Şunun için etiket arşivi: Basın

Çin’in gizemli ordusu İstanbul’a girdi Çin’in yeraltı ordusu Terra Cotta askerleri ve Çin’in hazineleri İstanbul’da sergilenecek.

İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda 20 Kasım’da açılacak Çin’in Hazineleri Sergisi’nde, 5 Terra Cotta askerinin yanı sıra 100’ü aşkın eserin sergileneceği belirtildi. Çin, normal uygulamada birden fazla Terra Cotta askerini karma sergilere göndermiyor ancak edinilen bilgiye göre, Türkiye için özel bir düzenleme yapılmış.

Sergide, dünyada eşi olmayan Terra Cotta askerlerinin yanı sıra Pekin’deki Yasak Şehir ve Şanghay Müzesinin de eserleri kamuoyuna açılacak. Terra Cotta askerleri sergisinde ayrıca, genelde Çin dışına çıkarılmayan Terra Cotta atı da sergilenecek. Sergi 1 yılda hazırlandı Eserler için büyük miktarda sigorta bedeli ödendi, eserlerin muhafazası için özel önlemler alındı. Bu tür sergilerin hazırlık aşamasının normalde 2- 3 yıl aldığı belirtilirken, Türk ve Çin makamlarının bu sergiyi 1 yıl içinde hazırladığı belirtiliyor. Çin Sanat Sergiler Kurumu Müdür Yardımcısı An Yao, düzenlenen basın toplantısında, İstanbul’da 3 ay sergilenecek eserlerin iki ülke halklarının birbirini daha yakından tanıma fırsatı vereceğini söyledi. An, Topkapı Sarayı Müzesi’nin günde 10 bin kişiyi ağırladığını ifade ederek, Topkapı Sarayı Müzesi’nin Türk müzeciliğinde önemli bir mekan olduğunu anlattı.

Çin’in Hazineleri Sergisiyle eş zamanlı olarak İstanbul Tophane’de, Çin’in Gansu eyaletinin “Dunhuang Mağaraları” sergisi de düzenlenecek. Terra Cotta Askerleri Çin’de 11 hanedanlığın başkentliğini yapmış ülkenin orta kesimindeki Şian’da bulunan Terra Cotta askerleri, dünyanın en büyük kral mezarlarından biri olarak kabul edilen “Çin Şı Huang’ın mezarını koruyor”. 56 kilometrekarelik dev mezarın etrafında Çinli bir köylü tarafından rastlantı üzerine bulunan binlerce toprak asker, normal insan ebatlarında ve her biri dönemin askeri nizamına göre dizilmiş şekilde duruyor. Savaş öncesi hazır konumda bekleyen binlerce asker, dönemin at arabaları ve atlar, orijinaline uygun şekilde boyanarak dönemin imparatoruyla birlikte gömülmüş.

Toprağın altından ilk çıkartıldığında renklerini koruyan Terra Cotta’ların havayla temasının ardından boyaları birkaç gün içinde siliniyor. Bu nedenle bölgede daha fazla olduğu bilinen askerler gün yüzüne çıkartılmıyor ve renginin korunması için teknolojiler geliştirilmeye çalışılıyor.

Turgut Özakman’ın en çok satan romanı “Şu Çılgın Türkler”den uyarlanan aynı adlı opera eserinin dünya prömiyeri, İzmir Devlet Opera ve Balesi’nce yapıldı.

Türkiye’de en çok satılan kitaplar listesinde yer alan Turgut Özakman’ın Kurtuluş Savaşı destanını anlattığı “Şu Çılgın Türkler” adlı romanı, Sıtkı Türkmen’in librettosu, Çetin Işıközlü’nün bestesiyle aynı adla iki perdelik opera eserine dönüştü.
Haldun Özerten’in rejisiyle İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB) tarafından sahneye konulan operanın Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 74. yılında yapılan dünya prömiyeri öncesi, İZDOB Müdürü ve Sanat Yönetmeni Aytül Büyüksaraç, eserin libretto yazarı Tekmen, bestecisi Işıközlü ve rejisörü Haldun Özörten ile Elhamra Sahnesi’nde basın toplantısı düzenledi.

Büyüksaraç, Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına büyük değer verdiklerini belirterek, “10 Kasım Atamız’ı kaybettiğimiz gündür, ama biz bu eserle yeniden doğuşu görmek istiyoruz. Bu eseri sunmaktan büyük gurur duyuyor ve sorumluluk hissediyoruz” dedi.

Besteci Çetin Işıközlü de çok büyük zorluklarla çok kısa zamanda eserin sahnelenmesinden büyük mutluluk duyduğunu söyledi.

Operanın, Kurtuluş Savaşı’nın esasını anlattığını ifade eden Işıközlü, “Asıl büyük eser, bu vatanı bize veren o kahramanların, Türk ordusunun başardığıdır” dedi.

Eserin libretto yazarı Sıtkı Tekmen de Kurtuluş Savaşı’nın bugüne kadar “herkesin diline dolanmış ve içi boşaltılmış” kelimelerle anlatıldığını savunarak, “Binlerce belgeye dayanan ve müthiş öykülerden oluşan bu eserde görüyoruz ki, bu mücadeleye katılanlar imkansızı zorlamış ve başarmışlar” diye konuştu.

Rejisör Haldun Özörten ise operada sahnenin sürekli değişeceğini, eserin sahnelenmesinde barkovizyona dayalı sahneleme yöntemini seçtiklerini belirterek, “Gerçek kesitlerden sahneler sunacakları eserde, sanatseverlerin o dönemde yaşanan acıları hissedeceğini” söyledi.

Salon yetmedi ayakta izlendi

İZDOB Elhamra Sahnesi’nde dünya prömiyeri yapılan “Şu Çılgın Türkler” operası, sanatseverler tarafından büyük ilgiyle karşılandı.

Sadece davetlilerin izleyebildiği prömiyerde, sanatseverlerin aşırı ilgisi nedeniyle salonda ayakta izleyici alınmak zorunda kalındı.

Kurtuluş Savaşı Destanı’nı konu edinen iki perdelik opera, büyük beğeni topladı ve seyirciler tarafından ayakta alkışlandı.

Opera eseri, prömiyerin ardından sezonda 12 Kasım’dan itibaren sahnelenmeye devam edilecek.

Kaynak :[-]

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve TurizmBakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği 18. GeziciFestival 30 Kasım-10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak.

Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivaleev sahipliği yapan Sinop’a konuk olacak.

Gezici Festival, iki uzun metraj ve iki kısa belgeselden oluşan Üretim Hatası bölümünde kurumsal iş hayatını, üretim sistemlerini, polisi, otoriteyi, genelde de Batı uygarlığının 21. yüzyılda geldiği noktayı sorgulayacak. Gezici Kitaplık’a bu yıl eklenecek kitap olan Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji ise teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisine bakarak, farklı görüşleri bir araya getirecek.

Üretim Hatası’nda çalışmak ya da çalışmamak

Yönetmen Carmen Losmann, ilk uzun metrajlı belgeseli Öğün, Çalış, Güven’de Batı hizmet toplumunun Orwell’in hayal ettiği karanlık bir geleceğe nasıl ilerlediğini, olayın kalbine inerek gösteriyor. Lossman, Almanya’nın büyük şirketlerindeki değişim ve insan yönetimi stratejilerini doğrudan yöneticilerin çalışma alanlarında izliyor. “Yetenek yönetimi”, “kültürel dönüşüm”, “güven temelli” gibi ilk başta çalışanın iyiliğine yönelik gibi gözüken kavramlar, film ilerledikçe çalışanın birer veriye dönüştüğü karanlık bir dünyayı açığa çıkarıyor.

Lossman çok çalışanlı büyük Batı kuruluşlarının işlevsizliğini kamerasıyla yakalarken, Rus yönetmen Andrey Gryazev otoritenin, dolayısıyla da bildiğimiz anlamda egemen sistemin işlevsizliğini sorguluyor. Gryazev, Yarın isimli belgeselinde bir tür politik performans yapan ve ünleri dünyaya yayılan sanat grubu Voina’nın düzen karşıtı eylemlerini ve eylemlerinin arkasındaki hayatlarını anlatıyor. “Polis ve güvenlik sistemi köküne kadar çürümüştür. Tek yapılacak, sistemi tersyüz etmektir,” diyor Voina’nın üyelerinden biri. Sistemi tersyüz edemeseler de, eylemlerinden birinde bir polis arabasını tersyüz etmeyi başarıyorlar.

Festival izleyicileri, Üretim Hatası bölümünde gösterilecek uzun metrajlı belgesellerin öncesinde birer kısa film izleme fırsatını da yakalayacaklar. Öğün, Çalış, Güven öncesi gösterilecek Makine Adam, 21. yüzyılda insanların hâlâ ağır fiziksel işlerde kullanılıyor olmasını Bangladeş’teki işçilere bakarak anlatacak. İzleyiciler Yarın filminden önce gösterilecek Havai Fişekler’de ise, 31 Aralık gecesi havai fişek gösterilerinin arasında bir grup ekolojistin Avrupa’nın en büyük çelik fabrikalarından birini nasıl havaya uçurduğunu izleyecekler.

Gezici Kitaplık’ta yeni bir kitap

Gezici Kitaplık, bu yıl festival okuyucularıyla buluşturacağı kitabında teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisini sorgulayarak, farklı görüşleri bir araya getirecek. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik’in üstlendikleri, Ankara Sinema Derneği ve Bağlam Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji, Aralık ayından itibaren satışa sunulacak. Gezici Kitaplık’ın son eseri; Yeni diye adlandırılan teknoloji ne kadar yenidir? Teknoloji ve toplumsal deneyim arasındaki ilişki nedir? Sinema, medya, edebiyat, müzik gibi yaratıcı endüstrilerde tekniğin ve teknolojinin rolü nedir? gibi sorulara farklı isimlerin katkılarıyla cevaplar arayacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izlenebilecek.

Kaynak :[-]

Denizli Belediyesi, İssimo Home Tekstil ve Karikatürcüler Derneği Denizli Şubesi, Ekoloji ve Teknoloji konulu karikatür yarışması düzenliyor.

Denizli Belediye Başkanı Osman Zolan, Karikatürcüler Derneği Denizli Temsilcisi Mehmet Selçuk, İssimo Home Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Yılmaz, Ekoloji ve Teknoloji Ulusal Karikatür Yarışması için basın toplantısı düzenledi. Başkan Zolan toplantıda yaptığı konuşmada, çevre bilincinin önemine dikkat çekmek adına bu yarışmanın düzenlendiğini söyledi.

Karikatürün anlattığıyla, belki bir cilt kitap yazılabileceği ifade eden Denizli Belediye Başkanı Osman Zolan, ‘Karikatürün etkisi çok büyüktür. Bu etkinin ekoloji ve teknoloji anlamında dikkat çekmek için kullanılması gerekir düşüncesindeyiz. Sadece üretmek ve günün ihtiyaçlarını karşılamak adına, çevremize, doğamıza ve birçok canlı yaşam alanlarına maalesef arzu edilmeyen boyutlarda kirliliğe yol açılmıştır. Dünyada son 50 yılda sadece üretmek üzerine o günkü rahatlık üzerine yoğunlaşma oldu. Son 10 yılda gelinen noktada ise çevre bilinci daha da önem arz etmektedir. Artık bugünkü kazançtan ziyade geleceğe nasıl bir çevre nasıl bir ortam bırakılması gerektiği tartışılır ve uygulamada yapılır hale gelmiştir. Denizli Belediyesi projelerimizde çevre hassasiyeti ilk önceliğimizdir. Atık su arıtma, katı atık tesisi, yeşil alanların artırılması ve yerinde ayrıştırılması gibi birçok projede çevreyi korumak adına olağan üstü gayret gösterdik. Daha yaşanabilir çevre için bunları yaptık. Sonucunda da en temiz kent ödülünü aldık. Hem üretme hem de çevreyi koruma adına ikisini birlikte yürütmek gerekiyor. Bunun beraber yürütülmesi için de ne yapabiliriz diye düşündük. Bu nedenle 3 kurum karikatür yarışmasını düzenledik. Bir çizgi belki bir ciltlik anlatımı ortaya koyuyor. Etkisi çok büyüktür. Bu nedenle ekoloji ve teknoloji konusunda yarışmayı düzenledik’ dedi.

Karikatürcüler Derneği Denizli Temsilcisi Mehmet Selçuk, da dernek temsilciliği olarak böyle bir yarışmanın faydalı olacağını düşündüklerini kaydederek, ‘Denizli Belediyesi’nin bu yıl aldığı temiz kent ödülüne katkı koyacağını düşündük. 17 yıldır burada karikatürcüyüm. İlk kez böyle büyük çaplı bir yarışma düzenleniyor. Ulusal anlamda ilk yarışmadır. Çok katılan olacağını düşünüyoruz. Seçici kurulda dünya çapında yarışmalara katılmış ağabeylerimiz var. İnşallah gelecekte uluslararası karikatür festivalimiz de olur’ dedi.

İssimo Home Tekstil İsmail Yılmaz ise ‘her sene bir benze nitelikte bir konuyu değerlendirip o konu hakkında projede yer alıyoruz. Denizli’nin markaya ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz. Marka olarak sosyal kimliği de olmalı düşüncesiyle bir şeyler yapmaya çalıştık. Belediyemizle Laodikya da 5 yıllık gönüllü kazı sponsorluğu da yapıyoruz. Ekoloji ve teknoloji söz konusu olduğunda bu projede yer almak istedik’ dedi.

Yarışmanın konusu, insanları ve kurumları ekoloji ve teknolojinin dengeli uyumuna dikkatlerini çekmek için karikatür yarışmasının konusunu ‘Ekoloji ve Teknoloji’ olarak belirlendi. Yarışma ulusal ölçekte düzenlendi ve amatör, profesyonel tüm karikatürcülere açık. Çizim tekniği serbest. Karikatürler bilgisayar çıktısı olarak gönderilecekse orijinal imzalı (ıslak imza) olması gerekiyor. Karikatür boyutları en az A4 ( 21 x 29.7 cm ) en fazla A3 ( 29.7 x 42 cm ) olmalı ve herhangi bir zemine yapıştırılmamalı. Gönderilecek karikatürler daha önce hiçbir ulusal ve uluslararası yarışmada ödül almamış olmalı. Seçici kurulun aynı ya da benzer saydığı veya başka bir karikatürcüye ait olduğunu bildiği karikatürler değerlendirilmeyecek. Her türlü olası tartışmalar, çalıntı ve benzer iddiaların sorumlusu katılımcı olacak. Yarışmacılar karikatürleriyle birlikte fotoğraflı özgeçmişlerini, adres, telefon ve e-posta bilgilerini de göndermeli. Yarışmacılar en fazla 3(üç) adet karikatür gönderebilecek. Her bir eserin arka yüzünde katılımcıların bilgileri yer alacak. 10-18 yaş arası genç katılımcılar için özendirme ödülleri verilecek. Karikatürlerin hasar görmemesi, kesinlikle katlanmaması, şartnameye uygun olarak; adrese kargo, iadeli taahhütlü posta veya elden ulaştırması gerekiyor. Katılımcılar eserlerini yalnızca belirlenmiş olduğu adrese gönderecek. Bu adrese gönderilmeyen eserler değerlendirmeye alınmayacak. Eserin gönderileceği zarfın üzerine ‘Denizli Belediyesi – İssimo Home Karikatür Yarışması’ yazısı ile sanatçının adı ve soyadı yazılarak zarf, eserle birlikte, belirtilen adrese 23 Kasım 2012 Cuma mesai bitimine kadar gönderilmese gerekiyor. Jürinin toplanma tarihi 24 Kasım 2012 Cuma. Yarışma sonuçları ise 26 Kasım 2012’de açıklanacak. Ödüller, 7 Aralık 2012 Cuma günü hak sahiplerine verilecek. Yarışma Jürisi’nin sergilenmeye değer bulduğu karikatürler, 7 – 14 Aralık 2012 Denizli Belediyesi Turan Bahadır Sanat Merkezi’nde sergilenecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, geçen sezonu, gündemi uzun süre meşgul eden yönetmelik değişimi tartışmalarıyla kapatmıştı. 3 Ekim’de açılacak yeni sezonun basın toplantısı dün gerçekleştirildi. “Yapılan tüm tartışmaların sonrasında, lütfen oyunlarımıza gelinerek, yapılan iş üzerinden eleştiriler yapılsın” diyen İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin’le konuştuk.

(Ezgi ATABİLEN)

Hilmi-Zafer-Şahin

-Provalar neden gecikti?

İki nedenden ötürü çok sayıda oyunun provasını başlatamadık. Öncelikle, ben bu göreve 20 Nisan 2012 tarihinde atandım. Ardından repertuvar kurulu, yani yeni adıyla edebi kurul ve yönetim kurulunu oluşturmak bir süre aldı. Bir de temmuzda tüm aya yayılan bir kurumsal tatil olunca, provası yapılan oyunların sayısı az kaldı tabii. Hem yapılanma hem sezon programını birlikte yürüttük. O yüzden bu oyunların provaları biraz gecikti ve şimdi art arda geliyor.

İşi iyi yapma tedirginliğim var

İşin kendisiyle ilgili asla çekincem olmadı. Ama işi iyi yapmakla ilgili tedirginliklerim kesinlikle oldu. Hala da var ve olmalı da bence. Çünkü insanı daha iyiye götürecek bir şey. Korkuysa olmalı ama korkmamalı insan ve kimse de kimseyi korkutmamalı. Çünkü korkutmak suçtur. Ne yazık ki Türkiye’de herkes korkudan ekmek yiyor. Ben bunun dışında yaşıyorum çünkü yaşamım boyunca korkunun her türlüsünü gördüm. Geçen sezon yapılan tüm tartışmaların sonrasında, oyunlarımıza gelinsin ve yapılan iş üzerinden eleştiriler yapılsın lütfen.

Sanatçı inisiyatifi var

-Sanatçı inisiyatifinin sıfıra indirgenmesine dair korku mu var?

Bilemiyorum, bunu oyunları öneren yönetmenlere sormalı. Konuşmak isteyen herkesle konuşuluyor çünkü. Şehir Tiyatrosu’nda inisiyatif demek, repertuvar demektir aslında. Ben herhangi bir oyun öneren yönetmene, olumsuz ya da çok abartılı olumlu bir yanıt vermemişimdir. Hiç böyle bir tartışma içinde olmadım.

Yeni metin, yeni yazar

Biz herkesin alkışlayacağı ve yanında duracağı metinlerden daha çok, bundan 10 yıl sonra Türk tiyatrosunun simgesi olabilecek yazar, yönetmen ve oyunculara yer vermeliyiz. O yüzen bu yılki temamız ‘Yeni metin yeni yazar’. Bu sene 50 civarında oyun sahnelenecek. Bunların 10’u da yeni yazarlara ait yepyeni metinler.

+16 ibaresi kalkacak

Oyunlara yaş sınırı koyma fikri nasıl doğdu bilmiyorum. Çünkü biz zaten tiyatroyu kamu için yapıyoruz ve kamu tiyatrosu olarak dikkat edeceğimiz şeyleri çok iyi biliriz. Çocuk oyunu demediğimiz bir oyuna izleyici zaten çocuğunu getirmez. Bence bu ibare izleyiciyi bilinçsiz gösteriyor, buna gerek yok.

Hangi oyunlar var

İSTANBUL Şehir Tiyatrosu’nn yeni sezonda sahnelemeyi planladığı birçok oyun yanında, ekim ayı itibarıyla sahnelenecek oyunlar arasında; Vişne Bahçesi (Anton Çehov), Dar Ayakkabıyla Yaşamak (Duşan Kovaçeviç), Oyun (Samuel Beckett), Büyünün Gözleri (Mehmet Murat İldan), Türkiye Kayası (Fehime Seven), Zengin Mutfağı (Vasıf Öngören), Radyonun İçindekiler (Cenk Gündoğdu), Hıdrellez (Fruze Engin), Definename (Sinan Bayraktar), Yuvaya Dönmek (Alessandra Paoletti), Kösem Sultan (Turan Oflazoğlu), Ali Baba ve Kırk Haramiler (Can Doğan), Damlaların Dansı (Sema Ergenekon – Gökhan Aktemur), Okul Gezisi: Kaşıkçı Elmasının Peşinde (Burcu Sevil Şahin), Edi’nin annesi Nerede (Pınar Yaygel-Raşel Meseri) ve Islık Sever Max (Volker Ludwig – Carsten Krüger) yer alıyor.

Kaynak : Ezgi ATABİLEN[-]

Amerikalı ünlü yazar Larry McMurtry, 450 bin kitaptan oluşan kütüphanesinin büyük bölümünü mezata çıkarınca,kitap kurtları, sarraflar ve hayranları Texas’taki Arcer City kasabasına akın etti.
McMurtry, kullanılmış ya da ender bulunan kitapları topladığı “Booked Up” adlı şirketinde yıllarca yüzbinlerce kitap birikti.

Bin 800 kişilik küçük kasabada bu kadar kitabı dört tane binaya sığdırabilen yazar, mirasçılarına büyük bir yük olacağı gerekçesiyle bunların 300 binini satmaya karar verdi.

76 yaşındaki yazar “Terms of Endearment”, “The Last Picture Show” ve “Brokeback Mountain” gibi dünyaca ünlüHollywood filmlerini kaleme almıştı.

Pulitzer Ödüllü yazarın satışa çıkardığı kitapların 850 dolardan 2 bin 750 dolara kadar başlangıç fiyatları var.

Bazı alıcılar kente kamyonlarla gelirken, birçok hayranı da onun imzalı kitaplarını alabilmek için iki gün sürecek mezata akın etti.

Kaynak :[-]

Bugün “Fotoğraf Eğitmenimiz”  “ Damla YEDİSAN ” ile fotoğraf ve Fotoğrafçılık Kurslarımıza ait özel bir site ( http://www.fotografcilikkurslarim.com )yapımı ve şekli hakkında telefon görüşmesi yaptık ve ardından siteyi biraz inceledim sonra diğer sanat sitelerine göz atmaya başladım ki fotoğraf sergisi olarak aşağıdaki haberi gördüm… Haberi okuduktan sonra google’da biraz araştırma yapınca sizlerle de paylaşmak istedim.  “Bilgi paylaştıkça büyür.” değil mi?

 

Tina Modotti

İtalya’daki yoksulluktan Hollywood’da başrole… Entelektüellerin gözdesi ‘çılgın’ partilerden Komünist Parti üyeliğine… Vatansızlıktan savaş meydanlarına… Herkesi etkileyen güzellikten ‘hafifmeşreplikle’ damgalanmaya… Tarihin önemli fotoğrafçılarından Tina Modotti’nin fotoğrafları, efsanesine yakıştıramadığımız bir sessizlikle Cihangir Sanat Galerisi’nde bekliyor.

İtalya’da yoksul bir ailede başlayan yaşamı, dünyanın dört bir yanında fena halde fırtınalı biçimde seyrederken, yolu Hollywood’da başrollere de düşmüş Avrupa’da ajanlığa da… Etkisinden kolay kaçınılmayan bir güzelliğe sahipmiş. Yaşamının bir kısmında entelektüel camianın katılmak için can attığı çılgın partilere ev sahipliği yaparken, bir kısmını militan bir komünist olarak geçirmiş, bir kısmında ‘hafifmeşrep’ ve ‘tehlikeli’ bir kadın sıfatıyla damgalanmış…

Dünyanın farklı yerlerinde bulunmasına, vatansız yaşamasına karşın en yaygın iki sıfatıyla belirtirsek; ‘Meksikalı’, ‘devrimci fotoğrafçı’ Tina Modotti’den (1896-1942) söz ediyoruz. Fotoğraf sanatında kalıcı bir iz bırakmış; eserleri önemli müzelerin koleksiyonuna girmiş Modotti’den…

Ölümünden uzunca süre sonra dünyada tekrar hatırlanması 1991’e denk geliyor. O yıl, Modotti’nin 1925’te çektiği ‘Güller’ adlı fotoğrafı açık artırmaya çıktığında, o zamana kadar bir fotoğraf için ödenen rekor fiyata; 165 bin dolara satılmıştı.

SESSİZ SEDASIZ BİR SERGİ  
Modotti’yi bugün hatırlamamızın vesilesiyse İstanbul’da açılan ‘Yeni Bir Bakış’ adlı sergi. ‘Renkli’ hayat hikâyesine sahip önemli bir sanatçının yolu Türkiye’ye düştüğünde çektiği büyük ilgiye; sanatseverliğimizin göstergesi olarak, mesela hikâyesinin sosyal medyada dilden dile dolaşmasına artık alışkınız. Konumuz bu durumu tartışmak değil ama ‘sanatseverlik’ ilgisini fazlasıyla hak eden Modotti’yi İstanbul’a getiren serginin, 19 Temmuz’da Cihangir Sanat Galerisi’nde sessiz sedasız açılması dikkat çekici…

Bu notun ardından iki öneri; sergiye giderken konuya az da olsa çalışmış olmak önemli. Yoksa bir zamanların Meksikasının yoksul yaşamından görüntüler aktaran, küçük siyah beyaz kareler size pek fazla şey ifade etmeyebilir.

Dilerseniz, ‘konuya çalışma’ meselesiyle bağını kurabileceğiniz ikinci önerimizse bir kitap. Margaret Hooks’un Agora Kitaplığı’ndan çıkan, ‘Devrimci Fotoğrafçı Modotti’ adlı kitabı, akıcı bir dille yazılmış, ‘renkli’ bir portreyi aktarıyor. Biz de bu yaşam öyküsünde hızlı bir tur atalım.

İtalya’da altı çocuklu yoksul bir ailenin, küçük yaşta okulu bırakıp fabrikada çalışmak zorunda kalacak ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi Modotti. Babası iş için ABD’ye gittiğinde, 12 yaşındayken bir ipek fabrikasında çalışmaya başlamıştı. 1913’te New York’taki babasının yanına gitmesiyle yeni bir dünya tanıdı; kaldığı ‘Küçük İtalya’ bölgesi aynı zamanda sanatçıların merkeziydi. Modotti böyle bir ortamda vaktinin önemli kısmını tiyatro ve opera izlemeye ayırıyordu. Tanıştığı ABD’li ressam Roubaix de I’Abrie Richey (Robo) sayesinde bir adım daha atıp ‘camiaya’ karışacaktı. 18 yaşına bastığında bazı yerel tiyatrolarda rol alarak yeteneğini gösterme fırsatı bulmuş, küçük çaplı bir üne kavuşmuştu bile.

HOLLYWOOD VE MEKSİKA
Hedefi Robo’yla birlikte Hollywood’a gitmekti. 22 yaşındayken bu hayalini gerçekleştirdi ve bir yıl sonra ‘Kaplanın Postu’ adlı filmde başrolü kaptı. Robo’yla Los Angeles’a gittiğinde evlenmişti. Modotti’nin, entelektüel çevredeki ününün yaygınlaşmasında oyunculuğunun yanı sıra önemli bir neden daha vardı; herkesin hemfikir olduğu güzelliği. Eşiyle birlikte düzenlediği entelektüel tartışma toplantılarında da, eğlenceli partilerde de herkesin odağındaki kişi aynıydı; Modotti.

Âşıklarının sayısı hiç de az değildi. O sıralarda Los Angeles’ın yolunu tutan diğer bir kişi, adı fotoğrafın efsaneleri arasında anılacak Edward Weston’dı.

Modotti, Robo’yla ilişkisindeki duygusal bağ gevşediği sırada Weston’la yakınlaştı. Robo Meksika’ya gitmişti. Modotti de peşinden gitmeyi aklından geçirmeye başlarken, 1922’de onun bir hastalık sonucu hayatını kaybettiğini öğrendi. Ertesi yıl, Hollywood’un kendisine göre olmadığını düşünen Modotti’yle Meksika’ya gitmek Weston’a nasip oldu.

O yıllarda Meksika entelektüeller için cazip bir yerdi. Siyasi devrim yaşanmıştı ve canlanan kültürel ortam dünyanın pek çok yerindeki sanatçıları çekiyordu. Modotti ve Weston, bir tür Rönesans’ın yaşandığı Juarez bölgesine taşındılar. Modotti, Weston’ın önerisiyle fotoğraf çekmeye başlamıştı. Bu alanda da yetenekliydi ve iyi bir fotoğrafçı olarak kabul görmesi için bir yıl yetecekti. Evdeki ‘çılgın partiler’ dönemi tekrar başlamıştı.

Daha çok ‘Frida’ filmiyle birlikte tanıdığımız, büyük ressam Diego Rivera da partilerin konukları arasındaydı. Rivera’yı, büyük aşk yaşadığı diğer ressam Frida Kahlo’yla partilerin ev sahibi Modotti tanıştıracaktı. Filmi izleyenler, bir sahnede Frida’yla etkileyici biçimde tango yapan kadını hatırlayacaktır; işte o ‘bizim’ Modotti’ydi.

Modotti’ye aşina olduğumuz başka bir şeyden söz etmek de mümkün; bizzat Weston’ın çektiği, epey yaygınlaşmış nü fotoğrafları… Öyle ki, “O nü fotoğrafları olmasaydı bugün Modotti’yle ilgilenir miydik?” sorusunu soran sanat tarihçileri vardır. Yanıtı, önceki satırlarda kitabından bahsettiğimiz Hooks veriyor; “Kesinlikle evet. Yoksa 1991’de Sotheby’s’deki açık artırmada, ‘Güller’ fotoğrafı 165 bin dolara satılabilir miydi?”

Tekrar Modotti’nin partilerine ve Weston’a dönelim. Daha doğrusu Modotti’nin bu ikisiyle arasındaki bağın kopmasına, yaşamının bir kez daha radikal biçimde değişmesine… Modotti’nin, evinde partiler düzenlemeyi bırakması, Weston’la arasındaki bağın kopması, politikaya gittikçe daha fazla ilgi duymasıyla aynı günlere denk geliyor. Ve fotoğraf makinesini yoksul Meksikalılara çevirmesiyle…

AJANLIĞA GİDEN YOL
Modotti 1927’de, 31 yaşındayken katıldığı Meksika Komünist Parti’sinde, partinin gazetesi için foto muhabirliği yapmak gibi aktif görevler üstlenmişti. Fakat kötü günler yaklaşıyordu. 1929’da, birlikte yaşadığı sevgilisi, parti üyesi Antonio Mella’nın öldürülmesinden sorumlu tutulduğunda yalnızca tutuklanmadı; komünistleri aşağılayan bir kampanyanın hedefine yerleştirildi ve ‘hafifmeşrep’, ‘tehlikeli’ bir kadın olarak damgalandı. 1930’da, bu kez Meksika başkanına yönelik bir suikasttan sorumlu tutulduğunda ülkeden sürüldü.

Berlin’e gitti. Canlı bir sanat ortamı ve fazlasıyla fotoğrafçı vardı. Avangart sanat ortamında kendisini geliştirecek maddi imkânlara sahip değildi. Bunalıma girdi, fotoğraf çekmeyi bıraktı, komünistler arasında nam sahibi bir arkadaşıyla Moskova’ya geçti. Komünist Parti içinde aktif roller üstlendi ve Sovyetler Birliği’nin, Avrupa’da çalışan gizli görevlileri arasında yer aldı.

Katıldığı İspanya İç Savaşı’nda komünistler yenildiğinde New York’a gitmek istiyordu ama ABD bu isteği kabul etmedi. Kendisini, kimliksiz geldiği, takma isimle yaşayacağı Meksika’da buldu. Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası saldırmazlık anlaşması imzalamıştı ve Modotti, Komünist Parti’ye olan güvenini kaybetmişti. Depresyon dönemi tekrar başlamıştı. 5 Ocak 1942’de, arkadaşlarıyla gittiği akşam yemeğinden dönerken kalp krizi geçirdi. Hemen her efsane kişilik gibi Modotti’nin ardından, ölümünün nedenleri hakkında söylentiler üretildi. Pablo Neruda da şiir yazdı.

SERGİ CİHANGİR OTOPARKINA GİZLENMİŞ GİBİ
Meksika Başkonsolosluğu’nun desteğiyle, Modotti’nin 26 fotoğrafının sergilendiği yer, Beyoğlu Belediyesi’ne ait Cihangir Sanat Galerisi. 15 Ağustos’a kadar ziyaret edebilirsiniz. Galeri, üstü çocuk parkı olarak düzenlenmiş, bir kısmı yeraltında kalan Cihangir’deki katlı otoparkın içindeki salonlardan birinde kurulmuş. Fakat eğer daha önce galeriye gitmediyseniz bulmanız kolay olmayabilir. Zira Modotti sergisiyle ilgili afişler, işaretler bir yana; galeriyi gösteren herhangi bir işaret de yok. Otoparkın giriş kapısından içeri girip galeriye ulaşmaya çalışırsanız işiniz zor; epey bir dolanıp bulamama ihtimaliniz var. Kısa yol, otoparkın üstündeki, ilk bakışta fark edilmeyen merdivenden aşağı inip galeriye girmek.

 Aşağıda galeride sanatçıya ait fotoğraflardan seçme fotoğrafları bulabilirsiniz.

Kaynak : [-]  Eyüp Tatlıpınar


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki (AKM) restorasyon çalışmaları için ruhsatın alındığını ve çalışmaların başladığını söyledi…

Günay, restorasyon çalışmalarına ilişkin AKM önünde düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada,AKM’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında yenilenmesi için geliştirdikleri projenin, yer teslimi safhasında ”girişte müzik ya da kitap satış ünitesi istemiyoruz”, ”altındaki terzihane ve boyahanenin yandaki belediye arsasına götürülmesini istemiyoruz”, ”çatısına İstanbul’un zenginlerinin yararlanacağı bir İstanbul lokantası yapılmasını istemiyoruz” gerekçeleriyle açılan dava sonucunda iptal edildiğini anlattı.

Mütevazi bir iyileştirme projesini 2010 sonuna yetiştirmek istediklerinde de kaynak bulmakta zorlandıklarını aktaran Günay, ”AKM’den daha güzel bir kültür merkezi olamaz mı İstanbul’da? Elbette olması gerekiyor. Türkiye, 30 milyondan fazla yabancı turist ağırlıyorsa, İzmir’in, Antalya’nın, Ankara’nın, İstanbul’un sadece doğasıyla ve tarihiyle değil, sanat etkinlikleri ve merkezleriyle de gündeme gelmesi gerekir ama burada bir kültür merkezi var. 50 yıldan beri bir tartışmanın konusu. Bu merkezi de bir an önce toparlayalım, belli akşamlar ya da her akşam ışığı Taksim’e yansısın. Bunu amaçladık” diye konuştu.

Kaynak için sponsor arayışına girdiklerini belirten Günay, şöyle devam etti: ”İstanbul’da bunu paylaştım bazı arkadaşlarımızla. Akıl veren çok ama para veren yok, ne yazık ki. İstanbul’da veya büyükşehirlerde bu konuları paylaştığınız zaman birçok insan ‘Çevrede rant alanı üretin, o rant alanından size gelir, gelir’ gibi parlak fikirler verebiliyorlar. Başka yerlerle ilgili bu tartışmalara şahit oldum, onun için söylüyorum.”

Bakan Günay, sonuçta Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın bu projeyle ilgili kendilerini 2012 ve 2013 yıllarında 30 milyon lira destekleyeceğini bildirdiğini aktararak, bunun da, ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 40’ını karşıladığını ifade etti.

Şubat ayında gerçekleştirilen anlaşmanın ardından ihalenin başlatıldığını söyleyen Günay, ”Yeni Yapı ve Taca firması ihaleyi 69 milyon lira bir değerle üstlendi” dedi.

Günay, Sabancı Topluluğu’nun verdiği destek karşılığında yalnızca büyük salona ”Sabancı Konser Salonu” ismi verileceğini, bina dışında herhangi bir ibare bulunmayacağını dile getirdi.

Restorasyonun tamamlanma süresinin 540 gün olarak planlandığını ancak 2013 yılı 29 Ekim’inin, Cumhuriyet’in kuruluşunun 90. yılı olduğunu anımsatan Ertuğrul Günay, ”90. yılda perdelerimizi açarsak İstanbul’a ve bu binaya karşı bu gecikmeden doğan sorumluluklarımızı belki o güzel günün hatırına bir miktar bağışlatabiliriz umudundayım” dedi. Günay, bu nedenle ihaleyi kazanan firmalardan proje süresinin kısaltılması, en azından salonun perdelerinin o tarihte açılmasının sağlanması ricasında bulundu

İstanbul’a iki, Ankara’ya bir yeni sanat mekanı

Bakan Günay, başka iki projeye de değindiği konuşmasında, İstanbul’da uzun süredir unutulmuş olan Maslak’taki kültür merkezi için de yeni bir proje üzerinde çalıştıklarını söyledi. Günay, 5 bin kişilik, her türlü sanat etkinliğinin yapılacağı bir büyük salon, bin 200 kişilik bir konser salonu ve 3 bin metrekare müzeden oluşan merkezin en geç 2014’te açılabileceğini kaydetti.

Ankara’da temeli 1990’lı yıllarda atılmış olan konser salonu için de çalışmaların sürdüğünü aktaran Günay, yüklenicilerin kendi hızlarına yetişmesi durumunda 2013 sonunda Ankara’yı da Avrupa çapında bir konser salonuna kavuşturabileceklerini belirtti.

”Teknik aksamı yenilerken estetik de katacağız”

Toplantının ardından soruları yanıtlayan Bakan Günay, ”Ruhsat alındı ve restorasyon çalışmaları bugün başlıyor. İçinde bin 200 kişilik bir konser salonu, 500 ve 200 kişilik iki ayrı salon var. Hepsi çağdaş teknolojiye uygun şekilde yenilecek” dedi.

Günay, binanın teknik aksamının yenileneceğini, dünyadaki diğer kültür merkezleriyle kıyaslandığında zarafetten yoksun olduğu yakınmalarına karşı binaya biraz daha estetik katmaya da çalışacaklarını anlattı.

Sabancı Topluluğu adına konuşan Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Hüsnü Paçacıoğlu ise restorasyondan sonra AKM’nin yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa’nın sayılı kültür merkezlerinden biri haline geleceğine inancını dile getirdi.

İlki İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından desteklenerek 65 bin izleyiciye ulaşan “İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali”nin ikincisi, 6 Kasım-6 Aralık 2012 tarihinde gerçekleşiyor. 

İl Milli Eğitim Müdürlüğü ortaklığıyla düzenlenen bienal, Beyoğlu’ndan Tuzla’ya, Kadıköy’den Sultanbeyli’ye 39 ilçenin özel ve kamu okullarında öğrenim gören öğrencilerle birlikte, sokakta çalışan, suça bulaşmış, cezaevinde bulunan, cezaevinde doğmak zorunda kalan çocuklar ve özürlüler gibi dezavantajlı grupları da kapsıyor.

2. İstanbul Çocuk ve Sanat Bienali; Plastik Sanatlar disiplinlerinin çağdaş sanat uygulama ve düzenlemeleriyle, panel, sanatçı sunumu, performans, video gösterimi, enstalasyon, atölye çalışmaları ve birçok farklı müzik grubunun yer alacağı sahne performanslarından oluşuyor. Bin 500 adet öğrenci, öğretmen etkinliğine ve yaklaşık 5 bin öğrencinin bireysel çalışmalarına ev sahipliği yapmayı amaçlayan projede çocuk ve gençlere kendilerini ifade etme fırsatı sunarken, aynı zamanda onlara sanat ve eğitim kariyerlerinde anlamlı bir basamak imkanı sunuyor.

Çocuklara ve gençlere yönelik güncel sanat etkinliklerini kapsayan İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali 6 Kasım-6 Aralık 2012 tarihlerinde; şehir hatları vapurları, Kadıköy’deki Karaköy iskelesi, Şirketi Hayriye Sanat Galerisi ve Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilecek.

Dünyada sayılı, Türkiye’de ise 2.’si yapılacak olan bienalin İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Protokol Salonu’nda yapılan basın tanıtım toplantısının açılış konuşmasını yapan Bienal Direktörü Gazi Selçuk, “6 Kasım-6 Aralık 2012 tarihlerinde gerçekleşecek olan İstanbul’un en büyük çocuk ve gençlik sanat organizasyonu olan II. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’nin hazırlık çalışmaları devam ediyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteğiyle Türkiye’de ilk kez düzenlediğimiz bienalin, 2. sini gerçekleştiriyor olmaktan ötürü çok mutluyuz. İlk kez düzenlediğimiz ve 65 bin izleyiciyle buluştuğumuz bienalde 5000 öğrenci çalışmalarıyla yer aldı. II. bienale ise, İstanbul’da yer alan 3 bin üzerinde ki kamu ve özel okulun öğrencileriyle birlikte, ilçelerin dezavantajlı bölgelerinde okuyan öğrencilerin de katılımını hedefliyoruz. Özellikle STK’larla yaptığımız işbirliği neticesinde cezaevinde doğan, risk altında bulunan ve engelliler gibi dezavantajlı gruplarında bu bienalde yer almasını sağlıyoruz. Kısa vadede çocukların ve gençlerin kendilerini ve sanatlarını ifade edecekleri önemli bir mecra yaratırken, uzun vadede Türkiye ekonomisinin lokomotifi olması planlanan Kültür Endüstrisinin önemli aktörlerinin yetiştirilmesine katkı sunuyoruz. Bienal, 1-18 yaş aralığında olan herkesin, öğretmen, veli veya sanatçı eşliğinde, video art, ses- görüntü enstalasyonları, heykel, seramik, atık çalışması, karışık teknik, resim, fotoğraf, dans, müzik, sahne performansı vb her türlü sanatsal üretimine açıktır. Ekim sonunda açıklanacak programla öğrenci, öğretmen, sanatçı, sanat takipçisi birçok kesimin dikkatlerini çekecek zenginliğe sahip içerik için hazırlık yapmaktayız. Bu sene mekanların seçiminde kamusal alanları tercih ettik. Türkiye Deniz İşletmeleri ile yaptığımız işbirliği neticesinde Bienal etkinlikleri, 10 şehir hatları vapuru ve Kadıköy’de yer alan Karaköy iskelesinde İstanbullularla buluşacak. Ayrıca Taksim meydanında kuracağımız diğer bir sahne ile Bienal çerçevesinde üretilen beden, müzik ve sahne performansları binlerce izleyiciye ulaşacak. Ayrıca 350 civarında atölye çalışması ve birbirinden farklı 41 panel ve söyleşi ile programı zenginleştirmekteyiz. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienalinin; birbirinden faklı tür ve içeriklere sahip 1500 civarında etkinliğe de ev sahipliği yaparak, 70 bin kişiye ulaşılması planlanmaktadır” şeklinde duygu ve düşüncelerini dile getirdi.

Küratörler adına söz alan Esra Çelikkanat; “II. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’nin küratörleri Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi Gülçin Aksoy, sanatçı ve eğitimciler, Leyla Sakpınar, Maria Sezer, Özcan Yurdalan ve benden oluşuyor. Küratörler olarak yaklaşık dört aydır düzenli yaptığımız toplantılarda 2. bienalin konsepti ve işleyişi gibi konularda çalışmaktayız. Bildiğiniz üzere yaratıcılığın geliştirilmesinde sanatın önemli bir yeri olduğu artık kanıtlanmıştır. Sanat, hayatı farklı bir biçimde anlamayı, sorgulamayı ve farkındalığı sağlar. Bu doğrultudan yola çıkarak ve ilk bienalden edinilen deneyimleri de göz önünde bulundurarak, çocuklarımızın keyifle ve yaratıcılıklarını ortaya koyabilecekleri bir konsept ortaya çıkarmaya çalıştık. Düş aslında her yaşta kurulur, belki de en yoğun olarak çocuk ve gençlik yıllarında. Düş, gerçeğin kaynağı ve başlangıcıdır. Gerçek olmayan ama çoğu zaman gerçekleşmesi istenen bir umuttur düş. Gerçek düşten, düş gerçekten beslenir. Çocuk düşleriyle keşfeder, hayatına yön verir ve kendi dünyasını kurmaya başlar. Yaratmanın temelinde her zaman düş vardır. Bizde gitgide mekanikleşen bir çağda çeşitli ve zengin yorumlara açık olan “Düş mü? Gerçek mi?” temasından yola çıkarak 2012 yılı için planlanan İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’nin konseptini “Düş Çocuk, Gerçek Çocuk” olarak belirledik” şeklinde konuştu.

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız ise yaptığı konuşmada; çocuklara yaratıcılıklarını sergileyebilecekleri bir sanat platformu kazandırdıkları için çok mutlu olduğunu dile getirdi. Sanat çalışmalarının temellerinin daha çocuk yaşlarda atılmasının ne kadar önemli olduğunun altını çizen Yıldız; ülkemizde bu tür etkinliklere daha fazla destek vermeliyiz. Bienal kapsamında hem çocuklarımız hem de geçlerimiz yaratıcılıklarını özgürce ortaya koyma şansını yakalayıp, performans ve ürettikleri eserleri pek çok izleyici ile buluşturacaklar” şeklinde konu ile ilgili düşüncelerini ifade etti.

Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’ndan serbest uyarladığı filmini anlattı.

Zeki Demirkubuz

Demirkubuz’un İstanbul Film Festivali’nden 5 ödülle dönen filmi şimdi sinemalarda. Demirkubuz, “Benim filmimde kötü, iyi, doğru, yanlış yok” diyor. “Gerçek dururken karşıtlardan beslenen bir dil bana çok aşağılık geliyor.”

Lermontov’un “Çağımızın Kahramanı” kitabını anlatırken söylediği sözleri hatırlatıyor Zeki Demirkubuz: “Tatlı yediğiniz yeter. Mideniz bozuldu. Biraz da acı yiyin.” Başrollerinde Engin Günaydın’ın yer aldığı ve İstanbul Film Festivali’nden beş ödülle dönen yeni filmi “Yeraltı”nda yönetmen, yine hiçbirimizin inkâr edemediği karanlık noktalarımıza iniyor.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabından esinlenen Demirkubuz filmin baş karakteri Muharrem’le benzeştiğini söylüyor. Film, insanın kötüden de pekâlâ beslendiğini, dibe vurmanın dayanılmaz bir zevke dönüştüğüne odaklanıyor: “İnsan zararına olan bir şeyi yapmaz diyorsak, onu mahveden bir şeyden de aldığı zevk ya da çıkar olabileceğini neden düşünmüyoruz?”

– Murathan Mungan’ın en iyi filmi size vermek için çok çabaladığı konuşuldu. Bu jüriden ödül bekliyor muydunuz?

Yıllar yılı sinemacılardan sıtkı sıyrılmış biri olarak İstanbul Film Festivali’ne, jüride Murathan Mungan’ı görünce katıldım. Özel bir ahbaplığımız yok. Tek kriterim bana garezi olmayan birilerinin olması jüride. İnsanlarda filmlerimden çok kişiliğimle bir etki uyandırıyorum. Özellikle sinema çevresinde (gülüyor). Türk toplumunda adalet duygusu yaratılmış değil. Türk insanı ihtirastan, gizlenmiş “ben” duygusundan hareketle kendini var ediyor. Bunun da en somut karşılığı biraz sanatçılarda, biraz da ‘Yeraltı’ndaki gibi mürekkep yalamışlarda.

– Filmde geçen “Mürekkep yalamışların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir” sözü filmin ana cümlelerinden biri mi sizin için de?

Bütün Cumhuriyet tarihi aydınlarının özetidir o cümle. Bir cümle daha var, bulduğumda ve yazdığımda yağlarımı eriten: “Aklın i..leştirdiği insan tipi.” Cinsiyetçilik olarak algılanmasın bu tabii. Bu bir dil. Ahlaktan, gururdan, şereften yoksun bir akıl insanı i..leştirir. Adam çok zekidir. Atom bombasını yapar, gider insanların kafasına atar.

– Muharrem için ne kötü, ne iyi diyebiliyoruz. Herkes gibi karmaşık, biraz da acılarından da beslenen bir tip.

Benim hiçbir filmimde kötü, iyi, doğru, yanlış yok. Gerçek dururken karşıtlardan beslenen bir dil bana çok aşağılık geliyor. Bu ülkedeki dünyayı anlama çabasının, muhakeme etme

Yeraltı - Zeki Demirkubuz Film Afişi

gücünün, aydın duygusunun en aşağılık yanı bu. Her şeyi karşıtlarla anlatmak. Yoksa Muharrem’e biri sapık der, biri kıskanç der. Zaten sistem bizim böyle düşünmemizi istiyor.

– Filmi izlerken ne zaman Muharrem gibi olacağım acaba diye düşünenler çok oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir mesaj aldım geçen gün. “Senin Allah’ın yok mu? Ben bundan sonra nasıl yaşayacağım. Kendimi kandırıyordum, hayat ne güzel gidiyordu” demiş (gülüyor).

– Diğer filmlerdeki karakterlerinizle çok karşılaştırılıyor Muharrem. Bu sizi rahatsız etmiyor mu?

Aksine çok hoşuma gidiyor. 18 senedir aynı şeyi sayıklayıp duran bir adamım. İnsanın muğlaklığı ve belirsizliği. İnsan akılcı bir varlıktır, yararına olmayan bir şeyi yapmaz diyorsak zararına gibi gözüken, onu mahveden bir şeyden de aldığı zevk ya da çıkar olabileceğini neden düşünmüyoruz? Dostoyevski’nin “Ye-raltından Notlar”ı yazmasına neden olan şey de bu. Ben insanları kendileriyle barıştırıyorum. Yoksa ben de insanların gözlerini doldurarak hikâye anlatmasını bilirim. Sen de sıkılmadın mı bu kadar mıymıntılıktan?

Yeraltı’nın Muharrem’i Engin Günaydın, İstanbul FilmFestivali’nde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülüne değer görüldü.

Kaynak: Cumhuriyet – AYŞEGÜL ÖZBEK

Geçtiğimiz yıl Avrupa’nın en büyük ikinci kukla festivali seçilen İzmir Kukla Günleri Festivali, bu yıl en iyi olmak için perdelerini açtı

RÖPORTAJ: MÜJGAN KULLE

Uluslararası arenada ses getiren kukla sanatçılarını, İzmirli kukla severlerle bir araya getiren ve bu yıl altıncısı düzenlenen İzmir Kukla Günleri, 3 gündür izleyicilerin yoğun ilgisiyle karşılaşıyor.
Sözü fazla uzatmadan festivalin yaratıcısı Selçuk Dinçer ile festivalin tüm detaylarını konuştuğumuz söyleşimize geçmek istiyorum.
* İzmirli sanatseverlerin sabırsızlıkla beklediği İzmir Kukla Günleri Festivali nihayet başladı. Eminim geçen seneye göre çok daha büyük bir ilgi söz konusu..
– Kesinlikle… Hatta geçen seneyle kıyaslarsak iki katına çıkan bir ilgiden söz etmek mümkün. Tartışmasız her gün artan bir ilgiyle karşı karşıya festivalimiz. Örneğin bu seneki birçok oyunumuzun biletleri çok erken bitti, bir kısmının da biletleri önemli oranda tükenmek üzere…
Öyle görünüyor ki festivali kaçırmak istemeyenlerin sayısında bir hayli artış var. Biletler erkenden sanatseverlerle buluştu…
Tabi bunun ötesinde sadece biletlerle değerlendirmemek lazım bu ilgiyi. Soranların, ilgilenenlerin, festival içinde bir şeyleri merak edenlerin, kısacası festivalle ilgili her detayı öğrenmek isteyenlerin sayılarında da ciddi bir artış söz konusu. Bu tabii ki çok sevindirici.
Çünkü bu durum İzmir’in tam anlamıyla festivalimize sahip çıktığı anlamına geliyor. Zaten bir festival ancak kent ona sahip çıkarsa, yaşar, büyür ve gelişir. İzmir, bu festivali benimsedi ve sonuna kadar sahip çıkacağının sinyallerini veriyor.

İLGİ KATLANARAK ARTIYOR
* Festivalin uluslararası tanınırlığı da artmış olmalı…

– Hem de çok… Uluslararası arenadaki festivalin tanınırlığı, bilinirliği, her yıl çok süratle artıyor. Hatta katlanarak artıyor demek daha doğru… Uluslararası alandan da çok ciddi geri dönüşler alıyoruz. Bu da İzmir’in adını markalaştırmak adına büyük bir artı.
* Geçen yıl bu zamanlar yaptığımız söyleşimizde festival için ‘henüz bebek’ yakıştırması yapmıştınız… Görünen o ki bebeğiniz hızla büyümüş, hatta ilkokula başlamış…
– Gerçekten de öyle oldu… O kadar hızla öğreniyor ve büyüyor ki, bu yıl ilkokula başladı diyebiliriz… (gülüyor) Çünkü özenle büyütüyoruz ve eğitiyoruz… Bakın festivallerde eğitim kısmı çok önemlidir. 6 yıllık genç bir festival olmamıza rağmen hızlı ama emin adımlarla ilerliyoruz. Her festivalde farklı şeyler öğreniyoruz, öğrenmeye de devam edeceğiz.
* İzmir Kukla Günleri, geçen yıl Avrupa’nın en büyük ikinci kukla festivali seçilmişti. Bu sene birinciliği alır mıyız?
– Evet, geçen sene Avrupa’daki en büyük ikinci kukla festivali seçildik. Belki bu yıl Avrupa’nın en büyük kukla festivali olacağız. Çünkü dünyanın en büyük kukla festivali Fransa’nın Sarnafil kasabasında düzenleniyor ve iki yılda bir yapılıyor. Geçtiğimiz yıl 50. yaşını kutladı. Bu sene festival kapsamında yer almıyor. Bundan dolayı da bu sene büyük ihtimal İzmir Kukla Günleri Festivali, Avrupa’nın belki de dünyanın en büyük kukla festivali olacak. Bu da ayrı bir heyecan bizim için…

ÖNEMLİ FARKLILIK
* Geçen seneye göre ne gibi farklılıklar var?

– Festivalimizin en büyük farkı workshop’lar bu sene… Sadece profesyonel sahne sanatçılarına yönelik workshop’lar bunlar. Geçen sene 1 olan atölye çalışmalarını 3’e çıkardık. Çünkü büyük oranda kalıcı yarar sağladığımızı gördük. Şöyle ki; İzmir’i kültür başkenti, marka kent yapmak adına, kentin içindeki sanatsal üretimlerin fazlalaşmasına ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Bu anlamda kentin içindeki kültürel, sanatsal üretim de ancak o üretimi yapacak insanları beslemekle mümkün. İşte bu anlamda çok ciddi ve kalıcı yararlar söz konusu. Festivale oyun oynamaya gelen aynı zamanda eğitimci niteliği taşıyan sanatçılardan da yararlanabiliriz diye düşündük ve dünyanın en önemli kukla sanatçılarına bu teklifte bulunduk. Örneğin sanatçılarından biri Neville Tranter…
Tranter’in Türkiye’ye ilk gelişi. 5-7 Mart’ta kukla oynatma teknikleri üzerine bir atölye çalışması olacak. Bir diğer sanatçımız Amerika’dan Larry Hunt& Adelka Polak… O da 6-8-9 Mart tarihlerinde mask atölyesi üzerine bir workshop düzenleyecek. Son workshop sanatçımız ise
Japon Noni Sawa… Sawa’nın 13-15 Mart’ta gölge oyunu konusunda bir workshop çalışması söz konusu. Hepsi master class niteliğinde atölye çalışmaları olacak. Festivalin büyük oranda artan ve en önemli farklılığı bu.
* İki önemli konferans ve sergi de var festival kapsamında… 
– Evet… Özellikle çok önemli iki konferansımız var. Biri 10 Mart’ta ‘Eğitimde Kuklanın Yeri’ adlı konferans, bir diğeri ise 14 Mart’ta ise ‘Çağdaş Kuklacılıkta Yeni Bir İtici Güç’… Özellikle ‘Eğitimde Kuklanın Yeri’ adlı konferansa yoğun katılım olacağını düşünüyorum. Çünkü eğitim alanına hitap ediyor. Amerika’dan Jennifer Hunt, kendi alanında uzman bir isim.. Önemli bir konferans olacak… Bu konferansı eğitimcilerin kaçırmaması gerekiyor. Sergilere gelince… Festival boyunca sürecek sergilerimizden biri Uğur Mumcu Kültür Merkezi’nde sergilenen Kukla Afişleri, diğeri ise Fransız Kültür Merkezi’nde meraklılarıyla buluşan Fotoğrafçı Gözüyle Kukla…
* Festivalin süresi 11 günden 25 güne çıkarıldı… Eminim kukla severler bu duruma çok sevinmiştir
– Gelen tepkiler o yönde gerçekten de… Geçen sene oyun sayımız 120’ydi, bu sene 132 oldu. Gösteri mekanı 25’ti, bu sene 35 oldu. Ama aşağı yukarı festivalin hacmi aynı. Festivali yayma gereği duyduk çünkü, böylece seyirciler daha fazla etkinliği izleyebilecekler. Bu da kukla severlerin bu sene dolu dolu bir festival geçirmesi anlamına geliyor. Sindire sindire, yetişme telaşı olmadan geçecek 25 gün… Biletler de geçen seneyle aynı… 15-20 TL… Bilet satışları AKM’deki gişelerden ve Biletix’ten sağlanıyor.

SAKIN KAÇIRMAYIN!
* Peki okurlarımıza özellikle de yetişkinlere ‘mutlaka kaçırmayın’ diye önerebileceğiniz oyunlar var mı?

– Olmaz mı… Toplamda 36 oyun, 132 gösteri sahnelenecek bu sene. Biri hariç hepsi ilk kez sahnelenecek oyunlar. Hepsi kaçırılmaması gereken oyunlar bana göre. Ama ‘mutlaka kaçırmayın’ diyebileceğimi birkaç oyun var elbette.
Örneğin Hollanda’dan Neville Tranter’ın ‘Punch&Judy Afganistan’da’ isimli politik güldürü (5-7 Mart), Fransa’dan La Compagnie Azhar’ın ‘Büyülü Toz’ (8-9 Mart), Japon sanatçı Nori Sawa’nın ‘Vişne Bahçesinin Gölgeleri’ (14-17 Mart), İspanya’dan El Retrete de Dorian Gray’in ‘Hava Boşluğu’ (15-16 Mart), yine İspanya’dan Angelico Musgo’dan ‘Ros’un Minyatür Yolcuyuğu’ (12-13-14-15-17 Mart), İtalya’dan Laura Kibel’in ‘Ayakların İzinde'(8-9-10-11-12 Mart)oyunu mutlaka izlenmeli. Arjantin’den Valeria Guglietti’nin ‘Ellerime Dokunma'(20-21-23-24 Mart) ve Bulgaristan’dan Varna Devlet Kukla Tiyatrosu’nun 16 kişilik dev ekibinin sahneleyeceği ‘Kukla Tiyatrosu Hakkında Bazı Sırlar’ (bugün-5 Mart) da kaçmaması gereken oyunlardan…

MİNİKLERE ÖZEL
* Ya çocuklar için…

– Değişik yaş gruplarına hitap eden oyunlar var bu yıl. Örneğin 2-5 yaş grubu çocuklar için Almanya’dan Angelika Müler’in sahneye taşıdığı ‘Aç Tırtıl'(5-6-7-8 Mart); 5-12 yaş çocuklar için ise Avusturya’dan Karin Schafer’in ‘Ejder Gemiler Geldiğinde’ (23-24 Mart); 13 yaş ve üzeri için ise Danimarka’dan Astrid Kjaer Jensen’in ‘Lilith Lilith’ (16-17 Mart)ve İspanya’dan Descamada Senorita’nın ‘Poşet Hanım’ (8-9-10-12 Mart) oyunu miniklerin severek izleyeceği oyunlardan sadece birkaçı.

Gönüllü desteğine ihtiyacımız var!
* Hep görünen kısımlardan bahsettik. Biraz da işin mutfağına girelim… Uluslararası başarı gösteren bu festival, kaç kişilik bir ekibin eseri…

– Küçücük bir ekibiz aslında biz. Sabit ve gönüllüler dahil toplam 12 kişiyiz. Festivalin ilerleyen zamanlarında bu sayının artmasını bekliyoruz. Aslında bu sayının normal şartlarda 20 ve üzeri olması gerekiyor. Sizin aracılığınızla İzmirlilere bir çağrıda bulunmak istiyorum. Bakın tüm dünya festivallerinde bu ölçekte belki de daha küçük festivallerde bile, düzenlendiği kente bağlı olarak çok sayıda gönüllü desteği söz konusu. Bu gönüllüler bir anlamda festivalin yükünü ortadan kaldırırlar. Aslında her biri birer gönüllü değil birer kültür elçisi, turizm elçisi konumunda… Maalesef İzmir’de gönüllü bulmakta çok zorlanıyoruz. Halbuki değişik yaş gruplarından gönüllülere çok ihtiyacımız var.
Sonuçta kentin sahip olduğu bir değerdir festivaller. Kentle bütünleşmek noktasında da bu kentin içinde yaşayan insanların desteklerine çok ihtiyaç oluyor. Eğer bu çağrımızdan sonra gönüllü olmak isteyenler olursa lütfen festival ofisimizden bizlerle bağlantıya geçsinler… Unutmasınlar ki bu hepimizin festivali…

Türkiye’de bir ilk
* Ülkemizde hala bir kukla eğitimi veren okul yok öyle değil mi?

– Bu anlamda güzel bir gelişme var aslında… Ama öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bakın Türkiye’de modern kukla sanatının gelişmediğini hepimiz biliyoruz. Ama şöyle bir saptama yapmakta yarar var. Türkiye’de modern kukla sanatı eğitimsizlik yüzünden gelişmiyor. Ama çok yakında Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü içersinde bir Kukla Bölümü’nün hayata geçirilmesi söz konusu. Hatta çok yakında eğitim hayatına başlayacak. Aslında Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nün kuruluş tüzüğünde bir kukla bölümü var. Bölüm açılmayacak, sadece bölüm hayata geçirilecek. Bu da işleyişi hızlandırıyor tabi. Ders programları çıkarılıyor şuan okulda. Kuklacı yetiştiren ilk, kukla okul olacak. Bu çok güzel bir gelişme… Eğer bu olursa İzmir’den Türkiye’ye kukla sanatını yayacağız…

Kaynak : http://www.yeniasir.com.tr


Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: “gelecek ilk yorumlardan çekiniyor” demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Sineması’nın en pahalı yapımı diye tanıtılan Fetih 1453’e basın gösteriminin yapılmaması ve eleştirmenlerin, Perşembe günü 14.53’te gerçekleştirilecek ilk seansta filmi izlemeye davet edilmesi SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyelerini zora soktu. 

Sinemamuzik.com’un haberine göre; hafta sonu ekleriyle, Cuma günü yayımlanan film eleştiri köşelerinin teknik olarak daha önce hazırlanması sonucu bu hafta Fetih 1453 gibi iddialı bir yapıtla ilgili görüşlerini yazamayacak olan kalemler, yönetmen Fatih Aksoy’un (Recep İvedik´i de basına önceden göstermedi) bu kararıyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürdü. Bir bölüm eleştirmen, Aksoy’un filmin ticari şansını riske sokmamak için böyle davrandığını iddia ederken, diğerleri de yönetmenin istediğini yapma özgürlüğünün bulunduğunu, ancak eleştiri müessesinin de işlemesi gerektiğini söylüyor.

Filmin basın tanıtımını üstlenen Filiz Öcal ise yönetmenin filmin uğrunu bozmamak için basın gösterimi düzenlemediğini, daha önce Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare’de yaptığı gibi SİYAD üyelerine bir tavrın söz konusu olmadığını belirtti.

Fetih 1453 Filminin Fragmanı

http://youtu.be/sZDVMMi9qio
İşte, SİYAD üyelerinin Faruk Aksoy’un kararıyla ilgili değerlendirmeleri: 

ALİ ULVİ UYANIK: ‘ Türkiye´nin en büyük bütçeli filmi olduğu iddiasındaki “Fetih 1453″ün öyküsündeki odak tarih 29 Mayıs 1453 . Bu tür, tarihin dönüm noktası olarak kabul edilen büyük olayları konu edinen filmlerde yıldönümleri esas alınır. Mesela ticari anlamda risk alınarak 29 Mayıs 2012´de vizyona çıkarılabilirdi. Ancak vizyon tarihi 16 Şubat 2012 ve 1453 yılı saat 14:53 yapılmış (yani 14:53´te tüm sinemalarda başlayacak). Bu ´zorlama pazarlama buluşu´ tamamıyla anlamsız. Keşke salı günü gösterime çıkarılsaydı… Çünkü birazcık tarih bilgisi olan bilir ki, İstanbul fethindeki nihai gün olan 29 Mayıs 1453, salıdır…Ve salı günü, kimi Ortodosklar tarafından ´uğursuz gün´ olarak kabul edilir. Bunun dışında, filmin basında çıkacak taze yorumlardan kaçırıldığını düşünmüyorum.

BURAK GÖRAL : ‘… Tabi ki bir eleştirmen olarak her filmin bir ön gösteriminin olmasını ve yazdığımız mecralarda o filmi “zamanında” yazmayı isterim. Ama bir yapımcının da filmini eleştirmenlere erkenden gösterip göstermemesi konusunda özgür olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan yapımcının bu kararını üslupsuzca veya saldırganlıkla uygulamayıp bundan bile promosyon çıkartmaya çalışıp çalışmadığı… “Fetih 1453″ün yapımcısı da doğrudan gişeye oynadığı filminin alabileceği herhangi bir negatif eleştiriyi daha ilk günden basında görmek istemeyebilir… Ya da bunu bir “totem” yapmış da olabilir. Ama sosyal medyanın çok hızlı ve etkili bir şekilde çalıştığı bir çağdayız. Sanırım yapımcıların artık bu ‘kişisel medya gücü’nün de farkına varıp stratejilerini yeniden düzenlemeleri gerekiyor…

CUMHUR CANBAZOĞLU: ‘ Yönetmenin yarattığı sanat eserini nasıl insanlara aktaracağı ya da tanıtacağı, pisasanın dayattığı bir takım kurallara ne kadar uyacağı tamamen kendi tekelinde. Ancak, Fetih 1453 gibi, aylardır her platformda tanıtımı yapılan, son derece iddialı sloganlarla pazarlaması gerçekleştirilen bir eserin, iş eleştirmenlerin izlemesine gelince ‘uğru kaçar’ diye saklanmasının profesyonel bir davranış olmadığı kanısındayım´.

CÜNEYT CEBENOYAN: Filmlerin basına gösterilmemesi kötü; işimizi yapmamızı engelliyorlar bu şekilde. Kamuoyunun bilgilenmesinin engellendİğini düşünüyorum açıkçası’.

ERKAN AKTUĞ: ‘ Elbette yapımcı basın gösterimi yapmak zorunda değildir, yapmama hakkı vardır ama bu durum uygar dünyada şık durmaz . İlk bakışta filmi sinema yazarlarından kaçırmak, kötü eleştirilerin önüne geçmek için basın gösterimi yapılmıyor izlenimi doğsa da ‘filmi köşe yazarlarına göstermek’ gibi başka özel gösterimler de yapılmadığı için bana daha çok bir pazarlama stratejisi gibi geliyor. Merak duygusunu iyice körükleyerek filmi ilk etapta milyonların izlemesi hedefleniyor bence. Ama istedikleri kadar basın gösterimi yapmasınlar, biz Radikal olarak filmi ilk seansta izeyip iyi ya da kötü bilmiyorum eleştirisini yayımlayacağız.’

MEHMET AÇAR: ‘Basın gösterisi ya da gala, yapımcıların tasarrufudur. Yaparlar ya da yapmazlar, bu onların bileceği bir iştir. Kimse karışamaz. Basın gösterisi sinema yazarlarının işlerini kolaylaştırır. Yazılarını erkenden yazar ve filmin gösterime girdiği güne rahatlıkla yetiştirirler. Filmlerini eleştirmenlerden uzak tutmak isteyenler basın gösterisi yapmamayı tercih edebilir. Ama “Fetih 1453” gözlerden uzak tutulabilecek bir film değil. Fetih 1453´ün basında yazan herkesin görüş bildireceği filmlerden biri olacağı kesin. Sonuç olarak, gala ve basın gösterisini kaldırıp direkt seyirciyle buluşmayı tercih etmesi, yapımcının en doğal hakkıdır. Bunun tek sonucu, bizim yazılar, yorumlar ve görüşler biraz gecikecek.’

MURAT ERŞAHİN: ‘ Eleştirmenlerin önemsenmediğini düşünüyorum. Aynı zamanda ‘yaratıcılık içermeyen’ bir seçim olarak değerlendirebiliriz’.

MURAT ÖZER : ‘”Bir filme basın gösterimi yapılmaması, bir eleştirmen olarak hiçbir zaman onaylayacağım bir durum değil. Ama işin bir de başka bir boyutu var ki, o da ´eser´ (ya da ürün) sahibinin onu istediği biçimde değerlendirme hakkı. Filmine güvenmiyor olabilir, filminin eleştirmenlerce sevilmeyeceğini düşünüyor olabilir ya da filmin ulaşmasını beklediği kitle için ´eleştirmen görüşü´nün gerekli olmadığını hissediyor olabilir. Anlayacağınız, birçok sebebi olabilir filmi eleştirmenlere göstermemesinin. Sonuçta, eleştirmenin görevi de o filmi izleyip yazmak olduğuna göre, bu ´engel´e rağmen görebilir filmi ve eleştirisini yapabilir, bir-iki gün gecikmeyle de olsa. İşin doğrusu, her filme basın gösterimi yapılması, eleştiri kurumunun yolunun açık tutulması tabii ki. Ama bazı filmlere basın gösterimi yapılmadı diye de karalar bağlamanın anlamı yok.”

NİL KURAL: “Bir filmin basın gösterimini yapıp yapmamak, tabii ki filmin ekibinin alacağı bir karar. Ancak daha önce de yaşadığımız benzer sorunlarda da olduğu gibi bu bizim meslek grubu olarak işimizi zamanında yapmamızı, film gösterime girdiği hafta yayınlanacak yazıların önünü kesiyor. Bunun da meslek görevleri açısından hoş bir tavır olmadığını belirtmekte yarar var.”

OKAN ARPAÇ: ‘Bu kadar reklamı yapılan, büyük paralar dökülen bir film, zaten eleştirmenler ne yazarsa yazsın gişeleri sallayacak. Ön gösterimi bu kadar ´mantıksız´ bir gün ve saatte yapmak, neyle açıklanabilir? Kopya mı yetişmiyor? Film eleştirmenlerine ihtiyacımız yok mu deniyor? Gelebilecek negatif eleştirilerden mi korkuluyor? Oldu olacak son gün de yapmasalardı o gösterimi… Elbette yönetmenin, yapımcının vs. takdiridir… Olumsuz herhangi bir şey belki filme uğursuzluk getirir diye düşünüyorlardır? Peki ya teknik bir aksilik olur da, film tam 14:53´te perdeye yansımazsa yine ´bir uğursuzluk olduğu´na mı inanacaklar? Bu arada umarız bir sonraki filmleri fütüristik bir bilimkurgu olmaz. Örneğin 2453´te geçen bir filmi, gece yarısı 24:53´te izlemekle; 1453 – 14:53 mantığı arasında herhangi bir fark yok çünkü…

OLKAN ÖZYURT : ‘ Eğer bir sinemacı filmine basın gösterimi yapmıyorsa, bunun çok net bir anlamı var: Filmi sinema yazarlarına ve basın mensuplarına önceden göstermek istemiyor, gelecek ilk yorumlardan çekiniyor demektir. Çünkü bu ilk yorumların kamuouyu nezninde bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Farklı nedenlerden dolayı geçmişte basın gösterimi yapmayan sinemacılar oldu. Ama nedenleri ne olursa olsun, basın gösteriminin sinema sektöründe olağan hale geldiğinden dolayı bu tavır ´hoş´ gelmiyor bana. Ki böyle durumlarda gereksiz yere çeşitli spekülasyonlar ortaya çıkıveriyor. 1453 sezonun merak edilen, iddialı filmlerinden biri. Bu merakın nedenlerinden biri aylardır yapılan PR çalışmaları. Şimdi sinema sektörü için PR çalışmasının önemini kavrayıp buna uygun şekilde yol alırken, sektörün bir diğer olağan uygulaması olan basın gösterimini yapmamak bir tutarsızlık örneğidir. Ama bu filmin garip bir kaderi var. Bir taraftan Hollywood ile ilgili haberlerini okuyorum diğer taraftan haciz haberleri…

SELİN GÜREL : ‘ Sinema yazarlarına gösterilmeyen filmler, genel olarak iki ihtimali akla getiriyor: Ya film, dağıtımcısı tarafından yeteri kadar önemsenmiyor ya da filmin vizyona girdiği gün çıkacak eleştirilerin izleyiciler üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından çekiniliyor. Fetih 1453 için ikincisi geçerli. Ancak işin içinde başka hesaplar da var. Faruk Aksoy belli ki haftalardır tanıtımını yaptırdığı filmine çok güveniyor. Filmin teknik açıdan büyük bir iddiası var ve asıl arzu edilen, izleyicinin filmi bu açıdan takdir etmesi. Ayrıca Osmanlı ruhunu gündelik hayatın bir parçası yapan popüler bir TV dizisi de Osmanlı sempatisinin altyapısını zaten kurmuş durumda. Dolayısıyla yaratılan bu illüzyonun bozulmaması için izleyicinin kafasında hiçbir önyargıya yer açmaması gerekiyor. Sinema yazarlarının bu noktada tehlike arz ettiği düşünülmüş olmalı. Ancak bu korkuyu alt etmenin yolu basın gösterimi yapmamak değil.

SERDAR AKBIYIK: ‘ Yapımcıların vizyona çıkacağı filmler için basın gösterimi yapmamasını kaçamak bir tavır olrak algılıyorum. Fetih 1453 özelinde ise bütün gösterimlerinin perşembe günü 14.53 te başlatmak gibi bir tercihi var. Film çok para harcanmış bir yapım bu anlamda eleştirmen seyreder yazısıyla filme zarar verir düşüncesinin fazla etkili olduğunu düşünmüyorum. Ama yine de basın gösteriminin yapılması daha etik olurdu filmin yapımcıları adına…’

ŞENAY AYDEMİR: ‘ Bir fimle basın gösterimi yapıp yapmamak yapımcının bileceği iş tabii ki. Bunu çeşitli gerekçelerle yapabilirler. Kimisi filmini ´eleştirmenlerin önüne atmak istemez´, kimisi de ´uğur yapar.´ Ama böyle bir hakka sahip olmak, bu eylemin ´şık´ olduğu anlamına da gelmez. Sonuçta eleştirmenler de bir tür ´kamu hizmeti´ yapıyorlar. Yani o haftanın filmleri hakkında okura bilgi vermekle yükümlüler. Onların bu görevlerini yapmalarına bir tür ´engel´ çıkarmak da doğru bir yöntem olmasa gerek. Asıl sorun, filmini medyadan kaçıran yapımcıya karşı, medyanın filmden kaçma şansının olmaması. Yani yapımcı filmini kaçırma hakkına sahipse, medyada da o filme sayfalarını ayırmama hakkına sahip olmalı. Ancak ´ilan-reklam´ dengesi ve bir türlü anlamadığım ve sanırım asla anlayamayacağım ´medyadaki rekabet ahlakı´ yüzünden bu hiç gerçekleşmeyecek. Başka gazetelerde olmayan haberi aramak yerine, her yerde olacak haberi çalıştığımız gazeteye koyabilmek için çırpınıp duracağız!’

 

 

 

Kaynak : http://www.sabah.com.tr

Şunun için etiket arşivi: Basın

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi