Şunun için etiket arşivi: Almanya

Bu yıl 20. yaşını kutlayan İstanbul Caz Festivali, 14 farklı mekânda 400’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçının katılımıyla gerçekleştirilecek 40’ı aşkın konserle, 2–18 Temmuz tarihleri arasında cazın yıldızlarını müzikseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.

iksv-20-caz-festivaliFestivalin programı Salon İKSV’de yapılan basın toplantısıyla tanıtıldı. Toplantıda, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’in açılış konuşmasının ardından Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Nafiz Karadere bir konuşma yaptı. Nafiz Karadere “İnançla, tutkuyla ve sabırla sürdürülen İstanbul Caz Festivali bu sene 20. yaşını kutluyor. Biz de Garanti Bankası olarak 16 yıldır İKSV ile birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Bundan sonra da ‘Garanti Caz Yeşili’ markamızla, caz kültürünün Türkiye’de gelişmesi ve yaygınlaşmasında büyük rol oynayan festivali gönülden desteklemeye devam edeceğiz” dedi.

Toplantıda daha sonra söz alan İstanbul Caz Festivali Direktörü Pelin Opcin, festivalin programında yer alan konserler ve 20. yıla özel projelerle ilgili bilgi verdi. Caz dünyasından da önemli isimlerin katıldığı toplantı, X Restaurant & Bar’daki davetle devam etti.

Davetin ardından, konuklar Salon İKSV’de Branford Marsalis ve Joey Calderazzo ikilisinin festivalin 20. yılı kapsamında verdiği konseri izlediler. Caz dünyasının en önemli saksafon virtüözleri arasında gösterilen Branford Marsalis ve 1990’ların başında tanışarak uzun yıllardır birlikte çalıştığı usta piyanist Joey Calderazzo, İstanbul Caz Festivali’nin yirminci yıl konseri için Salon İKSV’de ilk kez İstanbullu müzikseverlerle buluştu.

FESTİVAL PROGRAMI 

20. YIL AFİŞİNDE ORHAN PAMUK VE BÜLENT ERKMEN İMZASI
2013 yılında düzenlenecek İstanbul Festivalleri’nin afişlerinde farklı sanat dallarının önemli isimlerinin yapıtları, desenleri ve el yazıları, grafik sanatçısı ve İKSV Kurumsal Kimlik Danışmanı Bülent Erkmen tasarımlarıyla bir araya geliyor.

20. İstanbul Caz Festivali’nin afiş görseli bu yıl Orhan Pamuk tarafından oluşturuldu. Orhan Pamuk’un resim ve desenlerinde yer alan martı ve yazarın el yazısı, Bülent Erkmen’in tasarımıyla festival afişine dönüştürüldü. Basın toplantısında, Bülent Erkmen’in festival afişiyle ilgili hazırladığı özel video mesajı da salondaki katılımcılarla ekrandan paylaşıldı. Bülent Erkmen, yaptığı seçimle ilgili olarak “Orhan Pamuk yazarlığından önce resimle ilgilenmiş, yazarlığı sırasında da resimle ilgisini koparmamış bir yazar. Romanlarını yazdığı defterlerde aralara sızmış desenler, yaptığı resimlerin içine sızmış yazılar var. Resimlerinde ve desenlerinde İstanbul’la birlikte karga ve martılara ağırlık vermiş. Martı’yı, varlığıyla İstanbul’u simgelemesi, sesiyle de cazla kurduğum kişisel bağlantı nedeniyle seçtim. Seçtiğim resmin Martı ayrıntısını resmin bütününden kopardım. Böylece afişin beyaz boşluğu üstünde bütün hızıyla uçan Martı, çırptığı kanatları, attığı çığlıkları ve aralarına sızmış Orhan Pamuk’un uçuşan el yazısı ile İstanbul’u peşinden sürüklüyor” dedi.

20. YILA ÖZEL YAYINLAR
Festivali 20. yılına özel bir yayınla müzikseverlerle buluşuyor. Festivalin bu yılki programına dair bilgilerin bulunacağı dergide, Türkiye’den sanatçıların ve eleştirmenlerin yazıları ve görüşleri de yer alacak. Dergi, Haziran ayında müzikseverlere sunulacak.

İstanbul Caz Festivali ve EMI Türkiye işbirliğiyle hazırlanacak festival CD’si ise festivale gelecek yıldızların seçme çalışmalarını içerecek. Sanatçıların da görüşleri alınarak seçilecek eserlerden oluşacak CD, Haziran ayında müzik marketlerdeki yerini alacak.

Festivalin 20. yılında bir diğer önemli yayın da festivalin başından bu yana çeşitli konser fotoğrafları ve kayıtlarını da içeren özel bir fotoğraf albümü ve DVD projesi olacak. Sınırlı sayıda üretilecek bu özel set yıl sonunda  yayımlanacak.

FESTİVAL 14 FARKLI MEKÂNLA TÜM ŞEHRE YAYILIYOR
Programında sunduğu çeşitliliğin yanı sıra kullandığı konser mekânlarıyla da izleyiciler için yeni keşif olanakları sağlayan İstanbul Caz Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da konser mekânı olarak görmeye alışık olmadığımız, farklı mekanlara yayılarak müzikseverlere ilkler yaşatmaya devam edecek.

Bu yıl festivale ev sahipliği yapacak Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi, Haliç Kongre Merkezi, İstanbul Modern, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi ve Salon İKSV gibi festival mekânlarına Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı, Avusturya Başkonsolosluğu / Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi, Feriye Lokantası, İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Kampüsü Mustafa Kemal Amfisi, KüçükÇiftlik Park, Rahmi M. Koç Müzesi ve Yıldız Sarayı Hasbahçe gibi farklı mekânlar da eklenecek.

İSTANBUL CAZ FESTİVALİ “ULUSLARARASI CAZ GÜNÜ”NÜN YEREL ORTAĞI
UNESCO ile Thelonious Monk Caz Enstitüsü (Thelonious Monk Institute of Jazz) tarafından, geçen yıl tüm dünyada ilk defa düzenlenmeye başlayan 30 Nisan “Uluslararası Caz Günü” kutlamalarının bu yılki merkezi İstanbul olacak. 30 Nisan Salı günü gerçekleştirilecek “Uluslararası Caz Günü” kutlamaları, Türkiye Cumhuriyeti işbirliği ve İstanbul Caz Festivali’nin yerel ortaklığı ile İstanbul’da düzenlenecek. Etkinliğin sponsorları arasında, İstanbul Caz Festivali’nin sponsoru Garanti Bankası da yer alıyor.

“Uluslararası Caz Günü” kutlamaları kapsamında 30 Nisan Salı akşamı Aya İrini Müzesi’nde düzenlenecek gala konserinin yanı sıra gün boyu farklı mekanlarda konferanslar, yuvarlak masa söyleşileri, ustalık dersleri, caz vokal atölyeleri, film gösterimleri  ve çeşitli konserler de düzenlenecek. Konser, UNESCO, ABD Dışişleri Bakanlığı ve “Uluslararası Caz Günü”nün resmî internet sitelerinden canlı yayımlanacak. Bu unutulmayacak konser ayrıca dünyanın dört bir yanındaki televizyonlarda yayımlanmak üzere kaydedilecek.

YAŞAM BOYU BAŞARI ÖDÜLÜ DURUL GENCE VE HASAN KOCAMAZ’A TAKDİM EDİLİYOR

 
İstanbul Caz Festivali’nin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü, caz müzisyeni ve orkestra şefi Durul Gence ile Türkiye’nin ilk caz kulübünü açan müzisyeni, ağız armonikacısı Hasan Kocamaz’a takdim edilecek. Durul Gence ve Hasan Kocamaz, ödüllerini festivalin 1 Temmuz Pazartesi akşamı Avusturya Başkonsolosluğu /  Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi’nde gerçekleştirilecek açılış töreninde alacaklar.

Durul Gence, müzik hayatına 1954 yılında girdiği Deniz Harp Okulu’nda davul çalmaya başlayarak atıldı. 1970 yılında yaptığı Şeyh Şamil plağı ile ünlenen Gence, “İstanbul Express” ve “Asia Minor Mission” gibi topluluklarla çalıştı. Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Gönül Yazar, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa gibi sanatçılara eşlik eden Gence’nin yurt dışında birlikte çalıştığı müzisyenler arasında Herb Geller, Sonny Sharock, Bertice Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Herbie Mann gibi isimler yer alıyor. ODTÜ ve Hacettepe üniversitelerinde insan, müzik ve caz üzerine dersler veren Gence’nin, “DG-4” adında bir topluluğu bulunuyor.

1928 yılında İstanbul’da doğan Hasan Kocamaz, caz müziğiyle Galatasaray Lisesi’ndeki öğrenimi sırasında tanıştı. Ağız armonikası ile müziğe başlayan Kocamaz, 1959 yılında Paris’te yapılan ağız armonikası yarışmasında birincilik ödülü kazandı. Ayrıca, 1950’li yılların sonunda Cüneyt Sermet’in de desteğiyle trompet çalmaya başladı. Kocamaz, Yavuz Özışık, Tülay German, Erol Büyükburç, Necdet Karar gibi dönemin ünlü caz müzisyenleriyle çalıştı. Swing müziğinin Türkiye’de gelişimine büyük katkılarda bulunan armonika ustası Kocamaz, aynı zamanda İstanbul Bebek’te Türkiye’nin ilk caz kulübünü de açtı.

Program akışı için lütfen aşağıdaki yazılara tıklayınız.

AN EVENING WITH BRYAN FERRY

DEE DEE BRIDGEWATER and RAMSEY LEWIS

DAVID SANBORN BOB JAMES FEAT. STEVE GADD JAMES GENUS “QUARTETTE HUMAINE”

MELODY GARDOT

CHINA MOSES & RAPHAEL LEMONNIER / ANAT COHEN QUARTET

“USTALARLA BULUŞMALAR” LENA CHAMAMYAN FEAT. GÖKSEL BAKTAGİR ÖZER ARKUN, TULUĞ TIRPAN TRIO

TEATIME AT THE SAVOY DEUTSCHE PHILHARMONIE MERCK FEAT. KEREM GÖRSEV

CHANO DOMINGUEZ “FLAMENCO SKETCHES”

STEFANO BOLLANI & HAMILTON DE HOLANDA DUO

LÒPEZ – NUSSA FAMILY PROJECT

“CAZ İÇİN TUHAF BİR YER” KAIROS 4TET / BOJAN Z

ANTHONY STRONG

THE SANLIKOL HYBRID JAZZ ORCHESTRA FEAT. ERKAN OĞUR

TÜNEL ŞENLİĞİ

ALICIA KEYS

TÜRKİYE’DE CAZIN İLK SESİ SEVİNÇ TEVS ANISINA
ŞEHRAZAT, FATİH ERKOÇ, SİBEL KÖSE, AYŞE GENCER, ELİF ÇAĞLAR VE ISTANBUL SUPERBAND

JOHN LEGEND

E.S.T. SYMPHONY JACKY TERRASSON MICHAEL WOLLNY MARIUS NESET DAN BERGLUND MAGNUS ÖSTRÖM FILARMONIA İSTANBUL

“EUROPEAN JAZZ CLUB” Salon

URAZ KIVANER QUINTET FEAT. MARCO TAMBURINI
EVRİM DEMİREL ENSEMBLE FEAT. DAVID KWEKSILBER
OZAN MUSLUOĞLU TRIO FEAT. IVO NEAME
ŞENAY LAMBAOĞLU FEAT. MÉDÉRIC COLLIGNON
LLOYD CHISHOLM SEXTET FEAT. LUIGI GRASSO AND NICOLAS DARY
ECE GÖKSU ‘MASAL’ FEAT. GREGOIRE MARET

 

 

Editör : Genelde makale yerine haber yayınlamaya çalışıyoruz. Fakat arada bir dikkat çekici makale bulunca yayınlamak hoş oluyor. Fakat yayınlamaya değer yazı bulmakta bazen zorlanabiliyoruz. İrdelediği konu anlamında oldukça iyi bir makale. Hani son yıllarda moda olan sözcük ile  söylemek gerekirse “Okunası” bir yazı.  (Yazı olduğu gibi http://evrensel.net ‘de KADRAJ adlı köşesinde yazan Sayın Özcan YAMAN’a aittir)

Özcan YAMAN

Özcan YAMAN

Son yıllarda çokca duyduğumuz, katıldığımız  sanat festivalleri, sanat günleri, bienaller, contemproray’ler ve bazıları daha spesifik halde gerçekleştirilen fotoğraf, sinema, kısa film vd. Adlarla düzenlenen etkinlikler ne  işe yararlar? İlk bakışta büyük, çok büyük sanat etkinlikleri. Paraların su gibi aktığı, boy boy reklamların yapıldığı yerli ve yabancı bir sürü sanatçının katıldığı organizasyonlar. Bu konu değişik yönleriyle ele alınabilir. Benim üzerinde durmak istediğim, organizasyon ve izleyici ilişkisi.

Şimdi bazı arkadaşlar onca sorun varken bula bula sanat faaliyetlerini mi buldun diyecekler. Doğrudur, güncel bir yığın sorun yaşanırken bir grup insanın / iktidarın sanat manat derdi o kadar önemli mi? Evet önemli…

“Noviembre” isimli İspanyol filminin son sahnesi  şöyledir. “Sanat, geleceği içinde barındıran bir silahtır.”  Ve sanat-manat…
Hem izleyen olarak hem katılımcı olarak bazılarının içinde yer aldığım bu etkinlikler de şunu gördüm; –
A) Devlet ve kurumları (resmi), büyük sermaye şirketi ya da her ikisinin organize ettiği bol sponsorlu etkinlikler hem reklam (Yalnızca paralı değil, ana haberlere bile konu olabilen haber niteliğiyle de medyada yer alan / gizli reklam diyelim) hem katılımcı sanatçı bolluğu, hem izleyici sanatçı bolluğu  hem de sanatseverler (izleyici) gibi  yani reklam diliyle ‘hedef kitle’yi vuran organizasyonlar olabiliyor.
B) Dernek, vakıf, oda, parti gibi kurumların kendi tabanlarına hitap eden küçük çaplı etkinlikler de yapılıyor. Bunlar daha çok bağış toplamaya yarayan kültür ve sanat faaliyetleri olarak düzenlenen konserler şeklinde gerçekleşiyor.
C) Sanat kurumlarının başında olup, yaptıkları etkinlikler vardır. Bursa Fotofest, Tekirdağ fotoğraf Günleri gibi. Film günleri vd. Bunlarda sponsorluk ilişkilerine göre izleyicilerle buluşabiliyor ya da buluşamıyorlar. Bazıları gelenekselleşebiliyor ya da kaybolup gidiyor.
D) Bir de yerel yönetimlerle iş birliği yapılarak destekle ( sponsorluk değil!) uluslararası veya ulusal sanat etkinlikleri var. Amaç Sanatın aracılığı ile yaşamın sorgulanması… Bazen izleyicisi ile buluşan bazen de buluşamayan.
E) Sanattan elde edilen birikimle “ücretsiz” yapılan, büyük kitlelerle buluşulan, sanatçıların kolektif destek verdikleri Grup Yorum’un gelenekselleştirdiği halk konserleri var.
Bu şekilde daha bir çok kategorilere ayırabiliriz…
Peki neden sanat bu kadar çok sevilir? Başta büyük sermaye olmak üzere devletin kurumları destek olur? Çünkü sanat İDEOLOJİKTİR. Çünkü sanat SİYASİDİR. Çünkü sanat GÖRÜNÜRLÜK sağlar…

Onun içindir ki her sanatsal etkinlik sınıfsal bir içerik taşır. İktidarlar sanatı çok sever. (bkz. Hitler ve Almanya tarihi) İktidara gelmek isteyenler sanatı kullanır. (bkz. Mediciler/Floransa) Sermaye sanatı çok sever (bkz. Sosyal sorumluluk projeleri vs.) Hükümetler icraatlarını sanatı kullanarak görünürlüklerini arttırırlar. (bkz. AKP’nin projeleri) neyse uzatmayayım.

Sanat dendiğinde yukarıda saydığımız sorunlu alanlarla ilişki içinde olanlar var. Siyasi ve ideolojik yanı bir kenara bırakıp (bıyık-sakal hikayesi gibi) sanatsal etkinlik(!)  yaptıklarını iddia edenler, hem de Meseleyi sınıfsal boyuttan, ekonomik ihtiyaçlar boyutuna çekip haklılık peşinde koşan kişi ve kurumlar. İçeriği muhalif, biçimi iktidardan yana) neyse…
Birde son katıldığım “Uluslararası Çukurova sanat günleri” gibi iyi niyetli, bir kaç kişinin omuzunda halka ulaşma ve sanatın diliyle derdini anlatma gayretinde olan girişimler. Suriye gerginliğinden konukları gelemeyen, ekonomik sıkıntılarını imece yöntemiyle çözmeye çalışan, biçimsel olarak mütevazı içerik olarak dolu dolu olan, ancak 10 yıllık birikimle yüzlerce sanatçının katıldığı ( bir çoğu isim yapmış) gelenekselleşmiş ama kitleselleşememiş sanat günleri var Adana’nın. Bu konu tartışılmaya değer. Kimi halk gelmiyor diyebilir. Kimi iktidarın borazanını çalmadığı için halka ulaşılamıyor diyebilir. Kimi şu düşüncenin adamları kimi bu  düşüncenin adamları diyerek destek vermediklerini söyleyebilir ama tartışılmalı. Daha önceleri yazmıştım. Adana merkezde yapılan bir sanat etkinliğine (Ki 10 yıldır yapılıyor ve katılım fena olmuyormuş) katılacak, sendikalar başta olmak üzere parti-ler, sanat dernekleri, işçi, köylü, şehirli, genç, yaşlı, öğrenci  kimse yaşamıyor muydu?

Evet sanat önemli. Haftaya devam edelim, tartışalım.  Özellikle 1 Mayıs öncesi…

Not: Konuyla ilgili düşüncelerinizi (isterseniz görselle birlikte) gönderirseniz bu köşede paylaşırız. (Yazarın ilgili yayındaki köşesi olup e-mail :[email protected] yazılabilir)

 

 

Kaynak :[-]

“Normallik ve Delilik Arasındaki Sanatçılar: Bosh’dan Dali’ye Ham Sanat’tan Basquiat’ya” adı altında Ravenna Sanat Müzesi’nde açılan sergi, yaratıcılığın sınırlarında gezinen “borderline” diye tanımlanan sanatçıların dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor ziyaretçiyi.

Ferrara’daki müzede topluca sunulan 200 yapıt, uçurumların kıyısında süregelen sonu olmayan bir yolculuğa eşlik ediyor. Geceyle gündüzün, gerçekle düşün birbirine karıştığı bu yolculukta, deliliğin sınırlarındaki sanatçılar, ziyaretçiyi kaosa sürüklüyor. Bu serginin küratörlüğünü üstlenen Ravenna Sanat Müzesi’nin (Mar) müdürü Claudio Spadoni, serginin katoloğunu yayımlayan Gabriele Mazotta ve psikiyatr Giorgio Bedoni’nin amacı da borderline sanatçıların fırçasından çıkan yapıtlar aracılığıyla her türden sınırı aşmak.

Çocuksu yaratıcılık
Fransızcada “Art Brut” diye tanımlanan, “Ham Sanat”ın temsilcisi sayılan sanatçıların yapıtlarıyla düzenlenen serginin ana teması, Paul Klee ve Jean Dubuffet’nin ”ilkel bir içgüdü” diye yorumladıkları esinlenme konusuna odaklanıyor. Tek başlarına, sessiz bir ortamda, psikiyatrik sorunları nedeniyle yaşamın kıyısına itilen yaratıcıların yapıtlarıyla karşı karşıya geliyor bu sergide ziyaretçi. “Art Brut” bu sıra dışı yaşamlarda, İsviçre’deki psikiyatri kliniklerinde yıllar süren bir yaşam süren Dubuffet’nin vurguladığı gibi primitif ve çocuksu bir nitelik ve yaratıcılık barındırıyor.

Sıra dışı bir dünyanın kapılarını aralayan Ferrara’daki sergide sanat dünyasında Pontormo diye anılan melankolik Jacopo Carrucci’nin uyguladığı diyet ve sürekli şikayet ettiği bağırsak rahatsızlığıyla ilgili yakınmalarını not düştüğü hüzünlü günlüğe de yer veriliyor. Carrucci bu günlüğü, 1554’de Floransa’daki San Lorenzo kilisesindeki bir iskeleden düşmesinin hemen ardından tutmaya başlıyor.

Müzikle terapi
Art Brut akımının bir başka önemli temsilcisi Hugo van der Goes da melankolik ve acaip davranışlarıyla dikkat çeken bir sanatçıydı. Sanat kariyerinin zirvesindeyken Brüksel’deki Roode Kloster manastırına kapanmaya karar verdi. Gerçek dışı şeyler gördüğünü söylüyor ver bağrıyordu. Yunanlı hekimlerin yolundan giden dönemin doktorları, Goes’u müzikle tedavi ediyordu.

talyan Annibale Carracci ile Carlo Dolci de melankolik karakterleriyle tanınan iki sanatçıydı. Her iki sanatçının özyaşam öykülerini kaleme alan biyografi yazarları, Carracci’nin yaşadığı aşklarla ilgili derin bir depresyona sürüklendiğini, Dolci’nin ise konuşmayı kestiğini, iletişim kurmaktan kaçındığını aktarıyor.

Viyana’da sanat tarihi mezunu olan, ardından Londra’da müzik ve tıp eğitimi alan 1886 doğumlu Hans Prinzhorn, psikanalist olmuştu. Ayrıca Heidelberg üniversitesinde ünlü bir psikiyatrın asistanlığını yapıyordu.

Prinzhorm’un “Akıl Hastalarında Plastik Faaliyet” başlıklı ilk kitabı 1922’de yayımlandı. Prinzhorm Almanya’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş bir coğrafyada çeşitli kliniklere yatırılan akıl hastalarının farklı niteliklerdeki yapıtlarını inceliyordu.

