Şunun için etiket arşivi: akademik

Pek çok yazımızda da bahsettiğimiz gibi herhangi bir müzik aleti ile tanışmanın faydaları saymakla bitmez dense yeridir. Bunların içerisinde özellikle vurmalı çalgılar dan dav

Nar Sanat Eğitim Kursu Bateri Eğitmeni Erhan KARACA

Nar Sanat Eğitim Kursu
Bateri Eğitmeni Erhan KARACA

ul (Bateri) elleri ve ayakları birbirinden bağımsız olarak kullanabilmeyi sağlayan bir müzik aletidir. Daha kısa anlatımla beyni dörde bölerek kullanabilmektir.

Vurmalı çalgılardan davulu (Bateriyi) tanıtmanın yanı sıra bateri hakkında merak ettikleriniz konusunda sizlere bigi verelim

Bateri müziğe ritm tutabilmek için kullanılan Fransızca kökenli bir kelime olup, davul seti ya da vurmalı çalgılar takımı olarak ifade edilir. Bateri çalmaya yarayan alete “baget” denilmektedir. Bunların  incelik ve kalınlık bakımından değişik çeşit ve modelleri bulunmaktadır.

Bateri çalmanın temelinde çok hızlı olmanın önemli olduğu düşünülse de asıl önemli olan denge ve akıcılıktır. Hızlı çalma eylemi süreç içerisinde ulaşılacak bir eylemdir ve bu bateristin bateriye olan hakimiyetini göstermektedir. Kısaca ustalık arttıkça ki bu çalışma ile mümkündür.

Bateride sağ el, sol el, sağ ayak, ve sol ayak uyumu çok önemlidir. Ellerin ve ayakların her birinin ayrı bir ritmde çalabilmesini sağlamak için beyni dörde bölmek gerekir. Bu da zor bir işlem olduğu için bateriyi diğer enstrümanlardan birazcık farklı kılar.

Standart bir bateri, 3 – 4 parça arasında değişen zil setinden ve 5 parça davuldan oluşur. Her bir nota bateri setinde farklı bir davulu ya da zilleri temsil eder. Türk müziğinde yaygın olarak 4/4’lük ve 9/8’lik ritmler tercih edilmektedir. Bunların yanı sıra 6/8’lik ve 7/8’lik ritmler de kullanılmaktadır. İlk başlangıçta çok iyi nota bilgisinin olması şart değildir fakat yinede 4’lük, 8’lik ve 16’lık notalar çalınabiliyor olmalıdır.

Davul çalmak sadece bir şeylere vurmak değildir.

Çocuğunuz davul dersi aldığında aynı zamanda el ve göz koordinasyonuna da sahip oluyor, refleksleri gelişiyor. Müziğin temellerini küçük yaşta kazanmaya başlıyor. Büyüdükçe müzik odaklı oluyor ve buna uygun bir çevre ediniyor. Müzikle yetişen çocukların diğerlerine oranla daha aktif ve özgüven sahibi olduğu görülmüştür.

Bir yetenek kazanmak!

Her anne-baba çocuğunun yaptığı güzel ve çevresi için örnek olan şeylerle gurur duyar. Davul çalmak bunlardan en havalı olanı! Genel olarak pek çok çalgı ile ilgilenen genç vardır fakat daha az sayıda iyi bateristin olmaması anlamında daha dikkat çekicidir bateri.

Vücut gelişimi için önemlidir.

Çünkü davul çalmak dik durmak, tutuş, vuruş, oturuş gibi önemli kurallarla başlar. Motor hareketin gelişimi ve tınısal ritm duygusu açısından önemlidir. Ayrıca bateri diğer enstrümanlardan farklı olarak dört uzvun da bir arada kullanıldığı hem fiziksel hem zihinsel aktivitenin bir arada olduğu yani spor gibi de algılanabilen tek müzik aletidir

Kısaca Davul Çalmanın Gelişimine Katkıda Bulunduğu Konular:  

Ruhsal gelişim, vücut gelişimi, zeka, duygusal durum, sosyallik gibi pek çok konu sayılabilir.  Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte disiplin gibi konular çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir. Müzik akademik performansı da olumla etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir.

Çocuk dışında yetişkinlerde de stresli atmanın yanı sıra, gençlerin farklı ve hızlı gelişimine katkıda bulunduğu gibi orta ve ileri yaşlarda da yaşlanmaya karşı önemli bir etkisi vardır. Alzheimer ya da demans gibi nörolojik hastalıklarda genellikle önerilen bulmaca çözmek tarzı aktivitelere kıyasla çok daha faydalı olduğu gözlenmiştir. Aynı zamanda konuyu bilen tıp doktorları tarafından kısmi felç geçiren ya da beyin hasarlarından dolayı kontrol problemi yaşayan hastalara da önerilmekte ve bu konuda çok iyi geri dönüşler alınmaktadır.

Kurumumuzu ziyaret ederek kazanacaklarınız.

Not-1- :  Öncelikle sizlerle tanışma imkanına sahip olacağız.

Not-2- :  Bateri ile tanışmak için ücretsiz deneme dersi randevusu alabilirsiniz.

Not-3- : Biliyorsunuz eğer öğrencimiz iseniz derslikler boş olduğu sürece ücret vermeden çalışma imkanınız var. (Sabah 09:00-Gece 21:00)

Not-4- : Bateri dersine kayıt yatıran öğrenciler Solfej dersine ücretsiz devam edebiliyorlar.

Not-5-: Pozitif bir ortamda Otuza yakın sanat dalı ile içiçe olacak ders arasında sanat soluma imkanına sahip olacaksınız  ve elbette daha pek çok şey…

Yazan : Erhan KARACA

(M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu

Bateri Eğitmeni)

Nar Sanat Eğitmeni Erhan KARACA kimdir?

erhan

Kocaeli Üniversitesi Radyo Sinema TV akademik eğitiminden sonra asıl yaptığı işi (müzik) öğretmek konusunda ne kadar tutkulu olduğunu keşfederek pek çok kursta ve okulda 5 ile 50 yaş arasında başlanıç seviyesinden ileri seviyeye kadar pek çok öğrenciyle çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Öğretmenliğin dışında grubu Heretic Soul ile Almanya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Macaristan, İsviçre ve Türkiye’de pek çok konser verdi. 4 stüdyo albümü kaydetti ve bunlardan ikisi Kanada’lı ve ABD’li şirketler tarafından yayınlandı. Son olarak Amerika’daki “Dünyanın En Hızlı Davulcusu” yarışmasına katıldı.

                                                                                                                               Eğitim

  • London College Of Music – Drumkit Grade 8
  • MEB Davul Eğitmenlik Sertifikası
  • Özel Dersler –Senol Kucukyildirim, Cengiz Baysal (Jazz, latin)

Enstrüman Deneyimi

  • Davul seti (Jazz, Latin, Rock, Funk, Heavy Metal)
  • Perküsyon

Öğretmenlik Deneyimi

  • 2008 yılından beri bazı kollejlerde
  • M.E.B. Bağlı bazı kurslarda ders vermekte olup halen
  • M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursunda Bateri [Davul] eğitmenliği yamaktadır

Davul (Bateri) Eğitmeni Erhan Karaca’nın sponsorları

Nar Sanat, Istanbul Agop Cymbals, Axis Percussion, Pintech USA, dB Drum Shoes, MEElectronics

Stüdyo Albümleri

  • The Nihilistic Attitude – LP – 2013 – PRC Records CANADA
  • Born Into This Plague – LP – 2010 – Rotting Corpse Records USA
  • Life Becomes Our Grave – EP – 2007 – Selftitled

Sanat haberleri ile ilgili haber ararken aşağıda sizlerle paylaşmak istediğim iyi bir makale gözüme ilişti ve sizlerle paylaşmak istedim.  Yazar Sayın Ayla GÖKSEL’e teşekkür ederiz.

İyi okumalar.

Erken çocukluk yani 0-6 yaş arası hayatımızın en kritik dönemi. Nörobilim, ekonomi ve davranışsal bilimlerde yapılan son araştırmalar bunu gösteriyor. Okul öncesi eğitim, hayatta avantaj sağlıyor.

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

 Erken yaşlarda beyin gelişiminin deneyimlere dayalı olduğu ve insanın yaşamı boyunca sağlığını, öğrenme ve davranışlarını belirlediği saptanmıştır. Örneğin hayatın ilk yıllarında, beyinde her saniyede 700 yeni nöron bağlantısı oluyor, çocuğun dil becerileri arasındaki farklılıklar 18’inci aydan itibaren kendini göstermeye başlıyor ve bu yıllarda çok sayıda olumsuzluğa maruz kalan çocuk bilişsel, dil ve duygusal açıdan gelişim riski ile karşı karşıya kalıyor. Kalp hastalıklarına yakalanma olasılığı üç kat artıyor.

PISA’ya (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 1997′de geliştirilen sınav uluslararası çapta üç yılda bir 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi ve becerileri değerlendiriliyor.) Türkiye’den katılan öğrenciler arasında bir yıl ya da daha az okul öncesi eğitim alanların ortalama puanı, hiç okul öncesi eğitim almayanlara göre ortalama 42 puan daha yüksek (OECD, 2012). Türkiye’de araştırmalar okul öncesi eğitim alan çocukların okula her anlamda daha hazır başladıklarını, daha uzun süre okulda kaldıklarını, çoğunun üniversite öğrenimi aldıklarını ve daha yüksek statülü işlerde çalıştıklarını gösteriyor. (Ç. Kağıtçıbaşı, D. Sunar, S. Bekman, 2005).

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

Türkiye’de okul öncesi eğitim alma oranı 2005’te yüzde 22’ydi. 2011’de yüzde 66’ya yükseldi, 2013’te yüzde 43,5 seviyesine düştü. [ANADOLU AJANSI]

Bu nedenle, çocukların bu yaşlarda hem yakın çevreleri tarafından desteklenmesi, hem de uygun eğitim olanaklarından faydalanması gelişimi açısından önemli. Özellikle de çevresi tarafından yeterince desteklenme fırsatı olamayan çocukların kaliteli bir okul öncesi eğitimden görecekleri fayda yaşamlarında çok olumlu değişikliklere neden olabiliyor.

Aynı zamanda ülke kalkınmasında en önemli unsur olan insan sermayesinin temeli okul öncesi dönemde atılıyor ve bireylere hayata başlarken fırsat eşitliği sağlamak açısından çok önemli. Konuyla ilgili olarak ulusal ve uluslararası çapta yapılan bilimsel araştırmalar okul öncesi dönemi de kapsayan erken çocukluktaki nitelikli müdahale çalışmalarının çocuğa, aileye, topluma ve ekonomiye yüksek getiriler sağlayan yatırımlar olduğunu gösteriyor. Maliyet etkinliği açısından en iyi çıktılara erken yaşta yapılan müdahalelerle ulaşıldığı görülüyor. (Heckman, 2008)

EN KALITELI OKUL AVRUPA'YA MODEL OLACAK

Erken çocukluk eğitimi hizmetlerine ‘fayda-maliyet analizi’ temelinde yaklaşıldığında, bu hizmetlerin yaygınlaştırılma yaygınlaştırılmasının Türkiye için ekonomik açıdan da büyük önemi olduğu görülmüştür. Prof. Dr. Mehmet Kaytaz tarafından gerçekleştirilen ‘Türkiye’de Okul Öncesi Eğitiminin Fayda-Maliyet Analizi’ araştırması, ülkemizde erken çocukluk eğitimine yapılacak her bir liralık yatırımın ekonomiye yedi liraya kadar kazanç olarak döneceğini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında okul öncesi eğitim orta ve uzun vadede çok kazançlı bir kamu politikasıdır ve insan sermayesine yapılan yatırımların getiri oranının en yüksek olduğu eğitim dönemidir.

Toplumsal ve ekonomik kalkınma açısından temel gereklilik olduğu görülen kaliteli okul öncesi eğitimin tüm çocukların erişimine sunulması çok önemli. Okul öncesi eğitimin faydaları göz önüne alındığında, bu eğitimi alamayan dezavantajlı konumdaki çocukların, okulda akranları ile arasındaki farkın iyice açılacağını açıkça anlamak mümkün. Bu nedenle, konu çocuklar için fırsat eşitliği açısından da dikkate alınmalı ve ülkenin her yanına yaygınlaşmalıdır.

ANTALYA'NIN OKUL ONCESI OKULLASMADAKI BASARISI

Anne Çocuk Eğitim Vakfı(AÇEV) uzun yıllardır okul öncesi eğitim alanında yaptığı bilimsel çalışmalar ve uygulamalar ışığında Türkiye’de çocukların en az bir yıl okul öncesi eğitimden yararlanmaları için savunu faaliyetlerini sürdürüyor. 2005-2010 yılları arasında ‘7 Çok Geç’ Kampanyası ile kamu, sivil toplum, akademik kurumlar ve özel sektörün de katkısı ile çeşitli faaliyetler gerçekleştirmiştir.

Ülkemizde okul öncesi eğitim, son yıllarda hükumetin önemli eğitim önceliği. Milli Eğitim Bakanlığı’nın önderliğinde ve yatırımları sonucunda Türkiye’de okul öncesi eğitim önemli bir ivme kazanarak 2005 yılında 60-72 ay çocukları arasında yüzde 22 olan okullaşma oranı 2011 yılında yüzde 66’ya ulaştı.

Ancak 2012’de uygulamaya konulan 4+4+4 uygulamaları okul öncesi eğitimde arz ve talebi birlikte etkiledi. Aileler tarafından kırsal bölgelerde dahi talep edilmesine rağmen, okul öncesi eğitimin yaygınlaşma hızı azaldı ve okullaşma oranı 2013’te okul öncesine giden beş yaş grubu için yüzde 43,5 seviyesine indi. Velilerin özellikle ilk uygulama yılı olan 2012-2013 eğitim öğretim yılında kafaları karışmış ve bir kısmı çocuklarını zorunlu olarak ilkokula başlatmış veya zorunlu olduklarını düşünmüştür. Azalmadaki diğer önemli bir neden ise okul öncesi eğitim kurumlarında ailelerden katkı payı alınmasıdır. Velilerin bir kısmı ücretsiz olan ilkokul 1. sınıf ve ücretli ana sınıfı arasında seçim yapmak zorunda kalmış ve dar gelirli olan aileler haklı olarak ücretsiz olan ilkokul eğitim seçeneğine yönelmiştir.

Profesör Mehmet Kaytaz’ın ‘Okul Öncesi Eğitim Fayda – Maliyet Analizi’, okul öncesi eğitime her bir liralık yatırımın, ekonomiye yedi lira kazandırdığını gösteriyor. [ANADOLU AJANSI]

Profesör Mehmet Kaytaz’ın ‘Okul Öncesi Eğitim Fayda – Maliyet Analizi’, okul öncesi eğitime her bir liralık yatırımın, ekonomiye yedi lira kazandırdığını gösteriyor. [ANADOLU AJANSI]

Türkiye, Avrupa’da okul öncesi eğitimin hem ücretli olduğu hem de aileye bu alanda herhangi finansal desteğin sağlanmadığı tek ülke konumunda.

Beş yaş grubu çocukların bir kısmı ilkokula başlayarak okullaşma sağlanmış olsa da, bu yaş grubundaki çocukların yarısından fazlasının ya bir ana sınıfına devam edemediği ya da hiç okul öncesi eğitim alamadan ilköğretime başladığı görülüyor.

Hükümetin 4+4+4 ile beraber ortaya koyduğu zorunlu 12 yıl eğitim uygulaması önceliği, özellikle sekiz yıllık eğitimden mezun olanların ortaöğretime geçiş talepleri ile beraber yatırımların ortaöğretime kaydırılmasına neden oldu. Bu da hem öğretmen atama hem de derslik oluşturma gibi yatırım veya kaynak gerektiren konularda okul öncesi  eğitimi olumsuz etkiledi.

Diğer yandan, 2009-2011 yılları arasında yürütülen 60-72 ay çocuklar için yüzde 100 okullaşma hedefli pilot uygulama, özellikle yereldeki ilgili kurumları harekete geçirmiş ve bu hedefe ulaşmak için gayret sarf etmelerine önayak olmuştur. Ancak, 2012 yılından sonra kaynakların kısıtlı olduğu ortamlarda yereldeki yöneticiler okul öncesi eğitimi önceliklendirememiştir.

Dolayısıyla, 4+4+4 sadece beş yaş grubunu değil, genel olarak okul öncesi eğitim politikasını da etkilemiştir. Dört ve beş yaş grubu için 2011-2012 eğitim-öğretim yılında yüzde 44 olan okullaşma oranı 2013-2014 eğitim öğretim yılında yüzde 38’e inmiştir.

Bunların sonucunda risk altında bulunan, sosyo-ekonomik bakımdan dezavantajlı öğrenciler ile avantajlı öğrenciler arasında okul öncesi devam oranlarındaki fark büyümeye devam ediyor. 2012 PISA sonuçları gösteriyor ki ülkemizde dezavantajlı öğrenciler bu geliştirici eğitim fırsatından orantısız şekilde yoksun.

Farkı yaratan okul öncesi eğitimin kalitesi

Okul öncesi eğitimde yalnızca yeterli düzeyde kaliteye sahip uygulamaların çocukların farklı ihtiyaçlarını karşılamada, onlara temel alışkanlıklar kazandırmada ve uzun vadedeki bilişsel, fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimlerini desteklemede etkili olabileceğini gösteriyor. Bu koşulların istenilen düzeyde olmadığı kurumlara devam eden çocukların gelişimlerinin olumsuz etkilendiği, kaliteli eğitim içermeyen eğitimin çözüm oluşturmadığı ortaya konmuştur. Kaliteli bir okul öncesi eğitimin çocuklarda daha uzun süreli olumlu etkileri vardır.

Ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocukları okul öncesi eğitime ulaşamıyor. [ANADOLU AJANSI]

Ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocukları okul öncesi eğitime ulaşamıyor. [ANADOLU AJANSI]

Dolayısıyla okul öncesi eğitimin belirtilen faydaları sağlayabilmesi kaliteli bir eğitim sağlanması ile yakından ilgilidir. Kaliteli eğitimin en önemli unsurlarından biri ise nitelikli öğretmenler yetiştirmek. Alandan gelen, iyi yetişmiş okul öncesi öğretmenleri çocuğun hayatının en kritik döneminde çok önemli rol oynuyor. Ayrıca, kaliteli eğitimde; sınıf donanımı yani uygun bir fiziksel ortam, zenginleştirici eğitim materyalleri, aile katılımı ve yaşa, gelişime uygun eğitim programının da büyük önemi var.

Uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yürüten AÇEV, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘Okul Öncesi Eğitimin Güçlendirilmesi Projesi’ çerçevesinde UNICEF Türkiye Ofisi ile birlikte okul öncesi eğitimde kalite standartlarının geliştirilmesi ile ilgili iki yıllık önemli bir projeyi 2014’te tamamladı. Bu kalite standartlarının hayata geçirilmesi ve titizlikle uygulanması halinde Türkiye’de tüm çocuklar nitelikli okul öncesi eğitimden faydalanacak.

Okul öncesi eğitimin kalitesi önemli. Ehil öğretmenlerin vermediği eğitim faydadan çok zarar getirebilir. [ANADOLU AJANSI]

Okul öncesi eğitimin kalitesi önemli. Ehil öğretmenlerin vermediği eğitim faydadan çok zarar getirebilir. [ANADOLU AJANSI]

Okul öncesi eğitime katılımın avantajlı öğrenciler arasında dezavantajlı öğrencilere kıyasla daha hızlı yaygınlaşıyor olduğu gerçeği, hükümetlerin her aile için, özellikle de dezavantajlı öğrencilerin kaliteli okul öncesi eğitime ve yaşadıkları yere yakın eğitim programlarının bilgisine erişimini sağlamak için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğine işaret ediyor.

Bunlara ilaveten, okul öncesi eğitim çok boyutlu olarak ele alınmalı,yoksulluktan sağlığa, istihdamdan doğrudan destek çalışmalarına kadar pek çok konuda, farklı kurumların koordinasyonunda uzun vadeli ve sürdürülebilir çalışmalar yapılmalı. Türkiye’nin geleceği tasarlanırken doğru kaynak planlaması yapılarak, çocuklar için bir hak olarak nitelendirilen ve kadın istihdamını da destekleyen okul öncesi eğitime diğer eğitim kademelerinden daha fazla yatırım yapılması önemlidir.

Bu nedenle, yeni uygulamalarla uzağında kaldığımız yüzde 100 okullaşma hedeflerine yaklaşılması için okul öncesi eğitime gerekli kamu kaynaklarının ayrılması ve insana ve topluma yatırım için bu eğitimin zorunlu ve ücretsiz olması gerekiyor.

Kaynak :[-]

Yazar :    Ayla Göksel 

 aylagökselAyla Göksel, Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı. İngiltere’de Bath Üniversitesi’nde Ekonomi ve Politika lisans eğitimini tamamladıktan sonra, London School of Economics’te Kalkınma Ekonomisi alanında lisansüstü derecesini aldı. John Hopkins Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde burslu olarak sivil toplum üzerine araştırma çalışmalarında bulundu.

Müzik eğitimi konusunda sıkça karşılaşılan sorunları ve olası çözüm  yollarını bu yazı ile irdelemeye çalışacağız.  Günümüzde özellikle devlet okullarında sanat eğitimin gözardı edilmesi, adeta yok kabul edilmesi ya da özel okulların bir kısmında matematik, fen, kimya gibi dersler kadar önemsenmeyen ve dolaysıyla veli ve çocuk/gençlerin bu eksikliği ve açığı farklı mecralarda gidermeye çalışması pek çok sorunu  da beraberinde getiriyor. Bu yazı ile konuya bir nebze açıklık getirmeye çalışıp, akademik çalışmalara yol açmasını diliyoruz. Genel olarak akademisyenler, okullardaki sanat eğitimleri hakkında makale yazarken özel sanat eğitimlerine yeterince önem vermemekte ve incelememektedirler. Oysa gerek sayısal gerekse biçem olarak artık toplum için bir hayli önemli konuma gelen ve ciddiye alınması gereken sanat eğitimlerinin okul dışı durumu akademisyenlerin mercek altına almasını diliyoruz.

bakırköy

Okul dışı müzik eğitiminde veli ve öğrencilerin karşılaştığı sorunlar ve çözüm önerileri (1)

Bölüm -1-

Sanatın en önemli dallarından biri olan müzik, çok eski çağlardan bu yana insanların ve toplumların kendini ifade etme, anlatma ve birbirleri ile uzlaşma ve iletişim yolu olmuştur. Bu anlamda bir kültür öğesi olan müzik; kendini hemen her alanda çok yönlü ve karmaşık bir şekilde belli edip,  insan yaşamında vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olmuştur.

Müzik eğitimi; genelden özele doğru “genel müzik eğitimi”, “özengen (amatör)  müzik eğitimi”  ve “ mesleki müzik eğitimi”  olmak üzere üç ana türe ayrılır. Genel müzik eğitimi; özengen ve mesleki müzik eğitiminin temelini oluşturmaktadır ve her yaşta, her aşamada olan her bireye yönelik bir müzik eğitimini kapsar. Özengen müzik eğitimi, müziğe amatörce istekli, ilgili kişilere; mesleki müzik eğitimi ise müzik alanının bütününü veya bir dalını kendisine meslek olarak seçen ve konu alanı uzmanı olacak kişilere yöneliktir (Uçan, 1997: 30- 33).

Müzik eğitimi Türkiye’de güzel sanatlar liseleri, konservatuarlar, üniversitelerin eğitim fakültelerine bağlı güzel sanatlar eğitimi bölümü, müzik öğretmenliği anabilim dalları, BAKIRKÖY PİYANO KURSLARImüzik dershaneleri-Kursları-, özel dersler ..v.b aracılığı ile yapılmaktadır.

Tüm müzik aletlerini öğrenmek ve öğretmek, diğer dallarında olduğu gibi bir eğitim sürecini kapsar. Bu eğitim ve öğretimin etkili, başarılı ve kalıcı olabilmesi için, bir takım ilkeler doğrultusunda olması beklenir. Ancak, sanat  eğitiminin yaratıcılığa açık olması ve dar kalıplarla sınırlandırılmaması gereğinden yola çıkarak  müzik eğitiminde de özellikle öğretim yöntemlerini çalgıdan ve öğrenciden daha fazla verim almaya yönelik, sınırları geniş, aynı zamanda farklı disiplinlerden de faydalanarak, yeniliklere açık olarak geliştirmek gerekir. Bu bağlamda, müzik eğitiminde, öğretim yöntemlerine yönelik farklı arayışlar ( çalma/çalışma yöntemlerine farklı alanlardan yeni boyutlar eklenmesinin performansa olası katkıları vb. ) ön plana çıkmaktadır ( Yağışan, 2008 : 7). Müzik aletlerini çalmada, müziksel işitme çok önemlidir. Ayrıca, iyi bir işitme yeteneği ve tartım duygusu, sağlıklı beden ve ruh hali gereklidir.  Müziksel işitmesi yetersiz olan öğrenci, yanlış sesler üretecektir. Doğru ve temiz sesler iyi bir işitmeyle ilgili olduğu kadar,

müzik ve çocukBugün sizlerle genel anlamda kurslarda çalışan öğretmen ve eğitmenlerin karşılaştıkları sorunlar ve  yaklaşımlardan bahsetmeye çalışacağız. Müzik eğitiminin amaçladığı temel bilgi ve beceriler arasında, doğru duruş, tutuş, temiz ses üretebilme, müzik çalgısının yapı ve özelliklerini bilme, belli düzeydeki etüt ve eserleri seslendirebilme vb. bir takım konular bulunmaktadır.

 Ülkemizde Mesleki Eğitimler Dışında Kalan Yerlerde Çalgı Eğitimi Yapılan Ortamlar

Müzik Eğitimi, ülkemizde özgün ve yaygın eğitimdeki yönelim ve uygulamalarıyla ele alındığında, oldukça  yaygın bir kullanıma sahiptir. Fakat, birbirine benzer kurumlarda ya da ortamlarda, nitelik açısından oldukça farklılıklar olduğu gözlemlenmektedir.

Mesleki eğitim veren konservatuvarları ve Güzel sanatlar bölümünün Müzik bölümlerini bugünkü yazımızın dışında tutmaya çalışacak daha çok kurslardaki eğitimleri incelemeye çalışacağız.

Mevcut kurslar veya bireysel eğitimlerde “Bireysel Çalgı Eğitimi” ders programlarının ayrıntılı şekilde planlanması ve uygulamaya geçirilmesi önemlidir. Ayrıca, çalgı eğitiminde ilk andan itibaren iyi bir planın yapılması ve bu eğitimi verimli kılacak her türlü olanağın hazırlanması, kısaca iyi çalgı eğitiminin  yapılabilmesini sağlayabilecek standardın  oluşturulması ve bunun giderek arttırılması gerekmektedir(Uslu, 1998:183).

Kursların yanı sıra  Halk Eğitim merkezleri, çeşitli sanat  merkezleri, bazı dernekler ve cemiyetler ile özel dersler sayılabilir. Bu ortamlarda yapılan müzik eğitiminin niteliğinde, büyük farklılıklar bulunduğu gözlenmektedir. Bu ortamlarda sürdürülen eğitimin de mutlaka uzman öğretmenler tarafından, yöntemli ve programlı yapılması gerekmektedir. Yaygın eğitim ortamında niteliğin önemsenmesi açısından, denetim unsurunun işletilmesinde eğitim sonuçlarının gözlemlenmesinde yarar olacaktır.

Amatörce yapılan müzik öğretiminin, doğru ve tutarlı biçimde yapılması sağlanmalıdır. Yaygın eğitimde  sürdürülen çalgı derslerine destekleyici olunmalıdır. Bazen bu ortamlarda eğitilenler, zaman içerisinde mesleki bir eğitime de yönelebiliyorlar. Çalgı dersleri, özel dersler de dahil olmak üzere, yapıldığı her  ortamda, amacına ulaşacak biçimde gerçekleştirilmelidir. Bu derslerde çalgı öğretilen bireye kazandırılması  gereken temel beceriler oluşturulmalıdır. Aksi takdirde (bilişsel, duyuşsal, devinişsel) yapılan eğitim yetersiz ve göstermelik olacak, dolayısıyla bu derse ayrılan zaman ve emek boşa gidecek, beklentiler

Sonraki yazımızda ”  Kurslarda çalgı eğitiminde karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri “ile devam edeceğiz.

(Kaynakça detayı yazının tamamı bittiği zaman verilecektir)

Diren C.

İnternette sanat ve çocuk/geç konusu ile ilgili gezinti yaparken bir yazıya  rastladım ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Zaman zaman İtalik olarak kendi görüşlerimin de ekli olduğunu yazara saygı anlamında bilmenizi isterim. Elbette ki çeviriyi yaparken temel kavramdan uzaklaşmadan kendi ülke koşullarımızı göz önüne alarak temel kavramları çevirmeye gayret ettim.

yaratici-drama-genc

İyi okumalar ve teşekkürler ; Valeri   Strauss (Orijinal yazı için lütfen tıklayınız)

“Eğitim üstadları (!) genel olarak fen, matematik, teknoloji ve mühendislik ile konularda yetişmiş eleman ihtiyacının fazla olduğunu dolaysıyla da bu konuda takıntı halde daha çok öğretmene ihtiyaç olduğundan bahsederler. (Öğretmen atamaları yapılmasa dahi-Editör notu) Tüm saygın insanlar konferanslar, söyleşiler ve makaleler yazar kararlar alırlar. Oysa sanat alanında eğitimcinin kalitesini artırmaya ya da daha fazla eğitmen/ öğretmen yetiştirmek ve görevlendirme konusu hep göz ardı edilir. (Editör: Ülkemizde daha ileri gidip müzik eğitim fakültelerinin kapatılması için gayretkeşlik yapanlarda cabacı, bu da yetmezmiş gibi resim, müzik gibi dallarda yeterince kadro açılmayarak bu derslerin tabiri caizse göstermelik olarak  programa konması gibi veya başka mesleklerden öğretmenlere  30 günlük müzik eğitimi(!) vererek müzik dersine sokmak gibi zekice şeylerde uygulanabilmekte )

Oysa çocuklar/gençler sanattan çok şey öğrenir. Sanat, kendi asıl değerleri dışında çocuklara akademik başarı ve genel anlamda hayatta başarı kazanmaları için çok önemli beceriler de kazandırır.

çocuk orkestra

1- Yaratıcılık – Kişisel zekalarını  kullanarak düşünmek, olaylara farklı bakış açılırı ile yaklaşmak ve “ resmin dışında çıkarak” düşünmek, çocuğunuzun diğer çocuklardan farklılaşması ve bireyselleşmesini sağlamak, farkındalığını artırmasını sağlayacaktır. Sanat eğitimi alacak çocuk/genç bir monoloğu,  örneğin resim dersinde; bir anısını çizgilere farklı şekillerde kağıda dökmeye çalışması veya bir ritimi “ben olsaydım” nasıl çalardım şeklinde düşünmeyi öğrenebilecek veya yorumlayabilecektir.. Yaratıcı düşünme pratiğini yeterli derecede tekrarlayan genç için bu durumu gelecekte kariyerine taşıyacak ve bu durum onun için doğal bir eylem olacaktır.

2-Özgüven – Tiyatro çalışmaları ile geliştirilen beceriler, sadece ikna edici bir mesaj iletmek için faydalı değildir, aynı zamanda  olası olayların kontrolünü ele almayı sağlayarak özgüveninin artmasını da sağlayacaktır. Tiyatro eğitimi, çocukların kendi güvenli bölgelerinden dışarı çıkmaları için bir anlamda alıştırma yapmalarını sağlar. Ayrıca bu çalışmalar esnasında hata yapmalarına imkan verirken, provalarda bu hatalardan ders çıkartarak öğrenmelerini de gerçekleştirir.

3-Problem Çözme – Sanatsal yaratıcılık çocuğun problem çözüm yöntemlerine sahip olmasını da sağlar. Örenğin eğer kil ile bir şeyler deneyecekse; “Bu kili nasıl heykele dönüştürebilirim?” “Belirli bir duyguyu dansa ile nasıl ifade edebilirim?, “Canlandıracağım karakter böyle bir durumda nasıl tepki verir?” Aslında çocuklar sanat ile ilgili çalışmaların içindeyken farkına bile varmadan sürekli olarak problem çözmeye teşvik edilirler. Tüm bu problem çözme pratiği elbette mantık yürütme ve anlama becerilerini de geliştirir.  Problem çözme becerisi, çocukların büyüyünce seçecekleri hemen her meslekte ihtiyaç duyabilecekleri yatsınamaz derecede önemli birbeceridir.

çocuk-müzik4-Kararlılık ve Azim – Çocuk eline ilk kez bir keman aldığında hemen Bach’ın bir eserini  çalamayacağının bilincine de varır. Çocuk öğrendiklerini tekrarladıkça, çalıştıkça çalma becerisini geliştirir. Bu sayede pes etmemek gerektiğini Bach’ın konçertosunun artık eskisi kadar kendisine uzak olmadığını keşfeder. Herkonuda rekabetin yoğun olduğu ve insanların sürekli yeni beceriler geliştirmesinin beklendiği bir dünyada, azim ve kararlılığın başarıya ulaşmakta çok hayati bir özellik olduğunu deneyimleyerek öğrenir.

5-Odaklanma – Odaklanmayı öğrenmen en güzel yollarından biri elbette bireysel olarak öğrendiği müzik aletinde belirli bir aşamadan sonra örneğin orkestra veya eşlikli çalışma ile bir gruba dahil olmak veya ortak çalışmalara katılmaktır.. Dinleme ile eşlik etme arasındaki dengeyi korumak, ciddi bir konsantrasyon ve odaklanma gerektirir. Bir grupta veya orkestrada ilerleyen zamanda  müzik çalışması yapmak, her öğrencinin sadece kendi rolünü düşünmesini değil, aynı zamanda kendi rolünün yaratılan eserin büyük resmine nasıl katkı yaptığını düşünmelerini de gerektirir veya etkinliklerde sahne alma ile de benzer duygu durum yaşanabilmekte. Yapılan araştırmalar, sanat çalışmalarına katılmanın, çocukların yaşamın farklı yönlerine odaklanma becerileri geliştirmelerini sağladığını ortaya koymaktadır

6-Sözsüz İletişim – Tiyatro ve dans eğitim ve çalışmaları ile çocuklar beden dili sistematiğini çözmeyi öğrenir ve pekiştirirler.  Birtakım hareketlerle iletişimin farklı boyutlarını ve yollarını keşfederler ve bu hareketlerin nasıl farklı duygularla iletişim kurmalarını sağladığını hissederler. Keşfettikleri bu algıyı  eğitmenlerin desteğiyle canlandırdıkları karakterleri etkili bir şekilde ortaya koyarak performans becerisine dönüştürüp aktarmayı öğrenirler..

resim çizen çocuk7-Yapıcı geri bildirim almak –  Her sanat eğitimin en olağan parçası bir performans ve ya görsel sanat eseri hakkında yapıcı geri bildirim almaktır. Çocuklar, geri bildirimin öğrenmenin bir parçası olduğunu, geri bildirim sonucu olası eleştiride gücenilecek bir şey olmadığını ve kişisel olarak algılanmaması gerektiğini öğrenirler. Geri bildirimin çok faydalı olduğu kavranılır. Geri bildirimle esas amaç, beceri geliştirmektir ve değerlendirme bu sürecin her adımına dahildir.

8-İşbirliği – Çoğu sanat dalının doğasında iş birliği yatar. Sanat sayesinde çocuklar birlikte çalışmayı, sorumluluk paylaşmayı, ortak bir hedefe ulaşmak için diğerleriyle uzlaşmayı öğrenirler. Bir çocuk bir müzik topluluğunda bir enstrüman çalıyorsa veya bir tiyatro ya da dans ekibinde bir rolü varsa, kendi katkılarının grubun başarısı için gerekli olduğunu anlamaya başlar. Bu deneyimler sayesinde çocuklar özgüven kazanır ve katkılarının değerli olduğunu öğrenirler.

9-Kendini adama Çocuklar çabalarının bitmiş bir esere ya da performansa dönüştüğünü gördüklerinde, bir işe kendini adamayı, başarı duygusuyla birleştirmeyi öğrenirler. Ayrıca provalara/derse zamanında katılmak, başkalarının katkılarına saygı duymak ve bir işin başarıyla sonuçlanması için emek vermek gibi oldukça sağlıklı çalışma ve disipline olma alışkanlıkları kazanırlar.

10-Sorumluluk üstlenme– Çocuklar iş birliği yaparak bir şeyler yaratma çalışması yaptıklarında, kendi eylemlerinin başka insanları etkilemesi fikrine de alışırlar. Sanat aracılığıyla çocuklar aynı zamanda hata yaptığını kabul etmenin önemli olduğunu ve hataların sorumluluğunu almayı öğrenirler. Hatalar, sanatta öğrenme sürecinin en olağan parçası olduğu için çocuklar hataların yapılabileceğini görmeye başlarlar. Hataları kabul ederiz, onlardan öğreniriz ve sonra yolumuza devam ederiz.   ”

 

 

Bu yıl 14-28 Kasım tarihleri arasında Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği tarafından düzenlenecek II. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali kapsamında yapılacak olan Ulusal Kısa Film Yarışması’na başvurular başladı. 

boğaziçi-film-festivali


Başta sinema olmak üzere, ülkemizin önemli kültür sanat etkinlikerinden birisi olacağını henüz ilk yılında yaptığı, dünya sineması seçkisi, özel gösterim bölümleri, söyleşiler, atölye çalışmaları ve özellikle kısa filme verdiği yapım destek fonu ile göstermiş olan, Uluslararası Boğaziçi Film Festivali ikinci yılına hazırlanıyor. Bu sene İstanbul Medya Akademisi koordinatörlüğünde Türk Sinemasının 100.Yılına özel olarak alanında yetkin yerli ve yabancı ünlü isimlerin katılımlarıyla, akademik tartışmalar, özel program ve seminerler, workshoplar ve çeşitli organizasyonlar ile hem teorik hem de pratik tartışmaların gündeme getirilmesi planlanıyor. Son başvuru tarihi 26 Eylül 2014 olarak belirlenen Ulusal Kısa Film Yarışması hakkında detaylı bilgi, başvuru formları ve şartnamelere www.bogazicifilmfestivali.com adresinden ulaşılabilir.

Otobüste gelirken 3-5 şiir yazanlara şairlikten kesin olarak men edilebileceğini düşündüğümüz rakipler geliyor. Şairler(!) bu rakip için ne düşünür bilemiyoruz fakat şairlerin gocunacağına eminiz!

şiirlerin efendisi robotlar

Şiir yazan bir bilgisayar programı ilk kez tüm okurlarını insan olduğuna ikna etmeyi başarıyor. Bu algoritma, birçok alanın ardından, şiirin de robotlar tarafından ele geçirilmesi anlamına geliyor.

Her alanda gittikçe daha çok yayılan robotlar, şimdi de şiire el attı. Şair robotlar, yaratıcılık gerektiren bir alanda ilk kez Turing Eşiği’ni geçmeyi başardı. Turing Eşiği, bir makine tarafından yazılan herhangi bir metnin, onu okuyanların en az yüzde 30’unu, bir insan tarafından yazıldığına ikna etmesi anlamına geliyor. Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nden Oscar Schwartz, insanlara “Bu şiiri bir robot mu yazdı bir insan mı” sorusunu yönelten Bot or Not isimli bir proje başlattı.

 Projenin internet sitesine girenlerin karşısına bir şiir çıkıyor ve insanlar o şiiri yazanın robot olup olmadığını anlamaya çalışıyor. İstatistiklere göre, kullanıcıların yüzde 30’undan fazlası, okudukları robot şiirini insanlara atfediyor.

 “Hem duygusal hem de felsefi olarak, robotların sanat üretmesine hazırız. Bunun birçok sebebi var. Bunlardan en önemlisi, teknolojiye yakınlığımız ve onun hayatımızla iç içe geçmiş olması. Ve robotlar sanat yapmaya başladığında, insanlara aralarında duygusal bağlar da oluşmaya başlayacak” diyen Schwartz, sanat üretimi sayesinde insanların robotlara karşı “özel hisler” besleyebileceğini söyledi.

 Schwartz, Bot or Not projesi için bir şiir yazma algoritması geliştirdi. Araştırmacı, şimdiye dek bilgisayar tarafından yazılan 300 şiirin Turing eşiğini aştığını, hatta artık eşiği yüzde 30’dan 60’a çıkarmayı düşündüğünü söyledi. Bu 300 şiir arasında şu ana dek 6 tanesi eşiği aşan sonuçlar almış. Schwartz, “Şair robotların artık ciddi bir mesele” dedi.

 Bilgisayar biliminin  gelmiş geçmiş en önemli temsilcilerinden olan Britanyalı Alan Turing, bir makinenin zeki olduğunu kanıtlamanın, kendisiyle ilişki kuranların en az yüzde 30’unu insan olduğuna ikna etmesinden geçtiğini öne sürmüştü. Mantık, kriptoloji ve felsefe alanında da çok önemli çalışmaları olan Turing, eşcinsel olması sebebiyle ülkesinde gördüğü işkence yüzünden 1954 yılında, 45 yaşında intihar etmişti. Alan Turing, teorik bilgisayar bilimi ve yapay zekanın babası olarak görülüyor.

ALAN TURING Kimdir?

alan turingAlan Mathison Turing (23 Haziran 1912 – 7 Haziran 1954), İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılır. Geliştirmiş oldugu Turing testi ile makinaların ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için savaş kahramanı sayılmıştır. Ayrıca Manchester Üniversitesi’nde çalıştığı yıllarda, Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmıştır.

Adı ayrıca Princeton’da beraber çalıştığı tez hocası Alonzo Church ile geliştirdiği Church-Turing Hipotezi ile de matematik tarihine geçmiştir. Bu tez, bir algoritmayla tarif edilebilecek tüm hesaplamaların dört işlem, projeksiyon, eklemleme ve tarama operasyonları ile tarif edilebilecek hesaplamalardan ibaret olduğunu ifade eder. Bir matematiksel teorem olmaktan ziyade matematik felsefesi hakkında çürütülememiş bir hipotezdir.

1952 yılında şantaja maruz kaldığı şikayetiyle polise başvurup eşcinsel olduğunu açıklayan Turing, eşcinsellik suçlamasından yargılanıp 1 sene boyunca kimyasal olarak hadım etme yöntemi olarak kullanılan östrojen iğnesi vurulmaya mahkûm edilmiştir. 1954 yılında potasyum siyanid zehirlenmesinden ölmüştür. Polis araştırmasında Turing’in yediği elma ile siyanur zehiri alarak intihar sonucu öldüğüne karar verilmiştir. Buna rağmen Turing’in zehirlenmesinin kendisi tarafından intihar nedeniyle olmadığı ve başkalarının bu şüpheli ölümde bir parmağı olduğu iddiası sürmüştür.

Adı anısına verilen ve bilgisayar biliminin Nobel’i sayılan Turing Ödülü ile de akademik bilişim dünyasının bir parçası olmuştur.

Gelişim biyolojisi alanındaki en önemli matematiksel modellerden biri olan reaksiyon-difüzyon modeli de Turing tarafından formüle edilmiştir.

Çocukluğu ve Geçmişi

Annesi Sara, Hindistan’ın Orissa şehrinin Chatrapur kasabasında hamile kalmıştır. Babası Julius Mathison Turing, Britanya Hindistan koloni idaresinde Hindistan devlet memuru idi. Julius ve annesi Sara Alan’ı İngitere’de dünyaya getirmek istediler ve böylece Londra’ya gelerek Alan Turing’in 23 Haziran 1912’de doğduğu (şimdi Colonnade Hotel olan) Maide Vale’de bir eve yerleştiler. John adlı bir abisi vardı. Babası Hindistan Devlet Memurluğu işine devam etmekteydi ve Turing’in çocukluk yılları boyunca ailesi iki oğlunun kalması için İngiltere Hastings’teki arkadaşlarına bırakarak Guildford, İngiltere ve Hindistan arasında seyahat etti. Turing yaşamının erken dönemlerinde deha belirtileri gösterdi ve bunları sürekli olarak sergiledi.

Ailesi onu 6 yaşında iken bir gündüz okulu olan St Michaels’e kaydettirdi. Diğer eğitmenleri ve sonra da okulun başöğretmeni çabucak onun zekâsının farkına varmıştır. 1926’da 14 yaşındayken Dorset’te ünlü çok pahalı bir özel okul olan Sherborne Okuluna girdi. Okul sömesterinin birinci günü İngiltere’deki Genel Greve denk geldi; ancak Turing okuluna o kadar hevesliydi ki, trenlerin ülkede işlemediği o günü Southhampton’dan okula 60 milden fazla süren yolu tek başına bisikletle gitti ve yarıyolda geceyi bir otelde geçirdi.

Turing’in matematik ve bilim üzerine doğal eğilimi, Sherborne’daki eğitim tanımı daha çok klasik Antik Yunanca ve Latince üzerinde odaklanan, öğretmenlerinin saygısını kazandırmadı. Okul Müdürü ailesine şöyle yazmıştır: “Umarım iki okul arasında bilgisiz kalmaz. Eğer özel okulda kalacaksa özel okulun özel eğitimini almayı kabul etmeli; eğer sadece bir kendini bilime adamış bir bilimadamı olacaksa, vaktini bu özel okulda boşuna harcıyor.”

Buna rağmen Turing sevdiği çalışmalarda göze çarpan yeteneğini göstermeye devam ediyordu, derslerinde daha türev ve entegrasyon konularını öğrenmeden bile ileri yüksek matematik konulu problemleri çözümlemeye başlamıştı. 1928’de 16 yaşına geldiğinde Albert Einstein’ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein’ın Newton hareket savlarını tenkitlerini (bunların açıklamasını yapmayan ders kitabı metinleri kullanmadan) kendi kendine çalışak ortaya çıkardı.

Alan Turing - Sackville Park-Manchester

Alan Turing – Sackville Park, Manchester

Turing okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom’la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, çocukken veremli inek sütü içmesi dolayısıyla kaptığı tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne’daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta kala öldü. Turing’in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin meteriyalistik olduğu inancını benimsedi.

Üniversite ve hesaplanabilirlilik üzerinde çalışmaları

Turing’in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge Trinity Koleji’ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej’e gitti. 1931’den 1934’e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935’te Kings Kolej’e akademik üye seçildi.

28 Mayıs 1936’da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel’in 1931’de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çesit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.

KingsCollegeChapel

Turing’in 1931-1934 ders yıllarında diploma derecesi için bulunduğu ve 1935’de okutman olduğu Cambridge Kings Kolej

Turing makinaları günümüzün hesaplama teorilerinin ana araştırma öğesidir. Turing makineleri için Sonlanma Problemi’nin kararverilemez olduğunu gösterek Karar Verme Probleminin bir sonucu olmadığını ispatlamaya devam etti: genel anlamda, algoritmik olarak sunulan bir Turing makinesi her zaman sonlanıyor olsa bile, karar vermek mümkün değildir. Kanıtının, Alonzo Church’ün lambda hesaplama teorisine dayandırdığı Turing sonucuna eşit olan kanıttan daha sonra yayınlanmasına rağmen, Turing’in çalışması çok daha kabul edilebilir ve sezgiseldi. Teorisinin yeni bir tarafı da ‘Evrensel (Turing) Makinası’ kavramı idi ve bu herhangi bir diğer makinanın görevlerini yerine getirecek bir makina fikri idi. Makale ayrıca tanımlanabilen sayılar kavramını da tanıtıyordu.

Eylül 1936’dan Temmuz 1938’a kadar Princeton Üniversitesi, İleri Etüdler Enstitüsü’nde, Alonzo Church yanında hemen hemen devamlı çalışarak geçirdi. Soyut matematik çalışmaları yanında kriptoloji üzerinde de çalışmalar yaptı ve ayrıca dört aşamalı elektro-mekanik ikili çarpma makinasının üç aşamasını tamamlayıp bitirdi. Haziran 1938’de tezini verip Princeton’dan Felsefe Doktoru ünvanını kazandı. Bilimsel tezinde bir Turing makinesinin çözemeyeceği problemler araştırmasına olanak sağlayarak, kehanet makineleri ile bağlantılı Turing makineleri ile hesaplama kavramını inceledi.

İngiltere’de Cambridge’e geri dönerek, Ludwig Wittgenstein’in matematik temelleriyle ilgili derslerine katıldı. İkisi aralarında tartışmalar yapıp birbiriyle uyuşamadılar. Turing biçimciliği savunmaktaydı ve Wittgenstein ise matematiğin mevcut olan gerçekleri yeniden keşfetmek yerine onları yeni olarak icat ettiğini iddia etmekteydi. Ayrıca Hükümet Kod ve Şifre Okulunda (GCCS) yarı-zamanlı çalışmaktaydı.

Kriptanaliz

Ana madde: Enigma şifrelemesinin analizi
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Turing Bletchley Park’ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejeski, Jerzy Rozycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı.

Hem Enigma makinası hem de bu makinaya eklenen (İngilizler tarafından ‘Tunny’ kodadı verilen teletip makinası olan) Lorenz SZ 40/42 makinasının şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Bir süre de, 8 Numaralı Kulübe’de bulunan Alman Deniz Kuvvetleri şifreli iletişimi okumadan sorumlu bölüme başkanlık yapmıştır.

Turing, Eylul 1938 itibariyle Hükümet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmıştır. Alman Enigma makinası problemi üzerinde çalışmış ve GCCS’de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox’la işbirliği yapmıştır. 4 Eylül 1939’da, Birleşmiş Krallık’ın Almanya’ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS’nin savaş zamanı üssü Bletchley Park’a katıldı.

Turing-Welchman “bombe” makinası

Bombe-makinesiBletchley Park’a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma’yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makinaya Bombe adı daha önce 1932’de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman’ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en onemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinası olarak kullanıldı.

Turing ile aynı dönemde Bletchley Park’ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing’i şu sözlerle onurlanmdırmıştır: “Turing’in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe’nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta herşeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı.”

Bombe bir Enigma makinası mesajında kullanılacak muhtemel doğru ayarlamaları (örn. çark komutları, çark ayarları…vs) araştırdı ve uygun ve makul bir şifresiz metin parçasını bulunan test için kullandı. Çarklar için, üç çarklı genel Enigma makinaları için 1019 olası durum ve 4 çarklı denizaltı Enigma makinaları için 1022 olası durum mevcuttu. Bombe elektriksel olarak tamamlanan, crib’i esas alan bir dizi mantıksal sonuç sergiledi. Bombe bir çelişki belirdiğinde tespit etti ve bir sonrakine taşıyarak düzenlemeleri eledi. Muhtemel düzenlemelerin çoğu çelişkilere sebep oluyor ve detayların araştırılması için birkaç tane bırakarak kalanı bir kenara atılıyordu. Turing’in Bombe’si ilk kez 18 Mart 1940’ta kuruldu. Savaş sonunda operasyonda ikiyüzün üzerinde Bombe vardı.

Kulübe 8 Bölümü ve Alman Deniz Kuvvetleri Enigma makinesi

Bletchley Park ana binası

Bletchley Park ana binası

Aralık 1940’ta Turing, diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri Enigma göster geç sistemini çözdü. Turing ayrıca Deniz Kuvvetleri Enigmasını kırmaya yardımcı olması için ‘Banburismus’ adı verilen Bayes tipi istatistik tekniği keşfetti. Banburismus Bombe’lerin düzenlemelerini test etmek için gerekli zamanı kısaltarak, Enigma çarklarından çıkan kesin komutları eliyordu.

1941 baharında, Turing Hut-8’deki iş arkadaşı Joan Clarke’a evlilik teklifinde bulundu, ancak yazın her iki tarafın anlaşmasıyla bu nişan bozuldu.

1942 Temmuzunda, Turing, Almanların ‘Fish’ kodadlılardan biri olan yeni Geheimschreiber (gizli yazıcı) makinesinde kullanılan Lorenz şifrecisine karşı kullanılmak üzere Turingismus ya da Turingery adı verilen bir teknik icat etti. Ayrıca, günlük-değişken şifrelere faydalı bir şekilde uygulanan kaba-kuvvet zoru ile kod çözme tekniklerine üstün hız sağlayan, öncelikle basit makinelerin yerine geçen, dünyanın ilk programlanabilen dijital elektronik bilgisayarı Collossus’un oluşturulmasına devam etmiş Max Newman’ın koruması altındaki Tommy Flowers’ın Fish takımıyla da tanıştırılmıştır. Sık rastlanılan yanlış bir kanı ise, Turing’in Colossus’un dizaynında anahtar şahıs olduğuydu ki bu doğru değildi.

Bletchley’da çalışırken, Turing, ara ara üst-seviye karşılamalarda ona ihtiyaç duyulduğunda Londra’ya 40 km koşmuş, başarılı bir uzun-mesafe koşucusudur.

Turing 1942 Kasımında Birleşik Devletler’e(USA) seyahat etti ve A.B.D. Deniz kuvvetleri kriptanalistleriyle Deniz Kuvvetleri Enigması ve Washington’da Bombe yapımı üzerinde çalıştı ve Bell labaratuvarlarında korumalı konuşma cihazlarının geliştirilmesine yardımcı oldu. Mart 1943’te Bletchley Park’a geri döndü. Hugh Alexander, Turing bazen bölümün koşturmacısında günlük ufak işlerini hallederken geçici lider olduğundan, yokluğunda resmi olarak Hut-8’in liderlik pozisyonunu üstlenmişti. Turing ise Bletchley Park’taki kriptanalistlerin genel danışmanı oldu. Savaşın ileriki kısmında, işini, mühendis Donald Bailey’in yardımıyla elektronik bilgisini daha ileri seviyede geliştirdiği Hanslope Park’a taşıdı. Birlikte Delilah kod adlı portatif, korumalı ses iletişimleri makinesinin tasarımı ve yapımına giriştiler. Farklı uygulamalara ayrılmıştı, uzun-mesafe radya yayınlarının kullanımı için eksik kapasite ve her halükarda Delilah savaş sırasında kullanabilmek için çok geç tamamlanmıştı. Turing’in onu memurlar için bir Winston Churchill’in konuşma kaydının şifreleme/deşifreleşmesi için memurlara ispat etmesine rağmen Delilah kullanıma kabul edilmedi.

1945’te, Turing savaş zamanındaki hizmetleri için OBE ile ödüllendirildi, ancak çalışması yıllarca bir sır olarak kaldı. Royal Society tarafından ölümünden kısa bir süre sonra basılan bir biyografide şöyle kayıtlara geçmiştir:

Savaştan hemen önce, o kritik zamanda bazı büyük problemler üzerine çalışmalara kendini verseydi sunulabilecek çalışmasının kalitesini gösteren, çeşitli matematiksel konuda üç kayda değer makale yazıldı. Yabancı Bürodaki çalışmasına istinaden OBE ile ödüllendirildi.

İlk bilgisayarlar ve Turing testi

1945’ten 1947’ye kadar ACE (Otomatik Bilgisayar Motoru) tasarımında çalıştığı Ulusal Fizik Laboratuvarı’ndaydı. 19 Şubat 1946’da ilk program-hafızalı bilgisayarın detaylı dizaynının makalesini sundu. ACE uygulanabilir bir dizayn olmasına rağmen, Bletchley Park’taki savaş zamanı çalışmalarını saran esrarengizlik proje başlangıcının ertelenmelerine öncülük etti ve onu hayal aleminden çıkardı. 1947’nin sonlarında altı yıllık devamlı çalışmadan sonra kendi istedigi bir alanda istediği gibi çalışmak üzere Cambridge’e döndü. O Cambridge’teyken yokluğunda Pilot ACE yapıldı. İlk programı 10 Mayıs 1950’de gerçekleştirildi.

1948’de Manchester’da Matematik Departmanına Okutman tayin edildi. 1949’da Manchester Üniversitesi’ndeki bilgisayar laboratuarında vekil yönetici oldu ve ilk gerçek bilgisayarlardan biri için Manchester Mark 1 yazılımı üzerinde çalıştı. Bu süre zarfında daha soyut işler yapmaya devam etti ve ‘Bilgisayar Mekanizması ve Zeka’ da (Mind, Ekim 1950) Turing yapay zekaya işaret etti, ve şu anda Turing testi olarak bilinen, bir makine için ‘zeki’ denilebilme standardını saptama girişimi olan bir deney ileri sürdü. İddiası eğer soru soran kişiyi, diyalog içerisinde olduğunun bir insan olduğu konusunda kandırabilirse, bir bilgisayar için düşünmenin söz konusu olabileceğiydi.

1948’te Turing aynı sınıftan mezun olduğu meslektaşı D.G. Champernowne ile çalışırken henüz var olmayan bir bilgisayar için satranç programı yazmaya başladı. 1952’de programı gerçekleştirmeye yetecek kadar bir bilgisayarı güçlendirerek, Turing bilgisayarını taklit ettiği, her bir hamlesi yaklaşık yarım saat alan bir oyun oynadı. Oyun kaydedildi, Champernowne’nın karısına karşı oyunu kazandığı söylense bile, program Turing’in meslektaşı Alick Glennie’ye karşı kaybetmiştir.

Örnek biçimleme ve matematiksel biyoloji

Turing 1952’den 1954’teki ölümüne kadar matematiksel biyoloji, özellikle morfogenez üzerine çalışmıştır. 1952’de Turing örnek biçimlendirme hipotezini öne sürerek, ‘ Morfogenezin Kimyasal Temeli ‘ adlı bir makale yazmıştır. Bu alandaki ilgi odağı canlıların yapısındaki Fibonacci numaralarının varlığını, Fibonacci filotaksisini anlamaktır. Örnek biçimlendirme alanının şu an merkezi olan reaksiyon-difüzyon denklemini kullanmıştır. Son makaleleri 1992’de A.M. Turing’in Derleme Çalışmaları eserinin basımına kadar yayınlanmamıştır.

Müstehcen uygunsuzluktan hüküm giymesi 

Turing'in evini gösteren plaka

Turing’in evini gösteren plaka

Homoseksüellik İngiltere’de yasadışıydı ve bir akıl hastalığı olarak dikkate alınmakla birlikte ceza-i yaptırımı olan suç sınıfına girmekteydi. Ocak 1952’de Turing’in 19 yaşinda bir genç olan Alan Murray ile bir sinemada tanıştı ve Alan Murray birkaç defa Turing’in evine giderek onunla birlikte kaldı. Birkaç hafta sonra Alan Murray bir tanıdığı ile birlikte Turing’in evini soymaya gitti. Turing bu hırsızlığı polise bildirdi. Polis hırsızları yakaladı ve soruşturma sırasında Alan Murray’in Turing ile homoseksüel ilişkisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Turing de bunun gerçek olduğunu itiraf etti. Turing ve Murray 1885 Ceza Kanunu’na Ek Yasa’nın 11. Kısmı gereğince müstehcen uygunsuzluktan suçlanıp mahkemeye verildiler. Turing pişman değildi ve 50 yıl önce Oscar Wilde’ın başına geldiği gibi aynı suçtan mahkûm edildi.

Turing’e mahkûmiyet ve durumuna bağlı olarak libidosunu azaltmak için devam eden hormonal tedavisinde göz hapsi arasında bir tercih sunuldu. Hapisten kaçmak için, bir yıl içinde kendini hadım edecek östrojen hormonu iğnelerini kabul etti. Suçlu bulunması dolayısıyla devletin gizli işleri için güvenilirlilik izni kaldırıldı ve o zamanlar çok gizli olan GCHQ’daki kriptografik konular üzerine devam eden danışmanlığı da sona erdirildi. O dönemde İngiltere hükümeti Cambridge Beş adlı çoğu akademik eğitimleri sırasında Oxford-Cambridge’de tahsil yaparken Sovyetler Birliği hesabına casusluk yapmayı kabul etmiş ve sonradan İngiliz entelejans kurumunda en yüksek rütbeleri almış olan (Guy Burgesss ve Donald Maclean) bir grup ajanlar sorunu ile uğraşmaktaydı. Casuslar ve Sovyet ajanlarının önemli mevkilerde bulunan homoseksüelleri tuzağa düşürmelerinden endişe edilmekteydi. Turing o kadar yıl sonra bile çok gizli olan Bletchley Park’da çok önemli mevkilerde çalışmıştı ve homoseksüel olma suçundan mahkeme tarafından hüküm giymişti.

8 Haziran 1954’te temizlikçisi onu Manchester’deki evinde ölü buldu. Bir gün evvel, yatağının kenarında bıraktığı yarı-yenmiş siyanür-zehirli elmayı yemek suretiyle siyanür zehirlenmesinden öldüğu açıklandı. Elmanın kendisi nedense hiçbir siyanür zehiri testine tabi tutulmadı. Ölüm sebebinin siyanür zehirlenmesi olması iddiasına rağmen naaşına post-mortem yapılmadı.

Bu şartlarda devletin çok gizli işleri için çok önemli görevlerde bulunan ve şüpheli bir tarzda ölen bir kişi olan Turing’in ölümünün kasıtlı, hatta İngiliz MI5 (gizli istihbarat) servisi tarafından bir suikast olduğuna ve intihar süsü verildiğine inanılmasına yol açmıştır. Annesi ise oğlunun laboratuvar ecza maddelerini dikkatsizce depolanıp kullanılmasına bağlı olarak zehirin yemeğe başladığı elmaya kazara bulaştığını devamlı iddia etmiştir. Bazı kişiler Turingin Pamuk Prenses peri masalı rolü yaparak intihar ettiğine inanırlar. Diğer kişiler Turing’in resmi güvenilirlilik izini kaybetmesine rağmen pasaportunun alınmadığına ve bu hükümden sonra (ABD tarafından kabul edilmemekle beraber) birkaç defa akademik nedenlerle Avrupa’ya gitmesine izin verildiğine işaret etmektedirler. Bu ziyaretler sırasında Turing’e bir suikast yapılma olasılığının çok yüksek bulunduğu bilinmektedir. Buna rağmen İngiliz resmi makamları bu ziyaretlere ve yüksek suikast olasılığına goz yummalarını kasıtlı bulmaktadırlar. Turing’in biyografisini yazan Andrew Hodges, Turing’in bu şekilde intiharının annesine biraz makul bir inkar etme imkânı verebilmek için olduğunu öne sürmektedir.

Ölüm sonrasında takdirle anılma

1966’dan beri, Bilgisayar Mekanizmaları Birliği tarafından her yıl, bilgisayar camiasına teknik makaleler yazan bir kişiye Turing Ödülü verilmektedir. Bu ödül, günümüzde bilgisayar dünyasının Nobel Ödülü olarak kabul edilmektedir.

Turing’in Londra’da doğum yeri olan (şimdi Colonnade Hotel olan) bina önüne ve Manchester’de yaşayıp öldüğü evinin önüne, İngiltere’deki önemli tarihsel kişilerin orada yaşadığına işaret etmek için binalara konulan, birer mavi plaka konulmuştur.

23 Haziran 2001’de Manchester’de Whitworth Sokağı’ndaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park’da Turing’in bir bronz heykeli için açış töreni yapıldı. Güney İngiltere’de Guildford’da yerleşik “Surrey Üniversitesi” kampüsünde heykeltraş “John W. Mills” tarafından yapılan bir bronz heykel için 28 Ekim 2004’de açılış töreni yapılmıştır. Turing’in çalışmış olduğu Beltchley Park’da ise Galler’den gelen ince kayrak taşlardan heykeltraş Stephen Kettle tarafından yapılmış 1,5 ton ağırlıkta bir diğer Turing heykeli 19 Haziran 2007’de törenle açılmıştır.

İngiltere’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle üniversitelerde, Turing’in anısını devam ettirmek hedefiyle çeşitli etkinlikler yapılmakta ve fakültelerde ve kampüslerde özel salon, bina ve meydanlara Turing adı verilmektedir. Örneğin İstanbul Bilgi Üniversitesinde her yıl ‘Turing Günleri’ adlı uluslararası katılımlı bilimsel bir sempozyum organize edilegelmektedir. Toplantının amacı ‘Hesaplama Teorisinde ve Bilgisayar Bilimlerinde’ uluslararası çevrelerdeki yeni eğilimlerin ve gelişmelerin tartışıldığı tanıtıldığı bir zemin yaratmaktır.

10 Eylül 2009 tarihinde yani Alan Turing’in ölümünden 50 yıl sonra İngiliz başbakanı Gordon Brown ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul etti

Kaynak :[-]

Bilim ve Teknik dergisinin kapağını, 2009’un ‘Darwin Yılı’ olması nedeniyle Charles Darwin’e ayıran ve bu nedenle görevden alınan Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Atakuman, verdiği hukuk mücadelesini kazandı.

darwinin derse

Bilim ve Teknik’in ‘Darwin’ kapağı nedeniyle görevinden alındığı için TÜBİTAK’a dava açan derginin eski Genel Yayın Yönetmeni Atakuman’a verilen disiplin cezası, Danıştay tarafından bozuldu

Genel yayın yönetmenliği görevini yürüttüğü TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinin kapağını, 2009’un ‘Darwin Yılı’ olması nedeniyle Charles Darwin’e ayıran ve bu nedenle görevden alınan Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Atakuman, verdiği hukuk mücadelesini kazandı.

Atakuman, derginin içeriğine müdahale edilerek değiştirilmesinden sonra görevinden alınmış, sicil notu düşürülmüş, hakkında disiplin soruşturması başlatılmış ve arşiv kayıt odasında görevlendirilmişti. Son olarak, TÜBİTAK’tan baskılar nedeniyle istifa eden Atakuman, kurum hakkında bütün bu uygulamalarla ilgili davacı olmuştu.

TÜBİTAK’a karşı dört ayrı dava açan Atakuman’a verilen disiplin cezası, Danıştay 12. Dairesi ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından bozuldu.

TÜBİTAK Soldaki Darwin kapağını sakıncalı bulmuş ve kapak sağdaki dosya konusu ile değiştirilmişti.

TÜBİTAK Soldaki Darwin kapağını sakıncalı bulmuş ve kapak sağdaki dosya konusu ile değiştirilmişti.

Gökçer Tahincioğlu’nun konuyla ilgili Milliyet’te yer alan haberi şöyle:

ARŞİV KAYIT ODASINDA GÖREVLENDİRİLDİ, EVİNE İCRA GÖNDERİLDİ

TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptığı 2009’da, “Darwin Yılı” nedeniyle derginin kapağını Darwin’e ayıran Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Atakuman’ın başına gelmeyen kalmadı. Derginin içeriğine müdahale edilerek değiştirilmesinden sonra bu görevden alınan, sicil notu düşürülen, hakkında disiplin soruşturması başlatılan ve arşiv kayıt odasında görevlendirilen Atakuman, 2011’de baskılar nedeniyle istifa edince, maaş farkı bulunduğu gerekçe gösterilerek, evine icra gönderildi. Atakuman, bütün bu uygulamalarla ilgili açtığı ayrı ayrı davaları kazandı.

Evrim Teorisi’nin kurucusu Charles Darwin’in 200. doğum yıldönümü ve ‘Türlerin Kökeni’ adlı eserinin yayımlanmasının 150. yılı nedeniyle, UNESCO’nun da teşvikiyle, 2009 tüm dünyada, ‘Darwin Yılı’ olarak kutlandı. Atakuman da bu nedenle TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart 2009 kapağının konusunu Darwin olarak belirledi. Ancak basım aşamasında yapılan müdahaleyle yazılar dergiden çıkartıldı.

 

GÖREVDEN ALINMASI YETMEDİ

Çiğdem Atakuman

Derginin Genel Yayın Yönetmeni Atakuman, bu görevinden ve vekâleten başkanlığını yaptığı Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı’ndan alındı. Konuyla ilgili TÜBİTAK içerisinde soruşturma da başlatıldı. TÜBİTAK, ulusal ve uluslararası kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar yapıldığını gerekçe göstererek, Atakuman’a kademe ilerleme cezası verdi. Görevden alınan Atakuman’ın yeni adresi arşiv kayıt odası oldu. Atakuman hem verilen cezaya hem de yapılan atamaya karşı yargıya başvurdu.

Buna karşılık, Atakuman görevine iade edilmedi. 2 yıl boyunca hiçbir iş verilmeyen Atakuman’ın kuruma geliş gidiş saatleri, çalışmaları izlendi.
Atakuman, Aralık 2011’de yaşadıklarına dayanamayarak iş akdini haklı sebeple feshetti. Atakuman, fesih yazısında Nüket Yetiş ve Ömer Cebeci kontrolündeki bir önceki TÜBİTAK yönetiminin, siyasal düşünce ve felsefi inançları nedeniyle kendisini cezalandırdığını, sistematik bir şekilde yıldırma politikası uyguladıklarını belirterek, “Yaklaşık 3 yıl boyunca mobbinge maruz kalan bir çalışanın anayasal koruma altında olan manevi varlığını koruması imkansızdır. Bu süreçte psikolojik açıdan fazlasıyla yıprandığım için psikolojik destek almak zorunda kaldım. Ancak bu stresi ve dışlanmayı taşıyacak gücüm kalmadı” ifadelerini kullandı.

Yeni TÜBİTAK yönetimi ise Atakuman için keyfi olarak istifa etmiş gibi işlem yaptı ve istifası nedeniyle maaş farklarını ödemesi gerektiğine hükmetti. TÜBİTAK, bu nedenle maaş farkı borcu çıkartarak, icra yoluna gitti.

YARGI SAVAŞINI KAZANDI

Atakuman, 4 yıl süren zorlu süreçten galip çıktı. TÜBİTAK’a karşı 4 ayrı dava açan Atakuman’a verilen disiplin cezası Danıştay 12. Dairesi ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nca durduruldu. Danıştay 12. Daire disiplin cezasını geçen günlerde bütünüyle iptal etti ve TÜBİTAK soruşturmasının usulsüz olduğuna işaret etti.

Avukat Kemal Vuraldoğan’ın açtığı bir diğer dava Atakuman’ın görevden alınmasına karşıydı. Bu dava da idare mahkemesi Atakuman’ın aleyhine karar vermesine rağmen Danıştay 5. Dairesi Atakuman’ın yönetim kadrosundan alınarak uzman kadrosunda arşiv evrak kayıt odasına sürgüne gönderilmesi işleminde “kamu yararı ve hizmet gereklerinin söz konusu olmadığını belirterek” idare mahkemesi kararını bozdu.

SİCİLİ DE İPTAL 

Atakuman’a verilen düşük sicil ise Ankara 15. İdare Mahkemesi’nce iptal edildi. Atakuman’ın istifasından sonra icra işlemi başlatılmasına ilişkin dava ise sürüyor.

Atakuman, Aralık 2011’den itibaren ODTÜ Yerleşim Arkeolojisi Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olarak akademik hayatına devam ediyor.

 

Kaynak :[-]

Bir öğrenci, selfie (Kendi kendinin fotoğrafını çekmek) çekerken 19.yy’a ait Greko-Romen heykelini kırdı.

Barberinischer_Faun

Öğrencinin İtalya’nın Milano kentindeki tarihi bir heykelin kucağına oturarak Instagram fotoğrafı çekmeye çalışırken heykeli kırdığı belirtildi.

HEYKELİN KUCAĞINA OTURDU, BACAĞI KIRILDI

Öğrencinin selfie çekmek için heykelin kucağına oturduğu sırada heykelin bacağı koptu. Ancak olay bir gün sonra anlaşıldı. İtalya’nın en ünlü akademik kurumlarından olan Brere Güzel Sanatlar Akademisi çalışanları kırık bacakla karşılaşınca ne olduğunu anlamak için güvenlik kameraları kayıtlarını inceledi.

ÖĞRENCİ FOTOĞRAF ÇEKTİ Mİ ÇEKMEDİ Mİ BİLİNMİYOR

face

Olayın nasıl meydana geldiği güvenlik kameraları tarafından saniye saniye kaydedildi. Heykel, Hellenistik devrina ait yarı insan yarı hayvan olan ve sızmış halde uyuyan “Sarhoş Satiri”temsil ediyor. Adı açıklanmayan öğrencinin bacak kopmadan önce fotoğrafı çekip çekemediği ise bilinmiyor.

Heykelin son hali

 

Ünlü ressamlardan Van Gogh  , hakkında yazılar okurken gördüğüm bir haber sunucu ünlü ressamın eserlerinden yola çıkarak yapılmış gif formatlı (Hareketli) resimleri gördüm ve bununla ilgili biraz eğlenceli olması düşüncesi ile sizler için görüntüleri derlemeye çalıştık. Amacımız sanatçıyı hafife almak değil sanatın eğlenceli yüzünü göstermek. Bu arada elbette ünlü ressamın hayatı ve tarzını bir kez daha anlatmak isteriz.

 Sanatçının tam adı ” Vincent Willem Van Gogh”  

( D. 30 Mart 1853 – Ö. 29 Temmuz 1890),

van gogh

Vincent Willem Van Gogh
( D. 30 Mart 1853 – Ö. 29 Temmuz 1890),

 Hollandalı ard izlenimci [1] (Post Empresyonizm) ressam. Bazı resim ve eskizleri, dünyanın en tanınmış ve en pahalı eserleri arasında yer alır. Van Gogh, gençliğini bir sanat simsarlığı firmasında çalışarak geçirmiş, kısa süren bir öğretmenlik deneyiminden sonra da Belçika’da fakir bir madenci kasabasında misyoner olmuştur. Resim kariyerine 1880’den sonra başlamıştır. Başlangıçta koyu ve kasvetli renklerle çalışan Van Gogh, Paris’te tanıştığı izlenimcilik ve yeni izlenimcilik akımlarının etkisiyle canlı renklere geçmiş; Güney Fransa’da geçirdiği süre zarfında da bugün yaygın olarak tanınan kendine özgü resim tarzını geliştirmiştir.

Van Gogh, ömrünün son on yılı boyunca yaklaşık 900 suluboya/yağlıboya resmi ve 1100 karakalem çalışma üretmiş, en meşhur eserlerini ise ömrünün son iki yılında yapmıştır. 1888’de ressam Paul Gauguin ile arkadaşlığının bozulması üzerine sol kulağının bir kısmını kesmiş, giderek kötüleşen ruhsal hastalığı sonucunda kendini göğsünden vurarak intihar etmiştir. Kimi sanat tarihçileri Gauguin ile yaptıkları hareretli bir tartışma sonucu Gauguin’in isteyerek ya da kendini gard amaçlı olarak Van Gogh’un kulağını kestiğini de iddia ederler. Van Gogh, resim kariyeri boyunca kardeşi Theo’dan aldığı maddi destek sayesinde ayakta durabilmiştir. İki kardeşin arkadaşlığı, 1872’den itibaren birbirlerine yazdıkları mektuplarla belgelenmiştir. Van Gogh’un, Theo’ya yazdığı mektup sayısı 600’den fazla iken; Theo’nun, Van Gogh’a yazdığı sadece 40 mektup bulunabilmiştir. 20. yüzyıl sanatını ciddi şekilde etkilemiş olan Van Gogh, fovistlerin ilham kaynaklarından biridir ve Empresyonizmin öncülerinden kabul edilir.

Mektupları

Vincent_van_Gogh_imzası

31 yaşındaki Theo van Gogh (1888). Theo, kardeşinin ömür boyu hem destekçisi hem de arkadaşı olmuştur. Her ikisinin de mezarları Fransa'nın Auvers-sur-Oise bölgesindedir.

31 yaşındaki Theo van Gogh (1888). Theo, kardeşinin ömür boyu hem destekçisi hem de arkadaşı olmuştur. Her ikisinin de mezarları Fransa’nın Auvers-sur-Oise bölgesindedir.

Van Gogh’un bir sanatçı olarak anlaşılabilmesi için mevcut olan en kapsamlı kaynak, kendisi ile sanat simsarı olan kardeşi Theo van Gogh arasındaki mektup yazışmalarından oluşan koleksiyondur. Sanatçının düşünce yapısı ve inançları hakkında bilinenlerin büyük bir kısmı için temel oluşturan bu mektuplardır. Theo, kardeşine hem finansal hem de duygusal yönden destek sağlamıştır. Onların hayat boyu süren dostlukları ve Van Gogh’un sanat ile ilgili bilinen düşünce ve teorilerinin büyük bir çoğunluğu, iki kardeşin 1872 ila 1890 yılları arasında birbirlerine gönderdikleri yüzlerce mektupta kaydolmuştur: 600’den fazla mektup Vincent’tan Theo’ya, 40 adet mektup Theo’dan Vincent’a.

Birçoğuna tarih atılmamış olmasına rağmen, sanat tarihçileri mektupları genel olarak kronolojik bir sıralamaya koymayı başarmışlardır. Arles’te yaşadığı dönemde arkadaşlarına Flemenkçe, Fransızca ve İngilizce’de 200 mektup yazmış olmasına rağmen, Arles başta olmak üzere, Van Gogh’un yaşamının belirli periyodlarıyla ilgili belirsizlik hala sürmektedir.Vincent’ın Paris’te kardeşi ile birlikte yaşadığı ve bu nedenle mektuplaşma ihtiyacı duymadıkları dönem ise tarihçilerin analiz etmekte en çok zorlandıkları dönemdir. Theo’ya gönderdiği ve Theo’dan gelen mektupların dışında geriye kalan diğer dökümanlar Anthon van Rappard, Émile Bernard, Van Gogh’un kız kardeşi Wil ve Wil’in arkadaşı Line Kruysse ile olan mektuplaşmalarını kapsamaktadır.[8] Mektuplar ilk defa 1913’te Theo’nun dul eşi Johanna van Gogh-Bonger tarafından açıklanmıştır. Bonger, sanatçının yaşamındaki dramın, çalışmalarını gölgelemesini istemediği için mektupları büyük bir korkuyla yayınladığını açıklamıştır.

Van Gogh, diğer sanatçıların biyografilerini okumaya çok düşkündü ve onların yaşamlarının, icra ettikleri sanatın karakteristik özellikleriyle tutarlılık içerisinde olması beklentisindeydi.

Yaşamı

İlk yıllar (1853 – 1869)

van goh gençlikVincent van Gogh, Hollanda’nın güneyindeki Noord-Braband bölgesinde bulunan Zundert kasabasında, Protestan rahibi Theodorus van Gogh ve Anna Cornelia van Gogh’un ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Van Gogh’un doğumundan bir yıl önce, annesi bir ölü doğum yapmıştı. Eğer bu bebek ölmeseydi Vincent ismi ona verilecekti. Bu olayın genç Van Gogh’u derinden etkilediği ve Van Gogh’un sanatındaki kimi öğelerin bu olaydan kaynaklandığı ileri sürülmüştür.Van Gogh dört yaşındayken kardeşi Theodorus (Theo) doğdu. Van Gogh’un Theo dışında bir erkek (Cornelius), üç de kız kardeşi (Elisabeth, Anna, Wil) vardı. Van Gogh, 1864’te Zundert’e 30 km uzaklıktaki Zevenbergen yatılı okuluna yazıldı. 1866’da ise ortaokul için Tinburg’a geçti. 1868’de eğitimini yarıda bırakarak Zundert’e döndü. Sonradan kardeşi Theo’ya yazacağı bir mektupta, çocukluk yıllarını “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimleyecekti.

Sanat simsarı ve vaiz (1869 – 1889)

1869’da, henüz on beş yaşındayken, amcası Vincent (“Cent”) aracılığıyla Lahey’deki bir sanat simsarlığı firmasında iş buldu, Ocak 1873’te firmanın Brüksel ofisine geçti. Mayıs 1873’te ise firma Van Gogh’u İngiltere’ye yolladı. Londra’nın güneyindeki Brixton bölgesine yerleşen Van Gogh, işindeki başarısı sayesinde kısa sürede babasından çok para kazanmaya başladı. Ev sahibinin kızı Eugénie Loyer’den hoşlandı, fakat ona açıldığında, kız gizlice başka bir kiracıyla nişanlandığını söyleyerek Van Gogh’u reddetti.

İngiltere’de kaldığı süre boyunca giderek içine kapanan ve dindarlaşan Van Gogh, 1875’te firmanın Paris ofisine yollandı. 1876’da ise artık sevmediği simsarlık işini bırakarak İngiltere’ye döndü, ve Londra’nın güneydoğusundaki Ramsgate kasabasında bir yatılı okulda gönüllü öğretmenlik yapmaya başladı. Okul Middlesex’e taşınınca bir süre Isleworth’de başka bir okulda öğretmenlik yapan Van Gogh, Aralık 1876’da Hollanda’ya geri döndü, ve altı ay boyunca Dordrecht’te bir kitapçı dükkânında çalıştıktan sonra, Mayıs 1877’de teoloji okumak amacıyla Amsterdam’a geçti. Temmuz 1878’de bundan da vazgeçerek ailesinin yanına döndü.

Ocak 1879’da ise misyonerlik amacıyla Belçika’da fakir bir madenci bölgesi olan Borinage’a yerleşti. Buradaki madencilerin kötü yaşam koşullarından etkilenen Van Gogh, onlarla daha iyi iletişim kurabilmek için özellikle kötü koşullarda yaşadı, yemek ve kıyafetlerinin çoğunu işçilere verdi, yatak yerine saman üzerinde uyumaya başladı. Temmuz 1879’da, “rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği” için kilise tarafından işine son verildi, ama Van Gogh bir yıl daha bölgeden ayrılmadı. 1880 sonbaharında, kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyarak resimde kariyer yapmaya karar verdi ve sanat eğitimi almak için Brüksel’e gitti. Buradaki Güzel Sanatlar Okulu’na başvurduysa da sonradan fikrini değiştirerek Nisan 1881’de Etten’e, ailesinin yanına döndü.

Etten, Lahey ve Drenthe (1881 – 1883)

Kee Vos-Stricker

Kee Vos-Stricker

Etten’de resim sanatı üzerine kitaplar okuyan ve sık sık resim yapan Van Gogh, bir taraftan da kendisinden yedi yaş büyük olan dul kuzeni Kee Vos-Stricker’den hoşlanmaya başladı. Kee’ye evlenme teklif etti, fakat teklifi “hayır, asla, hiçbir zaman” (niet, nooit, nimmer) sözleriyle reddedildi.[15] Bunun üzerine aşkını saplantıya dönüştüren Van Gogh, Kee kendisini görmeyi reddedince Kee’nin babası (ve kendi eniştesi) Johannes Stricker’le defalarca kez görüşüp Kee’yi istedi, ama eniştesi kızının maddi anlamda bağımsız olmayan bir adamla evlenmesini istemiyordu. Bir keresinde Van Gogh, Kee’yi görebilmek için eniştesine baskı yaparken, elini bir mum alevi üzerinde tutarak “elimi alev üzerinde tutabildiğim müddetçe onu göreyim” dedi, ama eniştesi mumu üfleyerek söndürdü. Kee konusundaki ısrarı ve başka sebepler yüzünden babasıyla kavga eden Van Gogh, Aralık 1881’de bir kez daha aile evinden ayrılıp Lahey’e yerleşti. Van Gogh bir süre Lahey’de yaşayan kuzeni ressam Anton Mauve’un yanında çalıştıysa da Mauve çok geçmeden Van Gogh’la arasına mesafe koydu. Van Gogh’a göre bunun sebebi, kendisinin bir fahişeyle yaşamaya başlamasıydı.

Van Gogh, Sien ismiyle bilinen, fakat asıl adı Clasina Maria Hoornik olan bu hamile kadını Ocak 1882 sonlarında sokakta terk edilmiş bir şekilde bulmuş ve beş yaşındaki Maria isimli kız çocuğuyla beraber kendi evine almıştı. Dedikodular kısa bir sürede tüm kasabaya ulaştı. Vincent, çevresinden sert tepkiler almaya başladı. Bunun üzerine Vincent, kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektubunda, şu sözleri ile olaylara sitem etmiştir:

“ İnsanlar beni bir şeylerle suçluyor… Bir şey saklıyor olmalıymışım… Vincent, arkasında utanılacak bir şey saklıyormuş… Pekala, bayım, sana ne sakladığımı anlatacağım: —sen ki ahlakını ve dürüstlüğünü kanıtlamış adam— soruyorum sana: bir kadını terk etmek mi daha erkekçe, ahlaklıca yoksa terk edileni korumak mı? ”

Clasina Maria Hoornik (Sien)'in "Sorrow" isimli resmi. 1882

Clasina Maria Hoornik (Sien)’in “Sorrow” isimli resmi. 1882

Sien Temmuz 1883’te bir erkek çocuk doğurunca (Willem), Van Gogh ona da bakmaya başladı. Willem, Van Gogh’a neşe getirmişti. (Willem sonradan Van Gogh’un oğlu olduğunu iddia etmişse de, tarihler bu iddiayı desteklememektedir.) Van Gogh’un Sien ile ilişkisine ailesi ve destekçileri karşı çıktı. Ailesi Van Gogh’a Sien’i bırakması yönünde baskı yapmaya başladı.

Van Gogh önceleri bu baskıya direndiyse de, Eylül 1883’te Sien ve çocuklarını bırakarak Lahey’den ayrıldı, ve altı hafta boyunca Hollanda’nın kuzeyindeki Drenthe’de dolaşıp resim çizerek yaşadı. 1883 sonlarında ise, Nuenen’e taşınmış olan ailesinin yanına döndü. Van Gogh, Sien ile beraber yaşadığı on dokuz ay boyunca, kadının ve çocuklarının düzinelerce resmini çizmiştir. Sien, Vincent gittikten sonra asıl mesleği olan terzilik yapmaya devam eder. 1901 yılında bir denizci ile evlenir ve 3 yıl sonra 1904 yılında (van Gogh’un intiharından 14 yıl sonra) 54 yaşında iken Rotterdam limanında intihar ederek yaşamına son verir.

Nuenen ve Anvers (Antwerpen) (1883 – 1886)

Van Gogh, Nuenen’de kendini resme verdi. Komşularını, tarlada çalışan işçileri, kulübelerinde kıyafet dokuyan dokumacıları çiziyordu. 1884’ün sonbaharında, Margot Begemann adlı bir komşu kızıyla ilişki yaşamaya başladı, fakat çiftin evlenmesine iki tarafın da ailesi karşı çıktı. Bunun üzerine striknin içerek intihar etmeye teşebbüs eden Margot’u Van Gogh hastaneye yetiştirdi. 26 Mart 1885’te babası bir inme sonucu hayatını kaybedince Van Gogh derin bir yasa girdi. Aynı sıralarda Paris’te Van Gogh’un resimleri ilgi çekmeye başlıyordu. 1885 baharında Van Gogh, bugün ilk önemli eseri kabul edilen Patates Yiyenler’i (De Aardappeleters) bitirdi. Ağustos’ta ise resimleri Lahey’deki bir galeride ilk kez sergilendi. Eylül’de model olarak kullandığı kızlardan birini hamile bırakmakla suçlanınca, kasabanın Katolik rahibi, kasabalıların Van Gogh’a modellik yapmalarını yasakladı. Van Gogh, Nuenen’de çizdiği resimlerde hep doğal ve karanlık renkler kullandı, daha sonraki eserlerinde ağırlıklı olarak kullanacağı canlı renklerden kaçındı. Kardeşi Theo’ya

Sigara İçen İskelet-kanvasa noktalarla yaılan Van Gogh resmi

Sigara İçen İskelet-Van Gogh resmi-1885

yeteri kadar resim satamadığı için sitem ettiğinde, Theo Paris’te renkli izlenimci resimlerin çok sattığını, Van Gogh’un resimlerinin ise fazla karanlık bulunduğunu yazdı.

Nuenen’de geçirdiği iki sene boyunca Van Gogh, pek çok karakalem ve suluboya çalışmanın yanı sıra, 200 kadar yağlıboya resim üretti. Kasım 1885’te Anvers’e taşınıp bir resim galerisinin üst katında yaşamaya başlayan Van Gogh, kardeşi Theo’dan gelen tüm parayı resim malzemelerine ve modellere harcayıp kendi sağlığını ihmal etmeye başladı. Günlerinin çoğunu ekmek, kahve ve sigarayla geçiriyor, bir taraftan da çok fazla absint içiyordu.Muhtemelen vitamin eksikliğinden dişleri gevşeyip ağrımaya başladı. Ocak 1886’da Antwerpen Güzel Sanatlar Okulu’na yazıldıysa da birkaç hafta sonra, kötüleşen sağlık durumu ve akademik sanat eğitimine duyduğu güvensizlik yüzünden okuldan ayrıldı. Şubat ayının çoğunu hasta geçirdikten sonra, Mart 1886’da Paris’e, kardeşi Theo’nun yanına taşındı. Van Gogh, Anvers’de geçirdiği dönemde pek çok müze gezip Peter Paul Rubens gibi eski ustaların resimlerini incelemiş, bu resimlerden etkilenerek paletini biraz genişletmiştir. Aynı dönemde, ukiyo-e adıyla bilinen Japon gravürlerine ilgi duymaya başlamış ve bu tarzı kendi resimlerinde de kullanmıştır.

Paris (1886 – 1888)774

Paris’te bir süre Theo’nun Montmartre’daki dairesinde beraber yaşayan iki kardeş, Haziran 1886’da Rue Lepic üzerinde daha büyük bir daireye taşındı. Bu dönemde iki kardeş arasında yazışma olmadığı için Van Gogh’un Paris’te geçirdiği zaman hakkında elimizde nispeten az bilgi vardır. Van Gogh Paris’te bir süre ressam Fernand Cormon’un atölyesinde çalıştı, ve atölyenin diğer öğrencileri Émile Bernard ve Henri de Toulouse-Lautrec ile yakın arkadaş oldu. Paris’te hakim sanat akımları, izlenimcilik ve henüz yeni filizlenmekte olan yeni izlenimcilik idi. Theo’nun galerisi, Claude Monet, Alfred Sisley, Edgar Degas ve Camille Pissarro gibi izlenimci ressamların eserleriyle doluydu.

Puantilist (noktacı) stilin ustaları Georges Seurat ve Paul Signac, şehrin en ünlü ressamlarıydı. Signac ile bizzat tanışan Van Gogh, arkadaşı Émile Bernard ile beraber noktacı stili denemeye başladı. Bu stilde resimler, çok sayıda ufak renk noktasının sabırla kanvasa işlenmesiyle oluşturuluyordu. Van Gogh kardeşlerin arası, beraber yaşamanın getirdiği problemler yüzünden bir ara açıldıysa da 1887 baharında tekrar düzeldi. Kasım 1887’de Van Gogh, Danimarka’dan Paris’e yeni gelmiş olan ressam Paul Gauguin ile tanıştı ve iki ressam bazı eserlerini değiş tokuş ettiler. Bu arkadaşlık, bir yıl kadar sonra dramatik bir biçimde sona erecekti. Şubat 1888’de, şehir hayatından ve Paris’in soğuk kışlarından bunalan Van Gogh, güneşli Güney Fransa kıyılarına doğru yola koyuldu. Paris’te geçirdiği iki yıl boyunca, yaklaşık 200 resim çizmişti.

Arles (1888 – 1889)

Vazoda Ayçiçekleri- Vincent Van Gogh

Vazoda Ayçiçekleri- Vincent Van Gogh-1888

Van Gogh, Güney Fransa’daki Arles kasabasına, burada ütopik bir sanat kolonisi kurma hayalleriyle yerleşti. Mart ayı boyunca manzara resimleri çizdi, bu resimlerinden üçü Paris Bağımsız Ressamlar Topluluğu’nun o yılki sergisinde sergilendi. Mayıs 1888’in başında, Şubat’tan beri kalmakta olduğu ve fazla pahalı bulduğu Hôtel Carrel’den çıkarak Café de la Gare adlı başka bir otele yerleşti. Yine Mayıs ayında, bugün “Sarı Ev” olarak bilinen boş evin dört odasını tuttu ve atölye olarak kullanmaya başladı. Ağustos ayı boyunca, bugün Ayçiçekleri ismiyle bilinen bir dizi vazolu ayçiçeği resmi yaptı.

Teras Kafe, 1888 Eylül ayında iki tane yatak satın alarak Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, aynı sıralarda Teras Kafe adlı meşhur eserini bitirdi. Sarı Ev’i, kurmak istediği sanat kolonisinin merkezi olarak düşünüyor, koloniye katılmaları için çevre kasabalarda yaşayan ressamlarla (Eugène Boch, Dodge MacKnight gibi) görüşüyordu. Arkadaşı Paul Gauguin’i de Arles’a davet etti. Uzun süre tereddüt ettikten sonra daveti kabul eden Gauguin, Theo’nun parasal desteğiyle Ekim 1888’de Arles’a geldi ve Sarı Ev’de Van Gogh’un kendisi için özel olarak hazırladığı odaya yerleşti. Gauguin ve Van Gogh, Kasım ayı boyunca beraber resim gezilerine çıktılar, değişik resim teknikleri ve anlayışları üzerine uzun tartışmalar yaptılar. İki ressamın da dengesiz duygusal yapısı sayesinde, resim tartışmaları giderek kızışmaya başladı, bozulan havalar ve dar alanda beraber yaşamak ise durumu daha kötü hale getirdi. Ruhsal sağlığı bozulmaya başlayan Van Gogh, Gauguin’in kendisini terk edeceğinden korkmaya başladı. Bu gergin durum, 23

Teras kafe-Van Ggogh

Teras kafe-Van Ggogh

Aralık 1888 gecesi bir krizle sonuçlandı. Bir kavga sonucu hışımla evden çıkan Gauguin’i bir süre takip eden Van Gogh, daha sonra eve döndü ve kendi sol kulağının alt kısmını kesip kopardı.

Kopardığı parçayı bir bez ya da kâğıt parçasına sarıp yerel bir genelevde çalışan Rachel adlı fahişeye verdi.[25] Geneleve çağrılan polisler, baygın halde buldukları Van Gogh’u hastaneye kaldırdılar. Olayı ertesi sabah öğrenen Gauguin, Theo’ya haber verdikten sonra Arles’dan ayrıldı ve bir daha Van Gogh’la görüşmedi. Van Gogh ise kan kaybı ve ruhsal bunalım sebebiyle birkaç hafta hastanede kaldı. Ocak 1889’da hastaneden çıkıp Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, halüsinasyonlar ve zehirlenme paranoyası sebebiyle, Şubat başında hastaneye geri döndü. On gün sonra hastaneden salıverildiyse de, endişeli kasabalıların baskısı sonucunda, Mart başında polis zoruyla tekrar hastaneye kapatıldı. Nisan ayında ise arkadaşı Paul Signac’ın gözetiminde evine dönmesine izin verildi. Kasabada istenmediğinin farkında olan Van Gogh, Theo’nun tavsiyesi üzerine, Arles’a 30 km uzaklıkta bulunan Saint-Rémy kasabasındaki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine geçmeyi kabul etti, ve 8 Mayıs 1889’da Arles’dan ayrıldı.

Saint-Rémy ve Auvers-sur-Oise (1889 – 1890)

Van Gogh, Saint-Rémy’de Dr. Théophile Peyron’un gözetiminde resim yapmaya devam etti. Haziran 1889’da en bilinen eserlerinden biri olan Yıldızlı Gece’yi yaptı. Van Gogh, bu eserinde, Güney Fransa’da yattığı akıl hastanesinin penceresinden gördüğü gökyüzündeki öğeleri abartılı bir şekilde resmetmiştir. Temmuz ortasında tekrar bir nöbet geçirip boyalarını yemeye kalkışınca[26] bir süre resim yapmasına izin verilmediyse de, durumu düzelince resim yapmaya devam etti. Zamanının çoğunu odasında geçiriyor, dışarıya ancak doktor gözetiminde kısa yürüyüşler için çıkabiliyordu. Bu yüzden resim konusu bulmakta zorlanınca, Jean-François Millet gibi başka ressamların veya kendisinin daha önceki eserlerinin yeni yorumlarını çizmeye başladı. 1889 sonu ve 1890 başında bir dizi yeni nöbet geçiren Van Gogh, aynı sıralarda Paris’te ünlenmeye başladı. Ocak 1890’da Mercure de France dergisinde çıkan bir yazıda, Van Gogh’dan “dahi” diye bahsediliyordu.

Mayıs 1890’da Van Gogh Saint-Rémy’den ayrılıp Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise’a geldi. Burada, daha önce ruhsal problemli ressamlarla ilgilenmiş olan Dr. Paul Gachet’nin gözetiminde kalacak, kardeşi Theo’ya da yakın olacaktı. Van Gogh’un Dr. Gachet hakkındaki ilk yorumu “bence benden daha hasta ya da tam benim kadar hasta diyelim” oldu.[27] Fakat sonradan doktorla iyi geçinmeye başlayan Van Gogh, doktorun üç ayrı portresini çizdi. Auvers-sur-Oise’da kaldığı süre boyunca kendini tamamen resme veren Van Gogh, burada geçirdiği 70 günde yaklaşık 70 yağlıboya resim üretti. Annesi ve kızkardeşine yazdığı son mektupta, kafasının geçen yıla göre çok daha sakin ve huzurlu olduğunu yazdı.[28] 27 Temmuz 1890’da resim malzemelerini alıp bir tarlaya yürüyen Van Gogh, kendisini tabancayla göğsünden vurdu. Sendeleyerek kaldığı otele döndü ve yatağına uzandı. Kanamayı farkeden otel sahibi, kasaba doktoru Mazery’yi ve Van Gogh’un doktoru Gachet’yi çağırdı. Doktorlar, mermiyi çıkarmanın çok riskli olacağına kanaat getirip Theo’ya hemen gelmesi için haber yolladılar. Vincent Van Gogh, 29 Temmuz 1890 sabahı 1:30 sularında, kardeşi Theo’nun kollarında öldü, ve Auvers-sur-Oise’a gömüldü. “Mutsuzluğum sonsuza kadar sürer  Vincent van Gogh, ölmeden önce yatağında yatarken.” Vincent’tan altı ay sonra Theo da uzun süredir mücadele ettiği frengi hastalığına yenilerek hayata gözlerini yumdu. Theo’nun naaşı önce Utrecht’e gömüldüyse de, karısı Johanna’nın isteği üzerine 1914’te Auvers-sur-Oise’a getirildi ve Vincent’in mezarının yanına gömüldü. Dr. Gachet’nin bahçesinden alınarak mezar taşlarının arasına dikilen sarmaşık filizi, bugün iki kardeşin mezarlarını tamamen kaplamaktadır.

Hastalığı

Van Gogh’u özellikle hayatının son iki yılında ciddi şekilde etkilemiş olan akıl hastalığı için bugüne kadar 30’dan fazla teşhis veya olası sebep ileri sürülmüştür.[30] Bunlardan bazıları, şizofreni, bipolar bozukluk (eski adıyla manik depresyon), frengi, boya zehirlenmesi (soluma veya yutma yoluyla), Ménière hastalığı ve güneş çarpmasıdır. Kötü beslenme, aşırı çalışma, uykusuzluk ve alkol düşkünlüğü, muhtemelen hastalığın etkilerini artırmıştır. Van Gogh’un özellikle son dönem eserlerinde açıkça görülen sarı renk düşkünlüğünün de tıbbi bir bozukluktan kaynaklandığını ileri sürenler olmuştur. Bu konudaki teorilerden birine göre, Van Gogh’un bolca içtiği absintte bulunan tuyon adlı madde, zaman içinde Van Gogh’un görüşünü bozarak nesneleri sarımtrak renkte görmesine sebep olmuş, bu da ressamın eserlerine yansımıştır. Bir başka teoriye göre, Van Gogh’a hastalığının tedavisi için yüksek dozlarda yüksük otu verilmiştir, ve yüksük otunun sarımtrak görüşe veya sarı lekeler görmeye sebep olduğu bilinmektedir.

Satılan eserlerinin bazıları

Resim Ad Satış tarihi Fiyat Ayrıntılar
Dr. Gachet'nin Portesi Dr. Gachet’nin Portesi 15 Mayıs 1990 $ 82,54 milyon Aynı isimli iki tablo bulunmaktadır. Tablolardan biri Ryoei Saito adlı Japon işadamı tarafından satın alındı. Resme o kadar bağlanmıştı ki öldüğünde kendisi ile yakılmasını istemişti. Ancak sonra fikrini değiştirdi ve tablo devlete geçti.[32]
sakalsız oto portre Sakalsız otoportre 20 Kasım 1998 $ 71,5 milyon New York’taki Christie’s mezatevinde anonim satınalıcı tarafından satın alındı.
van-gogh-vincent-İrisler İrisler 11 Kasım 1987 $ 53,9 milyon New York’taki Sotheby’s mezatevinde satın alındı. Bir süre sonra J. Paul Getty Müzesi’ne tekrar satıldı.
 l Arlésienne Madame Ginoux l’Arlésienne, Madame Ginoux 2 Mayıs 2006 $ 40,3 milyon New York’taki Christie’s mezatevinde satın alındı.

[1] ard izlenimcilik :  Fransa’da, İzlenimciliğin kurallarına tepki olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru doğdu. Ard İzlenimcilik’in temsilcileri olan sanatçılar, sanat yaşamlarına izlenimcilikle başlamışlardır. Ancak bu izlenimcilik akımının kimi sınırlamalarını aşmak ve resimlerine kendi kişiselliklerini katmak istiyorlardı. Zamanla kişisel anlatım resimlerine yansıdı. İzlenimciliğin canlı ve parlak renkleri yanında, gelenekselin dışına çıkan konu anlayışı da bu sanatçıları etkilemeyi sürdürdü. Ard izlenimcilik daha sonra yerini fovizm ve kübizm’e bırakarak bu yeni akımlara da öncülük etmiştir. Başlıca Temsilciler: Paul Cezanne (1839-1906) Georges Seurat (1859-1891) Paul Signac (1863-1935) Vincent van Gogh (1853-1890) Paul Gauguin (1848-1903) Henri de Toulouse-Lautrec

“Alice Harikalar Diyarında”nın yazarı Lewis Carroll, 1891’de arkadaşı Anne Symonds’a gerçek ismi Charles Dodgson imzasıyla yazdığı mektupta ünlü olmanın dezavantajlarından söz ediyor.

Lewis caroll

Yazar, yabancılar tarafından “işaret edilmekten, dik dik bakılmaktan, bir aslan muamelesi görmekten” nefret ettiğini söylüyor ve “Bundan öyle nefret ediyorum ki bazen hiç kitap yazmamış olmayı diliyorum” diyor. 19 Mart’ta açık arttırmaya çıkarılacak mektubun 3 bin-4 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyor.

Kitap, fotoğraf, harita ve el yazmalarından oluşan müzayedede aynı zamanda Carroll’ın kendi çektiği ve deniz kıyısında bir kızın yer aldığı fotoğraf ve gene kendi yaptığı küçük kız portresi de satışa çıkarılacak. Bonhams’daki müzayedede Jane Austen’ın “Gurur ve Önyargı”, Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikayesi” adlı kitaplarının ilk basımları da yer alacak.

Charles Lutwidge Dodgson Kimdir

Alice LiddellCharles Lutwidge Dodgson (27 Ocak 1832 – 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanındığı takma adıyla Lewis Carroll, ünlü İngiliz yazar, matematikçi, mantıkçı, Anglikan papazı ve fotoğrafçıdır.

Carroll’ın en ünlü eserleri; Alice’s Adventures in Wonderland (“Alice Harikalar Diyarında”) ve onun devamı olan Through the Looking-Glass (“Aynanın İçinden”) adlı kitapları ve “The Hunting of the Snark” ve “Jabberwocky” adlı şiirleridir ve hepsi absürt edebiyatın örneklerindendir. Kelime oyunları, mantık ve fantazideki yeteneği sayesinde ün kazanmıştır. Ancak bunun ötesinde, eserleri modern kültüre iyice yerleşmiştir. Birçok sanatçıyı, direkt olarak etkilemiştir. Kuzey Amerika, Japonya, İngiltere ve Yeni Zellanda başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde, sadece Carroll’ın eserlerinin zevkle okunması ve daha da yaygınlaştırılması ve hayatının araştırılmasına adanmış kuruluşlar vardır.

Eğitimi

İlk gençlik döneminde Dodgson evde eğitim gördü. Aile arşivlerinde saklanmış “okuma listeleri” Dodgson’un değerli bir zekaya sahip olduğuna tanıklık etmektedir: Yedi yaşındayken bir Hristiyan alegorisi olan Çarmıh Yolcusu’nu okuyordu. Aynı zamanda kardeşlerinin bir çoğunda da görülen ve onun sosyal hayatını etkileyen bir kekemelikten muzdaripti[1]. On iki yaşındayken Richmond yakınlarındaki Richmond Gramer Okulu’na gönderildi.

The Jabberwock, ilistrasyonu" John Tenniel" tarafından çizimi

The Jabberwock, ilistrasyonu” John Tenniel” tarafından çizimi

1846 yılında genç Dodgson Rugby School’a gönderildi. Orada çok da mutlu olmadığı, oradan ayrıldıktan birkaç yıl sonra yazdığı aşağıdaki paragrafta açıkça görülebilir:

« Diyemem ki… herhangi bir dünyevi düşünce beni bu üç yılı yeniden yaşamaya ikna edebilir … Dürüstçe diyebilirim ki … eğer gecenin zorluklarına karşı güvende olsaydım, günlük yaşamın sıkıntılarına katlanmak görece kolay olurdu.[2] »

Ancak Dodgson eğitiminde başarılı olmakta hiç zorlanmadı. O dönemde matematik hocası olan R.B. Mayor onun hakkında “Rugby’e geldiğimden beri daha çok gelecek vaad eden bir çocuk görmemiştim” demiştir.[3]

1849 yılında Rugby’den ayrıldı ve 1850 yılının Mayıs ayında babasının eski okulu olan Christ Church’ün bir üyesi olarak Oxford’a kayıt oldu.[4] Üniversitede yurt odalarının boşalmasını bekledikten sonra Ocak 1851’de bir eve yerleşti[5]. Eve geri dön çağrısı geldiğinde yalnızca iki gündür Oxford’daydı. Annesi belki menenjit ya da bir beyin felcinden ötürü “beyin iltihaplanması” nedeniyle kırkyedi yaşında hayatını kaybetmişti.[5]

Akademik kariyerinin ilk dönemlerinde büyük ümit vaad etmek ve karşıkonulamaz bir dikkat dağınıklığına sahip olmak arasında devinim gösterdi. Her zaman çok fazla çalışmıyordu, ancak çok yetenekliydi ve başarmak onun için kolaydı. 1852’de Matematik sınavlarında onur derecesine sahip oldu ve çok kısa zaman sonra babasının eski bir arkadaşı Canon Edward Bouverie Pusey onu öğrenci bursuna aday gösterdi.[6][7]. 1854’de son bitirme sınavlarında Matematikte yine onur öğrencisi olarak lisansını eğitimini tamamladı.[8]. Christ Church’de kaldı. Bir yandan çalışıp bir yandan ders verdi. Ancak bir sonraki yıl çok önemli bir bursu kaçırdı. Çalışmaya yeterince kendini adayamadığı için olduğunu kendisi de itiraf etti.[9][10] Buna rağmen matematikteki yeteneği sayesinde 1855’de Christ Church’de matematik dersi verme şansını elde etti.[11]. Dodgson bundan sonraki yirmialtı yıl boyunca bu görevi sürdüdü.[12] Başlangıçtaki mutsuzluğuna rağmen Dodgson ölümüne kadar Christ Church’te kaldı ve birçok görev aldı.[13]

Karakteri ve görünümü

Lewis Carroll10Sağlık sorunları

Charles Dodgson yaklasık olarak 1.80m boyunda, ince uzun, kıvırcık kahverengi saçlı ve duruma göre değişen gri ya da mavi gözlü bir gençti. Daha ileriki yaşlarında vücut yapısının asimetrik olduğu ve biraz garip ve fazla dik bir duruşunun olduğu söylenir, ancak bu orta yaşlarında geçirdiği diz sakatlanmasının bir sonucu olabilir. Çok küçük bir çocukken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu bir kulağı duyma yeteneğini kaybetmiştir. Onyedi yaşında çok ağır geçirdiği boğmaca büyük ihtimalle hayatının daha sonraki yıllarındaki kronik göğüs hastalıklarının sebebidir. Başka bir sorun ise kendinin “tereddüt” olarak tanımladığı çocukluğunda edindiği ve tüm yaşamı boyunca onun felaketi olan kekemeliktir.[14]

Kekelemesinin Dodgson’un davranış biçimine etkisi daima çok güçlü olmuştur. Dodgson’un yalnızca yetişkinlerin arasında kekelediği, çocuklarla konuşurken çok akıcı ve özgür biçimde kendini ifade edebildiğine dair bir inanış vardır ancak bu inanşı destekleyecek kesin bir kanıt yoktur.[15] Onunla tanışıklığı olan birçok çocuk kekelemesini hatırlarken, yetişkinlerin çoğu bunu fark etmemiştir. Görünen o ki, tanıştığı insanlardan ziyade Dodgson kekelemesinin üzerinde durmaktadır. Dodgson’un kendisini “Alice Harikalar Diyarında”daki Dodo olarak karikatürize ettiği, ve soyadını söylerken yaşadığı zorluktan dolayı karakteri kendiyle özdeşleştirdiği söylenir, ancak buna dair birinci elden bir kanıt yoktur.

Dodgson’un kekemeliği her ne kadar onu rahatsız etse de, diğer kişisel özelliklerini kullanarak toplum içerisinde bir yer almasına engel olmamıştır. İnsanların kendilerini eğlendirdikleri, topluluğu eğlendirmek için şarkı söylemenin veya ezberden parça okumanın moda olduğu bir dönemde, genç Dodgson’ın çok donanımlı ve çekici bir şovmen olduğu, oldukça iyi şarkı söydlediği ve bunu seyirci önünde yapmaktan hiç çekinmediği, taklitte ve hikaye anlatmakta usta olduğu söylenir.[14]

 Sosyal bağları

Erken dönemde verdiği eserlerden, büyük başarı yakalayan “Alice” kitaplarını yazdığı döneme kadar geçen sürede Dodgson Ön-Raffaelocu Kardeşler arasına katıldı. İlk olarak 1857’de John Ruskinile tanıştı ve arkadaş oldu. Dante Gabriel Rossetti ve ailesiye yakın bir arkadaşlık bağı geliştirdi ve aynı zamanda başta William Holman Hunt, John Everett Millais, ve Arthur Hughes olmak üzere birçok sanatçıyla tanıştı. Aynı zamanda peri masalı yazarı George MacDonald’ı iyi tanırdı. Hatta küçük MacDonald çocuklarının hikayeye karşı duydukları heyecan, Dodgson’u “Alice”‘i yayınlamaya iten neden oldu.[14][16]

Politik, dini ve felsefi yaklaşımları

Genellikle Dodgson politik, dini ve kişisel konularda tutucu olarak nitelendirilir. Martin Gardner Dodgson’ı bir muhafazakar olarak nitelendirirken, “lordlar kamarasına huşu içinde baktığını ve aşağı tabakadan olan kimselere karşı bir züppe” olduğunu belirtiyor.[17] The Revd W. Tuckwell, Oxford Hatıralarında (1900) ondan “hoşgörüsüz, çekingen, titiz, matematik saplantılı, saygınlığına çok düşkün, politikada çok tutucu, ilahiyatçı, Alice’in yaşadığı yer nasıl karelere bölünmüşse, kendininki de aynı öyle” diye bahsediyor.[18] Ancak Dodgson’un bu değerlendirmelerle ters düşen şekilde başka din ve felsefelere karşı bir merakı olduğu görülüyor. Örneğin, Britanyalı Psişik Araştırma Derneği’nin kurucu üyesi olması bunlardan biri.[19][20]

‘Carroll Myth’ taraftarları bu etkenlerin Gardner sendromu olasılığını yeniden gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Belki de Dodgson’un gerçek görünüşü inanılandan daha bozuk olabilir. (‘Carroll Myth’ için aşağıya bakın).[kaynak belirtilmeli]

Dodgson çeşitli felsefi konular üzerine bazı araştırmalar yazmıştır. 1895’de “Kaplumbağa Aşil’e Ne Dedi?” (What the Tortoise Said to Achilles) makalesinde yarattığı tümdengelim mantığı üzerine kurulu gerileme argümanı, Mind felsefe dergisinin ilk sayılarından birinde yayımlanmıştır. 1995’de, yüz yıl sonra bu makale aynı dergide daha sonraki yıllarda yayınlanan Simon Blackburn’un Practical Tortoise Raising makalesi ile birlikte yeniden basılmıştır.[21]

Sanatsal etkinlikler

Edebiyat

Alice, John_Tenniel tarafından ilistürasyon çizim

Alice, John_Tenniel tarafından ilistürasyon çizim

Küçük yaşlarından itibaren Dodgson şiir ve kısa hikayeler yazdı. Bunları aile dergisi Mischmasch’de yayımlandı ve sonradan birçok dergiye göndererek, makul bir başarı elde etti. 1854 ve 1856 yılları arasında eserleri The Comic Times ve The Train, ve daha küçük dergiler olan Whitby Gazette ve Oxford Critic gibi ulusal yayınlarda yeraldı. Yazınlarının çoğu komik, bazen hicivliydi, ancak standart ve zorlamaydı.

