Şunun için etiket arşivi: danimarka

Müzisyenlere yönelik saldırı, sansür, gözaltı, hapis ve tehdit olaylarını değerlendiren Danimarka merkezli sivil toplum kuruluşu Freemuse, Müzik Özgürlüğü 2015 raporunu yayınladı.

freemuse-muzik

Rapora göre, Türkiye müzisyenlerin en fazla hak ihlaline uğradığı 3’üncü ülke.

Freemuse’un verilerine göre 2014 yılında 90 müzisyen saldırıya uğradı ve müziksel ifade özgürlüğü ihlal edildi.

Buna göre, geçtiğimiz yıl bir müzisyen öldürüldü, 17 müzisyen hapis cezasına çarptırıldı, dokuz müzisyen saldırıya uğradı ve 14 müzisyen hakkında hukuki soruşturma başlatıldı.

Müzisyenlere yönelik hak ihlalleri yapan ülkelerin ilk sırasında Rusya var. Rusya’yı Çin ve Türkiye takip ediyor.

Müzik Özgürlüğü raporuna göre, 2014 yılında 9 Türkiyeli müzisyen hakkında hukuki süreç başlatıldı.

İnsan hakları ve demokrasinin erozyona uğradığının kanıtı

Raporda, Rusya ve Türkiye’de müzisyenlerin maruz kaldıkları muamelelerin bu ülkelerde insan hakları ve demokrasinin erozyona uğradığının bir kanıtı olduğu belirtiliyor.

Freemuse Genel Direktörü Ole Reitov da, müzisyenleri şiddet ve tehditle susturma çabası toplumun da müzik aracılığıyla eleştirilerini dile getirme hakkının elinden alındığı görüşünde.

Reitov, “Hükümetlerin, uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerine uymaları çok önemli” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Onedio

Zaman zaman eğitim, sanat, toplum v.b. haber ve makaleleri sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Çocuk yetiştirme ile ilgili makaleler ve yazıları da paylaşmaya çalışıyoruz. Çünkü zaman zaman bizi mutlu eden çocuk yetiştirme ile ilgili olaylar, bazende başedemediğimiz olaylara dönüşebiliyor.  Bugün kısa ama tatmin edici olduğuna inandığımız bir Dr. Erdal Atabek makalesini sizlerle paylaşmak istedik…İyi okumalar…

ergen ve yetişkin

Günümüzün ”ergen dünyası” nı, bu dünyada geçerli olan ”ergen kültürü” nü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak ”günümüz ergenleri” ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.

Yeni ”ergen kültürü” nün özellikleri içindeki ”hedef seçememe”, ”geleceğini planlayamama”, ”sorumluluk almak istememe”, ”kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu sayma”, ”çaba harcamadan elde etmek isteme” gibi özellikleri nasıl açıklamalıyız?

En önemli etkenler arasında ”sahip olma, elde etme ve kullanma” ile bunları yapabilmek için ”çalışmak ve kazanmak gereği” arasındaki bağı kopartan ”tüketim toplumu ideolojisi” dir. Bu ideoloji, henüz çalışmayan ve kazanmayan gençlere ”kredi kartı” vermekte, ”cep telefonları olması” nın normal olduğunu söylemekte, ”otomobil kullanarak özgürleşme” yi önermektedir. Gençler de bütün bunlar için yıllarca beklemek yerine, bütün bunları sağlamanın anne babalarının görevi olduğunu düşünmekte, bunların ”kendi hakları olduğunu” öne sürmektedirler.

Bizim yaşam kültürümüzün iki özelliği de ”tüketim toplumunun ideolojisi” ile buluşmaktadır. ”Çocukların aşırı korunmasının ailenin görevi olduğu” na ilişkin yaygın tutum ile ”çocuklarla gurur duyma isteği” . Bu iki özellik de çocukların ”yaşam standartları” na ailelerin -kimi zaman- ekonomilerinin üstüne de çıksa destek vermelerini sağlayan bir tutum yaratmaktadır.

Anne babaların şu sözlerini çok sık duyuyoruz:

* Biz (ya da ben) çocuklarımız için yaşıyoruz.
* Ne yapıyorsak onlar için yapıyoruz.
* Biz çok sıkıntı çektik, onlar bu sıkıntıları çekmesin istiyoruz.
* İlerde hayatın birçok haliyle karşılaşacaklar, bari şimdi mutlu olsunlar.
* Mutlu bir çocukluk dönemleri olsun.
* Biz gençliğimizi yaşamadık, onlar doya doya yaşasınlar.
* Bizim yapamadıklarımızı onların yapması bizi memnun ediyor.
* Her şeyleri var, neden çalışmadıklarını anlayamıyorum.
* Hiç sıkıntıya gelemiyorlar, istedikleri hemen olsun istiyorlar.
* Her istediğini yapıyoruz ama o bizim ne istediğimize aldırmıyor bile.
* Çok iyi çocuktur, ama arkadaşlarına uyuyor.
* Aklına hiç kötülük getirmez, ne söylense inanır.
* Böyle giderse nasıl yapacak bilmiyorum.

Bu sözlerin hepsi de birbiriyle bağlantılıdır. Bu sözlerin oluşturduğu merdiven basamak basamak çıkılmaktadır. Sonuçta erişilen yer de hiç kimsenin düşünmediği, hiç kimsenin istemediği bir yer olmaktadır.

Neden?

Çocuklarımızı hayatımızın ortağı değil, refahımızın ortağı yapıyoruz da ondan.

Neden ”hayatlarınızı çocuklarınıza adıyorsunuz?”
Neden ”çocuklarınız için yaşıyorsunuz?”
Neden çocuklarınıza ”istemedikleri şeyleri vermek için bunca çaba harcıyorsunuz?”
Neden çocuklarınıza ”hak etmedikleri şeyleri elde etmeleri” için yükümlülük duyuyorsunuz?
Neden çocuklarınıza ”sorumluluk vermiyorsunuz?” Şimdi almıyorlar, çünkü sorumluluk vermekte çok geç kaldınız.
Neden çocuklarınızı, ”yaptıkları yanlışlıkların sonuçlarıyla karşılaştırmıyorsunuz?”
Bu durumda, çocuklar ve gençler ”ailelerin onları her koşulda koruyacağını” biliyor.
Çocuklar ve gençler, kendileri hiçbir şey yapmasa da, ailelerin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor.
Çocuklar ve gençler, geleceklerinin aileleri tarafından hazırlanacağına güveniyor.
Onun için de kendine güvenmiyor, sorumluluk almıyor, kendisini hiçbir şey için zorlama gereğini duymuyor.
Yapılması gerekenler yapılmaz, yapılmaması gerekenler yapılırsa sonuçlara neden şaşmalı?

Lütfen, biraz düşünür müsünüz?

Hayatın Ortağı Olmak – Dr.Erdal Atabek

Kaynak :wikipedia.org

ve  narteks.net

 Erdal Atabek Kimdir?

Erdal Atabek

Dr. Erdal Atabek (d. 1930, Adapazarı), Türk tıp doktoru ve yazar.

Erdal Atabek, 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Psikosomatik Hastalıklar ve İç hastalıkları uzmanı olarak görev yaptı. 1965’te yazarlığa başladı. Aynı yılTürk Tabipleri Birliği (TTB) başkanı seçildi. 1966’da köşe yazıları Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmaya başladı. Halen yazarlık, seminer, konferans ve araştırmalarını sürdürmektedir.

Kariyeri

  • Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Özel İhtisas Komisyonu başkan ve üyelikleri. (1972-1978)
  • Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü (1975)
  • Sosyal Güvenlik Bakanlığı ilk müsteşarlığı (1976)
  • Aile Okulları kurucu,yönetici ve eğitmenliği (1980)
  • Almanya, İsveç, Danimarka, Hollanda gibi dış ülkelerde aile, gençlik, kültür konferansları (1986)
  • Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ‘İletişim Eğitmenliği’ (1994)
  • Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ‘Sosyal Psikoloji Öğretim Görevi’ (1996)

Kitapları

  • Alkol ve İnsan/ 5. basım
  • İnsan Sıcağı/ 5. basım
  • Sözüm Sanadır/7 basım
  • Kışkırtılmış Erkeklik-Bastırılmış Kadınlık / 27. basım
  • Kuşatılmış Gençlik
  • Gençlik Duvarları Yıkıyor
  • Kırmızı Işıkta Yürümek
  • Cinsellikten İkmale Kalmak
  • Kendi Yurdunda Sürgünsün
  • Belki de Sensin
  • Hayatımız ve Değerlerimiz
  • Bizim Duygusal Zekamız
  • Çocuklar Büyükler ve Tavşanlar
  • Erken Büyüyen Çocuklar
  • Modern Dünyada Değişen Değerler ve Gençlik
  • Sıpa Koleje Gidiyor (Mizah)
  • Dürüstlük Sevgili Çocuğum (2008) Cumhuriyet Kitapları

En iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini “Boyhood” filmi, en iyi erkek oyuncu ödülünü ise Eddie Redmayne aldı.

Ödül törenine dünyaca ünlü fizikçi ve kozmolog Stephen Hawking de katıldı. [Fotoğraf-aljazeera.com.tr]

İngiliz sinema camiasının en prestijli ödüllerinden biri olan BAFTA ödüllerisahiplerini buldu! Gecenin kazananları ise 5 ödülü evine götüren Büyük Budapeşte Oteli ve 3’er ödül toplayan Her Şeyin Teorisi, Boyhood ve Whiplash oldu.

Önümüzdeki Oscar maratonunun da iddialı isimlerinin ödüle uzandığı gecenin en büyük sürprizi ise, sadece tek ödüle layık görülen Birdman oldu! Kazananların tam listesi ise şöyle:

En İyi Film: Boyhood

En İyi Yönetmen: Richard Linklater – Boyhood

En iyi İngiliz Filmi : Her Şeyin Teorisi

En İyi Erkek Oyuncu: Eddie Redmayne – Her Şeyin Teorisi

En İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore – Still Alice

En İyi Özgün Senaryo: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Uyarlama SenaryoHer Şeyin Teorisi

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: J.K. Simmons – Whiplash

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Patricia Arquette – Boyhood

En İyi Kostüm Tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli

Yabancı Dilde En İyi Film: Ida – Polonya

En İyi Görüntü Yönetimi: Birdman

En İyi Kurgu ve Ses : Whiplash

En İyi Makyaj ve Saç: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Animasyon Film: Lego Filmi

En İyi Yapım Tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Özgün Müzik: Büyük Budapeşte Oteli

En İyi Görsel Efekt: Yıldızlararası

En İyi Çıkış Yapan İngiliz Sinemacı: Stephen Beresford ve David Livingstone – Pride

En İyi Kısa Animasyon: The Bigger Picture

En İyi Kısa Film: Boogaloo And Graham

En İyi Belgesel: Citizenfour

Kaynak: beyazperde.com

İş Bankası partnerliğinde düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin yeni bölümü ‘Aziz(e)ler, Şairler ve Meczuplar’, Patti Smith, Burroughs, Pina Bausch, The Doors, Pink Floyd, Derek Jarman ve Fassbinder’in gizli kalmış filmlerini Türkiye’de ilk kez sanatseverlerle buluşturuyor.

Azizeler, Şairler ve Meczuplar

İş Bankası partnerliğinde düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin bu yılki yeni bölümü ‘Aziz(e)ler, Şairler ve Meczuplar’, hayat hikâyeleri ve eserleriyle ikonlaşmış sanatçıları ve sinemacıları bir araya getiriyor ve onların yıllar öncesinde çekilmiş ama ya çok az kişiye ulaşmış ya da hiç gösterilmemişfilmlerini gün ışığına çıkarıyor.

The Doors’un çektiği tek film !f’te
three-stones-for-jean-genet
Türkiye’de ilk kez gösterilecek bu filmler arasında 2013 Nisanında Jean Genet’nin Fas’ın Laraş kentinde bulunan mezarını ziyaret eden Patti Smith’i yol boyunca izleyen ve onun 30 yıl boyunca Genet için sakladığı taşları bırakışını anlatan 7 dakikalık enfes kısa, ‘Three Stones for Jean Genet/Jean Genet İçin Üç Taş’; karanlık ve rahatsız edici eserleriyle ünlü, beat kuşağının yaratıcılarından Amerikalı yazar William S. Burroughs’un trajik ve sıradışı yaşamının bilinmedik derinliklerine inen, 31 yıl sonra restore edilmiş kopyasıyla gösterilecek olan ‘Burroughs: The Movie/Burroughs’; ‘Jeanne Dielman’ın yönetmeni Chantal Akerman ile modern dansın tanrıçası Pina Bausch’u bir araya getiren, Wuppertal Tanztheater’ın Avrupa turnesi boyunca Bausch’u izleyerek bir süre sonra Akerman’ın kişisel filmine dönüşen, 30. yıldönümü olan 2013’te yenilenmiş kopyasıyla gösterilecek ‘One Day Pina Asked…/Bir Gün Pina Dedi ki…’; 68 yılının yazında turne yolundaki The Doors’u izleyerek bir yandan grubun içinde neler olup bittiğine çok yakından tanık eden, bir yandan da konserlerden parçalar dinleten, The Doors tarafından yapılmış, kameranın The Doors’un elemanları arasında dolaştığı tek film olan ‘Feast of Friends/Arkadaşların Şöleni’ ve usta belgeselci Peter Whitehead’ın Syd Barrett dönemi Pink Floyd’unu, klasik 60’lar sonu şarkılarının olduğu performanslarıyla kameraya çektiği, Desist Film’in ‘Beklenmedikliği ve dinamik geometrisiyle, film kendi başına ‘sinematografinin yüce bir fikri’ (Robert Bresson) oluveriyor’ sözleriyle övdüğü ‘Pink Floyd London ’66-’67’ bulunuyor.

Jarman ve Fassbinder’in kayıp görüntüleri bulundu!

Bölümün heyecan uyandıran vintage filmlerinden ikisi sinemaseverleri özellikle yakından ilgilendiriyor. 20 yıl önce kaybettiğimiz İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın 1984’te bir video kamerayla, Londra’da bulunan Benjy adlı bir barı çektiği ‘Will You Dance with Me?/Benimle Dans Eder Misin?’, yapımcı ve yönetmen arkadaşı Ron Peck tarafından ilk kez günışığına çıkarılıyor.

BFI’ın meşhur küratörlerinden William Fouler’ın ‘Bir filmde dansın bu kadar iyi göründüğünü görmemiştim’ sözleriyle övdüğü bu 70 dakikalık film, bir yandan 80’ler yeraltı kültürüne dair eşsiz bir belge sunarken, Jarman’ın deneysel çalışmalarını takip edenler için de büyüleyici bir deneyim sağlıyor.

Sinema tutkunlarını heyecanlandıracak bir diğer film ise, Danimarkalı sinemacı Christian Braad Thomsen’ın, yakın arkadaşı Rainer Werner Fassbinder’le 1970 yılında yaptığı uzun konuşmalar ve röportajları buluşturduğu ‘Fassbinder – To Love without Demands/Fassbinder: Talepsiz Sevmek’. İlk gösterimini yapacağı Berlinale’den hemen sonra ilk kez !f’te gösterilecek olan bu nefis arşiv belgesel, Fassbinder’in annesi Lilo Pimpout’la yaptığı ses röportajlarını ve kült oyuncuları Irm Hermann ve Harry Baer’le olan güncel mülakatları da içine alarak kült yönetmenin pek bilmediğimiz, hayatının değişik dönemlerin ışık tutan oldukça samimi bir portresini çiziyor.

!f günleri 12 Şubat’ta başlıyor

İş Bankası  partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. !f İstanbulUluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir‘de gerçekleşecek. !f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, !f music partileriyle İstanbul’un eğlence hayatına alternatif olacak, !f² ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek.

14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

Ön satış 30 Ocak’ta

İş Bankası  partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek.

Festival biletleri ise 30 Ocak’ta biletix’te indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası  Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirimden yararlanabilecekler.

Barış İçin Müzik, İstanbul Kültür Sanat Vakfı desteğiyle, ilki geçen yıl Salzburg Festivali kapsamında gerçekleştirilen Sistema Europe Orkestra Kampı’nın ikincisini 14-22 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da düzenleyecek.

sistema-europe-orkestra-kampi-istanbul-da-bulusuyor

Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yapılacak Sistema Europe Orkestra Kampı’na, 9 ülkeden katılacak 200 çocuk ve eğitmen, bir hafta boyunca provalar yaparak birlikte çalışma imkânı bulacaklar. Barış için Müzik’in müzik direktörlüğünü yürüten Bruno Campo ile MozartBologna Orkestrası ve Lucerne Festival Orkestrası üyesi Etienne Abelin’in müzikal liderliğiyle gerçekleştirilecek Sistema Europe Orkestra Kampı’na Türkiye’den Barış İçin Müzik Orkestrası’yla birlikte, Avusturya, Danimarka, Hırvatistan, İngiltere, İsveç, İsviçre, İtalya ve Portekiz’den yaşları 10-19 arasında değişen 200 çocuk katılacak.
İstanbul’da gerçekleştirilecek Sistema Europe Orkestra Kampı’nın en önemli etkinliklerinden biri de geleceğin El Sistema eğitmenlerinin yetişebilmesi için düzenlenecek “El Sistema Modeli eğitimKampı” olacak. İlk kez düzenlenecek eğitim kampında, Türkiye’nin farklı illerinin yanı sıra Avusturya, Hırvatisyan, İngiltere, İran, İsviçre, İsveç, İtalya, Macaristan, Peru, Portekiz ve Venezüella’dan 50’nin üzerinde eğitmen yer alacak. El Sistema modeli eğitimin öğretileceği çalışmalara Barış için Müzik Orkestrası’nın gelecekteki öğretmenleri de katılacak.
200 kişilik Sistema Europe Gençlik Orkestrası’nın konseri 
21 Ağustos Perşembe akşamı 20.00’de 
Leyla Gencer Opera ve Kültür Merkezi’nde 
Bir hafta boyunca birlikte prova yapan 200 çocuğun aynı sahnede buluşacağı Sistema Europe Gençlik Orkestrası, 21 Ağustos Perşembe akşamı 20.00’de Bakırköy Belediyesi Leyla GencerOpera ve Kültür Merkezi’nde ücretsiz bir konser verecek. Şef Bruno Campo yönetimindeki Sistema Europe Gençlik Orkestrası konserde, Tchaikovsky’nin Slav Marşı, Arturo Marquez’in Danzon no.2, Rossini’nin William Tell Uvertürü, Elgar’ın Enigma Varyasyonları’ndan Nimrod, Mozart’ın Küçük Bir Gece Müziği ve Grieg’in Holberg Suit’inden 1. Bölüm’ü seslendirecek.
Sistema Europe Orkestra Kampı İstanbul 2014, Barış için Müzik Vakfı tarafından, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın desteği ve Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, Hilti Foundation, Canan Pak İmregün, Liv Hospital, Berrin Erengül, Twist, Nestlé ve Turyol sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Sistema Europe Orkestra Kampı’nın üçüncüsü 2015 yılında Barış için Müzik’in de katılımıyla İsveç’te düzenlenecek.
Barış için Müzik hakkında
Mimar Mehmet Selim Baki ve Yeliz Baki tarafından 2005 yılında başlatılan Barış İçin Müzik mümkün olduğu kadar fazla çocuğa karşılıksız müzik eğitimi olanağı sağlamayı ve sanata katılım önündeki engelleri kaldırmayı amaçlıyor. Bugüne kadar 4 binin üzerinde çocuğa ücretsiz müzik eğitimi veren Barış İçin Müzik, 2012’de 29 Avrupa ülkesinin içinde yer aldığı Sistema Europe’un üyelerinden biri oldu ve çalışmaları Sistema Europe’un “en iyi uygulamalarından” biri olarak değerlendirildi. Barış İçin Müzik, Haziran 2014 tarihinde El Sistema’nın kurucusu Jose Antonio Abreu ve Fundamusical Simón Bolívar Müzik Vakfı direktörü Eduardo Méndez ile imzalanan “dostluk” anlaşmasıyla resmen El Sistema’nın bir parçası olarak kabul edildi.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 2013 yılından bu yana Barış İçin Müzik Vakfı’nın kurumsal destekçiliğini üstleniyor ve Lale Kart Üyelik Programı ile de bu oluşuma eğitim desteği veriyor.
Kaynak:Milliyet

Documentarist İstanbul Belgesel Günleri 7-12 Haziran tarihleri arasında yedinci kez İstanbul’a konuk oluyor. Festival bu yıl Soma’yı da unutmuyor ve maden belgesellerini seyirciyle buluşturuyor.

documantarist

30’dan fazla ülkenin filmleri, yan etkinlikleri ve konuklarıyla katılım göstereceği 7. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri, 7-12 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

İç savaşın yaşandığı ülke Suriye

Festival programında bu yılki konuk ülkesi Suriye.

İç savaş koşulları altında yaşayan Suriyeli belgeselcilerin yakın dönemde yaptığı, çatışma koşulları altındaki gündelik hayata tanıklık eden, ayrıca yaşanan sürece Suriyelilerin gözünden bakan, daha önce pek az yerde gösterilebilmiş filmlerden bir seçki festivalde seyirciyle buluşacak.

seytan-madeni

Polonya- Türkiye ilişkilerinin 600. yılı

Documentarist’in gündemindeki diğer bir ülke ise Polonya.

Polonya- Türkiye diplomatik ilişkilerinin 600. yılı kutlama etkinlikleri kapsamında Adam Mickiewicz Enstitüsü’ne bağlı dijital platform Culture.pl işbirliği ile gerçekleşen programda, bu ülkeden 12 kalburüstü film ağırlanıyor.

Polonya’dan Ustalar: Krakow Film Festivali’nin Ödüllü Filmleri başlıklı bölümde, ülkenin en kıdemli belgesel festivali olan Krakow Film Festivali’nde son 40 yılda ödül almış belgeseller yer alıyor. Seçkide Krzysztof Kieslowski, Kazimierz Karabasz, Marcel Lozinski, Wojciech Wiszniewski gibi ülkenin en önemli ustalarının ödüllü yapıtları yer alıyor.

Konuk olarak festivale katılacak yönetmenlerden Pawel Lozinski, ülkenin bir başka ünlü belgeselcisi, babası Marcel Lozinski ile birlikte çekimine başladığı, ancak anlaşamayarak birbirlerine küstükleri, sonunda baba ile oğul tarafından iki versiyonu yapılan ‘Baba ve Oğul’ (Father and Son, 2013) filminin ilginç hikâyesini anlatacak.

Documentarist ilk kez FIPRESCI Jürisi

Documentarist, bu sene ilk kez bir FIPRESCI Jürisi ağılıyor. Bu yılki jüride Şili’den Pamela Biénzobas, Danimarka’dan Steffen Moestrup ve Türkiye’den Özge Özdüzen görev alacak.

Festival programının ana bölümlerinden birini de Türkiye’de son bir yılda yapılan belgesellerden 20 filmlik geniş bir seçki oluşturuyor. Bunlardan, yönetmenin 1. veya 2. filmi olanlar Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü‘ne aday olarak jüri önüne çıkacak. Bu seneki ödül jürisinde Deniz Akçay, Işıl Baysan Serim, Ufuk Emiroğlu, Senem Aytaç ve Hans Treffers yer alıyor.

Ustalara saygı bölümü

Bu yılın Ustaya Saygı bölümü ise 2001 yılında erken yaşta hayata veda eden Hollandalı belgeselci Johan van der Keuken’e ayrıldı.

40 yıla yayılan sinemacılık kariyeri boyunca 50’den fazla belgesel yapmış ve birçok kitap yayımlamış olan ustanın, en önemli yapıtlarından beşi bu bölümde seyirciye sunulacak: ‘Beppie’ (1965), ‘Okuma Dersi’ (The Reading Lesson, 1973), ‘Yönetmenin Tatili’ (The Filmmaker’s Holiday, 1974), ‘Kuyunun Üstündeki Göz’ (The Eye Above the Well, 1988) ve ‘Amsterdam Küresel Köyü’ (Amsterdam Global Village, 1996).

“Soma İçin”

Soma’da yaşanan felakette yaşamlarını yitiren işçiler anısına, madencilerin yaşamına odaklanan filmler de son anda programa eklendi.

“Soma İçin” başlığı altında geçen günlerde kaybettiğimiz Michael Glawogger’in ‘İşçinin Ölümü’ (Working Man’s Death), Bolivya’daki çocuk madencileri konu alan ‘ Şeytan Madeni’ (The Devil’s Miner, 2005) ve İngiltere’deki madencilerin melankolik hikâyesini aktaran ‘Madenci İlahileri’ (The Miners’ Hymns, 2011) adlı filmler gösterilecek.

Gösterim mekanları

Film gösterim mekânları Fransız Kültür Merkezi, SALT Beyoğlu, Aynalıgeçit Etkinlik Mekânı, Hollanda Konsolsoluğu Bahçesi ve Romen Kültür Merkezi.

Festival programına buradan ulaşabilirsiniz.

Ünlü ressamlardan Van Gogh  , hakkında yazılar okurken gördüğüm bir haber sunucu ünlü ressamın eserlerinden yola çıkarak yapılmış gif formatlı (Hareketli) resimleri gördüm ve bununla ilgili biraz eğlenceli olması düşüncesi ile sizler için görüntüleri derlemeye çalıştık. Amacımız sanatçıyı hafife almak değil sanatın eğlenceli yüzünü göstermek. Bu arada elbette ünlü ressamın hayatı ve tarzını bir kez daha anlatmak isteriz.

 Sanatçının tam adı ” Vincent Willem Van Gogh”  

( D. 30 Mart 1853 – Ö. 29 Temmuz 1890),

van gogh

Vincent Willem Van Gogh
( D. 30 Mart 1853 – Ö. 29 Temmuz 1890),

 Hollandalı ard izlenimci [1] (Post Empresyonizm) ressam. Bazı resim ve eskizleri, dünyanın en tanınmış ve en pahalı eserleri arasında yer alır. Van Gogh, gençliğini bir sanat simsarlığı firmasında çalışarak geçirmiş, kısa süren bir öğretmenlik deneyiminden sonra da Belçika’da fakir bir madenci kasabasında misyoner olmuştur. Resim kariyerine 1880’den sonra başlamıştır. Başlangıçta koyu ve kasvetli renklerle çalışan Van Gogh, Paris’te tanıştığı izlenimcilik ve yeni izlenimcilik akımlarının etkisiyle canlı renklere geçmiş; Güney Fransa’da geçirdiği süre zarfında da bugün yaygın olarak tanınan kendine özgü resim tarzını geliştirmiştir.

Van Gogh, ömrünün son on yılı boyunca yaklaşık 900 suluboya/yağlıboya resmi ve 1100 karakalem çalışma üretmiş, en meşhur eserlerini ise ömrünün son iki yılında yapmıştır. 1888’de ressam Paul Gauguin ile arkadaşlığının bozulması üzerine sol kulağının bir kısmını kesmiş, giderek kötüleşen ruhsal hastalığı sonucunda kendini göğsünden vurarak intihar etmiştir. Kimi sanat tarihçileri Gauguin ile yaptıkları hareretli bir tartışma sonucu Gauguin’in isteyerek ya da kendini gard amaçlı olarak Van Gogh’un kulağını kestiğini de iddia ederler. Van Gogh, resim kariyeri boyunca kardeşi Theo’dan aldığı maddi destek sayesinde ayakta durabilmiştir. İki kardeşin arkadaşlığı, 1872’den itibaren birbirlerine yazdıkları mektuplarla belgelenmiştir. Van Gogh’un, Theo’ya yazdığı mektup sayısı 600’den fazla iken; Theo’nun, Van Gogh’a yazdığı sadece 40 mektup bulunabilmiştir. 20. yüzyıl sanatını ciddi şekilde etkilemiş olan Van Gogh, fovistlerin ilham kaynaklarından biridir ve Empresyonizmin öncülerinden kabul edilir.

Mektupları

Vincent_van_Gogh_imzası

31 yaşındaki Theo van Gogh (1888). Theo, kardeşinin ömür boyu hem destekçisi hem de arkadaşı olmuştur. Her ikisinin de mezarları Fransa'nın Auvers-sur-Oise bölgesindedir.

31 yaşındaki Theo van Gogh (1888). Theo, kardeşinin ömür boyu hem destekçisi hem de arkadaşı olmuştur. Her ikisinin de mezarları Fransa’nın Auvers-sur-Oise bölgesindedir.

Van Gogh’un bir sanatçı olarak anlaşılabilmesi için mevcut olan en kapsamlı kaynak, kendisi ile sanat simsarı olan kardeşi Theo van Gogh arasındaki mektup yazışmalarından oluşan koleksiyondur. Sanatçının düşünce yapısı ve inançları hakkında bilinenlerin büyük bir kısmı için temel oluşturan bu mektuplardır. Theo, kardeşine hem finansal hem de duygusal yönden destek sağlamıştır. Onların hayat boyu süren dostlukları ve Van Gogh’un sanat ile ilgili bilinen düşünce ve teorilerinin büyük bir çoğunluğu, iki kardeşin 1872 ila 1890 yılları arasında birbirlerine gönderdikleri yüzlerce mektupta kaydolmuştur: 600’den fazla mektup Vincent’tan Theo’ya, 40 adet mektup Theo’dan Vincent’a.

Birçoğuna tarih atılmamış olmasına rağmen, sanat tarihçileri mektupları genel olarak kronolojik bir sıralamaya koymayı başarmışlardır. Arles’te yaşadığı dönemde arkadaşlarına Flemenkçe, Fransızca ve İngilizce’de 200 mektup yazmış olmasına rağmen, Arles başta olmak üzere, Van Gogh’un yaşamının belirli periyodlarıyla ilgili belirsizlik hala sürmektedir.Vincent’ın Paris’te kardeşi ile birlikte yaşadığı ve bu nedenle mektuplaşma ihtiyacı duymadıkları dönem ise tarihçilerin analiz etmekte en çok zorlandıkları dönemdir. Theo’ya gönderdiği ve Theo’dan gelen mektupların dışında geriye kalan diğer dökümanlar Anthon van Rappard, Émile Bernard, Van Gogh’un kız kardeşi Wil ve Wil’in arkadaşı Line Kruysse ile olan mektuplaşmalarını kapsamaktadır.[8] Mektuplar ilk defa 1913’te Theo’nun dul eşi Johanna van Gogh-Bonger tarafından açıklanmıştır. Bonger, sanatçının yaşamındaki dramın, çalışmalarını gölgelemesini istemediği için mektupları büyük bir korkuyla yayınladığını açıklamıştır.

Van Gogh, diğer sanatçıların biyografilerini okumaya çok düşkündü ve onların yaşamlarının, icra ettikleri sanatın karakteristik özellikleriyle tutarlılık içerisinde olması beklentisindeydi.

Yaşamı

İlk yıllar (1853 – 1869)

van goh gençlikVincent van Gogh, Hollanda’nın güneyindeki Noord-Braband bölgesinde bulunan Zundert kasabasında, Protestan rahibi Theodorus van Gogh ve Anna Cornelia van Gogh’un ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Van Gogh’un doğumundan bir yıl önce, annesi bir ölü doğum yapmıştı. Eğer bu bebek ölmeseydi Vincent ismi ona verilecekti. Bu olayın genç Van Gogh’u derinden etkilediği ve Van Gogh’un sanatındaki kimi öğelerin bu olaydan kaynaklandığı ileri sürülmüştür.Van Gogh dört yaşındayken kardeşi Theodorus (Theo) doğdu. Van Gogh’un Theo dışında bir erkek (Cornelius), üç de kız kardeşi (Elisabeth, Anna, Wil) vardı. Van Gogh, 1864’te Zundert’e 30 km uzaklıktaki Zevenbergen yatılı okuluna yazıldı. 1866’da ise ortaokul için Tinburg’a geçti. 1868’de eğitimini yarıda bırakarak Zundert’e döndü. Sonradan kardeşi Theo’ya yazacağı bir mektupta, çocukluk yıllarını “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimleyecekti.

Sanat simsarı ve vaiz (1869 – 1889)

1869’da, henüz on beş yaşındayken, amcası Vincent (“Cent”) aracılığıyla Lahey’deki bir sanat simsarlığı firmasında iş buldu, Ocak 1873’te firmanın Brüksel ofisine geçti. Mayıs 1873’te ise firma Van Gogh’u İngiltere’ye yolladı. Londra’nın güneyindeki Brixton bölgesine yerleşen Van Gogh, işindeki başarısı sayesinde kısa sürede babasından çok para kazanmaya başladı. Ev sahibinin kızı Eugénie Loyer’den hoşlandı, fakat ona açıldığında, kız gizlice başka bir kiracıyla nişanlandığını söyleyerek Van Gogh’u reddetti.

İngiltere’de kaldığı süre boyunca giderek içine kapanan ve dindarlaşan Van Gogh, 1875’te firmanın Paris ofisine yollandı. 1876’da ise artık sevmediği simsarlık işini bırakarak İngiltere’ye döndü, ve Londra’nın güneydoğusundaki Ramsgate kasabasında bir yatılı okulda gönüllü öğretmenlik yapmaya başladı. Okul Middlesex’e taşınınca bir süre Isleworth’de başka bir okulda öğretmenlik yapan Van Gogh, Aralık 1876’da Hollanda’ya geri döndü, ve altı ay boyunca Dordrecht’te bir kitapçı dükkânında çalıştıktan sonra, Mayıs 1877’de teoloji okumak amacıyla Amsterdam’a geçti. Temmuz 1878’de bundan da vazgeçerek ailesinin yanına döndü.

Ocak 1879’da ise misyonerlik amacıyla Belçika’da fakir bir madenci bölgesi olan Borinage’a yerleşti. Buradaki madencilerin kötü yaşam koşullarından etkilenen Van Gogh, onlarla daha iyi iletişim kurabilmek için özellikle kötü koşullarda yaşadı, yemek ve kıyafetlerinin çoğunu işçilere verdi, yatak yerine saman üzerinde uyumaya başladı. Temmuz 1879’da, “rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği” için kilise tarafından işine son verildi, ama Van Gogh bir yıl daha bölgeden ayrılmadı. 1880 sonbaharında, kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyarak resimde kariyer yapmaya karar verdi ve sanat eğitimi almak için Brüksel’e gitti. Buradaki Güzel Sanatlar Okulu’na başvurduysa da sonradan fikrini değiştirerek Nisan 1881’de Etten’e, ailesinin yanına döndü.

Etten, Lahey ve Drenthe (1881 – 1883)

Kee Vos-Stricker

Kee Vos-Stricker

Etten’de resim sanatı üzerine kitaplar okuyan ve sık sık resim yapan Van Gogh, bir taraftan da kendisinden yedi yaş büyük olan dul kuzeni Kee Vos-Stricker’den hoşlanmaya başladı. Kee’ye evlenme teklif etti, fakat teklifi “hayır, asla, hiçbir zaman” (niet, nooit, nimmer) sözleriyle reddedildi.[15] Bunun üzerine aşkını saplantıya dönüştüren Van Gogh, Kee kendisini görmeyi reddedince Kee’nin babası (ve kendi eniştesi) Johannes Stricker’le defalarca kez görüşüp Kee’yi istedi, ama eniştesi kızının maddi anlamda bağımsız olmayan bir adamla evlenmesini istemiyordu. Bir keresinde Van Gogh, Kee’yi görebilmek için eniştesine baskı yaparken, elini bir mum alevi üzerinde tutarak “elimi alev üzerinde tutabildiğim müddetçe onu göreyim” dedi, ama eniştesi mumu üfleyerek söndürdü. Kee konusundaki ısrarı ve başka sebepler yüzünden babasıyla kavga eden Van Gogh, Aralık 1881’de bir kez daha aile evinden ayrılıp Lahey’e yerleşti. Van Gogh bir süre Lahey’de yaşayan kuzeni ressam Anton Mauve’un yanında çalıştıysa da Mauve çok geçmeden Van Gogh’la arasına mesafe koydu. Van Gogh’a göre bunun sebebi, kendisinin bir fahişeyle yaşamaya başlamasıydı.

Van Gogh, Sien ismiyle bilinen, fakat asıl adı Clasina Maria Hoornik olan bu hamile kadını Ocak 1882 sonlarında sokakta terk edilmiş bir şekilde bulmuş ve beş yaşındaki Maria isimli kız çocuğuyla beraber kendi evine almıştı. Dedikodular kısa bir sürede tüm kasabaya ulaştı. Vincent, çevresinden sert tepkiler almaya başladı. Bunun üzerine Vincent, kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektubunda, şu sözleri ile olaylara sitem etmiştir:

“ İnsanlar beni bir şeylerle suçluyor… Bir şey saklıyor olmalıymışım… Vincent, arkasında utanılacak bir şey saklıyormuş… Pekala, bayım, sana ne sakladığımı anlatacağım: —sen ki ahlakını ve dürüstlüğünü kanıtlamış adam— soruyorum sana: bir kadını terk etmek mi daha erkekçe, ahlaklıca yoksa terk edileni korumak mı? ”

Clasina Maria Hoornik (Sien)'in "Sorrow" isimli resmi. 1882

Clasina Maria Hoornik (Sien)’in “Sorrow” isimli resmi. 1882

Sien Temmuz 1883’te bir erkek çocuk doğurunca (Willem), Van Gogh ona da bakmaya başladı. Willem, Van Gogh’a neşe getirmişti. (Willem sonradan Van Gogh’un oğlu olduğunu iddia etmişse de, tarihler bu iddiayı desteklememektedir.) Van Gogh’un Sien ile ilişkisine ailesi ve destekçileri karşı çıktı. Ailesi Van Gogh’a Sien’i bırakması yönünde baskı yapmaya başladı.

Van Gogh önceleri bu baskıya direndiyse de, Eylül 1883’te Sien ve çocuklarını bırakarak Lahey’den ayrıldı, ve altı hafta boyunca Hollanda’nın kuzeyindeki Drenthe’de dolaşıp resim çizerek yaşadı. 1883 sonlarında ise, Nuenen’e taşınmış olan ailesinin yanına döndü. Van Gogh, Sien ile beraber yaşadığı on dokuz ay boyunca, kadının ve çocuklarının düzinelerce resmini çizmiştir. Sien, Vincent gittikten sonra asıl mesleği olan terzilik yapmaya devam eder. 1901 yılında bir denizci ile evlenir ve 3 yıl sonra 1904 yılında (van Gogh’un intiharından 14 yıl sonra) 54 yaşında iken Rotterdam limanında intihar ederek yaşamına son verir.

Nuenen ve Anvers (Antwerpen) (1883 – 1886)

Van Gogh, Nuenen’de kendini resme verdi. Komşularını, tarlada çalışan işçileri, kulübelerinde kıyafet dokuyan dokumacıları çiziyordu. 1884’ün sonbaharında, Margot Begemann adlı bir komşu kızıyla ilişki yaşamaya başladı, fakat çiftin evlenmesine iki tarafın da ailesi karşı çıktı. Bunun üzerine striknin içerek intihar etmeye teşebbüs eden Margot’u Van Gogh hastaneye yetiştirdi. 26 Mart 1885’te babası bir inme sonucu hayatını kaybedince Van Gogh derin bir yasa girdi. Aynı sıralarda Paris’te Van Gogh’un resimleri ilgi çekmeye başlıyordu. 1885 baharında Van Gogh, bugün ilk önemli eseri kabul edilen Patates Yiyenler’i (De Aardappeleters) bitirdi. Ağustos’ta ise resimleri Lahey’deki bir galeride ilk kez sergilendi. Eylül’de model olarak kullandığı kızlardan birini hamile bırakmakla suçlanınca, kasabanın Katolik rahibi, kasabalıların Van Gogh’a modellik yapmalarını yasakladı. Van Gogh, Nuenen’de çizdiği resimlerde hep doğal ve karanlık renkler kullandı, daha sonraki eserlerinde ağırlıklı olarak kullanacağı canlı renklerden kaçındı. Kardeşi Theo’ya

Sigara İçen İskelet-kanvasa noktalarla yaılan Van Gogh resmi

Sigara İçen İskelet-Van Gogh resmi-1885

yeteri kadar resim satamadığı için sitem ettiğinde, Theo Paris’te renkli izlenimci resimlerin çok sattığını, Van Gogh’un resimlerinin ise fazla karanlık bulunduğunu yazdı.

Nuenen’de geçirdiği iki sene boyunca Van Gogh, pek çok karakalem ve suluboya çalışmanın yanı sıra, 200 kadar yağlıboya resim üretti. Kasım 1885’te Anvers’e taşınıp bir resim galerisinin üst katında yaşamaya başlayan Van Gogh, kardeşi Theo’dan gelen tüm parayı resim malzemelerine ve modellere harcayıp kendi sağlığını ihmal etmeye başladı. Günlerinin çoğunu ekmek, kahve ve sigarayla geçiriyor, bir taraftan da çok fazla absint içiyordu.Muhtemelen vitamin eksikliğinden dişleri gevşeyip ağrımaya başladı. Ocak 1886’da Antwerpen Güzel Sanatlar Okulu’na yazıldıysa da birkaç hafta sonra, kötüleşen sağlık durumu ve akademik sanat eğitimine duyduğu güvensizlik yüzünden okuldan ayrıldı. Şubat ayının çoğunu hasta geçirdikten sonra, Mart 1886’da Paris’e, kardeşi Theo’nun yanına taşındı. Van Gogh, Anvers’de geçirdiği dönemde pek çok müze gezip Peter Paul Rubens gibi eski ustaların resimlerini incelemiş, bu resimlerden etkilenerek paletini biraz genişletmiştir. Aynı dönemde, ukiyo-e adıyla bilinen Japon gravürlerine ilgi duymaya başlamış ve bu tarzı kendi resimlerinde de kullanmıştır.

Paris (1886 – 1888)774

Paris’te bir süre Theo’nun Montmartre’daki dairesinde beraber yaşayan iki kardeş, Haziran 1886’da Rue Lepic üzerinde daha büyük bir daireye taşındı. Bu dönemde iki kardeş arasında yazışma olmadığı için Van Gogh’un Paris’te geçirdiği zaman hakkında elimizde nispeten az bilgi vardır. Van Gogh Paris’te bir süre ressam Fernand Cormon’un atölyesinde çalıştı, ve atölyenin diğer öğrencileri Émile Bernard ve Henri de Toulouse-Lautrec ile yakın arkadaş oldu. Paris’te hakim sanat akımları, izlenimcilik ve henüz yeni filizlenmekte olan yeni izlenimcilik idi. Theo’nun galerisi, Claude Monet, Alfred Sisley, Edgar Degas ve Camille Pissarro gibi izlenimci ressamların eserleriyle doluydu.

Puantilist (noktacı) stilin ustaları Georges Seurat ve Paul Signac, şehrin en ünlü ressamlarıydı. Signac ile bizzat tanışan Van Gogh, arkadaşı Émile Bernard ile beraber noktacı stili denemeye başladı. Bu stilde resimler, çok sayıda ufak renk noktasının sabırla kanvasa işlenmesiyle oluşturuluyordu. Van Gogh kardeşlerin arası, beraber yaşamanın getirdiği problemler yüzünden bir ara açıldıysa da 1887 baharında tekrar düzeldi. Kasım 1887’de Van Gogh, Danimarka’dan Paris’e yeni gelmiş olan ressam Paul Gauguin ile tanıştı ve iki ressam bazı eserlerini değiş tokuş ettiler. Bu arkadaşlık, bir yıl kadar sonra dramatik bir biçimde sona erecekti. Şubat 1888’de, şehir hayatından ve Paris’in soğuk kışlarından bunalan Van Gogh, güneşli Güney Fransa kıyılarına doğru yola koyuldu. Paris’te geçirdiği iki yıl boyunca, yaklaşık 200 resim çizmişti.

Arles (1888 – 1889)

Vazoda Ayçiçekleri- Vincent Van Gogh

Vazoda Ayçiçekleri- Vincent Van Gogh-1888

Van Gogh, Güney Fransa’daki Arles kasabasına, burada ütopik bir sanat kolonisi kurma hayalleriyle yerleşti. Mart ayı boyunca manzara resimleri çizdi, bu resimlerinden üçü Paris Bağımsız Ressamlar Topluluğu’nun o yılki sergisinde sergilendi. Mayıs 1888’in başında, Şubat’tan beri kalmakta olduğu ve fazla pahalı bulduğu Hôtel Carrel’den çıkarak Café de la Gare adlı başka bir otele yerleşti. Yine Mayıs ayında, bugün “Sarı Ev” olarak bilinen boş evin dört odasını tuttu ve atölye olarak kullanmaya başladı. Ağustos ayı boyunca, bugün Ayçiçekleri ismiyle bilinen bir dizi vazolu ayçiçeği resmi yaptı.

Teras Kafe, 1888 Eylül ayında iki tane yatak satın alarak Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, aynı sıralarda Teras Kafe adlı meşhur eserini bitirdi. Sarı Ev’i, kurmak istediği sanat kolonisinin merkezi olarak düşünüyor, koloniye katılmaları için çevre kasabalarda yaşayan ressamlarla (Eugène Boch, Dodge MacKnight gibi) görüşüyordu. Arkadaşı Paul Gauguin’i de Arles’a davet etti. Uzun süre tereddüt ettikten sonra daveti kabul eden Gauguin, Theo’nun parasal desteğiyle Ekim 1888’de Arles’a geldi ve Sarı Ev’de Van Gogh’un kendisi için özel olarak hazırladığı odaya yerleşti. Gauguin ve Van Gogh, Kasım ayı boyunca beraber resim gezilerine çıktılar, değişik resim teknikleri ve anlayışları üzerine uzun tartışmalar yaptılar. İki ressamın da dengesiz duygusal yapısı sayesinde, resim tartışmaları giderek kızışmaya başladı, bozulan havalar ve dar alanda beraber yaşamak ise durumu daha kötü hale getirdi. Ruhsal sağlığı bozulmaya başlayan Van Gogh, Gauguin’in kendisini terk edeceğinden korkmaya başladı. Bu gergin durum, 23

Teras kafe-Van Ggogh

Teras kafe-Van Ggogh

Aralık 1888 gecesi bir krizle sonuçlandı. Bir kavga sonucu hışımla evden çıkan Gauguin’i bir süre takip eden Van Gogh, daha sonra eve döndü ve kendi sol kulağının alt kısmını kesip kopardı.

Kopardığı parçayı bir bez ya da kâğıt parçasına sarıp yerel bir genelevde çalışan Rachel adlı fahişeye verdi.[25] Geneleve çağrılan polisler, baygın halde buldukları Van Gogh’u hastaneye kaldırdılar. Olayı ertesi sabah öğrenen Gauguin, Theo’ya haber verdikten sonra Arles’dan ayrıldı ve bir daha Van Gogh’la görüşmedi. Van Gogh ise kan kaybı ve ruhsal bunalım sebebiyle birkaç hafta hastanede kaldı. Ocak 1889’da hastaneden çıkıp Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, halüsinasyonlar ve zehirlenme paranoyası sebebiyle, Şubat başında hastaneye geri döndü. On gün sonra hastaneden salıverildiyse de, endişeli kasabalıların baskısı sonucunda, Mart başında polis zoruyla tekrar hastaneye kapatıldı. Nisan ayında ise arkadaşı Paul Signac’ın gözetiminde evine dönmesine izin verildi. Kasabada istenmediğinin farkında olan Van Gogh, Theo’nun tavsiyesi üzerine, Arles’a 30 km uzaklıkta bulunan Saint-Rémy kasabasındaki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine geçmeyi kabul etti, ve 8 Mayıs 1889’da Arles’dan ayrıldı.

Saint-Rémy ve Auvers-sur-Oise (1889 – 1890)

Van Gogh, Saint-Rémy’de Dr. Théophile Peyron’un gözetiminde resim yapmaya devam etti. Haziran 1889’da en bilinen eserlerinden biri olan Yıldızlı Gece’yi yaptı. Van Gogh, bu eserinde, Güney Fransa’da yattığı akıl hastanesinin penceresinden gördüğü gökyüzündeki öğeleri abartılı bir şekilde resmetmiştir. Temmuz ortasında tekrar bir nöbet geçirip boyalarını yemeye kalkışınca[26] bir süre resim yapmasına izin verilmediyse de, durumu düzelince resim yapmaya devam etti. Zamanının çoğunu odasında geçiriyor, dışarıya ancak doktor gözetiminde kısa yürüyüşler için çıkabiliyordu. Bu yüzden resim konusu bulmakta zorlanınca, Jean-François Millet gibi başka ressamların veya kendisinin daha önceki eserlerinin yeni yorumlarını çizmeye başladı. 1889 sonu ve 1890 başında bir dizi yeni nöbet geçiren Van Gogh, aynı sıralarda Paris’te ünlenmeye başladı. Ocak 1890’da Mercure de France dergisinde çıkan bir yazıda, Van Gogh’dan “dahi” diye bahsediliyordu.

Mayıs 1890’da Van Gogh Saint-Rémy’den ayrılıp Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise’a geldi. Burada, daha önce ruhsal problemli ressamlarla ilgilenmiş olan Dr. Paul Gachet’nin gözetiminde kalacak, kardeşi Theo’ya da yakın olacaktı. Van Gogh’un Dr. Gachet hakkındaki ilk yorumu “bence benden daha hasta ya da tam benim kadar hasta diyelim” oldu.[27] Fakat sonradan doktorla iyi geçinmeye başlayan Van Gogh, doktorun üç ayrı portresini çizdi. Auvers-sur-Oise’da kaldığı süre boyunca kendini tamamen resme veren Van Gogh, burada geçirdiği 70 günde yaklaşık 70 yağlıboya resim üretti. Annesi ve kızkardeşine yazdığı son mektupta, kafasının geçen yıla göre çok daha sakin ve huzurlu olduğunu yazdı.[28] 27 Temmuz 1890’da resim malzemelerini alıp bir tarlaya yürüyen Van Gogh, kendisini tabancayla göğsünden vurdu. Sendeleyerek kaldığı otele döndü ve yatağına uzandı. Kanamayı farkeden otel sahibi, kasaba doktoru Mazery’yi ve Van Gogh’un doktoru Gachet’yi çağırdı. Doktorlar, mermiyi çıkarmanın çok riskli olacağına kanaat getirip Theo’ya hemen gelmesi için haber yolladılar. Vincent Van Gogh, 29 Temmuz 1890 sabahı 1:30 sularında, kardeşi Theo’nun kollarında öldü, ve Auvers-sur-Oise’a gömüldü. “Mutsuzluğum sonsuza kadar sürer  Vincent van Gogh, ölmeden önce yatağında yatarken.” Vincent’tan altı ay sonra Theo da uzun süredir mücadele ettiği frengi hastalığına yenilerek hayata gözlerini yumdu. Theo’nun naaşı önce Utrecht’e gömüldüyse de, karısı Johanna’nın isteği üzerine 1914’te Auvers-sur-Oise’a getirildi ve Vincent’in mezarının yanına gömüldü. Dr. Gachet’nin bahçesinden alınarak mezar taşlarının arasına dikilen sarmaşık filizi, bugün iki kardeşin mezarlarını tamamen kaplamaktadır.

Hastalığı

Van Gogh’u özellikle hayatının son iki yılında ciddi şekilde etkilemiş olan akıl hastalığı için bugüne kadar 30’dan fazla teşhis veya olası sebep ileri sürülmüştür.[30] Bunlardan bazıları, şizofreni, bipolar bozukluk (eski adıyla manik depresyon), frengi, boya zehirlenmesi (soluma veya yutma yoluyla), Ménière hastalığı ve güneş çarpmasıdır. Kötü beslenme, aşırı çalışma, uykusuzluk ve alkol düşkünlüğü, muhtemelen hastalığın etkilerini artırmıştır. Van Gogh’un özellikle son dönem eserlerinde açıkça görülen sarı renk düşkünlüğünün de tıbbi bir bozukluktan kaynaklandığını ileri sürenler olmuştur. Bu konudaki teorilerden birine göre, Van Gogh’un bolca içtiği absintte bulunan tuyon adlı madde, zaman içinde Van Gogh’un görüşünü bozarak nesneleri sarımtrak renkte görmesine sebep olmuş, bu da ressamın eserlerine yansımıştır. Bir başka teoriye göre, Van Gogh’a hastalığının tedavisi için yüksek dozlarda yüksük otu verilmiştir, ve yüksük otunun sarımtrak görüşe veya sarı lekeler görmeye sebep olduğu bilinmektedir.

Satılan eserlerinin bazıları

Resim Ad Satış tarihi Fiyat Ayrıntılar
Dr. Gachet'nin Portesi Dr. Gachet’nin Portesi 15 Mayıs 1990 $ 82,54 milyon Aynı isimli iki tablo bulunmaktadır. Tablolardan biri Ryoei Saito adlı Japon işadamı tarafından satın alındı. Resme o kadar bağlanmıştı ki öldüğünde kendisi ile yakılmasını istemişti. Ancak sonra fikrini değiştirdi ve tablo devlete geçti.[32]
sakalsız oto portre Sakalsız otoportre 20 Kasım 1998 $ 71,5 milyon New York’taki Christie’s mezatevinde anonim satınalıcı tarafından satın alındı.
van-gogh-vincent-İrisler İrisler 11 Kasım 1987 $ 53,9 milyon New York’taki Sotheby’s mezatevinde satın alındı. Bir süre sonra J. Paul Getty Müzesi’ne tekrar satıldı.
 l Arlésienne Madame Ginoux l’Arlésienne, Madame Ginoux 2 Mayıs 2006 $ 40,3 milyon New York’taki Christie’s mezatevinde satın alındı.

[1] ard izlenimcilik :  Fransa’da, İzlenimciliğin kurallarına tepki olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru doğdu. Ard İzlenimcilik’in temsilcileri olan sanatçılar, sanat yaşamlarına izlenimcilikle başlamışlardır. Ancak bu izlenimcilik akımının kimi sınırlamalarını aşmak ve resimlerine kendi kişiselliklerini katmak istiyorlardı. Zamanla kişisel anlatım resimlerine yansıdı. İzlenimciliğin canlı ve parlak renkleri yanında, gelenekselin dışına çıkan konu anlayışı da bu sanatçıları etkilemeyi sürdürdü. Ard izlenimcilik daha sonra yerini fovizm ve kübizm’e bırakarak bu yeni akımlara da öncülük etmiştir. Başlıca Temsilciler: Paul Cezanne (1839-1906) Georges Seurat (1859-1891) Paul Signac (1863-1935) Vincent van Gogh (1853-1890) Paul Gauguin (1848-1903) Henri de Toulouse-Lautrec

Almanya’nın başkenti Berlin’de 64’üncüsü düzenlenecek Uluslararası Film Festivali Berlinale 2014’ün jüri üyeleri açıklandı. Festivalin jüri başkanlığını ABD’li prodüktör James Schamus’un yapacak.

64-berlin-film-festivalinde

6-16 Şubat arasında düzenlenecek film festivalinde iki defa Oskar Ödülü’nü kazanan Avusturyalı aktör Christoph Waltz’ın da jüride yer alması dikkati çekti.

Berlinale 2014’te verilecek ödüller şöyle: En iyi film dalında Altın Ayı, jüri büyük ödülü dalında Gümüş Ayı, Alfred Bauer Ödülü dalında Gümüş Ayı, en iyi yönetmen Gümüş Ayı, en iyi kadın ve erkek oyuncu dalında Gümüş Ayı, en iyi senaryo dalında Gümüş Ayı, kamera, müzik, kostüm ve set dalında Gümüş Ayı.

Komiteden yapılan açıklamaya göre jüri üyeleri şu isimlerden oluşuyor:

James Schamus (ABD), Christoph Waltz (Avusturya), Barbara Broccoli (ABD), Trine Dyrholm (Danimarka), Mitra Frahani (İran), Greta Gerwig (ABD), Michel Gondry (Fransa), Tony Leung (Çin).

Uğur Yücel’in yönettiği ve başrolünü Beren Saat’le paylaştığı ‘Benim Dünyam’ ve Bosna’da yaşanan katliam sonrası yakınlarını arayan insanların dramatik öyküsünü konu alan ‘Üç Yol’la birlikte bu hafta 7 yeni film gösterime girdi.

İSTANBUL –

‘BENİM DÜNYAM’

benim-dunyam-filmiSenaryosunu Can Yücel ve Uğraş Güneş’in kaleme aldığı, Uğur Yücel’in yönettiği “Benim Dünyam” filminde, Beren Saat, Uğur Yücel, Ayça Bingöl, Hazar Ergüçlü ve Turgay Kantürk izleyici karşısına çıkacak.

Dram türündeki filmde, 2 yaşındayken geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle hem kör hem de sağır olan, bu nedenle hiçbir kavramı “bilmeyen”, çevresiyle tamamen uyumsuz bir çocuk olan Ela ve onu iyileştirebilmeye hayatını adayan Mahir Hoca’nın hikayesi izlenebilecek.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘ÜÇ YOL’

uc-yolBosna’da yaşanan katliam sonrası yakınlarını arayan insanların dramatik öyküsünü konu alan “Üç Yol” filmi, izleyicilerle buluşacak.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Faysal Soysal’ın üstlendiği filmde, Rıza Akın, Nik Xhelilaj, Turgay Aydın, Kristina Krepela, Alma Terzic rol alıyor.

Türkiye-Bosna ortak yapımı filmin konusu şöyle:

“Bünyamin çocukluğunda kıskançlığı nedeniyle kardeşinin ölümüne sebep olmuş ve bu travmadan yıllarca kurtulamamıştır. Ailesinden kaçma ve insanlara iyilik yapma üzerine kurulu bir hayat yaşayan Bünyamin, bir süredir Bosna’da toplu mezarlardan ceset çıkaran bir kuruluşta çalışmaktadır. Türkiye’ye dönmesine günler kala Mostar Köprüsü’nde intihar etmeye çalışan Zrinka ile tanışır. Genç kadın savaş sırasında tüm yakınları kaybetmiş bir psikologtur. Bünyamin onu hayata geri döndürür ve Zrinka da onun psikolojik travmalarını çözmeye yardımcı olmaya başlar. İkisi arasında başlayan ve birbirlerine açıklamadıkları aşk, Bünyamin’i Hasankeyf’e dönüp ailesiyle yüzleşmeye iter. Bünyamin’den haber alamayan Zrinka da onu bulabilmek için Hasankeyf’e gittiğinde kendilerini ilginç gelişmeler içerisinde bulurlar.”

ask-aglatir‘AŞK AĞLATIR’
Romantik-dram türündeki ”Aşk Ağlatır” filminin senaristliğini ve yönetmenliğini Mehmet Taşdiken yaptı.

Hüzünlü bir aşk hikayesini, hastalık, ihanet ve acı ekseninde ele alan filmin başrollerini Melih Selçuk ve Ceyda Ateş paylaşıyor.

‘ŞEVKAT YERİMDAR’
Komedi türündeki ”Şevkat Yerimdar” filminin yönetmen koltuğunda Bülent İşbilen oturuyor.

Başak Parlak, Özgürcan Çevik, Tarık Papuçcuoğlu, Cezmi Baskın’ın oyuncu kadrosunda bulunduğu filmde, Balat’taki yumurtacı dükkanına arabasıyla giren Şevkat Yerimdar’ın yaşadıkları ve değişen hayatı anlatılıyor.

‘ARADA KALAN’
Yönetmenliğini Scott Mcgehee ve David Siegel’in yaptığı ABD yapımı “Arada Kalan” filminin senaryosunu Carroll Cartwright, Nancy Doyne kaleme aldı.

Julianne Moore, Alexander Skarsgard, Steve Coogan, Emma Holzer ve Samantha Buck’ın rol aldığı dram türündeki filmde, New York’ta yaşayan boşanmış bir ailenin küçük kızı olan Margo’nun hayatındaki değişiklikler işleniyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘KAPTAN PHILLIPS’
captain-phillps
Hikayesini 2009’da yaşanan gerçek bir olaydan alan “Kaptan Phillips” filminin yönetmenliğini Paul Greengrass üstlendi.

ABD yapımı dram türündeki filmde, Tom Hanks, Catherine Keener, Corey Johnson, Max Martini ve John Magaro izleyici karşısına çıkacak.

Filmde, “Maersk Alabama” adlı yük gemisinin Somalili korsanlar tarafından rehin alınması anlatılıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘BAŞKA SÖZE GEREK YOK’
Yönetmen koltuğunda Nicole Holofcener’ın oturduğu “Başka Söze Gerek Yok” filmi, komedi severleri salonlara çekmeyi hedefliyor.

Catherine Keener, Toni Collette, James Gandolfini, Julia Louis-Dreyfus ve Ben Falcone’ın oynadığı ABD yapımı filmin konusu şöyle:

“Kızına düşkün Albert, eşinden yeni boşanmıştır, tıpkı masöz Eva gibi. Bir partide tanışan Eva ve Albert, yakınlaşmaya ve sonunda görüşmeye başlarlar. Ne var ki, Eva’nın arkadaş olduğu bir kadın müşterisi, bu tatlı denklemi altüst edecektir: Albert hakkında kimsenin bilmediği gerçekleri anlatacak olan bu kadın, Albert’ın eski eşidir…”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

GÖSTERİMDEKİ FİLMLER

PARANOYA
paronaya-Gary-Oldman-Josh-Holloway
Hollywood’un tanınan oyuncuları Gary Oldman ve Josh Holloway’in başrollerde yer aldığı ‘Paranoya’, haftanın merakla beklenen filmlerinden biri olarak dikkati çekiyor. Amerika-Fransa ortak yapımı filmin yönetmen koltuğunda, Robert Luketic oturuyor. Amber Heard, Harrison Ford ve Liam Hemsworth’un da oyunculuklarıyla katkı verdiği filmin senaryosunda Jason Dean Hall, Barry Levy ve Joseph Finder’in imzası bulunuyor. Filmin özeti şöyle: Adam Cassidy (Liam Hemsworth) haberleşme devi Wyatt Corporation’da yükselmeye çalışan hırslı bir teknoloji uzmanıdır. Adam, yaptığı büyük bir hatadan sonra CEO Nicholas Wyatt’ın (Gary Oldman) şantajına maruz kalır. Adam’dan Firmanın en büyük rakibi olan ve Wyatt’ın eski akıl hocası Jock Goddard (Harrison Ford) tarafından yönetilen başka bir firmaya giderek casusluk yapması istenmektedir. Adam, kendisini kısa süre sonra hayalindeki hayatı yaşarken bulur. Ancak bu görüntünün arkasında Wyatt’ın güç oyununda sadece bir piyondur ve milyar dolarlık avantajını koruyabilmek için asla durmayacak olan patronundan kurtulmanın bir yolunu bulmak zorundadır.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

BURAYA KADAR
Haftanın komedi türündeki filmi ‘Buraya Kadar’ın yönetmenliğini Seth Rogen ve Evan Goldberg üstlenirken, başrollerinde ünlü aktrit Emma Watson, James Franco, Rihanna, Jason Segel, Seth Rogen bulunuyor.

Yaşanan garip felaket olaylarıyla yıkılan Los Angeles kentinde, altı arkadaşın bir evde mahsur kalmalarını ve yaşadıklarını konu alan filmde, kaderleriyle arkadaşlıkları kesişen 6 kişi, esaretten kurtulmanın gerçek anlamıyla yüzleşmek zorunda kalacak.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

SON AŞK
Sandra Nettelbeck’in yönetttiği ‘Son Aşk’ın oyuncu kadrosu Michael Caine, Clemence Poesy, Gillian Anderson, Jane Alexander ve Justin Kirk’ten oluşuyor.

Filmin senaryosunu ise yönetmen Nettelbeck ve Françoise Dorner yazdı. Paris’te yaşayan ve yalnız bir adam olan Matthew Morgan’ın hikayesini konu alan filmin hikayesi özetle şöyle: Matthew Morgan, bir tesadüf sonucu Pauline ile tanışır ve yaşama gücünü yeniden kazanır. Birlikte gerçek dostluk ve içten bir ilişkiye adım atan ikili, bu süreçte aile olmanın değerini de anımsar. Pauline bir araba kazasında ailesini kaybetmiş ve bu acı olayın sonrasında asla başka biriyle birlikte kendini güvende hissedememiştir. Matthew ise karısının ölümünden sonra çocuklarıyla sarsıcı sorunlar yaşamıştır. Pauline, Matthew’un bu sorunlarının neden olduğu son derece trajik bir olaya tanık olur ve Matthew ve oğlu Miles’ın arasındaki problemleri çözmeye karar verir.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

ONUR SAVAŞI
Bir Danimarka yapımı olan ‘Onur Savaşı’ adlı filmin yönetmenliğini Thomas Vinterberg üstlendi. Ağırlıklı olarak Danimarkalı oyunculardan oluşan kadroda Mads Mikkelsen, Thomas Bo Larsen, Annika Wedderkopp, Troels Thorsen ve Soren Ronholt bulunuyor. Lucas’ın geçirdiği zor boşanma süreci ve ardından yaşadıklarını konu alan filmde Lucas’ın hayatını düzene koyabilme çabaları yer alıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

kesisen-hayatlarKESİŞEN HAYATLAR 
Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Almanya ve Fransa ortak yapımı filmin yönetmenliğini Srdan Golubovic yaptı. Leon Lucev, Boris Isakovic, Nebojsa Glogovac, Emir Hadzihafizbegovic ve Jasna Djuricic’in başrollerinde yer aldığı filmin konusu özetle şöyle: Bosna Savaşı sırasında Sırp askeri Marko, silah arkadaşlarının Müslüman bir sivile yaptığı kötü muameleyi durdurmaya çalışırken kendi hayatını tehlikeye atar. Aradan 12 yıl geçer, savaş biter fakat Marko’nun kötü sonuçlanan bu kahramanca hareketinin, babası, nişanlısı, en yakın arkadaşı ve yardım ettiği adamda açtığı derin duygusal yaralar kapanmaz. Aksine bu kadar zaman sonra hepsi bir kez daha bu acı olayla yüzleşmek zorunda kalacak ve bunun onlarda bıraktığı derin izlerle başa çıkmaya çalışacaklardır.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

SEV BENİ
Filmin yönetmenlik koltuğunu Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbach paylaşıyor. Ushan Çakır, Viktoria Spesivtseva, Güven Kıraç, Yavuz Bingöl ve Murat Şeker’in başrollerinde yer aldığı filme mekan olarak Kiev ev sahipliği yaptı. Filmin hikayesi şöyle: Cemal çıktığı yurt dışı seyahatinde genç ve güzel Sasha’yla tanışır, geceyi beraber geçirmek için gece kulübünden ayrılan ikilinin beraberlikleri alışılmışın dışında devam eder. Beyaz Şehir Kiev’in eşsiz güzelliğinde Sasha ve Cemal başlarına gelen zorluklarla mücadele ederken birbirlerini tanır, etkilenirler. Aşk onları beklemedikleri bir zamanda yakalar, her şeye sıfırdan başlamak için ellerine bir şans geçiren ikili birbirlerine söyleyemedikleri gerçekleri aşma konusunda çaba harcayacak.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

GÖZÜMÜN NURU
Melik Saraçoglu ve Hakki Kurtuluş yönetmenlik becerilerini konuştururken, Ahmet Saraçoğlu ile Melik Saraçoglu da oyunculuklarıyla sinemaseverlerin beğenisini bekleyecek. Genç bir sinema sevdalısının film yapma hevesini konu alan filmde üst üste iki retina dekolmanı geçiren ve kör olmanın kıyısından dönen yönetmen adayının 40 günde yaşadıkları anlatılıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘YERÇEKİMİ’
Alfonso Cuaron’un yönetmen koltuğunda oturduğu “Yerçekimi” filminde, Sandra Bullock ve George Clooney izleyici karşısına çıkıyor.

Bilim-kurgu türündeki ABD yapımı filmin konusu şöyle:

“Önceleri normal görünen görevde felaketle birlikte uzay gemisi harap olmuş, ilk uzay görevindeki zeki tıp mühendisi Stone ile son görevine çıkan tecrübeli astronat Kowalsky yalnız kalmışlardır. Birbirlerinden başka dayanakları kalmayan ikili uzayın derinliklerinde kaybolmuşlardır. Derin sessizlik onlara dünyayla bütün ilişkilerinin kesildiğini ve kurtulma şanlarının kalmadığını söylerken, eve dönmenin tek yolu uzayın daha da derinliklerine inmektir.”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘USTURA DÖNÜYOR’
Ustura-Donuyor
Robert Rodriguez’in yönettiği “Ustura Dönüyor” filmi, sinemaseverlerle buluşacak.

ABD yapımı aksiyon-gerilim türündeki filmde, Danny Trejo, Mel Gibson, Jessica Alba, Alexa Vega, Charlie Sheen rol alıyor.

Filmde, ABD’nin onur listesinde yer alan eski ajan Machete Cortez’in yeni görevi için Meksika’ya gönderilmesi sonucu yaşanan gelişmeler anlatılıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘KELEBEĞİN RÜYASI’
Türkiye’nin Oscar aday adayı olan “Kelebeğin Rüyası” filmi, yeniden sinemaseverlerle buluşuyor.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı filmde, Erdoğan’ın yanı sıra Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat, Belçim Bilgin ile Farah Zeynep Abdullah rol alıyor.

Çekimleri Zonguldak ve İstanbul’da gerçekleştirilen dram türündeki filmin konusu şöyle:

”Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadır. Belediye Başkanının kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genci ve insanlığı git gide tehdit etmektedir.”

‘KALBİM SENDE’
“Kalbim Sende” filmi, komedi severleri salonlara çekmeyi hedefliyor.

ABD yapımı filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Joseph Gordon-Levitt üstlendi.

Joseph Gordon-Levitt, Scarlett Johansson, Julianne Moore, Tony Danza, Brie Larson’ın oynadığı filmde, bir adamın bir gece kulübünde tanıştığı kadını elde etmek için verdiği mücadele izlenebilecek.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘SON DURAK’
Yönetmenliğini ve senaristliğini Ryan Coogler’ın yaptığı “Son Durak” filmin oyuncu kadrosunda Chad Michael Murray, Kevin Durand, Octavia Spencer, Melonie Diaz, Michael B. Jordan yer alıyor.

Dünya prömiyeri 2013 Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilen filmde, birkaç genç siyahi adamın San Francisco kentinin Oakland bölgesinde yer alan “Fruitvale” adlı geçiş istasyonunda protesto eylemi yapması ve sonrasında yaşanan olaylar konu ediliyor.

‘MOEBIUS’
Ki-duk Kim’ın yönettiği “Moebius” filminde, bir kadının, kendisini aldatan kocasından intikam almak için yaptıkları izlenebilecek.

Güney Kore yapımı dram-gerilim türündeki filmde, Jo, Jae-hyeong, Eun-woo Lee, Young-ju Seo rol alıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘İKİ KAFADAR: CHINESE CONNECTION’

Haftanın yerli yapıtları arasında “İki Kafadar: Chinese Connection” filmi yer alıyor.

Komedi türündeki filmin yönetmen koltuğunda Ömer Gökhan Erkut oturuyor. Filmin oyuncuları arasında İlker Aksum, Murat Akkoyunlu, Settar Tanrıöğen, Gökçe Özyol ve Öykü Çelik bulunuyor.

Senaryosunu Kaan Ertem’in kaleme aldığı filmin konusu şöyle:

“Mahmutpaşa Pasajı’nda girdikleri her işi batıran iki kafadar son çare olarak tefeciden borç alırlar ve tablet işine girerler. Fakat bu tabletler büyük dolandırıcıların GDO’lu mal sevkiyatlarında kullanılmaktadır. İki kafadar bu gerçeği öğrendiklerinde her şey için çok geç olacaktır. Gerçek bir kovalamacanın içine düşen ikilinin komik ve sürekli aksiyon dolu hikayesi, aşk, dostluk ve mafya üçgeninde birçok isimle kesişecektir.”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘RIDDICK’
Bilim kurgu, aksiyon ve fantastik türündeki “Riddick” filminin yönetmenliğini  David Twohy üstlendi.

Senaryosunu Jim Wheat ve Ken Wheat’in kaleme aldığı filmde, güneşin kavurduğu bir gezegende ölüme terk edilen Riddick’in, kendini yırtıcı bir uzaylı türüyle karşı karşıya bulması ve başından geçenler konu edilliyor.

Filmde, Vin Diesel, Karl Urban, Katee Sackhoff, Nolan Gerard Funk ve Jordi Molla rol alıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘ÇILGIN HIRSIZ 2’
Animasyon ve komedi türündeki “Çılgın Hırsız 2” filminin yönetmenliğini, Pierre Coffin ve Chris Renaud birlikte yaptı.

Orijinal seslendirme kadrosunda Al Pacino, Jason Segel’in yer aldığı filmde, Steve Carell, Kristen Wiig, Russell Brand rol alıyor.

Sinemaseverlerle 2010’da buluşan “Çılgın Hırsız”ın devamı olan filmin konusu şöyle:

“Eski süper kötü Gru, suç dolu geçmişini bir kenara bırakır ve evlatlık edindiği kızları Margo, Edith ve Agnes ile birlikte sakin bir hayata adım atar. Gru, kurduğu işiyle ve ailesiyle vaktini geçirirken, bazı gizemli olaylar yaşanmaya başlar. Anti-Villain League isimli son derece gizli bir örgüt, Gru’yu tehlikeli bir olayı araştırması için göreve çağırır ve ona bu görevde Minyonlar’ın yanı sıra bu organizasyonun en iyi ajanı olan Lucy de yardım edecektir. Gru artık iyi adamlarla anlaşma imzalamış ve dünyanın kurtuluşu için mücadele eden birine dönüşmüştür. Lucy ile birlikte kötücül bir süper gücün peşine düştükleri bu avda, çeşitli suçlularla da mücadele etmek zorunda kalacaklardır.”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘ZAMANDA AŞK’
Yönetmen koltuğunda Richard Curtis’in oturduğu “Zamanda Aşk” filminde ailesiyle birlikte sıra dışı bir yeteneğe sahip olan genç yaştaki Tim Lake’in, başından geçenler anlatılıyor.

Bilim kurgu, dram ve komedi türündeki filmin oyuncuları arasında Rachel McAdams, Bill Nighy, Lee Asquith-Coe, Domhnall Gleeson, Catherine Steadman bulunuyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘AŞKIN YOLU’
Amerikalı aktör Sam Jaeger’ın yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı “Aşkın Yolu” filmi, komedi ve romantizm tutkunlarıyla buluşacak.

Bree Turner, Victor Garber, Michelle Krusiec, Cristine Rose, Lin Shaye’in rol aldığı filmin konusu ise şöyle:

“Thom işsiz ve beş parasız kaldıktan sonra kirasını bile ödemeyecek duruma gelir ve kısa süreli çözüm olarak illegal yollardan taksicilik yapmaya başlar. Başarılı ve hali vakti yerinde bir iş kadını olan Claire ile tanışması da bu sayede gelişir. Sorunlu bir evlilik dönemini atlatmaya çalışan Claire, babasının hastaneye kaldırıldığı haberini aldıktan sonra kendisini Thom’un taksisinde bulur. Hastaneye yetişmeye çalışan Claire taksiye binip Thom’a sadece sürmesini söyler ve içi geçer. Uyandığında bambaşka bir rotada ilerlerlediklerini fark eden kadın çılgına döner ve aralarında bir tartışma başlar. Zamanla bu gergin atmosfer, iki yetişkinin birbirini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları sade bir yol hikayesine dönüşür.”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘GÜNCE’
Hüseyin Namık Üstünel’in kaleme aldığı, Mete Şener ve Kemal Uzun’un birlikte yönettiği “Günce” filminin çekimlerinde İstanbul’un farklı semtleri kullanıldı.

Bir baba ile kızı arasındaki ilişkinin üzerinden hayata dair önemsenmeyen ya da fark edilmeyen detayları irdeleyen filmin oyuncu kadrosunda Cemal Hünal, Nisa Melis Telli, Ayça Varlıer ve Haluk Levent  bulunuyor.

‘VAY BAŞIMA GELENLER’
Semra Dündar’ın yönetmenliğini üstlendiği “Vay Başıma Gelenler” filminin çekimleri, İstanbul ve Bergama’da gerçekleşti.

Klarnet virtözü Hüsnü Şenlendirici ile Metin Keçeci, Merve Altınkaya, Sinan Bengier ve Oya Aydoğan’ın rol aldığı komedi türündeki filmin konusu şöyle:

“Ailesi Bergamalı, kendisi ise doğma büyüme İstanbullu olan Murat, en iyi arkadaşı Meto ile birlikte köşeyi dönüp zengin olmanın hayalini kurar. Bir gün hayatta olduğunu bile bilmediği dedesinin hapisten çıktığını öğrenir ve bu haber onu bir gömü haritasının peşinden Bergama’ya sürükler. Tabii yanına kankası Meto’yu da alır ama başlarına gelecek maceralardan haberleri yoktur.”

BENİMLE OYNAR MISIN   
Haftanın yerli yapımlarından yönetmenliğini Aydın Bulut’un üstlendiği ‘Benimle Oynar mısın’ izleyiciyle buluşacak. Oyuncu kadrosunda Uğur Polat, Eyşan Özhim, Rüzgar Boyle, Ertan Saban, Arif Erkin’in yer aldığı filmin senaryosunu Eyşan Özhim ve Aydın Bulut kaleme aldı.

Talihsiz bir olay sonrasında ceza alarak hapishaneye gönderilen Sibel, sekiz yıllık mahkumiyetin ardından özgürlüğüne kavuşur. İlk işi ise bu süreçte yetimhanede barınan kızı Rüya’ya tekrar kavuşmaktadır. Kızını yanına alıp doğduğu günden bu yana yaşadığı Beşiktaş semtinden, Antalya’ya taşınmayı planlar. Ne var ki Rüya’nın bu güzel semti bırakmaya niyeti yoktur. Zira Rüya annesinin yokluğunda Beşiktaş’a sımsıkı sarılmış ve büyüdüğünde Beşiktaş’ta futbol oynayan bir oyuncu olmanın hayallerini kurar olmuştur. Bu nedenle annesiyle başka bir şehre taşınmayı istemeyen Rüya’nın acil olarak yapması gereken daha önemli bir iş vardır: Annesinin hapse düşmesine neden olan babasını bulmak…. Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’nın önemli bir yer tuttuğu film, İnönü Stadı’nda çekilen son film olma özelliği de taşıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

MAVİ YASEMİN
Woody Allen’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği ‘Mavi Yasemin’ filminde, Cate Blanchett, Alec Baldwin, Peter Sarsgaard, Charlie Tahan, Sally Hawkins gibi isimler rol alıyor.

Dram-komedi türündeki filmin özeti şöyle: New York’lu çekici ve göz alıcı bir ev kadını, son derece gösterişli bir yaşam sürmektedir. Ancak parasını bu denli cömertçe harcaması nedeniyle büyük bir mali krizin içine sürüklenir ve iflas etmenin eşiğine gelir. Tek çıkış yolu ise San Francisco’da tanıştığı ve kendisine finansal anlamda yardım edeceğini düşündüğü adamı bulmak için San Francisco’ya gitmektir.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

MALAVİTA: BELALI TANIK
Yönetmenliğini ve senaristliğini Luc Besson’ın yaptığı ‘Malavita: Belalı Tanık’ filminde Robert De Niro, Michelle Pfeiffer, Tommy Lee Jones, Dianna Agron, David Belle gibi oyuncular izleyici karşısına çıkacak. Amerikan ve Fransız ortak yapımı filmde, The Manzoni ailesinin diğer aileler tarafından ölüm tehditleri aldıktan sonra koruma programına katılmaları ve Fransa’ya yerleştirilmeleri anlatılıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

BÜYÜK KUMAR
Haftanın yabancı filmleri arasında yer alan ‘Büyük Kumar’ filmini Brad Furman yönetti. Amerikan yapımı dram-gerilim türündeki filmin oyuncu kadrosunda, Ben Affleck, Justin Timberlake, Gemma Arterton, Anthony Mackie, Dayo Okeniyi yer alıyor. Filmde, Princeton Üniversitesi son sınıf öğrencisi Richie’nin okulu için kullanması gereken tüm parasını online poker oynatan yasadışı bir kumar sitesinde harcaması sonucu gelişen olaylar izlenebilecek.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

KARNAVAL
Yönetmen koltuğunda Can Kılcıoğlu’nun oturduğu ‘Karnaval’ filminde Tülin Özen, Serdar Orçin, Sait Genay, İpek Bilgin ve Vedat Erincin rol alıyor. Can Kılcıoğlu’nun senaristliğini de üstlendiği filmin konusu şöyle: 30’lu yaşlardaki Ali, babasıyla yaşadığı sorunlar nedeniyle evden kovulur ve arabada yaşamaya başlar. Bu süreçte tek derdi hayatını sürdürebileceği düzenli bir işe girebilmektir. Tam da bu sırada halı yıkama makinesi pazarlamacısı olma şansını elde eder. Sonrasında tesadüf eseri karşılaştığı Demet  ile arasında gelişenler sayesinde hayallerini gerçekleştirme fırsatını yakalarlar.
Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

3 KADIN 3 KADER
Faik Ahmet Akıncı’nın yönettiği ‘3 Kadın 3 Kader’ filminde Esma Ünal, Aleyna Eroğlu, Meltem Telli izleyici karşısına çıkacak. Birbirinden farklı üç kadının kaderlerinin hikayesi ekseninde gelişen
filmde, kadına karşı şiddet konu ediliyor.

ÖYLE SEVDİM Kİ SENi
Yönetmenliğini ve senaristliğini Orhan Tekeoğlu’nun yaptığı ‘Öyle Sevdim Ki Seni’, dram severleri salonlara çekmeyi amaçlıyor. Kayhan Yıldızoğlu, Oktay Gürsoy, Duygu Yıldız, Alma Terzic, Tevfik Erman Kutlu’nun izleyici karşısına çıkacağı filmde, 1900’lü yılların başlarında Trabzon-Gümüşhane sınırına yakın bir yerleşim alanı olan Santa’dan Yalta’ya taş ustası olarak giden Yakup Usta’nın torunu Olga’nın, çalışmak için 1997’de Trabzon’a gitmesi ve sonrasında gelişen olaylar ele alınıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

KATLİAM GECESİ
Gerilim ve korku türündeki ‘Katliam Gecesi’ filminin yönetmenliğini Adam Wingard üstlendi. Oyuncuları arasında Sharni Vinson, Barbara Crampton, Wendy Glenn, Margaret Laney, Ti West’in yer aldığı filmde, katillerden oluşan maskeli bir çetenin Davison ailesinin bir toplantılarını basması konu ediliyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘DIANA’
Paris’te 1997 yılındaki trafik kazasında hayatını kaybeden Galler Prensesi Diana’nın yaşamının son iki yılına ışık tuttuğu belirtilen “Diana” filmi, bu hafta izleyiciyle buluşuyor.

Yönetmenliğini Oliver Hirschbiegel’in üstlendiği ABD yapımı filmde, Galler Prensesi Diana’yı Akademi ödüllü Naomi Watts canlandırıyor. Filmde Watts, başrolü Amerikan televizyon dizisi “Lost”taki Sayid Jarrah rolüyle popüler olan Naveen Andrews ile paylaşıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘ZAFERE HÜCUM’
Yönetmenliğini Oscar ödüllü Ron Howard’ın, senaristliğini Peter Morgan’ın yaptığı “Zafere Hücum” filmi, Formula 1 yarışçıları James Hunt ve Niki Lauda arasındaki rekabeti anlatıyor.

Filmde, Chris Hemsworth “karizmatik” İngiliz James Hunt, Daniel Brühl ise “disiplinli ve mükemmeliyetçi” Avusturyalı Niki Lauda rolünde izleyici karşısına çıkıyor.

Aksiyon, biyografi ve dram türündeki ABD yapımı film, yarış pistindeki çekişmeleri, bu iki sıra dışı karakter arasındaki farkı seyirciye aktarıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘VAMPİR KIZ KARDEŞLER’
Franziska Gehm’in romanından sinemaya uyarlanan “Vampir Kız Kardeşler” ise haftanın fantastik komedi filmi.

Filmde, Christiane Paul, Marta Martin, Richy Müller, Jonas Holdenrieder, Laura Antonia Roge rol alıyor.

Yönetmenliğini Wolfgang Groos’ın üstlendiği Alman yapımı filmin konusu özetle şöyle:

“12 yaşındaki vampir kız kardeşler Silvania ve Dakaria, evleri Transylvania’dan ayrılıp Almanya’nın bir kasabasına taşındıklarında büyük bir sorunla karşılaşırlar. Öncelikli sorunları insanların arasında yaşamayı öğrenecek olmalarıdır. Sadece geceyarısından sonra uçabilmekte ve süper güçlerini kullanamamaktadırlar. İnsanların arasında yaşamayı istemeyen Dakaria evlerine geri dönmeleri konusunda ısrar ederken, Silvania bu insancıl yaşama ayak uydurmaya çalışmayı tercih etmektedir. Okul yaşamları oldukça zorlu bir şekilde devam ederken, sürekli beklenmedik sorunlarlarla karşılaşmaktadırlar. Özellikle de komşularından birinin Dirk van Kombast isimli bir vampir avcısı olması işleri iyice zorlaştırır.”

‘ALEX CROSS’
Polisiye, macera ve gerilim türündeki ABD yapımı “Alex Cross” filminin yönetmen koltuğunda Rob Cohen oturuyor.

Tyler Perry, Edward Burns, Matthew Fox, Carmen Ejogo, Cicely Tyson’un rol aldığı filmde, psikoloji eğitimi almış cinayet masası dedektifi Dr. Alex Cross’un bir yakınının öldürülmesi üzerine katilin peşine düşmesi sonucu yaşanan olaylar konu ediliyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘MERYEM’
“Mommo-Kız Kardeşim” filmiyle beğeni toplayan yönetmen Atalay Taşdiken’in “Meryem” filmi seyirciyle buluşacak.

Taşdiken’in yapımcılığını ve senaristliğini de üstlendiği filmde, İsmail Hacıoğlu, Zeynep Çamcı, Mustafa Uzunyılmaz, Mehmet Usta ve Zerrin Sümer rol alıyor.

Dram türündeki filmin konusu şöyle:

“17- 18 yaşlarında, güzelliğiyle tüm kasabanın ilgisini çeken Meryem’e aynı kasabada yaşayan ve oğulları İstanbul’da çalışan bir aile talip olmuş ve 10 gün içerisinde nişan, kına gecesi ve düğün yapılmıştır. Meryem’in kocası Mustafa, düğünden ancak birkaç gün önce gelmiş ve 6 gün evli kaldıktan sonra ‘bir düzen kurar, seni de İstanbul’a alırım’ diyerek yaşadığı şehir olan İstanbul’a dönmüştür. Kayınvalidesi ve kayınpederi ile yaşamaya başlayan Meryem, bir yandan hasret çekerken, bir yandan da umudunu korumaktadır. En önemlisi de evin her türlü hizmetini görmeyi görev saymıştır kendine. Çünkü o evde gelin olarak bulunmasının asıl nedeni iyi hizmet etmesi içindir. Meryem bir yandan da çocuk yapamadığı için üstü örtülü bir dille suçlanmaktadır. Bu arada beklenmedik bir gelişme olur. Askere gitmeden önce Meryem’e aşık olan Murat, terhis olup gelir. Ancak gelen Murat, giden Murat değildir. Askerde yaşadıkları ona ağır gelmiş, uzun süre psikolojik tedavi görmüştür. Murat’ın gelişiyle Meryem’in hayatı değişecektir.”

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

‘MENEKŞE’DEN ÖNCE’
menekseden_once_belgesel_film
Gazeteci-yazar Soner Yalçın’ın yönetmen koltuğunda oturduğu “Menekşe’den Önce” belgesel film, haftanın yerli yapımları arasında yer alıyor.

Belgesel filmde, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan olaylar, Madımak Oteli yangınında hiç görmediği ablası Menekşe ve ağabeyi Koray Kaya’yı yitiren Menekşe’nin gözünden anlatılıyor. Filmde, Menekşe’nin, kendisi doğmadan hayatlarını kaybeden ağabeyi ve ablasının ölümünü araştırırken, tanıklarla bir araya gelmesi izlenebilecek.

Belgesel filmin müzikleri, Fazıl Say imzası taşıyor.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın

Kaynak : [-]

Türkiye’nin önde gelen psikedelik folk gruplarından Baba ZuLa, Ekümenopolis’ belgeseline yaptığı müziklerden ilham alarak 1 Şubat’ta başladığı “Ekümenopolis İstanbul” dünya turnesine devam ediyor.

baba zulaDünya turnesine 1 Şubat’ta Tokyo’da başlayan Baba ZuLa sırasıyla Japonya, Kıbrıs, Türkiye, Almanya, Belçika, İsviçre, Danimarka, Avusturya, İtalya, Sırbistan ve İsrail’de oryantal rock’n roll tarzıyla hem dinleyicilere müzik şöleni sunucak hem de “Ekümenopolis İstanbul” konusuyla dinleyicileri düşündürecek.

Eşsiz sahne şovları, ilginç kostümleri ve şiirsel müzikleriyle rock’n roll’u yeniden yorumlayan Baba ZuLa neoliberal kentleşmenin fotoğrafı olan ve çizgi film bölümünün müziklerini bestelediği Ekümenopolis belgesinden ilham alarak dünyanın birçok ülkesinde konserveriyor.

Şimdiye kadar çıkardıkları 7 albüm, besteledikleri film müzikleri ve verdikleri sayısız konser ile dünya çapında tanınan ekip, bu kez psychedelic folk tarzını 26 gün boyunca tüm dünyaya duyurmaya, hazırlanıyor.

Farklı tarzıyla yıllardır Babylon’un vazgeçilmez grubu olan ve özellikle yabancılar ve gençlerden büyük ilgi gören Baba ZuLa en son albümü “Gecekondu”yu 2010 yılında yayınladıktan sonra geçtiğimiz sene Ekümenopolis belgesine bir parça yaptı ve Hindistan’da canlı konser albümünü yayınladı.

01.02.13. // Tokyo, Japonya

02.02.13. // Tokyo, Japonya

03.02.13 // Kumamoto, Japonya

09.02.13. // Lefkoşa, Kıbrıs

16.02.13 // İstanbul,Türkiye

20.02.13 // Antalya, Türkiye

21.02.13 // İzmir,Türkiye

22.02.13 // Denizli, Türkiye

02.03.13 // İstanbul, Türkiye

06.03.13 // İstanbul, Türkiye

07.03.13 // Ankara, Türkiye

08.03.13 // Eskişehir, Türkiye

12.03.13 // Frankfurt, Almanya

13.03.13 // Leipzig, Almanya

15.03.13 // Köln, Almanya

16.03.13 // Gent, Belçika

17.03.13 // Bochum, Almanya

20.03.13 // Karlsruhe, Almanya

21.03.13 // Zürih, İsviçre

22.03.13 // Stuttgart, Almanya

23.03.13 // Kopenhag, Danimarka

24.03.13 // Berlin, Almanya

26.03.13 // Kassel, Almanya

27.03.13 // Graz, Avusturya

28.03.13 // Viyana, Avusturya

29.03.13 // Triest, İtalya

30.03.13 // Genk, Belçika

04.04.2013 // İstanbul, Türkiye

20.04.2013 // Belgrade, Sırbistan

26.04.2013 // Trento, İtalya

27.04.2013 // İstanbul, Türkiye

05.05.2013 // İstanbul, Türkiye

25.05.2013 // İstanbul, Türkiye

30.05.2013 // Tel Aviv, İsrail

Kaynak :[-]

Guardian gazetesi, 2013 yılında Avrupa’nın “en iyi sanat etkinlikleri”nin gerçekleşeceği kentler arasında yer verdiği İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne vurgu yaptı.

 Bu yıl Avrupa’da en iyi sanat etkinliklerini gerçekleştirecek kentler arasında İstanbul da sayıldı. İngiliz Guardian gazetesi “Avrupa’nın 2013 yılında en iyi sanat etkinlikleri rehberi” başlığıyla verdiği geniş haberinde İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne yer verdi.

Guardian gazetesi “Avrupa’da bu yılın en iyi sanat etkinlikleri rehberimiz ile şaşırtıcı bir kültürel kentsel tatilini planlayın, operadan elektronik müziğe, artı şiir, tiyatro ve sinemaya” diye yazdı.
Haberde yılın “en iyi sanat etkinliklerine” evsahipliği yapacak Avrupa kentleri arasında İstanbul dışında şu kentler sıralandı:
“Paris (Fransa), Barcelona (İspanya), Kosice (Slovakya), Berlin (Almanya), Venedik (İtalya), St. Petersburg (Rusya), Atina (Yunanistan), Gothenburg (İsveç), Krakov (Polonya), Lizbon (Portekiz), Basel (İsviçre), Prag (Çek Cumhuriyeti), Kopenhag (Danimarka), Budapeşte (Macaristan), Oslo (Norveç) ve Brüksel (Belçika).

-İSTANBUL’DA ETKİNLİKLER-

Guardian gazetesi, 30 Mart ile 14 Nisan tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Film Festivali için “Son yıllarda en ilginç Avrupalı filmlerinden bazıları Türk yönetmenlerden geldi” dedi. Bu çerçevede Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu ve Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” yapıtlarına dikkat çeken gazete 1982 yılından beri devam eden festivalin, hem büyük isimlerin piyasaya çıkan yeni yapıtlarını hem de yükselen yeni yönetmenlerin eserlerini görmek için “büyük şans” sağladığını vurguladı.
Guardian, İstanbul’un 14 Eylül ile 10 Kasım tarihleri arasında evsahipliği yapacağı İstanbul Bienali’ni okuyucularına anlatırken “Bu etkinlik, Venedik, Sao Paulo ve Sydney’de yapılanlarla birlikte dünyanın en prestijli çağdaş sanat vitrinlerinden biri” sözlerini kullandı. Haberde Bienalin Küratörü Fulya Erdemci’nin 2013 yılı temasının, “siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikri olacağını açıkladığına vurgu yapıldı.

Kaynak : [-]http://www.haberx.com

Masalcı Hans Christian Andersen resmi çıkışından 7 yıl önce yazdığı ‘Tallow Candle’ adlı bir masal bulundu.

Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen’in ”ilk çalışması” olduğu sanılan bilinmeyen bir eseri bulundu.

Danimarkalı tarihçi Esben Brage, 6 sayfa ve 700 kelimeden oluşan metni, Funen Ulusal Arşivler’de, Andersen’in ülkenin orta kesimindeki memleketi Odense’nin varlıklı ailelerine ait kutuları araştırırken Ekim ayı başında bulduğunu söyledi.

El yazısıyla kaleme alınan ve kutulardan birinin en altında görünüşe göre hiç dokunulmadan saklı kalan ”The Tallow Candle” adlı masalın, Andersen’den dul bir kadın olan Mme Bunkeflod’a atfedildiği belirtildi.

Andersen uzmanı Ejnar Stig Askgaard, metnin kuvvetle muhtemel, Andersen’in, resmi çıkışından 7 yıl önce yazılan, ilk çalışmalarından biri olduğunu kaydetti.

Askgaard, keşfi ”sansasyonel” sözleriyle tanımlayarak, ”Bunu yazanın Christian Andersen olduğuna hiç şüphem yok” dedi.

BBC’nin haberine göre de ”The Tallow Candle” masalında, iç güzelliği fark edilene ve tutuşturulana kadar ihmal edilen ve kirlenen saygıdeğer bir mumun hikayesi anlatılıyor.

Mme Bunkeflod’ın, Andersen’in bir çocuk olarak ziyaret ettiği ve kitaplar ödünç aldığı dul bir kadın olduğu sanılıyor.

Uzmanlar, Danimarka gazetesi Politiken’e, metnin, büyük olasılıkla orijinal el yazmasının kopyası olduğunu açıklarken, eserin muhtemelen 1820’lerde yazıldığını söylediler.

Kaynak : [-]