Psikopatolojik sanat
1923 tarihli Venedik Bienali ile 1900 Paris Uluslararası Sergisi’nde, Afrikalı sanatçıların işleri olan heykellerden bir retrospektif düzenlemişti. Avrupa dışı kültürlerden gelen sanatçıların yapıtları ilk kez sunuluyordu. Aynı yıllarda primitifler ve çocukların yaptıkları resimleri çağrıştıran “ Art Brut/Ham Sanat” da modaydı.

Blaue Reiter’in Münih’de açılan bir sergisi üzerine “Die Alpen” dergisinde bir yazı yazan Paul Klee, “Çocuklar özgür bırakıldıkları sürece çok sayıda birçok ayrıntı aktaran resim yapıyor” diye not düşmüştü. Klee’nin meslektaşı Gabriele Münter, o yıllarda çocuk resimlerinin koleksiyonunu yapıyordu.

Birinci dünya savaşı sırasında İsviçre’deki kahvelerde bir araya gelen militarizm karşıtı ve anarşist Dada akımının temsilcileri, primitifler ve çocukların resimlerini çağrıştıran Art Brut akımını taklit etmişti. Öte yandan psikanalist Prinzhorm’un koleksiyonu gitgide büyüyerek 5 bin yapıta ulaşmıştı. “Psikopatolojik sanat” diye anılan kavram da bu dönemde ortaya çıkmıştı.

Jean Dubuffet 1945’de “Ham Sanat”ı, toplumdan dışlanmış ya da kendini bilinçli şekilde toplum dışına atmiş kişilerin sanatı olarak tanımlamıştı. “Art Brut”, hem ham hem de şampanya gibi “köpüklü” biir akımdı. Kendisi aynı zamanda şarap tüccarı olan Dubuffet, “Art Brut” sanatçılarını bir çatı altında bir araya getiren bir şirket de kurmuştu.

Ravenna Sanat Müzesi’nde “Borderline, Normallik ve Delilik Arasındaki sanatçılar: Bosch’dan Dali’ye, Ham Sanat”tan Basquiat”ya başlıklı sergi, 16 hazirana kadar sanat dünyasının “çılgınları”nın portreleri ile sıra dışı işlerini bir araya getiriyor.

“Art Brut” akımının takipçileri portreye çok önem veriyordu. Bu obsesif seçimin ilk örneği Van Gogh’da izleniyor. Francis Bacon, “Sevilmek için sanatçı oldum” diyordu. Gerçeküstü resmin ünlü ismi Salvador Dali’yle noktalayalım, “Bir deliyle aramda tek bir fark var; ben deli değilim!”

Kaynak : Aslı Kayabal [-]

Dünyanın en büyük 2. kukla festivali olan 7. İzmir Uluslararası Kukla Günleri, düzenlenen kortej yürüyüşü ile başladı.

Cumhuriyet Meydanı’nda başlayıp Gündoğdu Meydanı’nda son bulan yürüyüşte Zeytin Kostüm Evi’nin hazırladığı devasa kuklalar ilgi çekti.

Festival bu sene 07 Mart – 06 Nisan tarihleri arasında Kültür ve Turizm bakanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ana sponsorluğunda İzmir’de gerçekleşecek. İzmir İlinin 28 kapalı ve birçok açık gösteri mekânında 23 ülkeden 41 kukla tiyatrogrubunun 45 farklı gösteri sunması ile gerçekleşecek olan festivalde ayrıca, konferanslar, workshoplar sergiler ve çeşitli yarışmalar da düzenlenecek.

Festivale bu sene katılan ülkeler; Almanya, Amerika, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Bulgaristan, Bosna – Hersek, Çek Cumhuriyeti, Fransa, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsrail, İsviçre, İtalya, Japonya, Peru, Sırbistan, Slovenya, Türkiye, Yunanistan ve Yeni Zelanda.

Ülkemiz adına katılımcılar ise; Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, İstanbul & SakaryaKaragöz Evi, İzmir Kukla Tiyatrosu, Kadro Pa, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Tiyatroları, Oyak – Renault ve Zeytin Kostüm Evi…

Guardian gazetesi, 2013 yılında Avrupa’nın “en iyi sanat etkinlikleri”nin gerçekleşeceği kentler arasında yer verdiği İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne vurgu yaptı.

 Bu yıl Avrupa’da en iyi sanat etkinliklerini gerçekleştirecek kentler arasında İstanbul da sayıldı. İngiliz Guardian gazetesi “Avrupa’nın 2013 yılında en iyi sanat etkinlikleri rehberi” başlığıyla verdiği geniş haberinde İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne yer verdi.

Guardian gazetesi “Avrupa’da bu yılın en iyi sanat etkinlikleri rehberimiz ile şaşırtıcı bir kültürel kentsel tatilini planlayın, operadan elektronik müziğe, artı şiir, tiyatro ve sinemaya” diye yazdı.
Haberde yılın “en iyi sanat etkinliklerine” evsahipliği yapacak Avrupa kentleri arasında İstanbul dışında şu kentler sıralandı:
“Paris (Fransa), Barcelona (İspanya), Kosice (Slovakya), Berlin (Almanya), Venedik (İtalya), St. Petersburg (Rusya), Atina (Yunanistan), Gothenburg (İsveç), Krakov (Polonya), Lizbon (Portekiz), Basel (İsviçre), Prag (Çek Cumhuriyeti), Kopenhag (Danimarka), Budapeşte (Macaristan), Oslo (Norveç) ve Brüksel (Belçika).

-İSTANBUL’DA ETKİNLİKLER-

Guardian gazetesi, 30 Mart ile 14 Nisan tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Film Festivali için “Son yıllarda en ilginç Avrupalı filmlerinden bazıları Türk yönetmenlerden geldi” dedi. Bu çerçevede Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu ve Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” yapıtlarına dikkat çeken gazete 1982 yılından beri devam eden festivalin, hem büyük isimlerin piyasaya çıkan yeni yapıtlarını hem de yükselen yeni yönetmenlerin eserlerini görmek için “büyük şans” sağladığını vurguladı.
Guardian, İstanbul’un 14 Eylül ile 10 Kasım tarihleri arasında evsahipliği yapacağı İstanbul Bienali’ni okuyucularına anlatırken “Bu etkinlik, Venedik, Sao Paulo ve Sydney’de yapılanlarla birlikte dünyanın en prestijli çağdaş sanat vitrinlerinden biri” sözlerini kullandı. Haberde Bienalin Küratörü Fulya Erdemci’nin 2013 yılı temasının, “siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikri olacağını açıkladığına vurgu yapıldı.

Kaynak : [-]http://www.haberx.com

Bugünlerde müthiş bir Rus piyanisti ortalığı kasıp kavuruyor, fırtına gibi esiyor. Günümüzün en iyi Rus piyanistleri arasında kabul edilen Alexei Volodin, 15 Şubat 2013 Cuma 20:00’de Sakıp Sabancı Müzesi’ ‘the Seed’de sevenleriyle buluşacak.

Rusya’nın en ünlü piyanistlerinden Alexei Volodin, Sakıp Sabancı Müzesi’de sevenleriyle buluşacak.

Hayranlarıyla görkemli bir buluşma planlayan Volodin, konserindeBeethoven, Rachmaninov ve Prokofiev’den seçmeleri seslendirecek

Albümleri, Almanya’da Live Classics, Avusturya’da ABC Classics ve Hollanda’da Challenge Records tarafından yayınlanan Alexei Volodin son albümünden sonra Challenge Classics sanatçısı oldu.

Tarihi belgeler, kıyamet senaryolarının neredeyse insanlık tarihi kadar eski olduğunu, insanoğlunun Dünya’nın yok olmasından her zaman büyük bir dehşet duyduğunu gösteriyor.
Bilinen ilk kıyamet senaryosu, M.Ö. 2800 yılına ait bir Asur tabletinde yer alıyor. Kil tablet, gerçekleşmemiş kıyamet senaryosunu şöyle anlatıyor:“Dünyamız, son günlerde yozlaştı. Dünyanın hızla sonuna yaklaştığını gösteren işaretler var. Rüşvet ve yolsuzluk, aldı yürüdü. Çocuklar, artık ana babalarına itaat etmiyor. Tüm bunlar, Dünya’nın sonunun geldiğini gösteriyor.”

Ancak tablette yazanların aksine sonu gelen Dünya değil, Asur İmparatorluğu oldu. Yakın Doğu’da büyük bir imparatorluk kuran Asurlular, M.S. 612’de Babil ordusu tarafından tarihin karanlık sayfalarına gömüldü.
M.S. 1000

Dünya tarihinin en büyük çaplı kıyamet histerilerinden biri M.S. 1000 yılında yaşandı. Papa II. Sylvester, İsa Peygamber’in doğumunun 1000. yıl dönümünde dünyanın yok olacağını söyledi. Cennete gitmek isteyen Hristiyanlar, mallarını yoksullara dağıttı, günahlarının bağışlanması için kiliselere koştu. 1 Ocak 1000’de beklenen kıyamet kopmayınca Hristiyanlar, bu kez de İsa’nın öldüğü günün yıl dönümünü beklemeye başladı. Ama beklenen olmadı, kıyamet 1033’te de kopmadı.

Kıyameti kendi çıkarları için kullananlar da oldu. Papa III. Innocent, 1213’te Kudüs ve kutsal topraklara 5. Haçlı seferlerini düzenleyebilmek için kıyamet korkusundan yararlandı. Kıyametin İslam’ın yükselişinden 666 yıl sonrasına denk düşen 1284 yılında kopacağı kehanetinde bulunan Papa’ya inanan Hristiyanlar, kutsal toprakları alıp dünyayı kurtarmaya çalışken kendi canlarından oldu. 1284’te kıyamet kopmadı, ama 7 yıl sonra son Haçlı krallığı düştü ve Memluk Sultanı Halil Akka kentini aldı. Dünya ise dönmeye devam etti.
Kıyamet fikri sanatçıları da etkiledi. Sanatın altın çağı olarak bilinen Rönesans, kıyamet kehanetlerinin yeniden tırmanışa geçmesine de sahne oldu. Bu kehanetler, Bizans İmparatorluğu’nun kalbi İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi gibi bazı “felaketlerin” takvimleri değiştirdiği fikrine dayanıyordu.

Dominikli keşiş Girolamo Savonarola’nın “Tanrı’nın kılıcının, kısa bir süre sonra savaş, veba ve açlık olarak Dünya’nın üstüne geleceği” kehanetinden etkilenen Rönesans’ın önde gelen ustalarından Sandro Botticelli, “Mistik Doğum” adlı tablosunda kayaların altına saklanıp bekleyen küçük iblisler resmetmiş ve resmin altına da kıyametin yakın olduğuna dair not düşmüştü.

Almanya’da inşa edilen tekneler

Bilim adamları da kıyamet fikrinden etkilendi. Alman matematikçi ve astronom Johannes Stöffler, 1499 yılında gezegenlerin hizalanmasını temel alarak yaptığı kehanette 20 Şubat 1524’te meydana gelecek tufanın dünyayı yok edeceğini söylüyordu. Stöffler’in kıyamet kehaneti, basılan 100 kitapçıkla tüm Avrupa’ya yayıldı. Yüzlerce tekne inşa edildi, Alman asilzadesi Kont von Iggleheim, Rhein Nehri’nde üç katlı bir gemi yaptırdı. Gel gör ki kıyamet, 20 Şubat’ta da kopmadı. Aksine 1524 yılı, oldukça kurak geçti. Iggleheim’ın gemisinde yer kapmaya çalışanlar arasında arbede çıktı, yüzlerce kişi öldü. Kalanlar, kıyametin kopmadığını görünce kontu taşlayarak öldürdü.
Stöffler, son bir çaba olarak 1528’i yeni kıyamet tarihi olarak belirledi. O gün de bir şey olmayınca, kendini evine kapattı.

Giza Piramidi’nde saklı kıyamet tarihi

Hem 1641’te İngiliz kahin “Shipton Ana”nın kehanetlerinden, hem de Mısır’daki Giza Piramidi’nin gizemlerinden etkilenen astronom Charles Piazzi Smyth, farklı bir kıyamet tarihi ortaya attı. Piramidin sadece Mısırlılar tarafından değil, aynı zamanda Nuh Peygamber tarafından inşa edildiğini ileri süren ve piramidin dört bir yanında dünyanın sonunu gösteren izler bulduğunu belirten Smyth’e binlerce insan inandı. 5 Ocak 1881’de New York Times, hem Smyth hem de ona inananlarla dalga geçen bir makale yayımladı: “Piramidin ortasındaki galeride tam 1881 çentik var. Bu da son senemize girdiğimizi gösteriyor.”

Halley, dünyaya çarpacak

Tufanlar ve piramitler dünyanın sonunu getirmeyince insanoğlu, umudunu uzaya bağladı.
1910’da Dünya’nın yakınından geçen Halley kuyrukluyıldızı, kıyameti bekleyenlerin ekmeğine yağ sürdü. İngiliz yazarlar, Halley’in Almanya’nın işgalinin habercisi olduğunu ileri sürerken Fransızlar, kuyrukluyıldızın dehşetli bir sele neden olacağını yazdı. ABD’nin Chicago’da kentinde bulunan Yerkez Rasathanesi’nin Şubat 1910’da Halley’in kuyruğunda siyanür olarak bilinen zehirli bir gaz bulunduğunu açıklaması, tuz biber oldu. Sonunda Mayıs ayında Halley, Dünya’nın yakından geçip gitti ve New York Times, “Hala buradayız” diye başlık attı.

Jüpiter Etkisi

1974’te John Gribbin ile Stephen Plagemann, “Jüpiter Etkisi” adlı çok satan kitaplarında gezegenlerin Mart 1982’de Güneş’in aynı tarafında hizalanacağını, bu gök olayının kozmik olaylara neden olacağını ileri sürdü. Böylece yeni bir kıyamet tarihi belirlendi. Gezegenlerin toplam çekim gücünün, Yeryüzü’nün dönüşünü değiştireceği ve yıkıcı depremler olacağı ileri sürülen kitabın, Cambridge mezunu astrofizikçiler tarafından yazılmış olması, güvenirliğini artırıyordu.

Korkulan tarih yaklaşırken, binlerce insan dehşete kapılarak olası çıkış yollarının peşine düştü.

Kıyamet, 1982’de de kopmadı. Gribbin ve Plagemann, 1983’te“Jüpiter’in Yeniden Gözden Geçirilmiş Etkisi” adlı kitaplarını yayımladılar ve yeniden çok satanlar listesine girdiler.
1999, ünlü kahin Nostradamus’un kitabında dünyanın sonu olarak betimleniyordu. Nostradamus, 1999’un yedinci ayında gökten Dehşet Kralının geleceğini ve dünyanın sonuna neden olacağını yazmıştı.

