Şunun için etiket arşivi: kitaplar

Alanında en büyük fuar olan Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’deki yayınevleri için 350 metrekarelik alan ayrıldı 

64. Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı dün düzenlenen törenle kapılarını açtı. 10-14 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek fuarın bu yılki onur konuğu Yeni Zelanda olacak.

Alanında dünyanın en büyüğü olan fuar, 7 binin üzerinde yayıncıyı ağırlıyor. Fuarın ana konuları ise e-yayıncılık ve telif hakları olacak.

Türkiye ulusal standı bu yıl 48 metrekaresi çocuk kitapları bölümünde yer almak üzere toplam 350 metrekarelik bir alanda yer alacak. Stantlarda 200 civarında yayınevimizin 3.000’e yakın kitabı sergilenecek. Fuar süresince ulusal stantta 21 yayınevi, çocuk yayınları standında 8 çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncısı kendilerine ayrılan sergi ve görüşme ünitelerinde eserlerini tanıtacak ve telif görüşmeleri gerçekleştirecek.

2012 Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye etkinlikleri kapsamında yazarlar, yayıncılar ile çocuk çizerlerini tanıtan kataloglar ile ülkemizden birçok farklı kültürel öğe ile sanat ve edebiyatı ve ayrıca Türk yayıncılık hayatını tanıtan çok sayıda kitap, broşür ve tanıtım malzemesi de profesyonel ziyaretçilere ve hafta sonu fuarı ziyaret edecek halka sunulacak.

 

Kaynak : [-]

Amerikalı ünlü yazar Larry McMurtry, 450 bin kitaptan oluşan kütüphanesinin büyük bölümünü mezata çıkarınca,kitap kurtları, sarraflar ve hayranları Texas’taki Arcer City kasabasına akın etti.
McMurtry, kullanılmış ya da ender bulunan kitapları topladığı “Booked Up” adlı şirketinde yıllarca yüzbinlerce kitap birikti.

Bin 800 kişilik küçük kasabada bu kadar kitabı dört tane binaya sığdırabilen yazar, mirasçılarına büyük bir yük olacağı gerekçesiyle bunların 300 binini satmaya karar verdi.

76 yaşındaki yazar “Terms of Endearment”, “The Last Picture Show” ve “Brokeback Mountain” gibi dünyaca ünlüHollywood filmlerini kaleme almıştı.

Pulitzer Ödüllü yazarın satışa çıkardığı kitapların 850 dolardan 2 bin 750 dolara kadar başlangıç fiyatları var.

Bazı alıcılar kente kamyonlarla gelirken, birçok hayranı da onun imzalı kitaplarını alabilmek için iki gün sürecek mezata akın etti.

Kaynak :[-]

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin işbirliğiyle düzenlenen 17. İzmir Kitap Fuarı kapılarını ziyaretçilere açtı

17.izmir kitap fuarı

İzmir Uluslararası Fuar Alanı’nda düzenlenen 17. İzmirKitap Fuarı, Vali Yardımcısı Nevzat Ergün, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı yazar Doğan Hızlan, Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel ve çok sayıda davetlinin katılımıyla açıldı.

Vali Yardımcısı Nevzat Ergün, törende yaptığı konuşmada, kitap fuarının kentin önemli bir ihtiyacı olduğunu ifade etti.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da kişinin bilinçlenmesi için daha fazla kitap okuması gerektiğini, bilinçlendikçe doğruların geliştiğini söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula ise Türkiye’de 3 bin 670 yayınevi bulunduğunu, bunlardan bin 300’ünün sürekliliği sağlamış yayınevlerinden oluştuğunu kaydetti. Türkiye’de 2009 yılı verilerine göre, 33 bin 342 kitap için ”ISBN” numarası aldığına kaydeden Kula, bu rakamın İngiltere’de 133 bin, Almanya’da 82 bin, İspanya’da 42 bin, Fransa ve İtalya’da ise 38 bin olduğuna dikkati çekti.

Kula, bakanlık olarak, edebiyatın çevirisine maddi destek verdiklerini, bu kapsamda bin eserin 42 dilde çevirisi yapılarak 52 ülkeye yayımlandığını belirterek, ”Edebiyatın üretiminin desteklenmesi çalışmaları kapsamında, 2013 yılından itibaren kurulacak 8 üyelik komisyonla belirlenen sanatçılara aylık ödemeler yapacağız. Edebiyatta üretkenlik ve çeşitlilik sağlanacak” dedi.
Fuarın bu yılki onur konuğu Yaşar Aksoy
İzmir Kitap Fuarı’nın bu yılki ”onur konuğu yazarı” Yaşar Aksoy ise insanlık tarihinin gelişimi ve etik değerlerine ilişkin 5 eserlik bir seri oluşturulsa bunun ilk sırasında Homeros’un İlyada’sı olacağını ifade ederek, Homeros’un vatanı İzmir’de milyonları kitapla buluşturan bir organizasyonun yapılmasından büyük mutluluk duyduğunu ifade etti.

Konuşmasında ”Ergenekon” davası kapsamında tutuklu bulunan CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ın kendisine gönderdiği mektubu da okuyan Yaşar Aksoy’a tören sonunda, TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı Doğan Hızlan ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Kocaoğlu tarafından plaket ile Enver Ercan’ın kaleme aldığı ”Ege’de Zaman Yolcusu Yaşar Aksoy” kitabı takdim edildi.

Fuarın açılışının ardından, stantları dolaşan Kocaoğlu ile Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, İzmir Gazeteciler Cemiyeti tarafından oluşturulan ”Balbay’a Özgürlük” standını ziyaret etti. Stantta, CHP İzmir Milletvekili Erdal Aksünger, CHP Denizli Milletvekilleri İlhan Cihaner ve CHP Parti Meclisi Üyesi Ercan Karakaş, Mustafa Balbay’ın kitaplarını onun yerine imzaladı.

Kocaoğlu, stant ziyaretinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, adalet istediklerini, bu isteklerinin haksız yere tutuklu bulunan tek kişi kalmayana kadar devam edeceğini söyledi.

Sertel ise Türkiye’de 99 gazetecinin tutuklu bulunduğunu, sürelerinin uzunluğu nedeniyle tutukluluğun cezaya dönüştüğünü savundu.

İzmir’de 22 Nisan’a kadar açık kalacak fuara, 350 yayınevi ve sivil toplum örgütü katılıyor. Çok sayıda yazarın imza günleri ile yer alacağı fuarda, 120 etkinlik düzenlenecek. Fuarda, ayrıca yazar Sabahattin Ali’nin fotoğraflarından oluşan ”Bir Fotoğraf Camı Sergisi” ile ”Çizgilerle Erdal İnönü Karikatür Sergisi” de sanatseverlerle buluşacak.

 

Nedir bu Calibri?

Bugünlerde Calibri adını çok duyuyoruz; dünyanın en çok kullanılan yazı fontu. Hayatımıza farklı bir vesileyle girme sebebiyse Balyoz davası. Peki nedir bu Calibri’nin ve bazı öteki fontların hikâyesi?

bell centennial, cascade script, bitstream charter, itc galliard, georgia, olympian, mantinia, miller, shelley script, snell roundhand, skia, sophia, tahomave verdana fontlarının babası Matthew Carter

 

Bugünlerde hayatımıza Calibri denen bir şey girdi. Dünyanın en çok kullanılan yazı fontu. Hayatımıza işlevinin biraz dışında girme sebebiyse Balyoz davası, daha doğrusu davanın temelini oluşturan ve içinde ana eylem planlarının bulunduğu öne sürülen DVD’lerle CD’ler… Yıldız Teknik Üniversitesi Bilirkişi Heyeti’ne göre, söz konusu belgelerin 2003’te yazılması imkânsız zira o metinler Calibri fontuyla yazılmış. Calibri’nin dünyada piyasaya sürülme tarihi 2007. Ama bizim konumuz bu değil. Madem gündemin orta yerine düştü,Calibri ve öteki fontların arka planına kısaca göz atalım…
Simon Garfield’ın yazdığı “Tam Benim Tipim” adlı kitap, matbaanın mucidi Guttenberg’in 16’ncı yüzyılda ilk harf kalıbını dökmesinden Steve Jobs’un bilgisayarlarımızın font mönüsünü oluşturmaya karar verdiği ana kadar yazının ve fontların tüm hikâyesini anlatıyor. IKEA firmasının fontunu değiştirmesi İsveç’te insanların psikolojisini bozmuş, hatta toplumsal kargaşaya sebep olmuş mesela. Yahut Verdana’nın yaratıcısı Matthew Carter, özellikle Microsoft ve Google bu karakteri benimseyince öyle popüler olmuş ki New Yorker Dergisi’ndeki bir makalede onun için “Dünyanın en çok okunan adamı” denmiş. Bu arada kitap bize, bilgisayar ekranlarında öyle değilmiş gibi gelse de fontların insan yapımı olduğunu da hatırlatıyor.

OBAMA’YA SEÇİM KAZANDIRAN FONT 
Kitaptaki hikâyeleri okumak eğlenceli. Arada “Comic Sans’ın sevgilisi varmış, seni karakterin için seviyorum, diyormuş” gibi fıkralar, espriler de var. Fakat seçim kampanyasında Gotham adlı fontu kullanmasa Barrack Obama’nın ABD Başkanı seçilemeyebileceğini öğrendiğimde, meselenin sadece eğlenceden ibaret

Calibri Font

olmadığını kavradım. Simon Garfield, “Bazı yazı karakterleri onlarla yazılan her şey dürüst ya da hiç olmazsa adilmiş hissi verir” diyor Gotham için. “Bu sağlam ve kalıcı harfler ayrıca saldırgan görünmüyor.” Örneğin bir aşk mektubunda da Didot karakterinin, güzel ve güçlü satırları, özellikle de italik olarak derli toplu göstermesi nedeniyle çok şık durduğunu düşünüyor yazar.

Lucas de Groot Calibri Fontunun Babası

Garfield kitapta özetle, mektuplarımızı hangi fontla yazdığımızın, bloglarımızda, kitaplarımızda yahut gazetelerimizde hangi fontları kullandığımızın, ürettiğimiz mamullerin ambalajları için hangi fontları seçtiğimizin amaçlarımız açısından hayati önem taşıdığından bahsediyor… Obama’yı başkan yapan Gotham fontuyla yazılmış bu kitabı okuyun. Dilerseniz Calibri ve diğer fontların şaşırtıcı hikâyesini ayrıntılarıyla öğrenip bir parça eğlenmek için, dilerseniz işi biraz daha ciddiye alarak bundan sonra yazacağınız metinlerde hangi fontları tercih etmeniz gerektiğine karar vermek için. Sonunda reddedilmeyeceğiniz bir aşk mektubu yazmak yahut hayatınızın iş başvurusunda bulunmak için bu bilgiler inanın çok işinize yarayabilir.

Calibri: Kitle iletişiminin çehresini değiştiren font
tarihinde bir dönemeç sayılan en önemli çalışmasına 2002’de başladı. Microsoft firması ona elektronik kitaplar ve daha da önemlisi Vista işletim sisteminin vazgeçilmez parçası olacak bir font sipariş etmişti. Ortaya deneme mahiyetinde Consolas çıktı. De Groot daha sonra neredeyse bütün kitle iletişiminin çehresini değiştirecek esas başyapıtını, Calibri’yi tasarladı. Büyük bir görsel etkiye sahip, yuvarlak, esnek, tırnaksız bir font olan Calibri, Miscrosoft’un 2007’de kullanmaya başladığı font oldu. Hem Word’de Times New Roman’ın yerini aldı, hem de Outlook, Powerpoint ve Excel için standart font haline geldi.

Kaynak :  GÜLENAY BÖREKÇİ 

                http://www.haberturk.com

-DİYARBAKIR-

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (DDT), bu hafta “Bugün Git Yarın Gel” oyununu sahneleyecek.

nar sanat duyuru

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (DDT), bu hafta “Bugün Git Yarın Gel” oyununu sahneleyecek.

Valantin Kataev’in yazdığı, Göksel Kortay’ın çevirip uyarladığı, Orkun Gülşen’in yönettiği “Bugün Git Yarın Gel” adlı oyunda, dürüst ve namuslu bir memurun başından geçen trajikomik olaylar anlatılıyor.

Oyunda, Serkan Ekşioğlu, Mümtaz Aydoğan Mengi, Sevi Demirçivi, Birce Birsel Çağlar, Ercan Kılıçarslan, Özden Gököz, N. Özgün Çoban, Gonca Coşkun, Dilek Mengi, Ozan Hafızoğlu ve Filiz Kılıç rol alıyor. Dekoru Güven Öktem, kostümü Funda Karasaç, ışık düzeni Suat Uçar’a ait oyun, bugün ve yarın saat 20.00’de, Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Sanat Merkezi Orhan Asena Sahnesi’nde izlenime sunulacak.

DDT, ayrıca turne çalışması kapsamında “Bu Git Yarın Gel” oyununu, 9 Nisan’da Muş’ta, 11 Nisan’da ise Elazığ’daki tiyatroseverlerin beğenisine sunacak.

Diyarbakır Sanat Merkezi (DSM) İsveç Konsolosluğu’nun desteğiyle yürüttüğü “Bize Masal Anlatmayın” projesi kapsamında, Trabzonlu ve Diyarbakırlı kadınların ortak çalıştığı aynı adlı tiyatro oyununu sahneleyecek.

Dilek Güven’in derleyip yönettiği, şiddet, kayıp, töre, gelenek, isyan ve sessizlik gibi temaların anlatıldığı oyunun müziği, Emin Serdar Kurutçu, ışığı Nurullah Kaya ve Özcan Yıldırım’a ait.

Zelal Kaya, Meral Kaya, Leyla Takmaz, Sibel Can, Serap Berber, Songül Nadir, Nuray Yeşilaraz ve Şeyma İdman’ın rol aldığı oyun, cuma ve cumartesi günü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Salonu’nda seyircisiyle buluşacak.

DSM ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliğiyle 7 Nisan’da, Remzi Raşa’nın “Yalnızlığı Seçmek” Bir Retrospektif: 1946-2006″ sergisi Sümerpark Sanat Galerisi’nde açılacak.

Raşa’nın 50 eserinin izlenime sunulacağı sergi, 6 Mayıs’a kadar açık kalacak.

-MARDİN-

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nde açılan küratörlüğünü fotoğraf tarihçisi Engin Özendes’in üstlendiği “Seyreyle Ara Güler Mardin’de” fotoğraf sergisi devam ediyor.

Usta fotoğrafçı Ara Güler’in fotoğraflarının yer aldığı sergi, “Tanımak ve Anlamak” ile “Yüz Yüze” başlıklı iki bölümden oluşuyor. 114 eserin bulunduğu sergi, bir yıl süreyle vatandaşların ziyaretlerine açık olacak.

MALATYA-

Bursa Devlet Tiyatrosu, Malatya’da ”Gönül Avcısı” adlı oyunu sahneleyece

Diego Fabbri’nin kaleme aldığı, Tarık Levendoğlu’nun çevirmenliğini yaptığı, Levent Ulukut’un yönettiği oyunda, Emir Çiçek, Ecehan Şarman Çetinkaya, Rüyam Dirin, Demet Oran ve Serkan Kargın rol alıyor.
Sabancı Kültür Merkezi’nde 6 Nisan Cuma günü saat 20.00’de, 7 Nisan Cumartesi günü saat 14.00 ve 20.00’de sahnelenecek oyunda, 3 kadını aynı anda seven bir adamın hikayesi ele alınıyor.

 -KONYA-

Konya Devlet Tiyatrosu (KDT) “İbiş’in Rüyası”, “Güzel ve Çirkin” ile “Dört Köşe Palyaço” adlı oyunları izleyiciyle buluşturacak.

Konya Devlet Tiyatrosu (KDT) “İbiş’in Rüyası”, “Güzel ve Çirkin” ile “Dört Köşe Palyaço” adlı oyunları izleyiciyle buluşturacak.

Dekoru Sertel Çetiner, kostümleri Sevgi Türkay, ışık düzeni Hakan Özdemir ile İlyas Erdurucan’a ait “İbiş’in Rüyası”nda Asım Tuncay Aynur, Ahmet Çökmez, Ferdi Dalkılıç, Yiğit Gümüşada, Ozan Umut Çobanoğlu, Nevra Sayar, Ebru Erbaş, Özlem Özkan ve Ayşe Seval Ersu rol alıyor.

Oyun, bugün ve yarın saat 20.00’da, 7 Nisan Cumartesi günü ise saat 15.00 ve 12.00’da KDT Sahnesi’nde izleyicinin beğenisine sunulacak.

KDT “Güzel ve Çirkin” adlı müzikali de sahneleyecek.

Dekoru Aytuğ Dereli’ye, kostümleri Ceren Karahan’a, ışık düzeni Hakan Özdemir’e ait oyunda Nur Yazar, Tuncay Aynur, Ozan Çobanoğlu, Ebru Gülerarslan, Ahmet Çökmez, Ferdi Dalkılıç, Özlem Özkan, Nevra Sayar, Gonca Kunduzcu, Selin Genç, Çağatay Eker, Canan Kalkır ve Duygu Biçer rol alıyor.

Işıltılı şatoda yaşayan prensin yaşlı bir dilenci kadın tarafından çirkin bir yaratığa dönüştürülmesinin ardından çirkin prensin elindeki sihirli gülün son yaprağı dökülene kadar kendisini sevecek bir kızı bulması gerektiğini anlatan oyun 8 Nisan Pazar günü saat 15.00’da KDT sahnesinde izlenebilecek.

Tamay Sayar ve Şekip Taşpınar’ın yazdığı çocuk oyunu “Dört Köşe Palyaço” ise 10 ve 11 Nisan’da saat 11.00’da ve 14.00’da sanatseverlerle buluşacak.

-ANTALYA-

Antalya Devlet Opera ve Balesi (ANTDOB), Donizetti’nin “Lucia Di Lammermoor” adlı eserini sahneleyecek.”Lucia Di Lammermoor”u Vincenzo Grisostomi Travaglini’nin rejisiyle sanatseverlerle buluşturacak.

Antalya Devlet Opera ve Balesi (ANTDOB), Donizetti’nin “Lucia Di Lammermoor” adlı eserini sahneleyecek.
ANTDOB sanatçıları, 7 Nisan’da, Gaetano Donizetti’nin üç perdelik operası

“Lucia Di Lammermoor”u Vincenzo Grisostomi Travaglini’nin rejisiyle sanatseverlerle buluşturacak.
Lucia Di Lammermoor’un ana karakterleri olan Lucia’yı Aslı Ayan ve Nurdan Küçükekmekçi Aydın canlandıracak. Edgardo rolünde ise Grammy ödüllü dünyaca ünlü Türk tenor Bülent Bezdüz ve Antalyaoperasının solist sanatçılarından Göksay Yaran dönüşümlü olarak sahne alacak.
ANTDOB sanatçıları, 9 Nisan’da “Kuklacı” adlı çocuk müzikalini sahneleyecek. “Kuklacı”, İtalyan yazar Carlo Collodi’nin çocuk romanı Pinokyo’nun hikayesini konu alıyor.
Müziklerini Melih Seskır’ın yaptığı, metnini Ferdi Merter’in yazdığı müzikali Melih Öztürk yönetti. Çocuklarıeğlenceli bir yolculuğa çıkaracak Kuklacı’da dekor Filiz Dinç, kostüm ise Aydan Çınar’a ait. Eserde Ceren Tereci
“Pinokyo”, Baturalp Bilgili “Gepetto”, Heyecan Gizem Yakan “Cırcır Böceği”, Mahir Seyrek “Tilki”, Sinem Seçil Baddal “Kedi”, Zafer İşgören “Öğretmen”, Onur Alpaslan “Müdür”, Arzu Aydoğdumu “Peri”, Müge Yıldıran “Melek”, Ercan Uğur “Şeytan” rolüyle sahne alacak. Eserin korrepetitörü ise Onur Altıparmak.
Eserler, Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde izlenebilecek.
-ADT-
Antalya Devlet Tiyatrosu (ADT) Oyuncuları bugün, yarın ve 7 Nisan’da
“Eşeğin Gölgesi” adlı Oyunu sahneleyecek.
Oktay Gözpınar, Bahar Işık, Uğur Sertel, Gökhan Tüzün ve Murat Bölük’ün rol aldığı Oyunda, şehirdeki panayıra gitmek isteyen Berber Şaban bir eşek kiralar. Yolculuk sırasında aşırı sıcaktan bunalan Şaban, biraz dinlenmek için durur ve eşeğin gölgesine oturur. Eşek sahibi Mestan, “Ben sana eşeği kiraladım, gölgesini değil” diyerek gölge kirası ister. Bunun üzerine iki taraf arasında çıkan tartışma, ülkenin eşekçiler ve gölgeciler olarak ikiye bölünmesiyle sonuçlanan politik bir davaya dönüşür.
ADT Oyuncuları 8, 10 ve 11 Nisan’da “Pinokyo” adlı çocuk Oyunuyla minik tiyatroseverlerin karşısında olacak. Carlo Collodi’nin yazdığı, Brian Way’in tiyatroya uyarladığı eserin yönetmeni Ahmet Avkıran. Eserin dekor ve kostümleri Özlem Karabay’a, müzikleri İhsan Kılavuz’a, ışık tasarımı Namık Gürsoy’a ait.

ADT Oyuncuları 11 Nisan’da Hans Fallada tarafından yazılmış, aynı isimli romandan Yılmaz Onay tarafından sahneye uyarlanan “Küçük Adam Ne Oldu Sana” adlı kabareyi sahneleyecek.
1930’ların Almanyasında geçen Oyun, 1. Dünya Savaşı sonrası yenilgiye uğramış, ekonomik kriz içinde, büyük yoksulluk çeken halkın milliyetçi akımlara kapılarak nasyonal sosyalistleri iktidara taşımasını anlatıyor.
Yönetmenliğini Barış Erdenk’in yaptığı Oyunun koreografisini Sibel Erdenk üstleniyor. Oyunda Sedat Mayadağ, Gözen Müftüoğlu, Orkun Yılmaz, Sertel Uğur, Gökhan Tüzün, Kader Gözpınar, Senem Şahin, Özlem Şendinç, Zeynep Hasdal Çolakoğlu, Başak İşur, Erol Karayılan, Okan Kağnıcı, Fikret Baran, Gizem Kutluyıl, Ceren Demirton ve Samet Kara rol alıyor.
-ABT-
Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu (ABT) yarın Prof. Dr. Metin Balay’ın yazdığı ve yönettiği “İnadına Yaşamak” adlı eseri sahneleyecek. Müfit Kayacan, Mehmet Özgür ve Murat Ercanlı’nın rol aldığı Oyunda, günlük hayatın koşuşturması içinde farkına varılmadan yaşanıp giden ancak sahnede karşımıza çıkınca akıllarımızda yer eden hikayelerde seyirci bazen gülüp bazen duygusallaşacak.
ABT Oyuncuları 7 Nisan’da minik izleyiciler için Özer Tunca’nın yazıp yönettiği “Üç Kafadar Hırsız Kuklacı Olursa” adlı Oyunu sahneleyecek. Oyunda aylaklık yapmaktan bir türlü çalışmaya fırsat bulamayan 3 tembel arkadaş, karınlarını doyurmak için hırsız olmaya karar verir. Ancak soymak için girdikleri evde buldukları kuklalar ve kostümlerle öyle bir Oyuna dalarlar ki hem açlıklarını hem de hırsızlığı unutup bambaşka bir dünya keşfederler.
Oyun içinde Oyun oynanarak emeğin ve alın terinin güzelliğinin anlatıldığı
“Üç Kafadar Hırsız Kuklacı Olursa”nın en özel ve dikkati çekici tarafı ise aktörler tarafından sahnede canlı olarak oynatılan kuklalar. Bülent Patoğlu, Erdal Gürcan ve Mustafa Doğan Ayhan’ın rol aldığı Oyunda, kuklalara müzik ve şarkılar da eşlik ediyor. Oyunun müzikleri Oktay Köseoğlu, kukla tasarımı Okan Karacan, dekor ve kostümleri Gizem Karasu tarafından yapıldı.

ABT Oyuncuları, aynı günün akşamında “Vatan Kurtaran Şaban” adlı eser için sahneye çıkacak. Haldun Taner’in yazdığı “Vatan Kurtaran Şaban” adlı kabarede, Tapu Kadastro Müdürlüğü’nden Kültür Sanat Müsteşarlığı’na atanan Şaban’ın bu alanda yaptığı komik ve çarpık uygulamalar hicvedilerek anlatılıyor. Ülkedeki kültür ve sanat anlayışına eleştirel bir yaklaşımın da konu edildiği Oyunda kalabalık bir kadro rol alıyor.

-KBT-
Kepez Belediyesi Tiyatrosu (KBT), yarın, Cevat Fehmi Başkut’un yazdığı, Abdullah Sürekli’nin yönettiği iki perdelik “Buzlar Çözülmeden” adlı Oyunla seyircinin karşısına çıkacak.
KBT Oyuncuları, 7 Nisan’da, Hüseyin Erdoğan’ın yazıp yönettiği tek perdelik
“Yunus Emre” ile sanatseverlerin karşısında olacak.
Aynı gün, Tülin Tümtürk Yılmaz’ın yazdığı ve yönettiği tek perdelik çocuk Oyunu “Ağaç Ev” de sahnelenecek.
Eserler, Erdem Bayazıt Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşacak.

-Konser-
Ünlü sanatçı Cem Karaca, Kepez Belediyesi’nce düzenlenecek konserle anılacak.

Karaca’nın unutulmaz eserlerinin seslendirileceği konser, 9 Nisan’da Erdem Bayazıt Kültür Merkezi’nde verilecek.
Kepez Belediyesi Türk Sanat Müziği Topluluğu’nca Şef Tahir Çetin yönetiminde
“İlahi Nameler” konseri düzenlenecek. Konser, 11 Nisan’da Erdem Bayazıt Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşacak.

-ELAZIĞ-

 

Elazığ’da, Bursa Devlet Tiyatrosu “Gönül Avcısı” adlı oyunu, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu ise “Bugün Git Yarın Gel” adlı oyunu sahneleyecek.

Elazığ’da, Bursa Devlet Tiyatrosu “Gönül Avcısı” adlı oyunu, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu ise “Bugün Git Yarın Gel” adlı oyunu sahneleyecek.

Diego Fabbri’nin yazdığı, Tarık Levendoğlu’nun çevirdiği, Levent Ulukut’un yönettiği “Gönül Avcısı” adlı oyunda, Emir Çiçek, Ecehan Şarman Çetinkaya, Rüyam Dirin, Demet Oran ve Serkan Kargın rol alıyor.

Dekor tasarımı Işın Mumcu’ya, giysi tasarımı GülümserErigür’e, ışık tasarımı Mehmet Yaşayan’a ait oyunda, karısı, sekreteri ve bir mankeni aynı anda seven bir adamın hikayesi anlatılıyor.

İki perdelik oyun, bugün saat 20.00’de Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği koro binasında sahnelenecek.

-“Bugün Git Yarın Gel”-

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu ise Valantin Kataev’in yazdığı, Göksel Kortay’ın çevirdiği ve oyunlaştırdığı, Orkun Gülşen’in yönettiği “Bugün Git Yarın Gel” adlı oyunu sahne koyacak.

Dekor tasarımı Güven Öktem, giysi tasarımı Funda Karasaç, ışık tasarımı ise Suat Uçar’a ait oyunda, Dilek Mengi, Gonca Coşkun, Özgün Çoban, Özden Gököz, Ercan Kılıçaslan, Birce Birsel Çağlar, Sevi Demirçivi, Mümtaz Aydoğan Mengi, Serkan Ekşioğlu, Kerem Corogil ve İrem Ölmez rol alıyor.

Namuslu ve dürüst bir memur olan Şefik Şaşmaz’ın, yoğun iş temposu nedeniyle mesaisini bir dinlenmetesisinde geçiren bölge müdürüne, eksik bir imzayı attırmak için gösterdiği çabanın anlatıldığı oyun, 11 ve 12 Nisan’da saat 20.00’de Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği koro binasında sahnelenecek.

-SİVAS-

Sivas Devlet Tiyatrosu , Bu hafta ”Ortak Ağıt” adlı oyunla tiyatroseverlerle buluşuyor.

Hasan Öztürk’ün kaleme aldığı, Bengisu Gürbüzer Doğru’nun yönettiği oyunda, Özge Günay, Kerem Yücel, Burçhan Göze, Veysel Zurnazanlı, Volkan Gündüz, Can Atak, Nagehan Yazıcı, İlhan Gözde Giray, Filiz Demiralp ve Ufuk Bostancı rol alıyor.

Oyunun, dekor tasarımını Murat Gülmez, giysi tasarımını Ceren Karahan, ışık tasarımını Hakan Özdemir, dans düzenini ise Yener Turan üstleniyor. Oyun, bugün ve yarın 19.30’da, 7 Nisan’da ise saat 14.00 ve 19.30’da sahnelenecek. Oyunda, acımasız bir krala, kahinlerinin yeni doğacak bir çocuğun onu tahtından indireceğini ve krallığına son vereceğini söylemesi üzerine kralın yeni doğan çocukları öldürmesi, bunun üzerine doğumları yasaklaması konu ediliyor.

SDT, 11 Nisan Çarşamba günü ise saat 10.30 ve 13.30’da ”Dans Eden Eşek” adlı çocuk oyununu sahneleyecek. Eric Vos’un yazdığı, Can Gürzap’ın çevirisini yaptığı oyunda, Özge Günay, Begüm Şahin, Kerem Yücel, Can Atak, Burcu Ongun Altay ve Burçhan Göze rol alıyor.
Oyunda, hırsızlık yapmak ya da dürüst insan olmak arasında seçim yapan iki kafadarın hikayesi anlatılıyor .

-ESKİŞEHİR-

Haldun Taner’i  ölümsüz tiyatro eseri “Keşanlı Ali Destanı” oyununun yönetmenliğini Kazım Akşar üstleniyor.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda, “Keşanlı Ali Destanı”, “Açık Aile”, “Şimdi Olmaz Sevgilim”, “Palto” ve “Küçük Kara Balık” adlı oyunlar sahnelenecek

Haldun Taner’in ölümsüz tiyatro eseri “Keşanlı Ali Destanı” oyununun yönetmenliğini Kazım Akşar üstleniyor. Mert Kırlak, Gonca Yakut, Burcu Tutkun Oruç, Berkay Akın, Özgür Onan, Mete Ayhan, Tolga Tümer ve Mustafa Kılıkçı’nın rol aldığı oyun, 7 Nisan’da saat 20.00’da, 8 Nisan’da ise saat 18.00’da Sanat ve Kültür Sarayı’nda sahnelenecek.

İtalyan yazar Dario Fo’nun yazdığı, çevirisini Füsun Demirel’in yaptığı

“Açık Aile” adlı oyunu Tolga Tümer yönetiyor. Özlem Boyacı ve Korel Cezayirli’nin rol aldığı oyunda, kadın ve erkek ilişkileri farklı bir bakış açısıyla anlatılıyor. Oyun, Tepebaşı Sahnesi’nde yarın saat 20.00’da izlenebilecek.

Kitapları dünyanın birçok diline çevrilen İranlı yazar Samed Behrengi’nin ödüllü çocuk masalı “Küçük Kara Balık” Şehir Tiyatroları sanatçısı Ali Eyidoğan tarafından oyunlaştırıldı. Dünyaya meraklı küçük bir balığın özgürlüğe uzanan yolculuğunun anlatıldığı oyunda Emre Demirci, Zuhal Lale, Ozan Çolak, Şayan Noyan, Çisem Erdoğan, İlker Alemdar ve Saffet Öztürk rol alıyor.

Oyun, 10 Nisan’da saat 11.00’da, 12 Nisan’da ise saat 14.00’da Çağdaş Cam Sanatları Müzesi Çocuk Sahnesi’nde sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Nikolay Gogol’un yazdığı, Cemal Süreya’nın çevirdiği, Erdal Küçükkömürcü’nün yönettiği “Palto” adlı oyunda şehir tiyatrosu sanatçılarından Özlem Akdoğan, Basri Albayrak, Ali Eyidoğan, Emir İzci, Hakkı Kuş, Burcu Tutkun Oruç ve Serkan Sezgin rol alıyor. “Palto”, 10 Nisan’da saat 20.00’da Sultandere Sahnesi’nde sanatseverlerle buluşacak.

Evlilik, aşk ve aldatma konularını tempolu ve mizahi bir dille ele alan

“Şimdi Olmaz Sevgilim” oyununda ise Mehmet Alp Sunaoğlu, Mustafa Kılıkcı, Ezgi Çoşkun, Zuhal Lale, Çisem Erdoğan, Şayan Noyan, İlker Alemdar ve Saffet Öztürk rol alıyor.

Ercüment Yılmaz’ın yönettiği oyun, 11-12 Nisan’da saat 20.00’da Tepebaşı Sahnesi’nde sahnelenecek.

-KAYSERİ-

Kayseri’de Adım Tiyatro tarafından “Kanlı Nigar” adlı 2 perdelik müzikli komedi oyunu ile Kayseri Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü tarafından “Barış Gezegeni” ve “Komşu Köyün Delisi” adlı oyunlar sergilenecek.

Kayseri’de Adım Tiyatro tarafından “Kanlı Nigar” adlı 2 perdelik müzikli komedi oyunu ile Kayseri Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü tarafından “Barış Gezegeni” ve “Komşu Köyün Delisi” adlı oyunlar sergilenecek.

Sadık Şendil’in yazdığı “Kanlı Nigar” adlı oyunun yönetmenliğini Müfit Kayacan, dekorunu Cenap Aydınoğlu, müzik düzenlemelerini ise İhsan Kılavuz üstleniyor.

Perihan Savaş, Soner Arıca, Sümer Tilmaç, Ebru Karaman, Ender Gülçiçek, Ercüment Balakoğlu, Hakkı Şahin, Hilmi Erdem ve Umut Oğuz’un rol aldığı oyun, 8 ve 9 Nisan günleri İl Kültür ve Turizm MüdürlüğüSalonu’nda saat 20.00’de sahnelenecek.

Kayseri Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü tarafından da “Barış Gezegeni” ve “Komşu Köyün Delisi” adlı oyunlar sergilenecek.

Ülker Köksal’ın yazdığı “Barış Gezegeni” adlı çocuk oyunu ile Üstün Dökmen’in yazdığı “Komşu Köyün Delisi” adlı 2 perdelik komedi oyununun, genel sanat yönetmenliğini Murat Özdeniz, yönetmenliğini ise Erdem Bayar yapıyor.

“Barış Gezegeni, 8-15-22 ve 29 Nisan günleri saat 13.00’te, “Komşu Köyün Delisi” adlı 2 perdelik komedi oyunu ise 6-13-20 ve 27 Nisan günleri saat 20.00’de Şehir Tiyatrosu’nda Kayserili sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

-GAZİANTEP, KAHRAMANMARAŞ VE ŞANLIURFA-

Antalya Devlet Tiyatrosu, “Toros Canavarı” adlı oyunu, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta sahneleyecek.

Antalya Devlet Tiyatrosu, “Toros Canavarı” adlı oyunu, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta sahneleyecek.

Aziz Nesin’in yazdığı Ali Meriç’in yönettiği oyunda, ailesiyle kirada oturan ve evden çıkarılmak istenen Nuri Sayaner ile ev sahibi arasında geçenler anlatıyor.

Dekor ve giysi tasarımını Gül Emre, ışık tasarımını Namık Gürsoy’un hazırladığı oyunda, Fatih Kahraman, Senem Şahin, Kader Gözpınar, Sedat Mayadağ, Gerçek Sağlar, Selim Türkışık ve Ebru Sırkıntı rol alıyor.

“Toros Canavarı” adlı oyun, bugün Kahramanmaraş Necip Fazıl Kısakürek Sahnesi’nde, 6-7 Nisan’da Gaziantep Onat Kutlar Sahnesi’nde izlenebilecek.

Şanlıurfa’nın kurtuluşunun 91. yıl dönümü nedeniyle bu hafta kentte çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Bu kapsamda 10 Nisan Salı günü saat 11.00’da Belediye Sergi Salonunda

“Kurtuluş Sergisi” açılacak.

Aynı gün saat 12.00’de “Geleneksel Mutfak Müzesi”nde “İsot” ve

“Çiğköfte” yarışması düzenlenecek. Yine aynı gün saat 14.00’da Topçu Meydanı’nda gerçekleştirilecek açık hava konserinde mahalli şarkıcılar ile Şahap Akagün, Zekeriya Ünlü, Güler Işık ve Mahmut Tuncer sahne alacak.

11 Nisan Çarşamba günü saat 13.00’te Şanlıurfa Belediyesi önünde halk oyunları ekipleri gösteri yapacak. Aynı gece 20.30’da, Urfa City AVM konferans salonunda “Kurtuluş Müzikali” sahnelenecek.

Ayrıca Şanlıurfa Belediyesi tiyatro ekibi, 07 Nisan Cumartesi günü çocuklara yönelik “Teneke Şövalyeler” adlı oyunla saat 13.00’te Şair Nabi Kültür Merkezi’nde seyirciyle buluşacak.

Aynı gün ve yerde saat 19.30’da, “Urfa’dan Manzaralar” adlı tiyatro oyunu da izlenebilecek.

Bu arada, 09 Nisan Pazartesi günü Türk Polis Teşkilatının 167. kuruluş yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Şair Nabi Kültür Merkezi’nde saat 19.30’da,

“Bekçi Murtaza” adlı tiyatro oyunu seyirciyle buluşacak.

 Başkentte Kültür Sanat

Başkent sinemalarında bu hafta 3 film seyirciyle buluşacak.

Başkent sinemalarında bu hafta 3 film seyirciyle buluşacak.

Yönetmenliğini Ferzan Özpetek’in yaptığı, Oyuncu kadrosunda Cem Yılmaz’ın da yer aldığı “Şahane Misafir” vizyona giriyor. Elio Germano, Beppe Fiorello’nun da başlıca rolleri paylaştığı dramatik komedi türündeki filmde, Sicilyalı Pietro’nun tek hayali olan aktörlüğe ulaşmak için izlediği yol ve yaşadıkları anlatılıyor.

“Amerikan Pastası: Buluşma” seyirciyle buluşuyor. Yönetmenliğini Jon Hurwitz ve Hayden Schlossberg’in üstlendiği filmde, Jason Biggs, Alyson Hannigan ve Chris Klein rol alıyor. Komedi türündeki filmde, 1999’un çılgın Üniversite gençleri şimdi aileleriyle geri dönüyor.

Belgesel türündeki “Ülkücüler” beyaz perdeye geliyor. Ülkücü harekete ve bu akımda sembolleşen kişi ve kurumlara belgesel film aracılığıyla teşekkür etme hedefi de taşınıyor.

-Sinemalardan-

Metropol: “Amerikan Pastası: Buluşma”, “Açlık Oyunları”, “Titanların Savaşı”, “Fetih 1453”, “Sen Kimsin”, “Kaos: Örümcek Ağı”

Optimum: “Titanların Öfkesi”, “Gizemli Adaya Yolculuk”, “Sen Kimsin”,

“Pamuk Prensesin Maceraları: Ayna Ayna Söyle Bana”, “Fetih 1453”, “Açlık Oyunları”, “Amerikan Pastası: Buluşma”, “Ülkücüler”

Büyülü Fener Kızılay: “Titanların Öfkesi”, “Fetih 1453”, “Açlık Oyunları”, “Bir Ses Böler Geceyi”, “Sen Kimsin”, “Şahane Misafir”,

“Amerikan Pastası: Buluşma”, “Pamuk Prensesin Maceraları: Ayna Ayna Söyle Bana”, “Elveda İlk Aşk”, “Kaos Örümcek Ağı”, “Gri Kurt”

Büyülü Fener Bahçelievler: “Fetih 1453”, “Açlık Oyunları”, “El Yazısı”, “Sen Kimsin”, “Şahane Misafir”, “Gri Kurt”

 

-İZMİR-

İzmir’i, farklı sanat dallarında çok sayıda etkinliğin düzenlendiği, kültür sanat gündemi açısından yoğun bir hafta bekliyor.

İzmir’i, farklı sanat dallarında çok sayıda etkinliğin düzenlendiği, kültür sanat gündemi açısından yoğun bir hafta bekliyor.

İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (İZDSO), bu hafta Borusan Quartet’in iki önemli solistini konuk edecek.

Orkestranın yarın akşam saat 20.30’da Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde şef İbrahim Yazıcıyönetiminde vereceği konserin solistliklerini kemanda Esen Kıvrak, viyolonselde Çağ Erçağ üstlenecekler. Konserin yönetimini üstlenen Yazıcı, aynı zamanda solistlere piyanosuyla da eşlik edecek.

Konserde Esen Kıvrak, Borusan Kültür ve Sanat tarafından kendisine verilen 1590 yılı Amati yapımı kemanı, Çağ Erçağ ise 1740 yapımı Petrus Guarneri viyolonseliyle çalacak.

İZDSO, konserde Beethoven, Mozart ve Litz’in eserlerini seslendirecek.

İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB), Elhamra Sahnesi’nde bu hafta, prömiyeri kısa süre önce yapılan “Çakırcalı Efe” dans tiyatrosunu yeniden İzmirli sanatseverlerle buluşturacak.

Ödemiş’in, Ayasuluğ köyünde dünyaya gelen Çakırcalı Mehmet Efe’nin yaşam öyküsünün anlatıldığı iki perdelik dans tiyatrosunu Yekta Oktay sahneye koyarken, orkestrayı ise Ali Hoca yönetecek. Eser, bu akşam ve 7 Nisan Cumartesi akşamı, İZDOB’un Elhamra Sahnesi’nde perdelerini açacak.

Elhamra Sahnesi, 11 Nisan Çarşamba akşamı ise 5. Ulusal Genç Solistler Yarışması konserine evsahipliği yapacak. Jüri karşısına bugün çıkmaya başlayacak adaylar için yarış, 11 Nisan Çarşamba gününe kadar etaplar halinde sürecek. Sanatseverler, yarışmada dereceye giren başarılı sesleri, aynı akşam verilecek konserde dinleme olanağını bulacaklar.

-İZDT’de bu hafta –

İzmir Devlet Tiyatrosu’nun (İZDT), 4 salonda perdelerini açacağı haftada, İzmirli tiyatroseverler, Bursa Devlet Tiyatrosu’nun “Karmakarışık” adlı Oyununu da izleme olanağını bulacak.

İZDT, Konak Sahnesi’nde 8 Nisan Pazar gününe kadar “Bir Garip Orhan Veli” adlı Oyunu sahneleyecek. Tayfun Eraslan’ın yönettiği tek kişilik Oyun, Orhan Veli’nin Murathan Mungan tarafından derlenen şiirlerinden oluşuyor ve izleyiciyi kimi zaman gülümseten, kimi zaman da duygulandıran bir yolculuğa çıkarıyor.

Sanatseverler, aynı sahnede 10 Nisan Salı gününden itibaren kente konuk olan Bursa Devlet Tiyatrosu’nun “Karmakarışık” adlı Oyununu izleyebilecekler. Oyunda, İngiltere Başbakan Yardımcısı Bay Phillips’in, ana muhalefet partisinin sekreterlerinden biriyle yapacağı kaçamak için, bir otel odası tutmasının ardından, birçok davetsiz misafirin geceye dahil olmasıyla karışan olaylar anlatılıyor.

Konak Melek Ökte Sahnesi ise hafta boyunca “Halktan Biri” adlı Oyunla perdelerini açacak. Sam Bobrick’in yazdığı, Metin Oyman’ın yönettiği Oyunda, hayatından ve ülkesinin gidişatından mutsuz olan, bu mutsuzluğunu da ABD başkanlarına yazdığı sayısız mektupta dile getiren Travis Pine’ın, CIA ajanlarının evine yaptığı ziyaretle değişen hayatı anlatılıyor.

Sezonun yeni Oyunlarından “Don Kişot’un Maceraları”, Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nde hafta boyunca izleyiciyle buluşacak. Hans Ostarek’in yazdığı, Yunus Emre Bozdoğan’ın yönettiği Oyunda,Cervantes’in ölümsüz karakteri Don Kişot’un efsaneleşmiş maceraları, onu kaybettikten sonra değerini anlayan dostları tarafından anlatılıyor.

Karşıyaka Oda Tiyatrosu’nda ise 10 Nisan Salı ve 11 Nisan Çarşamba akşamları

“Henry ve Alice’in Gizli Yaşamı” sahnelenecek. David Tristram’ın yazıp, Sinan Pekinton’un yönettiği iki perdelik Oyunda, iletişim sorunu yaşayan çiftin öyküsü anlatılıyor.

-Sergiler, etkinlikler-

Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Aydın Doğan Vakfı, 28. Aydın DoğanUluslararası Karikatür Yarışması sergisi, 19 Nisan’a kadar gezilebilecek.

İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi, Emine Bıyıklı’nın “Bir Yitik Zaman” adlı resim sergisine ev sahipliği yapıyor.

Sanatseverler, Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi’nde “Kadın Konulu Karikatürler” karma sergisini gezebilecekler.

Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde Figen Onat, Zeynep Türkileri, Tülay Baytosun, Emel Say, Özgül Evren Atasoy, Hüseyin Çaygül, Funda Yalçın, Fatma Atagan, Erengül Mülayim’in çalışmalarından oluşan karma resim sergisi İzmirlilerin beğenisine sunuluyor.

Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi, her Cumartesi olduğu gibi bu hafta da Deniz Özgökbel’in Karagöz-Hacivat gösterisine ev sahipliği yapacak.

Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda şarkıcı Dario Moreno’nun 91. doğum yıldönümü nedeniyle “Seferad Konseri ve Dario Moreno Şarkıları” isimli konser düzenlenecek. Konser, 19.30’da başlayacak.

Sevilen grup “Gripin”, yarın akşam İzmir Arena’da vereceği konserde hayranlarıyla buluşurken, Bios Bar da Yeni Türkü sahne alacak. Aynı akşam, Ooze Venue’da ise Hande Yener konser verecek.

Minikler, bugün ve yarın, Dokuz Eylül Üniversitesi Tınaztepe Kampüsü karşısında kurulan Atlantis Sirki’nde, birbirinden ilginç gösterileri izleme olanağı bulacak.

Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden Ferhan Şensoy, “Ferhangi Şeyler” ile 9 Nisan Pazartesi akşamı Atatürk Kültür Merkezi’nde hayranlarının karşısında olacak.

Ege GÖRGÜN ‘ün 10 şubat 2012 tarihinde “Halkın Gazetesi BirGün ” ‘de  “Eleştirel Kültür” bölümünde yayınlanmış yazısıdır. ( Kaynak Linki Yazının altındadır)

 

Son Mohikan’ın Sonu

1001 Roman’dan çıkan Mohikan adlı çizgi romanda, James Fenimore Cooper’ın ünlü romanı Son Mohikan’ın kahramanı Nathaniel “Natty” Bumppo’yu  yeni bir maceraya atılıyor.  

 19. yüzyılda hala kurulma aşamasında bir ülke olan ABD’nin az sayıdaki ünlü yazarından biri olan James Fenimore Cooper’ın ünlü kahramanı Nathaniel “Natty” Bumppo ilk kez 1823’te yayınlanan The Pioneers (Öncüler) romanında ortaya çıkar. Nat beyaz anneden babadan doğmuş olsa da Kızılderililer’in (Deleware) arasında büyüyüp korkusuz ve becerikli bir savaşçı olmuştur. Menzili çok geniş uzun namlulu tüfeğiyle imkansız isabetler kaydedebilmesi sayesinde Şahin Göz lakabını almıştır. (Bu kısa kurmaca biyografi bile, yine Bonelli’den çıkan Ken Parker ve Büyülü Rüzgar çizgi romanlarındaki esinlenmeleri fark etmek için yeterli.)

Cooper’ı ve kahramanını Natty Bumppo’yu dünya çapında şöhrete kavuşturan ise 1826 yılında yayınlanan Son Mohikan (The Last of the Mohicans) oldu. Amerika’nın belki de ilk best-seller’ı olan bu popüler eserin farklı zaman dilimlerinde geçen üç devam romanını daha yazdı Cooper.  Bu beş kitap Learherstocking (Deriçoraplar) serisi olarak bilinir.

Siyah beyaz çizgi roman yayıncılığının İtalya’daki amiral gemisi Sergio Bonelli Editore’nin kısa süre önce start verdiği ve başlayıp biten, roman tadında maceralara sahip çizgi romanlardan oluşan yeni serisinin dördüncü kitabı Mohican. Paolo Morales, Cooper’ın kahramanı için sıfır kilometre bir macera yazmış, Mister No ve Teks çizeri olarak tanıdığımız Roberto Diso da resimlemiş.

 

Hikaye, 1750’lerde geçen Son Mohikan’ın trajik finalinden başlıyor. Eseri okumasalar da, Michael Mann’ın 1992 tarihli sinema uyarlamasından hatırlayacabilecekleri bu finalde Huron savaşçısı Magua, Deleware şefi Chingachook’un tek oğlu Uncas’ı babasının gözleri önünde öldürür. İşte bu olayın hemen ardından 20 sene sonrasına gidilir. Nat ve artık kabilesinden geri kalan tek kişi olan Son Mohikan Chingachook üç kişilik dindar bir aileye çok tehlikeli bir yolculukta rehberlik yapmak üzere tutulurlar. Yol boyunca hayatta kalmak adına Kızılderililere ve İngilizlere karşı varlarını yoklarını ortaya koymak zorunda kalacaklardır. Hikaye tamamına ermeden George Washington gibi tarihi bir kişilikle de tanışma fırsatı bulacağınızı belirtelim.

Evvelliyatı olan oturmuş karakterleri sayesinde dramatik yönü güçlü bir hikayeye sahip olan Mohican, Roberto Diso’nun çok başarılı savaş sahnelemelerine rağmen serüven duygusu anlamında sıradan bir yol western’inden öteye geçemiyor. Hikayenin James Fenimore Cooper ile finalize edilme şekli ise hem zekice hem de “kahramanın babasına” olan vefa borcunun ödeniyor olması açısından da “yakışıklı” olmuş.

Son olarak, başta Sighma olmak üzere, Bonelli’nin bu harikulâde serisinin Türkiye’de yayımlanan Mohican, Dragonero ile Göz ve Karanlık dışındaki kitaplarını da okumak istediğimizi çizgi roman yayıncılarına iletelim buradan.

 

 

Kaynak :

Orjinali için : http://www.birgun.net/elestirelkultur_index.php?news_code=1328882632&year=2012&month=02&day=10

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

Ünlü yazar Türkiye’ye neden gelmiyor?

Son kitabı ‘Kış Günlüğü’ ABD’den bile önce ve ilk olarak Türkçe basılıp, Türkiye’de yayımlanan ünlü yazar Paul Auster, Türkiye’ye gelmeyi reddediyor. Çünkü…
Hürriyet gazetesinden Buket Şahin, dünyaca ünlü yazar Paul Auster ile New York’ta bir araya geldi.

İşte o söyleşi:

TÜRKİYE’DEKİ YAYINCI ERKEN DAVRANDI

‘Kış Günlüğü’ kitabınız ilk önce ve neden Türkiye’de yayınlandı?
Evet, Türk okurlar dışında kimse okumadı henüz. Şubat ayında Danimarka ve İspanya’da yayınlanacak. ABD’de ağustos ayında çıkması planlanıyor. Tamamen programla ilgili. Türkiye’deki yayıncı erken davrandı (Can Yayınları).

Şu anda yeni bir kitap üzerine çalışıyor musunuz?
Bir şeyler karalıyorum ama kitap olur mu bilmiyorum henüz. ‘Brooklyn Çılgınlıkları’ kitabından sonra uzun süre yazacak bir konu bulamadım, aylarca beklemem gerekti. Garip olan, şimdi kitaplar arasında daha uzun bir süre bekliyorum ama daha hızlı yazıyorum.

Öykü yazarı olan babam her kitabını bitirişinde “Artık yazmayacağım, bu son kitabım” der. Ya siz?
Aynen öyle. Her son cümlede ben de aynı şeyi söylerim. Zira, yazdığınız sürece kendi hayatınızı yaşamıyorsunuz. Oysa, yaşamak gerekir yeniden yazabilmek için.

İÇİMDE BİR ŞEYLER GÖMÜLÜ

Edebi eserlerinizde kurgu ve gerçek o kadar iç içe ki sormadan edemeyeceğim, yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz, yoksa bazen yazdıklarınız bir yaşanmışlığa dönüşüyor mu?
Hayır, sadece tek yönlü bir etkilenme. Bilinçaltımdan geliyor. İçimde bir şeylerin gömülü olduğunu biliyorum; bazen yüzeye çıkarlar ve onu takip ederim, nereye gittiğini gözlemlerim, hissetmeye dair bir duygu bu. İfade edemeyeceğim bir duygu.

Senaryo yazarken nasıl hissediyorsunuz?
Bir filmin öyküsünü yazmak bambaşka. Tamamen farklı bir süreç. Sahneleri, diyalogları, kişileri ve ekibi önceden planlamanız lazım, ayarları ona göre yapmanız gerekiyor.

Türkçe’ye çevrilmiş 25’den fazla kitabınız var. ‘Timbuktu’nun film olacağı doğru mu?
Öyle bir proje geldi bir hanımdan. Çok da ısrarcıydı. Merak ettim ve senaryoyu yazmasını istedim ama sonucu hiç beğenmedim.

Kitaplarınızdan bir Brooklyn sevdalısı olduğunuzu anlıyoruz. Peki Brooklyn olmasaydı nerede yaşardınız?
Bunu düşünmek bile istemiyorum! İki hafta sonra 65 yaşında olacağım. Hayatımın 32 yılını yani yarısını burada geçirdim. Brooklyn her çeşit insanın yaşadığı bir yer. Ama bütün büyük şehirler gibi Brooklyn’in de çirkin ve güzel tarafları var.

NAZIM HİKMET 20. YÜZYILIN EN ÖNEMLİ ŞAİRİ

Nobel Edebiyat Ödülü sizin için ne ifade ediyor?
Neye göre verildiğini bilmiyorum. Bazen iyi yazarlar alıyor, bazen değil ama kimin kazandığını duymak her zaman ilgimi çekmiştir. Bir ödülün yazar için o kadar da değerli olduğuna katılmıyorum. Bence 20. yüzyılın en büyük üç yazarı Proust, Joyce ve Kafka. Sanat bir olimpiyat yarışması gibi algılanmamalı.

Latin edebiyatından kimleri okuyorsunuz?
Malûm herkesin okuduğu isimler: Marquez, Vargas Llosa, Roberto, Fuentes, Borges, Cortazar, yakın zamanda kanserden kaybettiğimiz, Arjantinli yazar dostum Tomas Eloy Martinez… ‘Santa Evita’ adında çok çok ilginç bir roman yazdı, Eva Peron’un kayıp naaşına dair.

Nazım Hikmet okudunuz mu hiç?
Okudum, çok severim. 20. yüzyıl Türk şiirinin en önemli şairidir.

ESAD DÜNYANIN EN APTAL POLİTİKACILARINDAN BİRİ

Arap Baharı ve Ortadoğu’da yaşananlar Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. Suriye’ye bakın! Esad dünyanın en aptal politikacılarından biri. Ülkesini mahvetti. Ortadoğu’da hatta tüm dünyada bir kaos sürüyor. Genelleştirme yaparsak ki bu ABD, Ortadoğu ve Avrupa için geçerli, herkesin fikir birliği ettiği bir durum var: Sistemin ve değerlerin yeniden düzenlenmesi lazım. Ekonomik sistem, sosyal sistem, öncelikler, çevrecilik yeniden yapılandırılmalı. Dünyamıza daha fazla adalet ve eşitlik lazım. Çok az zengin ve çok yoksul var. İletişim çağında yaşıyoruz ve artık herkes her şeyin farkında. Ortadoğu’ya bak, Mısır’da devrim nasıl çabuk yayıldı çünkü insanlar daha hızlı iletişim kuruyor. Bir örnek vereyim: 1930’larda Sovyetler Birliği’nde Stalin’in kararıyla 10 milyon toprak sahibi çiftçi öldürüldü. Çünkü o zaman iletişim ağı yoktu. Ama şimdi günümüzde telefonla bile bir katliamın fotoğrafını çekebilirsiniz. Irak’taki hapishanede Amerikan askerlerinin yaptığı şeytani vahşet yine böyle ortaya çıktı.

OBAMA KAZANACAK

Bakın, şimdiden söylüyorum, seçimlere daha 11 ay var ama Obama kazanacak. Cumhuriyet Parti hiç bu kadar uzlaşmasız, yetişkinlikten uzak hatta bir çocuk gibi davranan tavırda olmamıştı. Cumhuriyetçi adaylar çok zayıf: Mitt Romney’in açık zaafları ortada, kimseye hitap etmiyor. Obama açık farkla kazanacak. Önemli şeyler yaptı. Hayatımda gördüğüm hiçbir başkanın yapmadığı kadar… En zoru deniyor. Otomotiv sektörünü kurtardı. GM, Chrysler batma noktasına gelmişti. Devlet bütçesiyle kurtardı onları ve para bütçeye döndü. Ama kimse bu konuda Obama’yı övmüyor. Daha dün Kanada ve Teksas arasındaki petrol hattını bloke etti, Kongre’ye acil bir karar için müdahale etti. Belki herkes saldıracak Obama’ya bu müdahale için ama çevrecilik açısından doğru bir karardı.

Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı ‘Kış Günlüğü’, sıradan bir yaşam öyküsü değil, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşam. Auster, bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklıyor: “Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”

SAKIN YAZAR OLMAYIN!

Yazar olmak isteyenlere tavsiyeniz neler?
Okuma günlerimde de aynı soru soruluyor, şöyle yanıtlıyorum: “Yapmayın, yazar olmayın, yalnızlık ve parasızlığa kendinizi mahkum etmeyin!” Eğer tavsiyemi dinlerlerse, bu kadar kolay vazgeçeceklerse zaten yazar olamayacakları bellidir. Ama tavsiyemi dinlemeyip yazmaya devam ediyorlarsa yazarlık içlerindedir, yazar olurlar.

ATATÜRK OLAĞANÜSTÜ BİR DEVLET ADAMI

Atatürk olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan eşsiz biri. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı ve modern dünyaya dahil etti. 20. yüzyılın en önemli tarihi kişiliklerinden bence.

AUSTER’DAN NOTLAR

* Hayatında internet kullanmamış, ihtiyaç da duymamış, önce deftere yazıyor, sonra Olympus marka daktilosuyla temize çekiyor: “Bana kalem lazım, kelimelerin çözülmesi için fiziki bir jest olmalı’ diyor.

* Yine yazar olan, ilk eşi Lydia Davis’le Fransız Devrimi’nden sonra inşa edilmiş, 1794 yapımı taş bir çiftlikte aylarca bekçilik yaptı, Provence’ta kekik ve lavanta kokularıyla uyandı. Norveç asıllı 31 yıllık çok sevdiği şimdiki eşi Siri’dense her kitabında bahsediyor.

* Çocukluğundan beri bir beyzbol tutkunu. Hâlâ maçları kaçırmıyor. Koyu bir ‘New York Mets’ taraftarı.

* Rolling Stones dergisine çıplak kapak olan kızı Sophie için Bush karşıtı şarkı sözleri yazmış.

* Çok iyi bir şoför olmasına rağmen, ‘Kış Günlüğü’nde anlattığı talihsiz otomobil kazasından beri direksiyon başına geçmiyor. Tam 10 yıl olmuş. Şehre metro veya taksiyle iniyor.

TÜRKİYE, EN ÇOK ENDİŞELENDİĞİM ÜLKE

Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? Biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. Bir savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Cheney’den kurtulduk. Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. Bu hükümetleri protesto ediyorum.

 

Kynk : http://www.pressturk.com