ARAÇLAR:
KURGU (MONTAJ) İLE YARATIM

Filmin hammaddesi çekimlerin içindeki farklı dürtülere göre belirginlik kazanmaktadır. Ancak Eisenstein’ın yaptığı gibi bu dürtülerin sinemanın kendisine denk olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bu, daha çok binanın yapı taşları gibidir. Buna “hücre” diyebiliriz. Sinema bu bağımsız hücreleri, bir prensip içinde bir arada bulunmasından oluşmuştur. Bu dürtülere hayat veren şey nedir? Burada kurgunun ünlü ve temel içeriğine ulaşırız.

Eisenstein Kabuki tiyatrosunu örnek vererek hammaddeyi açıklarken, kurguyu da Japon Haiku şiirini örnek vererek açıklama yoluna gitmiştir. O daha yolun başındayken bile Japon dilinin alfabesinde sinema dinamiklerinin temelini görmüştür. İki fikrin çatışması olmadan bir işaret dili yaratılması nasıl olmaktadır diye sorar. Bir kuş ve bir ağız resmi”şarkı söylemek” anlamına gelmektedir. Bir çocuk ve bir ağız ise “bağırmak” anlamındadır.burada yalnız bir unsur değiştirilerek tamamen yeni bir gösterge oluşturulmuştur.filmdeki duygular atraksiyonu algılamaktadır.

Haiku şiiri, ideogramlardan (işaret dili) yapılmıştır ve benzer bir şekilde işlerliliğini sürdürmektedir.

Bu şiirin her bir ifadesi bir atraksiyon olarak görülebilir. İfadelerin birleşimi kurgu ile olacaktır. Dize dize atraksiyon karşıtlığı, birleşik psikolojik bir etki oluşturacaktır. Haiku ile kurgunun değerini gösteren şey budur.

Haiku durumuna işaret eder ki Eisenstein film yapımcısının karşılaşabildiği atraksiyonlar arasındaki çatışma türlerinin listesini yapmaya çalışır: Grafik yönü, dereceleme hacim, kütle, derinlik, parlaklık, odaksal derinlik, vb. çatışması. Tamamen matematiksel metrik kurgudan, burada çatışma çekim süresi uzunlukları ile yaratılmaktadır, entelektüel kurguya kadar beş “kurgu yöntemi” olduğunu bulur. Entelektüel kurguda görsel metafor veya figürün iki terimi arasında izleyici tarafından oluşturulan bilincin sonucu olan anlam vardır. Eisenstein’ın yöntemlerinin çoğu bu iki uç kurgu kurgu yöntemi ile ilgilidir.

O, kurgu ile ilk çalışmalarının büyük bir bölümünü sinema kariyerinin ilk yıllarında yapmış olmasına karşın, bu konuya olan ilgisini tüm yaşantısı boyunca sürdürmüştür.

Pudovkin ve Grigori Alexandrov’un düşüncelerini birleştirerek yazdığı ünlü “Ses üzerindeki ifade” makalesi onon kurgu kuramının uyumluluğunun mükemmel bir örneğini oluşturur. Eisenstein’ın filmin hammaddesi ve kurgu oluşumu hakkındaki fikirleri, sesin henüz filme eklenmediği dönemde yazılmıştır.

Ses durumu, Eisenstein‘ın ortaya koyduğu gerçekçi teknolojinin “kurgu” kullanımındaki çok sayıdaki örnekten yalnızca birisidir.

Eisenstein’ın kurgu düşüncesinin çok sayıda kaynağı vardır. Ondaki yasalcılık estetiği anlayışı, filmin teorisinin diğer hiçbir bölümünde bu kadar belirgin olarak görülmez. Hegel, Marx ve Eisenstein’ın sosyo-kültürel çevresindeki hemen hemen herkes ortaya konan diyalektik düşünme kuramlarına çok şey borçludur.

Eisenstein’ın kurgu kuramı onu, yirmili yılların Gestalt psikolojisini benimseyen Arnheim’den ayıran önemli bir göstergedir. Eisenstein’ın, Pavlov ile olan bağı, onu Arnheim’den uzaklaştırmak için yeterlidir Gestalt psikolojisi “alan” ve “bütün” üzerinde yoğunlaşırken, Pavlov bireysel dürtü ile ilgilenmektedir. Eisenstein’ın kurgu düşüncesi, Pavlov’un kapsamının ötesine geçmektedir.

Ancak, Eisenstein’ın kuramına paralel bir psikolojik kurama sahip kişi ünlü çocuk psikologu Jean Piaget olmuştur. Eisenstein o dönemin Piaget’e yakın olan Rus psikologu Lev Vygotsky’den daha fazla olarak bu İsviçreli düşünürle yakın fikirlere sahip olmuştur. Eisenstein ile Piaget ekolü arsındaki yakın ilişkiyi ortaya koyan çok sayıda ortak düşünceden söz etmeğe değer bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Benmerkezcilik

Piaget’in 2-7 yaş arası çocuklar şeması ön işlemsel düşüncesinin kendilerinden farklılaştırılamadığını ortaya koymaktadır. Eisenstein, pek çok şekilde, görmede deneyimini benmerkeziyetçi bir faaliyet olarak ele almıştır. İzleyiciler, ekrandaki görüntüleri, onların kendi kavrama öncesi deneyiymiş gibi kabullenirler.

2. Öncel hissetme sembolü

2-7 yaş döneminde, Piaget hissetme sembolünün, düzenli bir işlem olarak ön baskınlığının bulunduğunu söylemektedir. Bu tür semboller doğada kutsalmış gibi bulunmaktadırlar; bu semboller, fiziksel karakterlerine mümkün olduğu kadar yaklaşmıştır ve onların önüne geçmeye çalışmaktadırlar.[2]

3. Kurgu düşünüşü

Piaget, genç çocukları iki uç durum arasındaki farkı inceleyerek anlam ölçümünde bulunduklarını ortaya koymuştur. Birbiriyle bağlantılı etkileşim dikkat etmeden oluşumun uç durumları incelemektedir. Eisenstein’ın kurgulama kuramlarının çoğunda uç durumlara olan bu tür dikkatler göz önünde bulundurulmaktadır. Olayların gözler önüne serilmesi için gerekli olan film tarzının çok güçlü olması gerekir. O, olayların statik fragmanını ele almayı tercih etmektedir. Dinamik bir kurgulama prensibi ile enerji yüklenmektedir. Piaget’in temasındaki bir çocuk ve Eisenstein’ın kuramındaki bir izleyici için, çabuk bir çekimle her biri statik olan, her biri değişik bir konumda bulunan fakat beraber düşünüldüğünde bir şiddetin yükselişini tanımlayan üç aslanı göstermek, kavgaya hazır gerçek bir aslanı göstermekten daha anlamlıdır.

4. İçsel konuşma

Eisenstein, Film Biçimi kitabında yer alna “yeni sorunlar” adlı makalesinde, içsel konuşmanın söz dizimine karşılık olan sinema yeterliliğinden bahsetmektedir. Görüntü söz dizimi, parçalanır ve daha sonra ağızdan çıkan konuşmanın mantığına dönüştürülür. Piaget tahmin edileceği gibi, çocukların içsel konuşmalarının, dışsal durumla uyum içinde olmadığı zamanlarda, kişisel dünyalarını tanımlamayı öğreneceklerdir. İçsel konuşmalar, genel olarak yedi yaş dolayında işlemsel halk sözdizimi ile yer değiştirir. Bu, Eisenstein’ın film kuramıyla ilintili olan birkaç görünüm ile karakterize edilir.ilk olarak görüntü diziminden görüntü dizimine “bilinçsiz bir eylem” içinde meydana gelir. İkinci olarak, çocuk birleşim noktasında, görülen birleşik unsurların nedenselliği konusunda “geçişken”dir. Son olarak, çok sayıda unsur tek bir olaya dönüştürülerek temel bir özellik sağlanır.

Eisenstein, Piaget’in sözcüklerinin hiçbirini kullanmaz. Ancak onun sinemada içsel konuşmayı yeniden canlandırmak istediğini söyleyebiliriz. İçsel konuşma akışını kurgu ile harekete geçirmek ister.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikir oluşturması temeline dayanır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi (bu doğal olarak, eylemin dramatik duyumu ile uyum içinde olmalıdır) yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

Eisenstein, gerçekten de, genel duyumların tüm bir bilimini keşfetmiştir. Grev ile başladığı yaratıcı çalışmalarının etkin çözümlemesine ömrü boyunca devam etmiş ve genel olarak sanat çalışmaları üzerine temel kanunlar keşfetmiştir.

Bilinen kurgu sınıfları şunlardır:

Ölçümlü (METRİC) Kurgu

Bu kuruluşun temel ölçütü (criterion), parçaların salt uzunluğudur. Bu parçalar birbirine bir müzik ölçüsüne uygun kalıp içinde, uzunluklarına göre eklenir. Gerçekleştirme, bu “ölçüler” in yinelenmesiyle ortaya çıkar.

Gerilim, bir yandan formülün asıl orantıları korunurken, öte yandan parçaların kısaltılması sonunda ortaya çıkan mekanik ivmenin etkisiyle sağlanır.Yöntemin ilkel biçimi: Kuleşov’un kullandığı çeyrek ölçü, marş ölçüsü, vals ölçüsü (3/4, 2/4, ¼ vb.) yöntemin yozlaşması: Çapraşık düzensizlikteki bir ölçüyü (16/17, 22/57, vb.) kullanan ölçümlü kurgu.

Böyle bir ölçü basit sayılar bağıntı yasasına aykırı olduğundan, fizyolojik bir etkide bulunma durumu ortadan kalkar. Bundan dolayı, en geniş ölçüdeki etkililiği sağlamak için, bir izlenim seçikliği veren basit bağıntı zorunludur. Yine bundan dolayı bu çeşit ilişkilere her alandaki sağlam klasiklerde rastlanır: mimarlık ; bir resimdeki renk; Skriyabin’in çapraşık bestesi (bölümleri arasındaki bağıntı hep kırılca (kristal)arılığındadır) geometrik görünçlüklemeler; açık ve seçik devlet planlaması, vb.

Dizemsel (RİTMİK) Kurgu

Burada, parçaların uzunluklarını belirlemede, görüntüdeki içerik, göz önüne alınmakta eşit hakları olan bir etkendir. Parça uzunluklarının soyut belirlenmesi, yerini gerçek uzunlukların esnek bağıntısına bırakır. Burada gerçek uzunluk, ölçümlü bir formüle göre matematik yönden belirlenmiş parça uzunluğuna uygun düşmez.

Burada parçalar ile bu parçaların dizemsel ölçülerinin tam ölçümlü özdeşlik durumlarını bulmak eldedir. Bu dizemsel ölçüler de, parçaların, içeriklerine göre düzenlenmesiyle sağlanır.

Potemkin’deki Odesa Merdivenleri ayrımı bunun açık bir örneğidir. Burada askerlerin ayaklarının merdivenleri inerkenki dizemsel çarpışı, bütün ölçümlü isterleri çiğner.

Titremsel (TONAL) Kurgu

Bu terim ilk kez kullanılmaktadır. Bu terim, dizemsel kurgunun ötesindeki bir aşamayı anlatır.

Dizemsel kurguda, kurgu devinimini görüntüden görüntüye sürükleyen, görüntü içindeki devinimdir. Görüntü içindeki bu devinim, devinimli cisimlerin yer değiştirmesi olabilir ya da izleyicinin, herhangi bir devinimsiz cismin çizgisi boyunca yönelen gözünün devinimi olabilir.

Titremsel kurguda devinim geniş bir anlamda algılanıştır. Devinim kavramı kurgu parçasının bütün duygularını kapsar. Burada kurgu, parçanın özellik taşıyan coşkusal sesi’ne, parçanın egmen öğesine dayanır. Parçanın genel ritmine.

Parçanın coşkusal sesinin izlenimci yoldan ölçülebileceğini söylemek doğru olur. Ancak ölçü birimleri değişiktir ve ölçülecek nicelikler de başkadır.

Örneğin bir parçadaki ışık titreşimi derecesi, ışığa duyarlığı olan selenyum elementiyle ölçülmekle kalmaz, bu titreşimlerin her kertelenmesi çıplak gözle de algılanabilir. Bir parçaya daha loş gibi üstünlük ve coşkusal nitemini (sıfatını) verirsek, aynı zamanda bu parçanın aydınlama derecesi için matematik bir katsayı da bulabiliriz. Bu bir ışık titremselliği olayıdır. Ya da parça tiz sesli diye nitelendirilmişse, bu nitelemenin ardında, görüntü içindeki öbür biçimdeki öğelerle karşılaştırıldığında birçok keskin açılı öğeleri bulmak eldedir.

Üsttitremsel (OVERTONAL) Kurgu

Üsttitremsel kurgu, örgensel yönden titremsel kurgu çizgisindeki yeni bir gelişmedir. Üsttitremsel kurgudan, parçanın bütün çekiciliklerinin topluca hesaplanmasıyla ayırt edilebilir.

Bu nitelik, ezgi yönünden coşkusal bir renklendirmeden alınan izlenimi doğrudan doğruya fizyolojik bir algılamaya yükseltir. Bu da, daha önceki düzeylere göre yeni bir düzey demektir. Bu dört sınıf, kurgu yöntemleridir. Bunlar, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, birbirleriyle çatışma ilişkilerine girdiklerinde doğrudan doğruya kurgu yapılarıdır.

Anlıksal (INTELLECTUAL) Kurgu

Anlıksal kurgu, genellikle fizyolojik yönden üsttitremsel seslerin değil, anlıksal çeşitten seslerin ve üsttitremlerin kurgusudur, yani kendine uygun düşen anlıksal duygulanmaların birbiriyle çatışacak biçimde yan yana getirilmesidir.

Burada kertelemeli nitelik, tümüyle ölçümlü kurgunun etkisi altında sallanan bir insanın devinimi ile bunun içindeki anlıksal süreç arsında ilke olarak herhangi bir başkalık bulunmamasıyla belirlenir; çünkü anlıksal süreç aynı taşkınlıktır, ama daha yüksek sinir özekleri alanında yer alır.

Caz kurgusunun etkisi altında, insanın elleri ve dizleri dizemsel olarak titrerse,ikinci durumda böyle bir titreyiş, daha aykırı bir anlıksal çağrının etkisi altında, düşünce aygıtının sinir dizgesindeki daha yüksek dokuları içinde aynı yolda ortaya çıkar.

FİLM BİÇİMİ

1920’lerde, Eisenstein bireysel atraksiyonların hiçbir zaman sinemada bir anlam olarak kabul edilmeyeceğinin farkına vardı ve kurgunun birleştirici ve dinamik oluşumunu açıkladı. O, basit kurgudan, film biçimi düzeyine geçmenin mücadelesini verdi. Çekim birleşiminin hayat veren enerjisine karşın, yalnızca birleşim noktasının tek başına tüm filmin etkisini belirleyemeyeceğini anlamıştı. Kurgunun bölgesel düzeyde bir anlamı bulunmasına karşın tüm görünüm içinde böyle bir etkinliği yoktu.

Film biçimi sorunu, onun baskın olarak adlandırdığı bir sorun olarak kurgunun kendi içinde bulunmaktaydı. Verilen herhangi bir çekimde, çok sayıda atraksiyon bulunmaktadır; bunların birleşim noktası türü olarak kabul edilmeleri gerekli midir?

Baskın olma düşüncesi yirmili yıllarda Rusya’da çok geniş yankılara neden olmuş ve kuşkusuz Eisenstein!ın 1927 yılında yazdığı “Baskın” makalesi yaygın şekilde okunmuştur.

Eisenstein, yardımcı kodlara ağırlık vererek müzikal karşılaştırımına geri dönmüştür. Burada her bir çekimin baskın olanın yanında ton ve ahenklerden yapılmış olduğunu söylemektedir. Baskın kod, izleyicinin dikkatini en fazla çeken koddur. Ton ve ahenk ise “ikincil dürtü”ye sahiptir ve izleyicinin bilincinde ve görüntüsünde yan etkide bulunur.

Eisenstein, film deneyiminin bütünleyici çizgilerin bir bağı olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bunu ayrı dürtülerin bir sistemi olarak düşünmemektedir artık. Müzikal biçim uyarımı ile “tüm deneyim” ve “bütün hissedilmesi” için bir ilgi kurmaya başlamıştır. Film yapımcısı, baskın çizgi boyunca kurgu parçalarını birleştirmekle yetinmemelidir. Duyarlı bir yönetim ile, düşüncesindeki farklı dürtüleri bütünün oluşumu için kullanmamalı, bütünlük hissi içinde bir sonuç izlenimi yaratabilmelidir. Böylesine bağlantılı bir kurgu düşüncesi “çok sesli kurgu”dur ve onun sonucu “sentez birliği”dir.

Eisenstein’ın sürekli olarak tekrarladığı film biçimi ve birlik, “sanat makinesi” ve “sanat organizması” görüntüleri arasında bulunan bir karşılıklı etkileşime indirgenebilir. Sanatın, doğa ve endüstrinin ara noktası olması gerektiğini tekrar tekrar söylemiştir.

Eisenstein’ın karakteristik tarzı, sanat makinesi ile organik dünyanın karşı karşıya olma durumunu ortaya koymaktadır. Bu gençlik iyimserliği çok sayıda kuşku yaratmaktadır ve bu görünümlerin sürekli olarak tekrar gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır.

Bu konudaki görüşlerini daha iyi anlayabilmek için, Eisenstein’ın film biçimini kapsayan tamamlanmış görüşlerini bu iki görüntü ayrımı içinde gözden geçirme k doğru olacaktır.

SANAT MAKİNESİ

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyiciye karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır.

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz, ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyici karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır. Daha yakın bir zaman olan 19. yy gerçekçileri, özellikle Taine ve Zola, bu görünümlerin,inceden inceye işlenmesine katkıda bulun muşlardır. Ancak Eisenstein, sanatın bir makine olarak görünüm fikrini, daha çok beraber çalıştığı yapısalcılar grubuna borçludur. Marx ve Lenin’in hükümlerini göz önünde bulundurarak sanatın, diğer işler gibi bir iş olduğunu belirtir. Bu fikrini dönemin resimlerin ve yazılarını örnek göstererek pekiştirir. Eisesntein, bio-mekanizma olarak adlandırılan oyunculuk alanının yeni bir kuramının da savunucusudur. 20’li yıllarda, Stanislavski yöntemi ile başarılı bir şekilde mücadele etmiştir. Stanislavski, Moskava sanat tiyatrosunun doğalcılığını küçük görmektedir. Bio-mekanizmanın öncü isimleri 20’li yıllarda avan-garde akımının ortaya çıkışı üzerine etkide bulunmuş.

Sanat çalışmasını oluşturan bu makinenin özellikleri nelerdir? Her şeyden önce zihinde belirli bir amaçla tasarlanan bir oluşumdur. Bir amaç veya bir sorunun çözümü hedeflenmektedir. Oluşturulmadan önce tüm tasarımı tamamlanmıştır. Tüm safları amacı uygun mühendislik yöntemiyle ortaya çıkarılır. Makinenin oluşturulması ve işlevleri büyük ölçüde daha önceden tahmin edilen bir yapıdadır. Mühendisler daha önce benzer işlerde denenerek yararlanılan parçaları makine bütünlüğüne benzer amaçlarla kullanılması için oluşturmaktadır. Makinenin kendisi, işlemini etkin ve iyi bir şekilde yerine getirebilmesi için oluşturulmuştur. Yapılan eğer bir makine ise performansı ön görülebilecektir. Makine teklemeye başlarsa, sorun yaratılan parçalar değiştirilerek tamir edilecektir. Zaman geçtikçe etkinliğini kaybetmesi durumunda daha yeni bir modeli tasarlanacak,aynı işlevi daha etkin bir şekilde yerine getirmesi sağlanacaktır. Bilim ve teknoloji bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir.

Makinenin bu görünümlerinin pek çoğu, Eisenstein’ın film amaç ve doğası ile ilintilidir. Onun film hammaddesinin ‘atraksiyon’ olduğunu söylemiştik. Film ise psikolojik bir makine türü olarak bunların izleyicide bir şaşkınlık uyandıran dizisidir. Film biçimi, film yapımcısının istek ve deneyimlerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır: gerçeğin içindeki yaratıcı oluşum, sanatçının kendisinin sonun varlığından tamamen haberdar yapması, daha sonra en olanaklı araçlar ile bu sona ulaşmayla gerçekleşir.

ORGANİK KARŞILAŞTIRMA

Eisenstein, hiçbir zaman kendisini yukarıda ana hatlarıyla çizilen mekanik kurama tamamen kaptırmamıştır başlangıçtan itibaren yazılarında karşıt kuramın ip uçları verilmiştir. Bu organik kuramdır. Organik kuramı hakkındaki fikirlerin kaynakları burada sayamayacağımız kadar fazladır. Organik kuram 19. yy başlangıcından itibaren batı uygarlığındaki sanatsal yaratımın en etkin modeli olmuştur.[3] Eisenstein, gençliğinin radikal yapısalcılık fikirleri ile bu geleneğin fikirlerini doğal bir potada eritmek istemektedir.

Bu organizmayı sanat çalışmalarıyla karşılaştırabilir görünüm yapan nedir? Daha merkezi olarak, organizmanın her bir parçası içinde yaşayan hayat prensibi ve ruh vardır. Bu durum, onun uygun bir şekilde almasına neden olur. Bu organizma değişik bir çevreye taşındığı zaman, kimliğini kaybetmeden, uyum sağlayabilmek için kendisini değiştirecektir. Organizmanın kendi yetersizliklerini düzeltebileceği, kendi, kendine onların düşüncesi bulunmaktadır. Organizmanın kendi kendine yaratmanın ötesinde genel bir görünümü vardır. Makine, ön varlığının sonunun ilerlemesiyle var olurken, organizma yalnızca kendi sürekliliği içinde yaşamaktadır. Bu Eisenstein’ın hayranlık duyduğu ve bir hayat prensibi haline getirdiği bir görünümdür.

Eisenstein’ın mekaniklik yönü, oyuncunun başlangıçtan itibaren ne yapmak istediğini ve bunun için zorunlu olan gereksinimlerini bilmesi gerektiğini savunur. İzleyici karşısına en etkin ve güçlü çıkmanın yolu budur. Eisenstein’ın organik yönü ise buna karşı çıkmakta ve temanın, oyuncu için bile görünemez olması gerektiğini düşünmektedir.

Eisenstein’ın kendi çalışmasından belirgin bir örnek bize yardımcı olacaktır. 1905’te, Potemkin zırhlısında ir isyan olmaktadır. Bu o yılın vaktinden önce doğan devrimsel hareketin bir parçasıdır. Bir süre için, isyan, Odesa’daki insanları ve yakında bulunan gemilerdeki diğer denizcileri harekete geçirir. Eisenstein bu olayın sayısız şekilde filme alınabileceğini düşünmektedir. Ancak yalnızca bir şekilde olayın doğru biçimi ortaya konabilecektir. Sadece bir film organik olarak tarih gerçekliğine bağlıdır.

Özet olarak, organik karşılaştırma film yapımcısından, film biçiminin çıkış noktası genişletmesini ister.

Eisenstein “organik-makine”si ile yetiniyor görünmektedir. O, filmin izleyici üzerindeki etkisini araştırdığı zaman, makinenin görüntüsüne doğru sıçramıştır.

Özetlemek gerekirse, Eisenstein basit olarak filmin bir makine gibi nesneleri algılamasını istemiştir. Ancak bu makinenin eski parçalardan yapılmış olmasını istemez. Bazıları plan üzerinde mühendislik çalışmalarını yürütürken, diğerleri başka alanlara el atacaktır.

 

FİLMİN SONUÇ AMACI

Eisenstein’ın film biçimi hakkındaki görüşlerinden bahsederken, filmin amacı konusunda düşündüklerini de ele almak gerekir. Eisenstein’ın kuramı retorik ile otonom sanat arsındaki ilişkileri ve sorunları da kapsamaktadır. Bu terimler pek çok kuramda birbirine zıt kutuplar olarak değerlendirilir. Eisenstein kuramlarını oluştururken bunların birer sanat kuramı olduğunu düşünmektedir. Bunu bir retorik araç olarak kullandığına dair en ufak bir ipucu dahi bulunmaz. Her ne kadar geçmişte birkaç yazar onu bir retorik kuramcısı olmakla suçlamış olsa bile, diğerleri onun filmlerinin çözümlemesini birer propaganda metini olarak yapmışlar ve Eisenstein’ı bu konuda desteklemişlerdir.

RETORİK

Henüz estetik bilimi veya sanat fikirleri doğmamış iken yunanlılar retorik kuramlarını özenle oluşturmuşlardır. Geniş anlamda düşünüldüğünde, retorik büyük dil ve iletişim bilimidir. Daha dar kapsamda, karşılıklı konuşmanın sonuçları, yöntemleri ve etkileri olarak değerlendirilebilir.

Sanatın bir makine olduğu inancı, klasik retorik durumu ortaya koymaktadır. Filmin sanat çalışması gerçek bir araç olmaktadır. Üzerinde ayarlama ve değişiklikler yapılabilmektedir. Retoriği ortaya koyan kişi veya film yapımcısı fikirlerini güçlü ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir durumun amacı entelektüel veya duygusal olarak izleyici etkisini sağlayabilmektir.

Film durumunu doğal yapısı gereği olarak izleticiler üzerinde bir baskın olma durumu bulunur. İzleyicilerin, diyalogun normal durumuna yanıt verme olanakları bulunur. Film makinesinin oluşturduğu etkilere açık bir konumdadır.

Eisenstein’ın kuramı ko0laylıkla bir propaganda kuramı olarak kabul edilebilir. Propaganda filmleri ve TV ticari yapımlarının amacı, seyircilerin zihninde ve duygularında akıllıca görüntü ayarlamaları yaparak onlar üzerinde en yücel duygusal etki oluşturmaktır. Bu etki sanat çalışmasının varlık nedeni (raison d’etre) olacaktır.

Filmlerin bir tipolojisi gönderilen mesajların önem ve karmaşıklığı üzerine yapılabilir. Filmlerin bu mesajlara uygunluğu önem taşımaktadır. Film amacının böyle bir kuramı, sinemasal me-tinlerin büyük bölümü için geçerlidir.

Eisenstein’ın bu sinema görüşünü kabul etmesinin boyutlarını kestirmek kolay değildir. sanatın bu tür etki ve mesajlardan korunması gerektiğini düşünüp düşünmediğini anlamak zordur.

 

SANAT

Eisenstein, hiçbir zaman için retorik ve sanat terimleriyle sorunları çözme yoluna gitmemiştir. Söylem veya iç söylem terimleriyle sorunları kavramak ve çözüm yolları aramak onun daha yatkın olduğu yoldur. Tüm ifadeler izleyiciyi etkiler ancak bazıları bunu izleyicilerin özel zihinsel dünyalarına diğerlerinden daha fazla saldırarak etkide bulunmaktadır. Tüm filmlerin bir ereği olmasına rağmen, yalnızca büyük filmler konuşma tarzında ileri gider, ön plana çıkan basit bir retorikten kaçınmaktadır. Burada kurgu basit bir söz dizimi kuramıdır. Bu aynı kurgu kuramları içsel söylemin gizemli bir oluşumunu tanımlamaktadır. Fenomenin bu ön dilsel örneklemesi çarpıcı kurgunun ortaya çıkmasının birleşim noktasında olmaktadır. Büyük filmler, konvansiyonel dili es geçerek, tümdengelimi dilbilgisel görünümün zincirlerine, öncel bir gösterim zorlamasında bulunmaktadır. Eisenstein, “film duyumu” kitabının başlangıç kısımlarında bu konu ile ilgili olarak şöyle yazmıştır:

Her bir kurgu parçası artık ilgisiz bir şey olarak var olur. Ancak genel temanın verilen belirli bir gösterimi (rep-resention) olarak vardır. Bu tema tüm çekim parçalarının içine eşit olarak nüfuz etmiştir. Verilen bir kurgu yapımındaki bu parçalı ayrıntıların birleşim noktaları yaşama çağırmasıdır. Her bir ayrıntı genel kali- te içinde katılımda bulunmaktadır. Tüm detaylar bir araya gelerek bütünü oluştururlar. Bu yaratıcılığın genelleştirdiği görüntüdür.

Eisenstein, sanatın Romantik kuramcıları gibi, öncel ve doğal olarak kendisine bağlı olan bir şeyin doğruya bağlı olduğunu düşünmektedir. Ona göre, bir filmdeki hem yöntem (gösterimler arasına temasal olarak nüfuz etmiş bulunan diyalektik birleşim noktası), hem de yöntemi yaratan sonuç görünümü,yaratıcıları sanatçı ve izleyicileri) doğru bir oluşum ve yaşantının teması için birleştirmektir. Eisenstein, yaşam halinin, Marksist bin yıl düşüncesine doğru diyalektik bir eylem olarak, tarih ve doğanın gerçek oluşumları ile iç içe olduğunu savunmaktadır. Öyleyse sanat retorikten daha farklı bir görev üstlenmiştir. O, temel insan algılamasıyla tarih ve doğanın temek oluşumları arasında uygunluğu protesto etmek için vardır. Bu dikkatli bir mantık sistemiyle açıklanamaz. Sanat çalışması kendisini neredeyse gizemli bir şekilde göstermektedir. Bunu kendisini mükemmelleştirerek, insan oğlu ile doğa arasında aracılık ederek yapmaktadır.

Marksist durumda, Eisenstein, sanatın kültürü kuvvetlendirdiğini hissetmektedir. Çünkü bu kültür, uygun diyalektik ilkeler üzerine temellenmiştir. Zihin ve doğa oluşumlarıyla uyum halindedir. Devrim öncesi toplumlarda, gerçek sanat, protesto amaçlı başkaldıran bir güç olmalıdır. Sanat, algılamaları değiştirerek, davranış değişikliklerini sağlayabilir. Bunu kendi içindeki yapısıyla dolaylı olarak yapabilmektedir. Diğer taraftan, retorik bilgi ve tutumda belirle değişimler yapmaktan başka bir amaca sahip değildir.

Eisenstein, ümitsiz bir şekilde, bu değişimi istemektedir. O, film sanatı düşüncesinin bunu derece derece yerine getirmesini ister. Doğrunun dağıtımını (retorik) değil, doğrunun genel görünümünü (sanat) arzulamaktadır.

Eisenstein’ın film kuramının gerçek bir duyumundan, makineyle organizmanın bu diyalektik şekillenmesi vardır. Onun makalelerinin çoğu, Rusya’daki estetik savaşın bir parçası olarak yazılmıştır. Film yapımının belli türleri yüceltilirken, diğerlerine karşın bir savaşım verilmektedir. Onlar, kelimenin tam anlamıyla retoriktir. Kuram, bir bütün olarak organik bir yaşantıya sahip görünmektedir.

Bunun en çarpıcı örneği, Eisenstein’ın kuramının günümüz Fransız film kültürünün gücüne dayanmasıdır. 1960’ın ortalarına kadar daha çok tanınan ve kabul gören Andre Bazin bu yıllardan sonra geçerliliğini büyük ölçüde Eisenstein’a bırakmıştır.

Yazan :Kasım TOPDEMİR

 

Kaynakça:

  • Film Biçimi “Sergey M. Eisenstein” Çeviren: Nijat Özön
  • Eisenstein, Yaşam Öyküsü ve Yapıtları “Yon Barna” – İzdüşüm,
  • Sinema Kuramları “J. Dudley Andrew” İzdüşüm Yayınları

 

Dipnotlar:

  1. Film Duyumu, Çev: Nijat Özön, Payel Yayınevi
  2. (Film Biçimi – Film Form, s.135)
  3. Film Duyumu kitabı


Kaynak :  http://www.7sanat.com

Şunun için etiket arşivi: beste

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi