Şunun için etiket arşivi: Almanya

Seramik sanatçısı Nuray Erden ve Görsev Bilkay’ın İdol Seramik Atölyesi İzmir’den İstanbul’a geldi. Türkiye de ilk kez geçtiğimiz yıl Haziran ayında İzmir’de açılan bu özel seramik sergisi Beyaz Baston Görme Engelliler Haftasında bu kez İstanbul’da bir ilke imza attı.

gorme-engeller-sergisi

Tüm İdol sanatçılarının eserlerinden oluşan Seramik Sergisi Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı Derneği (TÜRGÖK ) yararına Gayrettepe Rotary Kulübü ve Rotary 2420 Bölge 4. Grup Kulüpler tarafından düzenlendi.

Sergiye katılımın yoğun olması dikkat çekerken, görme özürlülerin seramiklere elleriyle temas ederek eserleri incelemeleri çok özel görüntüler oluşmasına sebep oldu. Sergiye gelen görme özürlüler, sergilenen eserleri elleriyle tanırken, her eser ile ilgili bilgiyi ses kaydından dinleyerek ve kabartma Braille alfabesiyle yazılan tanıtım levhalarından öğrenebilme fırsatı buldular. Ayrıca seramik sanatçılarıyla tanışma ve görüşme olanağına da sahip oldular.

Sergi geliri “Görme Özürlüler Kitaplığı”’na

Serginin geliri Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı Derneği’ne bağışlanacak. Türkiye’nin ilk ve tek Görme Özürlüler Kitaplığı görme özürlülerin yazılı kaynaklardan yararlanmalarını sağlamak, onların eğitimine ve kültürel gelişimine katkıda bulunmak için 2004 yılında İzmir’de kurulmuştur. Bugüne kadar Türkiye’nin her yerine ve İngiltere Hollanda ve Kıbrıs, Amerika ve Almanya’daki görme özürlülerimize kabartma (Braille) harfleriyle yazılan kitaplar dergiler ve ses kayıtlarını ücretsiz ve iadesiz göndererek hizmet vermektedir. Bugüne kadar 6 bine yakın görme özürlüye hizmet verilmiştir.

Sergi 13-21 Ocak 2015 Saat 11.00 ile 19.00

Beşiktaş Belediyesi

Ortaköy Kültür Merkezi

Kaynak: Cumhuriyet

65. Uluslararası Berlin Film Festivali, Almanya’nın başkenti Berlin’de 5-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek

berlinale65

65. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin (Berlinale) açılışını, İspanyol yönetmen Isabel Coixet’in “Nobody Wants the Night” adlı filmin yapacağı bildirildi.
Berlinale’den yapılan yazılı açıklamaya göre, Almanya’nın başkenti Berlin’de 5-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek olan 65. Uluslararası Berlin Film Festivali “Nobody Wants the Night” filminin gösterimiyle açılacak.

İspanya, Fransa ve Bulgaristan ortak yapımı filmin başrollerini Juliette Binoche, Rinko Kukuchi ve Gabriel Byrne paylaşıyor.
Yönetmen Coixet’in filmlerinin bundan önce 6 kezBerlinale kapsamında gösterildiği belirtilen açıklamada, bunlardan “Mein Leben ohne mich” 2003’te ve “Elegy” filmi de 2008’de yarışma bölümünde oynadığı kaydedildi. Coixet, 2009 yılında festivalde uluslararası jüride yer almıştı.

Berlinale’de yarışma bölümünde gösterilecek ve “Altın ayı” için yarışacak filmler arasında şimdiye kadar şu filmler açıklandı:
Andrew Haigh’in “45 Years”, Andreas Dresen’in “Als wir traeumten”, Peter Greenaway’ın “Eisenstein in Guanajuato”, Jayro Bustamante’nin “Ixcanul Volcano”, Terrence Malick’in “Knight of Cups” ve Alexey German’ın “Under Electric Clouds”
Kenneth Branagh’ın “Cinderella” filmi ise yarışma bölümüne gösterilecek, ancak Altın Ayı için yarışmayacağı açıklandı.

TÜRK FİLMİ DE TARIŞACAK

Öte yandan festivalde Türkiye’den  Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” filmi “Generation Kplus” bölümünde gösterileceği bildirildi. Berlinale’de bu bölümde yer alan filmler ”Kristal Ayı”  ödülü için yarıştığı bildirildi.
Diğer taraftan festivalin kısa film jürisinde sanatçı Halil Altındere bulunuyor. Jüride Altındere’nin yanı sıra Hindistan’dan Madhusree Dutta ve Singapur’dan Wahyuni Hadi yer alıyor.

GÜLDESTANGeçmişle günümüzü buluşturan, antik metinlerden günümüze süren yolculukta, sonunda ‘gül’e ulaşan ‘Güldestan’ eklenen yeni bölümlerle yıllar sonra yeniden İstanbul’da sahnelenecek. MDTİst (Modern Dans Topluluğu İstanbul) Genel Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy’nin ilk kez 2004’te Mercan Dede ile beraber hazırladığı, o günden bugüne, Mersin, Antalya, Samsun, İzmir ve İstanbul olmak üzere beş Devlet Opera ve Balesi tarafından yerleşik sahnelerde ve Hollanda, Çin, Almanya, Makedonya ve Fransa’da sahnelenmiş olan Güldestan’ın 10. yılını kutluyor.

Güldestan’da bir göç yolundan şehirdeki kafeye, çağdaş yazar Orhan Pamuk’un eserlerinden 18.yy’da Evliya Çelebi’ye, modern insanın içsel yolculuklarından sema’ya, Osmanlı zamanlarından modern İstanbul’a ve nihayetinde de GÜL’e varan bir yolculuk anlatılıyor. Mercan Dede ve Beyhan Murphy’nin proje içerisinde buluşması, Güldestan’ı, sadece elektronik müzik ve sufi gelenekleriyle müzikal anlamda değil, mekansal ve anlatım biçimi açısından da geçmişle geleceği buluşturan unsurlar taşıyor.

Geçmiş yıllarda Güldestan’da dans etmiş konuk sanatçılarla birlikte, MDTİstanbul dansçıları tarafından sahnelenecek temsilde, Mercan Dede’nin canlı performansı ile sahnede viyola, kanun, çello, klarnet ve perküsyonun yer aldığı orkestra ve Ara Güler’in fotoğrafları eşlik ediyor.

İstanbul’da en son 2008 yılında AKM’de sahnelenen oyunun yeni temsilleri, 18-19 Kasım ve 14-17 Aralık tarihlerinde Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek.

 10 Kasım 2014 Ülkemizin kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk‘ü kaybetmemizin yıl dönümü. Minnetle anıyoruz. Onu hep özleyeceğiz. Onun sözüyle “BENİ GÖRMEK DEMEK, MUTLAKA YÜZÜMÜ GÖRMEK DEMEK DEĞİLDİR; BENİM FİKİRLERİMİ, BENİM DUYGULARIMI ANLIYORSANIZ VE HİSSEDİYORSANIZ, BU YETERLİDİR.” hüzünden daha çok sevgi ile anmalıyız. İyi vardın iyi ki önderimiz oldun. Hep bizimlesin biliyoruz… Alelade anmak istemedik. Dünyadaki yansımalarını paylaşalım istedik. Buyurun lütfen…

Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün Dünya’nın her yerinde tanındığını ve hemen hemen her ülkede onun adına yaptırılan bir büst ya da heykel olduğunu biliyor muydunuz?

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 1-Belçika

Belçika`nın Almanya sınırı yakınında, Vise kentine bağlı Cheratte kasabasında bulunan Mustafa Kemal Atatürk`ün adını taşıyan meydan, bölgedeki Türkler`in gurur kaynağı. Maden ocaklarında çalışmak için Belçika`ya gelen Türk ailelerin yaşadığı bölgede, Türkiye ve Atatürk hayranı Vise Belediye Başkanı Marcel Neven`in girişimi ile 2003`te asılan 2002 yılında önce bir caddeye Atatürk adı verilmiş, bazı çevrelerden tepki gelmesi üzerine levha kaldırılmıştı. Bunun üzerine bir yıl sonra caddenin hemen yanındaki meydana Atatürk adı verilmişti.

1-Place Ataturk belçika

 

2-KEMAL ATATÜRK AVENUE – Dhaka / BANGLADESH

maps.google.com adresine gidin arama bölümüne üstteki adresi yazın harita da görebilirsiniz.

2-KEMAL ATATÜRK AVENUE – Dhaka

3-THE ATATÜRK AVENUE – İslamabad / PAKİSTAN

maps.google.com dan caddeleri görebiliyorsunuz.

3-THE ATATÜRK AVENUE – İslamabad

4-ATATÜRK STATUE – Mexico City / MEKSİKA

Meksika`da ki Atatürk Anıtı 2002 yılında Türkiye’nin Meksika Büyükelçisi Ergün Pelit tarafından yoğun girişimler sonucunda TİSK’in de katkılarıyla La Reforma caddesine yaptırılmış.

4-ATATÜRK STATUE mexico

Saat kulesinin, Meksika`nın bağımsızlığının 100. yıl dönümünü kutlamak üzere, Meksika`ya göç eden çoğu Lübnan ve Arap kökenli Osmanlı vatandaşı tarafından hediye edildiği belirtiliyor.

Saatinde hem Latince hem de Arapça sayıların kullanıldığı kulenin açılışının, 22 Eylül 1910 tarihinde, dönemin Meksika Cumhurbaşkanı Guillermo de Landa ile Osmanlı 100. Yıl Komitesi Başkanı, Osmanlı vatandaşı Antonio Letayf tarafından yapıldığı biliniyor.

1970`li yılların sonunda Lübnan asıllı Meksika vatandaşları, saat kulesinin atalarının mali katkısıyla yapıldığını ileri sürerek, levhadaki “Osmanlı” kelimesini “Lübnan” olarak değiştirtmiş, ancak Türk Büyükelçiliğinin çabaları sonucu 1986 yılında “Osmanlı” kelimesi levhaya yeniden yazdırılmıştır.

Meksika`da ki Atatürk Anıtı TİSK tarafından La Reforma caddesine yaptırılmış.

4-ATATÜRK STATUE – Mexico City

5-MUSTAFA KEMAL ATATÜRK STREET – Santo Domingo / DOMİNİCAN REPUBLİC

Calle Mustafa Kemal Ataturk, Santo Domingo, Dominican Republic Dominik Cumhuriyeti (İspanyolca República Dominicana, okunuşu `Republika Dominikana`), Karayiplerdeki Hispanyola adasında yer alan bir ülkedir. Hispanyola, Porto Riko`nun batısında, Küba ve Jamaika`nın doğusunda yer alır. Venezuela ile deniz sınırı vardır.

Adanın batı kısmında Haiti bulunur. Dominik Cumhuriyeti Avrupalıların Amerika kıtalarında ilk oluşturdukları yerleşimdir. Başkenti, Santo Domingo da Amerika`lardaki ilk sömürge başkentiydi.

Bağımsızlığının büyük bir bölümünde ülkede siyasi buhran yaşanmış, halkı temsil etmeyen ve baskıcı pekçok hükümet tarafından idare edilmiştir. 1961`de diktatör Rafael Leonidas Trujillo Molina`nın ölümünden sonra Dominik Cumhuriyeti temsili demokrasiye geçmiştir.

Yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip.

5-MUSTAFA KEMAL ATATÜRK STREET – Santo Domingo

6-ATATÜRK Statue – Be`er Sheva / ISRAİL

Sderot David Tuviyahu ile Ali Daivis caddelerinin kesiştiği yerde.

Sderot David Tuviyahu ile Ali Daivis caddelerinin kesiştiği yerde.

7-ATATÜRK MONUMENT – Amsterdam / HOLLANDA

AMSTERDAM`ın kuzeyinde ATATÜRK ANITI. 1964 yılından bu yana bir çok GURBETÇİ Amsterdam`a yerleşmişti.

Ford fabrikasına ve NDSM`in tersanelerinde çalışmak için buraya getirilen işçiler eskiden Klaprozenweg olan şimdi ise Atatürk sokağı olarak anılan bölgenin kuzeyindeki ahşap barakalara yerleştirildiler ve buraya halk arasında Türk köyü dediler.

Anısına buraya 1978`de bir Atatürk anıtı diktiler. Anıtta Hollandaca ve Türkçe olarak “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” yazılı. Amsterdam`da şu anda yaklaşık 40.000 “Türk” Hollandalı yaşamaktadır. (2012) ATATÜRK Straat Stadsdeel Noord, Tuindorp,Oostzaan Nederland Vanaf 1964 vestigden zich vele Turkse gastarbeiders in Amsterdam-Noord. Zij waren hier naar toe gehaald om te werken in de Fordfabriek en de scheepswerven van NDSM.

Ataturk straat monument Amsterdam-Noord

8-ATATÜRK ANITI – Wellington / YENİ ZELANDA

M. K. Atatürk Anıtı; Tarakina koyu, başkent Wellington`ta. Anıt Cook Boğazı`na bakıyor, burasını Gelibolu Yarımadası`na benzemesinden dolayı seçmişler.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

9-Mustafá Kemal Atatürk – Caracas / VENEZUELA 

Venezuela’nın başkenti Caracas’ta bulunan bir parktaki heykelin altında ”Modern Türk Devletinin kurucusu Kemal Atatürk” yazısı bulunmaktadır.

KARAKAS

10-Havana, Küba

Küba’da Atatürk’ten başka hiçbir yabancı devlet adamının heykeli bulunmamaktadır.

İlk Atatürk Heykelinin altında Türkçe ve İspanyolca olarak ”Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu – Yurtta Barış, Dünyada Barış ” yazıyor. 2011 yılında Küba devlet yetkililerinin isteği üzerine heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından yapılan yeni Atatürk heykeli de başkenti Havana’nın gözde mekânlarından olan, Puerto Caddesi’ndeki bir parka konuldu.

8-havana-kuba

 

11. Atatürk Bahçe Köyü – Oostzaan, Hollanda

11. Atatürk Bahçe Köyü - Oostzaan, Hollanda

12. Canberra, Avustralya

Anzac Savaş Anıtı karşısındaki Atatürk Anıtı.

Tarihte ilk defa bir savaş iki ülke arasında dostluk bağının kurulmasına neden olmuştur. Çanakkale Muharebesi’nde şehit düşen Türk ve Anzak askerlerinin anısını yaşatmak için iki ülke arasındaki görüşmeler sonucu Avustralya’da Atatürk Anıtının açılmasına karar verilmişt

9-Canberra-AVUSTRALYA

13. Albany, Batı Avustralya

Heykelin altında ”Kemal Atatürk’ün anısına” ve ”Anzac günü 25 Nisan 1985 ” yazmaktadır.

10-Albany-BATI AVUSTRALYA

14. Statuia lui Mustafa Kemal Ataturk – Bükreş, Romanya

Romanya’daki Atatürk Meydanı. Bu meydanda bir de Atatürk Büstü bulunmaktadır.

11-Bükreş-ROMANYA

15. Atatürk straat – Rotterdam, Hollanda

Hollanda`da iki farklı şehirde.ATATÜRKSTRAAT -3066 VS ROTTERDAM,

KEMAL ATATÜRKSTRAAT – 3573 PA UTRECHT

14-Rotterdam – Utrecht -HOLLANDA

16-MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ – Yeni Delhi /HİNDİSTAN

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ,KONSOLOSLUKLAR BÖLGESİ – YENİ DELHİ / HİNDİSTAN

15-mustafa kemal caddedi – Yeni Delhi

17-Largo Mustafa Kemal Atatürk – Roma / İTALYA

Largo Mustafa Kemal Ataturk 00144 Roma, İtalya

16-Largo Mustafa Kemal Atatürk – Roma

18. Atatürk Park – New Jersey, ABD

Türk girişimcilerin çabaları sonucu Amerika’nın en çok Türk nüfusunun yaşadığı Paterson şehrindeki bir parka ‘Atatürk Parkı’ adı verildi.

Parka, Yalova Belediyesi’nin sponsorluğunda yapılan bir Atatürk heykelinin de dikileceği bildirildi. Paterson’da önümüzdeki aylarda başlayacak olan çevre düzenlemesi ile parkın yeni görünümü hazır hale gelecek. İlk etapta parkın peyzaj düzenlenmesine başlanılacak, ardından parkın duvar, ışıklandırma sistemi bitirilecek.

En son aşamada parka tahmini büyüklüğü kaide hariç 3,5 ton olan Atatürk heykeli dikilecek. Heykelin hazır olduğu ve ABD’ye gelmeyi beklediği belirtiliyor. Heykelin yapımından ABD’ye teslimine kadar tüm masraflarını Yalova Belediyesi karşılıyor.

atatürk hakkında

19. Yehud, İsrail

Mustafa Kemal Atatürk anısına yaptırılan bu anıtta da Atatürk’ün barışçıl anlayışını bir kez daha görüyoruz. “Yurtta sulh cihanda sulh” sözü ve hemen altındaki yazı: Türk Milleti ve Türkiye’yi seven İsrail Halkı sana ebediyen minnettar kalacaktır.

Mustafa_Kemal_Ataturk_Memorial_in_Yehud,_Israel

20. Karlovy Vary, Çek Cumhuriyeti

Atatürk 1918 senesinde o dönemde Avusturya-Macaristan imparatorluğu içinde yer alan Karlsbad”a gider. Böbrek tedavisi için Florencie isimli sanatoryumda kalır.
Avrupa”nın en eski lüks otellerinden biri olan Hotel Pupp”un yanıbaşında bulunan Florencie mütevazi bir otel görünümündedir, ve o dönemdeki ismi “Rudolf Hof” tur.
Ana kapı yanında bir levhada Türkiye Cumhuriyeti”nin kurucusu Kemal Atatürk’ün burada 1918 Temmuz’unda ikamet ettiğini belirten bir levha bulunmaktadır.
Daha sonra Florencie, Karlovy Vary”nin termal kentleri içinde nüfuzunun giderek artması ve kentin zengin turistlerin akınına uğraması sonucu, çevredeki tüm binalar da restore edilerek lüks bir otel kompleksine dönüştürülmüştür.

IMG_0402

21. Karlovy Vary’deki o levha..

Kaynak : Semra BAYRAKTAR ve farklı kaynaklar

pera-muzesiPera Müzesi’nde Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir sergi, son yılların sanat gündemindeki en popüler konulardan biri olan “Graffiti ve Sokak Sanatı”na odaklanıyor.

Yaz biterken, biz ona henüz doyamamışken, bu hafta sonu kendinize yazı, şiiri, başkaldırıyı, sevgiyi, resmi ve içinizde uçuşan kelebeklerle, ruhunuzu bir türlü rahat bırakmayan gel-gitleri hatırlatacak bir şey yapın:

Sokağa çıkın. Ve “Duvarların Dili”ne kulak verin.

Ülkenin en saygın ve doğurgan müzelerinden Pera Müzesi, yurtta ilk kez gerçekleştirilen bir sergiye evsahipliği yapıyor:

“Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı”

 

Ancak Coşkulardan Korkanlardır, Graffiti’den Korkanlar

Duvarlara yazılar ve resimler yoluyla yansıtılan coşkuların görsel bir şölene dönüştüğü  uygulamaya verilen isimdir; graffiti.

Kimileri şiirin ve sanatın sokakta öyle çırılçıplak can bulmasından ölesiye korkar ve graffitiyi yıkıcılıkla değerlendirirken, duygulardan korkmayan, hele de sanata karışmış duyguların peşini sürenler için sanatın sokaktaki izidir o.

Ve aslında dillere pelesenk o “topluma mal olmuş” lafının en gerçek örneğidir. Sanatçı, sanatını da duygusunu da halkla paylaşır.

Herkese açıktır, bonkördür graffiti, herkes ondan bir şey alır.

Bedavadır; hava gibi, su gibi, sevda gibi.

Cesurdur. Parmakla gösterir.

Sorunludur. Elbette! Çünkü sorunların tam ortasından doğar.

Sancılıdır. Ve taşarak yayılır.

Renk renk.

Herkes için vardır artık. Tekilden, genele yayılır.

Belki de bundandır, ürkünç oluşu bazılarına; sisteme, statükoya, durgun sulara başkaldıran duygular dalga dalga yayılır.

Çok yaşasın!

 

Dört Koldan ve Rengarenk

“Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı” sergisi Roxane Ayral küratörlüğünde gerçekleşirken, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya ve elbetteki Türkiye’den de olmak üzere 20’den fazla sanatçıyı konuk ediyor. İsim vermek gerekirse, Futura, Carlos Mare, Cope 2, Turbo, Wyne, JonOne, Tilt, Mist, Psyckoze, Craig Costello (aka KR), Herakut, Logan Hicks, C215, Suiko, Evol, Gaia, Tabone, Funk ve No More Lies gibi pek çok farklı jenerasyon ve disiplinden öne çıkan sanatçıları saymak mümkün. Yanı sıra, müzenin duvarlarında Martha Cooper, Henry Chalfant ve Hugh Holland gibi fotoğrafçıların arşivlerinden de ölümsüzleşmiş karelere rastlayacak, sergiyi dolaşan. Ve sergiye dair, şahane bir detay daha var ki; o da, hem Beyoğlu, hem de Beşiktaş Belediyesi’nin bu sergiye dışardan, hem de işin felsefesine yaraşır şekilde bizzat sokaktan katılıyor, katkı sağlıyor olması.

Lafın kısası, Pera Müzesi’nin duvarları Ağustos ayından bu yana, dünyanın dört bir yanından ve her koldan rengarenk ruhlarla sarılmış vaziyette. Bu nefis çember, 5 Ekim’e kadar sürecek.

Tıpkı benim gibi duvardan duvara, pek çok duyguya, yansımaya ve üsluba aynı anda ve hızla kaptırmak istiyorsanız kendinizi ve sonra tekrar tekrar, usul usul her duvarın içine girmek ve ince ince katılmak istiyorsanız hikayeye, bu eşsiz sergiyi sakın kaçırmayın.

Serginin önemli bir özelliği ise sanatçıların işlerini burada, müzenin içerisinde gerçekleştirmeleri.

Duvarların Dili – Graffiti Sokak Sanatı Sergisi, 13 Ağustos – 05 Ekim 2014 tarihleri arasında Pera Müzesi’nde görülebilir. 

Adres:  Meşrutiyet Caddesi No.65 Tepebaşı – Beyoğlu – İstanbul

Telefon: 0 212 334 99 00.

Yazar: @Vhilosopher – vuslaterkmen.com

Kaynak: Milliyet

Tanıtım Videosu

İstanbul’a yerleşen Amerikalı heykeltıraş Carole Turner ’ın, yaptığı heykel sergisi açıldı.

Carole-Turner-Pofuduk

Sert malzemelerden, ‘yumuşak’ nesneler üretme fikrine duyduğu derin tutkusuyla tanınan sanatçı, İstanbul’daki ilk kişisel sergisinde de bu arayışına devam ediyor. “Pofuduk” isimli sergisinde Turner, yontma taş ve çelik sac kullanarak yarattığı, yumuşacık ve şehvetli figürler; göz alıcı ve kıvrımlı, kümelenmiş formlar ve dalga dalga bulutlardan oluşan bir koleksiyonla çıkıyor sanatseverlerin karşısına.

Carole Turner’ın heykelleri uluslararası organizasyonlarda sergilenmiş; sanatçı pek çok ülkede anıt heykeller yapmak üzere görev almıştır. Carole Turner’ın eserleri çeşitli müzelerin koleksiyonları, belediyeler, heykel parkları gibi kamusal alanların yanı sıra ve İtalya, Arjantin,Almanya, Vietnam, Rusya, Güney Kore, Polonya, Romanya, Meksika, Mısır, Türkiye, Çin, Avusturya, Bulgaristan, Costa Rica, ABD’deki çeşitli kurumlarda da görülebilir.

Carole Turner’ın “Pofuduk” isimli heykel sergisini 4-30 Haziran 2014 tarihleri arasında Galeri Selvin 2 ’de görebilirsiniz.

Pink Martini yepyeni albümleri “Get Happy“’nin Avrupa turnesinin kapsamında 3 konser için Türkiye’de.

pink_martini

“Sympathique”, “Hang on Little Tomato”, “Hey Eugene!”, “Splendor in the Grass“, “Joy to the World“, “1969“ ve “A Retrospective“ albümleri ile Türkiye’de büyük bir hayran kitlesine sahip, her albümleri ile altın ve platin plak kazanan Pink Martini yepyeni albümleri “Get Happy“’nin Avrupa turnesinin kapsamında 3 konser için Türkiye’de.

Pink Martini 22 Mayıs’ta 17.Uluslararası Ankara Caz Festivali kapsamında Congresium Ankara’da ve 23 Mayıs’ta İş Sanat’ın Sezon finalinde İstanbul’da ve 25 Mayıs’ta İzmir’de Fuar Atatürk Açık Hava Tiyatrosu’nda hayranları ile buluşacak.

18 aylık uzun ve maceralı ‘’Get Happy’’ kayıtlarının yolculuğuna Phyllis Diller’ın vefat etmeden önce yapmış olduğu son kayıt ‘Smile’ şarkısı ile başlayan grup, Avustralyali başarılı kabare divasi Meow Meow, alımlı ve alışılmadik Fransız Philippe Katerine, yakışıklı ve ışıl ışıl radyo superstarı Ari Shapiro, sıcakkanlı harika kardeşler The Von Trapps ve muhteşem bir performansla Rufus Wainwright’ın albümlerine konuk olması ile hayranlarına muhteşem bir müzik şöleni sunuyor. ‘Quizas Quizas Quizas’ , ‘Sway’ , ‘Smile’ gibi unutulmaz eserleri yepyeni albümlerinde yorumlayan grup, Türk sevenlerine de büyük bir sürpriz yaparak ‘Üsküdar’ şarkısını ‘Get Happy”ye eklediler.

Pink-MartiniGet Happy için hala stüdyodayken, Thomas Lauderdale eş zamanlı olarak The Sound of Music- Neşeli Günler filmiyle meşhur olan Captain ve Maria Von Trapp’ın gerçek torunları Sofia, Melanie, Amanda ve August von Trapp’ın da konuk olduğu, grubun 8. stüdyo albümü, Dream a Little Dream için çalışmaya başladı. Bahsettiğimiz kardeşler de 12 yıldır beraber şarkı söylüyorlar ve konserlerle tüm dünyayı turluyorlar. Thomas Lauderdale’in sihirli yörüngesine çekilen kardeşler artık Portland, Oregon’da birlikte yaşıyorlar ve son iki yıldır sık sık Pink Marti’nin konserlerinde de konuk sanatçı oluyorlar. Albüm İsveç’ten Ruanda’ya, Çin’den Bavyera’ya kadar zik zaklar çizerek dünyayı dolaşıyor ve The Chieftains, Wayne Newton, “Jungle” Jack Hanna ve ( Orijinal The Sound of Music- Neşeli Günler filminde Liesl karakterini oynayan) Charmian Carr gibi isimleri konuk ediyor. Albüm tüm dünyada4 Mart 2014‘te yayınladı.

Samurayların aşk şarkılarından 1930’ların Küba müziğine, Fransız şansonlarından Brezilya sokak şarkılarına kadar dinlemesi en keyifli şarkıları tozlu raflardan bulup çıkaran topluluk, China Forbes’in kulak pası silen sıcak vokali ve yepyeni şarkılarının dünya prömiyeri ile yine unutamayacağınız üç konserle Türkiye turnesinde.

“Pink Martini’nin hayatı seven enerjisini ve orijinalliğini sıkıştırabilecek bir kalıp ya da tanım yok…” BBC Music Review.

Harvard mezunu Thomas M. Lauderdale tarafından Portland’da kuruldu.

Pink Martini kurulduğu günlerde politik tavrı olan, sivil toplum örgütlerinin yardım ve bilinçlendirme amaçlı organizasyonlarında sahneye çıkan bir orkestra olarak yola çıkmıştı.

Thomas M. Lauderdale’in Harvard’dan sınıf arkadaşı China Forbes, orkestraya 1995’te katıldı. Pink Martini kurulduğu ilk günlerden beri farklı dillerde, farklı kültürlerin şarkılarını dünyaya sunmaya ve dünyaca ünlü Senfoni orkestralarıyla sahne almaya devam ediyor.

The Boston Pops, San Francisco Senfoni Orkestrası, Hollywood Bowl Orkestrası ve Los Angeles Filarmoni orkestrası gibi ünlü orkestralarla zengin bir evrensellik yakalayan Pink Martini daha önceki üç albümüyle 2 milyondan fazla satış rakamına ulaştı.

Fransa’nın ünlü “Victoires de la Musique “ ödüllerinde “Yılın şarkısı” ve “ En İyi Yeni Sanatçı” kategorilerinde aday olarak uluslararası bir fenomen haline geldi.

2004, yılında yayınlanan ikinci albümleri “Hang on Little Tomato”, Amazon albüm satışları listesinde 1 numara olmayı başarmıştı. Grubun üçüncü albümleri Hey Eugene! hem Billboard en çok satan albümler listesinde ilk 30’da yeraldı hem de ikinci kez Amazon albüm satış listelerinde 1 numara olmayı başardı.

Pink Martini’nin yeni stüdyo albümleri “Splendor in the Grass”ı da kendi plak şirketleri Heinz Records etiketiyle çıkardılar.

Kendilerini “Dünyanın değişik köşelerinden melodileri ve ritimleri bir araya getirip, modern bir formda sunan müzik arkeologları” şeklinde tarif eden topluluğun kurucu üyesi piyanist Thomas M. Lauderdale, “Bir müzik belgeseli hazırlıyor gibiyiz; dünya vatandaşı ve müzik elçileri olarak, her zaman değişik kültürlerin geleneklerini, dillerini, tarihlerini bilmek ve çalışmak zorundayız. ABD’li bir grubuz, ancak zamanımızın büyük bir bölümünü Avrupa’da geçiriyoruz. En büyük amacımız, hangi kültürden olursa olsun, dünya üzerinde çok geniş bir dinleyici kitlesine seslenebilmek” diye ekliyor.

Türkiye’deki konserleriyle de büyük ilgi gören topluluk Türkiye sevgisini ülkemizdeki turnelerinde çektirdikleri resimler ile “Hang on Little Tomato” albümlerinin kartonetine taşıyarak göstermişti. Avrupa’daki ilk performansını Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren Pink Martini özellikle Fransa, İspanya, Portekiz, Belçika, İsviçre, Yunanistan, Lübnan gibi ülkelerde kapalı gişe konserlere imza atıyor.

Los Angeles, Oregon, Seattle, New Jersey, San Antonio ve Kansas City senfoni orkestralarıyla birlikte konserler veren topluluk, 2003 yılında Frank Gehry’nin mimari şaheseri Los Angeles Filarmoni’nin yeni evi Walt DisneyKonser Salonu’nun açılışını yaptığı gibi 2005’te Türkiye’de de Kuruçeşme Arena’nın açılışını yapmıştı.

Televizyonların ünlü dizileri de Pink Martini şarkılarını soundtrack olarak kullanmak için birbirleriyle yarışıyorlar. The West Wing’den Desperate Houseviwes’a kadar Pink Martini’nin şarkıları şimdiye kadar birçok ünlü dizide kullanıldı.

2011 sonbaharinda 2 yepyeni albüme imza atan Pink Martini, ilk olarak Saori Yuki ile ‘1969’ albümünü ardından da 17 yıllık hikayelerini özetledikleri ‘piyasaya çıkardı. ‘1969’ Pink Martini, efsanevi Japon sanatçı Saori Yuki 2007 yılında Pink Martini’nin “Taya Tan” adlı şarkıyı yeniden yorumlamasıyla başlayan ortak hikayelerini 1969 yılının en güzel şarkılarını biraraya getirerek hazırladıkları sımsıcak bir albüm. 1969 albümü “Blue Light Yokohama”, “Yuuzuki”, “Mayonaka no Bossa Nova (Geceyarısı Bossa Nova’sı)” gibi Japonya’nın en ünlü şarkılarını ve Pink Martini tadında yorumlanan “Yoake no Scat (Yeni Bir Şafak Melodisi)” gibi Saori Yuki’nin en meşhur şarkılarını içeriyor. Albümde Fransızca, Japonca ve İngilizce 12 şarkı bulunuyor.

Jorge Ben’in ünlü “Mas Que Nada” , Peter Paul & Mary “Puff, The Magic Dragon” şarkısı ve Peggy Lee’nin ünlü “Is That All There Is” şarkısına kadar uluslararası ünlü şarkılara da yeni yorumlar getiren albüm , bir Japon efsanesi olan Saori Yuki’yi de Türkiye’deki sevenleri ile buluşturdu.

2011 yılında grup, ‘1969’ albümü ile aynı anda 17 yıllık kariyerlerini özetledikleri 8 yepyeni şarkı ile destekledikleri en iyiler – best of çalışması ‘A Retrospective’ piyasaya çıkardı.

Get Happy için hala stüdyodayken, Thomas Lauderdale eş zamanlı olarak The Sound of Music- Neşeli Günler filmiyle meşhur olan Captain ve Maria Von Trapp’ın gerçek torunları Sofia, Melanie, Amanda ve August von Trapp’ın da konuk olduğu, grubun 8. stüdyo albümü, Dream a Little Dream için çalışmaya başladı. Bahsettiğimiz kardeşler de 12 yıldır beraber şarkı söylüyorlar ve konserlerle tüm dünyayı turluyorlar. Thomas Lauderdale’in sihirli yörüngesine çekilen kardeşler artık Portland, Oregon’da birlikte yaşıyorlar ve son iki yıldır sık sık Pink Marti’nin konserlerinde de konuk sanatçı oluyorlar. Albüm İsveç’ten Ruanda’ya, Çin’den Bavyera’ya kadar zik zaklar çizerek dünyayı dolaşıyor ve The Chieftains, Wayne Newton, “Jungle” Jack Hanna ve ( Orijinal The Sound of Music- Neşeli Günler filminde Liesl karakterini oynayan) Charmian Carr gibi isimleri konuk ediyor. Albüm tüm dünyada 4 Mart 2014‘te yayınladı.

Samurayların aşk şarkılarından 1930’ların Küba müziğine, Fransızca şansonlardan Brezilya sokak şarkılarına kadar dinlemesi en keyifli şarkıları tozlu raflardan bulup çıkaran topluluk, China Storm’un kulak pası silen sıcak vokali ve yepyeni şarkıları ile yine unutamayacağınız üç konserle Türkiye’de!

‘Get Happy’ albümü hakkında

Ocak 2012’de grubun lideri Thomas Lauderdale Pink Martini’nin yedinci stüdyo albümü üzerine çalışmalarına, Charlie Chaplin’in ‘’Smile’’ şarkısını efsanevi Phyllis Diller ile birlikte kaydetmesiyle başladı. 24 Eylül 2013 tarihinde piyasaya çıkacak ‘’Get Happy’’ adını taşıyan yepyeni Pink Martini albümü dokuz farklı dilde, 16 adet ayağınızı yerden kesecek şarkıyı içeriyor. Grubun sevilen solisti China Forbes her zamanki gibi albüme ağırlığını koyarken, Pink Martini, albümde ilk kez solo şarkılar kaydeden Storm Large ile de düet yapıyor. Ayrıca pek çok sürpriz özel konuk, Rufus Wainwright, Philippe Katerine, Meow Meow, The Von Trapps & Ari Shapiro, albümde muhteşem düetleri ile yer alıyor.

18 aylık uzun ve maceralı ‘’Get Happy’’ kayıtlarının yolculuğu, grubun Phyllis Diller’ın vefat etmeden önce yapmış olduğu son kayıt ‘Smile’ şarkısı ile başladı. Herkesin 2009’daki Splendor in the Grass albümünden beri heyecanla beklediği yeni albüm, çok önemli şarkıcıların Portland’daki Pink Martini stüdyosununda kayıtlar yaptığı muhteşem bir çalışmanın ürünü. Avustralyalı başarılı kabare divası Meow Meow, alımlı ve alışılmadik Fransız Philippe Katerine, yakışıklı ve ışıl ışıl radyo süperstarı Ari Shapiro, sıcakkanlı, harika kardeşler The Von Trapps ve muhteşem bir performansla Rufus Wainwright Pink Martini’ye ‘Get Happy’ albümünde konuk oldular.

Thomas, tarafından seçilen ve düzenlemeleri yapılan İngilizce, Almanca, Fransızca, Çince, Japonca, İspanyolca, Farsça, Türkçe ve Romence dillerinde şarkılar bulunan ‘Get Happy’, China Forbes dışında grup ile ilk albüm kaydını yapan Storm Large’ın da şarkılarını içeriyor.

“DREAM A LITTLE DREAM” Hakkında

1965 senesinin The Sound of Music- Neşeli Günler filmiyle meşhur olan Captain ve Maria Von Trapp’ın gerçek torunları Sofia, Melanie, Amanda ve August von Trapp ( yaşları 19- 25 arasında değişiyor) 12 yıldır beraber şarkı söylüyorlar ve konserlerle tüm dünyayı turluyorlar. Thomas Lauderdale’in sihirli yörüngesine çekilen kardeşler artık Portland, Oregon’da birlikte yaşıyorlar ve son iki yıldır sık sık Pink Marti’nin konserlerinde de konuk sanatçı oluyorlar. Bu harika yeni işbirliği Pink Martini’nin küçük orkestrası ile şarkı söyleyen kristal güzellikte ahenkli dört kardeşin vokallerini ve Lauderdale’in parlak düzenlemelerini müthiş bir yolculukla buluşturuyor.

Pink Martini The Sound of Music- Neşeli Günler için gerçek kahramanlar olarak Captain ve Maria von Trapp’ın gerçek torunları olan sansasyonel dört kardeşle ilk büyük uluslararası çıkışı gerçekleştiriyor. Albümde Japonya, İsveç ve Ruanda’dan, Fransa ve Almanya’ya kadar tüm dünyadan 15 şarkı sunuluyor. Dünyaca ünlü İrlandalı süper grup The Chieftains, August von Trapp’ın yazdığı yeni şarkı “Thunder” için eşlik ediyor. Efsanevi Wayne Newton “Lonely Goatherd” şarkısının başına geçerken hareketli bir versiyonuyla Columbus Hayvanat Bahçesi yöneticisi ve gece talk şovlarının düzenli misafiri Jack Hanna’dan da yardım alıyor. Gerçek ve fanteziyi buluşturan bir eşikte ( Orijinal The Sound of Music- Neşeli Günler’de Liesl karakterini oynayan) Charmian Carr dokunaklı bir versiyonuyla “Edelweiss” şarkısını söylüyor.

1990’lı yılların en tanınmış müzik topluluklarından Pet Shop Boys, 24 Mayıs’ta sahne almak üzere İstanbul’a geliyor.

pet-shop_boys

pet-shop-boysBu yıl yoğun bir programla müzikseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanan Babylon Soundgarden Festivali dördüncü kez konuklarını ağırlayacak. Parkorman’da 24 Mayıs’ta gerçekleşecek festivalde, bir zamanların efsane müzik grubu Pet Shop Boys, son zamanların en sevilen isimlerinden 1992 doğumlu Amerikalı şarkıcı Sky Ferreira ve daha birçok isim yer alacak.

‘Politik pop’ türünde şarkılar yapan Pet Shop Boys, bugüne dek 30’un üzerinde albüm yayınladı. 1993 yılında çıkardıkları ‘Very’ albümünden sonra bir sessizlik dönemine giren grup, 1999’da yeniden müzik dünyasına döndü.

Karakan’dan Kabus Kerim

kabus_kerim1990’ların başında Türkiye’de ‘rap’ müziği tanıtan Almanya’dan üç rap grubunun bir araya gelerek oluşturduğu ‘Cartel’ grubunun kurucuları arasında bulunan Kabus Kerim de yine Babylon Soundgarden Festivali’nde 24 Mayıs’ta sahne alacak. 1993 yılında kurulan Karakan grubu, Almanya’daki Türk karşıtı, Neo Nazi hareketini eleştiren çizgisiyle büyük ilgi gördü. Şarkılarında derin politik mesajlar veren grup, kısa bir süre sonra Türkiye’de de tanındı.

 

Bu üç isim dışında festivalin konukları, Seun Kuti&Egypt ’80, John Talabot, Joystick Jay, Mount Kimbie, Dalt Wisney ve Ali Gültekin olacak. Aynı zamanda Bodrum, Çeşme ve Ankara’da da düzenlenecek olan festival konukları aynı anda birkaç sahnede birden müzik yapılan bir kumpanya olarak farklı şehirleri gezecek.

 

Kaynak :[-]

Otobüste gelirken 3-5 şiir yazanlara şairlikten kesin olarak men edilebileceğini düşündüğümüz rakipler geliyor. Şairler(!) bu rakip için ne düşünür bilemiyoruz fakat şairlerin gocunacağına eminiz!

şiirlerin efendisi robotlar

Şiir yazan bir bilgisayar programı ilk kez tüm okurlarını insan olduğuna ikna etmeyi başarıyor. Bu algoritma, birçok alanın ardından, şiirin de robotlar tarafından ele geçirilmesi anlamına geliyor.

Her alanda gittikçe daha çok yayılan robotlar, şimdi de şiire el attı. Şair robotlar, yaratıcılık gerektiren bir alanda ilk kez Turing Eşiği’ni geçmeyi başardı. Turing Eşiği, bir makine tarafından yazılan herhangi bir metnin, onu okuyanların en az yüzde 30’unu, bir insan tarafından yazıldığına ikna etmesi anlamına geliyor. Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nden Oscar Schwartz, insanlara “Bu şiiri bir robot mu yazdı bir insan mı” sorusunu yönelten Bot or Not isimli bir proje başlattı.

 Projenin internet sitesine girenlerin karşısına bir şiir çıkıyor ve insanlar o şiiri yazanın robot olup olmadığını anlamaya çalışıyor. İstatistiklere göre, kullanıcıların yüzde 30’undan fazlası, okudukları robot şiirini insanlara atfediyor.

 “Hem duygusal hem de felsefi olarak, robotların sanat üretmesine hazırız. Bunun birçok sebebi var. Bunlardan en önemlisi, teknolojiye yakınlığımız ve onun hayatımızla iç içe geçmiş olması. Ve robotlar sanat yapmaya başladığında, insanlara aralarında duygusal bağlar da oluşmaya başlayacak” diyen Schwartz, sanat üretimi sayesinde insanların robotlara karşı “özel hisler” besleyebileceğini söyledi.

 Schwartz, Bot or Not projesi için bir şiir yazma algoritması geliştirdi. Araştırmacı, şimdiye dek bilgisayar tarafından yazılan 300 şiirin Turing eşiğini aştığını, hatta artık eşiği yüzde 30’dan 60’a çıkarmayı düşündüğünü söyledi. Bu 300 şiir arasında şu ana dek 6 tanesi eşiği aşan sonuçlar almış. Schwartz, “Şair robotların artık ciddi bir mesele” dedi.

 Bilgisayar biliminin  gelmiş geçmiş en önemli temsilcilerinden olan Britanyalı Alan Turing, bir makinenin zeki olduğunu kanıtlamanın, kendisiyle ilişki kuranların en az yüzde 30’unu insan olduğuna ikna etmesinden geçtiğini öne sürmüştü. Mantık, kriptoloji ve felsefe alanında da çok önemli çalışmaları olan Turing, eşcinsel olması sebebiyle ülkesinde gördüğü işkence yüzünden 1954 yılında, 45 yaşında intihar etmişti. Alan Turing, teorik bilgisayar bilimi ve yapay zekanın babası olarak görülüyor.

ALAN TURING Kimdir?

alan turingAlan Mathison Turing (23 Haziran 1912 – 7 Haziran 1954), İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılır. Geliştirmiş oldugu Turing testi ile makinaların ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için savaş kahramanı sayılmıştır. Ayrıca Manchester Üniversitesi’nde çalıştığı yıllarda, Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmıştır.

Adı ayrıca Princeton’da beraber çalıştığı tez hocası Alonzo Church ile geliştirdiği Church-Turing Hipotezi ile de matematik tarihine geçmiştir. Bu tez, bir algoritmayla tarif edilebilecek tüm hesaplamaların dört işlem, projeksiyon, eklemleme ve tarama operasyonları ile tarif edilebilecek hesaplamalardan ibaret olduğunu ifade eder. Bir matematiksel teorem olmaktan ziyade matematik felsefesi hakkında çürütülememiş bir hipotezdir.

1952 yılında şantaja maruz kaldığı şikayetiyle polise başvurup eşcinsel olduğunu açıklayan Turing, eşcinsellik suçlamasından yargılanıp 1 sene boyunca kimyasal olarak hadım etme yöntemi olarak kullanılan östrojen iğnesi vurulmaya mahkûm edilmiştir. 1954 yılında potasyum siyanid zehirlenmesinden ölmüştür. Polis araştırmasında Turing’in yediği elma ile siyanur zehiri alarak intihar sonucu öldüğüne karar verilmiştir. Buna rağmen Turing’in zehirlenmesinin kendisi tarafından intihar nedeniyle olmadığı ve başkalarının bu şüpheli ölümde bir parmağı olduğu iddiası sürmüştür.

Adı anısına verilen ve bilgisayar biliminin Nobel’i sayılan Turing Ödülü ile de akademik bilişim dünyasının bir parçası olmuştur.

Gelişim biyolojisi alanındaki en önemli matematiksel modellerden biri olan reaksiyon-difüzyon modeli de Turing tarafından formüle edilmiştir.

Çocukluğu ve Geçmişi

Annesi Sara, Hindistan’ın Orissa şehrinin Chatrapur kasabasında hamile kalmıştır. Babası Julius Mathison Turing, Britanya Hindistan koloni idaresinde Hindistan devlet memuru idi. Julius ve annesi Sara Alan’ı İngitere’de dünyaya getirmek istediler ve böylece Londra’ya gelerek Alan Turing’in 23 Haziran 1912’de doğduğu (şimdi Colonnade Hotel olan) Maide Vale’de bir eve yerleştiler. John adlı bir abisi vardı. Babası Hindistan Devlet Memurluğu işine devam etmekteydi ve Turing’in çocukluk yılları boyunca ailesi iki oğlunun kalması için İngiltere Hastings’teki arkadaşlarına bırakarak Guildford, İngiltere ve Hindistan arasında seyahat etti. Turing yaşamının erken dönemlerinde deha belirtileri gösterdi ve bunları sürekli olarak sergiledi.

Ailesi onu 6 yaşında iken bir gündüz okulu olan St Michaels’e kaydettirdi. Diğer eğitmenleri ve sonra da okulun başöğretmeni çabucak onun zekâsının farkına varmıştır. 1926’da 14 yaşındayken Dorset’te ünlü çok pahalı bir özel okul olan Sherborne Okuluna girdi. Okul sömesterinin birinci günü İngiltere’deki Genel Greve denk geldi; ancak Turing okuluna o kadar hevesliydi ki, trenlerin ülkede işlemediği o günü Southhampton’dan okula 60 milden fazla süren yolu tek başına bisikletle gitti ve yarıyolda geceyi bir otelde geçirdi.

Turing’in matematik ve bilim üzerine doğal eğilimi, Sherborne’daki eğitim tanımı daha çok klasik Antik Yunanca ve Latince üzerinde odaklanan, öğretmenlerinin saygısını kazandırmadı. Okul Müdürü ailesine şöyle yazmıştır: “Umarım iki okul arasında bilgisiz kalmaz. Eğer özel okulda kalacaksa özel okulun özel eğitimini almayı kabul etmeli; eğer sadece bir kendini bilime adamış bir bilimadamı olacaksa, vaktini bu özel okulda boşuna harcıyor.”

Buna rağmen Turing sevdiği çalışmalarda göze çarpan yeteneğini göstermeye devam ediyordu, derslerinde daha türev ve entegrasyon konularını öğrenmeden bile ileri yüksek matematik konulu problemleri çözümlemeye başlamıştı. 1928’de 16 yaşına geldiğinde Albert Einstein’ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein’ın Newton hareket savlarını tenkitlerini (bunların açıklamasını yapmayan ders kitabı metinleri kullanmadan) kendi kendine çalışak ortaya çıkardı.

Alan Turing - Sackville Park-Manchester

Alan Turing – Sackville Park, Manchester

Turing okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom’la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, çocukken veremli inek sütü içmesi dolayısıyla kaptığı tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne’daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta kala öldü. Turing’in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin meteriyalistik olduğu inancını benimsedi.

Üniversite ve hesaplanabilirlilik üzerinde çalışmaları

Turing’in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge Trinity Koleji’ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej’e gitti. 1931’den 1934’e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935’te Kings Kolej’e akademik üye seçildi.

28 Mayıs 1936’da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel’in 1931’de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çesit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.

KingsCollegeChapel

Turing’in 1931-1934 ders yıllarında diploma derecesi için bulunduğu ve 1935’de okutman olduğu Cambridge Kings Kolej

Turing makinaları günümüzün hesaplama teorilerinin ana araştırma öğesidir. Turing makineleri için Sonlanma Problemi’nin kararverilemez olduğunu gösterek Karar Verme Probleminin bir sonucu olmadığını ispatlamaya devam etti: genel anlamda, algoritmik olarak sunulan bir Turing makinesi her zaman sonlanıyor olsa bile, karar vermek mümkün değildir. Kanıtının, Alonzo Church’ün lambda hesaplama teorisine dayandırdığı Turing sonucuna eşit olan kanıttan daha sonra yayınlanmasına rağmen, Turing’in çalışması çok daha kabul edilebilir ve sezgiseldi. Teorisinin yeni bir tarafı da ‘Evrensel (Turing) Makinası’ kavramı idi ve bu herhangi bir diğer makinanın görevlerini yerine getirecek bir makina fikri idi. Makale ayrıca tanımlanabilen sayılar kavramını da tanıtıyordu.

Eylül 1936’dan Temmuz 1938’a kadar Princeton Üniversitesi, İleri Etüdler Enstitüsü’nde, Alonzo Church yanında hemen hemen devamlı çalışarak geçirdi. Soyut matematik çalışmaları yanında kriptoloji üzerinde de çalışmalar yaptı ve ayrıca dört aşamalı elektro-mekanik ikili çarpma makinasının üç aşamasını tamamlayıp bitirdi. Haziran 1938’de tezini verip Princeton’dan Felsefe Doktoru ünvanını kazandı. Bilimsel tezinde bir Turing makinesinin çözemeyeceği problemler araştırmasına olanak sağlayarak, kehanet makineleri ile bağlantılı Turing makineleri ile hesaplama kavramını inceledi.

İngiltere’de Cambridge’e geri dönerek, Ludwig Wittgenstein’in matematik temelleriyle ilgili derslerine katıldı. İkisi aralarında tartışmalar yapıp birbiriyle uyuşamadılar. Turing biçimciliği savunmaktaydı ve Wittgenstein ise matematiğin mevcut olan gerçekleri yeniden keşfetmek yerine onları yeni olarak icat ettiğini iddia etmekteydi. Ayrıca Hükümet Kod ve Şifre Okulunda (GCCS) yarı-zamanlı çalışmaktaydı.

Kriptanaliz

Ana madde: Enigma şifrelemesinin analizi
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Turing Bletchley Park’ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejeski, Jerzy Rozycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı.

Hem Enigma makinası hem de bu makinaya eklenen (İngilizler tarafından ‘Tunny’ kodadı verilen teletip makinası olan) Lorenz SZ 40/42 makinasının şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Bir süre de, 8 Numaralı Kulübe’de bulunan Alman Deniz Kuvvetleri şifreli iletişimi okumadan sorumlu bölüme başkanlık yapmıştır.

Turing, Eylul 1938 itibariyle Hükümet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmıştır. Alman Enigma makinası problemi üzerinde çalışmış ve GCCS’de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox’la işbirliği yapmıştır. 4 Eylül 1939’da, Birleşmiş Krallık’ın Almanya’ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS’nin savaş zamanı üssü Bletchley Park’a katıldı.

Turing-Welchman “bombe” makinası

Bombe-makinesiBletchley Park’a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma’yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makinaya Bombe adı daha önce 1932’de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman’ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en onemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinası olarak kullanıldı.

Turing ile aynı dönemde Bletchley Park’ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing’i şu sözlerle onurlanmdırmıştır: “Turing’in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe’nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta herşeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı.”

Bombe bir Enigma makinası mesajında kullanılacak muhtemel doğru ayarlamaları (örn. çark komutları, çark ayarları…vs) araştırdı ve uygun ve makul bir şifresiz metin parçasını bulunan test için kullandı. Çarklar için, üç çarklı genel Enigma makinaları için 1019 olası durum ve 4 çarklı denizaltı Enigma makinaları için 1022 olası durum mevcuttu. Bombe elektriksel olarak tamamlanan, crib’i esas alan bir dizi mantıksal sonuç sergiledi. Bombe bir çelişki belirdiğinde tespit etti ve bir sonrakine taşıyarak düzenlemeleri eledi. Muhtemel düzenlemelerin çoğu çelişkilere sebep oluyor ve detayların araştırılması için birkaç tane bırakarak kalanı bir kenara atılıyordu. Turing’in Bombe’si ilk kez 18 Mart 1940’ta kuruldu. Savaş sonunda operasyonda ikiyüzün üzerinde Bombe vardı.

Kulübe 8 Bölümü ve Alman Deniz Kuvvetleri Enigma makinesi

Bletchley Park ana binası

Bletchley Park ana binası

Aralık 1940’ta Turing, diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri Enigma göster geç sistemini çözdü. Turing ayrıca Deniz Kuvvetleri Enigmasını kırmaya yardımcı olması için ‘Banburismus’ adı verilen Bayes tipi istatistik tekniği keşfetti. Banburismus Bombe’lerin düzenlemelerini test etmek için gerekli zamanı kısaltarak, Enigma çarklarından çıkan kesin komutları eliyordu.

1941 baharında, Turing Hut-8’deki iş arkadaşı Joan Clarke’a evlilik teklifinde bulundu, ancak yazın her iki tarafın anlaşmasıyla bu nişan bozuldu.

1942 Temmuzunda, Turing, Almanların ‘Fish’ kodadlılardan biri olan yeni Geheimschreiber (gizli yazıcı) makinesinde kullanılan Lorenz şifrecisine karşı kullanılmak üzere Turingismus ya da Turingery adı verilen bir teknik icat etti. Ayrıca, günlük-değişken şifrelere faydalı bir şekilde uygulanan kaba-kuvvet zoru ile kod çözme tekniklerine üstün hız sağlayan, öncelikle basit makinelerin yerine geçen, dünyanın ilk programlanabilen dijital elektronik bilgisayarı Collossus’un oluşturulmasına devam etmiş Max Newman’ın koruması altındaki Tommy Flowers’ın Fish takımıyla da tanıştırılmıştır. Sık rastlanılan yanlış bir kanı ise, Turing’in Colossus’un dizaynında anahtar şahıs olduğuydu ki bu doğru değildi.

Bletchley’da çalışırken, Turing, ara ara üst-seviye karşılamalarda ona ihtiyaç duyulduğunda Londra’ya 40 km koşmuş, başarılı bir uzun-mesafe koşucusudur.

Turing 1942 Kasımında Birleşik Devletler’e(USA) seyahat etti ve A.B.D. Deniz kuvvetleri kriptanalistleriyle Deniz Kuvvetleri Enigması ve Washington’da Bombe yapımı üzerinde çalıştı ve Bell labaratuvarlarında korumalı konuşma cihazlarının geliştirilmesine yardımcı oldu. Mart 1943’te Bletchley Park’a geri döndü. Hugh Alexander, Turing bazen bölümün koşturmacısında günlük ufak işlerini hallederken geçici lider olduğundan, yokluğunda resmi olarak Hut-8’in liderlik pozisyonunu üstlenmişti. Turing ise Bletchley Park’taki kriptanalistlerin genel danışmanı oldu. Savaşın ileriki kısmında, işini, mühendis Donald Bailey’in yardımıyla elektronik bilgisini daha ileri seviyede geliştirdiği Hanslope Park’a taşıdı. Birlikte Delilah kod adlı portatif, korumalı ses iletişimleri makinesinin tasarımı ve yapımına giriştiler. Farklı uygulamalara ayrılmıştı, uzun-mesafe radya yayınlarının kullanımı için eksik kapasite ve her halükarda Delilah savaş sırasında kullanabilmek için çok geç tamamlanmıştı. Turing’in onu memurlar için bir Winston Churchill’in konuşma kaydının şifreleme/deşifreleşmesi için memurlara ispat etmesine rağmen Delilah kullanıma kabul edilmedi.

1945’te, Turing savaş zamanındaki hizmetleri için OBE ile ödüllendirildi, ancak çalışması yıllarca bir sır olarak kaldı. Royal Society tarafından ölümünden kısa bir süre sonra basılan bir biyografide şöyle kayıtlara geçmiştir:

Savaştan hemen önce, o kritik zamanda bazı büyük problemler üzerine çalışmalara kendini verseydi sunulabilecek çalışmasının kalitesini gösteren, çeşitli matematiksel konuda üç kayda değer makale yazıldı. Yabancı Bürodaki çalışmasına istinaden OBE ile ödüllendirildi.

İlk bilgisayarlar ve Turing testi

1945’ten 1947’ye kadar ACE (Otomatik Bilgisayar Motoru) tasarımında çalıştığı Ulusal Fizik Laboratuvarı’ndaydı. 19 Şubat 1946’da ilk program-hafızalı bilgisayarın detaylı dizaynının makalesini sundu. ACE uygulanabilir bir dizayn olmasına rağmen, Bletchley Park’taki savaş zamanı çalışmalarını saran esrarengizlik proje başlangıcının ertelenmelerine öncülük etti ve onu hayal aleminden çıkardı. 1947’nin sonlarında altı yıllık devamlı çalışmadan sonra kendi istedigi bir alanda istediği gibi çalışmak üzere Cambridge’e döndü. O Cambridge’teyken yokluğunda Pilot ACE yapıldı. İlk programı 10 Mayıs 1950’de gerçekleştirildi.

1948’de Manchester’da Matematik Departmanına Okutman tayin edildi. 1949’da Manchester Üniversitesi’ndeki bilgisayar laboratuarında vekil yönetici oldu ve ilk gerçek bilgisayarlardan biri için Manchester Mark 1 yazılımı üzerinde çalıştı. Bu süre zarfında daha soyut işler yapmaya devam etti ve ‘Bilgisayar Mekanizması ve Zeka’ da (Mind, Ekim 1950) Turing yapay zekaya işaret etti, ve şu anda Turing testi olarak bilinen, bir makine için ‘zeki’ denilebilme standardını saptama girişimi olan bir deney ileri sürdü. İddiası eğer soru soran kişiyi, diyalog içerisinde olduğunun bir insan olduğu konusunda kandırabilirse, bir bilgisayar için düşünmenin söz konusu olabileceğiydi.

1948’te Turing aynı sınıftan mezun olduğu meslektaşı D.G. Champernowne ile çalışırken henüz var olmayan bir bilgisayar için satranç programı yazmaya başladı. 1952’de programı gerçekleştirmeye yetecek kadar bir bilgisayarı güçlendirerek, Turing bilgisayarını taklit ettiği, her bir hamlesi yaklaşık yarım saat alan bir oyun oynadı. Oyun kaydedildi, Champernowne’nın karısına karşı oyunu kazandığı söylense bile, program Turing’in meslektaşı Alick Glennie’ye karşı kaybetmiştir.

Örnek biçimleme ve matematiksel biyoloji

Turing 1952’den 1954’teki ölümüne kadar matematiksel biyoloji, özellikle morfogenez üzerine çalışmıştır. 1952’de Turing örnek biçimlendirme hipotezini öne sürerek, ‘ Morfogenezin Kimyasal Temeli ‘ adlı bir makale yazmıştır. Bu alandaki ilgi odağı canlıların yapısındaki Fibonacci numaralarının varlığını, Fibonacci filotaksisini anlamaktır. Örnek biçimlendirme alanının şu an merkezi olan reaksiyon-difüzyon denklemini kullanmıştır. Son makaleleri 1992’de A.M. Turing’in Derleme Çalışmaları eserinin basımına kadar yayınlanmamıştır.

Müstehcen uygunsuzluktan hüküm giymesi 

Turing'in evini gösteren plaka

Turing’in evini gösteren plaka

Homoseksüellik İngiltere’de yasadışıydı ve bir akıl hastalığı olarak dikkate alınmakla birlikte ceza-i yaptırımı olan suç sınıfına girmekteydi. Ocak 1952’de Turing’in 19 yaşinda bir genç olan Alan Murray ile bir sinemada tanıştı ve Alan Murray birkaç defa Turing’in evine giderek onunla birlikte kaldı. Birkaç hafta sonra Alan Murray bir tanıdığı ile birlikte Turing’in evini soymaya gitti. Turing bu hırsızlığı polise bildirdi. Polis hırsızları yakaladı ve soruşturma sırasında Alan Murray’in Turing ile homoseksüel ilişkisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Turing de bunun gerçek olduğunu itiraf etti. Turing ve Murray 1885 Ceza Kanunu’na Ek Yasa’nın 11. Kısmı gereğince müstehcen uygunsuzluktan suçlanıp mahkemeye verildiler. Turing pişman değildi ve 50 yıl önce Oscar Wilde’ın başına geldiği gibi aynı suçtan mahkûm edildi.

Turing’e mahkûmiyet ve durumuna bağlı olarak libidosunu azaltmak için devam eden hormonal tedavisinde göz hapsi arasında bir tercih sunuldu. Hapisten kaçmak için, bir yıl içinde kendini hadım edecek östrojen hormonu iğnelerini kabul etti. Suçlu bulunması dolayısıyla devletin gizli işleri için güvenilirlilik izni kaldırıldı ve o zamanlar çok gizli olan GCHQ’daki kriptografik konular üzerine devam eden danışmanlığı da sona erdirildi. O dönemde İngiltere hükümeti Cambridge Beş adlı çoğu akademik eğitimleri sırasında Oxford-Cambridge’de tahsil yaparken Sovyetler Birliği hesabına casusluk yapmayı kabul etmiş ve sonradan İngiliz entelejans kurumunda en yüksek rütbeleri almış olan (Guy Burgesss ve Donald Maclean) bir grup ajanlar sorunu ile uğraşmaktaydı. Casuslar ve Sovyet ajanlarının önemli mevkilerde bulunan homoseksüelleri tuzağa düşürmelerinden endişe edilmekteydi. Turing o kadar yıl sonra bile çok gizli olan Bletchley Park’da çok önemli mevkilerde çalışmıştı ve homoseksüel olma suçundan mahkeme tarafından hüküm giymişti.

8 Haziran 1954’te temizlikçisi onu Manchester’deki evinde ölü buldu. Bir gün evvel, yatağının kenarında bıraktığı yarı-yenmiş siyanür-zehirli elmayı yemek suretiyle siyanür zehirlenmesinden öldüğu açıklandı. Elmanın kendisi nedense hiçbir siyanür zehiri testine tabi tutulmadı. Ölüm sebebinin siyanür zehirlenmesi olması iddiasına rağmen naaşına post-mortem yapılmadı.

Bu şartlarda devletin çok gizli işleri için çok önemli görevlerde bulunan ve şüpheli bir tarzda ölen bir kişi olan Turing’in ölümünün kasıtlı, hatta İngiliz MI5 (gizli istihbarat) servisi tarafından bir suikast olduğuna ve intihar süsü verildiğine inanılmasına yol açmıştır. Annesi ise oğlunun laboratuvar ecza maddelerini dikkatsizce depolanıp kullanılmasına bağlı olarak zehirin yemeğe başladığı elmaya kazara bulaştığını devamlı iddia etmiştir. Bazı kişiler Turingin Pamuk Prenses peri masalı rolü yaparak intihar ettiğine inanırlar. Diğer kişiler Turing’in resmi güvenilirlilik izini kaybetmesine rağmen pasaportunun alınmadığına ve bu hükümden sonra (ABD tarafından kabul edilmemekle beraber) birkaç defa akademik nedenlerle Avrupa’ya gitmesine izin verildiğine işaret etmektedirler. Bu ziyaretler sırasında Turing’e bir suikast yapılma olasılığının çok yüksek bulunduğu bilinmektedir. Buna rağmen İngiliz resmi makamları bu ziyaretlere ve yüksek suikast olasılığına goz yummalarını kasıtlı bulmaktadırlar. Turing’in biyografisini yazan Andrew Hodges, Turing’in bu şekilde intiharının annesine biraz makul bir inkar etme imkânı verebilmek için olduğunu öne sürmektedir.

Ölüm sonrasında takdirle anılma

1966’dan beri, Bilgisayar Mekanizmaları Birliği tarafından her yıl, bilgisayar camiasına teknik makaleler yazan bir kişiye Turing Ödülü verilmektedir. Bu ödül, günümüzde bilgisayar dünyasının Nobel Ödülü olarak kabul edilmektedir.

Turing’in Londra’da doğum yeri olan (şimdi Colonnade Hotel olan) bina önüne ve Manchester’de yaşayıp öldüğü evinin önüne, İngiltere’deki önemli tarihsel kişilerin orada yaşadığına işaret etmek için binalara konulan, birer mavi plaka konulmuştur.

23 Haziran 2001’de Manchester’de Whitworth Sokağı’ndaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park’da Turing’in bir bronz heykeli için açış töreni yapıldı. Güney İngiltere’de Guildford’da yerleşik “Surrey Üniversitesi” kampüsünde heykeltraş “John W. Mills” tarafından yapılan bir bronz heykel için 28 Ekim 2004’de açılış töreni yapılmıştır. Turing’in çalışmış olduğu Beltchley Park’da ise Galler’den gelen ince kayrak taşlardan heykeltraş Stephen Kettle tarafından yapılmış 1,5 ton ağırlıkta bir diğer Turing heykeli 19 Haziran 2007’de törenle açılmıştır.

İngiltere’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle üniversitelerde, Turing’in anısını devam ettirmek hedefiyle çeşitli etkinlikler yapılmakta ve fakültelerde ve kampüslerde özel salon, bina ve meydanlara Turing adı verilmektedir. Örneğin İstanbul Bilgi Üniversitesinde her yıl ‘Turing Günleri’ adlı uluslararası katılımlı bilimsel bir sempozyum organize edilegelmektedir. Toplantının amacı ‘Hesaplama Teorisinde ve Bilgisayar Bilimlerinde’ uluslararası çevrelerdeki yeni eğilimlerin ve gelişmelerin tartışıldığı tanıtıldığı bir zemin yaratmaktır.

10 Eylül 2009 tarihinde yani Alan Turing’in ölümünden 50 yıl sonra İngiliz başbakanı Gordon Brown ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul etti

Kaynak :[-]

ALMANYA’nın Nürnberg kentinde dün sona eren ’19’uncu Türk-Alman Film Festivali’nde ödüller sahiplerini bulurken, 57 yılını sinemaya adayan Fatma Girik’e ‘Ömür boyu onur ödülü’ verildi.

fatma girik

Fatma Girik ödülünü Halil Ergün’den alırken, heyecanını gizleyemedi. Festival Başkanı Adil Kaya’nın konuşması ile başlayan ödül gecesinde bir konuşma yapan Başkonsolos Asip Kaya, Festivali zengin bir içerikle gerçekleştiren Festival Başkanı Adil Kaya ve Yönetici Ayten Akyıldız ile ekibi kutlayarak teşekkür etti. Kaya, onlarca filmin özellikle Türk gençlerine Türk kültürü ve ananelerini tanıtması bakımından önemli olduğunu dile getirdi.

Fatma Girik de, Türk sinemasının 100’üncü yılının kutladığını anımsatarak, kendisininse sanat hayatında 57 yılı geride bıraktığını vurguladı. Daha sonra ödül dağıtımına geçildi.On bir gün seren festivali 10 bini aşkın izleyici takip ederken, festival çeşitli etkinliklerle renklendi

ÖDÜL DAĞILIMI ŞÖYLE

Uzun metraj film yarışması

En İyi Film: Köksüz Yönetmen: Deniz Akçay Katıksız

En İyi Erkek Oyuncu: Doron Amit:Film: Hanna’nın Yolculuğu Yönetmin (Hannas Reise)

En İyi Kadın Oyuncu: Lale Başar Film: Köksüz

Öngören Ödülü: Arıler Yönetmen: Mo Asumang

Seyirci Ödülü: Meryem Yönetmen: Atalay Taşdiken

Kısa film yarışması

1- Sünnetim Yönetmen: Arne Ahrens

2- Pepûk (Kuckuck) Yönetmen: Özkan Küçük

3- Patika (Der Pfad) Regie: Onur Yağız

Taner TÜZÜN/NÜRNBERG

Kaynak :[-]

Cannes ve Venedik gibi sinema dünyasının nabzını belirleyen ve o yüzden dünyanın en önemli üç film festivalinden bir olarak nitelenen Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı sürpriz bir şekilde Çin Halk Cumhuriyeti’nden ‘Bai Ri Yan Huo’ adlı film kazandı.

altın ayı-berlin-2014

Yönetmen; Diao Yinan-Eniyi erkek oyuncu dalında gümüş ayı alan; Fan Liao

Diao Yinan’ın yönettiği ve klasik ‘film noir’ tarzı polisiye filmlere göndermeler yapan ‘Bai Ri Yan Huo’ 1999 yılında Çin’in kuzeyinde yaşanan bir dizi cinayetin eski bir polis tarafından çözülmesi olayını yaratıcı resimler ve sürükleyici bir senaryo ile anlatıyor.

altin-ayi6 Şubat’ta başlayan festivalin ana yarışmasındaki 20 film arasından sıyrılan ‘Bai Ri Yan Huo’nun başrolünde oynayan Liao Fan ise festivalin en iyi erkek oyuncusu seçilerek Gümüş Ayı’yı kazandı.

En iyi kadın oyuncu ödülü ise usta yönetmen Japon Yoji Yamada’nın ‘Chiisai Ouchi’ adlı filmde rol alan Haru Kuroki’ye gitti.

Festivalin en önemli ikinci ödülü Gümüş Ayı’yı festivalin açılış filmi de olan yönetmen Wes Anderson’un ‘Grand Budapest Hotel’ adlı filmi kazandı. Berlinale’nin baştan ön plana çıkan filmlerinden olan ‘Grand Budapest Hotel’, 2. Dünya Savaşı öncesinde ünlü bir Avrupa otelinin kapıcısı Gustave H ile zamanla onun en güvenilir arkadaşı haline gelen lobby-boy Zero Moustafa’nın hikayesini anlatıyor.

Eleştirmenler tarafından Altın Ayı için favori gösterilen Richard Linklater’in ‘Boyhood’u en iyi yönetmen ödülü ile Berlin’den ayrıldı. En son Before Midnight filmiyle izleyici karşısına çıkan Linklater’ın senaryosunu yazıp yönettiği film, Teksaslı bir ailenin ve çocuklarının 6 yaşından itibaren 12 yıl boyunca süren büyüme evresini, bu süreç boyunca yaşananları beyaz perdeye aktarıyor. 400 filmin seyirci ile buluştuğu festivalde İngiliz yönetmen Ken Loach tüm sanat yaşamı için Altın Ayı onur ödülünün sahibi oldu.

64. kez düzenlenen bu yılki Uluslararası Berlin Film Festivali programında Türkiye Sineması’ndan dört uzun, bir de kısa metrajlı film yer aldı. Türk Sineması’nın ilk eseri olarak kabul edilen ‘Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ adlı belgeselin çekilişinin 100. yıldönümünde festivalde yer alan Türk filmleri büyük beğeni topladı.

Festivalin ‘forum’ bölümünde, yönetmenliğini Melisa Önel’in yaptığı ve Mira Furlan, Timuçin Esen ile Ahmet Rıfat Şungar’ın rol aldığı ‘Kumun Tadı’ adlı yapım seyirciyle buluştu. Eleştirmenler tarafından çok olumlu tepkiler alan film Karadeniz’de bir sahil kasabasında insan kaçakçılığı yapan Hamit’in, botanik bilimcisi olan yabancı bir kadınla ilişkisi ve kasabada birkaç gün mahsur kalan kaçak göçmenlerle hayatlarının kesişmesinin hikayesini anlatıyor. Semih Kaplanoğlu’nun 2010 yılında Berlinale’yi kazanan ‘Bal’ filmini anımsatan sinema dili ve temposuyla dikkati çeken filmin yönetmeni beyazperdeye farklı anlatımları yansıtmayı amaçladığını belirtiyor.

Kumun Tadı’nın Türkiye’de ilkbahar aylarında vizyona girmesi planlanıyor.

