“16. Yüzyıl Dahisi Matrakçı Nasuh” sergisi, Avusturya’nın başkenti Viyana’da sanatseverlerle buluştu.
“16. Yüzyıl Dahisi Matrakçı Nasuh” sergisi, Avusturya’nın başkenti Viyana’da sanatseverlerle buluştu.
Hint müziği birbirine görece bağlı üç dönemi sergiler.
1-M.Ö 3000 yıllarında yükselmeye başlayan eski kültür.
2-M.Ö 1500 yıllarında kök salan veda kültürü.
3-M.Ö 1000 yıllarında başlayıp günümüze uzanan geleneksel Hint Kültürü.
M.Ö 3000 yıllarında kuzeybatı Hindistan’da ilk hint kültürü yeşermiştir.Bu kültürün gelişim koşulları Mezopotamya ve Mısır benzeridir. Bu erken dönem hakkında pek bir bulgu yoktur ve 3000 yıl öncesi için sadece bazı tahminler yapılmaktadır.
İkinci temel evre olan veda kültürü M.Ö 1500 yıllarında Hindistan’a gelen ve Ari dilini konuşan boyların toplumsal tabakalaşmayı yerleştirmesiyle başlar
Veda kültürü kast sistemiyle özdeşir: Kastların müzikleri vardır.
Veda Sanskrit dilinde “bilgi” anlamına gelir.Tanrının adı “Brahma”’dır.
Veda kültürünün müziği teksesli vokallerdir.İlk kez Bhrata tarafından açıklığa kavuşturan melodiler,ton bilgisinin dayanaklarıdır.Hinduizm Veda geleneklerini ağırlıklı olarak içeren Hindistan’ın başlıca dinidir.Ancak eski çağlarla günümüz öğretisi arasında farklar vardır.
Hint Müziğin üçünü evresi M.S 1000 yıllarında başlar.Böylece Hint makamlarını belirleyen “RAGA” sistemi ile usulleri belirleyen “TALA” adlı ritmik sistem günümüze kadar uzanan geleneksel Hint Müziğini tarihteki yerine oturtmuştur.
ARAŞTIRMA KAYNAK:AHMET SAY MÜZİK TARİHİ
Hazırlayan: Sena Sevim
Modernizm, genellikle icat ve yeniliklerin, sanat, mimari, müzik, sinema ve edebiyatta yarattığı bir şok dalgası olarak görülür.
Picasso, Joyce ve Schoenberg’in eserleri, Fütürizm ve Dadaizm gibi hareketler, Le Corbusier’nin mimarisi, T.S. Eliot’ın Çorak Ülkesi ve Bertolt Brecht ya da Samuel Beckett’ın avangart tiyatrosu akla ilk gelenlerdir.
Ama gerçekte modernizmi tanımlayan nedir? Neden başlamış ve ne kadar sürmüştür? Bitmiş midir?
20. yüzyıl kültürüne yapacağınız bu tur modernizmi, sanayileşme ve tüketim kapitalizminin yükselişinin getirdiği siyasi ve toplumsal çalkantıların; kitle demokrasisinin, kitle okuryazarlığının, kitle medyasının yükselişinin ve bilimle teknolojinin amansız ilerlemesinin temsil ettiği modernite olgusuna verilmiş bir dizi yanıt olarak yorumluyor.
Chris Rodriguez ve Chris Garratt’ın bu eseri geçtiğimiz yüzyılın en müthiş sanat eserlerini ve içyüzlerini araştırıyor…

ABD’deki J. Paul Getty Müzesi’nde sergilenen kabartma heykeldeki figürün ne olduğu tartışma yarattı. Komplo teorisyenleri “Uzaylıların gönderdiği bilgisayar”, tarihçiler ise “İlkel bir hesap makinesi ya da defter” diyor.
ABD’deki J. Paul Getty Müzesi’nde sergilenen Antik Yunan dönemine ait, ‘Anıt Mezardaki Taçlı Kadın ve Yardımcısı’ adlı kabartma heykel, günümüzdeki dizüstü bilgisayarlara benzeyen bir ayrıntı barındırmasıyla tartışma konusu oldu.
Heykelde soylu bir kadın, kendisine sunulan hediyeyi incelerken tasvir edilmiş. Köle kız tarafından sunulan hediye, neredeyse günümüzdeki dizüstü bilgisayarlarla birebir aynı boyutlara ve biçime sahip.
DELİKLER USB GİRİŞİ Mİ?
Sabah’ın haberine göre; kabartma heykelin görüntülerinin sosyal medyada paylaşılmasından sonra komplo teorisyenleri, “Uzaylılar bilgisayar teknolojisini Antik Yunan’a göndermişti” şeklinde çıkarımlarda bulundu. Ancak tarihçiler heykeldeki figürün o dönemde kulllanılan ilkel bir hesap makinesi ya da mumdan yapılmış bir defter olduğunu söylüyor.
Figürün üzerindeki en dikkat çeken detay ise yanındaki iki deliğin bulunması. Bu deliklerin bilgisayarlarda bulunan USB girişler olduğunu iddia edenler var. Ortaya atılan en çılgın senaryo ise zaman makinesiyle Antik Yunan dönemine ışınlanan bir kişinin yanında laptop götürmüş olabileceği. Kimilerine göre ise bu figür mitolojide geçen Kahin Delfi’nin bir icadı.
Kaynak: Cumhuriyet
Müzik eğitiminin amaçlarından biri de, kendi müzik kültürümüzün yanında evrensel müzik kültürlerinin tanıtılması ve öğretilmesidir. Evrensel müzik kültürünün bir boyutu olan çok seslilik ise, geleneksel Türk müziğinin yapı ve ifade özelliklerine aykırı düşmemek koşuluyla önem arz etmektedir. Öyle ki Türk müziğinin çok seslendirilmesi ilgili yapılan bazı çalışmalar, müziğin geleneksel üslubunu yok etmiş ve bu durum, “Türk Müziğinde çok sesli çalışmalar yapılmalı mı, yapılmamalı mı” tartışmasını beraberinde getirmiştir. Bu tartışmalar çok yaygın olmamakla birlikte hala süredursun, ben, ana hatlarına zarar vermemek şartıyla Türk Müziğinin çok seslendirilmesi konusunda herhangi bir sakınca görmüyorum. Hatta düşüncem o ki; aşırı koruyucu disiplinler, zaman zaman bu koruyuculuğu abartıp, Türk Müziği üzerinde baskıcı bir anlayış oluşturmuşlar ve bu durum, müziğimizin kendi kimliğini ‘paylaşmasına’, dolayısıyla gelişmesine engel olmuştur. Türk müziği icra eden oda müziği topluluklarının sayı bakımından az olması, sanırım çok sesliliğe duyulan ön yargının yansıması.
Bu noktada, Çok Seslilik ve Oda Müziği konularını, tanımlardan yola çıkarak açıklamak yerinde olur.
Çok seslilik
Çok seslilik ile ilgili birden fazla tanım yapmak mümkün. Bir tanıma göre; “Aynı anda tınlayan seslerin, belli bir amaca yönelik olarak ve zamanla değişen görüşlere göre bir düzen içinde kaynaşmasıdır.”(Cangal, 1988:147). Başka ve daha geniş bir tanıma göre ise; “Birden fazla ses partisinin yer aldığı müzik. Gelişim süreci, Avrupa’da orta çağdan günümüze uzanır. 11.yüzyıldan başlayarak gelişen çok seslilik, yöntem bakımından iki genel yönelim izlemiştir: Birincisi Polyphoni (polifoni) olarak nitelenen kontrpuan tekniğine dayalı yatay çokseslilik; ikincisi, Homophonie (homofoni) denen armoni bilimi ve sanatına dayalı dikey çokseslilik. Çağdaş müzikte ilke olarak bu iki çok seslilik yöntemine bağlı kalınmamış yeni çok seslilik stil ve teknikleri geliştirilmiştir” (Say, 2002:135).
Çok seslendirme yönteminin ilk örnekleri barok çağın başlangıcı sayılan 1600 yıllarına rastlamaktadır. Rönesans (1450-1600) ve barok (1600-1750) çağın en önemli çok seslendirme yöntemi olan “kontrapunt”taki “yatay çokseslilik” örgüsüne karşıt olarak aynı anda tınlayan seslerin “dikey” ilişkisine dayanan armonik çok seslendirme, bütün barok çağ boyunca kontrapuntla yan yana (kimi zaman iç içe) kullanılmış olmasına karşın, kullanılan yöntemin teknik yanı ile ilgili yazılı açıklamalar ilk kez 1722 yılında Rameau tarafından yapılmış, konunun teknik yanını ifade eden “armoni bilgisi” terimi de ilk kez G.A.Sorge’nin “Armonik Özet ya da Armoni Bilgisi” (Conpendium harmonicum oder… Lehre von de Harmonie, 1760) başlıklı kitabında kullanılmıştır (bkz.,Cangal, 1999)
Türk Müziğinde çok seslilik
Türk müziğini ilk kez çok sesli yazan kişinin Sultan V. Murad olduğu bilinir. Sultan V. Murad Osmanlı padişahları arasında en çok batı tarzı eser vermiş olanıdır. Armonilenen ilk Türk parçası, Weber’in “Oberon” operasındaki bir Rumeli oyun havasıdır. Ülkemizde çok sesli müziğin gelişimi Cumhuriyet sonrası açılan müzik okulları, bandoların kurulması ve bestecilerimizin yurt dışına gönderilmeleri ile başlar. İlk olarak 19. yüzyılın ortalarında etkilerini gösteren batılaşmanın da etkisi ile tek sesli olan Osmanlı müziği, değişerek çok sesli hale geldi. Cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte Avrupa da müzik öğrenimi alan Cemal Reşit Rey, Türkiye’ye geri dönerek İstanbul kurslarında öğretmenlik yapmaya başladı. Öğretmenlik döneminde yetenekli gençlere müzik eğitimi vererek, onların Avrupa’ya gidip eğitim alması sağladı. Türk müziğine katkılarından dolayı, çok sesli Türk müziğine adları Türk beşleri olarak geçmiştir. Türk beşleri olarak bilinen isimler Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses’dir.
Türk beşlerinden sonra bu alanda, Nuri Sami Koral, Kemal İlerici, Ekrem Zeki Ün, Bülent Tarcan, Sabahattin Kalender, Nevit Kodallı, Ferit Tüzün, İlhan Usmanbaş, Bülent Arel, İlhan Mimaroğlu, Muammer Sun, Cenan Akın, Cengiz Tanç , Kemal Sünder, İlhan Baran, Yalçın Tura, Ali Doğan Sinangil gibi isimler ürünler vermişler ve vermeye devam etmektedirler. Bu kuşaktan sonra da yine bu alanda, giderek artan oranda bir çok besteci ürün vermeye devam etmektedir. Günümüzde ise bu alanındaki besteci sayısı 60′a yaklaşmıştır. Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk de çok sesli müziğe önem vermiştir. Atatürk çok sesli müziğin ülke çapında yaygınlaştırılması amacıyla en ünlüsü 1927 Sarayburnu söylevi olmak üzere bir çok konuşmasında konuyu gündeme getirmiştir.
Oda Müziği
Oda müziği, konser salonunun aksine bir odada veya küçük bir salonda çalınmak amacıyla yapılan ve genellikle çalgı toplulukları için yazılan, yaylı çalgılar dörtlüsünde olduğu gibi her partinin bir çalgıyla çalındığı klasik müzik formudur (Hutkinson Müzik Sözlüğü, 2004, sf.120). Oda müziği, bir zamanlar vokal müzik ve çalgısal müziği kapsardı. Ama bugün terim her bir partiden yalnız bir kişinin sorumlu olduğu (her partiyi tek bir çalgının çalması bakımından diğer orkestral müzikten ayrılır), sınırlı sayıda müzisyen için yazılmış çalgısal çalışmalar için kullanılmaktadır (Collins Müzik Ansiklopedisi, 1991, sf.113). Köken olarak “oda müziği” terimi bir misafir odasında veya küçük bir salonda sınırlı sayıda bir dinleyicinin önünde veya dinleyici olmadan ev ortamında gösteri için yazılan ve solo çalgılardan oluşan müziği ifade eder (Çelenk, 2001, sf.20).
Oda müziği terimi, sonat biçimindeki çalgı parçalarını belirtir. Başka bir deyişle bir grup çalgı için yazılmış sonat veya senfonidir. Wagner dışında 19. ve 20. Yüzyıl bestecilerinin çoğunluğu bu alana ilgi duymuşlardır. Günümüzde oda müziğinin alanı daha da genişlemiştir. Terim bir veya daha fazla çalgı için yazılmış sonatları, ikilileri, üçlüleri, dörtlüleri, beşlileri, altılıları kapsar. Solo veya eşlikli ses parçaları da bu kapsamdadır. (Say 1992, sf.966)
H.Ulrich’e (1966, sf. 2) göre oda müziği, alanı tanıyanlara keyif veren zengin bir kaynaktır. Bir kere literatürlerin en eğlenceli ve en kıymetli olanıdır. Müzik alanındaki amatörler bunu genelde hobi olarak yapar ve müzik alanındaki varlığını ona borçludur. Profesyonel müzisyen ise bu müziği gevşemek amacıyla ve başka hiçbir alanda bulamadığı bir hazzı yaşamak için kullanır. Hem müziksel hem de sosyal açıdan özel yetenek isteyen oda müziği, amatör ya da profesyonel olsun daha çok zevk için yapılır.
Türk Müziği bağlamında oda müziği
Türk müziğinin geleneksel icra yapısı ve ifadesine aykırı olmayacak şekilde, orkestra müziğinden farklı olarak, az sayıda müzisyenden oluşan küçük topluluklarca, konser salonundan daha küçük bir salonda çalınır. Oda müziği topluluklarında orkestra şefi yoktur. Toplulukta uyum sağlama ve yönetme işini genellikle çalgıcılardan biri yürütür. Örneğin, bir yaylı çalgılar dörtlüsünde bu işi birinci keman üstlenir. Geleneksel oda müziği topluluğu “yaylı çalgılar dörtlüsü” biçimindedir.
Geleneksel çalgılarımızın oda müziği kimliğinde çok sesli bir pota içinde değerlendirilmeleri fikri, dönemin azınlıkları dikkate alınarak, 19. yüzyıldaki ilk nota yayınlarında piyano eşliği şeklinde başlamıştır 1930 sonrasında H. Saadettin Arel, arkadaşı Dr. Zühtü Rıza Tinel ile birlikte oluşturdukları “Kemençe Beşlemesi” hem bir ilk, hem bir mihenk taşı olmuştur. Fakat tüm bu ve benzeri atılımların, Arel’in vefatından sonra sessizliğe büründüğünü söylemek mümkün. Öyle ki günümüzde, Türk müziği icra eden oda müziği topluluklarının sayı bakımından az olması, konuya spesifik bir örnek.
Sonuç
Örnek olarak Türk Halk Müziğini ele alırsak, bu müzik için ‘tek sesli’ demek, çokta doğru olmaz. Öyle ki halk müziğinin yapı taşı Bağlama, geleneksel olarak tek tel ile değil, tüm teller kullanılarak (yöre tavırlarına göre farklılık gösterebilir) çalınır. Nitekim alt tel, ana melodiyi çalarken, aynı anda orta ve üst tel, melodiye eşlik eder ve doğal bir çok seslilik oluşur. Bu mantıktan hareketle, kendi müziğimizi, tekrar söylüyorum, ana hatlarını bozmadan ve erozyona uğratmadan, geliştirmek ve ileri kuşaklara taşımak istiyorsak; geleneksel anlayışı bozmamak koşuluyla bu tür yeniliklere, başka bir tabirle bu tür buluşturmalara açık olmalıyız. Bağlama, senfoni orkestrasıyla, repertuarından ödün vermeden çalabilmeli veya bir tambur, oda müziği topluluklarına girebilmeli.
Demem o ki gelişime açık olmak, doğal olanı bozmayacaksa, ona zarar vermez.
*
Murat Hasgün ‘ün makalesini buradan indirebilirsiniz.

Artev Sanat Galerisi yeni yılın ilk sergisini 23 Ocak Cumartesi günü saat 15.00 ‘da açıyor. Ayrıca sergi; Hale Şakar Ürkmezgil, Alp Bartu, Bahattin Odabaşı, Basri Erdem ve Ali Candaş gibi önemli sanatçılara ev sahibeliği yapacak.
Şehnaz Hale Şakar Ürkmezgil Kimdir?
Şehnaz Hale Şakar Ürkmezgil (d. 1949, Ankara), Türk heykeltıraş. İstanbul’un Bakırköy ilçesinde yaşamaktadır. 1973 yılında eski adı ile DTGSYO (Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu), şimdiki adı ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Serbest – Grafik İllüstrasyon Bölümü’nden mezun oldu.
1973-1990 yılları arasında reklam sektöründe art direktör ve kreatif direktör olarak çalıştı. 1989 yılından sonra seramik ile başladığı çalışmalarını bronz heykele yönlendiren sanatçı, 1997 yılından bu yana figüratif tarzda, mermer yontu ve bronz döküm ile çalışmalarını sürdürmektedir.
KİŞİSEL SERGİLER:
1996 Gülmine Sanat Merkezi…Seramik Heykel
1998 Kıbrıs / Lefkoşa Saçaklı Ev…Bronz Heykel
2000 İst.The Marmara Opera Sanat Koridoru…Bronz Heykel
2000 Ankara / Karaca Sanat Galerisi…Bronz Heykel
2001 İst.The Marmara Opera Sanat Koridoru…Bronz Heykel
2002 Pera Sanat Galerisi …Bronz Heykel
2002 Ankara / Şekerbank Ömer Sunar Sanat Galerisi…Bronz Heykel
2004 Ankara / Galeri Sanat Yapım…Bronz Heykel
2005 Çağla Cabaoğlu Art Gallery…Bronz Heykel
2007 Bakraç Sanat Galerisi…Bronz Heykel ve Desen
2007 Karadeniz Ereğli / 14.Uluslararası Kültür Sanat Festivali…Bronz Heykel ve Desen
2010 Levent Tenis Klübü “Desenleme” Sergisi
2011 Bakraç Sanat Galerisi
2011 Doku Sanat Galerisi/İstanbul
2011 Doku Sanat Galerisi/Ankara
2012 Artev Sanat Galerisi
2012 Doku Sanat Galerisi / Heykel / Desen – İstanbul
2013 Doku Sanat Galerisi / Heykel -İstanbul
2014 Doku Sanat Galerisi / Heykel-İstanbul
2015 Doku Sanat Galerisi / Heykel – İstanbul
2015 Krişna Sanat Galerisi / Heykel / Desen – Ankara
YURT DIŞI SERGİLER / ETKİNLİKLER:
1997 Almanya / Hannover-Türk Evi
1997 Almanya / Köln-Atatürkçü Düşünce Derneği
2002 Umut Vakfı”Bireysel Silahsızlanma ve Bireysel Barış”Heykel Yarışması
Onun Silahı Sevgi ,heykeli ile Seçici Kurul Teşvik Ödülü
2002 Ankara Gazi Eğitim Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi”Sevgi Emektir”heykeli
2003 Fransa / ”Roumaziéres – Loubert – Sculptures dargile”Performans yarışması
2013 “90′ıncı yılda 90 Türk sanatçısı Berlin’de” konsepti ve “Özgür ve 90″ /T.C. Berlin Büyük Elçiliği
FUAR VE BAZI KARMA SERGİLER
1992 Kadın Eserleri Kütüphanesi
1993 Pera Sanat Galerisi
1997 Yunus Emre Kültür Merkezi( Basad )
1998 Yunus Emre Kültür Merkezi
1999 Ankara / Su Ana Sanatevi
2000 10.Art İst Sanat Fuarı ( Su Ana Sanatevi )
2001 1.Ankara Sanat fuarı – Ankart ( Su Ana Sanatevi )
2001 İst. Menkul Kıymetler Borsası ( Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği )
2001 2001 Sanat Galerisi
2002 Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşması Lütfü Kırdar ( Pera Sanat Galerisi )
2002 2.Ankara Sanat Fuarı – Ankart ( Galeri Oda )
2002 Artİst 12. İstanbul Sanat Fuarı – Tüyap ( Pera Sanat Galerisi )
2002 İzmir / Resim ve Heykel Müzesi Sanat Galerisi
2002 Çağla Cabaoğlu Art Gallery
2002 Harbiye Askeri Müze ( Basad )
2003 Bakraç Sanat Galerisi
2003 İstanbul Basın Müzesi Sanat Galerisi
2003 Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşması Lütfü Kırdar ( Çağla Cabaoğlu Art Gallery )
2003 Artİst 13. İstanbul Sanat Fuarı – Tüyap ( Lebriz Com )
2003 Antalya / Ansan Sanat Galerisi
2004 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Kadın Karması ( Pera Sanat Galerisi )
2004 Ankara / Galeri Sanat Yapım “Kadın”
2004 Artİst 14. İstanbul Sanat Fuarı – Tüyap ( Lebriz Com )
2004 Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşması Lütfü Kırdar ( Bakraç Sanat Galerisi )
2005 Artİst 15. İstanbul Sanat Fuarı – Tüyap ( Lebriz Com )
2005 Antalya / ahk interiors ( Çağla Cabaoğlu Art Gallery )
2005 Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşması Lütfü Kırdar ( Bakraç Sanat Galerisi )
2006 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Kadın Karması ( Pera Sanat Galerisi )
2006 Artİst 16. İstanbul Sanat Fuarı – Tüyap ( 2001 Sanat Galerisi )
2006 Art İstanbul Çağdaş Sanat Günleri – Antrapo ( Bakraç Sanat Galerisi)
2007 Ankara / Karaca Sanat Galerisi “10.Yıl”Kişisel Katılımcılar
2007 Ankara / Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği “37.Yıl”
2008 Beşiktaş Çağdaş 3. Sanat Fuarı MKM ( Ortaköy Sanat Galerisi )
2009 86/86 Cumhuriyet Sergisi (Cumhuriyet Sanat Galerisi Taksim Meydanı)
2009 Nişantaşı Sanat Parkı (Sinpa A.Ş / Şişli Belediyesi)
2010 Birleşmiş ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği (BRH) Sergi ve Work Shop
2010 Art Show 2010. MKM
2010 Doku Sanat Galerisi (Yaz Karma Sergisi)
2011 Artev Sanat Galerisi
2011 Eskişehir Sukurusu Atölyesi “Ucube Sergisi” / Eskişehir
2011 Nar Sanat İstanbul 8 Mart / 8 Kadın Sanatçı Sergisi
2011 “Ustaya Saygı” Heykel Sergisi MKM
2012 “42. Yılı için 142 sanatçı “BRHD
2012 Artev Sanat Galerisi
2012 Galeri Sanat Yapım (30.Yıl Sergisi) , Ankara
2013 Next Level, Ankara
2013 İstanbul ARTBOSPHORUS Çağdaş Sanat Fuarı
2013 Işık Üniversitesi Galerisi -Şile 8 Mart Dünya Kadınlar Günü
2014 GÖRSAV “Buluşma”-İstanbul
2014 Romen geneleksel Martişor Kutlaması ve Dünya Kadınlar Günü ne adanmış “2014 Kadın Sanatçılar Günü” Romanya Büyükelçiliği – Ankara
2014 Artev Sanat galerisi – İstanbul
2014 Doku Sanat Galerisi “Güz Karması” / İstanbul
2015 GÖRSAV “Cam Tavanı Delen Kadınlar” – İstanbul
2015 Bahçede Heykel / İstanbul
ALİ CANDAŞ KİMDİR?
Ali Candaş (d. 1940 Trabzon / Beşikdüzü), İstanbul ‘da yaşamaktadır. İlköğrenimini Erzurum Gazi İlkokulunda yaptı. 1952 yılında Erzurum Pulur Köy Enstitüsü’ne sınavla girdi.1956 yılında İstanbul, Çapa öğretmen Okulu resim semineri öğrencisi oldu. 1959 yılında Bu okuldan ilkokul öğretmeni olarak mezun oldu. Aynı yıl İstanbul- Çatalca Bahşayiş köyü öğretmeni oldu Aynı yıl Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nü ikincilikle kazandı. 1962 yılında resim-iş öğretmeni olarak Urfa Kız Öğretmen Okulu’na atandı. 1965’te Trabzon Karma Ortaokuluna nakli çıktı. Aynı yıl, Ordu, Perşembe Öğretmen Okulu resim-İş öğretmenliğine geçiş yaptı. 1971 yılında ilk kişisel sergisini bu şehirde açtı. 1973 yılında İstanbul-Çapa Öğretmen Okulu resim öğretmenliğine atandı. Bu okulda beş yıl çalıştıktan sonra 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne geçti. (Şimdiki adıyla Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü. Aynı kurumdan Prof. Ünvanı ile 2006 yılında kendi isteği ile emekli oldu.
Alkent Actuel Art Galeri- İstanbul, Kocaeli Üniversitesi Sanat Galerisi– Kocaeli
SERGİLER – KARMA VE GRUP
T.B.M.M. Egemenlik Sergisi, T.P.A.O. Atatürk Yarışması Sergisi – Ankara, Esbank Yunus Emre Sergisi – Eskişehir – Ankara – İstanbul – İzmir
Bandırma Festivali Sergisi- Bandırma, Lahey Sergisi – Lahey, Yunus Emre Sergisi – Eskişehir,
Öğretim Üyeleri Sergisi – Viyana – Avusturya, Öğretim Üyeleri Sergisi – Salzburg
Pakpen Sanat Galerisi Açılış Sergisi – İstanbul, Karma Yaz Sergisi – (Doku sanat ile) İstanbul, T.C. Ziraat Bankası Koleksiyon Sergisi – Ankara, Neyran Sanat Galerisi Karma Sergisi – İstanbul
Basri Erdem Koleksiyon Sergisi – İstanbul, Basri Erdem Koleksiyon Sergisi – Edirne, Basri Erdem Koleksiyon Sergisi – Çanakkale, Basri Erdem Koleksiyon Sergisi – Bolu İzzet Baysal Üniversitesi, Bandırma Festivali Sergisi – Bandırma, Balıkesir Liseliler Derneği Sergisi – Balıkesir, Balıkesir Bel. Kültür Sanat Eğitim Mer. Sergisi – Balıkesir, Tema Vakfı Yararına Sergi – İstanbul (Antik A.Ş.),Öğr. Üyeleri Sergisi – Anadolu Üni. – Eskişehir
Cumhuriyet için Resim – Heykel Sergisi – Ankara, Karma Sergi – Sasav – İstanbul, 2. Sanat Eğitimi Sempozyumu Sergisi – Ankara, Baskı Müzesi Destek Sergisi – İstanbul, Sasav Sergisi – İstanbul
Maltepe Üniversitesi. Sergisi – İstanbul, Doku Sanat Gal. Karma Sergisi – İstanbul, Kargaşa Sergisi – İstanbul
ÖDÜL
MANSİYON
MANSİYON
BİRİNCİLİK
BAŞARI PLAKETİ YAYINLAR
Alp Bartu Kimdir?
1947’de Manisa’da doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Hatay, Adana ve Antakya illerinde yaptıktan sonra Marmara Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Fakültesi’nin Resim Bölümü’nden 1976- 1977 akademik yılında mezun olmuştur.
Daha sonra birçok orta öğretim okul ve kuruluşlarında resim öğretmeni olarak görev aldıktan sonra 1993 yılında Maçka Teknik Plastik Sanatlar Bölümü’nden emekli olmuştur.
Resimleri yurtiçi ve yurtdışı özel koleksiyonlarla, banka koleksiyonlarında bulunmaktadır.
Alp Bartu toplumumuzun çeşitli kesimlerinden seçtiği konuları renk ve biçim düzenlemesiyle işlemiştir. Figür doğa ilişkisini sevinç, üzüntü ve heyecanla birleştirerek resimlerinde yansıtan sanatçı, İstanbul’da yaşamaktadır.
Alp Bartu’nun resminde, uyumlu ve dengeli bir biçimde bir araya getirilen insanlarının özellikle öne çıkmayışları, birbirinin arkasında yok olmayışları çok önemli bir özellik olarak göze çarpıyor. Bütünlük parça için değil, parçalar bütünlük içinde görevlendiriliyor. Resme bakan izleyiciler de dansçıların, balıkçıların, eğlenen insanların, çalgıcıların bir parçası oluyor. Her şeyin bu öbeğin(grubun) dengesi içinde bulunması çok önemli.
Bartu, çalışmalarında insan yüzlerini belirsizleştiren, kendine özgü kişisel bir biçem oluşturacak sanatsal anlatıma varabilmiş. Yüzlerin beyaz bir leke ile kapanması yeterli bulunmuş, yüzlerde ayrıntı yok, mimik yok bütünlük içindeki hareketlerde izleyicinin dikkatini başka yere çekecek ayrıntı yok. Resimdeki insanların hareketleri, bizleri, büyük bir etkiyle dikkatimizi iyice toplamaya, özellikle olayların içine sürüklemeye zorluyor.
Alp Bartu’nun yağlıboya resimlerini, insan ilişkilerinin bireyselliğini belirtmekten çok onların insancıl ilişkilerine ağırlık vermiş anlamda görmek gerek. İnsanların yüzlerinden çok genel anlatımını ele alan Bartu’nun, onların psikolojik yapısıyla da ilgilenmeyerek her birini bir arada bulunan kimliği belirsiz birer üye, bir öbeğin ya da topluluğun birlikteliğindeki bir varlık olarak gösterdiğini ve bu anlamda sağlanmış olan uyum ve bütünlüğe vardığını
görebiliyorsunuz.
Basri Erdem Kimdir?
İlköğreniminin ardından, girdiği altı yıllık Kepirtepe İlköğretmen Okulu’nun sınavını kazanarak yatılı okuma hakkını elde etti. Okula kaydını yaptırarak; üç yıl boyunca öğrenim gördü. Öğretmen okullarının güzel uygulamalarından biri olan yeteneğe yönlendirme uygulamasından yararlanarak öğretmen okulunun üçüncü sınıfından dördüncü sınıfa geçerken; ders notlarının aritmetik ortalamasının yüksek oluşuna paralel resim yeteneğinin öğretmenleri tarafından keşfi ile 1963 yılında yetenek sınavıyla İstanbul Ortaköy İlköğretmen Okulu resim seminerine girdi. Kültür ve pedogojik derslerinin yanı sıra ağırlıklı olarak haftada sekiz saat da resim derslerinde temel sanat eğitimi aldı. 1966 yılında sınıf öğretmeni olarak mezun olan Erdem, bir yıl ilkokullarda sınıf öğretmenliği yaptı. Almış olduğu sanat eğitiminin dürtüsü ile şimdki adı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi olan dönemin İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nün uygulamalı yetenek sınavını kazanarak 1967yılında bölüme kaydını yaptırdı. Üç yıl gördüğü resim eğitiminin ardından resim öğretmeni olarak mezun olup; 1970 yılından 1974 yılına kadar Urfa Kız İlköğrtmen Okulu’nda resim öğretmenliği yaptı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim enstitülerine eleman kazandırmak amacıyla açmış olduğu sınavı başararak; 1974 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü, Grafik Dalı öğretmenliğine atandı. Altı yıl sonra Atatürk Yüksek Öğretmen Okulu öğretmenliğine atanan Basri Erdem, 1985yılında Marmara Üniversitesi’nde Lisans tamamladı. Doktoraya eşdeğer Sanatta yeterlik ünvanını 1986’da alan sanatçı , 1.Asya Avrupa Bienali’ne katıldı. 1987 yılında Doçent 1997 yılında da Profesör oldu. Yurt dışında çeşitli sanat etkinliklerine katılarak eserleri sergilenen Erdem, 2007 yılına kadar Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra, kendi isteği ile emekli oldu.
Halen Fevziye Mektepleri Vakfı üniversitesi olan Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.
Sergileri
Bahattin Odabaşı Kimdir?
Sivas Gürün’de 1947 yılında doğan Odabaşı, Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünü birincilikle bitirdi. 1968 yılından bu yana yurtiçi ve yurtdışında 200’e yakın karma sergiye katılan ve kişisel sergi açan Odabaşı, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı’nda yardımcı doçent olarak görev yaparken, 1996 yılında emekli oldu.
İstanbul Beykoz’daki özel atölyesinde 2006 yılından bu yana sanat çalışmalarını sürdüren Odabaşı, sanat fuarları ve sempozyumlara katılarak, birikimlerini sanat dünyası ile paylaşıyor.
Çağdaş Türk resim sanatında özgün bir doğa yorumcusu olarak tanınan Odabaşı, halen İstanbul Arel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.
RAGTIME
1800’lerin sonunda Ragtime New Orleans’ta çok popülerdi.1870 dolaylarında ortaya çıkan ilk caz parçalarına Ragtime deniliyordu. Ragtime New Orleans stili caz müziğindeki ilk stil olarak niteledirildi. Ragtime’ın ortaya çıktığı yer ise Missouri eyaletindeki Sedaila idi.Rag kelimesi askeri marşların ve Afro-Amerikan Banjo müziğinden alınmış ritimlerin bir arada kullanıldığı müzik türü anlamına gelir. Genellikle Ragtime ilk olarak 1890’larda görülen, piyano için yazılmış müziklere verilen isimdir.
“Ragtime”lar, “serbest doğaçlama” ürünü eserlerdir. Ragtime’ın ana karakter özelliği senkoplu ya da “düzensiz” [ragged] ritmidir. Parçayı, ritmik bir şekilde ayrı ayrı ve birçok sesin meydana getirdiği ses dizisi takip eder. 19. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan bir “tür” ya da “ön biçim” olan “Ragtime”, sert vurgulu ritmik yapısı ve folklorik melodileriyle bir piyano müziği olarak Amerika’daki siyahlar tarafından uygulanmıştır. “Ragtime”, genellikle 2 zamanlı ölçü birimlerinde, orta tempoda ve “Avrupa Müziği’nin “March” (Marş, yürüyüş) karakterine yakınlık gösteren özellikler taşımaktadır. Ragtime başlangıcı, siyahilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri eski şarkılardır. Ragtime’ da, da, o zamanlar önemli olan Chopin ve Lizst’ den marş ve polkalara kadar her şey vardır, ancak bütün bunlar ritmik bir yorum ve zencilerin dinamik icra tarzıyla bütünleşmiştir.
Ragtime’ın en önemli sanatçıları Jelly Roll Morton, James Scott, Ernest Hogan ve ”Beyaz Derili ”Joseph Lamb Scott Joplin’dir(1868-1917).Scott Joplin 600’den fazla ”Ragtime” bestelemiştir. Scott Joplin’in en önemli besteleri arasında Maple Leaf ve The Entertainer sayılabilir. Ragtime için ‘’zenciler tarafından çalınan beyaz müziğidir’’ denilir.
Ragtime terimi sadece piyano için yazılan bir müzik olmanın dışında müziğe giriş devrini tanımlamakta da kullanılır. Örneğin, 1890-1920 yılları arasında New Orleans’ta Ragtime piyanistlerinin yanı sıra Ragtime orkestraları, Ragtime şarkıcıları ve Banjo ile Ragtime yapan müzisyenler vardı. Bugün caz müzisyeni olarak adlandırdığımız müzisyenlerin birçoğu, o zamanlar kendilerini Ragtime müzisyeni olarak tanıtıyorlardı. Bu yüzden bazı müzikologlar Ragtime’ın ilk caz stili olduğunu düşünürler. Tutucu görüşlere göre ise, Ragtime bir caz stili değildir. Sadece biraz doğaçlama içerir ve cazın Swing duygusundan oldukça uzaktır.
Ragtime’ın bununla beraber cazın habercisi olduğunu söylemek kaçınılmazdır.Joplin’in kendi döneminde mekanik piyanoya kaydettiği bir “Ragtime”ını, yaklaşık 50 yıl sonra Amerikalı caz eleştirmeni R. Blesh plağa aktararak bu örneği günümüze taşımıştır.1917’den sonra gözden düşmekle birlikte sonraki on yıllarda çeşitli defalar yeniden canlanan Ragtime Erik Satie, Claude Debussy ve Igor Stravinsky gibi klasik müzik bestecilerini etkiledi.
Resim 1: 1910 Yılına Ait Bir Caz Orkestrası

Aslı Gürbüz ‘ün hazırladığı makaleyi indirmek için buraya tıklayınız.
Reha Yalnızcık’ın “Tadı Hayalimde İstanbul” adlı resim sergisi 18 Aralık Cuma günü saat 18.30 ‘da Leonardo Sanat Galerisinde açılacaktır.
[supsystic-gallery id=’28’ position=’center’]
İstanbul Üniversitesi öğrencileri 10 Aralık Perşembe günü yapılacak olan seminerde öğrenciler Köy Enstitülerini ve edebiyat alanına etkilerini konuşacaklar.
1940’lı yıllarda açılan Köy Enstitüleri 1954’e kadar çok büyük etki yarattı. Kültür derslerinden, ziraat dersleri ve teknik derslere kadar bir çok dersin verildiği Köy Enstitüleri’nde ise 17251 Köy Öğretmeni yetişti.
Köy Enstitülerinin yarattığı etkilerden birisi de kültür sanat alanında oldu. Mandolin, keman, bağlama gibi bir çok çalgı eğitiminin verildiği Köy Enstitüleri’nde konserler düzenlenmiş ve tiyatro oyunları oynanmış, bunun yanı sıra Köy Enstitüleri halk dünya edebiyatıyla tanışmıştı.
İstanbul Üniversitesi’nde faaliyet göstermekte olan Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu da, düzenleyeceği bir etkinlikle Köy Enstitüleri’nin edebiyata etkileri ve yarattığı edebiyatı isimli konuya yer vererek , etkinlikte, aydınlanma ürünü olan Köy Enstitülerinin yarattığı edebiyatı ve bu edebiyatın yarattığı iklimin geçmişe ve günümüze etkilerini Köy Enstitüsü Mezunlarından Yazar Yusuf Ziya Bahadınlı ve Edebiyat Eleştirmeni B.Sadık Albayrak anlatacak.
‘Bozkırdan Gelen Keman Sesi – Köy Enstitülerinden Doğan Edebiyat’ başlığıyla duyurulan etkinlik 10 Aralık Perşembe günü saat 14’te Yeşil Kafe’de (İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi yanı) düzenlenecek.
Türkiye’de yetişmiş en yetenekli gitaristlerden biri olarak kabul edilen ve 2001’de genç yaşta trajik şekilde hayata veda eden Yavuz Çetin’in ‘İlk’ albümü 18 yıl sonra Rainbow45 Records etiketiyle ilk kez plak formatında müzikseverlerle buluşuyor.

Türkiye’de yetişmiş en yetenekli gitaristlerden biri olarak kabul edilen ve 2001’de genç yaşta trajik şekilde hayata veda eden Yavuz Çetin’in ‘İlk’ albümü 18 yıl sonra Rainbow45 Records etiketiyle ilk kez plak formatında müzikseverlerle buluşuyor.

2001 yılında genç yaşta trajik bir şekilde aramızdan ayrılan, Türkiye ’de yetişmiş en yetenekli gitaristlerden biri olan, blues tandanslı Türkçe rock türünde yazdığı şarkıları ve sergilediği eşsiz performanslarıyla bir dönemin idolü Yavuz Çetin‘in ‘İlk‘ albümü, 18 yıl sonra Rainbow45 Records etiketiyle ilk kez plak formatında müzikseverlerle buluşuyor. Türkçe rock müziğinin en başarılı albümlerinden birisi olarak kabul edilen ve dönemi itibarıyla rock tutkunlarının vazgeçemediği bu albüm, yüksek ses kalitesinde, açılır kapaklı, 180 gr. ağırlığında, ayrıca önlü arkalı poster ve Yavuz Çetin‘in yakın dostlarının kendisiyle ilgili anıları, duyguları ve düşüncelerinin yer aldığı 2 sayfalık ‘özel buklet‘li tasarımıyla plakseverlere sunuluyor…
Yaşamı boyunca 1960’lı ve 1970’ li yılların blues ve rock müziklerinden etkilenir Yavuz Çetin… Blues ve rock müziğinin ruhunu Türkçe sözlerle harmanlar ve birbirinden güzel şarkılar yazarak kısa sürede büyük bir hayran kitlesine sahip olur. Jimi Hendrix’i ve dünyaya mal olmuş blues şarkılarını da yorumlamaktan her zaman büyük bir keyif alır.
Kendine özgü duruşu, tavırları, sevecenliği, paylaşımcılığı, olağanüstü müzikal yeteneği, stili ve şarkılarıyla kısa sürede müzik dünyasında farkedilen ve çok sevilen Yavuz Çetin, kendi şarkılarının yanı sıra çok sayıda sanatçının stüdyo albümlerinde yer alır ve sahne performansları sergiler. Kurucusu olduğu Labirent, Grup Pi, Yavuz Çetin Band ve 16 yıl çaldığı Blue Blues Band‘in yanı sıra uzun süre MFÖ grubunun gitaristliğini de üstlenir ve sayısız sahne performansına imza atar…
Ercan Saatçi ile Aykut Gürel’in prodüktörlüğünde ve Yavuz Çetin‘in süpervizörlüğünde gerçekleşen sanatçının bu ‘İlk‘ albümünde toplam 12 adet söz ve müziği
kendisine ait şarkı yer alır. Kendisine Özkan Uğur, Göksel, Sunay Özgür, Cengiz Tuncer, Yavuz Darıdere ve Serdar Öztop gibi tanınmış başarılı müzisyenler eşlik eder.
‘Erkeğin Olmak İstiyorum‘, ‘Bilmem Neden İnat Ettim‘, ‘Kimse Bilemez‘, ‘Bodrum Gecesi Yüzünden‘, ’Ağlamayı Sevmem Ben’, ‘Sahil‘, ‘Birkaç Saat’ ve ‘Fanki Zonki Tonki’ gibi Çetin’in bugün de hala dillerden düşmeyen hit şarkılarını barındıran plak, bu hafta itibarıyla EMI–Universal Müzik Türkiye dağıtımıyla büyük müzik marketlerde, İstanbul’un seçkin plak dükkanlarında ve rainbow45records.com web sitesinde satışa sunuldu.
MERSİN’in Silifke İlçesi’nde 42’inci Uluslararası Silifke Kültür Haftası etkinlikleri coşkulu başladı. Bu yıl “Göksu Yılı” adı altında 42’si düzenlenen etkinlikler 26 Mayıs’ta son bulacak. Etkinliğin açılışında renkli görüntüler oluşurken, sanatçı Bengü büyük ilgi gördü.
Uluslararası Silifke Kültür Haftası etkinlikleri, okulların ve yurt dışından gelen misafirlerin oluşturduğu festival kortejinin halkı selamlamasıyla başladı. Halk Eğitim Merkezi önünde devam eden kutlamalara Silifke Kaymakamı Şevket Cinbir, Belediye Başkanı CHP’li Mustafa Turgut, CHP Mersin Milletvekilleri Aytuğ Atıcı, Ali Rıza Öztürk mülki amirler ve çok sayıda vatandaş katıldı. Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut festivalin geçmişi hakkında bilgi verdi. Silifke Kültür Haftası’na 2000 yılından itibaren Silifke’nin kültürünü ve özelliklerini yansıtan isimlerin verilmeye başlandığını belirten Başkan Turgut şunları söyledi:
“Bildiğiniz gibi geçen yılı “Yörük Yılı” olarak isimlendirmiştik. Bu yılı ise “Göksu Yılı” olarak adlandırdık. Neden Göksu? Çünkü Göksu Silifke’mizin var olma sebebidir. Büyük İskender’in komutanı Selefkos Nikator, Göksu gibi Dicle ve Asi nehirleri etrafında da kendi ismiyle kentler kurmuştur. Bunlar içinde günümüze kadar gelebilen sadece Göksu etrafında kurulan Silifke’miz olmuştur. Göksu Deltası 15 bin hektar alana sahip olup, dünya çapında sulak alanların korunması için, 1971 yılında Ramsar’da imzalanan sözleşmeyle koruma altına alınmıştır. Deltada bu güne kadar 332 kuş türü tespit edilmiştir. Bu Türkiye’deki sulak alanlar arasında en büyük sayıdır.”
BENGÜ COŞTURDU
42’inci düzenlenen Silifke Kültür Haftası etkinliklerinin sunuculuğunu Vatan Şaşmaz yaparken, ilk gün Romanya Halk Oyunları ekibi, Mersina grubu ve Silifke Belediyesi Halk Oyunları ekibinin sahnede gerçekleştirdiği folklor gösterileri büyük alkış aldı. Festival programının ilk gecesine şarkıcı Bengü damgasını vurdu. Yaklaşık 2 saat sahnede kalan şarkıcı birbirinden güzel şarkılarını hayranları ile birlikte seslendirdi. Bengü, yoğun katılım karşısında memnuniyetini gizlemedi ve kendisini dinlemeye gelen herkese teşekkür etti.
Festival alanında kurulu Yörük çadırları ve stantlar da ziyaretçi akınına uğradı.
İzmir Urla Yarımadası’nın sembol ürünlerinden enginarın tanıtımı için düzenlenen 1.Uluslararası Urla Enginar Festivali’nin gala yemeği dünyada varlığını sürdüren tek tahaffuzhane olma özelliği ile zamana direnerek ayakta kalma savaşı veren Karantina Adası’ndaki tahaffuzhane binasında gerçekleşti.
Hastalık durumunda salgın ve ölümcül vakaların önüne geçilebilmesi için ulusal ve uluslararası kanunlarla oluşturulmuş stratejik öneme sahip olan Tahaffuzhane’de düzenlenen gala yemeğine; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da katıldı.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na katkı ve desteklerinden dolayı plaket takdim eden Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar, “Urlalılar adına size çok teşekkür ederim. Bizler için çok kıymetli ve değerlisiniz” dedi.
Urla’nın sakız enginarını dünyaya tanıtmak için İzmir Büyükşehir Belediyesi, Urla Belediyesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen festivalin oluşmasında ve sonrasında emeği geçen ekibe enginar yapraklarının kağıda dönüştürülmesinden oluşan plaketleri Başkan Sibel Uyar takdim etti.
Birbirinden farklı enginar lezzetlerinin yer aldığı gala yemeğinde davetliler denize karşı Grup Yankı’nın şarkıları ile keyifli bir akşam yaşadı.