1855’de kendi yazınları hakkında şunları yazdı; “Şu ana kadar gerçekten yayımlanmaya değer bir şey yazmış olduğumu düşünmüyorum (buna Whitby Gazette ya daOxonian Advertiserı dahil etmiyorum), ancak bir gün bunu yapacağıma dair umutsuz değilim”.[14] 1850’den sonraki yıllarda kardeşlerini eğlendirmek için yazdığı kukla oyunlarından yalnızca biri La Guida di Bragia günümüze kalmayı başarmıştır.[22]

1856’da ünlü olduğu ismiyle ilk eserini yayınladı. Romantik bir şiir olan “Solitude”, The Train dergisinde yazarı “Lewis Carroll” olarak yer aldı. Bu takma isim gerçek ismi üzerinde bir kelime oyunuydu; Lewis, Ludovicus isminin ingilizleştirilmiş haliydi ve Lutwidge isminin Latincesiydi, Carroll ise Latin ismi Carolus ile benzeyen ve Charles’ın türetilmiş olduğu isimdi.

Alice

Yine 1856 yılında Christ Church’e gelen yeni dekan Henry Liddell beraberinde genç ailesini de getirdi. Kimse bu ailenin ilerideki yıllarda Dodgson’un yazın kariyerine bu kadar etkisi olacağını tahmin edemezdi. Dodgson Liddell’in eşi Lorina ve çocukları ile ve özellikle de üç kız kardeş olan Lorina, Edith ve Alice Liddell ile yakın arkadaşlıklar kurdu. Uzun yıllar boyunca yarattığı “Alice” karakterinin Alice Liddell’in yansıması olduğu düşünüldü. Buna dair en görünür kanıt “Aynanın İçinden”in sonundaki akrostik şiirde adının bulunması ve iki kitabın da gizlenmiş yerlerinde üstükapalı olarak ona atıfta bulunmuş olmasıdır. Ancak Dodgson hayatının ileriki yıllarında “küçük eroin” diye adlandırdığı ilham kaynağının gerçek bir çocuk olduğunu defalarca reddettiyse de,[23][24] eserlerini tanıdığı küçük kızlara ithaf etti ve isimlerini akrostik şiirlerinin başına ekledi. Gertrude Chataway’in ismi aynı bu şekilde Köpan Avı’nın başında bulunmaktadır ancak bugüne kadar kimse şiirde anlatılan karakterlerden birini bile onunla örtüştürmemiştir.[24]

Alice Liddell

Alice Liddell

Her ne kadar bu konuda yeterli bilgi bulunmasa da (Dodgson’un 1858–1862 yılları arasındaki günlükleri kayıptır), 1850’lerin sonuna kadar Dodgson’un Liddell ailesi ile olan arkadaşlığının hayatında önemli bir yer ettiğine kesin gözüyle bakılıyor ve hatta ailenin çocuklarını (önce oğulları Harry, daha sonra üç kızkardeş) sık sık bir yetişkin eşliğinde Nuneham Courtenay ya da Godstow[25] yakınlarında sandalla gezmeye çıkartmayı adet edinmiş olduğu biliniyor.[26] İşte Dodgson, ilk ve en büyük ticari başarısı olacak olan kitabının taslağını, 4 Temmuz 1862’de, bu gezilerden birinde yaratmıştır. Hikayenin kaleme alınmasının Alice Liddell’in ısrarının sonucu olduğu söylenir. Dodgson sonunda Kasım 1864’de hikayeyi kendi çizimleri ve elyazısı ile “Alice’in Yeraltındaki Maceraları (Alice’s Adventures Under Ground)” ismi ile takdim etmiştir.[25]

Bundan önce bir aile dostu ve akıl hocası olan George MacDonald Dodgson’un henüz tamamlanmamış taslağını okumuştu ve McDonald çocuklarının hikayeye duydukları heyecan Dodgson’ın yayınlama kararı almasında etken oldu. 1863 yılında henüz bitirmediği taslağı, yayıncı Macmillan’a götürdü ve Mcmillan hikayeyi beğendi. “Alice Perilerin Arasında” ve “Alice’in Altın Saati” gibi isim alternatifleri düşünüldü ve sonunda hikaye Alice Harikalar Diyarında ismiyle 1865 yılında, Dodgson’un ilk kez bundan dokuz yıl önce kullandığı Lewis Carroll takma adıyla basıldı.[16] Açıkça görülüyor ki Dodgson bir kitabın profesyonel bir sanatçının dokunuşuna ihtiyaç duyduğunu düşündü ve kitabın illüstrasyonları Sir John Tenniel tarafından yapıldı.

İlk Alice kitabının büyük ticari başarısı Dodgson’un hayatını birçok yönden değiştirmiştir. Kendi yarattığı benliği “Lewis Carroll” kısa zamanda dünya çapında ünlendi. Hayranlarının mektuplarına boğulan Carroll, bazen dilediğinden bile daha fazla ilgi görmüş olmalı. Hatta başka bir popüler hikayeye göre, Kraliçe Victoria hikayeyi o kadar beğendi ki, Dodgson’un bir sonraki kitabını kendisine ithaf etmesini istedi ve hemen akabinde “Determinantlar Üzerine Temel Bir İnceleme” (An Elementary Treatise on Determinant) başlıklı matematik kitabı kraliçeye ithaf edilmiştir.[27]Dodgson bu hikayeyi şiddtle reddetmiş ve “…Bu tek kelimeyle her yönden yanlış, buna benzezen bir şey bile olmadı” demiştir.[28] Bir Timesmakalesinde “Saklamak için ne kadar uğraşsa da, Alice’in yazarını matematik eserlerinde de tanımayı başarmak oldukça kolay olurdu.” diyen T.B. Strong’a göre de, gerçekten bu hikayenin doğru olma ihtimali oldukça düşük.[29][30] Buna ek olarak, Dodgson kitabın başarısıyla birlikte çok büyük miktarlarda para kazanmaya başladı, ancak görünürde pek de hoşlanmadığı Christ Church’deki işine devam etmiştir.[16]

1871’in sonlarında, devam kitabı Aynanın İçinden basıldı . (Kitabın birinci baskısında basım yılı “1872” olacak şekilde düzenlenmiştir.[31]) Kitabın biraz daha karanlık olan havası, büyük olasılıkla Dodgson’un hayatındaki değişikliklerin bir yansımasıydı. Babası aniden 1868’de vafat etti, ve bu onu birkaç yıl süren bir depresyona sürükledi.[16]

Fotoğraf

1856 yılında Dodgson yeni sanat formu fotoğrafla meşgul olmaya başladı. Önce amcası Skeffington Lutwidge, ve daha sonra Oxford’dan arkadaşı olan Reginald Southey’in çalışmalarından etkilendi.[32] Kısa bir zaman sonra bu sanat dalında uzmanlaştı ve tanınan bir fotoğrafçı haline geldi, hatta ilk yıllarda hayatını fotoğraftan kazanmayı bile düşünmüştür.[16] Roger Taylor ve Edward Wakeling tarafından yapılan yakın zamanlı bir araştırma [33] Dodgson’un hala korunmayı başarmış olan tüm baskıları listelerken, Taylor var olan fotoğrafların yüzde ellisinden fazlasında küçük kızların resmedildiğine dikkat çekiyor. Ancak bunun orjinal fotoğraf portfolyosunun yaklaşık yüzde altmışının kayıp olduğu göze alındığında çarpıtılmış bir veri olması mümkün. Dodgson küçük kızların dışında birçok erkek, kadın, erkek çocuk ve manzarayı ve kafatasları, oyuncak bebekler, köpekler, heykeller, tablolar ve ağaçlar gibi objeleri de fotoğraflamıştır. Çocukların fotoğrafları bir ebeveyn eşliğinde ve birçoğu da; pozlama iyi bir doğal ışık gerektirdiğinden, Liddell’lerin bahçesinde çekilmiştir.[26]

Dodgson, fotoğrafı yüksek sınıf arasında bulunmak için de yararlı bulmuştur. Kariyerinin en verimli kısmında John Everett Millais, Ellen Terry, Dante Gabriel Rossetti, Julia Margaret Cameron, Michael Faraday and Alfred, Lord Tennyson gibi önemli kişilerin portrelerini oluşturmuştur.[16]

Dodgson 1880’de fotoğrafı ani bir kararla bıraktı. Geçen 24 yılda, bu konuda heryönden uzmanlaşmış, Ton Quan’ın çatı katında kendi stüdyosunu kurmuş, ve yaklaşık 3,000 karelik bir portfolyo yaratmıştı. Ancak 1,000’den azı zamının yıkımına karşı koyarak günümüze gelebildi. Dodgson’un kullandığı kolodyum işlemi ile fotoğraf üretmek, 1870’lerde ticari fotoğrafçıların uyguladığı kuru plaka fotoğrafçılığa göre çok daha zahmetliydi. Fotoğrafı bırakma sebebinin, stüdyoyu işler halde tutmanın zorlukları olduğunu açıkladı.[34]

Modernizm etkisi ile zevkler değişime uğradı, ve fotoğraf 1920 ile 1960 yılları arasında unutulmuş bir sanat dalı haline geldi.[kaynak belirtilmeli]

 Matematik üzerine çalışmalar

Dodgson matematik alanında akademik çalışmalar yaptı. En çok geometri, matris cebri, matematiksel mantık ve matematik oyunları üzerine çalıştı ve gerçek ismiyle ondan fazla kitap yayınladı. Aynı zamanda seçimleri ve komiteleri inceleyerek, bu kavramlar üzerine yeni fikirler geliştirdi, fakat bu çalışmalarından bazıları ancak ölümünden sonra yayımlandı. Kazancını Oxford’da uzun yıllar boyunca sürdürdüğü matematik öğretmenliğinden sağladı.

Son yılları

Hayatının son yirmi yılında, gittikçe artan ününe ve servetine rağmen, Dodgson’un yaşam şeklinde çok az değişiklik oldu. 1881’e kadadr Christ Church’de öğretmenlik yapmaya devam etti, ve ölümüne kadar da burada yaşadı. Son romanı, iki ciltlik Sylvie ve Bruno, sırasıyla 1889 ve 1893 yıllarında basıldı, ancak kitapların başarısı Alice’in başarısının yanına bile yaklaşamadı. Karmaşıklığı okuyucu tarafından pek takdir görmedi ve kitabın eleştirileri de dahil olmak üzere yalnızca 13,000 baskısının satılması hayal kırıklığı uyandırdı.[35][36]

Dodgson’un bu yıllarda bir dini bir yurtdışı gezisine çıktığı ve Peder Henry Liddon ile Rusya’ya gittiği biliniyor. Dodgson bu geziyi kendisinin “Russian Journal” (Rusya Günlüğü) olarak adlandırdığı yazılarında tariflemiş ve günlüğün ilk ticari baskısı 1935 yılında yayımlanmıştır. Rusya’ya gidiş ve dönüşü sırasında Dodgson Belçika, Almanya, Fransa ve Polonya’nın da bir kısmını görmüştür.

14 Ocak 1898’de Guildford’da kız kardeşinin evi “The Chestnuts”‘da zatürre ve grip nedeniyle öldüğünde, 66 yaşına basmasına yalnızca iki hafta kalmıştı. Dodgson Guildford’da Mount Mezarlığı’na defnedildi.[16]

Kaynakça ve Dipnotlar için Lütfen Tıklayınız.
YAYFED’e göre Türkiye, 2014’e kitap okuyarak başladı. YAYFED Başkanı Bayram Murat 2014 yılı Ocak ayı bandrol rakamlarını açıkladı.
kitaplık

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu (YAYFED) tarafından yapılan açıklamaya göre Ocak ayında satılan bandrol sayısı bir önceki yıla göre yüzde 15 arttı.

YAYFED Başkanı Bayram Murat, Ocak 2014’te yayımlanan kitap sayısının 2013’ün aynı dönemine göre yüzde15 artış göstererek 24 milyon 276 bin 56’ya ulaştığını söyledi. 48 sayfadan ince kitapların yer almadığı kitap yayım verileri 2013’deki yüzde 13’lük büyüme eğiliminin sürdüğünü gösterdi.

Murat, bandrol sayılarında 2013 yılında yaşanan artışın 2014’ün başında da sürmesinin sektörün güçlenmesinin işaretlerinden olduğunu kaydederek şunları söyledi: “Türkiye’de artış gösteren bandrol satışları yayıncılık sektörünün büyüklüğünü göstermenin yanında kitaba verilen önemin arttığını da anlatıyor. Diğer yandan korsanla yapılan mücadelede de ilerleme kaydedildiğini ortaya koyuyor. 2014 başında tüm sektör için olumlu bir gösterge olan artış rakamlarının istikrarlı bir seyir ortaya koyduğunu memnuniyetle görüyoruz. 2011 yılının Ocak ayında 19.346.402 olan bandrol satışı 2012’nin aynı döneminde 23.435.121 olmuştu. 2013 Ocak ayında ise 21.387.430’a ulaşmıştı.”

Eğitim yayınları ilk sırada

Ocak 2014’de ilişkin rakamların türlere göre dağılımı ise şu şekilde gerçekleşti: Eğitim içerikli kitaplar 9.325.097,inanç kitapları 6.890.092, edebiyat, inceleme, araştırma 6.047.925, çocuk ve ilk gençlik yayınları 1.531.291, akademik yayınlar 481.651, ithal edilen kitaplar(ağırlıklı akademik yayınlar): 288.737. *Aylar içinde bu rakamlarda dalgalanmalar görülebilecektir.

 Kaynak :[-]

Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur. Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte çocuğun içsel disiplini çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir.

Bakırköy-davul-dersleri

Müzik akademik performansı da olumla etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir. Bilim adamlarına göre müzik, bilişsel düşünme kabiliyetini artırmaktadır. Bilişsel düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan müzikle uğraşanlarda ya da sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır.

Birçok müzik dalında olduğu gibi özellikle Bateri derslerinde eller ve ayakların koordineli kullanılması çocuk veya yetişkinin el-kol koordinasyonunu artırmaktadır. Bunun yanı sıra elbette günlük stresten kaçınma imkânı da sağlamaktadır.

Bakırköy’ün ilk M.E.B. Onaylı davul(Bateri) dersleri vermeye yetkili kuruluşu olan kurumumuzda Davul/Bateri dersleri sizleri bekliyor.

bateri-dersleriFerah, rahat ve güvenli bir ortamda gerek kendiniz ve gerekse çocuklarınızın eğitim alabileceği bir kurumda, ders almanın avantajlarından faydalanmak için henüz geç kalmadınız. Neyazık ki bildiğiniz üzere sınırlı sayıda öğrenci kabul edebiliyoruz.

Okullar açıldı ve artık çocuklarınızın hobilerini gerçekleşme vaktiİstediğiniz gün ve saat imkanını kaçırmayın sınırlı sayıda öğrencinin ders alma imkanı olduğu bateri dersliğinde, sadece ders almakla kalmayacak M.E.B. Onaylı belge sahibi olma imkanına da kavuşacaksınız.

Bakırköy’de M.E.B. onaylı tecrübeli ve kaliteli eğitmenler eşliğinde tüm diğer sanat dallarında olduğu gibi Bateri/Davul eğitimi konusunda da sizleri hizmet etmekten mutluluk duyacağız.

Her öğrencimiz için geçerli olan aşamalı olarak başlayacak olan grup dersi şeklinde verilen haftalık 3 saat ücretsiz solfej dersini de unutmayın.

Ücretsiz solfej derslerinin yanı sıra elbette dersliklerin boş olduğu saatlerde, derslikleri sabah 09:00’dan akşam 21:00’ kadar hiçbir bedel ödemeden kullanma avantajını da unutmayın.

Yapmanız gereken tek şey Nar Sanat’a uğrayıp sizlere ve çocuklarınıza tüm sanat dallarında hizmet veren kursumuza uğramanız.

Elbette tüm bu eğitimlerin yanı sıra yıl içersinde gerek öğrenci gerekse eğitmen ve sanatçı dostlarımızın vereceği dinleti, konser ve gösterileri izleme imkanına da sahip olabileceksiniz.

Bakırköy’de bir dernek tarafından kurulan ilk M.E.B. Onaylı kurs olma özelliği taşıyan kurumumuza sadece ders almak için değil, çay, kahve içmek içinde gelebilirsiniz. Buyurun lütfen gelin tanışalım. Misafirimiz olun ,sanat yuvası olan kurumumuz sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağız.

Kim bilir beklide T.V.ler de, filmlerde, tiyatro sahnelerinde gördüğünüz sanatçılarla da zaman zaman sohbet etme ikanınız olur.

“Hayatın içinden Nar Sanat”