Şunun için etiket arşivi: makine

Ülkemizde pek çok yerde  saat kulesi var. Bazı saat kuleleri bulunduğu bölgenin simgesi haline geliyor saatin yayın olmadığı dönemlerde pek çok işlevsel özelliğin yanı sıra saat kulesi olarak planlanmayan ama sonradan saat eklenerek saat kulesi haline dönüştürülen kuleler de mevcut. Kimi zaman seyahat esnasında veya yaşadığımız bölgelerde saat kulelerini görüp de tarihçesini merak etmeyenimiz var mı acaba? Saat kuleleri ile ilgili onediyo.com sitesinde tarihçe görünce sizlerle paylaşmak istedik dileriz bir nebze de olsa merakınızı giderebiliriz.

1174 Erzurum

erzurum saat kulesi

Erzurum Saat Kulesi

Diğer bir adı Tepsi Minare olan saat kulesi, Saltuklu Emirlerinden İnanç Biygu Alp Tuğrul Bey tarafından İçkale Camisi’nin minaresi ve gözetleme köşkü olarak yaptırılmış. Ezan okunan yer olarak “Tepe Minare”, üstünün yıkılmasıyla “Kesik Kule” ve “Minare Kule” adını aldı. Kırım Savaşı’ndan önce kuleye bir saat yerleştirilince “Saat Kulesi” adıyla tanınmaya başladı. Kırım savaşından sonra bu saati Ruslar yerinden söküp almış ve bunun üzerine 1877 yılında İngiltere tarafından bugünkü saat armağan edilmiş.

Üst kısımda, saatten 1.50 m. aşağıda kuleyi çepeçevre kuşatan Arapça küfi yazılı yazıtta “İkbal dinin ışığı, İslâm’ın kutbu, devletin yardımcısı, milletin zahiri, arkası, meliklerin ve emirlerin güneşi Ebil Kasım oğlu Ebil Muzaffer Gazi İnanç Biygu Alp Tuğrul Bey içindir” yazısı bulunuyor.

1798 Karabük

safranbolu saat kulesi

Karabük Saat Kulesi

Padişah III. Selim’in Safranbolulu sadrazamı İzzet Mehmet Paşa, hemşehrilerine bir söz verir: “Hepinize ikişer saat hediye edeceğim. Biri evinize, diğeri iş yerinize.” Kasabalı sevinir. Ancak Paşa, onların hiç de aklına gelmeyen bir işe koyulur. En hâkim tepeye 12 metre yüksekliğinde bir kule yaptırıp İngiltere’den de çanlı saat getirtir. Kasabalı, 1798’de kuleden gelen sesle irkilir. Yarım saatte bir vuran çan, saatin kaç olduğunu duyurmaya başlayınca halk uyanıklığı fark eder. Herkesin iki saati vardır artık. Saat evden de duyulur, işten de…

Safranbolu Kalesi’nde bulunan bu saatin en önemli özelliği, Türkiye’de bir benzerinin daha olmaması. Çünkü saati çalıştıran mekanizma, yani zemberek, dünyada sayılı saat kulelerinde kalmış oldukça eski bir model.

1827 Balıkesir

balikesir-saat-kulesi

Balıkesir Saat Kulesi

Silistre Valisi Girit-i Zade Mehmet Paşa tarafından 5 katlı olarak yaptırılan saat kulesi yapı itibariyle Galata Kulesi’ne benzetiliyor. 5 katlı olarak inşa edilen 20 metre yüksekliğindeki kule,1897 yılında meydana gelen bir depremde yıkılıp mutasarrıf Ömer Ali Bey tarafından 1901 yılında yeniden yaptırılmış.

1862 İstanbul

Tophane / Nusretiye Saat Kulesi- İstanbul

Tophane (diğer bilinen adıyla Nusretiye Saat Kulesi) Saat kulesi, İstanbul’da ayakta kalan en eski saat kulesi.

Nusretiye Camii’nin yanında yer alan saat kulesi, Sultan Abdülmecid tarafından yaptırıldı. Yukarı doğru kademeli olarak daralan, saatli bölümle beraber dört katlı bir yapıdan oluşuyor. Dört cephesi birbirine eş olarak tasarlanan kulenin denize bakan cephedeki kapısının üstünde de Abdülmecid’e ait tuğra yer almakta.

1866 Amasya

amasya_saat_kulesi

Amasya Saat Kulesi

Merzifon’un bir çok yerinden görülebilen saat kulesi, Çelebi Sultan Mehmet’in emri ile Mehmet Memişoğlu Ebubekirtarafından yapıldı.

1938 yılında meydana gelen depremle yıkılan kule, sonrasında Amasya belediyesinin çabaları ile tekrar inşa edildi.

1882 Adana

Büyük Saat olarak da anılan kule, 32 metre ile Türkiye’nin en uzun saat kulesi olma özelliğini taşıyor. Yapımına Ziya Paşa döneminde başlandı, Abidin Paşa döneminde başarıyla tamamlandı.

Adana Saat Kulesi

Adana Saat Kulesi

8 metre genişliğinde diktörtgen şekilde yükselen saat kulesinin dört tarafında saat kadranı bulunuyor. Almanya’dan 1925 yılında özel olarak getirilen saat makinesiye yenilenen kulenin tepesinde motifler ve kabartmalarla süslenmiş dev bir çan göze çarpıyor.

1884 Ankara

Ankara Saat Kulesi

Ankara Saat Kulesi

Ankara‘nın o dönemki valisi Sırrı Paşa tarafından Hacı Süleyman Refik Efendi gözetiminde yaptırılan Ankara Saat Kulesi, büyük bir çana sahip. Çanın üzerinde 1884 yılında “Louis Edel” tarafından Strasbourg’da yapıldığı yazdığı için kulenin de orada yapıldığı düşünülmektedir.

1885 Muğla

Balıbey mahallesinde, merkezi bir noktada yer alan saat kulesi, Muğla’da yaşamış Rumların şehre kazandırdığı en güzel eserlerden birisi.

Muğla Belediyesi’nin ilk başkanı Hacı Süleyman Ağatarafından yaptırılan saat kulesinin mimarı Rum Filivari Usta’dır. Üzerinde yer alan kitabede hem yapanı, hem de neden yapıldığı hakkında bilgiler bulunur.

Muğla Saat Kulesi

Muğla Saat Kulesi

Sahib’ül hayr Hacı Süleyman Efendi 

Yine deryayı itâsını ikân eyledi zuhur, 

Bahusus aktar-ı eshar vaktini ilân için, 

Bu mahalle bir muvakkithane yaptı bi kusur, 

Beldemizde misli nâmesbuk kebir çan saati Avrupadan celb edince herkese verdi süru, 

Kalmadı hiç ihtiyaç cep saati taşımaya, 

Aksi avaz ile alem vakti etti şuur, 

Hem ziya şevkiyle buldu mücevher tarihi, 

Geldi meydana muvakkithane bi evsa-ı vufur, 

Harerehu İsmail Hakkı 1301 fi Şaban.

1885 Kastamonu

Dönemin valisi Abdurrahman Paşa tarafından yaptırılan Saat Kulesi, İstanbul’dan dönemin padişahı II. Abdülhamidtarafından Kastamonu’ya gönderilen ‘sürgün’ bir saat aslında. Bu sürgünle ilgili çeşitli rivayetler dolaşıyor.

Kastamonu Saat Kulesi

Kastamonu Saat Kulesi

Rivayete göre; II. Abdülhamid zamanında saat İstanbul’da Sarayburnu’nda bulunurken yanlış gitmesi ve zamansız çalması sarayı kızdırmış, saray tarafından cezalandırılarak Kastamonu’ya sürgün edilmiştir.

Diğer bir rivayete göre de; dönemin padişahının hareminde bulunan gözde bir cariyesinin Sarayburnu’ndaki bu saatin vurma sesi nedeni ile karnındaki çocuğunu düşürmesi sonucu, padişah tarafından Saat Kulesi, Kastamonu’ya sürgün edilmiş.

1890 – 1891 Bolu

Mudurnu Saat Kulesi

Mudurnu Saat Kulesi

Ahşap olarak inşaa edilen Mudurnu Saat Kulesi, çıkan bir yangın sonrası yanarak yıkıldı. 1905 yılında Mudurnu Kalesi’nden sökülüp getirilen taşlar ile mahkûmlar tarafından inşa edilen kuleye bir Türk demirci ustasının yaptığı saat takıldı. 1963-1964 yıllarında bir yangına daha maruz kalan kule tekrar tamir edilerek şimdiki halini aldı.

1894 Çorum

Çorum Saat Kulesi, Abdülhamid döneminde padişahın Beşiktaş Muhafızı, İstanbul’daki Ali Suavi olayını bastıran Hasan Paşa tarafından yaptırıldı. Kulenin çanı da Hasan Paşa tarafından itina ile seçilerek İstanbul’dan gönderilmiş.

Saatin çanının sesi ilk yıllarda çok güçlü olduğu ve merkeze bağlı köylerden bile duyulduğu söyleniyor. Ancak restorasyon için yapılan incelemede yıllardır tokmağının aynı noktaya vurması ile derince bir oyuk oluştuğu ve bu nedenle çanın sesinin azaldığı saptandı.

Saat Kulesi’nin kapısı üzerinde eski yazı ile bir kitabe vardır. Kitabe, Muhammet Nuri Bektaşi (Korman) tarafından yazılmıştı.

Günümüz Türkçesi ile;

Zamanın ulu hakanı cömert Abdülhamid Han’ın
Yüce fermanıyla şanlı Hasan Paşa
Adadı bütün vaktini hayır işleri yapmaya
Başarılı kılsın her dileğini Mevla
Saat Kulesi kısaca seçkin hayratıdır onun
Bol bereketle yapıldı bu şehri etti ihya
Çıkıp kutlu bir zamanda yazıldı kapısına tarih
Bu büyük saati yaptı bak Hasan Paşa’nın lutfu

1895 Mersin/Tarsus

Mersin-Tarsus Saat Kulesi

Mersin-Tarsus Saat Kulesi

Tarsus Kaymakamı Ziya Bey tarafından inşa ettirilen yapının masraflarını Tarsus eşrafından Feyzullah Ağa üstlenmiş. Feyzullah Ağa’nın o dönemin parasına göre verdiği 200 lira ile yapılan saat kulesine, 100 liraya da Avrupa’dan çalar saat getirilmiş ve hayırsever 1895’te Mecidiye Nişanı ile taltif edilmiş.

Saat, kadranları ve makinesinin ilk yapıldığı orijinal haliyle duruyor.

1890 – 1895 İstanbul

Dolmabahçe Saat Kulesi

Dolmabahçe Saat Kulesi

2. Abdülhamid Han tarafından yaptırılan Dolmabahçe Saat Kulesi; Bezm-i Alem Valide Sultan Camii ile Dolmabahçe Sarayı’nın Saltanat Kapısı arasında yer almakta. Yapımı ise 1.210.550 kuruşa mal olmuş.

Her bir cephesinde saat bulunan kulenin saatleri Fransız imalatı. Saatçibaşı Johann Meyer tarafından takılan Paul Garnier markalı saat 1979’da elektronik sisteme çevrilmiş ve çalışır durumda.

1897 Çanakkale

Çanakkale Saat Kulesi

Çanakkale Saat Kulesi

Dönemin Çanakkale İtalyan konsolosu Vitalis Gaptirole’nin de yapımı için on bin altın gönderdiği Çanakkale Saat Kulesi,Sultan 2.Abdülhamid döneminde yaptırıldı. Beş kattan oluşan kulenin yapımında pembe granit taşlar kullanılmış. Saat odası dördüncü, çanı ise beşinci katta bulunuyor.

1901 İzmir

İzmir-saat-kulesi

II. Abdülhamid’in (hükümdarlığı:1876-1909) tahta çıkışının 25. yılı için Sadrazam Mehmet Said Paşa tarafından Alman Konsolosluk binasını yapan Raymond Charles Péré adlı mimara  yaptırılan kule 25 metre boyunda olup, dairesel esas etrafında dört çeşmesi bulunuyor.

Kulenin saati Alman İmparatoru II. Wilhelm’in hediyesi ve kurulduğu günden bu yana yalnızca bir kere durmuş. 5.2 şiddetindeki 1974 İzmir Depremi sırasında hasar alan kulenin saatin kadranları üzerindeki son kat yıkılmış ve saat depremin oluş saati olan 02:04’te durmuş. Kule ve saat, iki yıl içerisinde onarılıp eski haline getirilmiş.

1901 Antalya

Antalya Saat Kulesi

Antalya Saat Kulesi

Antalya‘daki saat kulesi, Sadrazam Küçük Sait Paşatarafından II. Abdülhamid şerefine yaptırıldı. Dört tarafında da birer saat ve tepesinde bir çan bulunan kulenin, yerden yüksekliği 14 metre, surların üzerinden yüksekliği ise 8 metredir.

1901 İzmit

izmit-saat-kulesi

İzmit Saat Kulesi

İzmit saat kulesi 33 yıl süren Sultan II. Abdülhamid saltanatı tarafından İzmit’te yaptırılan ve günümüze kadar ayakta kalabilen ender yapılardan biri.

Saat kulesi, köşelerinde ikişer sütun ve kenarlarında çember şeklindeki kemerli sebiller bulunan kare bir kaide üzerinde yükseliyor. İkinci katta kaide ile gövde arasına bir balkon yapılmış. Demir korkuluklardan yapılan balkon, devrin üslup özelliklerini yansıtıyor.

Kulenin 3. katında her cephe yüzeyinde kaş kemerli pencerelere yer verilmiş; bu pencerelerin alt kısımlarında, mermer madalyonlar içerisinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunuyor.

Dördüncü katta dört yöne yönelik birer saat kadranı yerleştirilmiş, saatlerin üst kısımlarda üçer pencere kuşağı bulunmakta.  Dört katın üzeri ince sivri bir külâh ile örtülmüştür.

1902 Tokat

tokat-saat-kulesi

Tokat Saat Kulesi

Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid Han tarafından yaptırılan saat kulesi günümüzde de çok iyi bir şekilde korunuyor. Kentin her yerinden görülebilen, yapımında kesme taş kullanılan kulenin yüksekliği tam 33 metre.

1917 yılında alafrangaya çevrilen saat kısmı, dört yöne büyük kadranlarla her yarım ve saat başlarında iki dakika ara ile tam çalar durumda. Sesi de kentin her noktasından rahatlıkla duyulabiliyor.

1905 Bursa

Bursa Saat Kulesi

Bursa Saat Kulesi

Bursa saat kulesi ilk olarak 1900’lerin başında Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmış ancak bilinmeyen bir tarihte yıkılmıştır. 2 Ağustos 1904’te yapımına tekrar başlanmış, 31 Ağustos 1905’te tamamlanarak II. Abdülhamid’in tahta çıkışı şerefine, Vali Reşit Mümtaz Paşa tarafından törenle hizmete sokulmuştur.

