Şunun için etiket arşivi: Avrupa

Otobüste gelirken 3-5 şiir yazanlara şairlikten kesin olarak men edilebileceğini düşündüğümüz rakipler geliyor. Şairler(!) bu rakip için ne düşünür bilemiyoruz fakat şairlerin gocunacağına eminiz!

şiirlerin efendisi robotlar

Şiir yazan bir bilgisayar programı ilk kez tüm okurlarını insan olduğuna ikna etmeyi başarıyor. Bu algoritma, birçok alanın ardından, şiirin de robotlar tarafından ele geçirilmesi anlamına geliyor.

Her alanda gittikçe daha çok yayılan robotlar, şimdi de şiire el attı. Şair robotlar, yaratıcılık gerektiren bir alanda ilk kez Turing Eşiği’ni geçmeyi başardı. Turing Eşiği, bir makine tarafından yazılan herhangi bir metnin, onu okuyanların en az yüzde 30’unu, bir insan tarafından yazıldığına ikna etmesi anlamına geliyor. Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nden Oscar Schwartz, insanlara “Bu şiiri bir robot mu yazdı bir insan mı” sorusunu yönelten Bot or Not isimli bir proje başlattı.

 Projenin internet sitesine girenlerin karşısına bir şiir çıkıyor ve insanlar o şiiri yazanın robot olup olmadığını anlamaya çalışıyor. İstatistiklere göre, kullanıcıların yüzde 30’undan fazlası, okudukları robot şiirini insanlara atfediyor.

 “Hem duygusal hem de felsefi olarak, robotların sanat üretmesine hazırız. Bunun birçok sebebi var. Bunlardan en önemlisi, teknolojiye yakınlığımız ve onun hayatımızla iç içe geçmiş olması. Ve robotlar sanat yapmaya başladığında, insanlara aralarında duygusal bağlar da oluşmaya başlayacak” diyen Schwartz, sanat üretimi sayesinde insanların robotlara karşı “özel hisler” besleyebileceğini söyledi.

 Schwartz, Bot or Not projesi için bir şiir yazma algoritması geliştirdi. Araştırmacı, şimdiye dek bilgisayar tarafından yazılan 300 şiirin Turing eşiğini aştığını, hatta artık eşiği yüzde 30’dan 60’a çıkarmayı düşündüğünü söyledi. Bu 300 şiir arasında şu ana dek 6 tanesi eşiği aşan sonuçlar almış. Schwartz, “Şair robotların artık ciddi bir mesele” dedi.

 Bilgisayar biliminin  gelmiş geçmiş en önemli temsilcilerinden olan Britanyalı Alan Turing, bir makinenin zeki olduğunu kanıtlamanın, kendisiyle ilişki kuranların en az yüzde 30’unu insan olduğuna ikna etmesinden geçtiğini öne sürmüştü. Mantık, kriptoloji ve felsefe alanında da çok önemli çalışmaları olan Turing, eşcinsel olması sebebiyle ülkesinde gördüğü işkence yüzünden 1954 yılında, 45 yaşında intihar etmişti. Alan Turing, teorik bilgisayar bilimi ve yapay zekanın babası olarak görülüyor.

ALAN TURING Kimdir?

alan turingAlan Mathison Turing (23 Haziran 1912 – 7 Haziran 1954), İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılır. Geliştirmiş oldugu Turing testi ile makinaların ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için savaş kahramanı sayılmıştır. Ayrıca Manchester Üniversitesi’nde çalıştığı yıllarda, Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmıştır.

Adı ayrıca Princeton’da beraber çalıştığı tez hocası Alonzo Church ile geliştirdiği Church-Turing Hipotezi ile de matematik tarihine geçmiştir. Bu tez, bir algoritmayla tarif edilebilecek tüm hesaplamaların dört işlem, projeksiyon, eklemleme ve tarama operasyonları ile tarif edilebilecek hesaplamalardan ibaret olduğunu ifade eder. Bir matematiksel teorem olmaktan ziyade matematik felsefesi hakkında çürütülememiş bir hipotezdir.

1952 yılında şantaja maruz kaldığı şikayetiyle polise başvurup eşcinsel olduğunu açıklayan Turing, eşcinsellik suçlamasından yargılanıp 1 sene boyunca kimyasal olarak hadım etme yöntemi olarak kullanılan östrojen iğnesi vurulmaya mahkûm edilmiştir. 1954 yılında potasyum siyanid zehirlenmesinden ölmüştür. Polis araştırmasında Turing’in yediği elma ile siyanur zehiri alarak intihar sonucu öldüğüne karar verilmiştir. Buna rağmen Turing’in zehirlenmesinin kendisi tarafından intihar nedeniyle olmadığı ve başkalarının bu şüpheli ölümde bir parmağı olduğu iddiası sürmüştür.

Adı anısına verilen ve bilgisayar biliminin Nobel’i sayılan Turing Ödülü ile de akademik bilişim dünyasının bir parçası olmuştur.

Gelişim biyolojisi alanındaki en önemli matematiksel modellerden biri olan reaksiyon-difüzyon modeli de Turing tarafından formüle edilmiştir.

Çocukluğu ve Geçmişi

Annesi Sara, Hindistan’ın Orissa şehrinin Chatrapur kasabasında hamile kalmıştır. Babası Julius Mathison Turing, Britanya Hindistan koloni idaresinde Hindistan devlet memuru idi. Julius ve annesi Sara Alan’ı İngitere’de dünyaya getirmek istediler ve böylece Londra’ya gelerek Alan Turing’in 23 Haziran 1912’de doğduğu (şimdi Colonnade Hotel olan) Maide Vale’de bir eve yerleştiler. John adlı bir abisi vardı. Babası Hindistan Devlet Memurluğu işine devam etmekteydi ve Turing’in çocukluk yılları boyunca ailesi iki oğlunun kalması için İngiltere Hastings’teki arkadaşlarına bırakarak Guildford, İngiltere ve Hindistan arasında seyahat etti. Turing yaşamının erken dönemlerinde deha belirtileri gösterdi ve bunları sürekli olarak sergiledi.

Ailesi onu 6 yaşında iken bir gündüz okulu olan St Michaels’e kaydettirdi. Diğer eğitmenleri ve sonra da okulun başöğretmeni çabucak onun zekâsının farkına varmıştır. 1926’da 14 yaşındayken Dorset’te ünlü çok pahalı bir özel okul olan Sherborne Okuluna girdi. Okul sömesterinin birinci günü İngiltere’deki Genel Greve denk geldi; ancak Turing okuluna o kadar hevesliydi ki, trenlerin ülkede işlemediği o günü Southhampton’dan okula 60 milden fazla süren yolu tek başına bisikletle gitti ve yarıyolda geceyi bir otelde geçirdi.

Turing’in matematik ve bilim üzerine doğal eğilimi, Sherborne’daki eğitim tanımı daha çok klasik Antik Yunanca ve Latince üzerinde odaklanan, öğretmenlerinin saygısını kazandırmadı. Okul Müdürü ailesine şöyle yazmıştır: “Umarım iki okul arasında bilgisiz kalmaz. Eğer özel okulda kalacaksa özel okulun özel eğitimini almayı kabul etmeli; eğer sadece bir kendini bilime adamış bir bilimadamı olacaksa, vaktini bu özel okulda boşuna harcıyor.”

Buna rağmen Turing sevdiği çalışmalarda göze çarpan yeteneğini göstermeye devam ediyordu, derslerinde daha türev ve entegrasyon konularını öğrenmeden bile ileri yüksek matematik konulu problemleri çözümlemeye başlamıştı. 1928’de 16 yaşına geldiğinde Albert Einstein’ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein’ın Newton hareket savlarını tenkitlerini (bunların açıklamasını yapmayan ders kitabı metinleri kullanmadan) kendi kendine çalışak ortaya çıkardı.

Alan Turing - Sackville Park-Manchester

Alan Turing – Sackville Park, Manchester

Turing okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom’la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, çocukken veremli inek sütü içmesi dolayısıyla kaptığı tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne’daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta kala öldü. Turing’in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin meteriyalistik olduğu inancını benimsedi.

Üniversite ve hesaplanabilirlilik üzerinde çalışmaları

Turing’in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge Trinity Koleji’ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej’e gitti. 1931’den 1934’e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935’te Kings Kolej’e akademik üye seçildi.

28 Mayıs 1936’da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel’in 1931’de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çesit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.

KingsCollegeChapel

Turing’in 1931-1934 ders yıllarında diploma derecesi için bulunduğu ve 1935’de okutman olduğu Cambridge Kings Kolej

Turing makinaları günümüzün hesaplama teorilerinin ana araştırma öğesidir. Turing makineleri için Sonlanma Problemi’nin kararverilemez olduğunu gösterek Karar Verme Probleminin bir sonucu olmadığını ispatlamaya devam etti: genel anlamda, algoritmik olarak sunulan bir Turing makinesi her zaman sonlanıyor olsa bile, karar vermek mümkün değildir. Kanıtının, Alonzo Church’ün lambda hesaplama teorisine dayandırdığı Turing sonucuna eşit olan kanıttan daha sonra yayınlanmasına rağmen, Turing’in çalışması çok daha kabul edilebilir ve sezgiseldi. Teorisinin yeni bir tarafı da ‘Evrensel (Turing) Makinası’ kavramı idi ve bu herhangi bir diğer makinanın görevlerini yerine getirecek bir makina fikri idi. Makale ayrıca tanımlanabilen sayılar kavramını da tanıtıyordu.

Eylül 1936’dan Temmuz 1938’a kadar Princeton Üniversitesi, İleri Etüdler Enstitüsü’nde, Alonzo Church yanında hemen hemen devamlı çalışarak geçirdi. Soyut matematik çalışmaları yanında kriptoloji üzerinde de çalışmalar yaptı ve ayrıca dört aşamalı elektro-mekanik ikili çarpma makinasının üç aşamasını tamamlayıp bitirdi. Haziran 1938’de tezini verip Princeton’dan Felsefe Doktoru ünvanını kazandı. Bilimsel tezinde bir Turing makinesinin çözemeyeceği problemler araştırmasına olanak sağlayarak, kehanet makineleri ile bağlantılı Turing makineleri ile hesaplama kavramını inceledi.

İngiltere’de Cambridge’e geri dönerek, Ludwig Wittgenstein’in matematik temelleriyle ilgili derslerine katıldı. İkisi aralarında tartışmalar yapıp birbiriyle uyuşamadılar. Turing biçimciliği savunmaktaydı ve Wittgenstein ise matematiğin mevcut olan gerçekleri yeniden keşfetmek yerine onları yeni olarak icat ettiğini iddia etmekteydi. Ayrıca Hükümet Kod ve Şifre Okulunda (GCCS) yarı-zamanlı çalışmaktaydı.

Kriptanaliz

Ana madde: Enigma şifrelemesinin analizi
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Turing Bletchley Park’ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejeski, Jerzy Rozycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı.

Hem Enigma makinası hem de bu makinaya eklenen (İngilizler tarafından ‘Tunny’ kodadı verilen teletip makinası olan) Lorenz SZ 40/42 makinasının şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Bir süre de, 8 Numaralı Kulübe’de bulunan Alman Deniz Kuvvetleri şifreli iletişimi okumadan sorumlu bölüme başkanlık yapmıştır.

Turing, Eylul 1938 itibariyle Hükümet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmıştır. Alman Enigma makinası problemi üzerinde çalışmış ve GCCS’de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox’la işbirliği yapmıştır. 4 Eylül 1939’da, Birleşmiş Krallık’ın Almanya’ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS’nin savaş zamanı üssü Bletchley Park’a katıldı.

Turing-Welchman “bombe” makinası

Bombe-makinesiBletchley Park’a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma’yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makinaya Bombe adı daha önce 1932’de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman’ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en onemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinası olarak kullanıldı.

Turing ile aynı dönemde Bletchley Park’ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing’i şu sözlerle onurlanmdırmıştır: “Turing’in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe’nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta herşeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı.”

Bombe bir Enigma makinası mesajında kullanılacak muhtemel doğru ayarlamaları (örn. çark komutları, çark ayarları…vs) araştırdı ve uygun ve makul bir şifresiz metin parçasını bulunan test için kullandı. Çarklar için, üç çarklı genel Enigma makinaları için 1019 olası durum ve 4 çarklı denizaltı Enigma makinaları için 1022 olası durum mevcuttu. Bombe elektriksel olarak tamamlanan, crib’i esas alan bir dizi mantıksal sonuç sergiledi. Bombe bir çelişki belirdiğinde tespit etti ve bir sonrakine taşıyarak düzenlemeleri eledi. Muhtemel düzenlemelerin çoğu çelişkilere sebep oluyor ve detayların araştırılması için birkaç tane bırakarak kalanı bir kenara atılıyordu. Turing’in Bombe’si ilk kez 18 Mart 1940’ta kuruldu. Savaş sonunda operasyonda ikiyüzün üzerinde Bombe vardı.

Kulübe 8 Bölümü ve Alman Deniz Kuvvetleri Enigma makinesi

Bletchley Park ana binası

Bletchley Park ana binası

Aralık 1940’ta Turing, diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri Enigma göster geç sistemini çözdü. Turing ayrıca Deniz Kuvvetleri Enigmasını kırmaya yardımcı olması için ‘Banburismus’ adı verilen Bayes tipi istatistik tekniği keşfetti. Banburismus Bombe’lerin düzenlemelerini test etmek için gerekli zamanı kısaltarak, Enigma çarklarından çıkan kesin komutları eliyordu.

1941 baharında, Turing Hut-8’deki iş arkadaşı Joan Clarke’a evlilik teklifinde bulundu, ancak yazın her iki tarafın anlaşmasıyla bu nişan bozuldu.

1942 Temmuzunda, Turing, Almanların ‘Fish’ kodadlılardan biri olan yeni Geheimschreiber (gizli yazıcı) makinesinde kullanılan Lorenz şifrecisine karşı kullanılmak üzere Turingismus ya da Turingery adı verilen bir teknik icat etti. Ayrıca, günlük-değişken şifrelere faydalı bir şekilde uygulanan kaba-kuvvet zoru ile kod çözme tekniklerine üstün hız sağlayan, öncelikle basit makinelerin yerine geçen, dünyanın ilk programlanabilen dijital elektronik bilgisayarı Collossus’un oluşturulmasına devam etmiş Max Newman’ın koruması altındaki Tommy Flowers’ın Fish takımıyla da tanıştırılmıştır. Sık rastlanılan yanlış bir kanı ise, Turing’in Colossus’un dizaynında anahtar şahıs olduğuydu ki bu doğru değildi.

Bletchley’da çalışırken, Turing, ara ara üst-seviye karşılamalarda ona ihtiyaç duyulduğunda Londra’ya 40 km koşmuş, başarılı bir uzun-mesafe koşucusudur.

Turing 1942 Kasımında Birleşik Devletler’e(USA) seyahat etti ve A.B.D. Deniz kuvvetleri kriptanalistleriyle Deniz Kuvvetleri Enigması ve Washington’da Bombe yapımı üzerinde çalıştı ve Bell labaratuvarlarında korumalı konuşma cihazlarının geliştirilmesine yardımcı oldu. Mart 1943’te Bletchley Park’a geri döndü. Hugh Alexander, Turing bazen bölümün koşturmacısında günlük ufak işlerini hallederken geçici lider olduğundan, yokluğunda resmi olarak Hut-8’in liderlik pozisyonunu üstlenmişti. Turing ise Bletchley Park’taki kriptanalistlerin genel danışmanı oldu. Savaşın ileriki kısmında, işini, mühendis Donald Bailey’in yardımıyla elektronik bilgisini daha ileri seviyede geliştirdiği Hanslope Park’a taşıdı. Birlikte Delilah kod adlı portatif, korumalı ses iletişimleri makinesinin tasarımı ve yapımına giriştiler. Farklı uygulamalara ayrılmıştı, uzun-mesafe radya yayınlarının kullanımı için eksik kapasite ve her halükarda Delilah savaş sırasında kullanabilmek için çok geç tamamlanmıştı. Turing’in onu memurlar için bir Winston Churchill’in konuşma kaydının şifreleme/deşifreleşmesi için memurlara ispat etmesine rağmen Delilah kullanıma kabul edilmedi.

1945’te, Turing savaş zamanındaki hizmetleri için OBE ile ödüllendirildi, ancak çalışması yıllarca bir sır olarak kaldı. Royal Society tarafından ölümünden kısa bir süre sonra basılan bir biyografide şöyle kayıtlara geçmiştir:

Savaştan hemen önce, o kritik zamanda bazı büyük problemler üzerine çalışmalara kendini verseydi sunulabilecek çalışmasının kalitesini gösteren, çeşitli matematiksel konuda üç kayda değer makale yazıldı. Yabancı Bürodaki çalışmasına istinaden OBE ile ödüllendirildi.

İlk bilgisayarlar ve Turing testi

1945’ten 1947’ye kadar ACE (Otomatik Bilgisayar Motoru) tasarımında çalıştığı Ulusal Fizik Laboratuvarı’ndaydı. 19 Şubat 1946’da ilk program-hafızalı bilgisayarın detaylı dizaynının makalesini sundu. ACE uygulanabilir bir dizayn olmasına rağmen, Bletchley Park’taki savaş zamanı çalışmalarını saran esrarengizlik proje başlangıcının ertelenmelerine öncülük etti ve onu hayal aleminden çıkardı. 1947’nin sonlarında altı yıllık devamlı çalışmadan sonra kendi istedigi bir alanda istediği gibi çalışmak üzere Cambridge’e döndü. O Cambridge’teyken yokluğunda Pilot ACE yapıldı. İlk programı 10 Mayıs 1950’de gerçekleştirildi.

1948’de Manchester’da Matematik Departmanına Okutman tayin edildi. 1949’da Manchester Üniversitesi’ndeki bilgisayar laboratuarında vekil yönetici oldu ve ilk gerçek bilgisayarlardan biri için Manchester Mark 1 yazılımı üzerinde çalıştı. Bu süre zarfında daha soyut işler yapmaya devam etti ve ‘Bilgisayar Mekanizması ve Zeka’ da (Mind, Ekim 1950) Turing yapay zekaya işaret etti, ve şu anda Turing testi olarak bilinen, bir makine için ‘zeki’ denilebilme standardını saptama girişimi olan bir deney ileri sürdü. İddiası eğer soru soran kişiyi, diyalog içerisinde olduğunun bir insan olduğu konusunda kandırabilirse, bir bilgisayar için düşünmenin söz konusu olabileceğiydi.

1948’te Turing aynı sınıftan mezun olduğu meslektaşı D.G. Champernowne ile çalışırken henüz var olmayan bir bilgisayar için satranç programı yazmaya başladı. 1952’de programı gerçekleştirmeye yetecek kadar bir bilgisayarı güçlendirerek, Turing bilgisayarını taklit ettiği, her bir hamlesi yaklaşık yarım saat alan bir oyun oynadı. Oyun kaydedildi, Champernowne’nın karısına karşı oyunu kazandığı söylense bile, program Turing’in meslektaşı Alick Glennie’ye karşı kaybetmiştir.

Örnek biçimleme ve matematiksel biyoloji

Turing 1952’den 1954’teki ölümüne kadar matematiksel biyoloji, özellikle morfogenez üzerine çalışmıştır. 1952’de Turing örnek biçimlendirme hipotezini öne sürerek, ‘ Morfogenezin Kimyasal Temeli ‘ adlı bir makale yazmıştır. Bu alandaki ilgi odağı canlıların yapısındaki Fibonacci numaralarının varlığını, Fibonacci filotaksisini anlamaktır. Örnek biçimlendirme alanının şu an merkezi olan reaksiyon-difüzyon denklemini kullanmıştır. Son makaleleri 1992’de A.M. Turing’in Derleme Çalışmaları eserinin basımına kadar yayınlanmamıştır.

Müstehcen uygunsuzluktan hüküm giymesi 

Turing'in evini gösteren plaka

Turing’in evini gösteren plaka

Homoseksüellik İngiltere’de yasadışıydı ve bir akıl hastalığı olarak dikkate alınmakla birlikte ceza-i yaptırımı olan suç sınıfına girmekteydi. Ocak 1952’de Turing’in 19 yaşinda bir genç olan Alan Murray ile bir sinemada tanıştı ve Alan Murray birkaç defa Turing’in evine giderek onunla birlikte kaldı. Birkaç hafta sonra Alan Murray bir tanıdığı ile birlikte Turing’in evini soymaya gitti. Turing bu hırsızlığı polise bildirdi. Polis hırsızları yakaladı ve soruşturma sırasında Alan Murray’in Turing ile homoseksüel ilişkisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Turing de bunun gerçek olduğunu itiraf etti. Turing ve Murray 1885 Ceza Kanunu’na Ek Yasa’nın 11. Kısmı gereğince müstehcen uygunsuzluktan suçlanıp mahkemeye verildiler. Turing pişman değildi ve 50 yıl önce Oscar Wilde’ın başına geldiği gibi aynı suçtan mahkûm edildi.

Turing’e mahkûmiyet ve durumuna bağlı olarak libidosunu azaltmak için devam eden hormonal tedavisinde göz hapsi arasında bir tercih sunuldu. Hapisten kaçmak için, bir yıl içinde kendini hadım edecek östrojen hormonu iğnelerini kabul etti. Suçlu bulunması dolayısıyla devletin gizli işleri için güvenilirlilik izni kaldırıldı ve o zamanlar çok gizli olan GCHQ’daki kriptografik konular üzerine devam eden danışmanlığı da sona erdirildi. O dönemde İngiltere hükümeti Cambridge Beş adlı çoğu akademik eğitimleri sırasında Oxford-Cambridge’de tahsil yaparken Sovyetler Birliği hesabına casusluk yapmayı kabul etmiş ve sonradan İngiliz entelejans kurumunda en yüksek rütbeleri almış olan (Guy Burgesss ve Donald Maclean) bir grup ajanlar sorunu ile uğraşmaktaydı. Casuslar ve Sovyet ajanlarının önemli mevkilerde bulunan homoseksüelleri tuzağa düşürmelerinden endişe edilmekteydi. Turing o kadar yıl sonra bile çok gizli olan Bletchley Park’da çok önemli mevkilerde çalışmıştı ve homoseksüel olma suçundan mahkeme tarafından hüküm giymişti.

8 Haziran 1954’te temizlikçisi onu Manchester’deki evinde ölü buldu. Bir gün evvel, yatağının kenarında bıraktığı yarı-yenmiş siyanür-zehirli elmayı yemek suretiyle siyanür zehirlenmesinden öldüğu açıklandı. Elmanın kendisi nedense hiçbir siyanür zehiri testine tabi tutulmadı. Ölüm sebebinin siyanür zehirlenmesi olması iddiasına rağmen naaşına post-mortem yapılmadı.

Bu şartlarda devletin çok gizli işleri için çok önemli görevlerde bulunan ve şüpheli bir tarzda ölen bir kişi olan Turing’in ölümünün kasıtlı, hatta İngiliz MI5 (gizli istihbarat) servisi tarafından bir suikast olduğuna ve intihar süsü verildiğine inanılmasına yol açmıştır. Annesi ise oğlunun laboratuvar ecza maddelerini dikkatsizce depolanıp kullanılmasına bağlı olarak zehirin yemeğe başladığı elmaya kazara bulaştığını devamlı iddia etmiştir. Bazı kişiler Turingin Pamuk Prenses peri masalı rolü yaparak intihar ettiğine inanırlar. Diğer kişiler Turing’in resmi güvenilirlilik izini kaybetmesine rağmen pasaportunun alınmadığına ve bu hükümden sonra (ABD tarafından kabul edilmemekle beraber) birkaç defa akademik nedenlerle Avrupa’ya gitmesine izin verildiğine işaret etmektedirler. Bu ziyaretler sırasında Turing’e bir suikast yapılma olasılığının çok yüksek bulunduğu bilinmektedir. Buna rağmen İngiliz resmi makamları bu ziyaretlere ve yüksek suikast olasılığına goz yummalarını kasıtlı bulmaktadırlar. Turing’in biyografisini yazan Andrew Hodges, Turing’in bu şekilde intiharının annesine biraz makul bir inkar etme imkânı verebilmek için olduğunu öne sürmektedir.

Ölüm sonrasında takdirle anılma

1966’dan beri, Bilgisayar Mekanizmaları Birliği tarafından her yıl, bilgisayar camiasına teknik makaleler yazan bir kişiye Turing Ödülü verilmektedir. Bu ödül, günümüzde bilgisayar dünyasının Nobel Ödülü olarak kabul edilmektedir.

Turing’in Londra’da doğum yeri olan (şimdi Colonnade Hotel olan) bina önüne ve Manchester’de yaşayıp öldüğü evinin önüne, İngiltere’deki önemli tarihsel kişilerin orada yaşadığına işaret etmek için binalara konulan, birer mavi plaka konulmuştur.

23 Haziran 2001’de Manchester’de Whitworth Sokağı’ndaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park’da Turing’in bir bronz heykeli için açış töreni yapıldı. Güney İngiltere’de Guildford’da yerleşik “Surrey Üniversitesi” kampüsünde heykeltraş “John W. Mills” tarafından yapılan bir bronz heykel için 28 Ekim 2004’de açılış töreni yapılmıştır. Turing’in çalışmış olduğu Beltchley Park’da ise Galler’den gelen ince kayrak taşlardan heykeltraş Stephen Kettle tarafından yapılmış 1,5 ton ağırlıkta bir diğer Turing heykeli 19 Haziran 2007’de törenle açılmıştır.

İngiltere’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle üniversitelerde, Turing’in anısını devam ettirmek hedefiyle çeşitli etkinlikler yapılmakta ve fakültelerde ve kampüslerde özel salon, bina ve meydanlara Turing adı verilmektedir. Örneğin İstanbul Bilgi Üniversitesinde her yıl ‘Turing Günleri’ adlı uluslararası katılımlı bilimsel bir sempozyum organize edilegelmektedir. Toplantının amacı ‘Hesaplama Teorisinde ve Bilgisayar Bilimlerinde’ uluslararası çevrelerdeki yeni eğilimlerin ve gelişmelerin tartışıldığı tanıtıldığı bir zemin yaratmaktır.

10 Eylül 2009 tarihinde yani Alan Turing’in ölümünden 50 yıl sonra İngiliz başbakanı Gordon Brown ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul etti

Kaynak :[-]

ilkbahar-ekinoksu

İlkbahar ekinoksu bu kez google doodle oldu.

İlkbahar ekinoksu nedir?

İlkbahar ekinoksu yılda iki kez yaşanan gece-gündüz eşitliğinden biri olarak bize baharın gelişini ve kışın bitişini hatırlatır, yaz mevsiminin de ön habercisidir. Çoğu mevsimsel veya astrolojik döngüde olduğu gibi, ekinoks zamanları da çeşitli toplumlarca tarih boyunca kutlanmış ve bu günler özel kabul edilmiştir. Bu bakımdan sadece göksel hareketle özetlenebilecek bir olay da değildir çünkü etkilerini ve buna verilen sembolik değer üzerinden gelişen gelenek ve yaşantıları bugünkü modern hayatımızın içinde de bulmamız pekala mümkündür. Gerçekten de aslen bu tarihler pek de öyle yaşamımızın dışında veya spiritüel bir çerçeve içerisine hapsolmuş değillerdir, tersine içinde yaşadığımız dünya ve toplumsal düzen içerisinde hayli etkin ve yaşamımızın içindedirler, sadece dikkat atfetmediğimiz sürece farkına varamayacağımız bir şekilde bilincimizde yer alırlar.

Aslen “yıl çarkı” diye de geçen senelik mevsimsel döngü ve aylık “ay döngüsü” insan hayatında bilinçli veya bilinçsiz şekilde etkindir, bunun izlerine en basitinden modern söylem içerisinde “kış depresyonu” veya “bahar krizi” tarzı beylik başlıklardan reklam ve kültürel etkileşim gibi birbiriyle alakasız görünen farklı alanlarda da rastlayabiliriz.

Modern insanın şehir yaşantısının gereklilikleri içerisinde bu gibi doğal işleyişlerin farklındalığından kopmuş olması, bir yerde kişinin kendi birey veya beden bütünlüğü algısına da etki etmektedir zira sembolik düzlemde ve kültürel örüntülerde bu ikisi arasında daima yakın bir ilişki kurulmuş ve bu ilişki üzerinden pek çok olgu hayatımızda yer etmiştir. Bu konudaki görüşleri; eski toplumların tarım veya göçebelik örgütlenmelerine dek götürmek mümkündür, ancak endüstriyel toplumun bir yüzyıl gibi kısa bir sürede -insanın “uygarlık” sürecinde ele alırsak- insan hayatında yaptığı büyük değişiklik bir yerde bunun uyum sorunlarını da beraberinde getirmiştir, şu anda modern hayata dair karşılaşılan sorunlar açısından aşağıda açıklanacak olan mevsimsel bazı değişimlere bağlı olarak gelişen kültürel, sosyolojik veya sadece bireye ait tutumlar bu uyum sorunlarının pek tabii ki tamamına yönelik bir çözüm olamasa bile, belirli düzeyde bir farkındalık sağlayabilir ve kişiye farklı bir bakış açısı sunabilir. Elbette ki paganizm, ezoterizm veya diğer alternatif pratiklerle ilgilenenler de bu konuya kendi bilgi birikimlerinden bakabilir ve faydalanabilirler.

İlkbahar ekinoksu, güneş takviminde gün-tün eşitliği diye de bilinen özel bir zamanı belirtir. Özellikle Akdeniz kuşağı olarak bilinen ve bugünkü batı anlayışının temellerini de oluşturan kültür dairesi içinde ekinokslar tarihsel dönemler boyunca gözlemlenmiş ve çeşitli dini seremoniler bugünlerde gerçekleştirilmiştir. Tarım toplulukları yakıştırmasına karşın, ekinoks kutlamaları eski göçebe Türk toplumunda Orta Asya’dan beri süregelen bir gelenektir ve hepimizin yakından bildiği gibi “Nevruz” adı altında çeşitli törenler ve şenlikler düzenlenir.

“Nevruz” , “yeni gün” anlamına gelir ve eski takvimlerde yılbaşı olarak görülür, ayrıca bugün güneş  zodyak kuşağının ilk burcu olan “koç” burcuna girer. Bazı araştırmacılarca “nevruz” kutlamalarının başlangıcı “Zerdüştlük”e atfedilse de -muhtemelern ateş sembolüne olan yakıştırmadan dolayı- , aslen Orta Asya’nın çok daha eskiye dayanan şamanik ve animistik sisteminde de ekinoks tarihlerinin önemli olduğunu görürüz. Örneğin günümüze değin neredeyse hiç değişmemiş olan Buryat şamanizminde ekinoks ve ay döngüleri ile bunun içerisinde yeralan ekinoks eşitliği büyük önem taşıyan bir gündür. Esasen Asya ve Avrupa farketmeksizin çok büyük bir coğrafyada tarih boyunca değer atfedilen ilkbahar ekinoks günü, ilk nerede ne şekilde ortaya çıktı tarzı köken arayışından çok kültürel ve uygulama zenginliği içerisinde değerlendirilirse bize konu hakkında daha büyük bir kavrayış sunar çünkü her kültürde kendine özgü bir şekilde evrilmiş ve yaşanmıştır.

Kabul edilen eski türk takviminde ilkbahar ekinoksu, yılbaşına denk düşer ve çeşitli Orta Asya türk topluluklarında “Boz Ay” diye de adlandırılan “mart” ayının 4 çarşambası farklı şekillerde kutlanır, zira bu dört günün herbirinde doğanın 4 elementi olan toprak, ateş, hava ve suyun uyandığı kabul edilir. Benzer şekilde, İrlanda kelt geleneğinde de ekinoks öncesi 4 sayısına verilen sembolizm üzerinden şenlikler yapılır ve amaç yine doğanın dört elementinin uyanmasını kutlamaktır. Burada ayrıca “tamamlanma” üzerinden ritüel anlamına odaklanmak da mümkündür.

İlkbahar Ekinoksunun günümüzde de devam eden başlıca özelliği olan ateşin üzerinden atlama veya ateş yakma ritüeli, Asya’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar çok geniş bir coğrafyada gözlenen ortak bir temadır. Ateş’in arınma ve yenilenme olarak yorumlanışı, baharın gelişiyle birlikte doğanın canlanışını açıklamaya yönelik olabileceği gibi, bu tarihten sonra günlerin uzamasıyla da ilişkili olarak “güneş” sembolü anlamını da taşır. Ancak, burada tipik monoteist ikilik üzerinden bakmamaya dikkat edilmelidir. Doğanın ve toprağın canlanışı üzerinden ekinoks tarihi ayrıca bir bereket festivalidir ve ateş burada “yaşam özü” olarak da ele alınabilir. Örneğin Anadolu’daki Kibele/”Matar Kubileya” kültünde, -tanrıçanın rahiplerine “Attis” sanı verilir- daha sonra Roma’da yaygınlaşıp “Kibele ve Attis”e dönüşecek şenlik ilkbahar ekinoksunda kutlanır, ateşler tanrıçanın kutsal alanında -bugün Vatikan’ın olduğu yer-  yakılırdı, anlamı da yine bereket ve yaşamın çoğalışı üzerineydi.

Akdeniz ve Avrupa geleneklerine bakıldığında da durumun farklı olmadığını görürüz. Günümüzde, hristiyanlığın kabul ettiği bir yortu olan paskalya (easter) -ekinoks sonrası dolunayın arkasından gelen ilk pazar, ki nedenlerini tartışacağız.- ve katolik kilisesince ayinler arasında sayılarak 25 martta kutlanan “Meryem’e Muştulama” -Meryem’e Cebrail tarafından “kutsal çocuğa” gebe olduğunun bildirilmesi- seremonilerinin ardında ekinoksta kutlanan pagan şenlikler vardır.

Paskalya geleneğine bakıldığına karşımıza iki önemli nokta çıkar. Katolik geleneğinde paskalya İsa’nın dirilişinin kutlanmasıdır. Paskalya haftasında İsa’nın çarmıha gerilişi ve ölümünün yası tutulur  (belirlenen pazar gününden önceki cuma “good friday” İsa’nın çarmıhta öldüğü gündür) , ta ki ölümünden üç gün sonra -Pazar günü- yeniden göğe yükselip cennete gidene dek, bu arada İsa’nın yeraltında “karanlıkla” savaştığına ve ışığın geri  getirilip galip olmasına sebebiyet verdiğine inanılır. (üç gün aralığı ay takviminin geleneksel öğelerindendir ki ay döngüsünü dışlama çabası hiçbir zaman tam olarak başarılamamıştır.)

Bu noktada, eski pagan inançlarına bakar ve mevsimsel döngüyü ve bunun etrafında örülen mitleri hatırlarsak; 21 aralık yani en uzun gecenin yaşandığı günde tanrı yeraltından yeniden doğarak yeryüzüne çıkar, hristiyanlık tarafından 25 martta kutlanan muştumala yortusu ve paskalya bu bakımdan ilginçtir zira eski bereket şenliğini aynen devralmıştır. Pagan  inancın mitlerine göre, 21 mart ekinoks tarihinde tanrıça oğul-sevgili (son-lover) olan ardılı eril tanrıyla birleşir ve doğa canlanır, bereket ve yaşam gelir. Bundan “dokuz ay” sonrasına denk gelen 21 aralıktaysa tanrıçanın rahminden bu oğul ve sevgili olan tanrıyla birleşmesinden oluşan -daha öncesinde ölerek yeraltına inen- yeni tanrı-oğul doğar. Bu miti aynen devralan hristiyanlıkta da; İsa’nın doğumu, Meryem’e bildirilmesinden “dokuz  ay” sonradır. Aynı şekilde, aslında üç gün  sonrasında ayın yükselişiyle ışığı getiren ve yeraltından yaşamı taşıyan da tanrıçanın kendisidir, tektanrılı dinlerin karanlık-aydınlık iyi-kötü ayrımı ve buna eklediği “kahraman” tipi monoteizmin gelişmesiyle ve gerçek mitin çarpıtılmasıyla oluşturulmuştur.

Ekinoks, solar -güneşe ait- bir özellik taşısa da ay takvimiyle de doğrudan ilintilidir. Kuzey Avrupa’da Tötonik bir tanrıça olan Eostre, ilkbahar ekinoksuyla alakalıdır ve paskalya anlamına gelen “easter” kelimesinin kökeni bu tanrıçanın adına dayanır.(Ayrıca hoş bir ayrıntı olarak, Mike Nichols bize dişilik hormonu olan östrojen/estrogen in adının da buradan geldiğini hatırlatır.) Tanrıça Eostre ya da Ostara’nın sembolü tavşan ve yumurtadır. -yine paskalya sembolleri- Tavşan verimliliği ve bereketi temsil eder -belki direk doğayı gözlem yoluyla çok hızlı ürediği için!- ve yumurta da ekinoksa atfedilen eril ve dişil birleşmeden “yaşam” oluşturan, içinde hayatın özünü barındıran “kozmik yumurtadır”. Günümüzde yanlış olarak “bahar tanrıçası” gibi bir adla anılsa da Eostre aslen bir ay tanrıçasıdır ve şenliği de ekinoks civarına denk gelen dolunayda yapılır. Ekinoks ve dolunayın üç gün öncesi ve üç gün sonrasının kutsal oluşu, ayrıca yapılan şenliğin iç gün sürmesi yine ay takvimince ay döngüsünü uyarıca ayarlanır. Tek tanrılı dinin gelmesiyle birlikte ay takvimi yok sayılmış ve sadece güneş odaklı bir anlayış getirilmeye çalışılınmıştır ancak günümüzde farklı adlar taşıda da ay takvimi halen belirleyicidir. (Yukarıda bahsedildiği üzere, takvim gereği paskalya pazarı dolunaya denk gelirse, paskalya bir sonraki pazara ertelenir!)

Günümüz paganizminin devraldığı eski geleneklerde,  kuzey Avrupa’da uygulanan şekliyle tanrıça ve tanrının birleşmesi şenliği, coğrafi özellikler dolayısıyla yani baharın yukarı enlemlere daha geç gelişiyle birlikte daha geç bir tarihe denk gelir ki 30 nisana rast gelen bu şenlik dört ana kelt şenliğinden biri olan “Beltane”dir ve yüce evlilik ritüeli olan “hieros gamos” -ya da “great rite”- bugüne özgü, sembolik veya aktif olarak gerçekleştirilebilen bir ritüeldir. Bu ritüel aslen tanrıçayı temsil eden bir kutsal rahibe ve eril unsuru temsilen seçilen bir erkek arasında gerçekleştirilir, cinselliğin kutsal olduğu ve bir ibadet amacı taşıdığı eski pagan inancının uygulamasını yansıtır.

Yine günümüz paganizminin bir kolu olan Wicca’da ve diğer bazı kuzey Avrupa pagan geleneklerinde, bu coğrafi farklılık ve mevsimsel yaşayış dolayısıyla ekinoks ve solstisler kuzey geleneklerince “lesser”-daha düşük- sabbat’lar olarak adlandırılırlar ki bu Akdeniz kuşağında yaşayan paganlar ve pagan gelenekleri için gereksiz  bir ayrımdır. Esasen ilkbahar ekinoksu, Wicca’daki dört temel “quarter day” den biridir. (Cross quarter day denilen ve “greater” olarak adlandırılan şenliklerse ekinoks ve solstisler arasında kalan şenliklerdir  ve astrolojik olarak kayma gösterirler, coğrafi konumları düşünüldüğünde kuzey geleneklerinin neden bu ayrımı yaptıkları anlaşılabilir ancak bu geneli kapsamaz.) Margaret Murray’i referans alan bazı  gelenekçiler ekinoks ve solstisler kuzeyde hiçbir zaman tam olarak gözlenemediği ve bu gelenek daha sonra göçen “solar” odaklı yerleşimciler tarafından kuzeye getirildiği için aslen kendi uygulamalarında varolmadığını iddia ederler, oysa neolitik çağ yerleşmelerinden bu tarihlerin oldukça başarılı şekilde gözlemlenip hesaplandığını biliyoruz. Bu bazen yoğun tartışmalara neden olabilen bir konu olmakla birlikte -Murray’in referans alınması vs. de keza- , uygulamanın bütünü değişmemektedir.

Sonuç itibariyle ilkbahar ekinoksu, gerek inanan kişilerce kutlanması gerek merak edenlerce araştırılması oldukça kapsamlı bir konudur. Bunların dışında en basitinden doğayla bağlantı kurmak veya doğal döngülerin farkındalığına erişerek benlik ve çevre hakkında fikir edinmek, bu bilgelik hakkında daha fazla fikir sahibi olmak için de oldukça iyi bir başlangıç sayılabilir, ne de olsa bahar ve ekinoks sonsuz başlangıç zamanıdır…

Kaynak : Bakırköy Gazetesi

İki Grammy ödüllü keman virtüözü Hilary Hahn,şef Paavo Järvi yönetimindeki Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası eşliğinde 26 Mart Salı günü İş Sanat’ta müzikseverlerle buluşacak.

hilary-hahn

Geçen sezon da etkileyici resitali ile İş Sanat’ta İstanbullu müzikseverlerin karşısına çıkan Hilary Hahn 26 Mart Salı akşamı bu kez Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası eşliğinde sahnede olacak. Tekniği, yorumu ve yeni müziğe bağlılığıyla zamanımızın en çok aranan müzisyenlerinden biri olarak görülen Hilary Hahn, iki Grammy ve çok sayıda Diapason ödülünün yanı Hilary Hahnsıra 2001 yılında Time dergisi tarafından “Amerika’nın En İyi Genç Klasik Müzisyeni” ilan edilmişti.

Hahn’a konserde eleştirmenlerce Avrupa’nın en seçkin orkestralarından biri olarak kabul edilen, Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası eşlik edecek. 80 yıllık köklü bir geçmişe sahip olan orkestra, baroktan çağdaşa geniş repertuvarıyla ve klasik eserlerin icrasında gösterdiği başarıyla dikkat çekiyor. Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası daimi şefi Paavo Järvi ile birlikte sadece Avrupa’nın değil, Japonya ve Çin de dâhil olmak üzere dünyanın önde gelen tüm sahnelerindeki üstün performanslarıyla büyük beğeni topluyor. Orchestre de Paris’nin dört yıldır müzik direktörlüğünü üstlenen Estonya asıllı şef Paavo Järvi başarılı müzik kariyerinin yanı sıra genç yeteneklerin yetişmesine verdiği önemle de dikkat çekiyor.

Hilary Hahn, Paavo Järvi yönetimindeki Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası ile Brahms’ın keman konçertosunu seslendirecek. Orkestra ikinci bölümde senfonileri ile ün yapan Bruckner’in 3 numaralı Re minör senfonisini çalacak. Konser saat 20.00’de başlayacak. (ANKA)

hillary

Bugün e-mail kutumuza gelen bir mail bu haberi yapmamıza neden oldu mailde şöyle diyordu. “İstanbul Bilgi Üniversitesi, Görsel İletişim Tasarımı son sınıf öğrencisiyim. Bitirme projesi olarak Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi kadınları ile ilgili bir fotoğraf serisi hazırlamak istiyorum.Hem sponsor arıyorum, hemde kısıtlı olan zamanımda bağış toplamaya çalışıyorum.Bunun için de bir bağış sayfası açtım.Acaba siz sayfanın yayılmasına yardımcı olabilir misiniz?” “Yasemin Karaca” Biz de karınca kararınca destek olmaya çalışarak olduğu gibi yayınlıyoruz.

Halide_Edip-adıvarUlviye’nin Hayali; Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi’nde önemli bir yere sahip olan, iz bırakmış ancak hiçbir zaman yeterince hatırlanmamış kadınlardan ilham alarak hazırlanacak bir fotoğraf serisidir.

Ulviye Mevlan; Osmanlı Kadın Hareketi’nin önemli kişilerinden biridir. İlk kadın dergilerinden biri olan “Kadınlar Dünyası” isimli derginin editörüydü. Birçok kız okulu ve kadınları çalışması için terzi atölyeleri açılmasını sağladı. İsmi, yüce, güçlü, üstün anlamına gelmektedir.

Bu seri de tarihi ambiyans tekrar yaratılacak. Ancak kadınlar modernize edilmiş bir görünüme sahip olacaklar.Bu görünüm 1910’lar, 1920’ler ve 1930’ların izlerini de taşıyacak. Bu sayede geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurulacak ve Türk Kadın’nına hem geçmişini hem geleceğini hatırlatarak ona ilham ve güç kaynağı olmasını sağlayacak bir proje olacak.

Türkiye’de kadın adına yapılan yaratıcı ve sanatsal projeler neredeyse yok derecede az; özellikle  kadın şiddetinin arttığı, kadın haklarında geriye gidilen bu dönemde bu tarz “pozitif bir etki” yaratması gereken bir çalışma yapmam gerektiğini düşündüm. Çünkü daima çizilen zayıf kadın imajının aksine, Türk Kadını 100 yıl önce büyük bir zinciri kırmış, zeki, güçlü ve cesur bir kadındır. Bugün Türk Kadını, gerçek geçmişini öğrenmesi yada hatırlaması, bugününü sorgulaması gerekmekte çünkü Halide Edip Adıvar’ın dediği gibi “Türkiye’de ki gericilik her zaman kadının kazandığı özgürlüğe saldırmakla başlar”

Türk Kadının Tarihi

Özellikle Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemi’nin ele alınmasının nedeni 1800’lerin sonunda başlayan Osmanlı’da ki kadın hareketine dikkat çekerek, Türk kadının hem savaşta, hem kendi haklarının arayışında neler başardığını göstermektir. Türk Kadını siyasallaşmaktan öte toplumsallaşmamış, ikinci bir vatandaş olarak hep bir gölge gibi hissetmiştir. Kadınlarla ilgili haklardan çok yasaklar vardı. Eve kapıtılan, zorla örtünen, eğitim alamayan, çalışma hakkı olmayan, sadece bir ev kadını ve çocuk bakıcısı olarak görünen kadın, kara-fatmakadınsız bir toplum yaratılmasına neden olmuş.1910’larda ise, kadın ani bir ivme ile erkekten geri kalmamış, düşmanla savaşmış, ordu da yer almış hatta ordular kurup, barışın gelmesinde büyük bir önem taşımıştır.Zengin aileler kız çocuklarını avrupa da eğitmiş ve bu kadınlar ülkeye özgürlüğün gelmesi için çalışmışlardır. Türk Kadını 1920’lerde Cumhuriyet’in ilanı ile yıllardır istediği haklara kavuşmuş ve 1930’lara kadar da büyük bir ivme ile gelişip siyasal hakkını kendi çabası ile almıştır.

Misyon ve Vizyon

Bu projenin amacı, kurtuluş savaşı ve cumhuriyet dönemi kadınlarını yeni jenerasyona tanıtmak, hatırlatmak ve etkilemek amacı taşımaktadır.

Yeni jenerasyon bu savaşçı ve yenilikçi kadınlardan ilham alabilir ve güç bulabilir. Sadece yeni jenerasyon olmamakla birlikte, tüm türk toplumunu da hedeflemektedir. Türk toplumu geçmişi öğrenirken tarih kitaplarında ki küçük fotoğraflara bakıp, basitçe ezberlemekten hiç bir zaman hoşlanmamıştır. Çünkü bilinir ki tüm bu dönemin arkadasında büyük bir hikaye vardır.

İnsanlarda böyle bir etki yaratmak için, tarihi ambiyans ile birlikte kadınlar modern bir görünüm ile çekilmesi gerekmektedir, bunun nedeni o dönemin kadınlarının; hayallerini, ve hayattan beklentilerini gerçekleştirmektir.En büyük hayallerinden biri de modern Türk kadınıydı.

Bu hayaller ve beklentiler kurgusal olmayacaktır.Türk kadın’nın o zaman ki yaptıkları konferanslardan, kadın dergilerine, gönderdikleri mektuplar ve makalalerin doğrultusunda belirlenecektir. Bu yazılarda, ne haklar istediklerini, devletten beklentilerini, anılarını, hislerini paylaşmışlardır. Bu yazılar fotoğraflarla birlikte desteklenerek, izleyiciye sunulacaktır.

cumhuriyet kadınıİzleyici olan yeni jenerasyon, genç – yaşlı türk kadınları, türk toplumu hem geçmişini öğrenecek ve bugün ile bir bağlantı kurabilecek. Türk kadınına diğer ülkelerden ve kültürlerden öte, kendinden, kendi geçmişinden modern bir giyim akımı yaratabileceğini gösterecek.

Bu akım gurur duyuyarak ve güç alarak günlük hayatında taşıyabilecek.

Proje’nin İlerleyişi

Proje ile ilgili bir ay boyunca yaklaşık otuz adet kurtuluş savaşı ve cumhuriyet dönemi ile ilgili kitaplar okuyup, dönemi ait belgeseleri izleyerek osmanlı kadınlarını ve osmanlı modası incelendim,  eski fotoğraflar toplandım. Bunların sonucunda döneme ait moodboardlar hazırlandım

Konu ile ilgili moda tasarımcısı, yönetmen, fotoğrafçı ve kostüm tasarımı uzmanları ile görüşültüm. 16-35 yaş aralığında, çoğunluk kadın olmak üzere anket yaptım. Bu anketlerin ve görüşmelerin sonucunda proje tekrardan süzülerek hedef kitlenin doğrultusunda yapılandırdım.

Projenin takvimi, planı ve bütçesi çıkardım.
Özellikle Çanakkale, Safranbolu, Bursa’da ve İstanbul çevresinde olmak üzere şu an fotoğraf çekimi için doğru mekanlar arıyorum.Bir sonraki aşama model seçimi ve koleksiyonun dikimine başlanması.

Yapılan bağış ne için kullanılacak?

Projenin kıyafet, ayakkabı, aksesuar, dekorasyon, ulaşım, ekipman kiralama, asistan, makyöz tutulması, baskı gibi giderleri var.Bu giderler bireysel olarak karşılamam mümkün olmadığı için projeye bağış toplamam gerektiğine karar verdim.

Toplanan bağışın miktarına göre bu proje; ya bir sergi (ki en büyük hedefim bu) ya da bir kitaba dönüşecek. Gerek basılı gerek sosyal medya aracılığı ile duyurarak proje dikkat çekecek ve amacını çıkış yolu nasıl olursa olsun gerçekleştirecektir.

Bağış dışında nasıl yardımcı olabilirim?

Bağış dışında; yukarıda ki giderlere sponsor olmak isteyen bireysel/kurumsal kişilerin tekliflerine açığım. Bunun dışında blog, haber sitesi sahiplerinin bu bağış sayfasını duyurması,sosyal medya da paylaşılmasının da oldukça yardımı dokunacaktır.Proje’nin sahibi “Yasemin Karaca” kim?

25 yaşındayım, İstanbul Bilgi Üniversitesi,“Görsel İletişim Tasarımı “ son sınıf öğrencisiyim.Daha önce İstanbul Kültür Üniversitesi’nde “e-Ticaret” bölümünden mezun oldum.
Eğitimim boyunca web tasarımı, grafik tasarımı,illüstrasyon, video sanatı ile ilgilendim.Mezun olduktan sonra ise kariyerime fotoğraf ve fotoğraf manipülasyonu ile devam etme kararı aldım.Şu an bitirme projem olan “Ulviye’nin Hayali” ile ilgilenmekteyim.

Desteğiniz için teşekkür ederim.

ataturk-duvar-kagidi

Daha fazla detay öğrenmek isteyenler için gözatabileceğiniz kaynaklar.

http://yaseminkaraca.com

Bağış yapabilmeniz için

CRR Konser Salonu tarafından bu yıl ilki düzenlenecek olan “CRR Caz Şubatı” 1 Şubat – 18 Şubat tarihleri arasında dünyaca ünlü yıldızları İstanbullu cazseverler ile buluşturuyor. 

 Wadada Leo Smith

Wadada Leo Smith

 Grammy ödüllü ,Kenny Garrett  yeni albümü “ Pushing the World Away “  ile  CRR Caz Şubatı’na konuk oluyor.  Washington City Paper tarafından Jenerasyonun en önemli alto saksafoncusu, belkide en cesuru”  olarak tanımlanan  Kenny Garrett yenilikçi ve yaratıcı kariyeri ile günümüzün en etkili caz müzisyenleri arasında yer alıyor.  Kenny Garret’in son albümü “Pushing the World Away” ‘ de ,”I Say a Little Prayer” cover’ı hariç hepsi Kenny Garrett’ in kendi bestesi… Sanatçı, ”  Pushing the World Away “  ile 2013 Grammy Ödüllleri’nde “ En İyi Enstrümantel  Caz Albümü” adayıdır.   3 Şubat  Pazartesi günü saat 20:00’de CRR Konser Salonu’nda gerçekleşecek bu konseri  kaçırmayın!

joan &andrea

joan &andrea

Andrea Motis ve Joan Chamorro CRR Caz Şubatı’nda ilk kez İstanbullu cazseverlerle buluşuyor! Caz sahnelerindeki  1995 doğumlu Andrea Motis, Norah Jones ‘un veliahtı olarak görülüyor. Andrea’yı caz dünyasına kazandıran akıl hocası Joan Chamorro’nın da gruba katkısı oldukça fazla.  Saksafon sanatçısı olarak şöhret kazanan Chamorro’nın kariyerini birkaç cümleyle özetlemek zor … Genç yıldız Andrea Motis’in ilk albümü Joan Chamorro’nun öncülüğünde  “ Joan Chamorro presents Andrea Motis” başlığı altında müzik marketlerde yerini almıştır. Bu albümle Katalan cazının dünya caz sahnelerindeki yeni temsilcisi olduğunu kanıtlayan Andrea Motis, caz klasiklerini bossa nova formuyla caz tutkunlarına sunuyor.  Gitarda mükemmel eşliğiyle Josep Tarver, piyanoda Ignasi Terraza, davulda Esteve Pi ile Avrupa’nın önemli caz festivallerinde sahne alan bu grubu dinleme şansına ulaşacağınız için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz.  Andrea Motis ve Joan Chamorro  Quintet konseri 4 Şubat Salı günü saat 20:00 ‘de CRR Konser Salonu’nda gerçekleşecek.

Modern cazın en önemli temsilcilerinden trompet virtüözü Wadada Leo Smith Golden Quartet, son albümü “ Ten Freedom Summers  ile CRR Caz Şubatı kapsamında cazseverleri büyülecek. 40 yılı aşkın bir süredir besteleri ve doğaçlamaları ile yaratıcı çağdaş caz müziğinin en önemli isimlerinden olan Wadada Leo Smith çok sayıda enstrümanı büyük bir ustalıkla çalmasıyla tanınıyor. Golden Quartet, cazın en sade müzikal ifade biçimini, doğu müzik kültürü ile harmanlayarak, usta besteci ve sanatçıların oluşturduğu bir dörtlü… Wadada Leo Smith,  Golden Quartet, Silver Orkestra, ve Organic ile çalışmalarına devam ediyor. AACM-Orkestrası, Kronos

kenny garrett

kenny garrett

Quartet, Da Capo Oda Oyuncuları, New Century Oyuncuları, San Francisco Çağdaş Müzik Oyuncuları, Chicago Üniversitesi Çağdaş Oda Oyuncuları, S.E.M. Topluluğu, Southwest Oda Müziği, Del Sol String Quartet ve New York Yeni Müzik Topluluğu sanatçının eserlerini seslendiren topluluklar arasında yer alıyor. Wadada Leo Smith 5  Şubat Çarşamba günü saat 20:00’de CRR Konser Salonu’nda , Golden Quartet ile karşınızda olacak.

Biletler CRR Konser Salonu gişeleri ve Biletix’de !

1 Şubat -18 Şubat tarihleri arasında CRR Konser Salonu’nda  ilki gerçekleşecek olan “ CRR Caz Şubatı “ ‘nın biletlerine CRR Konser Salonu gişelerinden ve Biletix’in tüm satış noktalarından ulaşabilir.

Haber : Suat Unal

İzmir’de 13-15 Aralık’ta düzenlenecek kısa film yarışmasına 600’den fazla eser müracaat etti

yalı-capkınıİzmir’de 13-15 Aralık 2013 arasındaki Uluslararası Artemis Film Festivali kapsamında, Yalıçapkını Kısa Film Yarışması düzenleniyor.
Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, yaptığı açıklamada yalıçapkını kuşunun bu festivalle beraber İzmir’in en önemli simgelerinden biri haline geleceğini söyledi. Tartan, “Konak Belediyesi olarak sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki bütün kısa filmcilere kapımızı açtık. Gelen filmlere bakıldığında, birçok ülkeden katılım olduğunu görmekteyiz. Bunların arasında İran, İspanya, Amerika, İngiltere ve Almanya başı çekiyor. Festivalimize bütün İzmirlileri davet ediyoruz.” dedi. Genel Sanat Yönetmeni Alper Akdeniz ise festivali düzenleyen ekip olarak İzmir için yeni bir vizyon oluşturduklarını söyledi. Önümüzdeki yıllarda İzmir’in ismi anıldığında bu festivalin hatırlanacağını ifade ederek, “İzmir, ne giydirirseniz giydirin, üzerinde her zaman şık duran güzel bir kadındır.” şeklinde konuştu.

Festival Başkanı Muammer Sarıkaya da büyüdükleri topraklarda yeni fidanlar yetiştirme gayretinde olduklarını belirterek, “Bizler Uluslararası Artemis Film Festivali ve Yalıçapkını Kısa Film Yarışması’yla İzmir’in 5 bin yıllık tarihine yeni bir tohum ekmenin gururunu yaşıyoruz.” dedi. Festival Uluslararası Koordinatörü Kamil Murat ise yarışmaya katılımın bu denli yüksek oluşunun, İzmir’in bir dünya şehri olarak yurtdışında benimsenmesinden kaynaklandığını dile getirdi. Murat, “Yarışmaya katılan filmlerin yarıdan fazlasının yabancı yönetmenlerin olması, festivalin önümüzdeki yıllarda diğer büyük kentlerde yapılan festivallerin gölgesinde kalmayacağı sinyalini verdi. Özellikle Avrupalı yönetmenlerin, 30’un üzerinde ödül almış 20’den fazla filmle yarışmaya başvurması bunun göstergesidir.” diye konuştu.

“Hurriyet.com.tr Hediye Kitap Günleri” devam ediyor. Bu yarışma ile 20 şanslı hurriyet.com.tr okuyucusu bizden Arnaldur Indridason’ın kaleme aldığı “Sular Çekildiğinde”yi kazanacak.

sular çekildiğinde

Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap ile yaptığımız işbirliği sonucu hurriyet.com.tr okurları kitap kazanma şansı yakalıyor. Her hafta birbirinden değerli yazarların, satış rekoru kıran kitaplarından birini kazanmak için tek yapmanız gereken sizlere sorduğumuz soruya doğu yanıt vermek olacak.

“Sula Çekildiğinde”ı kazanmak için tek yapmanız gereken sorduğumuz soruya doğru yanıt vermeniz. Doğru cevaplayanlar arasında 1’inci, 10’uncu, 50’nci, 100’üncü, 200’üncü, 250’nci, 300’üncü, 400’üncü, 450’nci, 500’üncü, 600’üncü, 650’nci, 700’üncü, 800’üncü, 850’nci, 900’üncü, 950’nci, 1000’inci, 1500’üncü, 2000’inci, olan okuyucular bizden Reinhold Hartmann’ın kitabını kazanacak.

“Sular Çekildiğinde” için ödüllü soru:

Aşağıdakilerden hangisi, Avrupa’nın en iyi polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilen İzlandalı Arnaldur Indridason’un Doğan Kitap tarafından yayınlanan bir kitabıdır?

a) Buz Prenses
b) Uyuyana Kadar
c) Nemesis
d) Sesler

CEVABI GÖNDER

Geçmişten nereye kadar kaçabilirsin?

Avrupa’nın en iyi polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilen İzlandalı Arnaldur Indridason, dedektif Erlendur karakterinin serüvenleriyle bir kez daha dikkatleri üzerine topluyor.

Serinin ikinci kitabı Sular Çekildiğinde, İzlanda’daki Kleifarvatin gölünün suları çekildiğinde açığa çıkan bir cinayet öyküsünü anlatıyor.

İçkiyi fazla kaçırdığı bir gecenin ardından göl kıyısında dolaşmaya çıkan hidrolog Sunna’nın gözüne bir kemik parçası çarpar. Önce bunun bir hayvan iskeleti olduğunu düşünür. Bir deprem sonucu başlayan çekilme nedeniyle daha önce de gölde hayvan iskeletleri bulunmuştur. Dikkatle yaklaşıp incelediğinde, bunun bir insan iskeleti olduğunu anlar. İskeletin kafatasında bir de delik vardır. Sunna, durumu hemen polise bildirir.

bir reykjavik polisiyesiOlayı aydınlatma görevi, Reykjavík Cinayet Masası’ndan dedektif Erlendur’a verilir. Dedektif Erlendur ve yardımcıları Elínborg ile Sigurdur Óli, soruşturmayı derinleştirmeye başlarlar. İskeletin bir erkeğe ait olduğu ve uzun yıllar önce öldüğü ortaya çıkar. Bu arada, iskelete bağlı bir halatın, Rus yapımı bir dinleme cihazına bağlı olduğu tespit edilmiştir.
Dinleme cihazı, Soğuk Savaş yıllarına ait izlenimi vermektedir. Soruşturma ilerledikçe Erlendur ve ekibi olayı ilmek ilmek çözeceklerdir.

Daha önce Doğan Kitap’tan çıkan Sesler adlı romanında olduğu gibi, bu olayda da dedektif Erlendur daha çocukken bir kar fırtınasında kaybolarak ölen ama cesedine bir türlü ulaşılamayan kardeşinin hikâyesini hatırlar. Uyuşturucu bağımlısı olan kızı Eva Lind ve oğlu Sindri ile hiçbir zaman sahip olamadığı yakınlık üzerine düşünme fırsatı bulur.

Olayların Reykjavík’ten Leipzig’e uzandığı romanda Erlendur, bir kez daha kayıp öyküleriyle yüzleştikçe kendi kayıp öyküsüne geri dönecektir.

Kitaptan

Yazdığı sayfaları büyük bir zarfa koydu, üzerine adres yazdı ve masasına bıraktı. Eliyle zarfı okşayarak içinde yatan hikâyeyi düşündü. Olayları anlatıp anlatmayacağına dair kendisiyle mücadeleye girmiş, sonunda kaçışı olmadığına karar vermişti.

Ceset Kleifarvatn’da bulunmuştu. İz sürüp er ya da geç ona ulaşacaklardı. Göldeki cesetle arasında neredeyse hiç bağlantı olmadığını biliyor, polisin o itiraf etmezse hiçbir şey bulamayacağını düşünüyordu. Ama yalan söylemek istemiyordu. Geride bir tek gerçekleri bıraksa bu bile yeterdi.

Yazar hakkında

Arnaldur Indridason 1961’de Reykjavík’te doğdu. Üniversitede tarih okuyan Indridason gazetecilik ve film eleştirmenliği yaptı. Polisiye Yazarları Birliği “Altın Hançer” Ödülü’nün sahibi olan Indridason’un kitapları 21 dile çevrilerek 26 ülkede yayımlandı, 8 milyonun üzerinde sattı. The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde 1 numarada gösterildi. Yazarın Sesler isimli kitabı da Doğan Kitap tarafından yayımlanmıştı.

KATILIM ŞARTLARI

* Cevap gönderen yarışmacıların adını, soyadını, telefon numarasını, e-posta ve açık adreslerini EKSİKSİZ VE DOĞRU OLARAK CEVABI GÖNDER linkinde çıkan pencereye yazması zorunludur.

* Kazanan yarışmacı ödülünü bir başka kişiye devredemez.

* 18 yaşından küçükler yarışmaya katılamaz.

* Bir kereden fazla cevap yollayan okuyucular, kazanma şanslarını artırmaz. İlk gönderdikleri cevap dikkate alınır.

* Kazananlar 17 Aralık Salı günü http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/ sayfasından duyurulacak.

* Hediye kitaplar posta yoluyla adreslerine yollanacak.

* Soru ya da görüşlerinizi [email protected] e-posta adresine iletebilirsiniz.

 

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say ‘İstanbul Senfonisi’ eseri ile Avrupa’nın en büyük ve prestijli müzik ödülü olan ECHO’yu kazandı.

Seçici Kurul yaptığı açıklamasında ödülün ‘Doğu ve Batı arasında oluşturduğu sanatsal köprüdeki başarısı” gerekçesiyle Say’a verildiğini belirtti. Büyük ödüle layık görülen CD’de ‘İstanbul Senfonisi’ni, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve şef Gürer Aykal eşliğinde Burcu Karadağ (ney), Hakan Güngör (kanun) ve Aykut Köselerli (vurmasazlar) icra etmişti.
nar sanat fazıl say
Fazıl Say daha önce, 2001 yılında Stravinski’nin ‘Bahar Ayini’ kaydı ile en iyi yorumcu ve 2008 yılında kemancı Patricia Kopatchinskaja ile yaptığı CD ile en iyi oda müziği ödülüne layık görülmüştü. Say, 2013 yılında bu kez besteci olarak ‘İstanbul Senfonisi’ ile en iyi beste özel ödülünün sahibi oldu. ‘İstanbul Senfonisi’ eseri 2009 yılında bestelendi. Yedi bölümden oluşan eser 45 dakika. ‘İstanbul Senfonisi’ kısa bir süre içinde 12 ülkede, 50’den fazla konserde seslendirildi.

Kaynak :[]

19 Şubat’ta Moskova’nın merkezindeki Puşkin Müzesi’nde “IX-XIX yüzyıllarda İslam dünyasındaki klasik sanat. Allah’ın 99 ismi” adlı sergi açıldı. Osmanlı tarihine ait olan birçok eserin sergilendiği müzedeki kolleksiyon Marjani Vakfı’na ait bulunuyor.

Sergilenecek eserler için farklı teknik, stil ve sanat türlerinin bulunduğu giyimden yemek kapları, süsleme ve portre minyatürlerine kadar 99 şaheser ürünü seçildi. Tüm eserler Marjani Vakfı tarafından Sotheby’s ve Cchristie’s adlı büyük uluslararası müzayedelerde farklı türdeki açık arttırmalarda satın alındı ve Türkiye dahil farklı ülkelerden uzmanlar tarafından sürekli olarak özgünlük ve tarihsel gerçekliliği incelendi.

Sergi Safevi İranı, Timur, Türkiye’deki Osmanlılar ve Mısır’daki Memlükler dönemlerini içeren Moğol sonrası çağa ait Moğol öncesindeki sanat, Moğol dönemindeki sanat ve Moğol dönemi sonrasındaki dönem olmak üzere üç farklı bölümden oluşuyor.

Marjani Vakfı Müdürü Galina Lasikova’nın sözlerine göre, serginin incisi Osmanlı Sultanı için hediye olarak İran’da yapılan halılardan bir seccadedir. Lasikova konu ile ilgili olarak “Bu halıların bir kısmı İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda bulunuyor. Bazıları Avrupa kolleksiyonlarında yer alıyor. Seccademiz ise üzerinde ayetler dışında Esma-ül Hüsna bulunduğundan sergimizin kapağı olarak kabul ediliyor. Eser, 1570-1580 yıllarında yapıldı” dedi.

Sergilenen eserler arasında Osmanlı dönemine ait el yazması da bulunuyor. Lasikova bunun hakkında “’Dünyada sayılı el yazmalarından. Bu eseri aldığımızda, 15.yüzyıldaki İran’a ait olduğunu söylemişlerdi. Ancak incelemeler sonucu 2. Beyazıt dönemine, yani Erken Osmanlı dönemine ait olduğu anlaşıldı” ifadelerini kullandı.

Salı günkü sergi açılışında konuşan müze müdürü İrina Antonova projenin büyük perspektifleri olduğunu söyledi. Ayrıca, İslam sanatının devlet bazında en büyük kolleksiyonunun yer aldığı St.Petersburg’daki Erminaj Müzesi ile de işbirliği yapılma olasılığı olduğunu hatırlattı.

Tatar teoloğu ve tarihçisi Marjani Şihabutdina’nın (1818-1889) adını taşıyan vakıf 2006 yılında kuruldu. Şu anda Marjani Vakfı yayıncılık, müze ve sergi, bilimsel ve kültürel alanlarda bazı projeleri hayata geçiriyor.

Kaynak: [-]

Londra’da düzenlenen müzayedede, Pablo Picasso’nun ”Pencerenin Yanında Oturan Kadın” adlı ünlü tablosu 44,9 milyon dolara alıcı buldu.

Dünyaca ünlü müzayede evi Sotheby’s’in, Londra’da düzenlediği Empresyonist ve Modern Sanat Müzayedesi’nde, Picasso’nun 1932 tarihli ”Pencerenin Yanında Oturan Kadın” olarak da bilinen, sevgilisi Marie-Therese Walter’dan esinlenerek yaptığı tablo, 44,9 milyon dolara satıldı.

Sotheby’s’in, Avrupa’daki Empresyonist ve Modern Sanat departmanı yöneticisi Helena Newman, Picasso’nun söz konusu tablosunu, ”çarpıcı ve muazzam bir resim” olarak niteledi.

Newman ayrıca, koleksiyoncuların son yıllarda Picasso’nun Walter’dan esinlenerek yaptığı resimlere ilgisinin arttığını, ünlü ressamın yine Walter’ı resmettiği ”La Lecture” adlı eserinin de 2011’de 40 milyon dolara alıcı bulduğunu belirtti.

Pablo Picasso, yaşamını dönüştüren gizli sevgilisi 17 yaşındaki Marie Therese Walter’la 1927 yılında Paris’te tanışmıştı.

Guardian gazetesi, 2013 yılında Avrupa’nın “en iyi sanat etkinlikleri”nin gerçekleşeceği kentler arasında yer verdiği İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne vurgu yaptı.

 Bu yıl Avrupa’da en iyi sanat etkinliklerini gerçekleştirecek kentler arasında İstanbul da sayıldı. İngiliz Guardian gazetesi “Avrupa’nın 2013 yılında en iyi sanat etkinlikleri rehberi” başlığıyla verdiği geniş haberinde İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne yer verdi.

Guardian gazetesi “Avrupa’da bu yılın en iyi sanat etkinlikleri rehberimiz ile şaşırtıcı bir kültürel kentsel tatilini planlayın, operadan elektronik müziğe, artı şiir, tiyatro ve sinemaya” diye yazdı.
Haberde yılın “en iyi sanat etkinliklerine” evsahipliği yapacak Avrupa kentleri arasında İstanbul dışında şu kentler sıralandı:
“Paris (Fransa), Barcelona (İspanya), Kosice (Slovakya), Berlin (Almanya), Venedik (İtalya), St. Petersburg (Rusya), Atina (Yunanistan), Gothenburg (İsveç), Krakov (Polonya), Lizbon (Portekiz), Basel (İsviçre), Prag (Çek Cumhuriyeti), Kopenhag (Danimarka), Budapeşte (Macaristan), Oslo (Norveç) ve Brüksel (Belçika).

-İSTANBUL’DA ETKİNLİKLER-

Guardian gazetesi, 30 Mart ile 14 Nisan tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Film Festivali için “Son yıllarda en ilginç Avrupalı filmlerinden bazıları Türk yönetmenlerden geldi” dedi. Bu çerçevede Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu ve Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” yapıtlarına dikkat çeken gazete 1982 yılından beri devam eden festivalin, hem büyük isimlerin piyasaya çıkan yeni yapıtlarını hem de yükselen yeni yönetmenlerin eserlerini görmek için “büyük şans” sağladığını vurguladı.
Guardian, İstanbul’un 14 Eylül ile 10 Kasım tarihleri arasında evsahipliği yapacağı İstanbul Bienali’ni okuyucularına anlatırken “Bu etkinlik, Venedik, Sao Paulo ve Sydney’de yapılanlarla birlikte dünyanın en prestijli çağdaş sanat vitrinlerinden biri” sözlerini kullandı. Haberde Bienalin Küratörü Fulya Erdemci’nin 2013 yılı temasının, “siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikri olacağını açıkladığına vurgu yapıldı.

Kaynak : [-]http://www.haberx.com


Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan Muradiye Külliyesi restorasyon çalışmalarında, türbelerin kubbesinde yer alan orijinal Osmanlı motiflerinin, 19. yüzyıl sonlarında yapılan bir tadilatla sıva ile kapatıldığı ve üzerine barok desenler işlendiği ortaya çıktı.

Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, restorasyon çalışmaları sırasında, Sultan 2. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılan ve Fatih Sultan Mehmed’den itibaren 100 yılı aşkın bir dönem içinde peyderpey yaptırılan 12 adet türbeden oluşan Muradiye Külliyesi’ndeki türbelerin kubbesinde yer alan görüntünün orijinal olmadığı belirlendi.

Çalışmalara II. Bayezid’in eşi Gülruh Hatun Türbesi’nden başlayan restorasyon uzmanları, türbe kubbesinde Barok desenlerle süslü sıvanın hareketli olduğunu fark edince sondaj çalışması yaptı. Bisturi kullanılarak büyük bir titizle yapılan çalışmalarda mevcut sıvanın altında kalan kubbenin aslında Osmanlı motifleriyle süslü olduğu ortaya çıktı.

Bunun ardından II. Bayezid’in oğlu şehzade Mahmud Türbesi’nde yapılan çalışmalarda da aynı görüntüyle karşılaşıldı.

-‘Osmanlı erken dönem tezyinatı sıva ile kapatılmış’-

Tarihi sırrı ortaya çıkaran Restorasyon Uzmanı Sara Özçelik, iskeleyi kurup kubbeye kadar ulaşınca yaptıkları incelemede sıvanın hareketli olduğunu gördüklerini anlattı.

Bu bölgede yaptığımız sondajda sıvanın altında Osmanlı erken dönem tezyinatı (bezekler, süsler) olduğunu gördüklerini belirten Özçelik, özellikle 17. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşan Barok sanatının etkisi altında kalınarak, sadece Bursa’da değil, İstanbul’da da böyle çalışmalar yapıldığını kaydetti.

Bu türbelerde de 1850’li yıllarda barok sanatının etkisiyle Osmanlı erken dönem tezyinatının sıva ile kapatılıp, üzerine barok desenler işlendiğini düşündüklerini vurgulayan Özçelik, ‘Şimdi biz yasa gereği sonradan yapılan düzenlemenin 8’de birini koruma altına alıp sıvanın altındaki orijinal desenleri ortaya çıkarıyoruz. Sıvanın tutması için kubbedeki desenlere zarar verilmesine rağmen, renkler hala canlılığını koruyor. Biz orijinal renklere hiç dokunmayıp hasarlı yerlere müdahale edeceğiz. Bu çalışmanın ardından türbeler ilk günkü orijinal görüntüsüne kavuşacak’ diye konuştu.

-‘Bu çalışma ile gerçek tarih ortaya çıkıyor’-

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de Genel Sekreter Yardımcısı Bayram Vardar ve Tarihi ve Kültürel Miras Projeler Koordinatörü Aziz Elbas ile restorasyon çalışmalarını yerinde inceledi.

Restorasyon Uzmanı Sara Özçelik’ten çalışmalar hakkında bilgi alan Altepe, Gülruh Hatun Türbesi’ndeki iskeleye çıkarak kubbede yapılan tahribatı yerinde inceledi.

Bursa’nın tarihi ve kültürel mirasını gün yüzüne çıkarmak amacıyla yaptıkları çalışmaların önemine vurgu yapan Altepe, bu çalışmalar sayesinde tarihi bir gerçeğin de ortaya çıkarıldığını dile getirdi.

Altepe, bugüne kadar sade bir sıva üzerine barok desenler bulunan türbe kubbelerinin aslında Osmanlı erken dönem tezyinatlarıyla bezenmiş olduğunun ortaya çıktığına dikkati çekerek, şunları kaydetti:

‘Her alanda olduğu gibi restorasyon çalışmalarımızda da alanında uzman ekiplerle çalışıyoruz. Yaklaşık 600 yıllık yorgunluğu bulunan Muradiye Külliyesi’ndeki çalışmalarımızda da tarihi bir gerçek ortaya çıktı. Yaklaşık 550 yılını dolduran türbe kubbesi 19. yüzyılın sonlarında sıva ile kapatılmış ve üzerine batının etkisinde kalınarak barok desenler işlenmiş. Bu çalışma ile gerçek tarih ortaya çıkıyor ve türbeler orijinal kimliğine kavuşuyor.’

-Muradiye Külliyesi-

Sultan 2. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılan Muradiye Külliyesi, Fatih Sultan Mehmed’den itibaren 100 yılı aşkın bir dönem içinde peyderpey yaptırılan 12 adet türbeden oluşuyor.

Külliyede Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun (Hatuniye) Türbesi, II. Murad’ın oğlu şehzade Alaaddin Türbesi, şehzade Ahmet Türbesi, Fatih’in oğlu şehzade Mustafa (Cem Sultan) Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu şehzade Mustafa Türbesi, Sultan II. Bayezid’in eşi Şirin Hatun Türbesi, II. Bayezid’in diğer eşi Gülruh Hatun Türbesi, Fatih Sultan’ın ebesi Ebe Hatun (Gülbahar Hatun) Türbesi, II. Bayezid’in oğlu şehzade Mahmud Türbesi, II. Bayezid’in gelini Mükrime Hatun Türbesi, Fatih Sultan’ın eşlerinden Gülşah Hatun Türbesi ile Saraya mensup kimselerin (Cariyelerin) gömülü olduğu Cariyeler/Saraylılar Türbesi bulunuyor.

 

Kaynak :[-]