1 Ocak 2000: Elektronik Kıyamet

1 Ocak 2000’de yeni milenyumun başlangıcı da kıyamet iddialarının kurbanı oldu. Bilgisayarların “00” ile biten yılı anlayamayacağını ileri süren felaket tellalları, Dünya’da yaşamın duracağı, hatta nükleer savaşın başlayacağı kehanetinde bulundu. Independent gazetesi, Uluslararası Para Fonu’nun gelişmekte olan ülkelerde ekonomik kaos yaşanacağını öngördüğünü yazdı. İnsanlar, 1 Ocak yaklaşırken alışveriş merkezlerine akın ederek yiyecek, su ve diğer malzemeleri depoladı. 1 Ocak 2000’de Dünya, tüm kehanetlerin tersine yeni bir yüzyıla girdi.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı

İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’ndeki (CERN) Büyük Hadron Çarpıştırıcısı da kıyamet senaryolarından nasibini aldı.

İsviçre-Fransa sınırında yerin 100 metre altında kurulan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın protonları ışık hızına çok yakın bir hıza ulaştırarak çarpıştıracağını öğrenen bazı kesimler, bu tür çarpışmaların mikro kara delikler oluşturarak dünyanın sonunu getireceğini ileri sürdü. Kuantum fizikçilerinin “asla asla deme” eğilimleri, kıyamet söylentilerinin daha da hız kazanmasına neden oldu. Her şeye karşın Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, 10 Eylül’de 2008’de çalıştırıldı. Kıyamet kopmadı, ancak çarpıştırıcı 9 gün sonra teknik bir arıza nedeniyle kapatıldı. İnsanlar, 20 Kasım 2009 ve 30 Mart 2010’daki deneylerden sonra çarpıştırıcının dünyanın sonunu getirmeyeceğine ikna oldu.

Maya takviminin sonu

2012’inin sonuna yaklaşırken yeni bir kıyamet senaryosu ortaya atıldı. Mayaların M.Ö. 3114’te başlayan ve “Baktun” olarak adlandırılan 394 yıllık dönemlere ayrılan takvimine göre 13. baktun, 21 Aralık’ta sona eriyor. 13. baktunun sona erişi, bazı kesimler tarafından Dünya’nın da sonu olarak yorumlanıyor.

Gelecek kıyametler

Eğer Dünya, 21 Aralık’ta da yok olmazsa yedekte tutulan tarihler de bulunuyor.
Örneğin Amerikalı astrolog Jeane Dixon, İsa’nın 2020’de geri gelerek kötülüğe karşı savaş açacağını ve bu savaşın 2037’de sona ereceğini, daha sonra da dünyanın yok olacağını ileri sürdü. Dixon, daha önce kıyametin 4 Şubat 1962’de kopacağını iddia etmişti.

31 Ocak 1990’da Mısır’da doğan, 1974’te KuranıKerim’de 19 Mucizesi olarak bilinen ve İslam dünyasında tartışmalara yola açan “matematiksel sistemi”ni ortaya koyan Mısırlı biyokimyacı Reşad Halife, Dünya’nın sonunun 2280 yılında geleceğini hesapladı.
Yahudilerin kutsal kabul ettiği Talmud kitabına göre ise Mesih, Adem’in yaradılışından 6 bin yıl sonra gelecek ve sonraki bin yıl içinde dünya yok olacak. Talmud’a göre Dünya’nın mahvı, 2240’ta başlayacak ve 3240’ta bitecek.

Bazı bilim adamları göre ise Büyük Patlama’dan 5 milyar yıl sonra Güneş kırmızı bir deve dönüşerek Dünya’yı yok edecek.

2003 yılında “Büyük Son” teorisini ileri süren bilim adamları ise sürekli genişleyen evrenin yaklaşık 22 milyar yıl sonra tamamen yok olacağını ileri sürüyor.

Genç küratörlere destek vermek, güncel sanat alanında yeni projeleri teşvik etmek ve küratöryal çalışmalara olan ilgiyi arttırmak için gerçekleştirilen Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması 2012’yi Meksika’lı Alejandra Labastida kazandı.
Bu yıl ilk kez düzenlenen yarışmaya; Belçika, Bulgaristan, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İtalya, Polonya, Portekiz, Romanya, İskoçya, Sırbistan, İspanya, İsveç, İsviçre, Hollanda, Birleşik Krallık, Türkiye, Mısır, Fas, Senegal, İran, Rusya, Ukrayna, Avustralya, Yeni Zellanda, Brezilya, Guatemala Cumhuriyeti, Meksika, ABD, Kanada, Singapur, Tayvan ve Japonya gibi ülkelerden 100’ü aşkın küratör başvurdu.Kudüs Al-Ma’mal Güncel Sanat Vakfı Direktörü ve Darat Al Funun, Khalid Shoman Vakfı Sanat Direktörü Jack Persekian, CCA Glasgow Direktörü ve Glasgow School of Art Öğretim Görevlisi Francis McKee ve küratör Başak Şenova’dan oluşan yarışma jürisi tarafından yapılan değerlendirme sonucu, Alejandra Labastida birinciliğe layık görüldü.Alejandra Labastida’nın sunduğu sergi önerisinin kavramsal çerçevesinde yer alan fikirleri son derece zengin bulan jüri, projeyi öne çıkaran kavramların; kendine mal etme, olaylara atıfta bulunma, tarihsel parçalar ve olayları yorumlama olduğunu belirttu.Alejandra Labastida’nın yarışmada birincilik kazanan sergisi; 19 Şubat – 27 Nisan 2013 tarihleri arasında Akbank Sanat’da gerçekleştirilecek. Sergi kapsamında performanslar, konferanslar ve gösterimler düzenlenecek.

Alejandra Labastida 


Alejandra Labastida (Meksika, 1979) Iberoamericana Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Estetik, sanat kuramı ve felsefe konularındaki eğitimine devam ederken küratöryel araştırma ve çalışmaları, sanat ve siyasetin kesişme noktaları üzerine odaklanmaktadır. 54. Venedik Bienali’nde (2011) Meksika Pavyonu’nun asistan küratörlüğünü yapmıştır. 7. Berlin Bienali’nde (2012) “İhtiyaç Zamanlarında Küratörlük” başlıklı Küratöryel Çalıştay’a katılmıştır. Halen, 2008 yılından bu yana Küratörlük Bölümü’nde çalışmakta olduğu Meksika MUAC’ta (Üniversite Güncel Sanat Müzesi) Yardımcı Küratör olarak görev almaktadır. Yakın zamandaki küratöryel projeleri Petit mal, Ergo materia, Arte Povera, For the love of dissent ve A partir de mañana, Todo’yu içermektedir.

Festival, 10-12 Aralık’ta 10 ilde eşzamanlı yapılacak

AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde düzenlenen 2012 AB İnsan Hakları Film Günleri 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde başlıyor. Festival, 10-12 Aralık tarihleri arasında Türkiye’nin on ilinde eşzamanlı olarak düzenlenecek.

Film-severler, öğrenciler, insan hakları aktivistleri ile AB ve Türk sineması ile ilgilenen herkes Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Eskişehir, Trabzon, Konya, Gaziantep ve Diyarbakır’da ücretsiz halka açık gösterilecek filmleri izlemeye davetlidir.

Avrupa Birliği, Avrupa’da ve dünya genelinde barış, uzlaşma, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesine yaptığı katkılardan ötürü 2012 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür. Ödül töreni 10 Aralık tarihinde Oslo’da gerçekleştirilecektir.
Ödül töreni münasebetiyle ve İnsan Hakları Günü’nün (10 Aralık) önemine istinaden 2012 “ABİnsan Hakları Film Günleri” 10–12 Aralık tarihleri arasında düzenlenecektir.
AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde Türkiye genelinde on ilde düzenlenen 3 günlük halka açık Festival kapsamında, AB’ye üye 11 ülkeden 11 film gösterilecektir.
Bizim insan haklarımız, bizim bireysel haklarımız ve bizim insani deneyimimizi konu alan AB filmlerinin gösterileceği Festival, yaşamın tüm kesimlerinden izleyicileri düşündürmeyi, etkilemeyi ve onlara ilham vermeyi amaçlamaktadır. Bunlar millet, cinsiyet, yaş, cinsel tercih ya da etnik kökene bakılmaksızın hepimizi ilgilendiren konulardır.
Burada amaç kimlik, hoşgörü, saygı, haysiyet ve kültürler arası diyalog gibi çeşitli konulara ilişkin farkındalığın yaratılması ve basmakalıp düşüncülere meydan okunması için en iyi AB filmlerinin paylaşılmasıdır.
İyi seyirler!

AB İnsan Hakları Film Günleri Gösterim Programı:

10 Aralık, Pazartesi
12:30 Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA
15:00 Denizdeki Adam, YUNANİSTAN
17:30 Islık Calmak İstersem Calarım, ROMANYA
19:30 Daha İyi Bir Dunyada, DANİMARKA

11 Aralık, Salı
12:30 Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA
15:00 Kano, FRANSA
17:30 Sadece Ruzgar, MACARİSTAN
19:30 Cennetteki Copluk, ALMANYA

12 Aralık, Çarşamba
12:30 Umut Liman, FİNLANDİYA
15:00 Görünmez Adamlar, HOLLANDA
17:30 Adalar, İTALYA
19:30 Kuma, AVUSTURYA

Çocuklara yönelik “Lotte and the Moonstone Secret” dışındaki diğer filmler 15 yaş üstüne hitap etmektedir.. 

Film programları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz:
www.avrupa.info.tr/hrfilmdays

Dünyaca ünlü piyanist Akbank Sanat’ta!

Şevki Karayel

Akbank Sanat Piyano Günleri, dünyaca ünlü piyano ustaları ve piyanonun genç yeteneklerini 8-30 Kasım tarihleri arasında müzik tutkunlarıyla buluşturmaya devam ediyor.

Yurtdışında ülkemizi başarıyla temsil eden piyano virtüozö Şevki Karayel, 27 Kasım 2012, Salı günü Akbank Sanat Piyano Günleri’nde. 2004 yılında Bechstein Uluslararası Piyano Yarışması’nda “jüri özel üstün sahne performansı”  ödülü alan ve aynı yıl Avrupa Kültür Vakfı tarafından 2004 Yılı Kültür Ödülü’ne layık görülen Şevki Karayel’e konserinde Yunan asıllı keman sanatçısı Noe Inoui eşlik edecek.

Etkinlik: 

AKBANK SANAT PİYANO GÜNLERİ – Şevki Karayel / piyano, Noe Inoui / keman

Tarih:  27 Kasım 2012, Salı

Saat: 20.00

Yer:  Akbank Sanat

Bilet ücreti:  Tam 20 TL / Öğrenci 10 TL

Şevki Karayel Hakkında

1994 yılında doğu Akdeniz ülkeleri Alman Liseleri arasında Kahire’de düzenlenen Jugend usiziert Yarışması’nda birincilik, aynı yarışmanın Almanya’da düzenlenen finalinde ise büyük Almanpiyanist Edwin Fischer adına konulan özel ödülü kazandı. Başta Türkiye ve Almanya olmak üzere, İtalya, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Polonya, Suriye ve Mısır’da pek çok konser verdi. 2004 yılında Bechstein Uluslararası Piyano Yarışması’nda gösterdiği üstün performansdolayısıyla jüri özel “üstün sahne performansı”  ödülünü  aldı.  Ayrıca aynı yıl Avrupa Kültür Vakfı tarafından 2004 Yılı Kültür Ödülü’ne layık görüldü. 2005 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile solist olarak ilk konserini veren Karayel, solistlik kariyerinin yanı sıra Almanya, Türkiye ve Mısır’da eğitmen olarak kurslar düzenlemektedir. Karayel, halen Halen Düsseldorf’ta Robert Schumann Müzik Yüksek Okulu’nda pqiyano dalında öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Noe Inoui Hakkında

2005 Jean Sibelius Yarışması“Genç Yetenek Ödülü“ ve 2012 Verbier Festivali“ Prix D’Honneur“ ödülleri sahibi olan Noe Inoui, Martha Argerich tarafından Buenos Aires,Teatro Colon’da kendisiyle sahneyi paylaşması için teklif aldı. Ekim 2012 Japonya Filarmoni Orkestrası’na eşlik edecek olan sanatçı, Mercury Japan firması için CD kayıtları yapmaktadır.

 Kaynak :{-]

Almanya’nın başka kentlerinden, dahası Avrupa’nın başka ülkelerinden gelen ‘Fazıl Say hastaları’nın sayısı hiç de az değil. Onlarla biraz konuştuğunuzda, yıl boyunca Say’ın konserlerininizini sürdüklerini anlıyorsunuz. Say nereye, onlar da oraya…

Oteldeki odam Main Irmağı’na bakıyor. Duvarda ise Alman dışavurumcu Schmidt-Rottluff’tan iki manzara. Schmidt-Rottluff, Naziler Almanya’da iktidara gelince resim yapması yasaklanmış bir ressam. Main, sessiz sakin akıyor.

Her yolculuk yanına bir kitap ister bir başka yolculuğa kapı açsın diye. İki saat kadar sonra, Fazıl Say’ın menajeri Kadir Dursun’la otelin lobisinde buluşup “Fazıl Say Gecesi”ne gideceğim. Beklerken,Leonardo Sciascia’nın beni Sicilya’ya götüren “Şarap RengiDeniz”ini okuyorum. Main, bozbulanık akıyor.

Maestro Griffiths

Lobiye indiğimde beni bir sürpriz bekliyor. Kadir Dursun’un yanında, gecede Hessen Radyosu Senfoni Orkestrası’nı yönetecek olan Howard Griffiths. Griffiths hiç yabancımız değil.

On yıl kadar Zürih Oda Orkestrası’nın sanat yönetmenliğini üstlenen, Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Fransa Ulusal Orkestrası, Moskova Radyosu’nun Çaykovski Senfoni Orkestrası, Varşova FilarmoniOrkestrası, Basel Senfoni Orkestrası, Londra Mozart Players gibi saygın toplulukları yöneten Griffiths, uzun yıllardır Türk viyolacı Semra Griffiths’le evli ve bir ayağı hep Türkiye’de. Uzun süredir ülkemizde dekonserler yönetiyor, Türk bestecilerin yapıtlarının seslendirilmesine özel bir önem veriyor.

Ama beni asıl şaşırtan, Griffiths’in yeni kitabı oluyor. Maestro, çocuklariçin bir müzik kitabı yazmış: “Cadı ile Maestro.” Almancası yeniyayımlanmış. İngilizcesi de 2013’te çıkacak. Karin Hellert-Knappe’nin nefis resimleri ve Fabian Künzli’nin bu kitap için bestelediği müziği içeren bir CD eşliğinde.

“Fazıl Say Gecesi”ne doğru yola çıkmadan bir şeyler atıştırmak zorundayız, çünkü gerçek anlamda bir müzik maratonu bizi bekliyor: Say’ın “Hezarfen” Ney Konçertosu, “İstanbul Senfonisi”, Türkiye’de henüz seslendirilmeyen “Uzay Senfonisi” ve Say’ın yorumuylaBeethoven’ın “Ayışığı Sonatı”, ardından Chopin’den 3 Gece Müziği.

Arte’den canlı yayın

Hessen Radyosu Senfoni Orkestrası’nın konser salonu çok özel bir salon. Çünkü aynı zamanda “tam teşekküllü” dev bir kayıt stüdyosu. Bin kadar dinleyici alıyor, ama Gece’nin burada yapılmasının ayrı bir anlamı var: Avrupa’nın en saygın kültür-sanat TV kanallarından Arte, konseri canlı olarak yayınlıyor. Arte kameramanlarının kameralarına iliştirilmiş nota sayfaları hemen dikkati çekiyor. O zaman, bu tür konser çekimlerindeki zamanlamanın kusursuzluğunu daha iyi anlıyorum…

Salon, kuşkusuz, dolu. Kuşkusuz, Türkler de var. Ama büyük çoğunluk Alman. Belki çok daha ilginci, dinleyiciler arasında, Almanya’nın başka kentlerinden, dahası Avrupa’nın başka ülkelerinden gelen “Fazıl Say hastaları”nın sayısının hiç de az olmaması. Onlarla biraz konuştuğunuzda, yıl boyunca Say’ın Avrupa konserlerinin izini sürdüklerini anlıyorsunuz. Fazıl Say nereye, onlar da oraya…

Orkestranın yanı başında

Say, Griffiths’in alıp götürdüğü orkestranın “Uzay Senfonisi”ni,“İstanbul Senfonisi”ni, “Hezarfen Ney Konçertosu”nu yorumlayışını salonda, onların yanı başında izliyor, dinliyor. Ben de zaman zaman onun dinleyişini izliyorum. Kimileyin, bu yapıtları sanki ilk kez dinliyormuşçasına çocuksu bir saflık beliriyor bakışlarında. Kimileyin, orkestranın ustalığından duyduğu coşkulu hoşnutluk okunuyor yüzünde.

Besteleriyle kendi ruh yapısı arasında yakınlıklar kuruyorum. Büyük coşkunluklar, cezbeler, çalkantılarla dinginlikler, sessizlikler hep iç içe.

Hezarfen’in düş gücü!

Çalınıştan önce Hezarfen Ahmed Çelebi’ye adadığı Ney Konçertosu’yla ilgili açıklama yaparken, sonsuz düş gücüyle yerçekimine direnmeye kalkarken aslında insanlığın “geriye çekimi”ne baş kaldıran o “bin fenli”, “bin bilimli” geliyor gözümün önüne.

“Hezarfen”i dinlerken, “çok şey bildiği” için Cezayir’e sürülen Çelebi’yi düşünüyorum ve Hayyam’ın “Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle; / Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle; / Bana kötü deyip kötülük edeceksen, / Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle!” dizeleri geçiyor aklımdan.

Dört saatlik konser çılgınca alkışlarla son bulduğunda, bakıyorum, yüzlerde en küçük bir yorgunluk belirtisi yok. Yorgunluk ne söz, daha şimdiden ertesi günkü öğle konserine hazırlıyorlar kendilerini. “Fazıl Say’la bir hafta sonu yaşama”nın keyfini bu kez Mozart’la, Haydn’la, Erkin’le, Say’ın “Boşanma” adlı yaylı çalgılar dörtlüsüyle katmerleştirmek üzere.

Rushdie, Hayyam ve Say

İstanbul’a dönerken, uçakta, Salman Rushdie’nin son kitabını düşünüyorum. “Şeytan Âyetleri” adlı romanı yüzünden Humeyni’nin hakkında “ölüm fetvası” verdiği yıllar boyunca yaşadıklarını anlattığı“Joseph Anton” adlı kitabını. “Joseph Anton”, Rushdie’nin gizlilikte yaşamak zorunda kaldığı o yıllarda kullandığı takma ad. Sevdiği iki yazarın, Joseph Conrad ve Anton Çehov’un adlarından oluşuyor.

Birkaç hafta önce Cumhuriyet Kitap’a yazdığım bir yazı düşüyor aklıma.“Nasıl bir ülkedeyiz!” diyorum kendi kendime. “Hayyam’ın birkaç dizesi yüzünden Fazıl Say yargılanıyor ülkemizde. Dünya alkışlıyor, ülkesi yargılıyor! Rushdie’nin ‘Joseph Anton’u yayımlanmalı ve okunmalı ki, Türkiye’de Joseph Anton’lar olmasın. Fazıl Say, on yıl sonra, sözgelimi Cemal Reşit Rey ve Adnan Saygun adlarından esinli ‘Cemal Saygun’ adlı bir kitap yazmak zorunda kalmasın…”

 

Kaynak : [-]

Almanya’nın Frankfurt kentinde ünlü Alman model Heidi Klum’un sunuculuğunda düzenlenen ödülgecesinde Swift, ”En iyikadın şarkıcı”, ”En iyi canlı performans” ve ”En iyi tarz” dallarında ödüle layık görüldü.

Kanadalı şarkıcı Bieber ise ”En iyi erkek şarkıcı”, ”En iyi pop şarkıcısı” ve ”En iyi dünya sahnesi performansı” dallarında üç ödül topladı.

Ödül törenine katılamayan 18 yaşındaki Bieber, üç ödül kazanmasıdolayısıyla çok heyecanlı olduğunu belirterek, bu ödüllerin kendisinegüven verdiğini ifade etti.
Kanadalı 22 yaşındaki Swift ise hayranlarıyla paylaştığı mesajında ödül töreninin kendisi için şimdiye kadarki en heyecanlı gece olduğunu bildirdi.

Gecede, Koreli şarkıcı Park Jae-Sang’in (PSY) söylediği “Gangnam Style” isimli parçanın klibi ise ”En iyi video” dalında ödül kazandı.Törende, geçen şubat ayında hayatını kaybeden 48 yaşındaki Amerikalı şarkıcı Whitney Houston ise ”Küresel ikon” ödülüne layık görüldü.

MTV Müzik Ödülleri’nde geçen yıl dünyaca ünlü şarkıcı 26 yaşındaki Lady Gaga, en iyi kadın şarkıcı, “Born This Way” şarkısıyla en iyi şarkı ve en iyi video ödüllerinin yanı sıra geçen yıl kez verilen en çok hayrana sahip sanatçı ödülünü kazanmıştı.

MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde birçok kategorideki ödül, internet üzerinden yapılan oylama sonucu dağıtılıyor.

Törende kazanan isimler şunlar:

En iyi kadın şarkıcı: Taylor Swift
En iyi erkek şarkıcı: Justin Bieber
En iyi şarkı: “Call Me Maybe,”/Carly Rae Jepsen
En iyi pop şarkıcısı: Justin Bieber
En iyi dünya sahnesi performansı: Justin Bieber
En iyi video: “Gangnam Style,” PSY
En iyi rock grubu: Linkin Park
En iyi alternatif sanatçı: Lana Del Rey
En çok hayrana sahip sanatçı: One Direction
En iyi hip-hop ödülü: Nicki Minaj
Küresel ikon ödülü: Whitney Houston
En iyi çıkış yapan şarkıcı: Carly Rae Jepsen
En iyi canlı performans: Taylor Swift
En iyi yeni şarkıcı: One Direction
En iyi tarz: Taylor Swift

 

Kaynak : [-]