6 katlı ve 65 metre uzunluğundaki saat kulesi, günümüzde bir elektronik saate sahip ve Bursa Belediyesi’nce yangın gözetleme amacıyla da kullanılıyor.

1906 Kayseri

Kayseri Saat Kulesi

Kayseri Saat Kulesi

Kayseri’nin şehir sembollerinden kabul edilen Kayseri Saat Kulesi, Cumhuriyet Meydanı’nın ortasında bulunuyor. Saat Kulesi ve ona bitişik olan Muvakkithane, Kayseri MutasarrıfıHaydar Bey döneminde, 1906 yılında yaptırılmış.

Sultan II. Abdülhamid’in fermanıyla bütün büyük şehirlere birer saat kulesi ve muvakkithane (Güneşe bakılarak vakitlerin belirlendiği yer) inşa edilmiş. Saat Kulesi’nin yapım masrafları Vilayet Muhasebe-i Hususiyesi (Özel İdare) tarafından karşılanmıştır. Saat, Tavlusunlu Salih Ustatarafından inşa edilmiş ancak mimarı bilinmiyor.

1907 İstanbul

 

İstanbul Saat Kulesi

İstanbul Saat Kulesi

II. Abdülhamid tarafından o zamanki ismi “Hamidiye” olan Şişli Etfal Hastanesi’nin bahçesine 1907’de inşa edilen kule, İtalyan mimar R. D’Aronco’ya ait. Mühendishane-i Hümayunhocalarından Mahmut Şükrü Bey gözetiminde yapılmış. Tarihi yapı, II. Abdülhamid’in hatırası olarak gelecek nesillere en büyük miras olarak görülüyor.

1908 Yozgat

 

Yozgat Saat Kulesi

Yozgat Saat Kulesi

Belediye Başkanı Tevfikizade Ahmet Bey tarafından inşa ettirilen Yozgat Saat Kulesi, altı bölüm halinde yapılmış. Kaynaklardan öğrenildiğine göre mimarı Şakir Usta’dır. Her bölüm birbirinden ayrılmış olup, her cephesine birer pencere yerleştirilmiştir. Kulenin içerisindeki merdivenlerle yukarı çıkılmaktadır ve en üst katı balkonla çevrelenmiştir.

1923 Bayburt

Bayburt Saat Kulesi

Bayburt Saat Kulesi

Yapımına Cumhuriyetin ilan edilmesiyle başlanan Bayburt Kalesi’nin hemen önünde yükselen Saat Kulesi’nin yapımı 1923’e dayanıyor. Kulenin inşaatı tam 1 yıl sürmüş. Muhittin Usta adında bir taş ustası tarafından yapımına başlanmış,Rizeli İbrahim Usta tarafından da tamamlanmış.

Kulenin uzunluğu 21 metreyi buluyor. Aynı zamanda şerefesi de mevcut. Kulenin saati ise İsviçre’den getirilmiş ve hala çalışır durumda.

1927 Şanlıurfa

Şanlıurfa Saat Kulesi

Şanlıurfa Saat Kulesi

Şanlıurfa il merkezindeki Ulu Cami avlusunda yer alan kuleUrfa Saat Kulesi’ne dönüştürülmüş. Bu kule sekizgen planlı olup, Haçlı Kontluğu döneminde burada yapılmış olan kilisenin çan kulesidir. Kule üzerine bir saat kulesi ilave edilmiş. Ancak bu kulenin ne zaman saat kulesine dönüştürüldüğü bilinmiyor.

İl merkezindeki Ulu Cami avlusunun bahçesinde bulunan saat kulesi, şehrin hemen hemen her noktasından görülebiliyor.

Kaynak :[-]

Sadece sanat haberleri yayınladığımızı biliyoruz. Fakat yazın iyice yüzünü gösterdiği şu sırlar biraz farklılık ve zaman zaman acı da olsa tebessüm iyi gider diye düşündük. Kafa dağıtma zamanı iyi okumalar.

afganistan

  • Çocuk ölümlerinin en fazla yaşandığı ülke Afganistan.
  • Dünya’da en fazla bira tüketimi Venezuella’da yaşanıyor. Kişi başına düşen yıllık bira tüketimi 83 litre.
  • Dünya’da en fazla sigara tüketimi yapan ülke Yunanistan. Kişi başına günlük sigara tüketimi 8 adet.
  • Yemeğe en fazla zaman ayıran ülke Türkiye. Kişi başına düşen günlük zaman 162 dakika.
  • Dünya’nın en fazla çay üreten ve tüketen ülkesi Çin. Yılda 1,166 bin ton üretim, 828 bin ton tüketim yapılıyor.
  • İş hayatında en fazla aktif olan ülke Cayman Adaları. Nüfusun 67.7’si çalışıyor.
  • Kanada’da her 100 insana ortalama 94 bilgisayar düşüyor.
  • Birleşik Arap Emirlikleri’nin her 100 vatandaşının ortalama 176 cep telefonu var.
  • En fazla gazete şatışı yapılan ülke İzlanda. Nüfusun %80’i gazete okuyor.
  • Eğitime en fazla para harcayan ülke Küba.
  • Dünyanın en büyük ekonomisine sahip olan ülke ABD.
  • Dünyada en fazla altın üretimi yapan ülke Çin. Yılda 270 ton
  • En fazla trafik kazası Katar’da yaşanıyor. Buradaki kazalara 100,000 insan karışıyor. 9,989’u yaralanıyor ve bunların %33’ü ölümle sonuçlanıyor.
  • Dünyada en çok dil konuşulan ülke Papua Yeni Gine. 869 dil, ağız ve lehçe konuşulmaktadır.
  • Dünyanın en sıcak yeri Libya’da El-Aziziya’dır. Ortalama sıcaklık 58 C
  • Dünyanın en soğuk yeri Antarktika’da Vostok’tur. En düşük sıcaklık -89 C

İlginç tesadüfler

  • Amerika’da bulunan Hoover barajı projesinde 112 adam öldü. İlki 20 Aralık 1922’de J.G. Tierney idi. Sonuncu ise tam 13 yıl sonra yine 20 Aralık 1935’de Patrick Tierney idi ve J.G. Tierney’nin oğluydu.
  • 1930’lar da Detroit’te dikkatsiz genç bir anne Joseph Figlock isimli bir adama çok şey borçlu. Figlock sokakta yürürken yüksekçe bir pencereden düşen bebek tam onun kucağına geldi. Ne adam ne de bebek yaralandı. Fakat sadece bir yıl sonra, yine Figlock sadece sokaktan geçiyorken aynı bebek yine aynı şekilde kucağına düştü. Ve yine ikisi de zarar görmedi.
  • 2000’de çıkan Deus Ex projesinde sanatçı ikiz kuleleri New York siluetine koymadı. Bu ise oyunda ikiz kulelerin bir terörist saldırısında yıkıldığı şeklinde açıklanıyordu.
  • MGM kostümcüleri Oz Büyücüsü’nde ki Profesör Marvel için, pejmürde görünmesi amacıyla bir ikinci el dükkandan ceket aldı. Fakat bu ceketin aynı zamanda Oz’un yazarı L. Frank Baum’a ait olduğunu bilmiyorlardı.
  • Tamerlane 14. yüzyılda yaşayan Cengiz Han’ın soyundan ve zamanın çoğunu Asya’yı fethetmekle geçirmiş bir hükümdardı. Sovyet arkeologlar mezarını açtığında şu yazıyırdu :” Mezarımı açan benden daha kötü bir işgalciyi ortaya çıkaracaktır.” Tarih 20 Haziran 1941 idi.
  • Roma’nın efsane kurucusunun adı Romulus idi ve daha sonra Augustus adını aldı. Alman barbarlar tarafından Batı Roma İmparatorluğu’nun son imparatorunun adı ise yine Romulus Augustus idi.
  • 28 Temmuz 1900’da İtalya hükümdarı Kral Umberto Monza’da küçük bir restorana gitti. Restoran sahibinin adı da Umberto idi ve sipariş aldıktan sonra ikili ortak özelliklerini keşfettiler. İkisi de Turin kasabasında 14 Mart 1844’de doğdu. İkisi de aynı gün Margherita isimli birer kadınla evlendiler. Kral Umberto’nun kral olduğu gün restoran açıldı. Ertesi gün ise restoran sahibi öldürüldü, kral buna üzülürken aynı gün kalabalıktan bir suikastçı onu öldürdü.
  • 1974’de Bermuda’da motosiklet kullanan bir adam taksi çarpmasıyla öldü. Bir yıl sonra adamın kardeşi yine aynı motosiklet ile öldü. Ona da aynı taksi sürücüsü aynı yolcu ile birlikte çarptı.
  • 1976 tarihli Omen filmi pek çok tesadüf barındırıyordu. En ilginci ise şuydu: Film ekibi tarafından kiralanan bir özel jet son anda iptal edildi. Daha sonra bu jet bir yola çarptı ve iki arabanın kaza yapmasına yol açtı. Jetin çarptığı arabalardan birinde pilotun karısı ve çocuğu vardı ve kimse kurtulamadı.
  • Birinci Dünya Savaşında ölen ilk İngiliz askeri ile son İngiliz askerinin mezarı 6 metre arayla ve birbirine bakıyor. Ve bu yerleştirme bilinçli yapılmadı.
  • Viyana’da ki 79 milyon insanın ölümünden sorumlu olan 3 insan Hitler, Stalin ve Josef (Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph) sıklıkla aynı zamanlarda ve sıkça halde aynı parkta yürüdüler ve birbirlerini tanımıyorlardı.
  • 1895’de Ohio’da sadece iki araba vardı ve onlar da birbirine çarparak kaza yaptı.
  • ilginçlikler1914’de Alman bir anne çocuğunu fotoğraflamak için bir film aldı ve onu Starzburg’da ki bir fotoğrafçıya götürerek fotoğrafları almak istedi. Daha sonra savaş başladı ve fotoğrafları hiç alamadı. Daha sonra Frankfurt’a taşındı ve iki yıl sonra bu sefer yeni doğan çocuğunu fotoğraflamak için yine bir film aldı. Fotoğrafı almaya gittiğinde iki yıl önceki fotoğrafın yenisiyle üst üste bindiğini gördü. Filmler çoğunlukla tekrar kullanılırdı ve bu özel film hiç temizlenmeden 150 kilometre ötede aynı kadına satılmıştı.
  • Güney Afrikalı 49 yaşındaki astronom Danie du Toit, ölümün her an gelebileceğini öğütleyen bir ders verdi. Dersi bitirirken ağzına bir şeker attı, oturdu, ve bu şekerle boğulup öldü.
  • A III18Arçdükü Franz Ferdinand’ın öldürüldüğü arabanın plakası “A III18” idi. Bu olaydan sonuçlanan savaş bir Ateşkes ile 11-11-18’de sona erdi.
  • 200 yıl arayla yaşamış şarkı yazarı ve gitarit Hendrix ve besteci Handel Brook caddesinde yanyana iki evde oturdu.
  • Bir ofise şikayet mektubu yazmak için gelen iki kadın bilgisayar hatası sonucu aynı sosyal güvenlik numarasına sahipti. Aynı Patricia Ann Campbell ismine sahiplerdi, ikisinin de doğum günü 13 Mart 1941 idi, ikisinin de babası Robert Campbell idi, ikisi de 1959’da iki askerle evlenmişti hendrixve ikisinin de 21 ve 19 yaşlarında iki çocuğu vardı.
  • Thomas Jefferson’ın son sözleri: Bugün ayın 4’ü mü? ( Ölüm: 4 Temmuz 1826)
  • Bir kaç saat önce Jefferson’ın öldüğünü bilmeyen John Adams’ın son sözleri: Jefferson yaşıyor. ( Ölüm: 4 Temmuz 1826)
  • Son anlarında arkadaşı James Madison ile ilgili konuşan James Monroe’nun son sözleri: Keşke ölmeden son kez onu görebilseydim. (Ölüm 4 Temmuz 1831)
  • Bu geleneği devam ettirmek için Madison’a ilaç verildi ve 4 Temmuz’a kadar yaşatılmaya çalışıldı. son sözleri: Lanet olsun! (Ölüm: 28 Haziran 1836)
  • 1920’lerde Amerikan roman yazarı Anne Parish çocukluk favorilerinden Jack Frost ve Diğer Öyküler kitabını Paris’te bir kitabevinde buldu. Kitabı kocasına gösterip ne kadar sevdiğini anlattı. Kitabı açtıklarında şu yazıyı gördüler: Anne Parish, 209 N. Weber sokağı, Colorado Springs” Kendi kitabıydı.
  • Beatrice’de ki batı yakası baptist kilisesi korosu için her çarşamba saat 7.20’de bir prova yapardı. 1 Mart 1950’de bir çarşamba günü 7.27’de gaz sızıntısından bir patlama yaşandı. Mucizevi bir şekilde kimse zarar görmedi çünkü koronun 15 üyesinin tamamı ilk defa provaya geç kalmıştı.
  • 2006’da balıkçı Mark Anderson “Copious” isimli botuyla balığa çıkmışken tam 92 yıllık bir şişede mesaj buldu ki bu en eski mesaj olarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girdi. Arkadaşı Andrew Leaper’a bu konuda devamlı övünerek onu gıcık etti. 2012’de Aynı botla bu sefer Leaper balığa çıktığında bu sefer 96 yıllık bir mesajı o buldu ve arkadaşını kitaptaki yerinden etti.
  • 70 yaşında bir adam Helsinki’nin 600 kilometre kuzeyinde bir yoldan geçerken bir kamyonet ona çarptı ve adam öldü. 2 Saat önce yine 70 yaşında bir adam 1.5 kilometre ötede yine karşıdan karşıya geçerken kamyonet çarpmasıyla öldü. İkisi kardeşti, hatta ikiz kardeşti.
  • 1973 Yılında Anthony Hopkins, kitabıyla aynı ismi taşıyan George Feifer imzalı Petrovkalı Kız filminde başrolü kaptı. Önce kitabı okumak isteyen Hopkins, Londra’da ki hiç bir psycho-filmikitapçıda kitabı bulamadı. Eve giderken bir bankta unutulmuş bir kitap buldu ve bu kitap Petrovkalı Kız idi. 2 Yıl sonra filmi çekerken George Feifer Hopkins’e kendi kitabından onda olmadığını çünkü kitabı verdiği bir arkadaşının onu Londra’da kaybettiğini söyledi. Kitabın içinde Feifer’ın tüm notları bulunuyordu. Hopkins kitabı çıkarıp ” Bu mu?” diye sordu, aynı kitaptı.
  • 29 Eylül 1888’de saat 8.30’da Catherine Eddows tutuklandı. 12.55’de ayılıp serbest bırakılırken polislere isminin Marry Kelly olduğunu söyledi ki bu yanlış ve uydurmaydı. 30 Eylül’de sabah karın deşen tarafından öldürüldü. Bu karın deşenin son cinayeti olan Marry Kelly’den bir önceki cinayetti.
  • 1660’da bir gemi Dover geçidinde battı. Tek kurtulan Hugh Williams idi. 1767’de aynı yerde ikinci bir gemi battı ve yine tek kurtulan adamın ismi Hugh Williams idi. 1820’de Tahmes’de bir gemi karaya oturdu ve yine tek kurtulan Hugh Williams idi. 1940’da bir gemi Alman mayını tarafından patlatıldı. İki adam kurtuldu, amca yeğenlerdi ve ikisinin de ismi Hugh Williams idi.
  • Hitler ve Napolyon 129 yıl arayla doğdular. Yine 129 yıl arayla hükümdar oldular. 129 yıl arayla Rusya’ya savaş açtılar ve 129 yıl arayla yenildiler.
  • Violet Jessop RMS Olympic, RMS Titanic ve HMHS Brittanic gemileri battığında bu gemilerde bulunuyordu.
  • Birinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde İngilizler RMS Carmania isimli bir savaş gemisini geçici bir savaş teknesine dönüştürdü. Dikkatlerden uzak kalmasını umarak SMS Cap Trafalgar isimli bir Alman gemisi olarak gizlediler. Plan işe yaradı ve 14 Eylül 1914’de bir Alman gemisini Brezilya kıyısında batırdı. Tamamen tesadüf olarak batırdığı gemi gerçek SMS Cap Trafalgar gemisi idi. Hatta bu gemi de Almanlar tarafından RMS Carmania ismiyle gizlenmişti.

