Şunun için etiket arşivi: Verdi

bir-muzisyenin-beyniDoktorasını Melbourne Üniversitesinde nöroloji ve müzik eğitimi üzerine yapan Anita Collins, müzik dinlerken ve bir müzik aleti çalarken beynimizde olup bitenleri yaklaşık 5 dakikalık bir videoya sığdırarak anlatmayı başarmış.

Sharon Colman Graham tarafından hazırlanan animasyonda, gelişen teknoloji sayesinde daha ayrıntılı olarak incelenebilen insan beyninin müziğe karşı verdiği olağanüstü tepki anlatılıyor. Günlük hayattaki aktiviteler için sadece tek bir bölgesi kullanılan insan beyninin, müzik dinlerken aynı anda birçok bölümü harekete geçiyor.

Müzik aleti çalan bir insanın beyni ise tam bir havai fişek gösterisini andırıyor. Videoda özellikle enstrüman çalan birisinin normal hayatta olayları nasıl daha hızlı kavradığı, hafızasının ve yeteneklerinin nasıl çok yönlü olduğu da vurgulanıyor.

Kaynak: Hafif Müzik

Süpermen’in 1938’de basılan ilk çizgi romanı, alışveriş sitesi e-Bay’de açık arttırma yoluyla 3,2 milyon dolara satılarak sitede rekor kırdı.

superman-action-comics

Çizgi roman kahramanı Süpermen’in Action Comics tarafından Haziran 1938’de basılan ilk serisinin kusursuz bir kopyası, açık arttırmayla alışveriş yapılan e-Bay sitesinde 3,2 milyon dolara alıcı buldu.

10 gün süren açık arttırmanın galibi, 3 milyon 207 bin 852 dolar ödeyen ComicConnect şirketi oldu. Alışveriş sitesi e-Bay, satışın bu kategoride rekor olduğunu duyurdu.

Çizgi romanı satan ABD’li koleksiyoncu Darren Adams, bunun “var olan en iyi durumdaki baskı” olduğunu ve bu baskının “çizgi romanların Kutsal Kâsesi”  olduğunu söyledi.

Yüzden az kopyası var

Dünyada sadece 50-100 arası kopyasının olduğu sanılan ilk baskıdan en iyi durumdaki kopya bu.

Bağımsız koleksiyonculardan oluşan Certified Guarantee Company adlı şirket, Adams’ın sahip olduğu kopyanın durumuna 10 üzerinde 9 puan verdi.

2011 yılında bu çizgi romanın aynı şirketten aynı puanı alan, ancak sayfaları biraz sararmış bir başka baskısı 2,1 milyon dolara satılmıştı.

İlk süper kahraman

Kapağında Süpermen’in bir otomobili kaldırdığı görülen ilk baskı, günümüzde yapımcılara milyarlarca dolar hasılat kazandıran “süper kahraman” kavramının başlangıcını ifade ediyor.

Bilimkurgu veya çizgi roman dünyasına hiç aşina olmayanların dahi tanıdığı bir karakter olan Süpermen, sonrasında gelen diğer tüm ‘süper kahraman’ karakterlerinin de önünü açtı.

Rekor fiyatla açık arttırmayı kazanan şirket, şimdilik baskıyı satmayı düşünmüyor.

 

Kaynak : [-]

Dershanelerin kapatılma kararı ve ÖYS ve ÖSS sınavlarında yaşanan olumsuzluklar kurumları yeni arayışlara itti. Asıl olması gereken sisteme doğru hızlı bir gidiş var. Belkide ilk kez doğru adımlar atılarak öğrencinin durumunu değerlendirmek yerine körükörüne eğitim sisteminde köklü bir değişikliğe gidilecek.

oss-giriş-sistemi

Eğer başarılabilirse gerçekten sosyologların deyimiyle ; Kendine  yabancılaşmış ve sınav sistemi ile boğuşan yaratıcılıktan uzak sistemden vaz geçilecek. Geç kalınmış olsa dahi dileriz adil ve iyi, çağdaş bir eğitim için torpil, kayırma ve benzeri durumları bertaraf etmek için okul mezuniyet puanı+Sosyal ve sanatsal eğitim ve etkinlikler+ Üniversitelerin sınav ve mülakatları” ile en az adaletsiz sisteme biran önce geçiş yapılır. Ve elbette denetimli kaliteli eğitim veren sanat kurslarının değeri de anlaşılır olur.

Lise geçiş sistemini değiştiren MEB şimdi de üniversitelere girişte uygulanacak yeni sistem üzerinde çalışıyor

Bu yıl liselere geçişte sistemi değiştiren ve yılda 6 dersten yapılan 12 sınavın sonuçlarının yüzde 70 etkili olması uygulamasını getiren Milli eğitim Bakanlığı (MEB) üniversitelere geçiş için de yeni bir düzenleme üzerinde çalışıyor. Üzerinde çalışılan sistem “ders dışı etkinliklerin” de dikkate alınmasıyla ABD’deki üniversiteye giriş sistemine benziyor.

DERS DIŞI UĞRAŞLAR

Habere göre, Tarabya İngiliz Okulları’nın düzenlediği “Liseden Üniversiteye Geçişte Farklı Bakış Açıları” paneline katılan MEB Yükseköğrenim ve Yurtdışı Eğitimler Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Semih Aktekin, yükseköğretime geçişte üzerinde çalıştıkları yeni sisteme dair bilgiler verdi.

Aktekin, “Yükseköğretime geçişte öğrencinin ders dışı uğraşlarını, sanat, spor ve boş zaman etkinliklerini de göz önüne alarak puanlandıracağımız bir sistem düşünüyoruz. Eğitimde bilgiyi önceleyen sistem yerine becerileri de ön plana alan yeni bir sistem kurmanın peşindeyiz” diye konuştu.

Bakanlığın üzerinde çalıştığı bu sistemde yalnızca öğrencinin notları ya da ders dışı etkinlikleri üniversiteye geçişte yeterli olmayacak. Merkezi olarak yapılacak sınav sonuçları da etkili olacak. Üzerinde durulan iki sınav modeli var.

Bunlardan biri tıpkı liselere geçişte 6 dersten toplam 12 sınavın merkezi olarak yapılmasını öngören Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi’nde (TEOG) olduğu gibi liselerde de bazı derslerin merkezi olarak yapılması. 5 ya da 6 dersten merkezi olarak sınavlar MEB tarafından yapılacak ve yerleştirme puanının hesaplanmasında tıpkı liselerde olduğu gibi bu sınav sonuçları etkili olacak.

Bir başka sınav modeli ise Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yapılması ve bunun sonuçlarının kullanılması. Ancak bu sınavın YGS gibi yılda bir kez değil, ABD üniversitelerine girişte sonuçları dikkate alınan SAT gibi yılda birkaç kez yapılması öngörülüyor.

HEM SINAV SONUCUNA HEM SOSYAL ETKİNLİĞE BAKIYOR

yetenek-sınavları

ABD üniversiteleri kendi şartlarını kendileri belirliyor. Üniversitelere başvurular öğrenci tarafından yapılıyor ve üniversiteler öğrencilerini seçiyor. Yani merkezi bir yerleştirme sistemi yok. Ancak başvuruda iki aşamalı sözel ve matematik becerilerin ölçüldüğü SAT ile İngilizce , matematik, okuma ve bilimsel muhakeme bilgisinin ölçüldüğü ACT (American College Test) sınav sonuçları istenir. Ayrıca lise notları, okul ve sınıf sıralaması, sosyal etkinlikler, niyet mektubu, öğretmenlerin tavsiye mektubu başvuru dosyasında yer alır ve etkilidir. Değerlendirme bu dosya üzerinden yapılır.

Dünyaca ünlü keman virtüözü İstanbul’a geliyor!

Dünyanın en önemli müzik otoritelerince 20. ve 21. yüzyılın en üstün keman virtüözü kabul edilen Itzhak Perlman, bu sene 70. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Map İletişim ve Piu Music organizasyonuyla 29 Nisan 2014 tarihinde İstanbul Kongre Merkezi’nde vereceği konser için tekrar Türkiye’ye geliyor.

Itzhak_Perlman

Her gittiği ülkede müzikseverlerin yoğun ilgisiyle karşılaşarak konser biletleri aylar öncesinden tükenen, “Schindler’in Listesi” filminden de tanınan ve geçtiğimiz aylarda İstanbul’da müthiş bir konsere imza atan Itzhak Perlman’ın konser biletleri, Biletix.com üzerinden satılıyor.
20 milyon dolarlık Soil Stradivarius geri geliyor!
Geçtiğimiz aylarda da Yapı Kredi sponsorluğunda İstanbul’da konser veren Perlman, bu yıl yine geçmişte Yehudi Menuhin’e ait Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi kemanı olduğu düşünülen 1714 yapımı antik Soil Stradivarius ile katılacak.
ITZHAK-PERLMANPerlman konsere, geçmişte Yehudi Menuhin’e ait  Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi kemanı olduğu düşünülen 1714 yılı yapım tarihli, 300 yıllık Soil Stradivarius ile katılacak.
Perlman’ın kullandığı enstrümanın değerinin 20 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor.
5 ayrı dalda Grammy sahibi…
En İyi Oda Müziği ve En İyi Enstrümantal Solist Performansı gibi toplamda 5 ayrı dalda Grammy Ödülü’ne sahip olan Perlman’ın, Harvard, Yale, Brandeis, Roosevelt, Yeshiva ve Hebrew Üniversitelerindefahri ve onursal doktoraları bulunuyor.
Itzhak Perlman Kimdir?
Schindler’in Listesi filminden de tanınan Perlman, 1945 yılında Birleşik Krallık Filistin Mandası altında bulunan Tel Aviv’de doğdu. Çocukluk yıllarında radyodan dinlediği klasik müziklerle kemana olan ilgisi başladı.
İlk eğitimini Shulamit Konservatuarı’ndaveTel-Aviv MüzikAkademisi’ndeRivka Goldgart’tan aldı. Sonrasında Juilliard Okulu’nda büyük keman eğitmeni Ivan Galamian ve onun asistanı Deraothy DeLay ile çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti.
Perlman dört yaşında çocuk felci geçirmiştir.Zaman içinde iyileşerek koltuk değnekleri ileyürümeyi öğrenen Pearlman, hızlı hareket edebilmek ve otururken keman çalmak için elektrikli amigo scooter kullanıyor.
20. ve 21. yüzyılın en üstün kemancılarından biri olarak görülen Perlman, halen eşiyle birlikteNew York’ta yaşıyor.
Ünlü performansları
Itzhak Perlman, 7 Mayıs 2007 tarihinde Beyaz Saray’daki Kraliçe Elizabeth’in katıldığı devlet yemeğinde performans sergiledi.
2009 yılındaki Barack Obama’nın göreve başlama merasiminde, John Williams’ın Air and Simple Gifts adlı eserinde Yo-Yo Ma (çello), Gabriela Montero (piyano) ve Anthony McGill (klarnet) ile birlikte sahne aldı.
Son yıllarda, orkestra yönetmeye başlayan Perlman, Detroit Senfoni Orkestrası’nın başmisafir orkestra şefliği görevini de yürütüyor. 2002-2004 yılları arasında Saint Louis Senfoni Orkestrası’nda müzik danışmanı olarak hizmet verdikten sonra, Kasım 2007’de Westchester Senfoni Orkestrası Perlman’ın sanat yönetmenliğine ve baş orkestra şefliğine atandığını duyurdu.
Bu çerçevede 11 Ekim 2008 tarihinde, Beethoven’ın 5.Piyano Konçertosu’nun çalındığı, Leon Fleisher’ın da yer aldığı Beethoven programında ilk konserini verdi.
Başarıları – Ödülleri
Leventritt Yarışması – Galibiyet
Grammy Ödülleri :
– En İyi Oda Müziği Performansı
– En İyi Enstrümental Solocu Performansı (orkestra ile)
– En İyi Enstrümental Solocu Performansı (orkestra olmadan)
– En İyi Klasik AlbümEn İyi Tasarlanmış Albüm, Klasik
* Newsweek Magazine, Perlman’ı baş makalede yayınladı
* A.B.D Başkanı Ronald Reagan tarafından “özgürlük madalyası” (Medal of Liberty) ile ödüllendirildi.
* A.B.D Başkanı Bill Clinton tarafından “sanatlar ulusal madalyası” (National Medal of Arts) ile ödüllendirildi
* Kennedy Merkezi Ödülleri (2003) Fahri / Onursal derecelerde Harvard, Yale, Brandeis, Roosevelt, Yeshiva and Hebrew üniversiteleri tarafından ödüllendirildi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) kurucu başkanı adına düzenlenen Sedat Simavi Ödülleri’ne bu yıl değer görülen gazeteci, sanatçı, yazın, spor ve bilim insanları belli oldu. 9 dalda verilen ödüller 24 Aralık tarihinde törenle sahiplerini bulacak


gazeteciler cemiyeti11 Aralık 1953’de yaşamını yitiren TGC kurucu başkanı Sedat Simavi adına 37 yıldan bu yana sürdürülen ödüller; gazetecilik, radyo, televizyon, edebiyat, sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, görsel sanatlar ve spor alanlarında veriliyor.

Ödüller 24 Aralık Salı günü saat 19.00’da The Marmara Taksim Oteli’nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

ÖDÜLLERİ KAZANANLAR VE ESERLERİ

GAZETECİLİK:

Sedat_Simavi

Sedat SİMAVİ

Namık DURUKAN
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Uludere’de Ölüm Yolculuğu / Herkes Biliyor Ama Adı ‘Kaçak’ ”  başlıklı haber ve fotoğrafları ile.

Seçici Kurul ayrıca,

İdris EMEN’i Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Çocuklarımızı Kurtarın / Adıyaman – Suriye Cihat Hattı” başlıklı haberi nedeniyle övgüye değer gördü.

RADYO:

Atilla GÜNER
RS FM’de yayınlanan “Atilla Güner’le Akşam Postası – Gezi Parkı Olaylarının Takibi” adlı radyo programıyla.

Seçici Kurul ayrıca,

Esengül ŞAHİN’iYön Radyo’da yayınlanan “Pervanelikte On Dört Bin Yıl: Ali Ekber Çiçek” adlı radyo programı nedeniyle övgüye değer gördü.

TELEVİZYON:

Nebil ÖZGENTÜRK
CNN TÜRK’de yayınlanan “Sanatımızın Hatıra Defteri” adlı televizyon programı ile.

Seçici Kurul ayrıca,

Lütfi ÖZARSLAN – Tekin DEMİREL’i TRTde yayınlanan“Dünyanın Yükü”  adlı ortak televizyon programı nedeniyle övgüye değer gördü.

EDEBİYAT:

Hasan Ali TOPTAŞ
“Heba” adlı romanıyla.

SOSYAL BİLİMLER:

Cahit KAYRA
“Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü 1923-1950 / Devletçilik: Altın Yıllar”  adlı eseriyle.
Seçici Kurul ayrıca,
Muazzez İlmiye ÇIĞ’ı “Sümerliler Türklerin Bir Koludur”  adlı eseri nedeniyle övgüye değer gördü.

FEN BİLİMLERİ:

Seçici Kurul, yarışmaya başvuran eserler içerisinde bu yıl Yönetmelik şartlarına uygun ödüle değer bir araştırma eseri olmadığına karar verdi.

Seçici Kurul bu dalda,

Doç. Dr. Mehmet Hakan ERKUT’u “Karadeliklerden Yüksek Frekanslı Kuazi-Peryodik Salınımlar Üzerine” adlı eseri nedeniyle övgüye değer gördü.

SAĞLIK BİLİMLERİ:

Prof. Dr. Işıl BERAT BARLAN
“Allerjene Özgü İmmunoterapide Yeni Bir Yöntem: Subkutan ve Sublingual Yolun Kombinasyonu” adlı çalışmasıyla.
Seçici Kurul ayrıca,

Prof. Dr. Arzu KARABAY KORKMAZ – Yrd. Doç. Dr. Ayşegül YILDIZ ÜNAL  – Yrd. Doç. Dr. Şirin KORULU KOÇ’u  “Speedyringo Proteininin Nörodejenrasyondaki Anti-Apoptotik Etkileri”  adlı ortak çalışmaları nedeniyle övgüye değer gördü.

GÖRSEL SANATLAR:

Cansen ERCAN
“Evin Sanat Galerisi Resim Sergisi” ile.

SPOR:

Vakıfbank Bayan Voleybol Takımı
Avrupa Voleybol Konfederasyonu (CEV) Kupası Şampiyonu ve Kadınlar Dünya Kulüplerarası  (FIVB) Voleybol Şampiyonu” olması nedeniyle.

Seçici Kurul ayrıca,
Gamze BULUT’u “Atletizmde (23 Yaş Altı 5000 metrede) Avrupa Şampiyonu olması nedeniyle övgüye değer gördü.

Kültür ve Turizm Bakanlığı 105 müzenin daha girişlerinin özel sektöre devri için adım attı.

muze-narsanatKültür ve Turizm Bakanlığı, bünyesindeki 105 müze ve ören yerinin de gişe ve kontrol sistemlerini özelleştirmek için düğmeye bastı. Bundan böyle bakanlık bünyesinde bulunan 105 müze ve ören yerinin işletmesini deözel sektör üstlenecek.Özel sektör bu müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirin sadece yüzde 20’sini bakanlığa verecek.

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay döneminde çıkarılan “Müze ve Ören yerleri Gişelerinin İşletimi, Giriş Kontrol Sistemlerinin Modernizasyonu ve Yönetim İşi” ihalesi ile aralarında Ayasofya, Topkapı Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Efes örenyeri gibi Türkiye’nin en önemli 48 müze ve ören yerinin gişe ve kontrol sistemleri, Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen ihale ile özelleştirilmişti.

İhaleyi, MTM-TÜRSAB kazanırken, müzelerin altında daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletme Merkez Müdürlüğü’ne bağlı DÖSİMM mağazalarının işletim hakkı da TÜRSAB’a verilmişti.

Bakanlığın hazırladığı ihale ile hat, tezhip, çini ve dokuma gibi gelenekselTürk el sanatlarından müzelerde sergilenen eserlerin replikasına, Türklokumundan Türk kahvesine kadar birçok ürünün yabancı firmalar tarafından üretilip satılmasına da olanak sağlanıyordu.

Dava 3 yıldır sürüyor

48 müze ve ören yerinin giriş sistemlerinin özelleştirilmesinin ardından Kültür Sanat Sendikası, Danıştay’da, “özelleştirme ihalesinin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle” dava açmıştı. Sendika yetkililerinin verdiği bilgiye göre dava 3 yıldır sürüyor ve bir sonuç alınamadı.

Bakanlık da 3 yıl sonra, bünyesindeki 105 müze ve örenyerinin giriş ve kontrol sistemlerinin özelleştirilmesi için düğmeye bastı. 105 müze ve ören yeri için “2 Aşama Müze ve Örenyerleri Gişelerinin İşletimi, Giriş Kontrol Sistemlerinin Modernizasyonu ve Yönetimi İşi” ihalesi yapılacak. İhale 30 Ekim Çarşamba günü gerçekleştirilecek.

Bu ihaleyle birlikte bir önceki ihalede olduğu gibi 105 müze ve örenyerinin gişelerini de özel sektör kontrol edecek. Müzekart ve biletli ziyaretçi denetimi de özel sektör aracılığıyla yapılacak. İhalenin geçici teminat bedeli 291 bin 690 TL, ihale şartname bedeli ise 5 bin TL olarak belirlendi.

Kaynak :[]

 

Bildiğiniz gibi, 4 yıldır Bakırköy’de Nar Sanat Öğrenci ve eğitmenlerinin katılımı ile yapılmakta olan “Nar Çiçekleri Festivali” 22 Haziranda yapılan etkinliklerle son buldu.

Sabah saat 10:00 dan başlayarak gece 22:30’a kadar devam eden etkinlikler en son gece 21:00 başlayan tiyatro gösterisi ile son buldu. Etkinlikler boyunca eğitmen ve öğrenci orkestralarının yanı sıra, Nar Sanat öğrencileri Bale, Latin Dans, Modern Dans gibi gösterilerin yanı sıra Gitar, Keman, Piyano, Bağlama, Şan, Flüt ve daha pek çok dalda öğrencilerimiz yıl içerisinde öğrendiklerini sergiledi.

Yıl içerisinde eğitim alan 3 yaşından 60 yaşına kadar öğrencilerimizin pek çoğunun katılımı ile gerçekleşen (4 gösteri boyunca toplam 313 öğrencimiz görev almıştır) etkinliklerimizin sonuncusu olan Nar Sanat Öğrenci Tiyatrosu ise veli ve izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Tiyatronun Hemen öncesinde Minikler bale ve modern dans gösterisi ise tüm sevimliliği ile unutulmaz anlar yaşattı. Katılamayan, tatilde olan ve gelecek yıl katılmak için sabır eden öğrencilerimize de yıl içerisinde verdikleri emek için teşekkür ediyor gelecek yıl onları da sahnede görmek istiyoruz.

“Hep Sanat, Nar Sanat”

Editör : Genelde makale yerine haber yayınlamaya çalışıyoruz. Fakat arada bir dikkat çekici makale bulunca yayınlamak hoş oluyor. Fakat yayınlamaya değer yazı bulmakta bazen zorlanabiliyoruz. İrdelediği konu anlamında oldukça iyi bir makale. Hani son yıllarda moda olan sözcük ile  söylemek gerekirse “Okunası” bir yazı.  (Yazı olduğu gibi http://evrensel.net ‘de KADRAJ adlı köşesinde yazan Sayın Özcan YAMAN’a aittir)

Özcan YAMAN

Özcan YAMAN

Son yıllarda çokca duyduğumuz, katıldığımız  sanat festivalleri, sanat günleri, bienaller, contemproray’ler ve bazıları daha spesifik halde gerçekleştirilen fotoğraf, sinema, kısa film vd. Adlarla düzenlenen etkinlikler ne  işe yararlar? İlk bakışta büyük, çok büyük sanat etkinlikleri. Paraların su gibi aktığı, boy boy reklamların yapıldığı yerli ve yabancı bir sürü sanatçının katıldığı organizasyonlar. Bu konu değişik yönleriyle ele alınabilir. Benim üzerinde durmak istediğim, organizasyon ve izleyici ilişkisi.

Şimdi bazı arkadaşlar onca sorun varken bula bula sanat faaliyetlerini mi buldun diyecekler. Doğrudur, güncel bir yığın sorun yaşanırken bir grup insanın / iktidarın sanat manat derdi o kadar önemli mi? Evet önemli…

“Noviembre” isimli İspanyol filminin son sahnesi  şöyledir. “Sanat, geleceği içinde barındıran bir silahtır.”  Ve sanat-manat…
Hem izleyen olarak hem katılımcı olarak bazılarının içinde yer aldığım bu etkinlikler de şunu gördüm; –
A) Devlet ve kurumları (resmi), büyük sermaye şirketi ya da her ikisinin organize ettiği bol sponsorlu etkinlikler hem reklam (Yalnızca paralı değil, ana haberlere bile konu olabilen haber niteliğiyle de medyada yer alan / gizli reklam diyelim) hem katılımcı sanatçı bolluğu, hem izleyici sanatçı bolluğu  hem de sanatseverler (izleyici) gibi  yani reklam diliyle ‘hedef kitle’yi vuran organizasyonlar olabiliyor.
B) Dernek, vakıf, oda, parti gibi kurumların kendi tabanlarına hitap eden küçük çaplı etkinlikler de yapılıyor. Bunlar daha çok bağış toplamaya yarayan kültür ve sanat faaliyetleri olarak düzenlenen konserler şeklinde gerçekleşiyor.
C) Sanat kurumlarının başında olup, yaptıkları etkinlikler vardır. Bursa Fotofest, Tekirdağ fotoğraf Günleri gibi. Film günleri vd. Bunlarda sponsorluk ilişkilerine göre izleyicilerle buluşabiliyor ya da buluşamıyorlar. Bazıları gelenekselleşebiliyor ya da kaybolup gidiyor.
D) Bir de yerel yönetimlerle iş birliği yapılarak destekle ( sponsorluk değil!) uluslararası veya ulusal sanat etkinlikleri var. Amaç Sanatın aracılığı ile yaşamın sorgulanması… Bazen izleyicisi ile buluşan bazen de buluşamayan.
E) Sanattan elde edilen birikimle “ücretsiz” yapılan, büyük kitlelerle buluşulan, sanatçıların kolektif destek verdikleri Grup Yorum’un gelenekselleştirdiği halk konserleri var.
Bu şekilde daha bir çok kategorilere ayırabiliriz…
Peki neden sanat bu kadar çok sevilir? Başta büyük sermaye olmak üzere devletin kurumları destek olur? Çünkü sanat İDEOLOJİKTİR. Çünkü sanat SİYASİDİR. Çünkü sanat GÖRÜNÜRLÜK sağlar…

Onun içindir ki her sanatsal etkinlik sınıfsal bir içerik taşır. İktidarlar sanatı çok sever. (bkz. Hitler ve Almanya tarihi) İktidara gelmek isteyenler sanatı kullanır. (bkz. Mediciler/Floransa) Sermaye sanatı çok sever (bkz. Sosyal sorumluluk projeleri vs.) Hükümetler icraatlarını sanatı kullanarak görünürlüklerini arttırırlar. (bkz. AKP’nin projeleri) neyse uzatmayayım.

Sanat dendiğinde yukarıda saydığımız sorunlu alanlarla ilişki içinde olanlar var. Siyasi ve ideolojik yanı bir kenara bırakıp (bıyık-sakal hikayesi gibi) sanatsal etkinlik(!)  yaptıklarını iddia edenler, hem de Meseleyi sınıfsal boyuttan, ekonomik ihtiyaçlar boyutuna çekip haklılık peşinde koşan kişi ve kurumlar. İçeriği muhalif, biçimi iktidardan yana) neyse…
Birde son katıldığım “Uluslararası Çukurova sanat günleri” gibi iyi niyetli, bir kaç kişinin omuzunda halka ulaşma ve sanatın diliyle derdini anlatma gayretinde olan girişimler. Suriye gerginliğinden konukları gelemeyen, ekonomik sıkıntılarını imece yöntemiyle çözmeye çalışan, biçimsel olarak mütevazı içerik olarak dolu dolu olan, ancak 10 yıllık birikimle yüzlerce sanatçının katıldığı ( bir çoğu isim yapmış) gelenekselleşmiş ama kitleselleşememiş sanat günleri var Adana’nın. Bu konu tartışılmaya değer. Kimi halk gelmiyor diyebilir. Kimi iktidarın borazanını çalmadığı için halka ulaşılamıyor diyebilir. Kimi şu düşüncenin adamları kimi bu  düşüncenin adamları diyerek destek vermediklerini söyleyebilir ama tartışılmalı. Daha önceleri yazmıştım. Adana merkezde yapılan bir sanat etkinliğine (Ki 10 yıldır yapılıyor ve katılım fena olmuyormuş) katılacak, sendikalar başta olmak üzere parti-ler, sanat dernekleri, işçi, köylü, şehirli, genç, yaşlı, öğrenci  kimse yaşamıyor muydu?

Evet sanat önemli. Haftaya devam edelim, tartışalım.  Özellikle 1 Mayıs öncesi…

Not: Konuyla ilgili düşüncelerinizi (isterseniz görselle birlikte) gönderirseniz bu köşede paylaşırız. (Yazarın ilgili yayındaki köşesi olup e-mail :[email protected] yazılabilir)

 

 

Kaynak :[-]

Umudu ve gücünü kadınlardan alan, kadınlar tarafından kadınlar için yapılan, bu yıl hırpalanan-susturulan-görmezden gelinen tüm kadınlara ithaf edilen festival, on dokuz ülkeden kadınlar ve filmlerini ağırlayacak.

 

Festival, tema bölümleri, toplu gösterimler, açılış, kapanış etkinlikleri, 5. Altın Bamya Ödülleri, söyleşiler ve atölyelerle, 15-23 Mart’ta İstanbul’da, 30-31 Mart’ta İzmir, 6-7 Nisan’da Sinop, 13-14 Nisan’da Bitlis’te sizlerle olacak!

Festivalde Neler Var:

Kadınların Sineması bölümünde dünyadan ve Türkiye’den, kadınların son yıl-larda yaptığı her türdenfilmleri derledik.

Bedenimiz Bizimdir bölümünde dünyanın dört bir yanından kadınların bedenimiz bizimdir diyen filmleri yer alıyor.

Kendine Ait Bir Cüzdan bölümünde kadınların cüzdanlarıyla da kendi ayakları üzerinde durma hikayelerini derlediğimiz filmler izleyeceksiniz.

Cins-iyet-ler bölümünde ise cinsiyet ve cinsel kimlik meselelerine dair filmlere yer verdik.

Women Make Movies seçkisi Filmmor-Women Make Movies dayanışmasının ürünü, birlikte hazırladığımız özel bir seçki.

 

Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Ödülü: 10 yıldır kadınların yarışmaya değil dayanışmaya, yan yana olmaya ihtiyacı var diyerek yarışma yapmaktan imtina eden festivalimizde yine yarışma yok ama artık bir dayanışma ödülü var. Bu dayanışma ödülü:

– Kadınların edilgen, geleneksel, cinsiyetçi olmayan temsillerine,

– Muhafazakar/ataerkil baskının kıskacında kadınların öznelik, öznellik, direnç, eylem ve düşlerine alan açan filmlerin yönetmenlerine verilecek.

Toplu Gösterimler: Kadınların sinemasının ilham ve güç veren iki özgün yönetmeni: Yeni Türkiye sinemasının “auteur”lerinden Yeşim Ustaoğlu ve filmlerinde kadın erkek ilişkilerini mizahi bir dille yeniden yapılandıran Doris Dörrie toplu gösterimleriyle festivalde.

Dört ilde bir ay boyunca sizlerle birlikte olacak festivalin programı daha sonra yayınlanacaktır.

 

Guardian gazetesi, 2013 yılında Avrupa’nın “en iyi sanat etkinlikleri”nin gerçekleşeceği kentler arasında yer verdiği İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne vurgu yaptı.

 Bu yıl Avrupa’da en iyi sanat etkinliklerini gerçekleştirecek kentler arasında İstanbul da sayıldı. İngiliz Guardian gazetesi “Avrupa’nın 2013 yılında en iyi sanat etkinlikleri rehberi” başlığıyla verdiği geniş haberinde İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne yer verdi.

Guardian gazetesi “Avrupa’da bu yılın en iyi sanat etkinlikleri rehberimiz ile şaşırtıcı bir kültürel kentsel tatilini planlayın, operadan elektronik müziğe, artı şiir, tiyatro ve sinemaya” diye yazdı.
Haberde yılın “en iyi sanat etkinliklerine” evsahipliği yapacak Avrupa kentleri arasında İstanbul dışında şu kentler sıralandı:
“Paris (Fransa), Barcelona (İspanya), Kosice (Slovakya), Berlin (Almanya), Venedik (İtalya), St. Petersburg (Rusya), Atina (Yunanistan), Gothenburg (İsveç), Krakov (Polonya), Lizbon (Portekiz), Basel (İsviçre), Prag (Çek Cumhuriyeti), Kopenhag (Danimarka), Budapeşte (Macaristan), Oslo (Norveç) ve Brüksel (Belçika).

-İSTANBUL’DA ETKİNLİKLER-

Guardian gazetesi, 30 Mart ile 14 Nisan tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Film Festivali için “Son yıllarda en ilginç Avrupalı filmlerinden bazıları Türk yönetmenlerden geldi” dedi. Bu çerçevede Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu ve Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” yapıtlarına dikkat çeken gazete 1982 yılından beri devam eden festivalin, hem büyük isimlerin piyasaya çıkan yeni yapıtlarını hem de yükselen yeni yönetmenlerin eserlerini görmek için “büyük şans” sağladığını vurguladı.
Guardian, İstanbul’un 14 Eylül ile 10 Kasım tarihleri arasında evsahipliği yapacağı İstanbul Bienali’ni okuyucularına anlatırken “Bu etkinlik, Venedik, Sao Paulo ve Sydney’de yapılanlarla birlikte dünyanın en prestijli çağdaş sanat vitrinlerinden biri” sözlerini kullandı. Haberde Bienalin Küratörü Fulya Erdemci’nin 2013 yılı temasının, “siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikri olacağını açıkladığına vurgu yapıldı.

Kaynak : [-]http://www.haberx.com

23 Ocak-3 Şubat 2013 tarihleri arasında düzenlenen 42. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde son düzlüğe yaklaştıkça ‘Altın Kaplanyarışması’nın tablosu da bir o kadar netleşiyor. Ben de hız kesmeden iki gün önce ele aldığım altı filmin devamında bu sefer görücüye çıkma sırasıyla ikinci altılığı masaya yatırdım. Böylece “Gözetleme Kulesi” ile birlikte sayısı 16’yı bulan yarışma rekabetçilerinin 13 tanesini değerlendirmiş oldum. Bu seferki film toplamının ise kapitalizm odağından toplumsal şiddetin yol açtığı yalnızlık portrelerine taşra ya da şehirden bakış atmasıyla sivrildiği söylenebilir. Salı ve Çarşamba izlediğim eserleri içeren bu zaman diliminin en iyisi “Halley” olurken, Altın Kaplanyarışmasıyla ilgili genel değerlendirmeyi Cumartesi yapacağımı da eklemeliyim.

Habertürk muhabiri Kerem Akça, Altın Kaplan yarışmasında yer alan altı filmi değerlendirdi

İki gün önce yarışmanın ilk düzlüğünü değerlendirdiğimde büyük oranda ‘el/omuz kamerası’ kullanımının hakimiyetine dikkat çekmiştim. Bunun üzerine ‘cinsel uyanış/arayış’ meselesinin de merkezi konuma yerleştiğini eklemiştim. Ancak sanki 42. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nin Altın Kaplan yarışmasında ‘cinsellik’ ve ‘şiddet’ odağından ‘cüretkar’ duran özgürlükçü filmler ayrı ayrı kümelenmiş gibi.

Bu iki günde rahatsız edici filmler öne çıktı

Zira bu yazıda ele alacağım altı filmden dördü, rahatsız edici yaklaşımları, huzursuzluk veren anlatıları ve sansüre karşı hareketlenme meraklısı dramatik yapılarıyla öne çıkmaya çalışıyorlar. Özellikle ‘ilk altılık’ın 1.85:1 formatında daha yakın ölçekli objektifleri tercih etme arzusu, ikinci ‘altılık’tan üç tane 2.35:1 kullanan eserle bir anlamda tersine dönmüş.

Bu konuda Hollanda etiketli ürünü belki ayırabiliriz. Ancak üzerine basmalıyız ki Avusturya ve Meksika temsilleri bunu ‘popüler’lik olsun diye yapmıyorlar. Daha ziyade hikayelerine, temalarına ve ideolojilerine uyduğu için canlandırma gereği duyuyorlar.

Halley”, zombi filminin alışık olduğumuz kurallarını yıkıyor

Bu iki günün en çok beğendiğim eseri, sektörde kurguculuk da yapan Sebastian Hoffman’ın sinematografisini ve yönetmenliğini üstlendiği hiççi zombi filmi “Halley” oldu. “Dummy Jim” ile beraber şimdiye kadar adaylar arasında bu en dikkat çekici eser, resim tablolarını andıran “Andrei Rublev” (“Andrey Rublyov”, 1966) görünümlü mizansenlerini David Cronenberg, Wojciech Has ve M. Night Shyamalan’ı andıran bir atmosferle dolduruyor. Daha iyi tanımlamak gerekirse gotik korku omurgası body-horror gelenekleriyle yoğrulup zombi filmine bir karışım hazırlanıyor derim.

Kapitalizm hastalığının sıkıştırdığı bir gece bekçisine odaklanan eserin, sinemaskop oranında yakın planların, garip açıların ve röntgencilik duygusunun üzerinden bir ‘sabit kamera’ sınavı verdiği söylenebilir. Bunu yaparken son bölümdeki ‘hipnotik’ ve ‘mitik’ havaya bürünmesi de not düşülmeli. Ancak esasen grinin tonlarını canlandırıp belli bölümleri flu bırakırken ‘sanrı’ izlenimi yaratan kadrajlarıyla ‘arşivlenesi’ bir seviyeye ulaştığı bir gerçek. Hofmann belli ki ilerleyen dönemde işlevleriyle adından söz edeceğimiz bir isim olacak.

Zira zombi filminde böylesi minimal ve atmosfer yüklü yaklaşıma rastlamak pek mümkün değilken, özellikle de alt türün kalıplarının uzun süredir görmediği bir şekle sokulması ‘ibret veren karakter’i anlamlı kılıyor. Adeta bir yaşayan ölünün gözünden dünyaya bakarken, kapitalizmin yol açtığı yalnızlık sıkıntısının ‘ölüm’le ilişkilendirilebilecek melankolik bir ruh halinin temsilcisine dönüştüğü görülüyor.

Avusturya ve Hollanda temsilcileri sinemaskopu iyi kullanamıyor

Bunun yanında Daniel Hoesl’ın “Soldier Jane”i (“Soldate Jeannette”) ve Guido Van Driel’i “The Resurrection of a Bastard”ı (“De Wederopstanding Van Een Klootzak”) de aslında sinematografik açıdan bakınca kendi dünyalarına uygun hareket ediyorlar. Ancak bunlardan birincisinin bir suçlu/kiralik katil hikayesinin çevresine Haneke’vari huzursuz edici sekanslar yerleştirirken fazla serbestlikten çektiği kesin. Zira yönetmenin kadrajlarının ruhsuzluğu, Avusturya sinemasının ‘minimalist’ geleneğindeki mat renkler ve alan derinliği odaklı ‘iletişimsizlik’ bazlı alışkanlığı yakalayamamasını sağlıyor.

“The Ressurrection of a Bastard” ise Van Driel’in ilk yönetmenlik denemesinde sadece birkaç sinematografik anla anılmasına alan açıyor. Yılmaz Erdoğan’ın “Organize İşler”deki (2005) ‘görgüsüz’ helikopter kamera kullanımını zaman zaman akla getiren eser, özünde kültürel bir kara komedi. Ancak bu alanın kalıplarını uygularken karakterlerinin çekiciliğine bel bağlamayı ya da dramatik açıdan TV geleneğinin dışına çıkmayı beceremiyor. Bu da çizgi roman zeminini iyi değerlendiremeyen filmi, ‘déjà vu’ hissiyatıyla tüketilen bir tür denemesine olmaktan kurtaramıyor.

Slovakya çıkışlı bir Alman filmi izlenimi yaratan “My Dog Killer” (“Môj Pes Killer”), ülkedeki Neo-Nazi grubuna takılan ana karakterinin nefretine ve ırkçı duruşuna odaklı ilerliyor. Yalnızlığı çerçevesine alırken kaydırmalı kamera hareketiyle onu kavrayan ‘gözetleyici’ denebilecek uzun planlar içeriyor. Gaspar Noé, Andrei Tarkovsky ve Michael Haneke arasından filizlenen bir huzursuzluk yaratıp ‘gerçekçi’ bağlanmasıyla da 1.85:1 oranında belli bir mesafe katetmeyi beceriyor. Özellikle de ülkesine bakınca, ‘köy hayatı’nda yaşananları kültürel bir şiddet dışavurumu hikayesine çevirmesiyle “Soldier Jane”in üzerinde seyrediyor orası kesin!

Bu zaman diliminin en zayıf halkası “Karaoke Girl”

Ele aldığım toplamda ‘şiddet’ içeriği bulundurmayan iki eser ise bunların arasında ‘köşeye itilebilecek’ yapıtlar sunuyorlar nihayetinde. Bunlar arasında ‘en zayıf halka’ gibi görünen Tayland filmi “Karaoke Girl”ün (“Sao Karaoke”) ‘cinsel uyanış’ odaklı ve ‘el kamerası’yla çekilmiş ilk bölümdeki eserlerin arasına dahil edilecek bir kültürel hayat kadınlığı kimliği portresi sunduğu söylenebilir. Ancak bunu pembe dizisel bir yaklaşımla harmanlayıp cinsellik dozajı ve sınırları zorlama adına “Longing for the Rain”den (“Chunmeng”) farklı bir seviyeye ulaşamadığı ortada.

Yarışmanın ikinci Meksika çıkışlı eseri “Penumbra” ise bir anlamda “Gözetleme Kulesi” ile birlikte en belirgin safkan minimalist sinema yapıtını sunması sebebiyle ‘ayrıksı’ bir görünüme kavuşuyor. Ancak Eduardo Villanueva’nın da Esmer gibi ‘çiçekler, böcekler, ağaçlar ve yürüyüşler’ odağından dışarı çıkamayınca ‘taşra/doğa güzellemesi’nden öteye gidemediği söylenebilir.

 

Öyle ya da böyle, olmuş ya da olmamış fark etmeksizin şimdiye kadar her türlü tabandan yaklaşımlar gördüğümüz 13 filmden söz edebiliriz. Bu noktada iki Hollanda, iki Meksika ve iki Tayland ürününün bu duruma neler kattığı da incelenmeli. Kesin olan bir şey varsa o da bu ilk ve ikinci filmlerin genel anlamda yeni bir şeyler geliştirme sevdasının gayet belirgin olması. Ancak bir diğer bilinçlendirici not, sanki Avrupa toplumunun insanları sevgisizliğe iterek şiddete ve rahatsız edici görüntülere yol açtığı konusu olmalı. Böylece ‘aşırı’lıklar odağından akan yarışma filmlerinin ikinci ana kalbi ortaya çıkıyor.

Kerem AKÇAYA’a göre Festivalin programındaki en iyi 10 film:

1-Blancanieves

2-The Fifth Season (La Cinquième Saison)

3-Dummy Jim

4-Halley

5-The Master

6-Gergedan Mevsimi (Fasle Kargadan)

7-Spring Breakers

8-Lore

9-Stoker

10-They’ll Come Back (Eles Voltam)

Kerem AKÇAYA’a göre Altın Kaplan yarışmasının en iyi 5 filmi:

1-Dummy Jim

2-Halley

3-They’ll Come Back (Eles Voltam)

4-It Felt Like Love

5-The King (Su Re)

 Kaynak : [-]  Kerem Akça

İnternet korsanlığının en büyük adresi olan The Pirate Bay’e darbe İngiltere’den geldi ve sunucuları kapatıldı.

Warner Music Group, Sony Music Entertainment ve Universal Music Group gibi dünyanın önde gelen şirketlerini temsil eden British Phonograpgic Industry (BPI) yasaklı olan Pirate Bay isimli korsan içerikli siteye dolaylı olarak erişim olanağı veren proxy sunucularının kapatılması için Korsan Parti’ye baskı yapmaya başladı.

Son olarak partinin önemli isimlerine gönderilen postalarda adım atılmadığı taktirde olayın mahkemeye taşınacağı hatırlatıldı.

Bunun üzerine korsanların haklarını korumaya çalışan ve İsveç’ten Sonra İngiltere’de de 3 yıl önce faaliyetlerine başlayan Korsan Parti, korsan sitenin sunucularını tamamen kapattı. Böylece korsan içerikleri barındıran portal, Britanya’da ağır bir darbe yemiş oldu.

Korsan Koyu anlamına gelen ve dünyanın en büyük korsan platformu olan The Pirate Bay 2003 yılında ortaya çıktı ve korsan içerik arayan milyonlarca kullanıcının akınına uğradı. Son yıllarda özellikle film ve müzik endüstrisine verdiği zararlar nedeniyle zor günler geçiren site 35 farklı dilde hizmet veriyor.

 Kaynak :[-]