Kutluğ Ataman / Kuzu Filmi

Kutluğ Ataman / Kuzu Filmi

Festivalin Panorama bölümünde ise Kutluğ Ataman’ın Almanya ve Türkiye yapımı ‘Kuzu’ filmi büyük ilgi gördü. Prestijli ‘Cicae Art Cinema Award’ ödülünü kazanan filmde başrolleri paylaşan Nesrin Cavadzade, Cahit Gök ile Erzincanlı küçük oyuncular Mert Taştan ve Sıla Lara Cantürk, Berlinale’deki prömiyerde büyük alkış aldı. Kutluğ Ataman’ın Erzincan’da doğduğu köyde çektiği film, babası İsmail’in sünnet düğününün masraflarını karşılayacak parası olmaması nedeniyle korkular geçiren Mert’in bakış açısından Anadolu’nun birçok yerinde devam eden toplumsal baskılara, gelenek ve törelere eleştirisel bir bakış getiriyor.

Son yıllarda özellikle video enstalasyon alanındaki çalışmaları ile dünya çapında tanınan bir sanatçı olan Ataman bu kez sinemaya yönelmesini beyaz perdenin doğrudan duygulara hitap eden özelliği ile gerekçelendiriyor. ‘Kuzu’ filminin Türkiye’deki ilk gösteriminin Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapılması hedefleniyor.

Öte yandan Berlinale’de ‘Generation 14plus’ bölümünde Türkiye, Almanya, Hollanda ve Yunanistan ortak yapımı olan, Zeynep Dadak ile Merve Kayan’ın ‘Mavi Dalga’, ‘Generation Kplus’ bölümünde Türkiye, Almanya ve Fransa yapımı Hüseyin Karabey’in Kürtçe çektiği ‘Were Denge Min’, kısa metrajlı filmler arasında da Hasan Serin’in ‘Ağrı ve Dağ’ filmi de gösterime girdi.

 

Kaynak : [-]

“Alice Harikalar Diyarında”nın yazarı Lewis Carroll, 1891’de arkadaşı Anne Symonds’a gerçek ismi Charles Dodgson imzasıyla yazdığı mektupta ünlü olmanın dezavantajlarından söz ediyor.

Lewis caroll

Yazar, yabancılar tarafından “işaret edilmekten, dik dik bakılmaktan, bir aslan muamelesi görmekten” nefret ettiğini söylüyor ve “Bundan öyle nefret ediyorum ki bazen hiç kitap yazmamış olmayı diliyorum” diyor. 19 Mart’ta açık arttırmaya çıkarılacak mektubun 3 bin-4 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyor.

Kitap, fotoğraf, harita ve el yazmalarından oluşan müzayedede aynı zamanda Carroll’ın kendi çektiği ve deniz kıyısında bir kızın yer aldığı fotoğraf ve gene kendi yaptığı küçük kız portresi de satışa çıkarılacak. Bonhams’daki müzayedede Jane Austen’ın “Gurur ve Önyargı”, Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikayesi” adlı kitaplarının ilk basımları da yer alacak.

Charles Lutwidge Dodgson Kimdir

Alice LiddellCharles Lutwidge Dodgson (27 Ocak 1832 – 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanındığı takma adıyla Lewis Carroll, ünlü İngiliz yazar, matematikçi, mantıkçı, Anglikan papazı ve fotoğrafçıdır.

Carroll’ın en ünlü eserleri; Alice’s Adventures in Wonderland (“Alice Harikalar Diyarında”) ve onun devamı olan Through the Looking-Glass (“Aynanın İçinden”) adlı kitapları ve “The Hunting of the Snark” ve “Jabberwocky” adlı şiirleridir ve hepsi absürt edebiyatın örneklerindendir. Kelime oyunları, mantık ve fantazideki yeteneği sayesinde ün kazanmıştır. Ancak bunun ötesinde, eserleri modern kültüre iyice yerleşmiştir. Birçok sanatçıyı, direkt olarak etkilemiştir. Kuzey Amerika, Japonya, İngiltere ve Yeni Zellanda başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde, sadece Carroll’ın eserlerinin zevkle okunması ve daha da yaygınlaştırılması ve hayatının araştırılmasına adanmış kuruluşlar vardır.

Eğitimi

İlk gençlik döneminde Dodgson evde eğitim gördü. Aile arşivlerinde saklanmış “okuma listeleri” Dodgson’un değerli bir zekaya sahip olduğuna tanıklık etmektedir: Yedi yaşındayken bir Hristiyan alegorisi olan Çarmıh Yolcusu’nu okuyordu. Aynı zamanda kardeşlerinin bir çoğunda da görülen ve onun sosyal hayatını etkileyen bir kekemelikten muzdaripti[1]. On iki yaşındayken Richmond yakınlarındaki Richmond Gramer Okulu’na gönderildi.

The Jabberwock, ilistrasyonu" John Tenniel" tarafından çizimi

The Jabberwock, ilistrasyonu” John Tenniel” tarafından çizimi

1846 yılında genç Dodgson Rugby School’a gönderildi. Orada çok da mutlu olmadığı, oradan ayrıldıktan birkaç yıl sonra yazdığı aşağıdaki paragrafta açıkça görülebilir:

« Diyemem ki… herhangi bir dünyevi düşünce beni bu üç yılı yeniden yaşamaya ikna edebilir … Dürüstçe diyebilirim ki … eğer gecenin zorluklarına karşı güvende olsaydım, günlük yaşamın sıkıntılarına katlanmak görece kolay olurdu.[2] »

Ancak Dodgson eğitiminde başarılı olmakta hiç zorlanmadı. O dönemde matematik hocası olan R.B. Mayor onun hakkında “Rugby’e geldiğimden beri daha çok gelecek vaad eden bir çocuk görmemiştim” demiştir.[3]

1849 yılında Rugby’den ayrıldı ve 1850 yılının Mayıs ayında babasının eski okulu olan Christ Church’ün bir üyesi olarak Oxford’a kayıt oldu.[4] Üniversitede yurt odalarının boşalmasını bekledikten sonra Ocak 1851’de bir eve yerleşti[5]. Eve geri dön çağrısı geldiğinde yalnızca iki gündür Oxford’daydı. Annesi belki menenjit ya da bir beyin felcinden ötürü “beyin iltihaplanması” nedeniyle kırkyedi yaşında hayatını kaybetmişti.[5]

Akademik kariyerinin ilk dönemlerinde büyük ümit vaad etmek ve karşıkonulamaz bir dikkat dağınıklığına sahip olmak arasında devinim gösterdi. Her zaman çok fazla çalışmıyordu, ancak çok yetenekliydi ve başarmak onun için kolaydı. 1852’de Matematik sınavlarında onur derecesine sahip oldu ve çok kısa zaman sonra babasının eski bir arkadaşı Canon Edward Bouverie Pusey onu öğrenci bursuna aday gösterdi.[6][7]. 1854’de son bitirme sınavlarında Matematikte yine onur öğrencisi olarak lisansını eğitimini tamamladı.[8]. Christ Church’de kaldı. Bir yandan çalışıp bir yandan ders verdi. Ancak bir sonraki yıl çok önemli bir bursu kaçırdı. Çalışmaya yeterince kendini adayamadığı için olduğunu kendisi de itiraf etti.[9][10] Buna rağmen matematikteki yeteneği sayesinde 1855’de Christ Church’de matematik dersi verme şansını elde etti.[11]. Dodgson bundan sonraki yirmialtı yıl boyunca bu görevi sürdüdü.[12] Başlangıçtaki mutsuzluğuna rağmen Dodgson ölümüne kadar Christ Church’te kaldı ve birçok görev aldı.[13]

Karakteri ve görünümü

Lewis Carroll10Sağlık sorunları

Charles Dodgson yaklasık olarak 1.80m boyunda, ince uzun, kıvırcık kahverengi saçlı ve duruma göre değişen gri ya da mavi gözlü bir gençti. Daha ileriki yaşlarında vücut yapısının asimetrik olduğu ve biraz garip ve fazla dik bir duruşunun olduğu söylenir, ancak bu orta yaşlarında geçirdiği diz sakatlanmasının bir sonucu olabilir. Çok küçük bir çocukken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu bir kulağı duyma yeteneğini kaybetmiştir. Onyedi yaşında çok ağır geçirdiği boğmaca büyük ihtimalle hayatının daha sonraki yıllarındaki kronik göğüs hastalıklarının sebebidir. Başka bir sorun ise kendinin “tereddüt” olarak tanımladığı çocukluğunda edindiği ve tüm yaşamı boyunca onun felaketi olan kekemeliktir.[14]

Kekelemesinin Dodgson’un davranış biçimine etkisi daima çok güçlü olmuştur. Dodgson’un yalnızca yetişkinlerin arasında kekelediği, çocuklarla konuşurken çok akıcı ve özgür biçimde kendini ifade edebildiğine dair bir inanış vardır ancak bu inanşı destekleyecek kesin bir kanıt yoktur.[15] Onunla tanışıklığı olan birçok çocuk kekelemesini hatırlarken, yetişkinlerin çoğu bunu fark etmemiştir. Görünen o ki, tanıştığı insanlardan ziyade Dodgson kekelemesinin üzerinde durmaktadır. Dodgson’un kendisini “Alice Harikalar Diyarında”daki Dodo olarak karikatürize ettiği, ve soyadını söylerken yaşadığı zorluktan dolayı karakteri kendiyle özdeşleştirdiği söylenir, ancak buna dair birinci elden bir kanıt yoktur.

Dodgson’un kekemeliği her ne kadar onu rahatsız etse de, diğer kişisel özelliklerini kullanarak toplum içerisinde bir yer almasına engel olmamıştır. İnsanların kendilerini eğlendirdikleri, topluluğu eğlendirmek için şarkı söylemenin veya ezberden parça okumanın moda olduğu bir dönemde, genç Dodgson’ın çok donanımlı ve çekici bir şovmen olduğu, oldukça iyi şarkı söydlediği ve bunu seyirci önünde yapmaktan hiç çekinmediği, taklitte ve hikaye anlatmakta usta olduğu söylenir.[14]

 Sosyal bağları

Erken dönemde verdiği eserlerden, büyük başarı yakalayan “Alice” kitaplarını yazdığı döneme kadar geçen sürede Dodgson Ön-Raffaelocu Kardeşler arasına katıldı. İlk olarak 1857’de John Ruskinile tanıştı ve arkadaş oldu. Dante Gabriel Rossetti ve ailesiye yakın bir arkadaşlık bağı geliştirdi ve aynı zamanda başta William Holman Hunt, John Everett Millais, ve Arthur Hughes olmak üzere birçok sanatçıyla tanıştı. Aynı zamanda peri masalı yazarı George MacDonald’ı iyi tanırdı. Hatta küçük MacDonald çocuklarının hikayeye karşı duydukları heyecan, Dodgson’u “Alice”‘i yayınlamaya iten neden oldu.[14][16]

Politik, dini ve felsefi yaklaşımları

Genellikle Dodgson politik, dini ve kişisel konularda tutucu olarak nitelendirilir. Martin Gardner Dodgson’ı bir muhafazakar olarak nitelendirirken, “lordlar kamarasına huşu içinde baktığını ve aşağı tabakadan olan kimselere karşı bir züppe” olduğunu belirtiyor.[17] The Revd W. Tuckwell, Oxford Hatıralarında (1900) ondan “hoşgörüsüz, çekingen, titiz, matematik saplantılı, saygınlığına çok düşkün, politikada çok tutucu, ilahiyatçı, Alice’in yaşadığı yer nasıl karelere bölünmüşse, kendininki de aynı öyle” diye bahsediyor.[18] Ancak Dodgson’un bu değerlendirmelerle ters düşen şekilde başka din ve felsefelere karşı bir merakı olduğu görülüyor. Örneğin, Britanyalı Psişik Araştırma Derneği’nin kurucu üyesi olması bunlardan biri.[19][20]

‘Carroll Myth’ taraftarları bu etkenlerin Gardner sendromu olasılığını yeniden gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Belki de Dodgson’un gerçek görünüşü inanılandan daha bozuk olabilir. (‘Carroll Myth’ için aşağıya bakın).[kaynak belirtilmeli]

Dodgson çeşitli felsefi konular üzerine bazı araştırmalar yazmıştır. 1895’de “Kaplumbağa Aşil’e Ne Dedi?” (What the Tortoise Said to Achilles) makalesinde yarattığı tümdengelim mantığı üzerine kurulu gerileme argümanı, Mind felsefe dergisinin ilk sayılarından birinde yayımlanmıştır. 1995’de, yüz yıl sonra bu makale aynı dergide daha sonraki yıllarda yayınlanan Simon Blackburn’un Practical Tortoise Raising makalesi ile birlikte yeniden basılmıştır.[21]

Sanatsal etkinlikler

Edebiyat

Alice, John_Tenniel tarafından ilistürasyon çizim

Alice, John_Tenniel tarafından ilistürasyon çizim

Küçük yaşlarından itibaren Dodgson şiir ve kısa hikayeler yazdı. Bunları aile dergisi Mischmasch’de yayımlandı ve sonradan birçok dergiye göndererek, makul bir başarı elde etti. 1854 ve 1856 yılları arasında eserleri The Comic Times ve The Train, ve daha küçük dergiler olan Whitby Gazette ve Oxford Critic gibi ulusal yayınlarda yeraldı. Yazınlarının çoğu komik, bazen hicivliydi, ancak standart ve zorlamaydı.

1855’de kendi yazınları hakkında şunları yazdı; “Şu ana kadar gerçekten yayımlanmaya değer bir şey yazmış olduğumu düşünmüyorum (buna Whitby Gazette ya daOxonian Advertiserı dahil etmiyorum), ancak bir gün bunu yapacağıma dair umutsuz değilim”.[14] 1850’den sonraki yıllarda kardeşlerini eğlendirmek için yazdığı kukla oyunlarından yalnızca biri La Guida di Bragia günümüze kalmayı başarmıştır.[22]

1856’da ünlü olduğu ismiyle ilk eserini yayınladı. Romantik bir şiir olan “Solitude”, The Train dergisinde yazarı “Lewis Carroll” olarak yer aldı. Bu takma isim gerçek ismi üzerinde bir kelime oyunuydu; Lewis, Ludovicus isminin ingilizleştirilmiş haliydi ve Lutwidge isminin Latincesiydi, Carroll ise Latin ismi Carolus ile benzeyen ve Charles’ın türetilmiş olduğu isimdi.

Alice

Yine 1856 yılında Christ Church’e gelen yeni dekan Henry Liddell beraberinde genç ailesini de getirdi. Kimse bu ailenin ilerideki yıllarda Dodgson’un yazın kariyerine bu kadar etkisi olacağını tahmin edemezdi. Dodgson Liddell’in eşi Lorina ve çocukları ile ve özellikle de üç kız kardeş olan Lorina, Edith ve Alice Liddell ile yakın arkadaşlıklar kurdu. Uzun yıllar boyunca yarattığı “Alice” karakterinin Alice Liddell’in yansıması olduğu düşünüldü. Buna dair en görünür kanıt “Aynanın İçinden”in sonundaki akrostik şiirde adının bulunması ve iki kitabın da gizlenmiş yerlerinde üstükapalı olarak ona atıfta bulunmuş olmasıdır. Ancak Dodgson hayatının ileriki yıllarında “küçük eroin” diye adlandırdığı ilham kaynağının gerçek bir çocuk olduğunu defalarca reddettiyse de,[23][24] eserlerini tanıdığı küçük kızlara ithaf etti ve isimlerini akrostik şiirlerinin başına ekledi. Gertrude Chataway’in ismi aynı bu şekilde Köpan Avı’nın başında bulunmaktadır ancak bugüne kadar kimse şiirde anlatılan karakterlerden birini bile onunla örtüştürmemiştir.[24]

Alice Liddell

Alice Liddell

Her ne kadar bu konuda yeterli bilgi bulunmasa da (Dodgson’un 1858–1862 yılları arasındaki günlükleri kayıptır), 1850’lerin sonuna kadar Dodgson’un Liddell ailesi ile olan arkadaşlığının hayatında önemli bir yer ettiğine kesin gözüyle bakılıyor ve hatta ailenin çocuklarını (önce oğulları Harry, daha sonra üç kızkardeş) sık sık bir yetişkin eşliğinde Nuneham Courtenay ya da Godstow[25] yakınlarında sandalla gezmeye çıkartmayı adet edinmiş olduğu biliniyor.[26] İşte Dodgson, ilk ve en büyük ticari başarısı olacak olan kitabının taslağını, 4 Temmuz 1862’de, bu gezilerden birinde yaratmıştır. Hikayenin kaleme alınmasının Alice Liddell’in ısrarının sonucu olduğu söylenir. Dodgson sonunda Kasım 1864’de hikayeyi kendi çizimleri ve elyazısı ile “Alice’in Yeraltındaki Maceraları (Alice’s Adventures Under Ground)” ismi ile takdim etmiştir.[25]

Bundan önce bir aile dostu ve akıl hocası olan George MacDonald Dodgson’un henüz tamamlanmamış taslağını okumuştu ve McDonald çocuklarının hikayeye duydukları heyecan Dodgson’ın yayınlama kararı almasında etken oldu. 1863 yılında henüz bitirmediği taslağı, yayıncı Macmillan’a götürdü ve Mcmillan hikayeyi beğendi. “Alice Perilerin Arasında” ve “Alice’in Altın Saati” gibi isim alternatifleri düşünüldü ve sonunda hikaye Alice Harikalar Diyarında ismiyle 1865 yılında, Dodgson’un ilk kez bundan dokuz yıl önce kullandığı Lewis Carroll takma adıyla basıldı.[16] Açıkça görülüyor ki Dodgson bir kitabın profesyonel bir sanatçının dokunuşuna ihtiyaç duyduğunu düşündü ve kitabın illüstrasyonları Sir John Tenniel tarafından yapıldı.

İlk Alice kitabının büyük ticari başarısı Dodgson’un hayatını birçok yönden değiştirmiştir. Kendi yarattığı benliği “Lewis Carroll” kısa zamanda dünya çapında ünlendi. Hayranlarının mektuplarına boğulan Carroll, bazen dilediğinden bile daha fazla ilgi görmüş olmalı. Hatta başka bir popüler hikayeye göre, Kraliçe Victoria hikayeyi o kadar beğendi ki, Dodgson’un bir sonraki kitabını kendisine ithaf etmesini istedi ve hemen akabinde “Determinantlar Üzerine Temel Bir İnceleme” (An Elementary Treatise on Determinant) başlıklı matematik kitabı kraliçeye ithaf edilmiştir.[27]Dodgson bu hikayeyi şiddtle reddetmiş ve “…Bu tek kelimeyle her yönden yanlış, buna benzezen bir şey bile olmadı” demiştir.[28] Bir Timesmakalesinde “Saklamak için ne kadar uğraşsa da, Alice’in yazarını matematik eserlerinde de tanımayı başarmak oldukça kolay olurdu.” diyen T.B. Strong’a göre de, gerçekten bu hikayenin doğru olma ihtimali oldukça düşük.[29][30] Buna ek olarak, Dodgson kitabın başarısıyla birlikte çok büyük miktarlarda para kazanmaya başladı, ancak görünürde pek de hoşlanmadığı Christ Church’deki işine devam etmiştir.[16]

1871’in sonlarında, devam kitabı Aynanın İçinden basıldı . (Kitabın birinci baskısında basım yılı “1872” olacak şekilde düzenlenmiştir.[31]) Kitabın biraz daha karanlık olan havası, büyük olasılıkla Dodgson’un hayatındaki değişikliklerin bir yansımasıydı. Babası aniden 1868’de vafat etti, ve bu onu birkaç yıl süren bir depresyona sürükledi.[16]

Fotoğraf

1856 yılında Dodgson yeni sanat formu fotoğrafla meşgul olmaya başladı. Önce amcası Skeffington Lutwidge, ve daha sonra Oxford’dan arkadaşı olan Reginald Southey’in çalışmalarından etkilendi.[32] Kısa bir zaman sonra bu sanat dalında uzmanlaştı ve tanınan bir fotoğrafçı haline geldi, hatta ilk yıllarda hayatını fotoğraftan kazanmayı bile düşünmüştür.[16] Roger Taylor ve Edward Wakeling tarafından yapılan yakın zamanlı bir araştırma [33] Dodgson’un hala korunmayı başarmış olan tüm baskıları listelerken, Taylor var olan fotoğrafların yüzde ellisinden fazlasında küçük kızların resmedildiğine dikkat çekiyor. Ancak bunun orjinal fotoğraf portfolyosunun yaklaşık yüzde altmışının kayıp olduğu göze alındığında çarpıtılmış bir veri olması mümkün. Dodgson küçük kızların dışında birçok erkek, kadın, erkek çocuk ve manzarayı ve kafatasları, oyuncak bebekler, köpekler, heykeller, tablolar ve ağaçlar gibi objeleri de fotoğraflamıştır. Çocukların fotoğrafları bir ebeveyn eşliğinde ve birçoğu da; pozlama iyi bir doğal ışık gerektirdiğinden, Liddell’lerin bahçesinde çekilmiştir.[26]

Dodgson, fotoğrafı yüksek sınıf arasında bulunmak için de yararlı bulmuştur. Kariyerinin en verimli kısmında John Everett Millais, Ellen Terry, Dante Gabriel Rossetti, Julia Margaret Cameron, Michael Faraday and Alfred, Lord Tennyson gibi önemli kişilerin portrelerini oluşturmuştur.[16]

Dodgson 1880’de fotoğrafı ani bir kararla bıraktı. Geçen 24 yılda, bu konuda heryönden uzmanlaşmış, Ton Quan’ın çatı katında kendi stüdyosunu kurmuş, ve yaklaşık 3,000 karelik bir portfolyo yaratmıştı. Ancak 1,000’den azı zamının yıkımına karşı koyarak günümüze gelebildi. Dodgson’un kullandığı kolodyum işlemi ile fotoğraf üretmek, 1870’lerde ticari fotoğrafçıların uyguladığı kuru plaka fotoğrafçılığa göre çok daha zahmetliydi. Fotoğrafı bırakma sebebinin, stüdyoyu işler halde tutmanın zorlukları olduğunu açıkladı.[34]

Modernizm etkisi ile zevkler değişime uğradı, ve fotoğraf 1920 ile 1960 yılları arasında unutulmuş bir sanat dalı haline geldi.[kaynak belirtilmeli]

 Matematik üzerine çalışmalar

Dodgson matematik alanında akademik çalışmalar yaptı. En çok geometri, matris cebri, matematiksel mantık ve matematik oyunları üzerine çalıştı ve gerçek ismiyle ondan fazla kitap yayınladı. Aynı zamanda seçimleri ve komiteleri inceleyerek, bu kavramlar üzerine yeni fikirler geliştirdi, fakat bu çalışmalarından bazıları ancak ölümünden sonra yayımlandı. Kazancını Oxford’da uzun yıllar boyunca sürdürdüğü matematik öğretmenliğinden sağladı.

Son yılları

Hayatının son yirmi yılında, gittikçe artan ününe ve servetine rağmen, Dodgson’un yaşam şeklinde çok az değişiklik oldu. 1881’e kadadr Christ Church’de öğretmenlik yapmaya devam etti, ve ölümüne kadar da burada yaşadı. Son romanı, iki ciltlik Sylvie ve Bruno, sırasıyla 1889 ve 1893 yıllarında basıldı, ancak kitapların başarısı Alice’in başarısının yanına bile yaklaşamadı. Karmaşıklığı okuyucu tarafından pek takdir görmedi ve kitabın eleştirileri de dahil olmak üzere yalnızca 13,000 baskısının satılması hayal kırıklığı uyandırdı.[35][36]

Dodgson’un bu yıllarda bir dini bir yurtdışı gezisine çıktığı ve Peder Henry Liddon ile Rusya’ya gittiği biliniyor. Dodgson bu geziyi kendisinin “Russian Journal” (Rusya Günlüğü) olarak adlandırdığı yazılarında tariflemiş ve günlüğün ilk ticari baskısı 1935 yılında yayımlanmıştır. Rusya’ya gidiş ve dönüşü sırasında Dodgson Belçika, Almanya, Fransa ve Polonya’nın da bir kısmını görmüştür.

14 Ocak 1898’de Guildford’da kız kardeşinin evi “The Chestnuts”‘da zatürre ve grip nedeniyle öldüğünde, 66 yaşına basmasına yalnızca iki hafta kalmıştı. Dodgson Guildford’da Mount Mezarlığı’na defnedildi.[16]

Kaynakça ve Dipnotlar için Lütfen Tıklayınız.