Antik Roma hakkında bilinen ilginç şeyler

  • roma hakkındaAntik Roma’da gladyatör kanı doğurganlığı arttırmak ve bazı hastalıkların tedavisi için içilmesi tavsiye ediliyordu.
  • Mor giysiler statü belirtiyordu ve sadece imparator veya senato üyeleri giyebilirdi. Mor boya denizden bazı midyelerden elde ediliyordu. Asiller dışında mor giymek vatana ihanet sayılıyordu.
  • Penis heykelciklerinin uğur getirdiğine inanılıyordu. Ya boyunda ya da kapı girişlerine asılırlardı ve kötü ruhları uzak tuttuğuna inanılırdı.
  • Sol elini kullanan insanların şanssız doğduğu düşünülürdü.
  • roma ve kadınİmparator Caligula zaman zaman halk içine kadın kıyafetleri içinde çıkardı.
  • Milattan önce birinci yüzyılda şair Gaius Valerius Catullu, kendini eleştiren iki Romalı Furius ve Aurelius’a gönderme yapan bir şiir yazdı. Sözleri o kadar ağırdı ki şiir hiç latinceden çevrilmedi.
  • Romalılar ilk Hristiyanların ekmeği beden şarabı kan olarak gaius-valeriusgörmesinden dolayı onları yamyam zannediyordu.
  • İçerdiği amonyaktan dolayı çamaşır temizliğinde sidik kullanılırdı. Tüm şehirden sidik toplanırdı.

Sinemadan birkaç bilinmeyen

  • Norma Jeane Mortenson yani Marilyn Monroe gerçekte sarışın değildi.
  • 1960’da ki Psycho filmi bir tuvalet sifonunu gösteren ilk filmdi ve bu uygunsuzluk açısından tartışmalara yol açtı.

Bizimle ilgili ilkler ve enlerden bazıları

  • ilk hırıstiyanlarİlk defa verâset sistemini uygulayan Hunlardır
  • İstanbul’u ilk kuşatan Türk devleti Avarlardır (619-626).
  • Dünya’da ilk defa Yivli-Setli toplar II. Beyazıt zamanında yapılmıştır.
  • Osmanlılarda ilk bütçeyi Tarhuncu Ahmet Paşa yapmıştır.
  • İlk Mühendis okulu 1731 yılında Kara Mühendishanesi adıyla I. Mahmut tarafından kurulmuştur.
  • Osmanlı Devletinin I.Dünya savaşı içinde paylaşıldığı ilk antlaşma Sykes Picottur.
  • I.Dünya Savaşında Osmanlı Devletinin elinden çıkan ilk yer Kıbrıs’tır.
  •  Osmanlı Devletinde bağımsızlığını kazanan son balkan devleti Arnavutluktur.
  • İşgallere silahla karşı koyma kararı ilk defa İzmir Müdafaa Hukuk Kongresinde verilmiştir.
  • İzmit’in Yunanlılara verilmesi ilk defa Paris Barış Konferansında kararlaştırılmıştır.(1919)
  • İtilaf devletlerinin Mondros’tan sonra kontrol altına aldıkları ilk yer boğazlar ve Marmara bölgesidir.
  • donarak ölen türkKuvay-ı Milliye hareketi ilk defa Yunan işgaline karşı kurulmuştur.
  • İşgale karşı kurulan ilk cemiyet Trakya Paşaeli Cemiyetidir.
  • Amerikan Northwest Havayolları’na ait bir DC-10’un iniş takımı yuvasına gizlenerek Amsterdam’dan New Jersey’e kadar uçan Türk, donarak öldü.
  • Mideye kaçan sineği öldürmek için ağza sheltox sıkmak suretiyle ölüm (İstanbul/Sultanbeyli)
  • Bir arabaya 11 kişi binip viyadüğe uçmak (Molla Gürani Viyadüğü/İstanbul)
  • Aynı iş yerinde biri gündüz bir gece vardiyasinda olmak üzere çalışmakta olan baba oğuldan biri mobylette motor ile işe gitmekte diğeri ise bir başka mobylette ile eve dönmekte iken, yol üzerindeki sert bir virajda karşılasmaları ve birbirlerine selam vermek isterken çarpışıp beraberce ölmeleri. (Konya,Meram Mahallesi)
  • Nüfus sayımı nedeniyle kendisinden başka kimsenin bulunmadığı yolda (üstelik de otoban) sayım görevlisinin bariyerlere çarparak ölümü. (TEM Otoyolu-Gebze)
  • Arkadaşlarıyla iddiaya tutuşup kafasıyla mermer bloku kırmaya çalışan medyatik karatecinin mermer yerine kafasını kırarak beyin travması sonucu ölmesi (İstanbul-Esenler).
  • Bir işçinin 600 tonluk pres makinesinin arasında emeklemek suretiyle 2450 derecelik fırında sigarasını yakmaya çalısması. (Karabük Demir Çelik Fabrikaları)
  • Alkollü durumda TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki beş kişinin; süper fm´de çalmaya başlayan oynak bir şarkı sonrası aracı sağa çekmesi ve otoyolda göbek atmaya başlaması üzerine 5 kişiden 3´ünün ayrı ayrı araçların çarpması sonucu ölümü (Adapazarı/Hendek).
  • Yolda mutlu mesut yürürken kafaya balkon düşmesi (Gene Dudullu´da).
  • Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı ayağını silkeleyerek çıkarmaya çalışan kişinin, elektrik çarptığını sanan yardımsever biri tarafından kafasına kürek, kalas vb. vurularak ölmesi. (Rize/Ardeşen Kasabasi/Tunca Köyü´nde).
  • Yatağındaki tahtakurusu veya bilimum haşeratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan biraz sonra uykuya dalarak vefat etmek (Bodrum/Yalıkavak Köyü).
  • Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesiyle oluşan toplu ölüm. (Dudullu´da bir Köy nişan töreninde)
  • Tıraş olurken berberin rahatlatır diye boynu aniden sağa sola çevirme hareketi sonucu küt diye boynu kırılan müşterinin koltukta rahmetli oluşu. (Erzurum)

 

Diğer ilginçlikler

  • Kamboçya’da 72 harften oluşan bir alfabe kullanılmaktadır.Bu harflerin çoğu gereksizdir
  • Bougainvilla adasının yerlileri 11 harfli bir alfabe kullanırlar.(Adanın adı bile 12 harfli) Dünyanın en uzun isim ve soyadına sahip Bay Adolph Blaine Charles David Earl Friedrick Gerald Hubert Irvin John Kenneth Lloyd Martin Nero Oliver Paul Quincy Randolph Sherman Thomas Uncas Victor William Xerxes Yancy Zeus’un 590 harfli soyadının ilk 35 harfi Wolfeschlegelsteinhausenbergerdorff’tur.

 

Not: Onedio ve diğer kaynaklardan derlenmiştir.

Fotoğraf hakkında yazı ararken bir blog’da fotoğrafçılara sorulan “Neden Fotoğraf çekiyorsunuz?” sorusuna verilen cevapları gördüm ve sizinle paylaşmak istedim.

Fotoğraf bir tutku olayı benim için. Öncelikle kendim için fotoğraf çekiyorum. Yani anılarımı yaşatacağım, belgeleyeceğim, sevdiklerimle paylaşacağım ve çocuklarıma miras (parayı kendileri kazansın) olarak bırakabileceğim fotoğraflar benim için ön planda. Fotoğraf hayat’ tır diye düşünürüm ve insan öğesi ağırlıklı fotoğrafları, yaşamın ta içinden olanları çok seviyorum.
İşim gereği hayatın içinden fotoğraflar çekmeye vakit bulamasam da çektiklerim benim hayatım hakkında fikir veriyor diyebilirim. Neler yapıyorum, nerelere gidiyorum, nasıl yaşıyorum? Böyle düşününce bencil bir durum da ortaya çıkıyor ama bu tüm fotoğrafçılar için böyle. Özellikle fotoğrafçılığın ticari kısmını bir kenara bırakırsak fotoğraflarla hayata fotoğrafçının gözünden bakmıyor muyuz?,

Serdal GÜZEL

Neden mi fotoğraf çekiyorum… Taraf olduğum için… Ben tarafım… halkımın yanında, onların sorunlarıyla boğuşmasında… Acılarında… Tarafım… Taraf olduğum ve içimi acıttığı için fotoğraf çekiyorum… Zaten içimizi bir şeyler acıtmazsa üretemeyeceğimize inanıyorum… Yazmadıklarımız, söyleyemediklerimiz yâda yazdığımız halde kısa sürede unutulanlar, fotoğraf sayesinde unutulmuyor… belge ayni zamanda fotograf… Devam edeceğim…

Kemal ELİTAŞ

Fotoğraf çekmediğim bazı anlarda o anların bir daha yaşanmayacağına dair kaygı duyuyorum, fotoğraf çekme arzusunun, farklılıkları fark edip o anları dondurma isteği olduğuna inanıyorum…

Yeter YEŞİL

Farklı kişiler, farklı gözler ama hepsinin ortak bir bakışı var fotoğrafa dair…

Tarihte bu söylenenleri fotoğraflarında uygulayabilenler ölümsüzleşmişlerdir çektikleri görüntülerle. Fotoğrafı yaşıyoruz, onda yaşıyoruz. Neden fotoğraf çekeriz sorusunun ardında kendimizi arıyoruz her çekilen fotoğrafta birazda…

 Murat Yazar

Makinenin arkasında duran fotoğrafçının düşünsel alanına denk düşen kareleri yakalayıp sunmasıdır. Düşünsel alan, dünyaya bakış açımız, dünyayı yorumlama çabamızdır. Fotoğraf makinesinin arkasında duran fotoğrafçıyla objektifin önündeki konu bağımsız değildir. Çünkü fotoğraf öncelikle düşünsel alanımızda oluşur. Ben makinenin arkasında durup çekim alanına birileri girsin diye beklerim. Alana gidiyorum, fotoğrafı süre giden hayatın içinden, kendi özgül koşullarıyla çekiyorum. Düş dünyamın ve onu algılayış tarzımın da kareleri bunlar aynı zamanda. Birde hayatla derdimiz olduğu için, taraf olduğum için, hayat ve yaşam felsefemin bir parçası haline geldiği içindir fotoğraf…

red ettiğimiz için…

Paşa İMREK

Kaynak: [-]

 Tüm bunlardan sonra fotoğrafın bulunmasından günümüze kadar geçen süreç ve sonunda artık cep telefonlarında dahi fotoğraf makinesi olması ve kullanılması fotoğrafa olan ilgiyi artırmıştır.

Elbette insanın doğal ihtiyaçlarından değildir Fotoğraf çekmek fakat insan olma ve tarih yazmanın teknolojik yoludur eğer bilgiyi ve olayları bir sonraki nesle ve daha sonraki nesillere aktaramayan toplumlar gelişemez. Tabi sadece aktarmak değil her aktarılışın üzerine ekleyerek yenilik katmak ve ardından tekrar kayıt altına alma arzusu insanın doğasında var.

Gerek kendi ve gerekse başkalarının yaşamı veya eşyaların, şehirlerin, tabiatın, bitkinin, hayvanın, kısaca evrende var olan şeylerin anlık kaydını tutmak ve bazen de bunu sanata dönüştürmek insana has bir özellik.

Bundan yola çıkarak anı fotoğrafı, belgesel fotoğrafı, kurgu fotoğraf, veya reklam fotoğrafı kısaca ne için olursa olsun hepimizde kayıt altına alma ve yayma isteği vardır. Kaldı ki “belgeleyemediğiniz şey asla gerçek kabul edilemez.” Gerçeğinden hareketle bir yerde var olduğumuzu, bir şeylerdeki değişimi veya bir şeylerin oluşmasını ve oluşunu nasıl yorumlarsanız yorumlayın çok az istisnai durum dışında en sağlam hali ile ispatlamanın en sade yolu fotoğraftır. Ve artık fotoğraf hayatımızda. İster üzerinde oynanmış, ister göz yanılmaları ile sabitlenmiş, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, fotoğraf şekil değiştirse de tüm bu türlere yeni türler eklenerek ve sanata daha da girerek var olmaya devam edecek.

Tüm teknolojik ürünler gibi analog fotoğraftan dijital fotoğrafa geçiş ile teknolojinin yaygınlaşması ve ulaşılabilir hale gelen fotoğrafın çekim kalitesi söz konusu olduğu andan itibaren ve elbette basitlerden karmaşığa doğru kaydıkça fotoğrafçılığın eğitimini almak bizleri daha kaliteye götürecektir.

İşte bu noktada artık Nar Sanat yanınızda… Kurumsallaşmış bir yapıda tüm eğitimlerinde olduğu gibi M.E.B. onaylı belge ve yeterli eğitim düzeyine sahip ve deneyimli eğitmenleri ile fotoğraf eğitimine sizleri çağırıyor.

Bakırköy’de M.E.B. Onaylı fotoğrafçılık eğitimi vermeye yetkili ilk tek kurumda eğitim almanız sizi bir üst basamağa çıkartacak ve ne tür fotoğraf çekerseniz çekin fark edileceksiniz. Elbette eğitimlerin sonunda seçilen fotoğraflarınızla fotoğraf sergisine de katılacaksınız.

Şu an yeni açılacak olan sınıfımız Pazar günleri saat: 15:00-19:00 arasında.

Biz nerede miyiz?  Tıklayın

 

 

 

Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve TurizmBakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği 18. GeziciFestival 30 Kasım-10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak.

Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivaleev sahipliği yapan Sinop’a konuk olacak.

Gezici Festival, iki uzun metraj ve iki kısa belgeselden oluşan Üretim Hatası bölümünde kurumsal iş hayatını, üretim sistemlerini, polisi, otoriteyi, genelde de Batı uygarlığının 21. yüzyılda geldiği noktayı sorgulayacak. Gezici Kitaplık’a bu yıl eklenecek kitap olan Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji ise teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisine bakarak, farklı görüşleri bir araya getirecek.

Üretim Hatası’nda çalışmak ya da çalışmamak

Yönetmen Carmen Losmann, ilk uzun metrajlı belgeseli Öğün, Çalış, Güven’de Batı hizmet toplumunun Orwell’in hayal ettiği karanlık bir geleceğe nasıl ilerlediğini, olayın kalbine inerek gösteriyor. Lossman, Almanya’nın büyük şirketlerindeki değişim ve insan yönetimi stratejilerini doğrudan yöneticilerin çalışma alanlarında izliyor. “Yetenek yönetimi”, “kültürel dönüşüm”, “güven temelli” gibi ilk başta çalışanın iyiliğine yönelik gibi gözüken kavramlar, film ilerledikçe çalışanın birer veriye dönüştüğü karanlık bir dünyayı açığa çıkarıyor.

Lossman çok çalışanlı büyük Batı kuruluşlarının işlevsizliğini kamerasıyla yakalarken, Rus yönetmen Andrey Gryazev otoritenin, dolayısıyla da bildiğimiz anlamda egemen sistemin işlevsizliğini sorguluyor. Gryazev, Yarın isimli belgeselinde bir tür politik performans yapan ve ünleri dünyaya yayılan sanat grubu Voina’nın düzen karşıtı eylemlerini ve eylemlerinin arkasındaki hayatlarını anlatıyor. “Polis ve güvenlik sistemi köküne kadar çürümüştür. Tek yapılacak, sistemi tersyüz etmektir,” diyor Voina’nın üyelerinden biri. Sistemi tersyüz edemeseler de, eylemlerinden birinde bir polis arabasını tersyüz etmeyi başarıyorlar.

Festival izleyicileri, Üretim Hatası bölümünde gösterilecek uzun metrajlı belgesellerin öncesinde birer kısa film izleme fırsatını da yakalayacaklar. Öğün, Çalış, Güven öncesi gösterilecek Makine Adam, 21. yüzyılda insanların hâlâ ağır fiziksel işlerde kullanılıyor olmasını Bangladeş’teki işçilere bakarak anlatacak. İzleyiciler Yarın filminden önce gösterilecek Havai Fişekler’de ise, 31 Aralık gecesi havai fişek gösterilerinin arasında bir grup ekolojistin Avrupa’nın en büyük çelik fabrikalarından birini nasıl havaya uçurduğunu izleyecekler.

Gezici Kitaplık’ta yeni bir kitap

Gezici Kitaplık, bu yıl festival okuyucularıyla buluşturacağı kitabında teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisini sorgulayarak, farklı görüşleri bir araya getirecek. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik’in üstlendikleri, Ankara Sinema Derneği ve Bağlam Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji, Aralık ayından itibaren satışa sunulacak. Gezici Kitaplık’ın son eseri; Yeni diye adlandırılan teknoloji ne kadar yenidir? Teknoloji ve toplumsal deneyim arasındaki ilişki nedir? Sinema, medya, edebiyat, müzik gibi yaratıcı endüstrilerde tekniğin ve teknolojinin rolü nedir? gibi sorulara farklı isimlerin katkılarıyla cevaplar arayacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izlenebilecek.

Kaynak :[-]

Çağdaş Türk sanatının önde gelen isimlerinden Seçkin Pirim’in  “Disiplin Fabrikası”, Matraş ve TLS’nin destekleri ve MERKUR organizasyonuyla 29 Ekim-4 Kasım tarihleri arasında Londra  Saatchi Gallery’de dünya sanatının vitrinine çıkacak.

Seçkin Pirim, Damien Hirst gibi modern sanatın yıldızlarını dünyaya kazandırmasıyla ünlü, dünyada sanata yön veren en önemli merkezlerden kabul edilen Saatchi Gallery’de kişisel sergi açan ilk Türk sanatçı olacak.

Modern sanatın genç, yeni ve inovatif temsilcilerinin eserlerini sergileyebilmesi ve dünya çapında sanatseverlerle buluşabilmesi amacıyla 27 yıl önce kurulan, o günden bu güne modern sanatın çekim merkezi haline gelen Saatchi Gallery, kuruluşundan bu yana ilk kez bir Türk sanatçısını kişisel sergisiyle ağırlıyor.

Seçkin Pirim’in son dönem heykel ve kağıt çalışmalarını kapsayan “Disiplin Fabrikası” başlıklı kişisel sergisi, 29 Ekim’de Saatchi Gallery’de açılacak ve 4 Kasım’a kadar izlenebilecek.

Seçkin Pirim’in, Saatchi Gallery’de kişisel sergi açacak olması, sanatçının dünya sanat çevrelerince daha yakından ve dikkatle izlenmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Zira her yıl 1,2 milyondan fazla ziyaretçisi olan ve 2009, 2010, 2011 yıllarında Londra’nın en fazla gezilen 10 sergisinden 7’sine ev sahipliği yapan Saatchi Gallery, son derece özenli seçim kriterlerine bağlı olarak her yıl dünyanın dört bir yanından sınırlı sayıda sanatçıyı kişisel sergi açmak üzere kabul ediyor.

“Disiplin Fabrikası” heykelleri Pirim’in, içinde olduğumuz sosyolojik, toplumsal ve de kişisel yapıların, kontrol altına alınma çabasına karşı gösterilmiş tepkinin kendi sanatsal anlayışının çerçevesinde boyut bulmuş halleri olarak karşımıza çıkıyor. Pirim’in heykellerindeki formlar, dış sınırları belirlenmiş bir dünyanın içinde, sınırları görmezden gelerek hareket etmeye çalışan bireyin verdiği savaşı simgeliyor. Heykeller, hayatın biri daha kaygan ve özgür, diğeri daha düzenli ve sistematik iki tarafını temsil eden katmanlardan oluşuyor. Pirim’in eserleri doğaya referansta bulunmak yerine, insan hayatının makineler, bilgisayarlar ve robotlar üzerine kurulu olduğu endüstri sonrası dünya ile bağlar kuruyor.

Saatchi Gallery’deki sergide bu konsepte ek olarak, zaman, değişim ve bütünleşme kelimelerinin sonucu olan eserler de yer alacak. 12’li bir seriden oluşan ve zamanın insana yaptıklarının sonucunu gösteren bir kağıt iş, sistemdeki yumuşatılma ya da tam tersi sert bir ruha dönüştürülme halini yansıtan triptik bir duvar heykeli, insanın yasam boyunca içinde savaş verdiği diğer yarısı ile olan sorgulamalarının karşılığını bulduğu 3 boyutlu akrilik 2’li bir heykel bunlardan bir kaçı.

Seçkin Pirim Hakkında:

1977 Ankara doğumlu sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu. İstanbul, Frankfurt, New York, Şangay başta olmak üzere farklı şehirlerde 20’nin üzerine kişisel ve karma sergiyle sanatseverlerle buluşan, müze koleksiyonlarında yer alan Pirim, çağdaş tasarımları ve heykelleriyle günümüzün en önemli heykel sanatçılarından kabul ediliyor. Pirim, çalışmalarını Beyoğlu’ndaki atölyesinde sürdürüyor.

MERKUR hakkında:

Galeri Merkur, İstanbul Nişantaşı semtinde Sabiha Kurtulmuş tarafından 2010 yılında kurulmuştur. Merkur özellikle resim, fotoğraf, heykel, video başta olmak üzere uluslararası güncel ve çağdaş sanatı desteklemektedir. Merkur, Türkiye’nin en önemli sanatçılarıyla çalışmaktadır. Aynı zamanda genç sanatçıların eserlerini sergileyerek Türk ve dünya çağdaş sanat ortamına yeni soluklar kazandırmayı hedefle hedefliyor.

 

Kaynak : [-]

Bugün “Fotoğraf Eğitmenimiz”  “ Damla YEDİSAN ” ile fotoğraf ve Fotoğrafçılık Kurslarımıza ait özel bir site ( http://www.fotografcilikkurslarim.com )yapımı ve şekli hakkında telefon görüşmesi yaptık ve ardından siteyi biraz inceledim sonra diğer sanat sitelerine göz atmaya başladım ki fotoğraf sergisi olarak aşağıdaki haberi gördüm… Haberi okuduktan sonra google’da biraz araştırma yapınca sizlerle de paylaşmak istedim.  “Bilgi paylaştıkça büyür.” değil mi?

 

Tina Modotti

İtalya’daki yoksulluktan Hollywood’da başrole… Entelektüellerin gözdesi ‘çılgın’ partilerden Komünist Parti üyeliğine… Vatansızlıktan savaş meydanlarına… Herkesi etkileyen güzellikten ‘hafifmeşreplikle’ damgalanmaya… Tarihin önemli fotoğrafçılarından Tina Modotti’nin fotoğrafları, efsanesine yakıştıramadığımız bir sessizlikle Cihangir Sanat Galerisi’nde bekliyor.

İtalya’da yoksul bir ailede başlayan yaşamı, dünyanın dört bir yanında fena halde fırtınalı biçimde seyrederken, yolu Hollywood’da başrollere de düşmüş Avrupa’da ajanlığa da… Etkisinden kolay kaçınılmayan bir güzelliğe sahipmiş. Yaşamının bir kısmında entelektüel camianın katılmak için can attığı çılgın partilere ev sahipliği yaparken, bir kısmını militan bir komünist olarak geçirmiş, bir kısmında ‘hafifmeşrep’ ve ‘tehlikeli’ bir kadın sıfatıyla damgalanmış…

Dünyanın farklı yerlerinde bulunmasına, vatansız yaşamasına karşın en yaygın iki sıfatıyla belirtirsek; ‘Meksikalı’, ‘devrimci fotoğrafçı’ Tina Modotti’den (1896-1942) söz ediyoruz. Fotoğraf sanatında kalıcı bir iz bırakmış; eserleri önemli müzelerin koleksiyonuna girmiş Modotti’den…

Ölümünden uzunca süre sonra dünyada tekrar hatırlanması 1991’e denk geliyor. O yıl, Modotti’nin 1925’te çektiği ‘Güller’ adlı fotoğrafı açık artırmaya çıktığında, o zamana kadar bir fotoğraf için ödenen rekor fiyata; 165 bin dolara satılmıştı.

SESSİZ SEDASIZ BİR SERGİ  
Modotti’yi bugün hatırlamamızın vesilesiyse İstanbul’da açılan ‘Yeni Bir Bakış’ adlı sergi. ‘Renkli’ hayat hikâyesine sahip önemli bir sanatçının yolu Türkiye’ye düştüğünde çektiği büyük ilgiye; sanatseverliğimizin göstergesi olarak, mesela hikâyesinin sosyal medyada dilden dile dolaşmasına artık alışkınız. Konumuz bu durumu tartışmak değil ama ‘sanatseverlik’ ilgisini fazlasıyla hak eden Modotti’yi İstanbul’a getiren serginin, 19 Temmuz’da Cihangir Sanat Galerisi’nde sessiz sedasız açılması dikkat çekici…

Bu notun ardından iki öneri; sergiye giderken konuya az da olsa çalışmış olmak önemli. Yoksa bir zamanların Meksikasının yoksul yaşamından görüntüler aktaran, küçük siyah beyaz kareler size pek fazla şey ifade etmeyebilir.

Dilerseniz, ‘konuya çalışma’ meselesiyle bağını kurabileceğiniz ikinci önerimizse bir kitap. Margaret Hooks’un Agora Kitaplığı’ndan çıkan, ‘Devrimci Fotoğrafçı Modotti’ adlı kitabı, akıcı bir dille yazılmış, ‘renkli’ bir portreyi aktarıyor. Biz de bu yaşam öyküsünde hızlı bir tur atalım.

İtalya’da altı çocuklu yoksul bir ailenin, küçük yaşta okulu bırakıp fabrikada çalışmak zorunda kalacak ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi Modotti. Babası iş için ABD’ye gittiğinde, 12 yaşındayken bir ipek fabrikasında çalışmaya başlamıştı. 1913’te New York’taki babasının yanına gitmesiyle yeni bir dünya tanıdı; kaldığı ‘Küçük İtalya’ bölgesi aynı zamanda sanatçıların merkeziydi. Modotti böyle bir ortamda vaktinin önemli kısmını tiyatro ve opera izlemeye ayırıyordu. Tanıştığı ABD’li ressam Roubaix de I’Abrie Richey (Robo) sayesinde bir adım daha atıp ‘camiaya’ karışacaktı. 18 yaşına bastığında bazı yerel tiyatrolarda rol alarak yeteneğini gösterme fırsatı bulmuş, küçük çaplı bir üne kavuşmuştu bile.

HOLLYWOOD VE MEKSİKA
Hedefi Robo’yla birlikte Hollywood’a gitmekti. 22 yaşındayken bu hayalini gerçekleştirdi ve bir yıl sonra ‘Kaplanın Postu’ adlı filmde başrolü kaptı. Robo’yla Los Angeles’a gittiğinde evlenmişti. Modotti’nin, entelektüel çevredeki ününün yaygınlaşmasında oyunculuğunun yanı sıra önemli bir neden daha vardı; herkesin hemfikir olduğu güzelliği. Eşiyle birlikte düzenlediği entelektüel tartışma toplantılarında da, eğlenceli partilerde de herkesin odağındaki kişi aynıydı; Modotti.

Âşıklarının sayısı hiç de az değildi. O sıralarda Los Angeles’ın yolunu tutan diğer bir kişi, adı fotoğrafın efsaneleri arasında anılacak Edward Weston’dı.

Modotti, Robo’yla ilişkisindeki duygusal bağ gevşediği sırada Weston’la yakınlaştı. Robo Meksika’ya gitmişti. Modotti de peşinden gitmeyi aklından geçirmeye başlarken, 1922’de onun bir hastalık sonucu hayatını kaybettiğini öğrendi. Ertesi yıl, Hollywood’un kendisine göre olmadığını düşünen Modotti’yle Meksika’ya gitmek Weston’a nasip oldu.

O yıllarda Meksika entelektüeller için cazip bir yerdi. Siyasi devrim yaşanmıştı ve canlanan kültürel ortam dünyanın pek çok yerindeki sanatçıları çekiyordu. Modotti ve Weston, bir tür Rönesans’ın yaşandığı Juarez bölgesine taşındılar. Modotti, Weston’ın önerisiyle fotoğraf çekmeye başlamıştı. Bu alanda da yetenekliydi ve iyi bir fotoğrafçı olarak kabul görmesi için bir yıl yetecekti. Evdeki ‘çılgın partiler’ dönemi tekrar başlamıştı.

Daha çok ‘Frida’ filmiyle birlikte tanıdığımız, büyük ressam Diego Rivera da partilerin konukları arasındaydı. Rivera’yı, büyük aşk yaşadığı diğer ressam Frida Kahlo’yla partilerin ev sahibi Modotti tanıştıracaktı. Filmi izleyenler, bir sahnede Frida’yla etkileyici biçimde tango yapan kadını hatırlayacaktır; işte o ‘bizim’ Modotti’ydi.

Modotti’ye aşina olduğumuz başka bir şeyden söz etmek de mümkün; bizzat Weston’ın çektiği, epey yaygınlaşmış nü fotoğrafları… Öyle ki, “O nü fotoğrafları olmasaydı bugün Modotti’yle ilgilenir miydik?” sorusunu soran sanat tarihçileri vardır. Yanıtı, önceki satırlarda kitabından bahsettiğimiz Hooks veriyor; “Kesinlikle evet. Yoksa 1991’de Sotheby’s’deki açık artırmada, ‘Güller’ fotoğrafı 165 bin dolara satılabilir miydi?”

Tekrar Modotti’nin partilerine ve Weston’a dönelim. Daha doğrusu Modotti’nin bu ikisiyle arasındaki bağın kopmasına, yaşamının bir kez daha radikal biçimde değişmesine… Modotti’nin, evinde partiler düzenlemeyi bırakması, Weston’la arasındaki bağın kopması, politikaya gittikçe daha fazla ilgi duymasıyla aynı günlere denk geliyor. Ve fotoğraf makinesini yoksul Meksikalılara çevirmesiyle…

AJANLIĞA GİDEN YOL
Modotti 1927’de, 31 yaşındayken katıldığı Meksika Komünist Parti’sinde, partinin gazetesi için foto muhabirliği yapmak gibi aktif görevler üstlenmişti. Fakat kötü günler yaklaşıyordu. 1929’da, birlikte yaşadığı sevgilisi, parti üyesi Antonio Mella’nın öldürülmesinden sorumlu tutulduğunda yalnızca tutuklanmadı; komünistleri aşağılayan bir kampanyanın hedefine yerleştirildi ve ‘hafifmeşrep’, ‘tehlikeli’ bir kadın olarak damgalandı. 1930’da, bu kez Meksika başkanına yönelik bir suikasttan sorumlu tutulduğunda ülkeden sürüldü.

Berlin’e gitti. Canlı bir sanat ortamı ve fazlasıyla fotoğrafçı vardı. Avangart sanat ortamında kendisini geliştirecek maddi imkânlara sahip değildi. Bunalıma girdi, fotoğraf çekmeyi bıraktı, komünistler arasında nam sahibi bir arkadaşıyla Moskova’ya geçti. Komünist Parti içinde aktif roller üstlendi ve Sovyetler Birliği’nin, Avrupa’da çalışan gizli görevlileri arasında yer aldı.

Katıldığı İspanya İç Savaşı’nda komünistler yenildiğinde New York’a gitmek istiyordu ama ABD bu isteği kabul etmedi. Kendisini, kimliksiz geldiği, takma isimle yaşayacağı Meksika’da buldu. Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası saldırmazlık anlaşması imzalamıştı ve Modotti, Komünist Parti’ye olan güvenini kaybetmişti. Depresyon dönemi tekrar başlamıştı. 5 Ocak 1942’de, arkadaşlarıyla gittiği akşam yemeğinden dönerken kalp krizi geçirdi. Hemen her efsane kişilik gibi Modotti’nin ardından, ölümünün nedenleri hakkında söylentiler üretildi. Pablo Neruda da şiir yazdı.

SERGİ CİHANGİR OTOPARKINA GİZLENMİŞ GİBİ
Meksika Başkonsolosluğu’nun desteğiyle, Modotti’nin 26 fotoğrafının sergilendiği yer, Beyoğlu Belediyesi’ne ait Cihangir Sanat Galerisi. 15 Ağustos’a kadar ziyaret edebilirsiniz. Galeri, üstü çocuk parkı olarak düzenlenmiş, bir kısmı yeraltında kalan Cihangir’deki katlı otoparkın içindeki salonlardan birinde kurulmuş. Fakat eğer daha önce galeriye gitmediyseniz bulmanız kolay olmayabilir. Zira Modotti sergisiyle ilgili afişler, işaretler bir yana; galeriyi gösteren herhangi bir işaret de yok. Otoparkın giriş kapısından içeri girip galeriye ulaşmaya çalışırsanız işiniz zor; epey bir dolanıp bulamama ihtimaliniz var. Kısa yol, otoparkın üstündeki, ilk bakışta fark edilmeyen merdivenden aşağı inip galeriye girmek.

 Aşağıda galeride sanatçıya ait fotoğraflardan seçme fotoğrafları bulabilirsiniz.

Kaynak : [-]  Eyüp Tatlıpınar


Sekiz yıldır kısa film severler için üretimin, bilginin paylaşıldığı platform olma amacıyla düzenlenen ve bu yıl 19-29 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen  Akbank 8. Kısa Film Festivali filmleri, kaçıranlar için Temmuz ayında yeniden gösteriliyor.

“Festival Kısaları” adı ile 11 Temmuz ve 18 Temmuztarihlerinde Akbank Sanat’ta ücretsiz olarak gerçekleştirilecek etkinlikte, aralarında Altın Palmiye ödüllü Rezan Yeşilbaş’ın “Sessiz” filminin de yer aldığı 30 kısa film izleyici ile buluşacak.

ETKİNLİK: Akbank 8. Film Festivali’nden Seçkiler- “Festival Kısaları”

YER: Akbank Sanat 

PROGRAM:

  • 11 Temmuz 2012, Çarşamba

Saat: 15.00

Gerayîş – 16’

Korkuluk – 10’

Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır – 19’

Susmaz Sokak – 24’

Ekmeğin Hakkı – 10’

Saat: 18.00

Asker – 13’

Saman Makinesı – 10’

Tam Ekran – 11’

Yalnızlığın İki Yüzü – 24’

Kadîm – 30’

18 Temmuz 2012, Çarşamba

Saat: 15.00

Mi Hatice – 19’

Başlangıç– 15’

La Quatorziéme – 11’

Bağ – 12’

Pantolon Balığı – 28’

Saat: 18.00

Onaksibir – 20’

Baydara “Edra’nın Kaderi” – 14’

Ali Ata Bak – 12’

Alala – 10’

Sahnenin Haykırışı – 30’

Kaynak : [-]  

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi

Sabahattin Ali’nin yaşamında önemli yeri olan insanlar, gezdiği, gördüğü yerler, görüntülediği fotoğrafların yer aldığı; “Bir Fotoğraf Camı” Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisi açıldı ve ziyaret etmeye değer.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlediği “Bir Fotoğraf Camı” sergisinde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları, kişisel evrakı ve bazı özel eşyaları sergileniyor.
Sergi, Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı ilk bölümün ardından, yazarın yaşamından seçilmiş temalarla devam ediyor. Serginin yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerinde ise yazarın fotoğraflarına kişisel evrakı ve eşyaları da eşlik ediyor.

Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektup ve ilk kez bu sergide görülecek bir fotoğrafı, Orhan Veli Kanık’ın imzalı kitabı, Sabahattin Ali’nin gözlüğü ve Paşakapısı Cezaevi’ndeyken üzerinde olan takım elbisesi de serginin önemli parçalarından… Sabahattin Ali’nin Objektifinden başlıklı bölümde de ilk kez bu sergide görülebilecek fotoğraflar var. Ayrıca sergide yer alan ve Sabahattin Ali’nin 1939 yılında Sivas yolunda çektiği fotoğrafları ile eşi ve kızı Filiz Ali’ye ait fotoğraflar da sanatsal olarak dikkate değer.

Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin annesinin sakladığı evrak ve eşyalar içinden çıkardıklarıyla oluşan bu sergi, usta yazara bir kez daha yakından bakmamızı sağlıyor. Ve bir kez daha faili meçhul cinayetlerle yok olup giden onca insandan biri olarak Sabahattin Ali karşısında bizi suskunluğa davet ediyor.

3 Şubat – 3 Mart 2012 tarihlerinde görülebilecek sergi kapsamında, aynı gün saat 15.00 – 16.30 arasında Filiz Ali ve Sevengül Sönmez ’in katılacağı sergi bağlamında bir de söyleşi gerçekleşecek ve saat 17.00’de Filiz Ali kitap imzalayacak.

A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabından “fotoğrafçılık” maddesi:

Fotoğrafçılık

“Aliye Ali eşinin fotoğraf çekmeye olan düşkünlüğünü şöyle anlatmaktadır: ‘Yazı dışında en büyük merakı fotoğraftı. Nereye giderse gitsin Kodak kutu makinesini ve üç ayağını yanından hiç eksik etmezdi. Evde saatlerce bir lamba ışığı altında fotoğraflarımızı çekerdi.’

Öldürüldüğünde yanındaki fotoğraf makinesinde yola çıkmadan bir gece önce Mehmet Ali Cimcozların evinde çektiği fotoğraflar bulunmaktadır. Mahkeme sırasında makinenin içindeki film tabettirilmiştir. Ölümünden sonra devlete borcu olduğu için eşyaları ailesine verilmeyen Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesi de diğer eşyalarıyla birlikte kaybolup gitmiş. Filiz Ali yıllar sonra Kırklareli’ndeki Kültür Günleri’ne katıldığında yanına yaklaşan genç bir hanım, Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesinin evlerinde olduğunu, babasının makineyi o yıllarda polisten satın aldığını söylemiş. Bu genç hanım Filiz Ali’ye adresini vermediği için ona ve dolayısıyla da Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesine ulaşmak mümkün olmamış.

Sabahattin Ali’nin evrakı içinden yüzlerce fotoğraf çıkmıştır. Hemen hepsini Kodak kutu makinesiyle çektiği bu fotoğraflarda, ailesini, dostlarını ve gezip gördüğü yerleri ölümsüzleştirmiş. 1940’lı yılların Ankarası’na ait fotoğraflar, Efes Harabeleri’nin 1940 öncesi hali ve anılarda kalan İstanbul sokakları, elinde bakraçla yoğurt taşıyan köylü kadını ya da kameranın arkasında babasına gülümseyen Filiz Ali. İsa Çelik Sabahattin Ali’nin fotoğrafçılığını şöyle değerlendirmektedir: ‘Bunlar bir amatör fotoğrafçının fotoğrafları, ama sıradan bir amatörlük değil onunki. Yazılarında belirgin bir biçimde görülen, edebi sanatlara yaslanmak yerine yalın, duru bir dille olayın ya da durumun sosyal ve politik çözümlemelerinden okuyucunun -toplumun- alacağı ‘marjinal fayda’nın önde tutulması kaygısı fotoğraflarında da görülüyor. Elimde bulunan fotoğraflarındaki kompozisyonlar, leke ve ışık değerleri son derece çağdaş.’

Filiz Ali babasının kimi fotoğraflarının halkevlerinde düzenlenen yarışmalarda ödül aldığını söylemektedir.”
 

Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, YKY, İstanbul 2009

 Kynk:  http://www.cumhuriyet.com.tr

Fashion & Film Vol. 1, İstanbul Fashion Week ile koşut olarak aynı tarihlerde, tam olarak 09 Şubat 2012 günü Roxy’de düzenlenecek.

 

İlk kez düzenlenecek olan etkinlik moda filmlerinden oluşan bir video gösterim programının eşlik edeceği parti şeklinde tasarlandı. İstanbulmoda haftasının bir yan etkinliği olarak ana etkinlikleri de destekleyecek olan bu çok farklı gecede moda, film ve güncel sanat dünyaları bir araya getirilecek. Corona sponsorluğunda Kültür Departmanı tarafından organize edilen Fashion & Film Vol. 1 yenilenen ve genişleyen bir içerikle her moda haftasında tekrar edecek.

9 Şubat 2012 Perşembe günü saat 22:00’de açacak olan Fashion & Film Vol.1 programındaki videoların gösterimi ve parti, kentin en ünlü ve artık efsane statüsüne ulaşmış kulüplerinden olan Roxy’de gerçekleştirilecek. Parti esnasında konsepti oluşturan 12 moda filmi toplam 10 LCD ekranda ve 2 dev projektörde devamlı şekilde gösterilecek. Gecede sanat koleksiyonerleri, sanatçılar, galericiler, moda tasarımcıları, modeller, dergi editörleri ve medyamensupları hem bu özel seçkide yer alan filmleri izleyecek hem de partiyle beraber hoşça vakit geçirecekler.

Corona presents Fashion&Film Vol.1 programında daha önce New York ve Londra moda haftalarında, hatta Paris Pompidou sanat merkezi gibi mekanlarda gösterilmiş ünlü modacıların, yönetmenlerin işlerini sergileyen, moda ve hareketli görüntü ilişkisi üzerinden yeni bir anlatım dili geliştiren 12 film ve video yer alıyor. Küratörlüğünü Tuna Yılmaz’ın yaptığı seçki kapsamında işleri parti esnasında gösterilecek sanatçılar şöyle: Calum MacDiarmid (İngiltere), Bell Soto (Peru), Ayzıt Bostan (Almanya), Georgie Greville (ABD), Piotr Naumowicz (Polonya), Thomas English (İngiltere), Alex Johns (İngiltere), Lucia Curzi (ABD), Zaiba Jabbar (İngiltere), Michaela Kühn (Almanya), Monica Elkelv (Letonya) ve Reto Schmid & Lee Wei Swee (ABD).

Gösterim Programı Hakkında

Geçtiğimiz on yıl içerisinde, “viral” moda filmleri tasarımcıların sunacağı yeni koleksiyonlar için genel geçer anlamda en iyi sunum şekli olarak kabul edilen defileler için gerçek birer tehdit haline geldiler. Bu da sonuç olarak filmleri ve videoları moda tüketimiyle bağlantılı bir hale getirdi.

Sinema sanatının yüz yılı aşkın tarihi, janrların/türlerin çeşitliliği ve “video art” denilen görece genç ama belki de daha geniş ufuklu sanat biçiminin geçmişi üzerinden hareketle ortaya bir seçki sunuyoruz. Daha da çeşitlenecek, uzayacak, bükulecek ve yayılacak bir yapının temeli olsun diyerek… Hareketli görüntülerin modayı bir kavram, bir konsept, bir endüstri ve bir kültürel form olarak nasıl temsil ettiğini ve yorumladığının da İstanbul sınırları içinde cevaplarını arıyoruz.

Sunulan seçki havalı bir fotoğraf makinesinin ya da artık bedava pdf kopyalarının internette cirit attığı bir moda dergisinin sunduğundan daha fazla bir “şey”i ifade ediyor; film ve videonun içindeki modadan da daha “büyük” bir estetiği kutluyor. Gösterim programına alınan işler içeriklerine yönelik bir eleştirel tepkiyi teşvik ediyor ve filmin o uzun tarihine ait bağlam içerisindeki mevcut pratiklere işaret ediyor.

İstanbul’da bulunan Resmi ve Şahıslara ait Müzelerin adreslerini aşağıda bulabilirsiniz. Bildiğiniz gibi diğerlerini dün yayınlamıştık.

Hat Sanatları Müzesi

Beyazıt Medresesi’nde yer alan müzede bir çok ünlü hattata ve hattat padişahlara ait hatlar, levhalar, tuğralar ve Kuranlar sergilenmektedir.

Müze, pazar ve pazartesi günleri dışında her gün 09.00 – 16.00 saatleri arasında ziyarete açıktır.

Beyazıt Meydanı, 34490, Beyazıt İstanbul
Tel: 0212 527 58 51

Hava Kuvvetleri Müzesi

1971’de İzmir’de açılan Hava Kuvvetleri Müzesi, şehre uzaklığı ve ulaşım zorluğu nedeniyle 1985’te İstanbul’da Yeşilköy’e taşındı. Müzede, en eskisi 1912 yılına ait olmak üzere Hava Kuvvetleri’nin bugüne kadar kullandığı tüm uçaklardan birer örnek sergilenmektedir.

Hava Harp Okulu K.lığı Hava Kuvvetleri Müzesi Komutanlığı  34149  Yeşilköy – İSTANBUL
Tel: 0212 663 24 90 – 2211

Oyuncak Müzesi

Şair ve yazar Sunay Akın’ın, ailesine ait Göztepe’deki köşkte açtığı Oyuncak Müzesi, büyük küçük herkesi hayaller dünyasına taşıyor. En eskisi 1817 yılına ait olan yaklaşık 4000 oyuncağın sergilendiği müzenin tohumları, Akın’ın Almanya’nın Nürnberg kentindeki oyuncak müzesini ziyaret etmesiyle atılmış. Müzeciliğe ilgisi çocukluk yıllarına dayanan Sunay Akın, Türkiye’de de bir oyuncak müzesi kurmaya karar verince, gittiği şehirlerden çeşitli oyuncaklar toplayarak koleksiyonu oluşturmaya başlamış.

Pazartesi hariç her gün ziyarete açık olan müzede, oyuncak bebeklerden kurşun askerlere, arabalar, trenler gibi araçlara kadar her türden oyuncak sergilenmekte.

Ömerpaşa Caddesi Dr. Zeki Zeren Sokağı No:17 Göztepe / İstanbul
Tel: 0216 359 45 50 / 51

İstanbul Demiryolu Müzesi

2005 yılında ziyarete açılan ve 145 metrekarelik bir alanda hizmet veren müzede 300 adet kültür varlığı sergilenmektedir. Pazar, pazartesi ve bayram günleri dışında her gün açık olup, ücretsiz gezilebilir.

Sirkeci Tren Garı
Tel: 0212 520 65 75 / 7885
Faks: 0212 512 64 44

 Türkiye İş Bankası Müzesi

14 Kasım 2007 tarihinde halka açılan Türkiye İş Bankası Müzesi, Banka’nın kuruluşundan bugüne iktisadi, sosyal ve kurumsal gelişimine ait verilerin bir araya getirildiği, korunduğu ve toplumsal paylaşıma açıldığı bir kurum tarihi müzesidir.

Kuruluş çalışmaları yaklaşık iki yılı bulan ve çok kalabalık bir ekip çalışmasıyla ortaya çıkarılan İş Bankası Müzesi’nin küratörlüğünü Prof. Dr. Zafer Toprak üstlenmiş, kurgu ve tasarımını Burçak Madran, grafik tasarımını Emre Senan, tarihi Müze binasının mimari projesini ise Ayşe Orbay hazırlamıştır.

Pazartesi günleri, resmi tatiller ve dini bayramların ilk günleri ile 1 Ocak günü hariç her gün 10.00 – 18.00 saatleri arası açık.

Hobyar Mah. Bankacılar Cad. No: 2 Bahçekapı Eminönü İstanbul
Tel: 0212 511 13 31
Faks: 0212 526 77 29

Dolmabahçe Sarayı Müzesi

Pazartesi, Perşembe günleri dışında her gün, 01 Ekim-28 Şubat arasında 09.00-15.00, 01 Mart-30 Eylül arasında 09.00-16.00 saatlerinde ziyarete açık. Giriş tam 10 TL, indirimli 1 TL. 212-236 90 00 (20 hat) Beşiktaş

 Hilmi Nakipoğlu Fotoğraf Makineleri Müzesi

Hafta içi her gün 09.00-17.00 saatlerinde açık. Giriş ücretsiz.

212-543 09 20 Bakırköy

Karikatür ve Mizah Müzesi

Pazar-Pazartesi haricinde her gün 10.00-16.30 arasında ziyaret edilebilir. Giriş ücretsiz.

212-521 12 64 Fatih

Miniatürk

Yaz döneminde hafta içi 09.00-19.00, haftasonu 09.00-21.00 arasında, kış döneminde hafta içi ve hafta sonu 09.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Giriş tam5 TL, indirimli 3 TL.

212-222 28 82 Sütlüce

Osmanlı Bankası Müzesi

Her gün 10.00-18.00 arasında ziyaret edilebilir. Tam 3 TL, indirimli 1 TL.

212-334 22 70 Karaköy

Pera Müzesi

Salı – Cumartesi 10.00 – 19.00, Pazar 12.00 – 18.00 arası açık. Pazartesi, dini bayramlar ve 1 Ocak’ta kapalı. Giriş tam 7 TL, indirimli 3 TL.

212-334 99 00 Tepebaşı

PTT İstanbul Müzesi

Cumartesi-Pazar ve resmi tatil günleri dışında her gün 08.30-12.30 ve 13.30-17.30 arasında ziyaret edilebilir.

212-520 90 37 Eminönü

Rahmi M. Koç Müzesi

Salı – Cuma 10.00-17.00, Cumartesi-Pazar 10.00-19.00 arasında açık. Giriş tam 7 TL, indirimli 3.5 TL.

212-369 66 00 Hasköy

Sadberk Hanım Müzesi

Çarşamba günleri dışında 10.00 – 17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Tam7 TL, indirimli 2 TL.

212-242 38 13/14 Büyükdere

Tanzimat Müzesi

Pazar dışında her gün 09.00 – 16.00 saatleri arasında ziyarete açık.

212-512 63 84 Sirkeci

Topkapı Sarayı Müzesi

Salı günleri hariç her gün 09.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Giriş ücreti 10 TL.

212-512 04 80 Sultanahmet

TOPKAPI MÜZESİ HAKKINDA DETAYLI BİLGİ İÇİN TIKLAYIN…

Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Pazartesi hariç 09.00 – 17.00 arasında açık. Giriş 5 TL.

212-518 18 05 Sultanahmet

Ural Ataman Klasik Otomobil Müzesi

Cumartesi günleri 11.00-18.00 saatleri arasında açık olup diğer günler kapalı. Giriş 5 TL.

212-299 45 39 Tarabya

Yapı Kredi Bankası Vedat Nedim Tör Müzesi

Haftaiçi 10.00-19.00, Cumartesi günleri 10.00-18.00, Pazar günleri 13.00-18.00 saatleri arasında açık. Giriş ücretisiz.

212-252 47 00 Beyoğlu

Yerebatan Sarnıcı Müzesi

Haftanın yedi günü 09.00-18.30 arasında açık. Giriş TC vatandaşları için 3 TL, yabancılar için 10 TL.

212-522 12 59 Sultanahmet

Yıldız Şehir Müzesi

Pazar ve Pazartesi günleri dışında 09.00 – 16.30 arasında açık. Giriş ücretsiz.

212-258 53 44 Yıldız

‘Babylon’da bugün saat 21.30’da ‘Milow’, çarşamba günü saat 21.30’da ‘Soaked- Albüm Lansmanı’ ,perşembe günü saat 21.30’da ‘Shantel DJ Set’, cuma günü saat 21.30’da ‘BaBa ZuLa’ ve saat 23.30’da ‘Naim Dilmener ile Eski 45’likler’, cumartesi günü saat 22.00’de ‘Dinamo 103.8 Early New Year’s Party’ konseri izlenebilir.

Sergi

İstanbul

■ Elvan Alpay’ın “Kirpi” adlı sergisi 20 Aralık 2011-25 Şubat 2012 tarihleri arasında Galeri Nev’de. (0212 252 15 25)

■ Volkan Aslan’ın “VOLKAN” adlı sergisi 20 Aralık 2011-31 Ocak 2012 tarihleri arasında Maçka Sanat Galerisi’nde. (0212 240 80 23)

■ Okan Bayülgen’in Objektifinden Sokak Oyunları Fotoğraf Sergisi 20 Aralık – 22 Aralık’ta İstinye Park’ta, 23 Aralık – 25 Aralık’ta Kanyon’da, 26 Aralık – 29 Aralık’ta Carousel’de. (0212 351 91 81)

■ Argun Okumuşoğlu’nun “Frottage II” adlı sergisi 20 Aralık 2011-31 Ocak 2012 tarihleri arasında 44A Sanat Galerisi’nde. (0212 233 33 80)

■ Füruzan Şimşek’in “onüçbinyüzkırk” isimli sergisi 20 Aralık – 21 Ocak tarihleri arasında kadar Pg art Galeri’de. (0212 252 80 00)

■ Fevzi Karakoç’un “Köprü II Sergisi” adlı sergisi 21 Aralık 2011-31 Ocak 2012 tarihleri arasında Çırağan Palaca Kempinski Sanat Galerisi’nde.

■ Yeni Yıl Karma Sergisi 21 Aralık 2011-21 Ocak 2012 tarihleri arasında Ürün Sanat Galerisi’nde. (0216 363 12 80)

■ Mahmut Celayir – Mehmet Kısmet’in “Pastoral Diyaloglar” adlı sergisi 22 Aralık 2011-31 Ocak 2012 tarihleri arasında C.A.M Galeri’de. (0212 245 7975)

■ Turgut Mutlugöz’ün sergisi 22 Aralık’a kadar Harmony Sanat Galerisi’nde. (0216 553 21 67)

■ Ozan Türkkan’ın “Fraktal Boyutlar” sergisi 22 Aralık’a kadar IAP Galeri’de. (0212 221 41 42)

■ Ahmet Akgün ve M. Emin Kayserili’nin sergisi 23 Aralık’a kadar Ziraat İstanbul Tünel Sanat Galerisi’nde.

■ Exlibris Bosco Stregato – Büyülü Ormanisimli Exlibris Özgün Baskı Sergisi 23 Aralık’a kadar Soroptimistlerin Balat Kültür Evi’nde.

■ Evren Tekinoktay’ın “Mor Kafa” başlıklı sergisi 24 Aralık’a kadar GALERİST Akaretler’de. (0212 244 8230)

■ Çınar Eslek’in sergisi 25 Aralık’a kadar Pi Artworks Tophane’de. (0212 2454087)

■ İbrahim Çiftçioğlu’nun sergisi 26 Aralık’a kadar Leonardo Sanat Galerisi’nde. (0212 280 83 94)

■ Axel Hütte’nin “Emerald Woods” sergisi 27 Aralık’a kadar Dirimart’ta. (0 212 2913434)

■ Seçkin Pirim’in heykel sergisi 27 Aralık’a kadar Borusan Müzik Evi’nde. (0 216 310 54 04)

■ Ana Tzarev’in sergisi 28 Aralık’a kadar santralistanbul’da. (0 212 311 78 78)

■ Michael Kenna’nın “Magnum Silentium” sergisi 30 Aralık’a kadar Elipsis Gallery’de. (0212 244 89 00)

■ Şerif Kino’nun “Don Kişot Teşvikiye’de” isimli sergisi 30 Aralık’a kadar Galeri Oda’da. (0 212 259 22 08)

■ Şeyma Oktuğ’un sergisi 30 Aralık’a kadar Troy Sanat’ta. (0212 327 99 99)

■ Defne Küçük ve Turgay Karadağ’ın sergisi 30 Aralık’a kadar Schneidertempel Sanat Merkezi’nde. (0 212 249 01 50)

■ Aynur Ocak’ın Camaltı Resim Sergisi 30 Aralık’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde.

■ Sadık Kınıkoğlu’nun sergisi 30 Aralık’a kadar Marmara Üniversitesi Rektörlüğü Cumhuriyet Müzesi Sanat Galerisi’nde. (0212 518 16 00)

■ Nil Yalter’in “20.yy / 21.yy” başlıklı kişisel sergisi 30 Aralık’a kadar Galerist Tepebaşı’nda. (0212 252 18 96)

■ İbrahim Ethem Temo’nun “Uzak Yüzler” başlıklı fotoğraf sergisi 30 Aralık’a kadar Avusturya Kültür Ofisi’nde.

■ İstanbullaşmak Yapım Aşaması: Beyoğlu isimli sergi 31 Aralık’a kadar SALT’ta. (0212 377 42 00)

■ Lalehan Günev’in Türk bezeme sanatları motifleriyle kuru yaprakları renklendirdiği sergisi 31 Aralık’a kadar Veni Vidi Göz Sağlığı Merkezi’nde. (0216 444 00 01)

■ Ceren Oykut’un “Mayom İçimde” isimli sergisi 31 Aralık’a kadar artSümer’de. (0212 249 10 35)

■ Gazi Sansoy’un “Yüzsüzler” isimli resim sergisi 31 Aralık’a kadar Galeri İlayda’da. (0 212 227 92 92)

■ Çiğdem Yapanar’ın “EXODO” isimli heykel sergisi 31 Aralık’a kadar Nişantaşı Kare Sanat Galerisi’nde. (0 212 249 01 50)

■ Osman Kehri’nin suluboya resim sergisi 31 Aralık’a kadar Tolga Eti Galeri’de. (0216 368 26 79)

■ Süreyya Uygun’un sergisi 31 Aralık’a kadar Tatbiki Sanat Galerisi’nde. (0216 3389837)

■ Adnan Varınca, Ömer Kaleşi, Alecos Fassianos, Abdulkadir Öztürk, Gökşin Sipahioğlu’nun sergisi 31 Aralık’a kadar TEM Sanat Galerisi’nde. (0212 247 08 99)

■ Ayşegül Yeşilnil’in sergisi 31 Aralık’a kadar Tuzla Belediyesi Sanat Galerisi’nde. (0216 446 19 35)

■ Alper Bıçaklıoğlu’nun “Ademler ve Havvalar” isimli sergisi 31 Aralık’a kadar Füsun İnan Art Gallery’de. (0212 232 40 49)

■ Emre Tandırlı’nın “Sürpriztepe” isimli sergi 31 Aralık’a kadar Mabeyn Gallery’de. (0212 261 6060)

■ Johan Tahon’un “Beyaz Tohumlayıcılar” isimli sergisi 31 Aralık’a kadar Akbank Sanat’ta. (0212 275 01 45)

■ Mehmet Ayanoğlu’nun “GRID” başlıklı sergisi 31 Aralık’a kadar Kare Sanat Galerisi’nde. (0 212 240 44 48)

■ Akgün Akova’nın “Yolda Sevince Rastladım” adlı sergisi 31 Aralık’a kadar Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi’nde.

