Şunun için etiket arşivi: yönetmen

14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, dün gece NuPera’da yapılan ödül töreniyle sona erdi.

14-f-istanbul

!f İstanbul’un 2015 ödülleri belli oldu! Bu yıl sekizincisi düzenlenen Keş!f Yarışması’nın kazananı Brezilya’dan “August Winds/Ağustos Esintisi”yle Gabriel Mascaro olurken, Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması’nın birincisi Suriye ve Fransa ortak yapımı “Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi” seçildi. Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülü ise Orhan İnce’nin yönettiği Adem Başaran’ın oldu!

if

Selen Uçer’in sunuculuğunu yaptığı gecede Keş!f Yarışması Ödülleri, Aşk & Başka Bi’ Dünya ve Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülleri sahiplerini buldu.

Keş!f Ödülü Brezilyalı yönetmenin

August Winds 3

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, en çok “İlham Veren Yönetmen”i seçtikleri Uluslararası Keş!f Yarışması’nda bu yıl ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Hollanda, Irak, İsrail,Yunanistan, Türkiye ve Ukrayna’dan toplam 9 film, 15.000 dolar para ödüllü Keş!f Ödülü için jüri karşısındaydı.

Mehmet Kurtuluş, Lila Yacoub, Matias Piñeiro, Grant Gee ve Signe Byrge Sørense’den kurulu Keş!f Jürisi, Brezilya yapımı “August Winds/Ağustos Esintisi”nin yönetmeni Gabriel Mascaro’yu “yılın ilham veren yönetmeni” seçti. Jüri adına ödül gerekçesini okuyan Lila Yacoub ve Mehmet Kurtuluş; “Keşif Ödülü’nü, derinliğinin kaynağını basitliğinde bulan bir filme veriyoruz. Dünyanın ücra bir köşesinde günlük yaşamı gösteren film, her şeyden önce, manyetik görüntüler ve punk sesler aracılığıyla nefes alma hissi yaratmayı başarıyor. Filmin, durgunluk ve değişim üzerinde bir ritm oluşturan kaşifliğinin, bizlerde yarattığı sürpriz hissi günlerdir yerini koruyor. Bir başka ilham veren yönü ince tonu olan filmin en büyük gücü ise, yaşayanlar ve ölüler arasındaki tansiyonu ve belirsizlikleri sıradışı bir başarıyla yakalayan, o kara alt akıntıyı yaratmış olması. Bu yıl Keş!f Ödülü, Gabriel Mascaro’nun Ağustos Esintisi filmine gidiyor” dedi.

SİYAD’ın seçimi Ghobadi’den yana oldu

Aslı Daldal, Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen’den oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisinin seçimi ise Irak Kürdistanı yapımı “Mardan”ın yönetmeni Batin Ghobadi’den yana oldu.

SİYAD jürisi adına gerekçeyi okuyan Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen şunları söyledi: “SİYAD jürisi olarak, bir yandan Kürdistan’ın coşku uyandıran coğrafyası ile epik bir kurgusal evren yaratıp, diğer yandan geçmişin travmalarıyla şekillenen trajik bir yerel hikâye ile Kürt halkının nezdinde tüm Orta Doğu halklarının acılı tarihini sinematografik bir yaratıcılıkla anlatırken, sadece acı ve mağduriyet ifade etmek yerine bu çılgın topraklarda öncelikle kendi aidiyetine, kendi geçmişine, kendi halkının var oluşuna eleştirel ve yaratıcı bir sine-gözle bakarak içinde bulunduğumuz durumu düşünerek öznel bir özgürleşmeye seyircinin kendisini de davet eden evrensel bir sinematografik sesleniş olduğu için SİYAD Ödülü’nü Batin Ghobadi’nin “Mardan” filmine veriyoruz.”

Yılın en yaratıcı müdahalesi Suriye filmine

!f İstanbul’un geçen yıl başlattığı ve aktivist filmlerin yarıştığı 10 bin dolar değerindeki Aşk & Başka Bi’ Dünya Ödülü için ise ABD, Danimarka, Fransa, Hindistan, İrlanda, Kanada,Kolombiya, Norveç, Polonya, Rusya, Suriye ve Ukrayna’dan toplam 8 film yarıştı. Arsinée Khanjian, Marie Olesen ve Pınar Selek’ten oluşan jüri, “yılın en yaratıcı müdahalesi” olarak; Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed’in, Suriye’de yaşayan Kürt yönetmen Wiam SimavBedirxan’ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri, Suriye veFransa ortak yapımı “Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi”ni seçti.

Jüri adına gerekçeyi okuyan Arsinée Khanjian, şunları söyledi: “Festivalin yarışma için belirlediği misyonun ışığında, biz Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması jürisi olarak dünyanın acı çektiğini ve sivil halkların olumlu değişime katkı sağlama sorumluluğunu taşıdığına inanıyoruz. Bu film bizi baskı, işkence, şiddet, çaresizlik ve ölümle yüz yüze getirdi. Cüretkâr ve yüksek sesli; ancak şiirsel, samimi; ve kişisel ancak kolektif. Film, hem insanların özgürlük savaşının hem de devletlerin güç ve zorbalıklarını koruma adına kendi halklarına hizmet etmeyi ve halklarını korumayı ihmal etmelerinin zamandan bağımsız bir anlatımı. Film, biz jüri üyelerini tam anlamıyla sersemletti. Filmin oluştuğu 1001 fotoğraf ve video vahşilikleriyle, doğal olarak, bizi de can evimizden vurdu. Ama aynı zamanda bize yıkımı nasıl algıladığımızı sorgulattı ve dünyada yaşanan acıyı ve umudu nasıl aradığımızı bir kez daha hatırlattı. Görülen ve söylenen her şey ile bu film gerçek bir sinema eseri; sinemanın tüm araç ve yöntemlerini en iyi ve yaratıcı şekilde kullanıyor ve keşfediyor. Kullanılan her sözcük, ses ve görüntü bu hünerli eserin bütünlüğünü tanımlamak için önemli parçalar. Ossama Mohammed ve Wiam Simav Bedirxan’ın yönettiği Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi, sürgün edilmenin ve kuşatılmanın perişanlığını yakalanabilecek en evrensel dille anlatıyor.”

Kısa izleyicisi Adem Başaran’ı seçti

Gecede ayrıca, 1890 sponsorluğunda düzenlenen Türkiye’den Kısalar bölümü kapsamında verilen İzleyici Ödülleri’nin sahipleri de belli oldu. 18 kısanın gösterildiği bölümde en iyi kısa Orhan İnce’nin yönettiği Adem Başaran seçilirken, Nehir Tuna’nın kısası Basur ikinciliği, Muhammet Beyazdağ’ın Çirok/Hikâye adlı kısa belgeseli de üçüncülüğü aldı. 2012’de “Ali Ata Bak” adlı kısasıyla da aynı ödülü almış olan İnce, !fİstanbul’un konuğu olarak yurt dışındaki bir festivale konuk olma hakkı kazandı.

Şimdi sıra Ankara ve İzmir’de!

12-22 Şubat tarihlerinde gerçekleşen !f İstanbul bu sene de dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızlar ve ustaların son filmleri Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 42 ülkeden 115 filmin gösterildiği festivali 80 bin kişi izledi. Festival, 26 Şubat’ta Ankarave İzmir’e doğru yola çıkacak ve 1 Mart’ta sona erecek.

”Fransa’nın Oscar’ı” olarak bilinen Cesar Sinema Ödülleri’ne bu yıl ”Timbuktu” filmi damgasını vurdu.

timbiktu

Moritanyalı yönetmen Abdurrahman Sissako’nun imzasını taşıyan ”Timbuktu, ”en iyi film” seçildi. Timbuktu, ayrıca ”en iyi yönetmen”, ”en iyi senaryo”, ”en iyi montaj”, ”en iyi ses”, ”en iyi görüntü” ve ”en iyi müzik” olmak üzere toplam 7 dalda ödüle layık görüldü.

En iyi kadın oyuncu ödülünü Adèle Haenel, “Les Combattants” filmindeki performansıyla alırken, en iyi erkek oyuncu ödülü “Yves Saint Laurent” filminde başrolü oynayan Pierre Niney’in oldu.

Adèle Haenel

Adèle Haenel

Bu yıl 40’ıncı kez dağıtılan Cesar Sinema Ödülleri’nde Kristen Stewart’a en iyi yardımcı kadın oyuncu, Sean Penn’e ise ”Cesar Onur Ödülü” verildi.

Kristen Stewart

Kristen Stewart

Alman yönetmen Wim Wenders de “Das Salz der Erde” (Dünyanın tuzu) adlı yapımıyla “belgesel” dalında ödülün sahibi oldu.

2-el-film-festivaliKısa Filmciler Derneği tarafından bu yıl 9’uncusu düzenlenecek “Ön Elemede Elenmiş Filmler Festivali-Uluslararası 2. El Film Festivali” 13-14-15 Martta seyirciyle buluşacak.

Festival koordinatörlüğünden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü ile bir alışveriş merkezinin ana sponsorluğunda yapılacak festivalde, galalar, film söyleşileri ve atölyelere yer verilecek.

Festivale, 13 Ocak-13 Şubat tarihleri arasında 167 uzun ve kısa metraj filmle başvuru yapıldı. Teknik yeterlilik şartını sağlayan 84 kısa metraj, 2 uzun metraj ve 7 belgesel ise katılıma hak kazandı.

“Koşmak” temasını taşıyan festival kapsamında, Uşaklı atlet Akın Yeniceli festivalin açılışı için Uşak’tan Ankara’ya koşacak.

Yönetmenliğini Fahrettin Ünlü’nün yaptığı “Peyk Belgeseli”nin galası ile festivalin açılışı gerçekleştirilecek.

Hızlı olmak anlamına gelen ve Osmanlı Devleti’nde uzun mesafeleri çok kısa sürede kat etmesi ve haber taşıması ile bilinen dönemin habercileri  “peyk”leri anlatan belgesel, 13 Martta, saat 19.00’da Büyülü Fener’de gösterilecek.

Hani bazı insanları tanıyamamış, sohbet edememiş ve bunu yapmanın artık mümkün olamamasının verdiği üzüntüye kapıldığınız kişiler olur ya işte aşağıdaki yazıyı yazan kişi de öyle bir insana ait . İyi okumalar . (Drn) (Not: Yazar hakkında kısa bir hayat hikayesini yazının altında bulabilirsiniz.)

ulus-baker                                                                                                                                            

İnternet’te Sanat Mümkün mü?

Yazar:  Ulus Baker

İnsanların, sanatçılar da dahil olmak üzere tarihin bazı dönemlerinde “artık sanat mümkün mü” gibisinden sorular sordukları olur. Derken, bütün bu soruların bir “sinirsel çöküşün” etkilerinden ibaret olduğunu gösterecek şekilde, sanat, Rönesans’ta olduğu gibi, Barok’ta olduğu gibi, Modern sanat konusunda olduğu gibi yeniden o tuhaf parlayışlarından birini gerçekleştirmekte gecikmez. Sanatın “olanaklılığına” ilişkin soru sormak saçmadır -çünkü sanat her yerde ve her zaman yapılabilir. Sorun, neyin sanat adını almaya layık olduğunu, neyin olmadığını sormakla da yaratılamaz. Böylece İnternet’te sanat mümkün mü? gibisinden bir soruya cevap vermenin bile pek bir anlamı kalmıyor.

Fransız yarı-gerçeküstücüsü Marcel Duchamps, 20’li yıllarda “hemen her yerde, hemen her şeyle ‘sanat'”ın yapılabileceğini iddia ettiğinde sorumuza taa geçmişten bir cevap vermişti bile: “Ready-Made”, yani gelişen dev sanayi toplumunun temel çıktısı olan ürün “hazırdan alınacak” ve isteyen “sanat alıcısının” burnunun dibine dikilecektir. O andan itibaren “kolaj”, “bulunmuş nesneler”, derlenip toparlanmış her şey, bir sanat eseri olarak organize edilebilir hale geldi. Bilindiği kadarıyla geçmişin Kübistleri de kolaj tekniklerini kullanma konusunda pek tedirgin hissetmemişlerdi kendilerini.

Sorun yine de “dijital sanat” ile ilgili olarak ortaya atılabilir halde -bilgisayar teknolojileri resim üzerinde işlemleri, manipülasyonu alabildiğine kolaylaştırıyorlar (sözgelimi Photoshop ve Corel yazılımlarının inanılmaz başarısı bundan kaynaklanıyor). Tarayıcı ise “canlı imge”nin yeniden üretimi konusunda belki en büyük devrimi gerçekleştirmiş görünüyor. Kolajın,yani modern sanatın esas unsurlarından birinin alabildiğine kolaylaşması ise, insanlara artık sanatın yeniden bir tanım değişikliği geçirmesinin gerekip gerekmediğini sordurmaya başladı bile.

Ancak sorgulamaların büyük bir çoğunluğu oldukça yüzeysel bir tabakada geçiyor: Bazı avantajlardan bahsedenler var -sözgelimi bilgisayar teknolojileri insanların “sanata katılımlarını” ve sanatsal eğitimi kolaylaştırıyorlar. Web müzeleri yaygınlaşıyor ve sanat eserlerinin “imajlarına” erişim olanakları alabildiğine genişliyor. Öte taraftan, bir insan emeği ürünü olarak sanatın “çok uzun ve sürüncemeli” bir yaratım sürecini gerektirdiği konusunda eski ve kolay kolay yerinden kımıldatılamaz bir değer yargısı var. Ancak bu düzeyde yürütülen bir tartışmanın sürdürülemeyeceğini, çünkü bir sonuca vardırılamayacağını düşünebiliriz.

Her şeyden önce kolaj tekniklerinin kullanımının modern sanatın şanından olduğu Kübistlerden bu yana apaçık bir durumdur. İlk parlak çıkış dönemlerinde PopArt’ın bu tekniği giderek bir “çılgınlık” derecesine vardırdığı da doğrudur. Eserlerini neredeyse montaj sanayii teknikleriyle üretip duran Andy Warhol etrafında örülen “sanatçı kültü” her bakımdan PopArt’ın artık miadını doldurmaya başladığını pek erkenden işaretlemişti. Ancak bir sanat akımının ya da grubunun miadını doldurması, ne kullandıkları tekniklerin sona erdiği anlamına gelir, ne de sanatın kendisinin.

Bilgisayar teknolojilerinin sanata dokunduğu iki genel alanı ayırdetmeliyiz: Birincisi “dijital” ya da “fraktal” sanat diyebileceğimiz bir boyuttur. Unutulmamalı ki, bilgisayarlar yalnızca bulunmuş ya da taranmış resimlerle, metinlerle, ses ya da video kayıtlarıyla “kolajlamayı” kolaylaştırmakla kalmazlar. Aynı zamanda yalnızca bilgisayar aracılığıyla elde edilebilecek görüntü, hareket-animasyon ve seslerin de sanatsal amaçlı kullanılabileceğini de hatırlamak gerekir. Genel olarak “fraktal sanatlar” adı verilen bu alan içerisinde, en basitinden bir Paint-Shop ya da Photoshop resminden oldukça karmaşık matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla kurgulanan fraktal görüntü ya da seslere varıncaya kadar geniş bir olanaklar kümesinin varlığı söz konusu. Bu noktada sorulması gereken bir soru var: Bilgisayar kullanılarak, klasik anlamda resim ve ses duyularının sanatsal kullanımına başvuran görüntüler, animasyonlar ve müzik üretilebilir. Oysa doğrudan doğruya matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla üretilenlerin, insan faaliyetinin icra edildiği biçim çısından bundan önemli bir farkı bulunuyor. Çoğu zaman, “image processing” teknikleriyle görüntüler ekranda hiç görülmeden işlenebiliyorlar. Peki böyle bir şeyin “sanat” adını almaya layık olmadığını, bir tür karmaşık matematiksel denklemin işlenmesinden ve görselleşmesinden ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soru, konuyu esas karmaşıklaştıran bir unsuru, insanın sanatsal yetilerinin ne olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Bu yetilerin tarih ve coğrafya içinde değişmez olmadıklarını söyleyen antropologların sayısı oldukça fazla. Ayrıca tarihçiler de bizim “sanat” adını verdiğimiz modern kategorileri, sözgelimi bir Mısır piramidine ya da Yunan tapınağına uygulamamızın tam bir saçmalık olabileceği konusunda bizi uyarıyorlar. Ama esaslı meydan okuma hayvanbilimcilerden ve ethologlardan gelmektedir: Sabahın köründe bir dalın üzerine tüneyip, ağaç yakraklarını koparan ve yere düşen yaprakların güneşten solmuş taraflarını toprağın koyuluğuyla tezat oluşturacak şekilde yukarıya çeviren, ardından tam da bu dikkat çekici sahnenin üzerinde saatlerceötüp durmaya başlayan şu “tiyatrocu kuş”a ne demeli? İnsanbiçimci bir yaklaşım ise, bunun hiç de sanat filan olmadığını, sanatsal algının ve üretimin insana ait olduğunu söylerken, bütün sanatı bir “yansıtma-taklit-öykünme” ilişkisinin dışavurumuna indirgemiyor mu? Tiyatrocu kuş örneği başka örneklerle de desteklenebilir: Bazı kuş türleri, herhangi bir yabancı kuş bilmem nasıl haritalandırdıkları bölgelerine girdiğinde rakibinden “daha güzel” ötmeye çalışır, eğer rakibi “daha güzel” öterse, hiç bir şey demeden orasını terketmek zorundadır. “Güzel” gibi sanatsal bir sözcüğü kullanmamın nedeni, olup bitenler sırasında herhangi bir “üstünlüğü” oluşturacak başka hiç bir kıstasın bulunmayışından. “Doğa” bir bakıma sanata insandan önce başlamış gibidir; insan, sanata başlamak için oldukça “gecikmiş” görünüyor; üstelik insan toplumlarının taa modern çağlara gelene dek, sanat işlevini başka işlevlerden -ritüellerden, dinden, savaştan, sevişmeden filan-pek ayırdetmiş olmadığı da anlaşılıyor.

Tam da bu nedenlerle, bilgisayarda sanatın pekala mümkün olduğunu söylemek acelecilik değildir: Ancak modern dünyanın başka bir özelliği işleri daha karışık kılmaktadır -sanatlar birbirleriyle hep “rekabet” etmek gibi garip ve sanatsal yaratıma dıştan eklenen kültürel bir olguyu hep beslemişlerdir. Modern resim, özellikle İzlenimcilik (Impressionisme) fotoğrafın meydan okuyuşuna bağlı olarak, ondan uzak olduğunu düşündüğü renk tekniklerini icat etmeye girişmişti. Bu sayede renkler ve ışık özgürleşti. Ancak fotoğraf da, başlangıçtakı “sanatsal” işlevini yine benzeri “meydan okuyuşlar” olmadan gerçekleştiremezdi -sözgelimi hareketli resimler, animasyon, son olarak da hareketli fotoğraf, yani sinema?

Peki dijital sanatlar neye ve kime meydan okumaktadırlar. Bu sanatların “kolaj” geleneğine bağlandıklarını söyledik. Ancak ona da indirgenemezler. Dijital sanatlar, daha çok “çok-yönlü-performans” adını verebileceğimiz bir alanı geliştirmeye aday görünüyorlar. Yani görüntü-animasyon-film-ses-metin bileşimini kullanan “multimedia” tekniklerinin sanatsal kullanımından bahsediyorum. Mültimedya yalnızca tekno-bilimsel bir meseleye göndermez, aynı zamanda, sanat uğraşısı için estetik-sanatsal bir iç ilişkiler kompleksi de oluşturabilir. Benim görüşümce, sessiz sinema dönemi yönetmenlerinin sesli sinemaya karşı çıkışları gibi bir olgu günümüzde geçerli değildir. Eisenstein kadar büyük bir filimcinin “tutuculuğu” gibi görülmeye çalışılan şey, aslında bir “reddediş” değil, “sessiz sinema olanaklarının”, o anda ve çok özgün bir zorunluluk altında bu yönetmen tarafından tercih edilişinden başka bir şey değildir. Çok geçmeden aynı yönetmenin ses unsurunu alabildiğine kullanan filimler yapmasını bir tür “yola geliş” diye yorumlamak ise tam bir düşünsel bönlük olurdu. Sanatçı hiç bir zaman “hah şimdi oturup güzel bir resim yapayım” demez. Bu, Columbus’un “şimdi gidip Amerika’yı keşfedeyim bakalım” demesi gibidir. Ancak çözülmesi gereken acil bir sorun, bir zorunluluk, olmazsa olmaz bir şeyin üretilmesi kaçınılmaz hale geldiğinde sanat ürünü ortaya çıkabilecektir. Dijital performans birileri için “zorunlu” bir ifade aracıysa üretilenin “sanat” olmayacağını söyleyenlere bu yüzden ancak gülünebilir.

İkincisi, dijital çağda sanat eseri üretiminin “kolaylaştığını” ve ayağa düşebileceğiini söylemek de tam bir safsatadır. Aksine, altedilmesi gereken “zorlukların”, gerekli bilgi ve uğraşı faaliyetinin sonsuzca artabileceği bile söylenebilir. Üstelik dijital sanatçı, eğer günün birinde başarılabilirse, modern kültürdeki şu standart “sanat”, “bilim” ve “toplumsal yaşam” alanları arasındaki ayrımın sınırlarını da ziyaret ederek altedebilir. İdeal durum elbette hem bilimci, hem düşünür hem de sanatçı olarak Leonardo Usta’nın imajı değil. Bir kere, o bizim anladığımız anlamda bir bilimci değil, bir “çok çok şey bilen”di; bir “düşünür” de değildi, çünkü Rönesans’ta ne Antik Yunan, ne ortaçağ Skolastiğinin felsefeleri kalmıştı, öte taraftan Descartes ve Spinoza gibi “felsefeyi yeniden başlatanlar” henüz ufukta yoktular; son olarak Leonardo bir “sanatçı” değil, çağının en saygı gören “usta”larından biridir. Aynı şekilde dijital çağ, belki de bütün alanların farklı bir bölümlenmesini, hatta ters çevrilmesini getirecektir. Mültimedyanın doğuşu, böyle bir sürecin yalnızca olanağıdır, kendisi değil. Üstelik tek olanak da değildir -özellikle “mini-mimariler” alanında ön plana çıkmaya başlayan “organik-elektronik” nanoteknolojiler daha şimdiden, enformatikten çok farklı türden unsurları işin içine katmaya başladılar bile. Daha genel olarak, benim görüşümce, teknolojiye yapılacak herhangi bir övgünün peşine düşmek de saçmalık olur -teknolojinin “tarafsız olduğu”, iyi ya da kötü yönde kullanılabileceği doğrultusundaki safça bakış açısı da artık tutulabilir değildir. Söylemek istediğim tek şey, karşımıza çıkarılan her şeyi, enformasyon otoyollarını, nanoteknolojileri, genetik mühendisliğinin yapıp edeceklerini olduğu gibi kabullenip hayıflanmaya mı oturacağımız, yoksa “tek yönlü kabullere” karşı çoğul direnç odaklarını onların içine ve sınırlarına varıncaya kadar genişletmek zorunda mı olduğumuz sorusudur. Sanat ya da aynı türden başka bir insan faaliyeti, böyle bir direnci örgütlemenin şu anda bilinen ender yollarından biridir. Bu ise, sanata yeni bir politik misyon vermek, ya da sanatçıya akıl, etik, ahlak filan öğretmek gibi bir şey değildir: Daha çok, sanatsal faaliyetin genel olarak “insanların direnci” neviinden bir şey olduğunu, başka da bir şey olamayacağını söylemeye çalışıyorum. Zamana, içine kapatıldığı mekana dayanıklı ve dirençli olmayan şeylere “sanat eseri” demediğimizi daha gündelik dil düzeyinde herkes algılayabilir. Eğer herhangi bir otantiklik varsa, bu, sanat eserinin “zamanla” kurduğu bir ilişkiden değil, aslında “zamansızlıkla” kurduğu bir ilişkiden kaynaklanabilir. Dijital sanatın bu türden araçlara sahip olamayacağını söylemek ise anlamsız olur. Sanat eserini “sanatsal” kılanın in actu (yani faaliyet bakımından) insan emeği ürünü olması, in haec ise (onu işte karşımızda kılan şey bakımından) “zaman-dışılığı” olması bizi nostaljik otantizm düşkünlüğüyle duygudaş olmaktan alabildiğine uzak tutuyor. Dijital sanat bakımından sorun, bazı kişilerin bilgisayar fobisi, eski daktilolarını sevmeleri gibisinden değildir. Bu fobi pekala anlaşılabilir (onaylamak ayrı şey); oysa sanat söz konusu olunca, dijital sanat diye bir şeyin -bir tür değil bir olanaklılık alanı oluşundan dolayı-sorun bir fobi olmayı bırakıp ciddileşir; ya malzemeyle özdeşleşen bir sanat anlayışı yeniden davet edilir, ya da 19. Yüzyıl modeli bir “sanat için sanat” teması geriye çağırılır. Sanatın dijital olması gerektiğini söylemiyoruz; dijital sanatın gerçekten sanat olduğunu, dijital teknolojilerin ise bunun “belirsiz”, yani kullanılırsa var olabilecek olanaklarını sunduğunu söylemekten başka bir şey yapmıyoruz.

internet

Her durumda, yeni ortaya çıkmakta olan bir şeyin tedirginlik verici, hatta nesnel olarak tehditkar unsurlar da taşımaması olanaksız. Bu tehdidin, çoğu insanın aradığı yerde bulunmadığını söylemek istiyorum. Fractal Paint programıyla boyanmış bir resme bakıp da “resim sanatı da bitti” yakınmasını dile getirenlerin göremediği şey, eğer “resim sanatı” diye bir şey varsa, onun zaten “malzemeye indirgenemeyeceğidir”. Tehdit, yepyeni malzemelerin amansız bombardımanından daha kötü bir yerden gelmektedir ve bu tür hayıflanmalarla daha fazla oyalanmaya değmez: Esas tehdit, geç kapitalizmin yeni yapılarıyla ilişkin olarak ortaya çıkıyor. Bir zamanlar Walter Benjamin adlı bir Alman filozofu, sanat eserinin halesinin “mekanik yeniden üretim” süreçlerinde (yani çoğaltma) yitmeye yüz tuttuğunu söylerken, en “mekanik” sanat olan fotoğrafa övgüler yağdırmaya da vardırabiliyordu işi. Bugün farkına varabileceğimiz şeyin daha o zamandan, ve kendi imgeler dünyasında farkındaydı çünkü -esas sorun sanatın eğer bir işlevi varsa onun ancak kullandığı temaları, malzemeyi, ruh hallerini, etiği, görüntüleri, formları ve içeriği “başkalarına kaptırmamak” olmasıdır. Dijital uygarlık kaçınılmaz bir şekilde etrafımızı saracak, INTERNET, mutlak bir anarşi kainatı olarak alemimizi saracak gibi görünüyor. Öyle ki, artık eski, arkaik formların nostaljisinden pek bir şey umabilecek halde olmayacağız pek yakında. Sanatın gerçek “işlevi”, ona bir işlev vermek gibi düşünceler çoğu kişinin hoşuna gitmese de bir “söyleyiş biçimi” deyip geçelim -sözgelimi ressam Miquel Barcelo’nun günlüğüne yazdığı gibi, “domatesin kırmızılığını”, “ekşimiş kavun kokusunu” Benetton’un “imajlar dünyasının” elinden söküp almak ve “kendiliğini” yeniden kazandırmaktan başka bir şey değildir. İşin bütün sırrı bazı duyguların ve sanatın hedeflediği arzuların yeniden üretilebilmesinde, imgelerin, seslerin, düşüncelerin ve duyguların kendilerini denetleyen, yönlendiren ve her an tecavüz eden düzeneklerin, denetimlerin ve sömürü araçlarının elinden koparılmalarında yatmaktadır. Bu durumun en iyi örneğini bize Rönesans resmi vermektedir: Ortaçağın ilahi temalarını, Tanrı babayı, melekleri, İsa ile Meryem’I kullanmayı sürdürür; ama bambaşka bir amaçla yapar bunu -insanların dünyası Ortaçağda o kadar daraltılmış bir haldedir ki, ilahi temaları kullanmasanız tek bir biçimi, tek bir rengi, tek bir duyumu özgür bırakamazsınız.

Pek çok nedenle, bugün henüz “daraltılmış” bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. Ve bu daraltma, gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. Ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. “Reklamcılığın felsefesi”nden bahsedenler var; Japon modeli bir uluslararası korporatist şirketin bir “ruha” sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş filan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. Daha çok “reklamcılığın” kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, Benetton’un “görüntü şefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf unvanlara sahip adamı Oliveiro Toscagni gibilerinin yalnızca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak değil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çıkmalarıdır. Bu tür durumlarla karşılaşıldığında “kıllanma” yeteneğimizin de dümura uğratılmış olduğu söylenebilir. Artık eskiden olduğu gibi “sınırlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baskı” ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. Bütün bunlarla başedebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virüsünün üretilip ortalığa salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşmaya bırakılması gerekiyor. INTERNET’teki “resmi” yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. Eksik olan yönler arasında en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. Benin görüşüm, dijital sanatın “henüz gerçekleşmediği” yolunda. Bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama Klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkını bekleyen” bir sanat bu?

Olası Çerçeveler: Barbara Krüger, Kör Otonomedya, Deleuze & Guattari, özellikle de Urban Diary?

Ulus Baker Kimdir?

Ulus Sedat Baker, (d. 14 Temmuz 1960, Leningrad, SSCB – ö. 12 Temmuz 2007, İstanbul), Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar, çevirmen ve öğretim üyesi.

Kıbrıs Türk’ü bir ailenin çocuğu. Babası Sedat Baker bir psikiyatr, annesi Pembe (Yusuf) Marmara (1925-1984) ise bir şair. ODTÜ SosyolojiBölümü’nü bitirdi. Gilles Deleuze ve Baruch Spinoza çevirileri yaptı, makaleler yazdı. ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite’de Sinema tarihi, Sosyoloji dersleri verdi. Politik teori, medya, sinema teorisi konularında çalıştı. Dziga Vertov üzerine sinemaeleştirileri yaptı. Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazılar yazdı. 12 Temmuz 2007 tarihinde böbrek ve kalp yetmezliğinden ölmüştür.

Sovyetler Birliği’nde aldığı müzik eğitiminden dolayı müziğin her türünün bütün teknik bilgisine, yetkin kavrayışından ötürü de dünya müziğinin bütün arka planına, sosyolojik oluşumuna, felsefesine ilişkin olağanüstü bir birikime ve anlatım gücüne sahiptir. Özellikle de Çingene Müziği konusunda yetkindir. O, klasik müzik ve bütün dönemlerin müziğiyle Roman müziği arasındaki bağı, Türkiye’de en iyi kuran değil, tınıları, sözleri ve bütün kanıtlarıyla kuran kişi olma özelliğini taşır.

Baker adına; Körotonomedya topluluğu tarafından; 2008 yılında 11 – 14 Temmuz tarihleri arasında, Ankara’da “Ulus Baker buluşması” adlı bir konferans düzenlenmiştir.

Kitapları

  • Dolaylı Eylem, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Beyin Ekran, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru, Çeviren: Harun Kemal Abuşoğlu, Birikim Yayınları
  • Yüzeybilim Fragmanlar, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Aşındırma Denemeleri, Birikim Yayınları
  • Kant Üzerine Dört Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi
  • Spinoza Üzerine On Bir Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi
  • Leibniz Üzerine Beş Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi

Kaynaklar: Hayat Hikayesi : Wikipedia.com 

Yazı : korotonomedya.net

65. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) “Altın Ayı” ödülünü İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin “Taksi” adlı filmi kazandı.

altın ayı

Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen festivalin ödülleri, Berlinale Palast’ta yapılan törenle sahiplerini buldu. Tören öncesinde siyaset ve sanat çevresinden bir çok ünlü, kırmızı halıda yürüdü.

Darren Aranofsky’nin jüri başkanlığını yaptığı festivalde “Altın Ayı” ödülünü İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin “Taksi” adlı filmi kazandı. Panahi, ülkesinden çıkması yasak olduğu için törene katılamadı. İranlı yönetmenin yerine ödülünü yeğeni aldı. Sahneye gelen Panahi’nin yeğeni, “Bir şey söyleyemeyeceğim” diyerek, göz yaşlarını tutamadı. Panahi’nin ailesinin de törene katıldığı bildirildi.

Jüri Büyük ödülüne Pablo Larrain’in yönettiği “El Club” filmi layık görülürken, en iyi yönetmen dalında Gümüş Ayı ödülünü “Aferim!” filmiyle festivale katılan Rumen yönetmen Radu Jude ile “Body” filmiyle Polonyalı yönetmen Malgorzata Szumowska paylaştı.

Uluslararası Jüri, en iyi erkek oyuncu ödülünü “45 Years” filminde oynayan Tom Courtenay’a verirken, en iyi kadın oyuncu ödülüne aynı filmindeki rolüyle Charlotte Rampling layık görüldü.

En iyi senaryo dalında Gümüş Ayı ödülünü “El Boton de Nacar” filmiyle Şilili Patricio Guzman alırken, festivalin “Berlinale Shorts” adlı kısa metrajlı film yarışmasında, en iyi film dalında Altın Ayı ödülünü, Güney Koreli yönetmen Na Young-kil’in “Hosanna” adlı filmi kazandı. Yönetmen Na’yı bu yıl Uluslararası Kısa Film Jüri Üyesi olarak görev yapan Halil Altındere takdim etti.

Kısa metrajlı filmler arasında jüri ödülü kategorisinde Gümüş Ayı ödülünü, ABD’li Joanna Arnow’un ”Bad at Dancing” aldı.

65. Altınayı ödüllerinin kategorileri ve kazananlar ise şöyle sıralandı :
En iyi film (Altın Ayı): Jafar Panahi/”Taksi”
Jüri Büyük Ödülü: Pablo Larrain/”El Club”
En iyi yönetmen: Radu Jude/”Aferim!”ve Malgorzata Szumowska/”Body”
En iyi kadın oyuncu: Charlotte Rampling/”45 Years”
En iyi erkek oyuncu: Tom Courtenay/”45 Years”
En iyi senaryo: Patricio Guzman/”El Boton de Nacar”
Alfred Bauer Ödülü: Jayro Bustamante/”Ixcanul”
En iyi ilk film: Gabriel Ripstein/”600 Millas”
En iyi kısa film(Altın Ayı): Na Young-kil/”Hosanna”
Kısa film jüri ödülü: Joanna Arnow/”Bad at Dancing”
Berlin’de 5 Şubat’ta başlayan 65. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde 72 ülkeden 441 film gösterilmiş, 19 film “Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” için yarışmıştı.

Bu yıl 13. kez “kadınlar tarafından kadınlar için” gerçeğe dönüştürülecek olan Filmmor Kadın Filmleri Festivali gelecek ay başlayacak.

filmmor_logo

Bundan tam 12 yıl önce “Kadınlar Sinema Yapıyor” sloganı ile “kadınlarla kadınlar için” yola çıkan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin 13. yolculuğu 13 Mart Cuma günü İstanbul’da başlıyor. 27 Nisan tarihine kadar toplamda 6 şehirde “Kadınların Sineması, Kadınların Direnişi, Direnişin Sineması” perdede olacak.

13-22 Mart’ta İstanbul, 28 – 28 Mart’ta Nevşehir-Kapadokya, 4-5 Nisan Muğla-Bodrum, 11-12 Nisan Diyarbakır, 18-19 Nisan Adana ve 25-26 Nisan’da İzmir’de olacak olanfestival kadınların deneyimlerini, düşlerini, gündemlerini, ürettiklerini, sinemayla ve sinemada buluşturmayı diliyor.

Margarethe von Trotta ve Nahid Persson Sarvestani toplu gösterimlerinin de yapılacağı bu özel festivalde 25 ülkeden 60’tan fazla film perdeye gelecek. Gösterimlerin yanında atölye, forum ve yönetmenlerin de eşlik edeceği söyleşiler gerçekleştirilecek.

13. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali festival yürüyüşüyle başlayacak ve Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Ödülü sahibini bulacak. Her yıl olduğu gibi bu yıl da ‘gelecek yıllar verilmemesi dileğiyle’ 7. Altın Bamya Ödülleri dağıtılacak.

Detay için TIKLAYINIZ 

Franz Kafkaİstanbul, 8-9 Mart’ta Franz Kafka ile ilgili önemli bir konferansa evsahipliği yapacak. Konferansın konuşmacılarından Prof. Kathi Diamant, Kafka’nın 1933’te kaybolan ve bazıları yeni bulunan metinlerini anlatacak.

Ölümünün üzerinden doksan bir yıl geçmesine rağmen bütün dünyada her daim edebiyatın gündeminde olan Avusturyalı yazar Franz Kafka, (1883–1924) bu kez iki günlük bir etkinlikte İstanbul’daki okurlarıyla buluşuyor. Düşülke Yayıncılık ve Beylikdüzü Belediyesi işbirliği ile 8-9 Mart’ta uluslararası bir Franz Kafka konferansı düzenleniyor. 2015 Uluslararası Kafka Konferansı adlı etkinliğin kendisi bile oldukça heyecan verici bir proje iken, Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin, önemli bir yapıtın yayınevi tarafından konferans çerçevesinde yayımlanacağının müjdesini veriyor.

İlk kez 2004’te İngiltere ve ABD’de yayımlanan, ardından İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca ve Çince olmak üzere pek çok dile çevrilen Prof. Kathi Diamant’ın “Kafka’nın Son Aşkı: Dora Diamant” adlı eseri, Türkçede okurla buluşacak. Diamant’ın kitabı önemli; zira Kafka’nın son yıllarını geçirdiği sevgilisi Dora ile aralarındaki konuşmaların yer aldığı roman diliyle yazılmış akademik bir çalışma.

Kathi Diamant, öğrenciyken adını tesadüfen duyduğu Dora Diamant hakkında uzun yıllar boyunca gerek Dora’nın günlüklerinden gerekse Alman arşivlerinden elde ettiği bilgilerle yazmış Kafka’s Last Love: The Mystery of Dora Diamant’ı. Kafka son dönemini Berlin’de Dora ile birlikte geçiriyor ve beraber Filistin topraklarına yerleşme planı yapıyorlar. Fakat bu, Kafka’nın rahatsızlığı nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşemiyor.

Kathi Diamant, aynı zamanda Kafka’nın 1933 yılında el konulan kayıp metinlerinin bulunabilmesi amacıyla 1998’de oluşturulan Kafka Project’in (Kafka Projesi) kurucusu ve başkanı. Kafka Project halen Doğu Avrupa’da Prag, Viyana ve Berlin’de araştırmalar yapıyor (birçok elyazmasının Nazi subaylarının eline geçmiş olma ihtimali var) Magical Mystery Literary History Tour adıyla edebiyat gezileri düzenliyor. İstanbul’daki konferansın ikinci gününde konuşacak olan Kathi Diamant’ın, bugüne kadar hiç yayımlanmamış metinlerden bahsetmesi ve bunları göstermesi bekleniyor.

Ana başlığı “Kafka, Aşk ve İktidar, Şiddet Toplumu ve Militarizm” olan konferansın Kathi Diamont dışında uluslararası başka bir katılımcısı maalesef yok. Mesela dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, 15 Mayıs 2013’te İstanbul’a küçük bir toplantı için gelenAlman yazar Reiner Stach, Columbia Üniversitesi’nden Kafka uzmanı Mark Anderson ve Kafka Project için araştırmalar yapan Çek gazeteci Judita Matyášová’yı da bu konferansta dinlemek isterdik fakat programları uymadığı için katılamayacaklarını bildirmişler. Konferansta dinleyebileceğiniz Türkiye’den isimler ise şöyle: Fransız Kültür Merkezi Çeviri ve Yayın Destek Programı Yöneticisi yazar ve çevirmen Ahmet Soysal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay, yazar Aslı Erdoğan; yazar, şair, pantomim ve ipli kukla sanatçısı, Alengirli Mecmua ve Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin. İki gün sürecek konferanstaki oturumlara Ezel Akay, Haldun Çubukçu, Eraslan Sağlam, Nur Yazgan, Nedim Gürsel, Zeliha Demirel, Latife Tekin, Öykü Didem Aydın, Altay Öktem, Hakan Akdoğan, Funda Önkol, Halil Emrah Macit ve Derya Alabora da konuk olacak.

Janset Karavin, Uluslararası Edebiyat Konferansları Dizisi Projesi kapsamında gerçekleştirilecek Kafka, Dostoyevski ve Proust konferansları ile amaçlarının Türkçede kaynak yaratmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yayınlarımız ve önümüzdeki senelerde Dostoyevski ve Proust ile sürecek  uluslararası etkinliklerle Türkiye’nin yeni bir edebiyat odağı olmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bununla beraber edebiyatın, sanatın kapsam ve etki alanının da genişlemesini, halkla buluşmasını önemsiyoruz. Halka erişmeyen sanatın, yazı eyleminin, edebiyatın amacına erişemediğini, hedef şaşırdığını, anlam kaybına uğradığını savunuyoruz.” Konferans için Taksim, Kadıköy ve Bakırköy’den servisler kaldırılacak.

Kaynak: dusulkesi

siyadSinema Yazarları Derneği (SİYAD) ödüllerinin sahipleri belirlendi. Daha önce Şubat’ta yapılacağı duyurulan ödül töreni Mart’a alındı. Törende Yavuz Turgul, Genco Erkal, Nebahat Çehre Atilla Özdemiroğlu’na onur, İrfan Demirkol’a da emek ödülü verilecek.

Bu yıl 47. kez gerçekleşecek SİYAD ödülleri için isimler belirlendi. Fahriye Abla, Muhsin Bey, Gölge Oyunu, Eşkıya, Gönül Yarası, Av Mevsimi gibi filmlerin yönetmeni ve Tosun Paşa, Sultan, Çiçek Abbas, Şekerpare, Kabadayı’nın da aralarında bulunduğu birçok filmin senaristi Yavuz Turgul, oyuncu Genco Erkal, Nebahat Çehre, film müzikleriyle tanınan Atilla Özdemiroğlu’na onur, sinema işletmeciliğinde 35 yılı geride bırakan İrfan Demirkol’a emek ödülü verilecek.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 11 Mart’ta gerçekleştirilecek ödül töreninde, SİYAD üyelerinin 2014 yılında sinema salonlarında en az yedi gün ticari gösterime girmiş yerli ve yabancı filmler arasında yapacağı iki turlu değerlendirme sonucunda belirlenen isimler ödüllerini alacak.

Yerli yapımlar kategorisinde en iyi film, yönetim, senaryo, müzik, görüntü yönetimi, sanat yönetimi, kurgu dalları, kadın oyuncu performansı, yardımcı kadın oyuncu performansı, erkek oyuncu performansı, yardımcı erkek oyuncu performansı ile toplam 11 ana dalda ödül verilecek. Gecede 2014 yılının, sinema yazarları tarafından belirlenen en iyi yabancı filmi de ödülünü alacak. Belgesel film ve en iyi kısa film ödüllerinin de verileceği gecede, SİYAD, Türkiye Sineması’nın 100 yıllık geçmişini de kutlayacak.

Ödül töreninin tarihi daha önce 23 Şubat olarak duyurulmuştu.

Dünyadaki ilk film Garden Cafe isimli bir yerde, 28 Aralık 1895 yılında Lumiere Kardeşler tarafından hazırlanmıştır. Bu tarihten sonra film dünyası hızla gelişmiş ve günümüzde teknoloji ile inanılmaz bir sektör haline gelmiştir. Sizlere bu başlıkta film dünyasında tarihte gerçekleşen ilkler hakkında bilgilere yer vermek 

film dünyası

İlk Çizgi Film Kahramanı

Tarihte çizgi filmlerde kullanılan kahramanlardan ilki “Old Duc Yak” isminde bir keçi olmuştur. 1913 yılı Temmuz ayında hazırlanan bu çizgi film, “Feliz the Cat” isimli çizgi film ile devam etmiştir.

İlk Film Ödülü

Tarihte ilk film ödülü 1912 yılında Turin’de verilmiştir. Yapılan bu film ödülünde 25.000 frank değeri ile Ambrosio Film Co. isimli şirketin hazırladığı bir savaş filmine verilmiştir. Ödül alan bu film “50 Yıldan Sonra” ismindeki filmdir ve ilk ödül alan film olmuştur.

İlk Toplu Film Gösterimi

Dünyada ilk defa bir filmin toplu olarak gösterime girmesi 22 Mayıs 1891 yılında  West Orange’daki Edison
laboratuvarlarında gerçekleşti. Kadın Kulüpleri Ulusal Federasyonu bayan Edison’un konuğu olmuş ve bayan Edison kocasının çalışma odasında bulunan “kineteskop” isimli aleti tanıtmıştır.

Tanıtımını yaptığı bu alet ardından The Sun gazetesi olaya yer vermiştir;

Şaşkınlıklarına rağmen memnuniyetleri de yüzlerinden anlaşılan kulüp üyesi hanımefendiler, yerde bir kutu gördüler. Kutunun yanında bazı makaralar ve kayışlar vardı ve bir adam onları çalıştırmak için uğraşıyordu. Kutunun tepesinde de üç santimetre çapında bir delik vardı. Delikten baktıklarında bir adam gördüler. Bu o zamana kadar gördükleri en güzel resimdi. Resimdeki adam, eğildi, gülümsedi ve şapkasını çıkararak kendilerini selamladı.
Üstelik tüm hareketleri kusursuzdu.

İlk Defa Ücret Karşılığı Gösterilen Film

Film dünyası gelişmeye başladığında sadece deneme olarak hazırlanan filmler ardından bu iş ticarete dönüşmeye başladı. 14 Nisan 1984 tarihinde Amerika’nın New York şehrinde 25 sent karşılığında film izletildi. Broadway’de,
Holland Bros’un kineteskop salonunda gerçekleştirilen bu film gösterimi 25 sent karşılığı 5 film olarak bedel biçilmişti. İlk gün yapılan gösterimde 120 dolar hasılat toplanmıştır yani 500 kişi film izlemiştir.

İlk Hayvan Film Kahramanı

Film dünyasında gelişmeler devam ederken filmlerde bir hayvan oynatmak fikri ile hazırlanan “Rover Kurtarıyor” filmi hasılat rekorları kırmıştır. Rover isimli köpek film dünyasında ilk hayvan film kahramanı olmuştur.

Dünyadaki İlk Film Festivali

6-21 Ağustos 1932 tarihlerinde Venedik’te daha çok turristlerin ilgisini çekmek için yapılan festivale oldukça katılım olmuştur. Halk jürisi seçilmiş ve bu jüri, en iyi oyuncuları yönetmen ve filmi seçmiştir. Bu festivalde herhangi bir ödül verilmedi. Yapılan ilk film festivali sonucu Helen Hayes en iyi kadın oyuncu, Frederich March en iyi erkek oyuncu, Nicolai Ekk, Road to Life adlı filmle en iyi yönetmen, Nous la Liberte en eğlendirici film ve Dr. Jekyll and Mr. Hyde en hayalperest film seçildiler.

Filmlerde İlk Çıplak Sahne

Dünyadaki filmlerde geçen ilk çıplak sahne Avusturalya’lı Annette Kellerman tarafından Tanrıların Kızı filminde yer alarak gerçekleşmiştir.

Kaynak : dunyaninilkleri.com 

İspanyol sinemasının en büyük ödülü olan ve İspanya Sinema Akademisi tarafından verilen Goya ödülleri sahiplerini buldu. “La isla minima” filmi 10 ödül birden aldı.

goya-odulleri

İspanya Sinema Akademisi Başkanı Enrique Gonzalez Macho, sinema biletlerine uygulanan yüzde 8’lik katma değer vergisinin 2013 yılında yüzde 21’e çıkartılmasının sinemaya çok büyük zarar verdiğini, bir kez daha dile getirdi. Krizin etkisiyle İspanya’da sinemaların kapandığını, film üretiminin düştüğünü hatırlatan Macho, İspanyol hükümetine “Bu vergiyi artık düşürme zamanı gelmiştir” çağrısını yaptı.

Goya Onur Ödülü’nü alarak gecede öne çıkan isimlerden 54 yaşındaki Antonio Banderas da “Geçmişe baktığımızda kendimi yaşlı, geleceğe baktığımda ise çocuk görüyorum. Bu ödülü kariyerimin ikinci yarısının başlangıcı olarak görüyorum” dedi. Banderas, “sinema kariyerimden dolayı onun yanında olamadığım günler için özür diliyorum” diyerek, ödülünü kızı Stella del Carmen’e ithaf etti.

Banderas’a ödülünü veren ünlü yönetmen Pedro Almodovar ise konuşmasına salonda bulunan Eğitim, Kültür ve Spor Bakanı Jose İgnacio Wert’i eleştirerek başladı. Salondaki davetlilere hitap ederken “Sinema ve kültürün dostları. Sayın Wert siz buna dahil değilsiniz” diyen Almodovar’ın bu sözü gala gecesinin en polemikli bölümü oldu. İspanyol Bakan Wert, iki yıl önce de Goya ödül gecesinde İspanyol sanatçıların eleştirilerine maruz kalırken, geçtiğimiz yıl bu ödül törenine katılmamıştı.

Yaklaşık 4 saat süren gecenin sonunda merakla beklenen “En İyi Film” ödülünü “La isla minima” kazanırken, ödülü ünlü İspanyol artist Penelope Cruz verdi.

29. Goya ödüllerinin dağıtımı şu şekilde oldu:

Goya Onur Ödülü: Antonio Banderas

En İyi Film: La isla minima

En İyi Yönetmen: Alberto Rodriguez (La isla minima)

En İyi Kadın Oyuncu: Barbara Lennie (Magical Girl)

En İyi Erkek Oyuncu: Javier Gutierrez (La isla minima)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Carmen Manchi (Ocho apellidos vascos)

En İyi Yardımcsı Erkek Oyuncu: Karra Elejalde (Ocho apellidos vascos)

En İyi Senaryo: Alberto Rodriguez ve Rafael Cobos (La isla minima)

Gelecek Vaat Eden En İyi Kadın Oyuncu: Nerea Barros (La isla minima)

Gelecek Vaat Eden En İyi Erkek Oyuncu: Dani Rovira (Ocho apellidos vascos)

En İyi Sanat Yönetmeni: Pepe Dominguez (La isla minima)

En İyi Montaj: Jose M. G. Moyano (La isla minima)

En İyi Görüntü Yönetmeni: Alex Catalan (La isla minima)

En İyi Müzik: Julio de la Rosa (La isla minima)

En İyi Avrupa Filmi: İda (Pawel Pawlowsky – Polonya)

En İyi İberya-Amerika Filmi: Relatos Salvajes (Damian Szifron – Arjantin)

En İyi Belgesel: Paco de Lucia: La Busqueda (Ziggurat films)

Kaynak: Medya

En iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini “Boyhood” filmi, en iyi erkek oyuncu ödülünü ise Eddie Redmayne aldı.

Ödül törenine dünyaca ünlü fizikçi ve kozmolog Stephen Hawking de katıldı. [Fotoğraf-aljazeera.com.tr]

İngiliz sinema camiasının en prestijli ödüllerinden biri olan BAFTA ödüllerisahiplerini buldu! Gecenin kazananları ise 5 ödülü evine götüren Büyük Budapeşte Oteli ve 3’er ödül toplayan Her Şeyin Teorisi, Boyhood ve Whiplash oldu.

Önümüzdeki Oscar maratonunun da iddialı isimlerinin ödüle uzandığı gecenin en büyük sürprizi ise, sadece tek ödüle layık görülen Birdman oldu! Kazananların tam listesi ise şöyle:

En İyi Film: Boyhood

En İyi Yönetmen: Richard Linklater – Boyhood

En iyi İngiliz Filmi : Her Şeyin Teorisi

En İyi Erkek Oyuncu: Eddie Redmayne – Her Şeyin Teorisi

En İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore – Still Alice

En İyi Özgün Senaryo: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Uyarlama SenaryoHer Şeyin Teorisi

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: J.K. Simmons – Whiplash

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Patricia Arquette – Boyhood

En İyi Kostüm Tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli

Yabancı Dilde En İyi Film: Ida – Polonya

En İyi Görüntü Yönetimi: Birdman

En İyi Kurgu ve Ses : Whiplash

En İyi Makyaj ve Saç: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Animasyon Film: Lego Filmi

En İyi Yapım Tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Özgün Müzik: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Görsel Efekt: Yıldızlararası

En İyi Çıkış Yapan İngiliz Sinemacı: Stephen Beresford ve David Livingstone – Pride

En İyi Kısa Animasyon: The Bigger Picture

En İyi Kısa Film: Boogaloo And Graham

En İyi Belgesel: Citizenfour

Kaynak: beyazperde.com

Akbank 11. Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenecek “Kısa Film Yarışması”nda ön elemeyi geçen yapımlar belli oldu.

11.kısa film festivali

Akbank’tan yapılan açıklamaya göre, yarışma, bu yıl 16-26 Mart’ta gerçekleştirilecek festival kapsamında düzenlenecek.

Ön eleme sonuçları belli olan ve bu yıl ilk kez eklenen “Uluslararası Yarışma” kategorisi “Dünyadan Kısalar” bölümüyle kapsamı daha da genişleyen festivale, Papua Yeni Gine’den Meksika’ya, İskoçya’dan Suriye’ye, 6 kıtadaki 37 ülkeden toplam 712 kısa filmin başvurusu yapıldı.

“Yeni fikirleri desteklemeyi, genç sinemacılara kendilerini gösterme olanağı ve kısa film kültürüne katkı sağlamayı” amaçlayan festivalin oyuncu Esme Madra, yönetmenler Erdem Tepegöz ve Selim Evci’den oluşan ön eleme jüri kurulunun değerlendirmesi sonucu, “Festival Kısaları-Ulusal Yarışma Bölümü”ne katılan eserler arasından 14 film, “Dünyadan Kısalar-Uluslararası Yarışma Bölümü”nde 14 film izleyicilerle buluşmaya hak kazandı.

“Festival Kısaları-Uluslararası Yarışma Bölümü”nün ana jüri üyeleri, yönetmen Handan İpekçi, oyuncu-yönetmen Nazan Kesal, Işık Üniversitesi Sinema TV Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mutlu Parkan, oyuncu Taner Birsel ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı olarak belirlenirken, “Dünyadan Kısalar-Uluslararası Yarışma Bölümü”nünki ise yönetmen-senarist Jessica Woodworth, Berlin Film Festivali Kısa Film Küratörü Maike Mia Höhne, oyuncu Meltem Cumbul, görüntü yönetmeni Florent Herry ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı’dan oluşuyor.

Festival kapsamında ulusal ve uluslararası kategorilerde düzenlenecek yarışmada “En iyi film” seçilecek eserlerin yönetmenleri 5 bin dolarla ödüllendirilecek ve ülkenin çeşitli bölgelerindeki üniversitelerde gösterim turuna çıkacak.

Organizasyonda “Dünyadan Kısalar”, “Festival Kısaları”, “Kısadan Uzuna”, “Deneyimler”, “Belgesel Sinema”, “Yarışma Dışı Seçki” ve “Özel Gösterim” bölümleri alanlarında bu yıl toplam 23 ülkeden 86 kısa film ve 2 uzun metraj film seyirciyle ile buluşacak.

ÖN ELEMEYİ GEÇEN FİLMLER

“Festival Kısaları-Ulusal Yarışma Bölümü”nde ön elemeyi “Ayşe Gülsüm Özel’in Kovalı Süvari, Cansu Boğuşlu’nun Yabani Ot, Anıl Kaya’nın Dün Bugün Yarın, Ferit Karol’un Semer, Cüneyt Karakuş’un Suret, Oğuzhan Kaya’nın Mükemmel Bir Gün, Said Tuğcu ile Sıla Özsoy’un Altın Kızlar, Bedir Afşin’in Ne Topraktır Ne de Asfalt, Yasemin Akıncı’nın Kırmızı/Fransa Çok Güzel, Orhan İnce’nin Adem Başaran, Pelin Kırca’nın Memento Mori, Eylem Şen’in Asfur, Serhat Karaalan’ın Berfeşir/Dondurma, Serdar Önal ile Ömer Çapanoğlu’nun Wong Kar Wai Üzerine Kısa Bir Film” eserleri geçti.

“Dünyadan Kısalar-Uluslararası Yarışma Bölümü”nde ön elemeyi geçen yapımlar ise şöyle:

“Fransa’dan Andrea Baldini’nin Ferdinand Knapp, Polonya’dan Piotr Zlotorowicz’in Matka Ziemia, İsviçre ve Fransa’dan Kaspar Schiltknecht ile Jeremy Rosenthal’ın Le Mal Du Citron, ABD’den Joseph Oxford’un Me+Her, İsviçre’den Ursula Meier’in Tisina Mujo, Fransa’dan Jean-Michel Fete’nin Glissiere, Belçika’dan Jeannice Adriaansens’in Sprintij, Almanya’dan Paul Spengmann’in Unter Uns Das Blau, Almanya ve Azerbaycan’dan Elmar Imanov ile Engin Kundağ’ın Torn, Avusturya’dan Mark Gerstorfer’in Erlösung, Almanya’dan Xaver Xylophon’ın Roadtrip, Brezilya’dan Gustavo Vinagre’nin La Llamada, İspanya’dan Aitor Arregi’nin Zarautzen Erosi Zuen, Almanya’dan Andrej Gontcharov’un Berlin Troika.”