Şunun için etiket arşivi: akademik

Aşağıda okuyacağınız yazı her ne kadar Türkiye odaklı olarak yazılmasa da süreçte ve sonuçta yaşanan ortak sorunları dile getirmiş. Daha ana okulu arayışındayken, çocuğunu yazdıracağı okula üniversite sınav başarısını soran bir millet olduğumuzu düşünürsek, yazının bitiminde eğitimde neleri atladığımıza dair bir fikir oluşabilir….

eğlenceli çocuklar

Jonathan Swift, 1729 yılında İrlandalılara çocuklarını yemelerini önerdiğinde, üç problemi birden aynı anda çözebileceğini iddia ediyordu: Aç kitleleri doyurmak, şiddetli bir ekonomik kriz döneminde nüfusu azaltmak ve restoran işini hareketlendirmek. Bu, Swift’in hicivlerinden biri olsa da, çocuk merkezli kültürlerde – Amerika gibi – kulağa oldukça itici ve korkunç geliyor. Ama aslında Amerika, bu öneriye düşündüğünüzden çok daha fazla yaklaşmış durumda.

Eğer eğitimcilerle ve politikacılarla daha fazla zaman geçirirseniz (hatta sadece yazdıkları eğitim makalelerini bile okumanız yeterli), şu kelimeleri bolca duyarsınız: “Standartlar”, “sonuçlar”, “beceriler”, “kendini kontrol etme”, “sorumluluk” ve benzerleri. Geçtiğimiz günlerde “etkili” oldukları iddia edilen bazı yeni okulları ziyaret ettim. İrade ve kendini kontrol etmeyi öğrenmek için ilgili sloganlardan oluşan şarkılar söyleyen çocuklara, sınıf ödevlerini bitirdikleri zaman jelibon veriliyordu ya da onlardan yerlerinde hareketsiz oturamadıkları zaman sıralarının arkasında ayakta durmaları bekleniyordu.

Bu okullara gittiğimde aklıma hemen Charles Dickens’ın Zor Zamanlar romanı gelir. Kitapta bir okulun müdürü olan Wackford Squeers, kendinden gayet emin bir şekilde şöyle der: “Şimdi, benim tek istediğim şey ‘kesin veriler’. Bu çocuklara sadece ve sadece kesin verileri öğretin. Hayatta istenen tek şey verilerdir. Başka hiçbir şey ekmeyin, geri kalan her şeyi kökünden söküp atın. Muhakeme becerisi olan hayvanların zihinlerini sadece veriler üzerine inşa edebilirsiniz. Onlara asla başka bir şey sunulmayacak…”

Romanda Squeers, öğrencilerinin, ne pahasına olursa olsun yetişkin dünyasına “hizmet edebilir” olmaları gerektiği bilgisiyle mezun olmalarını istiyor. Bugün de durum pek farklı değil. Herkes, üniversiteye girmek, iyi işler bulmak, büyük bir firmaya girmek ve yeni ticari bilgileri takip etmek için çocukların gerçekten öğrenmeleri gereken şeyleri öğrenip öğrenmediklerinden endişe ediyor. Ülkenin tüm bir okul sistemi, büyük ölçekli ekonomik sıkıntıları çözmeye ve geleceğin çalışanlarını üretmeye yönelik gibi görünüyor. Kesin olan tek şey, hiçbir şekilde çocuklara yönelik olmadığı. Hatta genel görüş, eğer öğretmenler öğrencilerin keyif almalarına çok fazla odaklanırlarsa bir şekilde ahlaksız bir vurdumduymazlığı ve tehlikeli bir hedonizmi teşvik edecekleri yönünde.

Bugünlerde çoğu sınıfta neler olup bittiğine kısa bir bakış atmak, şunu çok net olarak ortaya koyuyor: İnsanlar eğitim hakkında düşünürken çocuk olmanın nasıl bir his olduğunu düşünmüyorlar ya da neden çocukluğun kendi içinde yaşamın önemli ve değerli bir evresi olduğunu. Bence bu, neden ziyaret ettiğim okulların çoğunun daha çok Dickens romanından fırlamış gibi göründüğünü açıklıyor.

mutsuz okulluluk

Ben üç çocuklu bir anne, bir öğretmen ve bir gelişimsel psikoloğum. Yani çok sayıda çocuğu gözlemleme şansım oldu. Konuşurken, oyun oynarken, tartışırken, yemek yerken, ders çalışırken… Ve sonunda şunu anladım: Çocukları yetişkinlerden ayıran şey, ne onların bilgisizlikleri ne de becerilerinin eksikliği. Aradaki fark, onların muazzam keyif alma kapasiteleri. 3 yaşındaki bir çocuğun banyo küvetinde neleri batırıp neleri batıramadığını keşfetmenin zevki içinde nasıl kaybolduğunu düşünün. 5 yaşında bir kızın en iyi arkadaşıyla birlikte anlamsız kelimeler dizilerini bir araya getirmekten duyduğu heyecanı ya da 11 yaşında bir çocuğun elindeki çizgi romana kendini nasıl tamamen verdiğini düşünün. Bir çocuğun kendini bir şeye tamamen verme becerisi ve bundan yoğun bir zevk alması, yetişkinlerin yaşamlarının geri kalan kısmını bunu tekrar hatırlamaya çalışarak geçirdiği bir şeydir.

mutsuz okul

Bir arkadaşım bana şöyle bir hikaye anlatmıştı: Bir gün 7 yaşındaki oğlunu futbol antrenmanından almaya gittiğinde, oğlu onu mahzun bir yüzle ve morali bozuk bir şekilde karşılamıştı. Antrenörü onu antrenmana dikkatini vermediği ve odaklanmadığı için azarlamıştı. Küçük çocuk okuldan arabaya, başı öne eğik ve omuzları sarkık bir şekilde yürümüştü. Çok üzgün görünüyordu. Ama tam araba kapısına gelmişti ki aniden durdu, kaldırımın üzerindeki bir şeye dikkatle bakmak için çömeldi. Yüzünü iyice yere yaklaştırdı ve sonra müthiş bir coşkuyla bağırdı: “Baba, buraya gel. Bu hayatımda gördüğüm en acayip böcek! Sanki bir milyon tane ayağı var. Şuna bak. Bu muhteşem.” Kafasını kaldırıp babasına baktı. Yüzünden enerji ve sevinç fışkırıyordu. “Burada bir dakika daha kalamaz mıyız? Bütün bu ayaklarla neler yaptığını anlamak istiyorum.”

Bu tür anlara yönelik geleneksel bakış açısı şudur: Genç olmanın verdiği sevimli ama yersiz hareketler… Azim, yükümlülük ve pratiklik gibi daha önemli niteliklere yer açmak için bir kenara itilmesi gereken şeyler… Oysa bunun gibi anlar, yetişkinlerin hayatlarının kalan yıllarını arayarak geçirdikleri, kendini bir şeye yoğun olarak verme ve keyif alma anlarıdır. Sigmund Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli “başyapıtında” çocukluğu şöyle tarif ediyor: Zevke ulaşmak için ilkel dürtülerini dengelemenin ve bir grubun parçası olmanın artan ihtiyacı ile acıyı engellemenin dönemi. Freud’un bu denemesinden sonra yapılan her araştırma, onun haklı olduğunu gösterdi. İnsan hayatları, keyfi deneyimleme arzusuyla yönetiliyordu. Eğitimli olmak, keyiften vazgeçmeyi gerektirmemeli, aksine yeni şeylerden keyif almayı sağlamalıydı: Örneğin küçük oyuncaklarla oynamak yerine roman okumak, banyo küvetine kaseleri batırmak yerine deneyler yapmak ve saçma kelimeleri peş peşe dizmek yerine ciddi konular hakkında tartışmalar yapmak. Okullar çocuklara, keyfin sürekli kaynakları olan şeyleri yapmanın yeni ve daha yetişkin yollarını bulmalarına yardım etmeli: Sanat çalışmaları yapmak, arkadaş edinmek, karar vermek.

Bir çocuğun keyif alma becerisini bir kenara itmektense, onu geliştirmek bu kadar da zor olmamalı. İhtiyacımız olan şey eğitim dünyasının zihniyetinde bir değişim yaratmak. Çocukların boyunlarını eğmeye çalışmak yerine neden onların anlamlı ve üretken aktivitelerden zevk almalarını sağlamaya odaklanmıyoruz? Örneğin bir şeyler tasarlamak, başkalarıyla birlikte çalışmak, fikirler keşfetmek ve problemler çözmek gibi. Tüm bunlar, zaten kolayca cazibesine kapıldıkları ve zevk aldıkları şeylerden çok da farklı değil.

Bu görüşü küçümseyip bir kenara atmadan ya da yoksulluğun, düşük akademik başarının ve yüksek okul bırakma oranlarının olduğu bir ülkede keyfin fazla pahalı bir zevk olduğunu söylemeden önce tekrar düşünün. Okul ortamları ne kadar ciddi olursa, eğitimde başarı kazanmak için keyif o kadar önem kazanır.

ödev sendromu

Öğretmenlerin verdiği ödevlerin ve koydukları kuralların çoğu, elbette yöneticilerinin baskısıyla, zevke ve keyfe genellikle yeterlik ve sorumluluğun düşmanı olarak bakarlar. Çocukların sınıfta konuşmaması gerektiği çünkü bunun sınıf içi çalışmayı böldüğü varsayımıyla hareket ederler. Onlara göre çocuklar keyfi ertelemeyi öğrenmeli, çünkü ancak bu şekilde üniversiteye gitmek gibi soyut hedeflere ulaşabilirler. Sıkılmaya tahammül etmeyi öğrenmeliler, böylece ileride sıkılma konusunda çok daha iyi olurlar.

Bu, çocuklara davranmanın sadece kasvetli ve korkunç bir yolu değil, aynı zamanda eğitimsel açıdan da tamamen anlamsız bir yoldur. Uzun yıllardır yapılan araştırmalar bize şunu gösterdi: Okulda beceri ve gerçek bilgi kazanmak için çocukların öğrenmeyi istemesigerekiyor. Bir çocuğu yerinde oturmaya, ödev yapmaya ya da küme  çalışması yapmaya zorlayabilirsiniz. Ama bir insanı dikkatli düşünmeye, kitaplardan zevk almaya, karmaşık bilgileri kavramaya ya da öğrenmeye karşı ilgi geliştirmeye zorlayamazsınız. Bunun olmasını sağlamak için çocuğun öğrenmeden zevk almasına ve okulu bir keyif kaynağı olarak görmesine yardım etmelisiniz.

Yetişkinler öğrenme hakkında sanki tıptan konuşur gibi konuşurlar: Tatsız ama senin için iyi ve gerekli bir şey. Neden öğrenmeyi sanki yemekmiş gibi düşünmeyelim ki? İnsanlar için o kadar değerli ki, onu zevk alınacak bir deneyime dönüştürdüler. Neden aynı şeyi öğrenme için de yapmayalım ki? Bırakın çocuklar öğrenmeyi çok sevdikleri için öğrensinler. İnsanların bilgiye olan açlığının ne kadar doğal olduğunu görmek istiyorsanız, iki yaşında konuşmaya çalışan bir çocuğa bakın. Ve sonra okulda, çocukların öğrenmeden duydukları bu doğal hazzı geliştirmelerine yardım edin.

Eğitim, çocukların keyif duygusunu yok etmemeli ya da okul sonrası hayata ertelememeli. Bir çocuğun yaşam koşulları ne kadar zorsa, o çocuk için sınıfında keyif duygusu yaşaması o kadar önemlidir. Keyif ya da zevk kötü kelimeler değildir. K12 eğitiminin hedeflerine karşı gelen ahlaki değerler de değildir. İşin aslı, eğitimin olmazsa olmazlarıdır.

Kaynaklar :

Yazının orjinali: www.theatlantic.com

Bu yazı ilk olarak www.egitimpedia.com internet sitesinde yayınlanmıştır.

Sanat, tarih boyunca insanoğlunun kendini ifade etmesinin bir yolu olmuştur. İlk insanlardan bu güne kişiler duygularını, düşüncelerini, olaylara bakış açılarını hep sanat yoluyla aktarmıştır. Mağara duvarlarına resimler çizen insanlardan bu yana sanat, yaşamın vazgeçilmez bir öğesi olmuştur.

insan ve sanat
Sanat, insanın çevresiyle etkileşim içinde olmasını, etrafında olan bitene daha duyarlı olmasını, özgür düşünebilmesini ve kendini özgürce ifade etmesini sağlar. Güzele ulaşmanın en etkinli yolu sanattır. Sanat yaşamı güzelleştirir, insana ve çevresine değer katar. Kişilere ve toplumlara bambaşka bir bakış açısı sağlar. Bu nedenledir ki Ata’mız “Sanatı olmayan bir ulusun can damarlarından biri kopmuş demektir” demiştir.

aşık sanatı

Anadolu insanı da bin yıldır sanatla iç içe yaşamıştır. Derdini, hüznünü, neşesini, umudunu türkülerle dillendirmiş, kilimlere dokumuş, evinin duvarlarına, tavanlarına, ahşaba nakış nakış işlemiş, kendinden sonrakilere bu yolla aktarmıştır. Anadolu insanı bin yıldır güzeli aramış, güzeli görmüş ve ona değer vermiştir. Bu nedenle duyarlılığını, çevreye ve insana saygısını yitirmemiş, doğallığından ve güzelliğinden bir şey kaybetmemiştir.

Peki, ne oldu da aynı Anadolu insanı şimdi bencilliğe, saygısızlığa, duyarsızlığa, yozlaşmaya doğru yönelmeye başladı. Bunun pek çok sebebi var elbet. Ancak bu sebeplerin en büyüğü sanattan uzaklaşmaktır. Ozanlarımız şiir söylemeyi, genç kızlarımız nakış işlemeyi, âşıklarımız türkü söylemeyi bıraktı nicedir. Çocuklarımız müzik bile olmayan, etrafa lanetler, küfürler yağdıran tuhaf şarkıları dinliyor. İnsanlarımızın hayatı bir tek ressamın eserini görmeden geçiyor. Önceleri her biri bir sanat harikası olan evlerimizin yerini şimdi dümdüz beton duvarlar alıyor. Her ilmeği bin emekle, umutla dokunan halıların yerinde yeller esiyor. İnsanlar Karagöz’ün, Hacivat’ın adını hiç öğrenmeden yaşıyor. Tiyatro çoktandır çıkmış hayatımızdan. Onun yerine her akşam televizyon karşısında ruhsuz, duygusuz diziler izleniyor sinema filmleri bile değil. Kısaca sanat toplum hayatımızdan yavaş yavaş çekilip yok oluyor.

hacivat-ve-karagoz-oyunu
Sanat, yaşamımızdan böyle uzaklaştıkça biz de birbirimizden, bizi biz yapan değerlerden, en önemlisi insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Sanat olmayınca sevgi, saygı, hoşgörü gibi kavramlar da giderek uzaklaşıyor bizden. Çünkü sanat güzeli, iyiyi, doğruyu arayışıdır insanın. Onun yerini doldurabilecek başka herhangi bir şey yoktur. Sanat olmayan bir hayat kupkuru, yararsız bir hayattır.

Peki, biz öğretmenler bu konuda neler yapabiliriz? Sanat, toplum yaşamımızdan sökülüp atılırken buna nasıl engel olabiliriz?
Görsel Sanatlar derslerini boyama, kesme, yapıştırma, belli bir müfredatı yetiştirme saatleri gibi görmekten vazgeçerek işe başlayabiliriz. Görsel sanatlar derslerinde öğrencilerimize hem ülkemizden hem de dünyadan sanat eserlerini tanıtabiliriz. Bu konuda yapılabilecek çok basit bir etkinlik sanat eseri inceleme çalışmalarıdır. Her ders için seçilen bir sanatçı öğrencilere tanıtılarak eserlerinden örnekler gösterilebilir. Sanatçı ve eserler seçilirken o haftanın kazanımına uygun seçimler çok kolaylıkla yapılabilir. Eser tanıtma aşamasında çocuklara “Bu eserde neler görüyorsun?”, “Hangi renkleri görüyorsun?”, “Bu eserde en hoşuna giden bölüm neresi?” gibi basit sorular sorularak çocuklar kaç yaşında olursa olsun gördükleri eser hakkında konuşmaları sağlanabilir. Burada amaç çocukları sanat eleştirmeni yapmak değil sadece sanata dikkatlerini çekebilmek ve belli bir farkındalık yaratmaktır. Daha sonra sanatçının seçilen eserlerinden birinin benzerini yapma çalışmaları yaptırılabilir. Bir öğrenci okul yaşamı boyunca birkaç sanatçıyı bu şekilde tanıyıp incelese onun hayatında pek çok şey değişecektir.

Müzik derslerimiz de sanat eğitimi açısından önemli bir fırsattır. Bu derslerde de çocuklara kaliteli müziği ve müzisyenleri tanıtarak işe başlayabiliriz. Hem Türk hem yabancı çok değerli müzisyenler gelip geçmişken insanlık tarihinden bizim çocuklarımızın sadece birkaç pop ya da arabesk şarkıcısını tanıması, en basitinden Dede Efendi’yi Münir Nurettin Selçuk’u, Mevlana’yı, Âşık Veysel’i bilmiyor olması büyük bir kayıptır.

mevlana
Şiiri ve edebiyatın diğer dallarını çocuklarımızın yaşamına sokmak da sanıldığından daha kolaydır. Örneğin her hafta için yerli ya da yabancı seçilen bir şairi çocuklarımıza tanıtmak için panolarımızın birinde bir köşe ayırabiliriz. Burada hem şairi tanıtıp hem de şiirlerinden çocuklarımızın yaş ve gelişim düzeyine uygun örnekleri sergileyebiliriz. Şiir dinletileri yapabiliriz. Seçtiğimiz önemli edebi eserleri çocuklarımızla birlikte okuyabilir, eleştirebilir, üzerine konuşabiliriz.
Kısaca çocuklarımıza sanatı tanıtmak sanıldığı kadar zor da değildir. Sanatla iç içe olmaya alışan çocuklarımızın hem davranışlarında hem de akademik başarılarında önemli gelişmeler olacaktır. En basitinden okul panosuna asılmış bir resmi tutup yırtmak yerine ona bakmayı öğreneceklerdir.

yunus-emre

Sanattan uzak bir toplum olmaya devam ettikçe sosyal sorunlarımız çözülmek bir yana büyüyerek artmaya devam edecektir. Öğrencilerimize herhangi bir derste saygı, sevgi, hoşgörü gibi kavramları istediğimiz kadar anlatalım onları sanattan bu şekilde uzak tutmaya devam edersek bu kavramlar testlerde soru çıkarsa doğru bilinen ancak asla hayata geçmeyen kavramlar olmaya devam edecektir. Bu nedenle sanat derslerimiz bir an önce öğrencileri güzel sanatların her alanıyla tanıştıracak bir yapıya kavuşturulmalı, ders saatleri arttırılmalı bunlar yapılıncaya kadar da özellikle sınıf öğretmenleri her fırsatta sanatı çocukların yaşamına sokmaya çalışmalıdır.

Yazan : Şebnem DEMİR

Kaynak :[-]

Franz Kafkaİstanbul, 8-9 Mart’ta Franz Kafka ile ilgili önemli bir konferansa evsahipliği yapacak. Konferansın konuşmacılarından Prof. Kathi Diamant, Kafka’nın 1933’te kaybolan ve bazıları yeni bulunan metinlerini anlatacak.

Ölümünün üzerinden doksan bir yıl geçmesine rağmen bütün dünyada her daim edebiyatın gündeminde olan Avusturyalı yazar Franz Kafka, (1883–1924) bu kez iki günlük bir etkinlikte İstanbul’daki okurlarıyla buluşuyor. Düşülke Yayıncılık ve Beylikdüzü Belediyesi işbirliği ile 8-9 Mart’ta uluslararası bir Franz Kafka konferansı düzenleniyor. 2015 Uluslararası Kafka Konferansı adlı etkinliğin kendisi bile oldukça heyecan verici bir proje iken, Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin, önemli bir yapıtın yayınevi tarafından konferans çerçevesinde yayımlanacağının müjdesini veriyor.

İlk kez 2004’te İngiltere ve ABD’de yayımlanan, ardından İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca ve Çince olmak üzere pek çok dile çevrilen Prof. Kathi Diamant’ın “Kafka’nın Son Aşkı: Dora Diamant” adlı eseri, Türkçede okurla buluşacak. Diamant’ın kitabı önemli; zira Kafka’nın son yıllarını geçirdiği sevgilisi Dora ile aralarındaki konuşmaların yer aldığı roman diliyle yazılmış akademik bir çalışma.

Kathi Diamant, öğrenciyken adını tesadüfen duyduğu Dora Diamant hakkında uzun yıllar boyunca gerek Dora’nın günlüklerinden gerekse Alman arşivlerinden elde ettiği bilgilerle yazmış Kafka’s Last Love: The Mystery of Dora Diamant’ı. Kafka son dönemini Berlin’de Dora ile birlikte geçiriyor ve beraber Filistin topraklarına yerleşme planı yapıyorlar. Fakat bu, Kafka’nın rahatsızlığı nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşemiyor.

Kathi Diamant, aynı zamanda Kafka’nın 1933 yılında el konulan kayıp metinlerinin bulunabilmesi amacıyla 1998’de oluşturulan Kafka Project’in (Kafka Projesi) kurucusu ve başkanı. Kafka Project halen Doğu Avrupa’da Prag, Viyana ve Berlin’de araştırmalar yapıyor (birçok elyazmasının Nazi subaylarının eline geçmiş olma ihtimali var) Magical Mystery Literary History Tour adıyla edebiyat gezileri düzenliyor. İstanbul’daki konferansın ikinci gününde konuşacak olan Kathi Diamant’ın, bugüne kadar hiç yayımlanmamış metinlerden bahsetmesi ve bunları göstermesi bekleniyor.

Ana başlığı “Kafka, Aşk ve İktidar, Şiddet Toplumu ve Militarizm” olan konferansın Kathi Diamont dışında uluslararası başka bir katılımcısı maalesef yok. Mesela dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, 15 Mayıs 2013’te İstanbul’a küçük bir toplantı için gelenAlman yazar Reiner Stach, Columbia Üniversitesi’nden Kafka uzmanı Mark Anderson ve Kafka Project için araştırmalar yapan Çek gazeteci Judita Matyášová’yı da bu konferansta dinlemek isterdik fakat programları uymadığı için katılamayacaklarını bildirmişler. Konferansta dinleyebileceğiniz Türkiye’den isimler ise şöyle: Fransız Kültür Merkezi Çeviri ve Yayın Destek Programı Yöneticisi yazar ve çevirmen Ahmet Soysal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay, yazar Aslı Erdoğan; yazar, şair, pantomim ve ipli kukla sanatçısı, Alengirli Mecmua ve Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin. İki gün sürecek konferanstaki oturumlara Ezel Akay, Haldun Çubukçu, Eraslan Sağlam, Nur Yazgan, Nedim Gürsel, Zeliha Demirel, Latife Tekin, Öykü Didem Aydın, Altay Öktem, Hakan Akdoğan, Funda Önkol, Halil Emrah Macit ve Derya Alabora da konuk olacak.

Janset Karavin, Uluslararası Edebiyat Konferansları Dizisi Projesi kapsamında gerçekleştirilecek Kafka, Dostoyevski ve Proust konferansları ile amaçlarının Türkçede kaynak yaratmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yayınlarımız ve önümüzdeki senelerde Dostoyevski ve Proust ile sürecek  uluslararası etkinliklerle Türkiye’nin yeni bir edebiyat odağı olmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bununla beraber edebiyatın, sanatın kapsam ve etki alanının da genişlemesini, halkla buluşmasını önemsiyoruz. Halka erişmeyen sanatın, yazı eyleminin, edebiyatın amacına erişemediğini, hedef şaşırdığını, anlam kaybına uğradığını savunuyoruz.” Konferans için Taksim, Kadıköy ve Bakırköy’den servisler kaldırılacak.

Kaynak: dusulkesi

hazar_kisa_film_festivaliHazar ülkelerini mercek altına alan, bölgede yaşanan gelişmeleri yeni ve farklı bakış açılarıyla okuyucuyla buluşturan Türkiye’nin ilk ve tek dergisi Hazar World, sinema sanatına gönül veren herkesi Hazar Kısa Film Yarışması’na bekliyor.

Akademik çalışmaların yanı sıra medyada da etkinliğini sağlamlaştıran Hazar Strateji Enstitüsü’nün basılı yayınlarından Hazar World dergisinin organize ettiği “Hazar Kısa Film Yarışması 2014” başladı. Yeni fikirleri desteklemeyi ve kısa film kültürüne katkı sağlamayı amaçlayan Hazar World, Hazar bölgesinin kanayan yarası Dağlık Karabağ sorununu gündeme taşıyor. “Ermenistan İşgali Altındaki Dağlık Karabağ” temalı kısa film yarışması, kısa film yapımcılarını ve yönetmenlerini desteklemek, kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve farkındalık yaratmayı amaçlıyor.

Savaş yılları, savaşta şehit düşenler, gaziler, savaş sonrası göçe zorlanan kadın, çocuk ve yaşlılar; göçmenlerin sorunları, yaşamları ve adaptasyon süreçlerinin ele alınacağı yarışma kapsamında 23 bin TL ödül dağıtılacak. Kurmaca, Belgesel, Animasyon, Canlandırma ve Deneysel türlerinin kabul edileceği yarışmada birinciye 10 bin TL, ikinciye 7 bin TL, üçüncüye 5 bin TL, jüri özel ödülüne hak kazanan filme ise 1,000 TL ve Apple iPad Mini 16GB Wi-Fi Tablet verilecek.

Ön seçici kurulun değerlendirmeler sonucu belirleyeceği 10 film finalde yarışacak. Kısa film başvuruları, “en az 5, en çok 20 dakika süreli” olmak üzere alınacak. Başvuru süresi 31 Ocak 2015 tarihinde sona erecek.

Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) 2014 verilerine göre Türkiye dünyanın en büyük 12. yayıncılık sektörü ve üretilen yeni kitap çeşidinde 11. sırada yer alıyor.

kitap satışı

2014 yılında toplam 561.103.770 adet kitap üretildi. Bu kitaplar için 344.405.399 adet bandrol satın alındı. Milli Eğitim Bakanlığı 2014 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 216.698.371 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.

Dikkat edilirse üretim daha çok eğitim kitaplarında dolaysıyla “Türkiye kitap basımında eski oranla daha iyi” ya da zaman zaman gazetelerde

“Türkler sanıldığından fazla kitap okuyor” sözü biraz havada kalıyor. Çünkü eğitim kitapları zorunlu olarak ve ders amacıyla alınıp okunuyor oysa sanat, edebiyat, bilim kitaplarındaki  artış daha sınırlı.  Bakınız (Lütfen gazete adlarına tıklayınız) “Zaman” veya “Hürriyet” (Editörün notu)

kitap-okumak
Kitap türlerine göre üretim:

1.    Eğitim kitapları (%71)
2.    Yetişkin kurgu dışı (%11)
3.    İnanç (%9)
4.    Çocuk-ilk gençlik (%5)
5.    Yetişkin kurgu (%3)
6.    Akademik yayınlar (%1)

En fazla kitap üretilen iller:   (Bandrol adetlerine göre)

1.    İstanbul (%59.5)

2.    Ankara (%27.5)

3.    İzmir ()

 

Önceki gün sona eren 2. İstanbul Tasarım Bienali, 100 binin üzerinde izleyici çekti

2.İstanbul-Tasarım-Bienali

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, Zoë Ryan küratörlüğünde “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” başlığıyla düzenlenen 2. İstanbul Tasarım Bienali, önceki gün sona erdi. Bu yıl ücretsiz olarak gezilebilen bienal, 6 hafta boyunca sergi ve etkinlikleriyle 100 binin üzerinde izleyiciye ulaştı.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nun tüm katlarında yaklaşık 2.300 metrekarelik bir alana yayılan 2.İstanbul Tasarım Bienali’nde 20’den fazla ülkeden katılan 200’ün üzerinde tasarımcı ve mimarın 53 projesi yer aldı.

33 AKADEMİK KURUM, 72 PROJE

2.tasarım bienali

Bienalin üniversitelerle işbirliği ile hazırlanan Akademi Programı sergisinde 33 akademik kurumun 72 projesi, üniversite kampuslarının yanı sıra Antrepo 7’de yer aldı. Kentin farklı bölgelerine yayılan 40 Tasarım Rotası, 22 panel, söyleşi ve konuşma, 12 film gösterimi, 5 kitap kulübü, 13 atölye çalışması ile 30’u aşkın paralel etkinlik gerçekleştirildi EKO Tasarım adı altındaki ücretsiz programı, hafta içi okul grupları ile gelen öğrencileri, hafta sonlarında aileleri ile birlikte ziyaret eden çocuk ve gençleri ağırladı.

Tur ve atölyeler kapsamında 56 okuldan 3.500’ü aşkın öğrenci İstanbul Tasarım Bienali sergisini gezdi.

nazim-hikmetÇağdaş Türkçe şiirin kurucularından biri olan Nazım Hikmet’in kültür mirasını devam ettirmek adına Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’ açıldı. Açılışa Orhan Pamuk görüntülü bir konuşma ile katıldı.

Türkiye’de bir üniversite bünyesinde ilk kez Nazım Hikmet adına bir merkez kuruldu. Yazar Murat Gülsoy’un öncülüğünde başlatılan proje, uzun bir araştırma ve ön çalışma sürecinin sonunda tamamlandı ve 15 Aralık’ta hayata geçirildi.

Buna göre Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde kurulan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nde özgün araştırmaların desteklenmesi planlanıyor. Ayrıca baraşırılı çalışmalar Nazım Hikmet Tez Ödülü ile onurlandırılacak.

Pamuk video konferansla katıldı

Merkezin açılışında görüntülü konferans yoluyla katılan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Nazım Hikmet’i şu sözlerle anlattı:

“Nâzım Hikmet’i anlamak onu tabu ve yasaklarla korunan bir başka put haline getirmek değil; onun bu olağanüstü yeteneğini nasıl büyük bir edebiyat haline getirdiğini adım adım görmektir.”

Ayrıca Nazım Hikmet’in kişiliğinden de etkilendiğini ve 1970’li yıllarda onun gibi şiirler yazmayı denediğini de belirten Pamuk konuşmasına şöyle devam etti:

“Benim şiirlerim çok kötüydü ama onun gibi olmak heyecanı vardı bende. Ben Lise 2’de okurken yayınlanan, Nâzım Hikmet’in hapishaneden Kemal Tahir’e gönderdiği mektuplar hayat yolunda bana çok yardımcı olmuştur. Nâzım Hikmet’in Orhan Kemal’e yazdığı mektupları da aynı heyecanla okurdum. Bu mektuplar beni toplumsal, eleştirel Türk edebiyatına da açmıştır.”

Nazım Hikmet’in kahramanlaştırılmasından da bahseden Pamuk bu konuya dair düşüncelerini şöyle aktardı:

“Biz kahramanlarımızı anlamak değil; onlara hayran olmak isteriz. Çoğumuzun menkıbename’leri tercih etmesi bu nedenledir. Kahramanlarımız hakkında tabular icat ederiz. Nâzım Hikmet’in hayatı da eserleri de bu türden tabu ve yasaklarla doludur. Atatürk döneminde Nâzım Hikmet hakkında açılan davalar, şairin çeşitli defalar sürgüne veya hapse gönderilmesine rağmen Atatürk’ü sevmeye devam etmesi; ancak hapisten çıkar çıkmaz Kuvayı Milliye Destanı’nı yarım bırakması böyle tabu bir konudur.”

Tarık Akan, Rutkay Aziz, Oya Baydar, Altan Öymen gibi tanınmış isimlerin yanı sıra akademik dünyadan, yayınevlerinden ve basından da pek çok kişi merkezin açılışında hazır bulundu.

Merkezde neler yapılacak?

Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi, edebiyat, tarih, sanat ve sosyal bilimler alanlarında disiplinler arası çalışmalar yapmak ve çağdaş Türkçe şiirin kurucu şairi şair Nazım Hikmet’i tanıtmayı planlıyor. Bu kapsamda Merkez, Türkiye’nin kültür ve sanat birikimi üzerine yapılacak özgün çalışmaları destekleyecek, araştırmacılar için uygun bir ortam hazırlayacak, ulusal ve uluslararası ölçekte bilgi paylaşımını sağlayan bir yapı oluşturacak. Ayrıca Türkiye’nin son iki yüzyıllık kültür ve sanat birikimi üzerine yapılan özgün akademik çalışmaları desteklemek üzere ‘Nâzım Hikmet Tez Ödülü’nün de her yıl verilmesi planlanıyor.

Kaynak: Al Jazeera

Bildiğiniz gibi sanatın pek çok dalında ciddi ve akademik eğitim veren kursumuzdan talepler doğrultusunda çocuk  drama eğitimlerinin yanı sıra “oyun grubu “ içinde gelen yoğun taleplere kayıtsız kalamadık ve 2-3 yaş aralığı oyun grubu oluşturmaya başladık. Çocuk gelişimi ve drama uzmanı eğitmenimizin denetim ve katkıları ile gerçekleştirilecek “oyun grubu” çalışmaları hakkında biraz bilgi vermenin  yararlı olacağına inanmaktayız.

 oyun grubu 2- 3 yaş

Bildiğini gibi; pek çok semtte farklı isim ve anlayışla oyun grupları faaliyet göstermektedir. Fakat gelen taleplerden de anlaşılacağı üzere velilerimiz bunların pek çoğundan memnun olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü drama ve çocuk psikolojisi ve çocuk gelişimi hakkında yeterli bilgi ve daha da önemlisi; yeterli deneyimi olmayan eğitmenler ile yapılan çalışmaların verimli olmadığı bir gerçektir.

Her şeyden önce “OYUN GRUBU” kavramı ile kastedilen çocukların sadece oyun oynamasını sağlamak değildir.

Unutulmamalıdır ki  oyun çocuklar için ciddi bir iştir. Çünkü çocuklar oyun oynarken hayatı tanır ve gerekli becerileri kazanırlar ve hayata hazırlanmaları, kişilik, motor hareketler, paylaşım v.b. pek çok konuda oyunun ciddiyetini anlamamıza yardımcı olabilir.

Çocuklar kendi yaşıtlarıyla birlikte olmaya ihtiyaç duyarlar.Şehir hayatında kendi sosyal alanlarını oluşturamayan çocuklar içine kapanık, utangaç,öz güveni eksik ya da bencil , saldırgan tutumlar sergileyen bireyler olmakla karşı karşıya kalmaktadırlar.

.Ailelerinden özellikle de annelerinden uzun süre ayrı kalmaları hayatlarını etkileyecek  olumsuz  izler bırakabilmektedir.Bu  sebeple okul adı altında 2-3 yaşlarında  ani kopuşlar  yaşamaları uygun değildir.Oyun grubu gerçekçi bir çözümdür.

Çünkü;

Oyun ve oyuncak çocukların yaşamı öğrenmesinde en önemli araçlardır. Yaş akranlarıyla birlikte oynayarak öğrenen çocuklar mutlu olurlar. Oyun grubu çocuğunuzun sağlıklı ve güvenli koşullarda, keşif yapmasına, deneyerek öğrenmesine yeni beceriler geliştirmesine olanak sağlar. Oyun gurupları sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işler. Amaç sosyalleşme sürecinde ona yeni beceriler ve bilgiler kazandırmaktır.

Bebeğimiz hareketlenmeye başladığı, etrafındaki değişiklikleri algılamaya ve bu değişikliklere tepki vermeye başladığında aslında artık bir oyun gurubuna katılabilir demektir.
Oyun özellikle dil gelişiminin yeni geliştiği 1,5 yaş civarında çocukların sözel olarak anlatamadığı ihtiyaçlarını ifade etmesine imkân tanır. Yaşıtlarıyla zaman geçirmesi ve sosyalleşmesi adına iyi bir araçtır. İşbirliği ve sorumluluk duygularının gelişmesini sağlar. Bedensel ve ruhsal olarak biriken enerjinin en uygun şekilde boşaltılması sağlayan oyun aynı zamanda hamur, kil ve boya araçları sayesinde okul döneminde gerekli olan el kaslarının gelişmesine yardımcı olur.

Çocuklar, sosyal açıdan kabul görmeyen duygularını oyun esnasında özgürce ortaya koyabilirler. Böylece yaşanılan tüm gerilimler oyun sayesinde azalmış olur. Kısacası oyun, çocukların sosyal, bedensel ve ruhsal gelişimleri açısından sahip oldukları en doğal hazineleridir.

Oyun Grubunun Amacı;

oyun-grubu-bakırköy
Yukarıda da belirtildiği gibi; Oyun grubunun temel amacı; çocuğun tam zamanlı bir okul öncesi eğitimine hem ruhsal, hem de zihinsel açıdan en sağlıklı şekilde hazır olmasını sağlamaktır.

 Oyun Grubu ile yapılacak çalışmalar

1-Serbest etkinlik

2-çember zamanı

3-kurallı oyun

4-sanat etkinliğinden

oluşan programımız 2-3 yaş çocukların sosyal ve duygusal,zihinsel,fiziksel,dil gelişimlerini desteklemek  amacıyla oluşturulmuştur. Çocuk oyun grubunun ihtiyaçları doğrultusunda zaman zaman  Anneler etkinliklere katılırlar ve okul öncesi eğitim uzmanımızdan danışmanlık alabilirler.

Amacımız sağlıklı ve güvenli koşullarda çocuklara yaşıtlarıyla oynama fırsatı tanımak, sosyalleşme becerilerini arttırarak, sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işlemektedir. 24 ile 35 ay aralığındaki gruplara özenle hazırlanmış bir eğitim-öğretim programı bulunmaktadır. Bu programda çocuğa yeni beceriler ve bilgiler kazandırmak, yeni kavramlar öğretmek, düşünme becerilerini geliştirmek ve motor gelişimlerini desteklemek genel hedeflerdir.

Oyun Grubunun Faydaları

» Çocuğunuz zeka gelişimi açısından gerekli olan değişik uyaranlarla dolu ortama gelir.
» Oyun grubu çocuğunuzun ortalama olarak 2 yaşında başlayan “Ben Çağı”nı destekler
» Güvenli geniş bir mekanda çok çeşitli oyun malzemeleri ile oynar.
» Çocuğunuz, oyun grubu içinde sosyal gelişimi için gerekli olan kendi yaşıtları ile beraber oynama imkanı bulur.
» Yeni arkadaşlar edinir, sahip olmayı, paylaşmayı, “hayır” demeyi, her istediğini alamamayı öğrenir.
» Oyun grubu belirli kurallara uyma açısından iyi bir başlangıçtır oluşturur.

Elbette zaman zaman  sanat ile ilgili minik dinletiler ve sanata yaklaştırma çalışmaları da yapılacak ve sanatın çocukların ruhuna yansıması ve duyguların gelişmesine de katkıda bulunulacaktır.

Sizleri ve çocukları da bekliyoruz. Sanat ile iç içe huzurlu bir ortamda çocuğunuzun gelişimine birlikte katkıda bulunmak için daha fazla gecikmeyin ve bizleri arayarak ders süre ve zamanı hakkında bilgi alabilirsiniz. Çocuğunuzun kişiliğini dolaysıyla geleceğini şimdiden planlayabilir, şehrin sıkışmış yaşantısı içersinde çocuğunuzun farkındalıklarını artırma yolunda bir adım daha önde olabilirsiniz.

Oyun grupları farklı zamanlarda farklı gruplarla olmaktadır. Arzu ederseniz çocuğunuzla birlikte misafirimiz olup ücretsiz tanışma dersine katılabilir, sanat dolu bir ortamda çayınızı kahvenizi yudumlayabilir, eğitmenimizle tanışabilirsiniz.

Cumartesi : 11:00 – 13:00 arası

Not: Hafta sonu grubunda kontenjan sınırlıdır.-Taleplere göre hafta içi gruplarda açılabilir.-

Bir telefon kadar yakınınızdayız. Adres ve telefon bilgilerimiz için TIKLAYINIZ.

YAZI:  Marcus Graf

30.000 yıllık geçmişinde sanat, birçok farklı rol geliştirdi. Toplum içerisinde, iletişim ve sihir aracı olmaktan, dekorasyon ve yatırım öğesi olmaya birçok farklı işlev elde etti. Bazıları zaman içerisinde daha güçsüzleşirken diğerleri daha da güçlendi. Örneğin din, çağdaş sanatta ikincil bir öneme sahipken, günümüzde sanatın finansal yönünün büyük bir anlamı vardır. Oysa ki sanatın en eski amaçlarından biri olan anı ve onun hafızasına güncel sanat üretimlerinde halen geniş bir biçimde verilmektedir.

Bu metinde çağdaş sanat ve çağdaş sanatçı için hafızanın kavramsal anlamını ele almak istemekteyim. Burada, kişisel öykülerin bireysel anıları ile ilgilenmek ve kollektif bellek ile resmi tarihin hafızasını gözden geçirmek arasında kısaca bir ayrım yapacağım.

Kişisel hafıza her zaman kişisel öyküler ile genel tarih arasına yerleşmiştir.  Bizler öncelikle, bir şeyleri onları olduğunu düşündüğümüz şekilde ya da onları deneyimlediğimizi varsaydığımız biçimde hatırlarız. Burada geçmişin zihnimizdeki imgeleri, dünün ve bugünün dünyası hakkında sahip olduğumuz duygu ve düşünceler ile içiçe geçmiştir.  Bu yüzden anılar, geçmişin ve günümüzün duygusal ve mantıki anlayışı ile karıştığından her zaman bulanıktır. Geçmişteki fikirlerimizin kavramsal çerçevesini oluşturduğundan günümüz, önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra hafıza, her zaman için zamanın sürekli akışının negatif etkisine maruz kalır.  Zihnimizdeki geçmişi temsil eden görsel imgeleri sürekli bir biçimde zayıflatan, zamanın yıkıcı gücü tarafından tehdit edilir. Bir olayın hatırası ile gerçek deneyim arasındaki zaman aralığı, şimdinin düşünce ve varsayımları tarafından istila edilmiş olan gerçeğin bir yansıması olana kadar giderek büyür. Ne kadar çok zaman geçerse, geçmişin zihnimizdeki imgesi de bir o kadar zayıflar. Sonunda, sonsuza kadar ortadan yok olabilir. Bu yüzden zaman hafızamızın en büyük düşmanıdır ve bu, dünyamızın hafızasına ilişkin kesinlik ya da tarafsızlığın var olamamasının sebebidir. Şu anımızın bir yanılsama olması gibi geçmişimiz de bir yalandır.

Bu, elbette herhangi bir toplumsal ya da genel hafızayı ve onun belleğini sorunsal hale getirmektedir.  Sayısız öyküler tek bir resmi tarihe sıkıştırıldığında, toplumun heterojenliği ve çoğulculuğu, her zaman için politik ideoloji ve milli çıkarlar karşısında  yenik düşmektedir.  Her ne kadar akademik ve bilimsel kanıtlar istense de, tarih anlatımının arada sırada düzeltilmesi ve yeniden yazılmasının nedeni budur. Bu, tarihin sayısız kişisel öyküden oluştuğunu söyleyen güncel tarih kanısının da sebebidir.

Bu parçalardan oluşmuş hafıza fikri, genel olarak günümüz sanatçıları tarafından kabul edilmekte ve hafızanın kesin bir bildiriminin var olmadığı çağdaş sanata geniş bir biçimde yansımaktadır. Aksi halde sanat bir propaganda olurdu. Sanatçının hafızası, hiçbir zaman toplumun aynası olarak işleyemez; aksi halde sanatçı bir demagog ve kendisinin geçmişe ait belleği, ideolojik bir doktrin haline gelir. Kabaca ayırmak gerekirse, sanatta hafıza konusuna yönelik iki çeşit yaklaşım bulunmaktadır. Nan Golding, Christian Boltanski, Wolfgang Tillmans ya da burada Türkiye’de; Taner Ceylan gibi bazı sanatçılar, sanatsal işlerinin başlangıç noktası olarak arkadaşlarının, alanların ve olayların hafızalarını kullanmaktadırlar. Bu eserlerde insanlar, belirli çevreler ve mekânlar olduğu kadar önemli eylemler ve durumlarda baskın çıkar ve parçaların kavramsal ana hatlarını oluşturur. Bu işlerdeki anımsama kanısı çoğunlukla parçalar halinde, öznel ve son derece kişiseldir. Örneğin, Nan Goldin’in fotoğraflarındaki öyküler, kendisinin kişisel yaşamın görsel kalıntılarıdır. Fotoğrafa yaklaşımı doğaçlamaya, şipşak estetiği ile dram ve ifadeye dayanmaktadır.

Her ne kadar son derece öznel olsalar da işleri o kadar belirli sosyal grup ve jenerasyonun belgesi haline gelir ki kişisel ve kollektif anımsama arasında bir bağlantı oluşur. Özellikle eserleri dünya çapında tanınmaya başladığından beri işleri, ayrıca sanat severlerin anımsamalarının bir parçası olmuştur, tam burada anımsama konusu alengirli bir hale gelir ve başka bir boyut kazanır. İzleyici fotoğrafları hatırlar ve böylece fotoğraflar onun anımsamasının bir parçası haline gelir. Gerçi, başka birinin hatırasının temsilinin hafızası olarak bu anımsama ne kadar gerçektir? Bir biçimde hafıza, hatıranın bir hatırası haline gelir. Bunun, aklında taşıyan kişi için nasıl bir anlamı olabilir? Bir başkasının gerçekliğinin fotoğrafla temsili gerçek bir değere sahip olabilir mi? Sanat işleri sanatçının belleğini, sanat ve estetiğin belirli fikirleri doğrultusunda biçim ve kavram olarak düzenlediği düşünme sürecinden doğan parçaları olduğundan, her zaman için belirli  bir seviyeye kadar sanatçının hafızasının görsel ürünleridir.  Sanatçının anılarını paylaşan izleyici için ise bu anımsama sürecini gözlemlemek edilgen bir süreçten çok aracılık sürecinden dolayıdır. Elbette tepki ve değerlendirme belirli bir seviyede entelektüel uğraşı gerektirse de işin hafıza üzerindeki asıl etkisi, iletişim kurulan deneyim olmasından dolayı görece daha düşüktür.

Ana konumuza geri dönmek gerekirse; Anselm Kiefer, IRWIN ya da Türkiye’den daha genç bir jenerasyona mensup Özlem Sulak gibi hafızayı, örneğin toplumsal, genel veya kolektif hafızayı, kendi kişisel yöntem ve stratejileri ile araştıran ikinci yaklaşıma bir bakalım. Bu sanatçıların eserleri tarihin genel olarak nasıl anlaşıldığı üzerine değil; aksine tarihin etkilerini kişisel yaşamlarında bireysel olarak nasıl deneyimledikleridir. Genellikle deneyimlenen gerçek ya da uydurulmuş kurgu hikayeleri genel tarih ile iç içe geçmişlerdir. Felix Gonzales Torres’in portre serisinde olduğu gibi kişisel hayatın hafızası, milli tarihin önemli olayları ile birbirine karışır. Bu sanatçılar için ortak hafıza yoktur ve geçmişin hiç bir anımsaması, insanların duygular, psödo-rasyonel göz önünde bulundurmalar ve sosyo-politik ilgiler temeline dayanan kararları tarafından etkilenmemiş değildir.

Gördüğünüz gibi kişisel ve toplumsal hafızaya yönelik iki sanat akımı da aynı stratejileri kullanmaktadır.  Çağdaş sanatçılar,  sonuçta hafızanın akışkan bir yapısını oluşturan sayısız öykü toplanırken sadece var olan kolektif bellekteki hafızanın bireysel gücünü iddia ederler. Sonuçta hafıza, sadece birlikte tasarladığımız şekilsel ve içeriksel parametreler uyarınca şekillenen bir kurgudur. Bu yüzden hafıza sadece öznel olabilir ve zamanın etkisinden dolayı değişebilir. Bu anlayış, anı anlatımının geleneksel katı yapılarındansa akışkan ve dinamik modellerini kabul eden günümüz sanat dünyasında bilinen bir gerçektir. Bu, belirli bir dereceye kadar, hayatın tüm belleği sadece tatlı yalanlarmış ve sanat hafıza yapılarımızdaki sahteliği ortaya çıkarmak, sadece onun kendi yanıltıcılığını ve aynı zamanda temsili varlığını sergilemek için en çekici biçimleri bulurmuş gibi görünmektedir. Sanki bir kör diğer bir köre karanlıkta yardım ederken çevrelerini kuşatan her nesnenin kafalarına ve dizlerine çarptığını görmelerine gülüyormuş gibi…

Kaynak : [-]

marmaris-fotograf-festivaliMarmaris’te bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası Marmaris Fotoğraf Festivali’nde, “Altın İnci Fotoğraf Ödülleri” sahiplerini buldu.

İlçenin doğal güzelliklerinin fotoğraf sanatçıları tarafından keşfedilerek geniş kitlelere tanıtılması amacıyla düzenlenen festivale aralarında yabancıların da bulunduğu yaklaşık 700 fotoğrafçı katıldı. Marmaris’in değişik yerlerinde 6 gün boyunca çok sayıda panel, sunum, sergi, atölye çalışması ve fotomaraton etkinliklerinin yapıldığı festivalin son günü düzenlenen galayla ödüller dağıtıldı.

İçmeler Mahallesi’ndeki bir otelde düzenlenen programda Altın İnci Fotoğraf Ödülleri sahiplerini buldu. Altın İnci büyük hizmet ödülü Prof. Dr. Sabit Kalfagil’e, amatör fotoğrafçılığa katkı ödülü Reha Bilir’e, haber fotoğrafçılığı ödülü Ali Öz’e, özel yetenek ödülü Kürşat Bayhan’a, akademik proje ödülü Doç. Dr. Emre İkizler’e, sektörel başarı ödülü Saygun Duran’a ve sosyal sorumluluk ödülü ise Serdar Akyay ile Emel Sezer’e verildi.

Altın İnci Onur Ödülü’ne layık görülen Marmaris Fotoğraf Derneği’nin (MARFOD) kurucusu yazar ve fotoğraf sanatçısı Kamil Dürüst’ün etkinliğin yapıldığı saatlerde tedavi gördüğü hastanede 90 yaşında hayatını kaybettiği haberi alındı. Haber salonda üzüntüye neden olurken, Dürüst’ün yakınları hastanede oldukları için ödül MARFOD üyelerine teslim edildi.

Festival kapsamında turistik ilçenin doğal güzelliklerinin ön plana çıkarılması amacıyla düzenlenen Netsel Marina Fotomaratonu’nda çekilen fotoğraflar arasındaki yarışmada Tayfun Çiftçi’nin birinci, Eser Paşa’nın ikinci ve Kemal Kılıç’ın üçüncü olduğu açıklandı. Yarışma sponsoru marina tarafından dereceye girenlere para ödülü verildi.

Samsung Yeni Medya Fotoğraf Yarışması’nda da katılımcıların cep telefonu ile çekerek bir sosyal paylaşım sitesine yükledikleri fotoğraflar arasında yapılan değerlendirmede ilk üç sırayı Mehmet Can Doğru, Berkay Yahya ve Nadir Özkan kazandı. Birinciye fotoğraf makinesi, ikinciye uçak bileti ve üçüncüye ise bilgisayar programı hediye edildi.

Etkinlikte, Yeni Türkü grubu da konser verdi.

Kaynak: NTVMSNBC

T.C. M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu öğrencileri 16 Ekim 2014 tarihinde London College Of Music (LCM) sınavlarına katılmıştı. Bakırköy ve çevre ilçelerde ilk ve tek resmi LCM  eğitim ve sınav merkezi olma özelliğini taşıyan kursumuzda yapılan sınav sonucunda, kursumuzda sınava giren öğrenciler  % 100 başarı göstermiştir.

London-College-of-Music-Sertifikasyon-Bakirkoy

Öğrencilerimiz ve kursumuzda sınava giren diğer kurum öğrencilerinin % 100’ü  tüm dünyada geçerli University  Of West London akreditasyonuna sahip belge almaya hak kazanmıştır. Bilindiği üzere sınav  İngiltere’de bulunan  University  Of West London ‘dan gelen gözlemciler eşliğinde yapılmaktadır. Kurumumuzda sınav olup başarı gösteren tüm öğrencilerimiz ve öğrencimiz olmayıp kurumumuzda sınava giren diğer kursların öğrencilerini kutluyoruz.

London College of Music eğitimi veren kurum olarak hedeflerimiz;

Enstrüman eğitimi alan öğrencinin,
•Teknik ve müzikal gelişimini sağlayarak, akademik seviyesine bilimsel katkı yapmak,
•Sanatsal vizyonunu geliştirmek,
•Müzik eğitimini Uluslararası sertifikalarla belgelendirerek nitelikli bir portfolyoya sahip olmasını sağlamaktır.

T.C. MEB Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun LCM’e yönelik çalışma programları:

Piyano-Keman- Gitar-Flüt, Davul (Bateri), şan  programlarıdır. Solfej-Duyuş-Teori dersi de ayrıca ve grup olarak uygulanmaktadır.

Sınava giren öğrencilerimizin in adları şu şekildedir.

ADI SOYADI BÖLÜM
Ahmed Doğukan Balık PİANO
Aybike Su Duran PİANO
Begüm Ayaz PİANO
Berzah Aydemir PİANO
Doğa Aynacı PİANO
Ege Yılmaz KEMAN
Faruk Baray Uludağ PİANO
Ievsenıı Gostyshchev PİANO
Jewahir Başak Sait PİANO
Mehmet Efe Dülger PİANO
Mert Taşdemir PİANO
Yağmur Kozan PİANO
Zehra Sümerkan PİANO
Zeynep Beceren PİANO

LCM hakkında daha detaylı bilgi için lütfen TIKLAYINIZ.

Nobel ödüllü yazar William Faulkner, 1958 yılında Paris Review ile yaptığı röportajda, “genç yazarlar, bir teoriye uymada beceriksiz olabiliyorlar,” diyor: “Kendi hatalarınızdan ders çıkarmayı öğrenmelisiniz. Bir insan yalnızca hatalarından bir şeyler öğrenir. İyi bir sanatçı, hiçkimsenin kendisine tavsiye verecek kadar iyi olmadığına inanır.”

willim-ve-kedi

 

Bunları söyleyen Faulkner, Virginia Üniversitesi’nde writer-in-residence (bir konuyu araştırmak için belirli bir süre ilgili akademik kurumda yaşayan yazar) olarak çalıştığı 1957 ve 1958 yıllarında genç yazarlara bir dizi tavsiyede bulunuyor. Onun çeşitli konuşmalarının yer aldığı kayıtlara, üniversitenin Faulkner Video Arşivi’nden ulaşılabiliyor. Biz bu kayıtlardan kurmaca yazarlığı becerisiyle ilgili olan 7 tavsiyeyi seçtik ve tercüme ettik.

william-faulkner1) Diğer yazarlardan ihtiyacınız olanı alabilirsiniz

Faulkner, başka bir yazarın kullandığı, kendisine faydalı olabileceğini gördüğü bir tekniği ya da yöntemi ödünç almakta hiçbir sıkıntı görmez. 25 Şubat 1957 yılındaki yazı dersinde şöyle diyor:

Daha önce de söylediğim gibi, b ence iyi romancı ahlak dışı biridir. İhtiyacı olan şey neolursa olsun, nerede olursa olsun onu alır ve bunu açık ve dürüstçe yapar, çünkü o aldığı şey in ba ş ka insanların da kendisinden alacağı kadar iyi ol masını vekendisinden alanlar ın da aynı kendisi öncesinde aldığı için mutlu olduğu gibi mutlu olacaklarını ümit eder.

2) Üslubunuz sizi endişelendirmesin

Özgün yazar, üslup konusuna çok fazla kafa yorar. 24 Nisan 1958 yılında lisans seviyesindeki yazı dersinde şunları söylüyor:

Bence her hikaye kendi üslubunu belirler, yani yazar ların üslup konusunu kafalarınaçok fazla takmalarına gerek yok. Eğer b ir yazar b u konuyu kafanıza takarsa, saçma olmasa da gereksiz sayılacak şeyler yazacak tır . Yazdıkları kulağa oldukça güzel ve memnuniyet verici gelecektir, fakat yazdıklarının çok fazla anlamı olmayacaktır.

3) Tecrübelerinizi yazın ama tecrübe tanımınızı geniş tutun

Faulkner tecrübeleri yazma konusundaki eski atasözüne katılıyor, hatta tecrübenin dışında bir şey yazmanın imkansız olduğunu söylüyor. Dikkat çekici kapsamlı bir tecrübe tanımı yapıyor. 21 Şubat 1958 tarihindeki master öğrencileri için verdiği “Amerikan Kurmacası” dersinde şunları söylüyor:

Bana göre, tecrübe algıladığınız her şeydir. Tecrübe b ir kitaptan kaynaklanabilir . Bir kitap, hikaye, sizi harekete geçirecek kadar iyi ve doğru olabilir. Bence bu sizin tecrübelerinizden biridir. Kitaptak i karakterlerin yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz, eğer onlar sizde doğru olma etkisi bırakıyorlarsa, onların gerçekleşmesini sağlayan hissi a nlayabiliyorsanız, o sizin tecrübenizdir. Yani benim tecrübe tanımı ma göre , tecrübeniz olmayan bir şeyi yazmanız mümkün değil, çünkü duyduğunuz, okuduğunuz, hayal ettiğiniz her şey sizin tecrübenizdir.

4) Karakterlerinizi iyi tanıyın, hikaye kendini yazacaktır

FaulknerFaulkner, açık bir karakter kavramına sahip olduğunuzda hikayedeki olaylar karakterlerin özelliklerine göre akacaktır diyor. “Benimle birlikte karakterler hikayeyi oluştururlar.” 21 Şubat 1958 tarihinde, Amerikan Kurmaca dersinde bir öğrenci, karakterleri zihinde canlandırmak mı yoksa zihindeki karakterleri kağıda dökmek mi daha zor diye sorar. Faulkner’in bu soruyu şöyle cevaplar:

Karakterleri zihinde canlandırmak daha zor diyebilirim. Bir defa karakter sizin zihninizdedir, haklıdır, doğrudur, o zaman o kendi işini yapar. Yapman gereken tek şey, onun peşinden hızla gitmek ve söyledikleriyle, yaptıklarını kağıda yazmak. Bu bir beslenme ve doğumdur. Karakterinizi iyi tanımalısınız. Ona inanmalısınız. Onun yaşadığını hissetmelisiniz, tabii o zaman yazmak için onun eylemlerinden bazılarını seçmeniz gerekecek. Seçtiğiniz eylemler, inandığınız karaktere uygun olmalı. Bu seçimi yaptıktan sonra, karakterinizi kağıda dökmeniz mekanik bir iş olacaktır.

5) Diyalekti tutumlu kullanın

Virginia Üniversitesi’ndeki video arşivinde bulunan bir dizi radyo programında, Faulkner, Mississippi’deki çeşitli etnik ve sosyal grubun konuşmalarındaki nüanslar hakkında ilginç şeyler söyler. 6 Mayıs 1958 tarihindeki “What’s the Good Work” isimli programda diğer yazarların pek ilgilenmediği bu konuda uyarıda bulunur:

Bence, olabildiğince az miktarda diyalekt kullanmak en iyisidir, çünkü bir diyalektiği çok fazla kullanmak o diyalektiğe yabancı olan insanların kafasının karışmasına sebep olur. Hiçkimse karakterlerin tamamen kendi yerel dillerinde konuşmalarına izin vermemelidir. Diyalekt farklılığını birkaç tane ayırt edici örnekle vurgulamak en iyisidir.

time_william6) Hayallerinizi tüketmeyin

“Bir bölümün sonunu ya da bir düşüncenin sonunu asla kendiniz yazmayın” diyor Faulkner. 25 Şubat 1957 yılındaki Yazı Sınıfında;

Sahip olduğum tek kural, tazeyken vazgeçmektir. Asla kendinizi yazmayın. Genellikle yazı işi iyi giderken yazmayı bırakırım. O zaman yeniden çalışmaya başlamak daha kolay olur. Eğer kendinizi tüketirseniz, ölü bir büyünün içine düşersiniz ve sıkıntı yaşarsınız.

7) Mazeret üretmeyin

25 Şubat 1957 tarihindeki yazı sınıfında kendi kaderlerini suçlayan yılmış yazarlar hakkında bazı açık sözlü laflar eder:

Eğer yazar bahsettiği gibi kötü şeyler yaşıyorsa bunu yazmalı diye düşünüyorum. İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: “Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim” ya da “Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.” Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.

Çeviri:  Barış Berhem Acar

Kaynakça [