■ Sophie Calle’nin “Son Kez, İlk Kez” isimli sergisi 31 Aralık’a kadar Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde. (0212 277 22 00)

■ Sevinç Altan’ın “Ayrıntı’nın SEVİNÇ’li Kapakları” 31 Aralık’a kadar Fransız Kültür Merkezi’nde. (0212 512 15 00)

■ Suretin Sireti: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki isimli sergi 31 Aralık’a kadar Pera Müzesi’nde. (0212 211 41 00)

■ Ice Station Antarcticae isimli sergisi 2 Ocak 2012’ye kadar Akbatı Alışveriş ve Yaşam Merkezi’nde. (0212 397 70 70)

■ Ziya Tacir’in “Bomonti” isimli sergisi 2 Ocak’a kadar MERKUR’de. (0 212 225 37 37)

■ Yunus Emre Dokumacı’nın “Dokunuşlar” isimli sergisi 2 Ocak’a kadar İstanbul Kültür Üniversitesi’nde. (0 212 498 41 46)

■ Diana Page ve Joicy Koothur’un “Between Colour and Line” isimli sergisi 2 Ocak’a kadar Sainte Pulchérie Lisesi’nde. (0 212 244 25 36)

■ Lale Temelkuran’ın sergisi 3 Ocak’a kadar Almelek Sanat Galerisi’nde. (0212 265 3851)

■ Bahri Genç’in “Yüzlerden Gizler” başlıklı sergisi 4 Ocak’a kadar Piramid Sanat’ta. (0212 297 31 15-20-21)

■ Emre Çalış ’ın sergisi 5 Ocak’a kadar Galeri Artist Çukurcuma’da. (0 212 251 91 63)

■ Aylin Zaptçıoğlu’nun resim sergisi 5 Ocak’a kadar Evin Sanat Galerisi’nde. (0212 265 81 58)

■ Nadia Arditti ve Mahmut Karatoprak’ın sergisi 6 Ocak’a kadar dem-art Sanat Galerisi’nde. (0212 287 7867)

■ Neren Alpar’ın “Düş Zamanı” isimli resim sergisi 6 Ocak’a kadar GALATEAART’da. (0212 2453320)

■ Halil Akdeniz, Muzaffer Akyol, Adem Genç’in “Başka Dünyalar” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Tunca Sanat’ta. (0212 282 01 70)

■ Leyla Gediz’in sergisi 7 Ocak’a kadar Rampa’da. (0 212 327 08 00)

■ Mustafa Duymaz’ın “Panokent” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Galeri/Miz’de. (0 212 241 76 66)

■ Dilara Akay’ın “Arklar 2011” sergisi 7 Ocak’a kadar Galeri G – Art’ta. (0212 296 08 76)

■ Nesli Türk’ün “Bedenin Hafızası” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Akademililer Sanat Merkezi’nde. (0212 245 02 29)

■ Raziye Kubat’ın “Kimlerdensiniz?” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Galeri Kent’te. (0 212 225 67 15)

■ Bahram Hajou’nun “Diyalog” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Teşvikiye Sanat Galerisi’nde. (0 212 241 04 58)

■ Yusuf Şengür’ün “Geçmiş Zaman Kahramanları” isimli sergisi 7 Ocak’a kadar Ormo Sanat Galerisi’nde. (0212 252 00 47)

■ Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar: Arkeoloji, Diplomasi, Sanat sergisi 8 Ocak’a kadar Pera Müzesi’nde. (212 211 41 00)

■ H. Avni Öztopçu’nun sergisi 8 Ocak’a kadar Mine Sanat Galerisi Nişantaşı’nda.

■ Özlem Paker ve Elçin Acun’un sergileri 9 Ocak’a kadar Gallery LiNART’ta. (0 212 281 12 00)

■ Abraham David Christian’ın sergisi 11 Ocak’a kadar Galeri Artist’te. (0 212 227 68 52)

■ Rabia Çalışkan “Anlık İzdüşümler” resim sergisi 13 Ocak’a 2012’ye dek Galeri Binyıl’da. (0 212 240 34 45)

■ Tayfun Erdoğmuş’un sergisi 14 Ocak’a kadar Galeri Nev’de. (0 212 252 15 25)

■ Ahmet Umur Deniz’in sergisi 14 Ocak’a kadar Karşı Sanat Çalışmaları’nda. (0212 245 71 53 -54)

■ Çocukların Objektifinden “Dışlanmanın Roman Halleri” sergisi 14 Ocak’a kadar Tütün Deposu’nda.

■ küçük şeyler isimli sergi 14 Ocak’a kadar Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde. (0212 251 00 60)

■ Y. Bahadır Yıldız’ın “Psişik Savunma Stratejileri” isimli sergisi 14 Ocak’a kadar Galeri Apel’de. (0212 292 72 36)

■ İklim Değişikliği Sergisi 15 Ocak 2012’ye kadar santralistanbul Ana Galeri’de. (0 212 346 41 42)

■ “Dikkat! Kadın” isimli karma sergi 15 Ocak’a kadar Ekavart Gallery’de. (0212 252 81 31)

■ Ayşen Urfalıoğlu, Florencia Almirón ve Ragıp Basmazölmez’in “Vurgu ve Sessiz Kalış” adlı sergisi 22 Ocak’a kadar Siemens Sanat’ta. (0212 334 11 04)

■ Türkiye’den modern ve çağdaş kadın sanatçıların “Hayal ve Hakikat” isimli sergisi 22 Ocak’a kadar İstanbul Modern’de. (0212.334 73 31)

■ Design Museo Helsinki ve Finlandiya Ankara Büyükelçiliği işbirliği ile düzenlenen “Modern Fin Tasarımının Tarihine Bir Bakış” adlı sergi, 28 Ocak’a kadar Milli Reasürans Sanat Galeresi’nde. (0212 231 47 30)

■ Foto Galatasaray isimli sergi 22 Ocak’a kadar SALT Galata’da. (0212.334 22 00)

■ Leonardo Da Vinci ’nin “Kadınlar ve Manzaralar” isimli reprodüksiyon sergisi 22 Ocak’a kadar Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde. (212 219 16 97)

■ Sabrina Fresko’nun sergisi 28 Ocak’a kadar Simya Galeri’de. (0212 259 77 40)

■ Sevginin Resimleri isimli karma sergi 28 Ocak’a kadar Alta Sanat Galerisi’nde. (0212 282 69 65)

■ Ahmet Sel’in “Oryantal İllüzyonlar” adlı sergisi 12 Şubat’a kadar Pi Artworks Galatasaray’da. (0212 2454087)

■ Kilden Suretler, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’ndan Antik Çağ Terrakotta Figürinleri sergisi 15 Nisan’a kadar Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi’nde. (0212 284 63 63)

■ Musevitoğlu Atölyesi Resim Sergisi 31 Mayıs’a kadar Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde. (0212 259 77 40)

■ Adalar, Mimarlar, Binalar isimli sergi Haziran 2012’ye dek Adalar Müzesi’nde. (0216 382 64 30)

Ankara

■ Basın Şehitleri Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir Anısına/Van-İnsan Manzaraları – fotoğraf – 22 Aralık’a dek – Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde. (0 312 442 30 50)

■ Aykut Öz – heykel – 23 Aralık’a dek – Ziraat Bankası Kuğulu Sanat Galerisi’nde. (0 312 466 05 40)

■ İbrahim Demirel Resim Koleksiyonu 3 – resim – 23 Aralık’a dek – Galeri Sanatyapım’da. (0 312 222 19 06)

■ Tansel Çeber – heykel – 27 Aralık’a dek – Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da. (0 312 433 12 35)

■ Sezai Kara/Kadın ve Çiçeklere Güzelleme – resim – 28 Aralık’a dek – Krişna Sanat Merkezi’nde. (0 312 418 02 53)

■ Cemal Güvenç – retrospektif – 30 Aralık’a dek – Gazi Üniversitesi Resim Heykel Müzesi’nde. (0 312 202 20 21)

■ Yaşar Cengiz Çınar – keçe – 30 Aralık’a dek – Vakıf Eserleri Müzesi’nde. (0 312 309 89 10)

■ Kıyasi Aybak – resim – 31 Aralık’a dek – Atakule Vakıfbank Sanat Galerisi’nde. (0 312 442 90 67)

■ Handan Canan Savacı – resim – 31 Aralık’a dek – Atakule Vakıfbank Sanat Galerisi’nde. (0 312 442 90 67)

■ Hüseyin Yıldırım – resim – 2 Ocak’a dek – Fırça Sanat Galerisi’nde. (0 312 438 60 08)

■ Fevzi Karakoç – resim – 2 Ocak’a dek – Arete Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 08 81)

■ Gökçen Meryem Kılınç – resim – 6 Ocak’a dek – Ziraat Bankası Mithatpaşa Sanat Galerisi’nde. (0 312 417 84 58)

■ Canan Berber&Rıfat Koçak – resim, heykel – 7 Ocak’a dek – Nurol Sanat Galerisi’nde. (0 312 468 86 70)

■ Güven Zeyrek – resim – 9 Ocak’a dek – Bilkent Üniversitesi Kütüphane Sanat Galerisi’nde. (0 312 266 44 72)

■ İnsan Hakları/Kadın Hakları – karikatür – 10 Ocak’a dek – Türkiye Barolar Birliği Avukat Özdemir Özok Kültür ve Kongre Merkezi’nde. (0 312 292 59 00)

■ Tamer Bilgiç – resim – 11 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)

■ Küçük Şeyler 10 – resim, seramik – 11 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)

■ Yalçın Gökçebağ – resim – 12 Ocak’a dek – Armoni Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 43 24)

■ Nazif Topçuoğlu – fotoğraf – 14 Ocak’a dek – Galeri Nev’de. (0 312 437 93 90)

Adana

■ “Adana Tek Yürek” sloganıyla yola çıkan sanat çevrelerinin girişimiyle düzenlenen, “Şehrin Kalpleri” adlı açıkhava sergisinin tanıtımı yarın 10.00-12.00 saatleri arasında Hotel Bosnalı’da yapılacak. Büyükşehir belediyesinin öncülüğünde gerçekleşecek etkinliğe çok sayıda sanatçı ve tasarımcı destek veriyor. (0322 4572507)

■ Ressam Erdal Ateş’in, yağlıboya resim çalışmalarının yer aldığı, “Karşı Duvarlar” adlı sergisi AltanKitabevi Sanat Galerisi’nde sürüyor. Ateş’in sergisi 31 Aralık tarihine dek izlenime açık olacak. (0322 4593458)

Antakya

■ Gazeteci Ramazan Şanıvar’ın, “Hatay Tadında 6 Yılda 66 Kare Fotoğraf” adlı sergisi 23 Aralık Cuma günü Eski Antakya Belediyesi binasında açılacak. Sergi, hafta boyu izlenime açık tutulacak. (0535 3757711)

Mersin

■ Meral Belice’nin, “Yağlı Boya Resim Sergisi’ sürüyor. MTSO Sanat Gelerisi’ndeki sergi hafta boyu izlenebilecek. (0324 2389500)

İzmir

■ Nedim Sönmez’in ebru sergisi, 26 Aralık’a dek Norm Sanat Galerisi’nde.

■ Kainat Barkan Pajonk’un resim sergisi Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’nde izlenimde.

■ A. Kadir Ekinci’nin doğum yeri olan Kars’ta çektiği fotoğrafların yer alacağı “Uzak Işık” adlı sergi, 2 Ocak’a dek İzmir Sanat merkezinde izlenimde.

■ Art Shop Sanat Galerisi, 81 sanatçının eserlerinden oluşan “Küçük Şeyler” adlı karma resim sergisini 16 Ocak’a dek ağırlıyor.

■ Eren Eyüboğlu Res

im Sergisi 31 Aralık’a dek Kedi Kültür Sanat Merkezi’nde.

■ Urla Belediyesi Meclis Üyesi Diş Hekimi Ali Yıldıray Varol ilk kişisel fotoğraf sergisini Urla Belediyesi Fotoğraf Sanat Evi’nde açtı. Sergi 30 Aralık’a dek görülebilecek.

■ Mehmet Ünsalan’ın suluboya resim sergisi “Yansımalar”, 25 Aralık’a dek Forum Aydın’da.

■ İFOD Karma Sergi “Denizden Esintiler”, Ayten Sarıkaya Şavkın “Ebru Sergisi” ve Su Grubu “ Küçük İşler” sergisi, 7 Ocak’a dek Aphrodisias Sanat Merkezi’nde izlenimde.

Tiyatro

İstanbul

■ Devlet Tiyatroları Beykoz Ahmet Mithat Efendi Sahnesi’nde “Profesyonel” cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Cevahir Sahneleri Salon 1’de “Ölüleri Gömün”, Cevahir Sahneleri Salon 2’de “Opera Komik”, Beyoğlu Küçük Sahne’de “Kırmızı” salı, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Kartal Bülent Ecevit Sahnesi’nde “At” salı, çarşamba 20.00, Küçükçekmece DT Sahnesi’nde “Yanık” perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Zeytinburnu Sahnesi’nde “At” cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Üsküdar Stüdyo Sahne’de “Anta’nın Aşkı ya da Antigone New York’ta” çarşamba, cuma, cumartesi 20.00, pazar 15.00. Üsküdar Tekel Sahnesi’nde “Birdy” salı, perşembe 20.00, cumartesi 15.00. (0 212 292 39 00)

■ İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları F. Reşat Nuri Sahnesi’nde “Kadın Hayattır Memattır Kadın” çarşamba 15.00 ve 20.30, perşembe, cuma 20.30. GOP Ferih Egemen Sahnesi’nde “Boncuk” perşembe, cuma 10.30 ve 13.30, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde “İntiharın Genel Provası”, Kâğıthane Sadabad Sahnesi’nde “İstanbul Hatırası”çarşamba, cumartesi 15.00 ve 20.30, perşembe, cuma 20.30, pazar 15.00. Kağ. Küçük Kemal Sahnesi’nde “Uğur Böceği” perşembe, cuma 10.30 ve 13.30. (0 212 455 39 00)

■ Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Müşfik Kenter Sahnesi’nde “Hangisi Babası” cuma, cumartesi 20.30, “Benim Güzel Pabuçlarım” cumartesi 11.00, “Hoşu’nun Utancı” pazar 11.00, “Aklı Havada” pazar 15.30, Turhan Tuzcu Sahnesi’nde “Şişman Domuz” salı 20.30, “Medeni Hali: Kadın” çarşamba 20.30 (0 212 661 38 94)

■ Ortaoyuncular’da Nöbetçi Tiyatro “Aynasızlara Karşı Aynalı Şarkı” cumartesi 20.00, pazar 18.00. (0 212 251 18 65)

■ Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun “Beni Unutma” oyunu cumartesi 20.30. (0 212 240 43 44)

■ Oyun Atölyesi’nde “Don Juan’ın Gecesi” perşembe, cuma 20.30, pazar 16.00 Tiyatroadam “Generaller, Savaş ve Barbekü” bugün 20.30 (0 216 345 39 39)

■ Tiyatro Pera’da Kazaen (Beyoğlu’nda Çarpışmalar) cuma, cumartesi 20.00, pazar 18.30.

■ Kumbaracı50’de “O.B.E.B” bugün 20.30, “444” yarın 20.30, “Cam Adımlar” çarşamba 20.30, “Labirentler” perşembe 20.30, “Ekmek Parası” cuma 20.30, “Kebap” cumartesi 20.30, “Çok soğuk” pazar 13.00. (0 212 243 50 51)

■ Dot’ta DOT’un yeni oyunu Öksüzler Dotmarsta Salonu’nda perşembe, cuma, cumartesi 21.00, pazar 17.00 (0 212 232 44 40)

Ankara

■ Akün Sahnesi’nde, “Camdan Kalp/çocuk oyunu” 25 Aralık’a dek saat 11.00’de, “Gizler Çarşısı” 20-24 Aralık tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Fosforlu Cevriye” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 427 19 71)

■ Altındağ Tiyatrosu’nda, “Sönmüş Yıldızlar” 24 Aralık’a dek cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Boğaç Han/çocuk oyunu” 25 Aralık’ta saat 11.00’de, “Sinek Kadar Kocam Olsun, Başımda Bulunsun” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 316 59 02)

■ Büyük Tiyatro’da, “Genç Osman” 20, 23 Aralık’ta saat 20.00’de, 25 Aralık’ta saat 15.00’te, “Kerbela” 27 ve 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 324 22 10)

■ Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde, “Genç Osman” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 20.00’de, “Kerbela” 20, 21, 22, 23 Aralık’ta saat 20.00’de, 24 Aralık’ta saat 15.00 ve 20.00’de, “Benim Tatlı Meleğim” 23 Aralık’ta saat 11.00’de. (0 312 240 00 91)

■ Küçük Tiyatro’da, “Keloğlan Keleşoğlan/çocuk oyunu” 21, 25 Aralık’ta saat 11.00’de, “George Dandin” 20-24 Aralık tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Figaro” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 311 11 69)

■ Oda Tiyatrosu’nda, “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” 24 Aralık’a dek saat 18.30’da, “Hüzzam” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 18.30’da. (0 312 311 11 69)

■ Stüdyo Sahne’de, “Bir Delinin Hatıra Defteri” 20, 23 Aralık’ta saat 20.00’de, 25 Aralık’ta saat 15.00’te, “İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar” 27, 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 397 30 24)

■ İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde, “Orkestra” 24 Aralık’a dek cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Yastık Adam” 27, 28 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 397 30 24)

■ Şinasi Sahnesi’nde, “Elma Hırsızları” 20-25 Aralık tarihleri arasında cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de, “Tek Kişilik Şehir” 27, 28, 29, 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 467 17 44)

■ Mavi Sahne’de, “Oyunun Oyunu” 27, 28, 29 Aralık’ta saat 20.00’de, “Tuluatmasyon/Her şey Komik Gösteri” 21, 24 Aralık’ta saat 20.00’de, “Hiç/Neyzen Tevfik” 23 Aralık’ta saat 20.00’de, 25 Aralık’ta saat 17.00’de, “Cinfikir/çocuk oyunu” 24, 25 Aralık’ta saat 12.00’de. (0 312 241 02 33)

■ Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, “Zübük” 23 Aralık’ta saat 20.00’de, 24 Aralık’ta saat 18.30’da, 25 Aralık’ta saat 15.30’da, “Giderayak” 30 Aralık’ta saat 20.00’de, “Sihirli Parmaklar/çocuk oyunu” 24 ve 25 Aralık’ta saat 13.00’te. (0 312 417 76 76)

Adana

■ Adana Devlet Tiyatrosu, daha önce iki kez sahnelediği, Turgut Özakman’ın, “Bir Şehnaz Oyun” adlı oyununu bu hafta da sahneleyecek. Oyunu yarından itibaren her gün 20.00’de, cumartesi ise 15.00 ve 20.00’de yineleyecek olan ADT oyuncuları, Emmanuelle Marie’nin yazdığı, Savaş Özdemir’in yönettiği, Sevinç Gediktaş, Nimet İyigün ikilisinin rol üstlendiği, “Beyaz” adlı oyunu da çarşamba, perşembe ve cuma günleri 18.00’de tiyatroseverlere sunacak. Harun Özer’in yazdığı ve Ebru Kara’nın yönettiği, “Kayıp Bolluk Ülkesi” adlı çocuk oyunu ise küçük izleyiciler için çarşamba günü 14.00’te, pazar günü ise 11.00’de yinelenecek. (0322 3523355)

Müzik

İstanbul

■ ‘Babylon’da bugün saat 21.30’da “Milow”, çarşamba günü saat 21.30’da “Soaked ‘Albüm Lansmanı’”, perşembe günü saat 21.30’da “Shantel DJ Set”, cuma günü saat 21.30’da “BaBa ZuLa” ve saat 23.30’da “Naim Dilmener ile Eski 45’likler”, cumartesi günü saat 22.00’de “Dinamo 103.8 Early New Year’s Party” konseri izlenebilir. (0 212 292 73 68)

■ ‘Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bugün saat 20.00’de “Estrella Morente”, çarşamba günü saat 20.00’de “Nevcivan Özel Project”, cuma günü saat 20.00’de “Viyana’dan Esintiler ‘Wien Quartet&Serap Göğüş’”, pazar günü saat 20.00’de “Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu: Halvetî Ayîni, Devran-ı Şerîfi” konseri izlenebilir. (0 212 231 54 97)

■ ‘Jolly Joker Balans’ta bugün saat 21.00’de “İskender Paydaş “Zamansız Şarkılar” albüm lansman konseri”, yarın saat 21.00’de “Serkan Çağrı & Hüseyin Karadayı”, çarşamba günü saat 21.00’de “Cem Adrian”, perşembe günü saat 21.00’de ve cuma günü saat 22.00’de “Halil Sezai”, cumartesi günü saat 22.00’de “Yüksek Sadakat” konseri izlenebilir. (0 212 249 07 49)

■ ‘Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde bugün saat 22.30’da “Ayşegül İnci Project”, yarın saat 22.30’da “Bulutsuzluk Özlemi”, çarşamba günü saat 22.30’da “Erdem Yener”, perşembe günü saat 22.30’da “Metropolis”, cuma günü saat 22.30’da “Suzan Kardeş & Bekriya Band” konseri izlenebilir. (0 212 244 25 58)

■ ‘Enka Oditoryum’da yarın saat 20.30’da “Zuhal Olcay” konseri izlenebilir. (0 212 276 22 14)

■ ‘Akbank Sanat’ta yarın 20.00’de “Leonard Elschenbroich – Alexei Grynyuk” konseri izlenebilir. (0 212 252 35 00)

■ ‘Lütfi Kırdar Anadolu Auditorium’da yarın ve çarşamba günü saat 20.00’de “Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası – İki Yıldız, Bir Prömiyer” konseri izlenebilir. (0 212 373 11 00)

■ ‘Pera Müzesi’nde çarşamba günü saat 20.00’de Genç Çarşamba Yeni Yıl Konseri’nde “123” izlenebilir. (0 212 334 99 00)

■ ‘BÜ Albert Long Hall’da çarşamba günü saat 19.30’da “Yeni Yıla Coşkuyla” konseri izlenebilir. (0 212 359 58 00)

■ ‘Bronx’ta çarşamba günü saat 21.30’da “Ehl-i Keyf & Frapan”, perşembe günü saat 21.00’de “Portecho”, cuma günü saat 21.30’da “Makine”, cumartesi günü saat 21.30’da “Kreş” konseri izlenebilir. (0 212 293 53 98)

■ ‘Borusan Müzik Evi’nde çarşamba günü saat 20.00’de “Koral İstanbul “, perşembe günü saat 21.30’da “Ayşe Tütüncü Trio”, cuma günü saat 20.00’de “Elif Şahin & Szymon Chojnacki: Lied Akşamı”, cumartesi günü saat 21.30’da “Ayhan Sicimoğlu Latin All Stars ‘New Year’s Party’” konseri izlenebilir. (0 212 336 32 80)

■ ‘İstanbul Live’da çarşamba günü saat 21.00’da “Fairuz Derin Bulut”, perşembe günü saat 21.00’de “Christmas Party: Sean Parker Band ve Menace”, cuma günü saat 21.00’de “Luxus” konseri izlenebilir. (0 541 889 10 90)

■ ‘Ghetto’da perşembe günü saat 21.30’da “Sibel Tüzün 20”, cuma günü saat 22.30’da “Redd”, cumartesi günü saat 22.30’da “Kaybedenler Kulübü Sunar: 2011’in Son Yalnızlar Partisi” konseri izlenebilir. (0 212 251 75 01)

■ ‘Caddebostan Kültür Merkezi’nde perşembe günü saat 20.30’da “İstanbul Gelişim Orkestrası”, bugün saat 20.00’de WOMİST – İstanbul Dünya Müzikleri Festivali kapsamında “Françoise Atlan & Fouad Didi ve Özlem Taner” konseri izlenebilir. (0 216 386 29 49)

■ ‘İş Sanat Kültür Merkezi’nde cuma günü saat 20.00’de “Capella Gabetta” konseri izlenebilir. (0 212 316 10 83)

■ ‘Fulya Sanat’ta cuma günü saat 20.00’de “İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası” konseri izlenebilir. (0 212 215 60 29)

■ ‘Salon’da cuma günü saat 21.30’da “Vans Off The Wall Music Night”, cumartesi günü saat 22.30’da “Nekropsi” konseri izlenebilir. (0 212 334 07 52)

■ ‘Bostancı Gösteri Merkezi’nde pazar günü saat 18.00’de “Kardeş Türküler, Grup Yorum, Gevende Van’a Destek İçin Sahne’de” konseri izlenebilir. (0 216 384 72 10)

Ankara

■ CSO Konser Salonu’nda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu ve Çocuk Korosu ile birlikte vereceği Mahler’in ölümünün 100. Yılı anısına konser, 22 ve 23 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 309 13 43)

■ Bilkent Konser Salonu’nda, Bilkent Senfoni Orkestrası’nın şef Işın Metin yönetiminde vereceği, Emre Elivar’ın (piyano) solist olarak yer alacağı konser, bugün saat 18.30’da, şef Işın Metin’in yöneteceği, Denyce Graves’in (mezo soprano) solist olarak yer alacağı “Yılbaşı Konseri” 29 ve 30 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 290 17 75)

■ Jolly Joker Ankara’da, Nilüfer konseri 23 Aralık’ta saat 22.00’de, Emre Aydın konseri 24 Aralık’ta saat 22.00’de, Gripin konseri 30 Aralık’ta saat 22.00’de, MFÖ konseri 7 Ocak 2012’de saat 22.00’de. (0 312 424 11 11)

■ If Performance Hall’de, Zakkum konseri 22 Aralık’ta saat 22.00’de. (0 312 418 95 06)

Gösteri Söyleşi

İstanbul

■ Mekan Artı‘da bugün saat 20.30’da Beckett oyunlarından uyarlanan filmler gösteriliyor. (0212 224 57 56)

■ Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi‘nde bugün saat 18.30’da Mine Söğüt ile Aslı Tohumcu’nun konuşmacı olarak katılacağı “Edebiyat ve Delilik” başlıklı panel, çarşamba günü saat 18.30’da ise Selim İleri, Haydar Ergülen, Yalçın Tosun’un konuşma yapacağı “Firuzan ile 40 Yıl” başlıklı panel gerçekleştiriliyor. (0212 393 60 00)

■ Akbank Sanat‘ta yarın saat 19.00’da “Filmlerdeki Fotoğraf” başlıklı gösterim gerçekleştiriliyor. (0212 252 35 00)

■ Beşiktaş Fulya Sanat‘ta salı ve çarşamba günleri saat 20.00’de “Şehir- Orman” başlıklı dans gösterisi sahneleniyor. (0212 215 60 37-38)

Ankara

■ Cermodern Sanatlar Merkezi’nde, Şiir Söyleşileri etkinlikleri kapsamında, 30 Aralık’ta, saat 16.00’da, gerçekleştirilecek “Şiirimizde Yaşanmış Duyarlık” başlıklı şiirli söyleşide, gazetemiz yazarı Mustafa Şerif Onaran, Rüştü Asyalı ve Berin Ötenel’in okuyacağı şiirler üzerine söyleşi yapacak. (0 312 310 00 00)

m Türk – İngiliz Kültür Derneği’nde, ressam Zafer Gençaydın’ın vereceği “Fluxus Sanatı” başlıklı söyleşi, yarın saat 15.00’te. (0 312 419 18 44)

Opera Bale

İstanbul

■ Kadıköy Süreyya Operası‘nda cumartesi günü saat 20.00’de “Genç Werhter’in Acıları“ adlı bale sanhelenecek. Pazar günü saat 11.00’de ise “Heidi” adlı çocuk müzakali seslendirilecek. (0216 346 15 31)

Ankara

■ Opera Sahnesi’nde, “Ali Baba ve Kırk Haramiler/opera” 21Aralık’ta saat 20.00’de, “Uyuyan Güzel/bale” 22, 29 Aralık’ta saat 20.00’de, “Çakırcalı Efe/dans tiyatrosu” bugün saat 20.00’de, “Gecenin Rengi/modern dans” 24 Aralık’ta saat 20.00’de, “Macbeth/opera” 28 Aralık’ta saat 20.00’de. (0 312 324 68 01)

■ Operet Sahnesi’nde, “Seslerle Anadolu/müzikli gösteri” 25 Aralık’ta saat 16.00’da, “Winterreise/konser” yarın saat 20.00’de. (0 312 324 68 01)

■ Leyla Gencer Sahnesi’nde, “Sihirli Dünya/çocuk müzikali” 25 Aralık’ta saat 11.00’de. (0 312 324 68 01)

kynk : cumhuriyet

Şunun için etiket arşivi: makine

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi