Şunun için etiket arşivi: afrika

50. sanat yılını ortak sergide kutladı!

“GÜZİKİBİNONİKİ” Sergisi sanatın farklı dallarını bir araya getirerek, izleyenlere görsel şölen sunacak.Aralarında 50. sanat yılını kutlayan Marmara Üniversitesi Fotoğraf Bölümü kurucularından Prof. Dr. Güler Ertan’ın da bulunduğu, birçok öğretim üyesi ortak bir sergide buluşacak. 9 Ekim’de Arel Üniversitesi Tepekent kampüsünde açılacak sergide Ulusal ve Uluslararası  düzeyde başarılara imza atmış öğretim üyelerinin farklı ve iz bırakan çalışmaları izleyenlere sunulacak.

Üniversite Dekanı Prof. Dr. Hamdi Ünal’ın önderliğinde organize edilen sergide, geleneksel ve çağdaş motifler halı, grafik, fotoğraf, resim ve tekstil sanatlarında karşımıza çıkacak.

Sergide ziyaretçiler daha önce görmedikleri birçok farklı teknikle de karşılaşacaklar. Fotoğraf sanatçısı Güler Ertan’ın, Afrika’da çektiği 1000 adet mask fotoğrafını özel bir teknikle bir araya getirmesi herkesi şaşırtacak. Sergideki mumlu batik çalışmalar, özgün tarzda dokunan halılar ve tekstil alanındaki üç boyutlu eserler ise sanatseverlerin dikkatini çekecek.

Sergi Kasım ayı sonuna kadar ziyaret edilebilir.

 

İngiltere’de Kieron Williamson isimli çocuğun yaptığı son 24 resim, Picturecraft galerisinde 15 dakikada satıldı. Adeta kapışılan resimler toplam 250 bin sterline satıldı.

İngiltere’de Kieron Williamson isimli çocuğun yaptığı son 24 resim, Picturecraft galerisinde 15 dakikada satıldı. Adeta kapışılan resimler toplam 250 bin sterline satıldı.
Norfolk’ta yaşayan Kieron Williamson’un 24 resminin tamamı, telefon ve internet üzerinden15 dakika içinde satıldı.
Daha önce de dünyanın çeşitli yerlerinde sergiler açan Williamson’un ABD, Güney Afrika, Japonya, Kanada ve Almanya gibi dünyanın birçok yerinden müşterileri var. Çocuk daha şimdiden servet sahibi oldu.

Ünlü Fransız ressam Claude Monet’ten dolayı ‘Mini Monet’ lakabı takılan sanat dehası, bazı resimleri sadece birkaç dakika içinde yapmış. Williamson, resme 2008’de başlamış. Resme karşı muazzam bir yeteneği olan çocuk, sürekli sanatını geliştirirken bu durum sergilerinde de bariz bir şekilde görülüyor. Williamson genelde manzara resimleri çiziyor.
Çocuk hızla şöhret ve para kazanırken 18 yaşına kadar servetine anne ve babası gözkulak olacak.

 

Kaynak :[-]  Emin ARVAS

Umberto Eco’yu okumak, şifalı bir nehrin şelalesinde yıkanmak gibidir. Can yayınları’nca yayımlanan son kitabı günlük yaşamdan sanata adlı denemeleri de, Eco’nun günümüzün karmaşık sanat ve üretim-tüketim ilişkilerini çözümlediği 16 yazısından oluşuyor.

ERDİNÇ AKKOYUNLU

Edebiyat bilen büyük usta İtalyan bilim adamı Umberto Eco, ülkesinin Bolongna kenti üniversitesinin profesör kadrosunda yer alıyor ve Ortaçağ konusunda dünyanın sayılı en iyileri listesinde ilk sırada bulunuyor. Dünyaca ünlü olmasını sağlayan 1986 yılındaki Gülün Adlı adlı Ortaçağ manastırında geçen polisiye romanından sonra Türk okurunun da radarına yakalanan Eco, edebiyatı damarlarına kadar bilen ve bunu en mütevazı şekilde sunan isimlerinden sayılıyor. Bu özelliğindendir ki, ele aldığı edebi metin ister roman olsun ister deneme, konu-üslup mimarlığını Mimar Sinan dehası ve estetiğinde oluşturuyor. Böylece bilim dünyasının en zor anlaşılır konularından göstergebilim ile ilgili yazılarını da okutmakla kalmayıp, Süleymaniye güzelliğinde kültürel miras olan Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti gibi anıt niteliğinde denemelere imza atıyor.

Eco’nun Günlük Yaşamdan Sanata adlı denemelerini aslında yine Can Yayınları’nca 1996’da okurla buluşturulan Ortaçağı Düşlemek ile beraber okumanacak/değerlendirecek bir eser. Çünkü Eco’nun o önemli denemelerinde ele alınan ana tema yeni kitabında da işleniyor. Fakat Günlük Yaşamdan Sanata aldı yapıtın ilk 30 sayfası Ortaçağı Düşlemek’in temel niteliklerini barındıran bir özet anlamı da taşıyor.

KARANLIĞA BİZİ NE GÖTÜRÜR

Ortaçağı Düşlemek’te öz olarak, günümüz dünyasının Ortaçağ dünyası ile tıpkı özellikler gösterdiğini anlatıyor Umberto Eco. Dünyanın en zengin iş adamlarının mimari harikası gökdelenlerinin, Ortaçağ soylularının şato-kalelerinin mantık itibariyle yeni inşa malzemeleriyle yapılmış ve teknolojiyle donatılmış hali olduğunu düşünen Eco, Ortaçağ’ın en değerli ulaşım aracı atların yerini bugün önünde at simgesi bulunan spor arabaların aldığını, Ortaçağ’da yaşanan kişinin can güvenliğinden yoksun oluşu halinin bugün de daha gelişmiş saldırı silahları nedeniyle artarak sürdüğünü ifade ediyor. Bu düşüncelerini; sanatın günümüzdeki yorumlanışı ve üretim-tüketim ilişkisi içinde Günlük Yaşamdan Sanata adlı denemelerinde derinleştiren Eco, günümüz dünyasını teknolojik aletlerle donatılmış, kapitalizmin dünyaya egemen olduğu bir Ortaçağ olarak değerlendiriyor. Günümüz dünyasının teknolojiden örülü yaşam ağında teknolojinin çöküşünün insanlığı Ortaçağ’a götürecek unsur olduğunu dile getiren tezden söz eden Eco, New York’ta birbirini tetikleyen hava, deniz ve kara ulaşım sorunları ve bir de buna eklenen genel grev anında yaşanan büyük bir kar fırtınası, ardından elektriğin blackout adı verilen şekilde tüm şehirde tamamen kesilmesiyle birlikte başlayacak tüm mal ve hizmetlerin alımındaki sıkıntılar ile yaşanacak kargaşa ortamının birkaç hafta içinde şehri Ortaçağ’ın elektriksiz, salgın hastalıklı ve güvenliksiz dünyasına çevirebileceğini anlatıyor.
Örnekler hayattan ve sanattan

Ve ekliyor, aslında günümüz dünyasını Ortaçağ’a döndürebilecek bir dizi bu gibi felaket değil, kültürün ve sanatın yorumlanışı ile pek tabii ki yaşam tarzımızın tümü bizi Ortaçağ’a götürebilecek nitelik taşıyor. Eco, tezini açıklarken de, doğal olanın yerine yapayın konuluşunu ve bunun doğaldan daha fazla değer buluşuna dikkat çekiyor. Örnek olarak da Amerika’daki yapay Afrika olan San Diego Hayvanat Bahçesi’nin dünyadaki ününü ve doğal olanın yerine geçişini veriyor.

Dünyanın Ortaçağ’ı yeniden açacağını ya da yaşanan dönemin Ortaçağ olduğunu örneklerken, beşyıl içinde yaşanan teknolojik gelişmelerin o beş yılı yaşamamış insan tarafından bile nasıl şokla karşılanacağına atıfta bulunarak, bu teknolojik gelişmenin insanoğlundaki zihinsel karşılığının bulunmadığını; dolayısıyla da tüm teknolojik üretim- tüketim ilişkilerinin yarar ve faydadan çok, tüketiciyi şaşırtma üzerine kurulu bir sistem olduğunu anlatıyor. Ortaçağ örneklerini yinelerken, bugün pek çok kişinin koşulsuz katılacağı bir düşünceyi de dile getiriyor Eco. Ortaçağ’da nereden geleceği belli olmayan bir ok yahut kılıç ile ölme korkusu yaşayan insan tedirginliğinin günümüzde New York’un ve Paris’in metro istasyonlarında ya da şehir merkezindeki bazı semtlerinde her gün artarak yaşandığına dikkat çekiyor usta yazar.

TÜKETİCİ OLMAK YETMEZ…

Hayatın üzerine kurulduğu teknolojinin doğanın öfkesi ya da insanların küçük hataları ile çökmesi durumunda yaşanacak karanlığın bizi Ortaçağ’a götürebileceği düşüncesinin entelektüel genel çevrece kabul gördüğüne vurgu yapan Eco, sanatı himaye ediş biçimi ve üretim – tüketim ilişkilerine bile bakıldığında teknolojinin çökmesine dahi gerek olmadan aslında ve belki de teknoloji gözleri kör ettiğinden bu tür bir Ortaçağ’a gidişin görülemediğini anlatıyor. Sanat tüketicisi olmanın, kendine sunulan her şeyi satın alabilmek ve söz gelimi Picasso tablosuna milyon dolarlar vermekle mümkün olmadığını, sorgulamanın; dayatılan üretim-tüketim sistemini irdelemenin önemli olduğuna işaret eden Eco, yaklaşık 40 yıl öncesi denemeleriyle günümüz dünyasını nasıl o günden hatasız görebildiğini göstererek, entelektüel birikimin önemine de kalın çizgilerle vurgu yapıyor.

Kaynak : [-]

 

 Festival izleyicisi tarafından yakından takip edilen dünyaca ünlü müzisyen Marcus Miller, İKSV’nin kuruluşunun 40. yılı için “The Istanbul Project” isimli özel bir proje hazırlıyor. Miller’ın İstanbul Caz Festivali’nin siparişi üzerine oluşturduğu “The Istanbul Project”in dünya prömiyeri, Türkiye’den değerli müzisyenlerin katılımıyla, 5 Temmuz Perşembe günü Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde saat 21.00’de gerçekleştirilecek.

Marcus Miller

Marcus Miller’ın müzik direktörlüğünü üstlendiği “The Istanbul Project” başlıklı projenin tanıtımı için

28 Mayıs Pazartesi akşamı The Marmara Taksim’de bir basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına, projede yer alacak müzisyenlerle tanışmak ve fikir alışverişinde bulunmak için İstanbul’a gelen Marcus Miller’ın yanı sıra, projedeki Türkiyeli müzisyenlerden Okay Temiz, İmer Demirer ve Bilal Karaman da katıldı. İKSV Resmi İletişim Sponsoru Vodafone Türkiye’ninFacebook sayfasından da canlı olarak yayımlanan basın toplantısının moderatörlüğünü İstanbul Caz Festivali Direktörü Pelin Opcin üstlendi.

19. İstanbul Caz Festivali kapsamında, 5 Temmuz Perşembe akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde gerçekleştirilecek “The Istanbul Project” başlıklı konserde, Marcus Miller’a Türkiye’nin önde gelen klarnet virtüözlerinden Hüsnü Şenlendirici, vurmalı çalgılar ustası Burhan Öcal, en basit ritimleri çarpıcı bir anlatıma dönüştüren usta sanatçı Okay Temiz (vurmalı çalgılar), ülkenin yetiştirdiği en iyi caz trompet sanatçılarından İmer Demirer (trompet) ve kendine has tekniği ve ileri seviyedeki müzikal bilgisiyle gitar virtüözü Bilal Karaman (gitar) eşlik edecek. Ekibin diğer üyeleri ise üstün yetenekleri sebebiyle Marcus Miller tarafından desteklenen genç müzisyenler Louis Cato (davul), ve Alex Han’ın (saksafon), yanı sıra Miller’ın üyesi olduğu bir başka topluluk SMV ile birlikte birçok konser veren önemli müzisyen Federico Gonzalez Peña (tuşlu çalgılar).

“The Istanbul Project” konserinin biletleri Biletix satış kanalları ve İKSV’den satılıyor. Lale Kart sahipleri, biletlerini %25’e varan özel indirimlerle temin edebiliyor.

19. İstanbul Caz Festivali, İKSV tarafından Garanti Bankası sponsorluğunda  3-19 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek. İstanbul Caz Festivali’nin proje siparişi vererek, dünya yıldızları ile Türkiye’den sanatçıların buluşturacağı prömiyerler serisi önümüzdeki yıllarda da devam edecek.

Mar cus Miller

Projenin müzik direktörlüğünü üstlenen Marcus Miller,  yıllardır yayınladığı başarılı albümleri ve etkileyici tekniğiyle Türk seyircilerin yakından tanıdığı bir isim. Daha önce birçok kez İstanbul Caz Festivali’nin konuğu olarak konser veren Marcus Miller, çocukluk idolü Miles Davis’in yanı sıra Aretha Franklin, Roberta Flack ve David Sanborn gibi pek çok ünlü sanatçıyla çalışmalarda bulundu; Joe Sample, McCoy Tyner, Bill Withers, Elton John, Bryan Ferry, Jay Z and LL Cool J’in de dâhil olduğu 400’ün üstünde albümde gitar çaldı.

David Sanborn’la beraber Voyeur ve Upfront adlı albümlerle iki defa Grammy ödülünü kazanan Miller, uzun yıllar yapımcı ve session gruplarında müzisyen olarak çalışmasının ardından 1993 yılında kendi kariyerine ağırlık vererek The Sun Don’t Lie adlı ilk solo albümünü çıkardı. Daha sonraki yıllarda, House Party (Martin Lawrence), Boomerang (Eddie Murphy), Siesta (Ellen Barkin), Ladies Man (Tim Meadows), and The Brothers (Morris Chestnut and D.L. Hughley) gibi pek çok filmin müziklerini besteledi.

Hüsnü Şenlendirici

 

Hüsnü Şenlendirici

Klarnet virtüözü Hüsnü Şenlendirici 15 Mart 1976 tarihinde Bergama, İzmir’da doğdu.

5 yaşında klarnet çalmaya başladı. 1990 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Çalgı Eğitim Bölümü’ne girdi, iki yıl sonra okuldan ayrıldı. Vurmalı çalgılar ustası Okay Temiz’in o yıllardaki “Magnetic Band” grubu ile çalmaya başlayan Hüsnü, grupla birlikte yüzlerce festivalde Türkiye’yi temsil etti. Aynı zamanda, babası Ergun Şenlendirici’nin altı kişilik grubu Laço ile yurtdışında birçok önemli festivale de katıldı. Hüsnü Şenlendirici “Dünya altın klarnet” ödülünün de sahibidir. 1996 yılında, askerdeyken Pozitif’ten gelen teklif sonrası New York’lu acid jazz, funk topluluğu Brooklyn Funk Essentials ile ortak bir albüm ve konser yapmak amacıyla Türk Müziğine özgü enstrümanlardan oluşan 13 kişilik Laço Tayfa’sını kurdu.

Burhan Öçal 

Burhan Öçal

İstanbul ve Zürih’te yaşayan Burhan Öçal, genç yaşta Avrupa’ya gidişiyle, kendini müzik dünyasının bağrında buldu. Bugün hala çalışmaya devam ettiği, dünya çapında ünlü isimlerle de yine o günlerde tanıştı. İsviçre’deki ilk yıllarında Pierre Favre, George Gruntz, Maria Joao Pires ve Peter Waters gibi sanatçılarla çalıştı. Öcal, birçok solo albüme imza atarken, Montreal (where he before an audience of 150 thousand) Montreux, Chicago, Paris, Rome, İstanbul, Vienna,Berlin gibi birçok caz festivalinde sahne aldı. Öçal ayrıca birçok senfoni orkestrası ile çalışamalara imza attı. Burhan Öçal ayrıca çeşitli sinema filmlerinde de rol aldı.

 Okay Temiz

 1939 yılında İstanbul’da doğan sanatçı Türk müziği ile ilgili ilk tınıları musiki eğitimi almış annesi Naciye Temiz’den aldı. Yine annesinin desteği ile Ankara Klasik Müzik Devlet Konservatuarında vurmalı çalgılar ve timpani eğitimi aldı. 1955’te profesyonel müzik yaşantısına adım attı. 1957-1959 yıllarında tophane sanat enstitüsünde eğitim çalışmalarını sürdürmüş ve buradaki eğitimi sayesinde kendine has karakterleri ve tınıları olan davulunu kendisi yapmıştır. 1967 yılında Ulvi Temel orkestrasına katılıp Avrupa’da büyük dans lokallerinde çalıştı. Danimarka ve İsveç’te beraber çalıştığı Dexter Gorden, George Russel, Clark Teery gibi önemli isimlerle çalıştı. Dyani ve Güney Afrikalı trampetçi Mongezi Feza ile birlikte Xaba grubunu oluşturdular. 1974 yılında kurduğu İsveç Türk caz grubu Oriental Wind ile önemli konserlere imza attı. 1991’de Fis Fis Tziganes adlı albümü fransa’da 3000 albüm içinde ilk 3 sıraya girdi. 1992’de Türkiye’de gerçekleştirdiği Green Wave albümü World Music  DJ’lerinin her sene gerçekleştirdikleri ilk on içerisinde yer aldı. Magnetic Band isimli albümü Finlandiya’da kaydetti. İsveç’te birçok albüme ve konserlere imza attı. 1998’de Türkiye’ye yerleşti. Okay Temiz Avrupa, Amerika ve Hindistan’da yaklaşık 3300 konser verdi ve 350 festivale katıldı.

İmer Demirer

 İmer  Demirer, 12 yaşında trompetle tanıştı ve 10 yıl süren klasik eğitimin ardından İstanbul Konservatuarı’ndan mezun oldu. Uluslararası festivallerde sıkılıkla yer alan sanatçı; Aaron Goldberg, Essiet Essiet, Ari Honig ve Emin Fındıkoğlu gibi isimlerle çalıştı. Herbie Hancock ,Wynton Marsalis, Kenny Baron Kenny Garret gibi isimlerlede  ” jam-session ” larda çaldı. Demirer, Türk Caz müziğinin şimdiden en saygın ve önemli trompet sanatçılarından biri olarak tanımlanıyor. 2009 Ekim ayında ilk albümü olan “You, Me & Char” Pozitif Müzik etiketiyle yayınlandı. 2010 yılında Ayşe Gencer’in albümünde de yer alan İmer Demirer, farklı tarzlarda ki müzisyenlerle yeni projeler üzerinde çalışıyor.

Bilal Karaman

Bilal Karaman

Gitarist Bilal Karaman’ın gitarla ilk tanışması 11 yaşında oldu ve çalmayı kendi kendine öğrendi. Doğan Canku’yla Flamenko teknikleri çalıştı, Önder Focan’ın Caz Grup atölyelerine katıldı.Donovan Mixon ve Wolfgang Muthspiel ile caz gitar, Erkan Oğur ile Türk müziği ve perdesiz gitar, Aydın Esen ile yüksek armoni ve doğaçlama çalıştı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik bölümünde tam burslu okuyarak bir çok yerli ve yabancı müzisyenle çalışma olanağı kazandı 2004 yılında başarıyla mezun oldu. Yurtiçi ve yurtdışında birçok organizasyonda önemli isimlerle sahne alan Karaman 2009 yılında Kavela ve Cogito gruplarını kurdu.  Yine 2009’da Nardis Caz Gitar yarışmasında Birinci oldu.İleri seviyedeki müzikal bilgisi ve tekniğinin yanı sıra kendine has bir tarzı olan gitarist geleneksel Türk müziklerine çağdaş yaklaşımlarda bulunarak Türk müziklerini daha ileriye taşımayı hedefliyor, kendi bestelerinde de modal ve melodik motifler, modern armoniler ve doğaçlamaları sıkça kullanıyor.

 Kaynak : [-]

 

kapitalizm

Hollywood : Ne görmek istiyorsanız o’nu gösterir ! ya da  Sistem pardon “kapitalizm daima kendini korur” !  “Hollywood”

ABD Başkanları sinemayı, halkı politik kararlara hazırlamak ve ABD sempatizanlığı oluşturmak için bir araç olarak kullandı… İşte ABD’nin propagandasında kullanılan o filmler…

kapitalizmYönetmen Barry Levinson’ın Türkiye’de ‘Başkan’ın Adamları’ ismiyle gösterilen Wag the Dog (1997) filminde, Beyaz Saray danışmanlarından Robert De Niro, Başkan’ın adının karıştığı seks skandalını, seçimlere kısa bir süre kala medyanın ve Amerikan halkının gündeminden çıkarmak için ilginç bir yönteme başvurur.Hollywood yapımcısı rolündeki Dustin Hoffman ile bir araya gelerek, dikkatleri hayali bir savaş senaryosuna yönlendiren De Niro, tüm dünyayı ilgilendiren krizi yönetmek için bir beyin takımı kurar ve kitleleri meşgul etmeyi başarır. Levinson’ın Amerikan siyaseti ve medya ahlakı üzerine ince eleştiriler yönelten filmi, Beyaz Saray ile Hollywood arasında uzun bir geçmişe dayanan koalisyonun şifrelerini ilk kez gün yüzüne çıkarıyordu. Beyaz Saray’ın, sıkıntılı günlerde ülke içinde moral yükseltmek için film endüstrisiyle işbirliğine ihtiyaç duyduğu görülüyor.

ABD başkanları için sinema, politik kararlarına halkı hazırlamak ve uluslararası kamuoyunda Amerikan sempatizanlığı oluşturmak için ikna gücü yüksek bir propaganda aracı oldu. Mesajlar, kimi zaman politik kimi zaman da komedi ve aksiyon türünde yapımlarla verildi.

‘BU FİLM, SAVAŞI KAZANMAMIZA YARDIMCI OLACAK MI?’

1930’lu yıllar boyunca tüm dünyayı etkileyen ekonomik buhranda umutları yıkılan kitlelerin trajediden kaçış olarak sinemalara akın etmesi Başkan Franklin D. Roosevelt’in dikkatinden kaçmadı. Roosevelt, beyazperdenin, topluma yön verebilecek etkili bir politik araç olabileceğini o sırada keşfetti.

Roosevelt, 1933’te hükümetin film yapımına doğrudan müdahalesini yasalaştırdı ve bunun karşılığında stüdyo sahiplerine sınırsız yetkiler verdi. Başkan Roosevelt, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1. Dünya Savaşı sonrasında dünyada aktif bir rol oynaması konusunda kararlıydı. Ama kendisi gibi düşünmeyen Amerikan kamuoyunu buna hazırlamak için büyük çaba sarf ediyordu. Çoğu Amerikalı, Avrupa’da devam eden 2. Dünya Savaşı’na tamamen ilgisiz kalmayı tercih ediyordu. Pearl Harbor saldırısı, bölünmüş Amerikalıları birleştirmişti; ancak savaşa karşı olan azımsanmayacak bir kesim vardı.

Hollywood stüdyolarının kapılarını çalan Roosevelt’in imdadına Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ı bir araya getiren 1942 yapımı Kazablanka (Casablanca) filmi yetişti. Gişe rekoru kıran filmde, Alman toplama kamplarından kaçarak Kazablanka’ya gelen direnişçilerin Lizbon üzerinden ABD’ye iltica etmeleri, romantik bir aşk hikâyesi ekseninde gösteriliyordu. Konu, tarihi gerçeklerle hiç örtüşmese de Kazablanka, dikkatleri Pasifik’in öte kıyısında yaşananlara dikkat çekmeyi başarmıştı. Filmin ilk gösterimi bu yüzden, 1943 Kasım’ında General Dwight Eisenhower komutasında Kuzey Afrika’daki Alman birliklerini yenerek Kazablanka’ya giren İngiliz ve Amerikan askerlerine yapıldı.

Kazablanka’nın hemen ardından Savaş Bilgilendirme Ofisi (OWI) bünyesinde kurulan Sinema Dairesi’ne, milliyetçilik duygularını yükseltmek ve Amerikan ordusunun güçlü imajını yükseltmeyi amaçlayan propaganda filmleri üretme görevi verildi. Savaş yıllarında Paramount hariç film stüdyoları, OWI’nin tüm senaryoları çekim öncesinde okumasına ve rötuşlar yapmasına izin verdi.

“Amerikan milliyetçiliğini anlatmak için propaganda enjekte etmenin en kolay yolu filmlerin içerisine orta şiddetli propaganda katmaktır.” diyen dönemin OWI Müdürü Elmer Davis, önüne gelen senaryolar için sadece şu soruyu soruyordu: “Bu film, savaşı kazanmamıza yardımcı olacak mı?”

KOVBOY FİLMLERİNDE, ANTİ-KOMÜNİZM PROPAGANDASI

Kazablanka’nın yapımcısı Warner Bross, Franklin D. Roosevelt’in sadık bir destekçisi oldu. Bunun karşılığında sinema, savaş yıllarında Avrupa kıtasında çalışmasına müsaade edilen ve kazancını artıran tek sektör oldu.

II. Dünya Savaşı’nda Frank Capra, John Ford ve William Wyler gibi yönetmenler vatanseverlik duygularını okşayan Nazizm karşıtı filmlerle Amerikan kamuoyuna moral verdi. Capra, Savaşa Giriş (1942), Nazilere Darbe (1942), Britanya Savaşı (1943), Bölmek ve Fethetmek (1943), Düşmanın Japon’u Tanı (1945), Tunus Zaferi (1945) ve Neden Savaşıyoruz? (Why We Fight?) adlı propaganda amaçlı savaş belgeseli serileri yaptı. Kapalı gişe oynayan, Olmak Ya da Olmamak (To Be or Not To Be 1942) isimli komedi filminde Hitler alaya alındı.

Soğuk Savaş’ın etkili olduğu 1950’li yıllarda, ABD’de Senatör McCharty ve arkadaşlarının başını çektiği komünist avında işe Hollywood’dan başlanması anlamlıydı. ‘Komünistler geliyor’ paranoyasının hâkim olduğu bu dönemde, yüzlerce senarist, oyuncu ve yönetmen baskılara maruz kaldı, işten çıkartıldı; hapse atıldı. Kara listede ismi olan senaristlere, kazanmalarına rağmen Oscar’ları verilmedi.

OWI, 1945’te kapatıldı; fakat Beyaz Saray’ın Hollywood’la kurduğu örtülü koalisyon format değiştirerek devam etti. Sovyet rejiminin yayılma politikasına karşı sinema büyüsünü kullanan Beyaz Saray, kovboy filmleriyle ustaca düşünülmüş bir propaganda yolu izledi. Başkan Harry Truman ve Eisenhower dönemlerinde seri üretimle çekilen western filmlerinde, çitlerle çevrili özel mülkünde özgürce yaşayan ve pazar günleri kiliseyi aksatmayan muhafazakâr değerlere sahip aile modeli özendirilerek, komünizmin ‘ortak mülkiyet’ ve din konusundaki söylemlerine karşı bir model geliştirildi. Frank Capra, filmleriyle Amerikan Rüyası’nın ilham kaynağı oldu.

Kovboyların amansız düşmanı ise halka korku salan, gerçekte Kızılordu’yu temsil eden ‘Kızıl’derililerdi… Posta Arabası (Stagecoach 1939) ve Çöl Aslanı (The Searchers 1956) gibi türün önemli filmlerine imza atan John Ford, propaganda içerikli kovboy filmleriyle özdeşleşti. Stalin, kovboy filmleriyle beyazperdede Amerikan ikonu haline gelen ve sıkı bir anti-komünist olan John Wayne için KGB’ye ölüm emri verdi.

Hollywood, Vietnam Savaşı’nın seslerinin duyulduğu 1962 yılında, 2. Dünya Savaşı’nda Amerikan askerlerinin kahramanlıklarını anlatan savaş filmlerinin seri üretimine başladı. Normandiya çıkarmasını anlatan 2 Oskar ödüllü En Uzun Gün (The Longest Day) filminde Richard Burton, John Wayne, Henry Fonda ve Robert Mitchum gibi dönemin ünlü yıldızları düşük ücretlerle oynadı. Film, Vietnam öncesinde, ‘insanlığın güveni için çarpıştık, gerekirse yine yaparız.’ mesajını veriyordu.

Ne var ki Vietnam Savaşı’nda işler Beyaz Saray’ın planladığı gibi yolunda gitmedi. Warner Bross, bu kez Vietnam’dan gelen kötü haberleri perdelemek için çıkış yolu arayan Başkan Lyndon Johnson’ın tutunacağı bir can simidi oldu. Cepheden ulaşan iç karartıcı haberlere rağmen Vietnam’dan çekilmeyi politik çıkarları için göze alamayan Başkan Johnson, karşı propaganda için düğmeye bastı. Amerikan ordusunun ‘Ezileni kurtarmak’ sloganıyla kurulan özel gücü Yeşil Bereliler’in Vietnam’da ‘kahramanca mücadelesi’ni konu alan The Green Berets (1968) filmi çekildi. Başrolde John Wayne’nin oynadığı filmde ‘Vietnam’da her şey yolunda’ mesajı verildi. Oysa Yeşil Bereliler gösterimde olduğu sırada Pentagon, Vietnam’da tarihinin en büyük kayıplarını verdiğini rapor ediyordu.

REAGAN, KAHRAMAN FİLMLERİYLE SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRDİ

Aktörlükten ABD Başkanlığı’na geçiş yapan Ronald Reagan da politikaları için sinemayı profesyonelce kullandı. Beyaz Saray, 1980’li yıllarda bir yandan Soğuk Savaş’ta galip taraf olmayı, diğer yandan da Vietnam yenilgisinin toplumda oluşturduğu ezikliği telafi etmeyi, gündeminin ilk sırasına aldı.

Reagan’ın, özgürlüğünden taviz vermeyen, ‘güçlü ve muhafazakâr Amerikalı’ hayali kısa sürede yapımcıların elinde ete kemiğe büründü. Sylvester Stallone, Arnold Schwarzenegger, Chuck Norris ve Bruce Willis gibi oyuncular korkusuz kovboyların yerini alarak güçlü kaslarıyla kötülere hadlerini bildirdi.

Stallone, Rambo 2’de (1985) Vietnam’da esir tutulan Amerikalı askerleri tek başına komünistlerin elinden kurtararak Vietnam yenilgisinin intikamını alır. Rambo 3’te (1988) Ruslara karşı özgürlük mücadelesi veren Afganlılara katılır ve onlara beyazperdede zafer kazandırır. Rocky 4’te (1985) ise Amerikan bayraklı şortuyla Rus rakibi Ivan Drago’yu kendi ülkesinde ve Sovyet yöneticilerinin hazır bulunduğu salonda ringe seren Stallone, finalde “herkes değişebilir” tiradıyla komünist dünyaya çağrıda bulunur.

Reagan döneminde, Vietnam Savaşı ve Watergate skandalıyla sarsılan Amerikan halkını birbirine kenetlemek için, ülkenin kuruluş yıllarında yaşanan İç Savaş ve sonrasını konu alan diziler üretildi. Kuzey ve Güney (North and South 1985), Şefler (Chiefs 1983), Mavi ve Gri (The Blue and The Gray 1982) gibi tarihi dizi filmlerde milliyetçilik duyguları kabartıldı. İlk Kan (First Blood-1982) filmiyle toplum dışına itilen Vietnam gazilerine ‘sizi anlıyoruz’ denildi.

Top Gun (1986) filminde donanma pilotu Tom Cruise, Sovyetler’e ait MiG uçaklarıyla havada yaptığı mücadeleyi kazanır.

Rakibi SSCB’nin kıtalar arası balistik füzelerinin uzaydan kontrol edilmesini öngören savunma programına Yıldız Savaşları (Star Wars) adını veren Reagan, medyanın desteğiyle kısa sürede ülkesini süper güç yapan kahraman bir başkomutan figürüne büründü.

Time dergisi Reagan’ı ‘Yılın Adamı’ seçerken, Hollywood ‘Süper Başkan’ figürüne göndermeler yapan kahraman filmlerine ağırlık verdi. Superman (1983/1987), Robocop (1987), Batman (1989), Cehennem Silahı (Lethal Weapon (1987), American Ninja (1985) filmleri gerçekte Reagan döneminin felsefesini parlatan yapımlar olarak dikkat çekti.

Oliver Stone, Müfreze (Platoon 1986) filminde savaşın acımasızlığına vurgu yapsa da alt metinde ‘onlar savaştılar; ama kahramanca öldüler’ mesajını vererek Vietnam’da zedelenen ulusal onuru onarma gayretine girişti. Stone’un, eleştirmenlerce en iyi işi kabul edilen Salvador (1986) filmi, ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki uygulamalarını iğneleyen bir akış izlese de arka fonda, ‘bu coğrafyada yaşananlar Beyaz Saray’ın sistemli politikası değil, kişi ve kurumların kişisel hatası’ düşüncesi aşılanır.

JAMES BOND, ‘GÜÇLÜ BATI’ İMAJININ SEMBOLÜ

Ian Fleming’in romanlarından sinemaya uyarlanan İngiliz ajan 007 James Bond, Soğuk Savaş döneminde kapitalist NATO ülkelerinin üstün teknolojisini de kullanarak dünyayı ‘kötü Ruslar’dan kurtaran politik bir sembol oldu. MI6 ajanı İngiliz olsa da tüm James Bond filmleri Hollywood desteğiyle çekildi.

Küba krizinin dünyayı yeni bir savaşın eşiğine getirdiği 1963’te tamamlanan ‘Rusya’dan Sevgilerle’de (From Russia with Love) James Bond, komünist Ruslar karşısında zekâsı ve yüksek teknoloji sayesinde yüzü gülen taraf olur.

1967 yapımı İnsan İki Kere Yaşar (You Only Live Twice) filminde ise bu kez dünyayı tehdit eden ‘kötü’, komünist Çin’dir.

1983 yapımı ‘Ahtapot’ (Octopussy) filminde kötü adam Sovyet Generali Orlov’un amacı, çaldığı nükleer savaş başlıklarını Batı Almanya sınırları içindeki bir ABD hava üssünde patlatarak, Batı Avrupa ülkelerinin silahsızlanma politikasına yönelmelerini sağlayarak bu ülkelerin Sovyet yayılması için kolay lokma olmasıydı. Filmde Sovyetler, diğer Bond filmlerinin aksine ‘iyi’ yanlarıyla da temsil edilir.

Yaşayan Gün Işıkları (The Living Daylights- 1987) filminde ise Bond ülkesinden kaçan bir Rus generale yardım ederken, NATO ülkelerinin amansız düşmanı Sovyet gizli servisi, ilk kez sakıncasız olarak resmedilir. Serinin 19. filmi ‘Dünya Yetmez’ (1999) filminde Bond, Sovyetlerin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını ilan eden Kazakistan ve Azerbaycan’da uluslararası bir teröristin izini sürer. Artık ne ideolojik düşman vardır ne de KGB…

Bond ezeli rakibi Ruslarla giderek yakınlaşırken, SSCB lideri Mihail Gorbaçov, ‘ekim devrimi’nin 70. yıldönümündeki konuşmasında Stalin ve Troçki’yi eleştiriyor, Avrupa ve Asya’da yerleştirilmiş olan orta ve kısa menzilli füzelerin imha edilmesini kabul ederek yeni dönemin sinyalini veriyordu.

Düşman algısının kısmen değişmesinin sebebi, Soğuk Savaş’ta yaşanan yeni süreçle yakından ilgiliydi. Sovyet lideri Gorbaçov, 1985 yılından itibaren ABD Başkanı Reagan ile Cenevre ve Reykjavik’te art arda zirve toplantıları yapmış, silahsızlanma, silahların denetimi, bilim, kültür, eğitim alanlarında bilgi alışverişi konuları ilk kez telaffuz edilmişti. Gorbaçov’un Soğuk Savaş’ı bitiren Perestroika (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) adını verdiği reform çalışmaları sonunda Reagan, 1987’de orta menzilli füzelerin imhası için antlaşma imzaladı.

Soğuk Savaş’ta esen ılık rüzgârlar çok geçmeden Hollywood’da da etkisini gösterdi. Kaslarıyla ‘güçlü Amerikalı’ projesinin prototipi olan Arnold Schwarzenegger, Kızıl Ateş (Red Heat 1988) filminde bu kez ABD’ye kaçan bir uyuşturucu kaçakçısını kovalayan disiplinli Rus polisini canlandırdı. Schwarzenegger’in, ‘Ivan Danko’ rolünü canlandırdığı Kızıl Ateş, Kızıl Meydan’da çekilen ilk ABD filmi oldu. Böylece kamuoyu, Beyaz Saray ile Kremlin arasında başlayan yakınlaşmaya hazırlatıldı.

SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin süper güç olduğu tek kutuplu dünyada, Washington imajını parlatırken masal dünyasının büyüsüne ihtiyaç duydu. Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde (1993-2001) ise başkanları sempatik ya da kahraman gösteren yapımlara ağırlık verilerek sempatik başkan algısı oluşturulmaya çalışıldı. Michael Douglas (The American President 1995), Kevin Klein (Dave 1993), Harrison Ford (Air Force One 1996), Bill Pullman (Independence Day 1996) Amerikalıların sevgi ve güvenini kazanan başkan figürünü canlandırdı.

‘KOMÜNİST’ TEHDİT YERİNİ ‘ARAP TETÖRİSTLER’E BIRAKTI

Soğuk Savaş’ın ardından Hollywood kahramanlarının yeni düşmanı Arap teröristler oldu. Arnold Schwarzenegger, ‘Gerçek Yalanlar’da (True Lies 1994) ülkesini bir grup Arap teröristten kurtarır. Denzel Washington’ı, ‘Kuşatma’ (The Siege 1998) filminde New York’ta bombalama eylemleri yapan Arap teröristlerin izini süren FBI ajanı rolünde görürüz.

George W. Bush, başkanlığının ilk yılında yaşanan 11 Eylül saldırılarının ardından ABD güvenliğini tehdit eden İran, Irak ve Kuzey Kore gibi ülkeler için önleyici savaş doktrinini açıkladı. Afganistan müdahalesi ve Irak’ın işgalini takip eden Guantanamo ve Ebu Gureyb Hapishanesi gibi uygulamalar dünya kamuoyunda Amerikan karşıtı sivil eylemlerin artmasına sebep olunca, Hollywood tekrar göreve çağrıldı.

Leonardo DiCaprio, ‘Yalanlar Üstüne’ (Body of Lies 2008) filminde Ortadoğulu terörist bir liderin dünyanın çeşitli yerlerinde bombalama eylemi yapmasını engeller. Filmde Arap coğrafyası, güven vermeyen bir yer olarak gösterilir. 6 Oscar kazanan ‘Ölümcül Tuzak’ (The Hurt Locker 2008) filminde Amerikan askerlerinin kahramanlığı anlatılırken alt metinde ‘Irak’ta herkesin potansiyel bir düşman’ olduğu izleyiciye empoze edilir.

Green Zone (2010) filminde CIA, Irak’ın bölünmemesi için uğraş veren ama başaramayan bir örgüt olarak gösterilir. Irak Savaşı’nı konu alan filmlerde, ABD’nin, gerçekte çıkarları için değil, bölge halkının özgürleştirilmesi için orada olduğu mesajı verilir.

George Clooney, birinci Körfez Savaşı’nı konu alan ‘Üç Kral’da (Three Kings 1999) Irak ordusunun zulmüne uğrayan yerel halkı koruyarak, gerçekte ABD ordusunun neden çölde olduğunun cevabını verir.

Ridley Scott’ın propaganda filmi ‘Kara Şahin Düştü’de (Black Hawk Down 2001) 1993’te Birleşmiş Milletler gücüne bağlı olarak kötü adamları yakalamak için Somali’ye gönderilen bir grup Amerikan askerinin hikâyesi etkileyici bir görsellikle anlatılır. Alt metinde, ‘yerel halkın özgürlüğü için buradayız’ mesajı dikkat çeker.

ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılında gösterime giren Güneş’in Gözyaşları (Tears of The Sun) filminde, orduya bağlı özel kuvvetlerde görev yapan Bruce Willis, emrindeki mangayla, bir grup mülteciyi Nijerya’daki diktatörün elinden kurtarmaya çalışır. Film, Irak’taki varlığı tartışılan Amerikan askerleri için iyi bir propaganda olur.

Michael Bay’ın, Transformers (2007) filminde Amerikan ordusu, doğal kaynakları ele geçirmek için başka bir gezegenden gelen kötü robotlardan Dünya’yı kurtarır. Bay, Armageddon (1998) filminde de ‘dünyayı kurtaran Amerikalı’ temasını merkezine alır ve Dünya’ya çarpmak üzere olan bir astreoidi, petrol sondaj uzmanı Bruce Willis hayatını feda ederek yok eder. Bir anlamda ‘biz iyi adamız’ mesajı alttan alta verilir.

Wag the Dog filminin gösterime girdiği 1998 yılında ilginç bir olay yaşandı. ABD Başkanı Bill Clinton ile Beyaz Saray stajyerlerinden Monica Lewinsky arasında Beyaz Saray’da yaşanan seks skandalı Clinton’ı başkanlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Clinton, Kongre’de bir konuşma yaparak Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in nükleer silah yapımına göz yumduğunu öne sürdü ve Kongre’de Bağdat’a saldırı tehdidinde bulundu. Aralık ayında dört gün süren Çöl Tilkisi Operasyonu’nda Irak’ın farklı yerleri bombalanarak gözdağı verildi.

Kynk: CİHAN

 

 Editör Notu :  “18 Mart Şehitleri Anma Günü” olduğunu unutmuş değiliz tam tersine… Kutlu olsun!

2. Uluslararası İzmir Sanat Bienali başvuruları için  30 Nisan son    gün

Seba Sanat Galerisi tarafından 2013 tarihlerinde düzenlenecek olan 2. Uluslararası İzmir Sanat Bienali, Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda gerçekleşecek. 

Görsel sanat eserlerinin kabul edileceği Uluslararası İzmir Sanat Bienali’ne katılmak isteyen sanatçıların ön başvuru için talep edilen belgeleri en geç 30 Nisan 2012 tarihine kadar, hem dijital olarak e-posta yoluyla, hem de basılı olarak posta yoluyla aşağıda verilen iletişim adreslerine göndermeleri gerekmekte.
Ön başvuruların tamamlanmasının ardından komite tarafından gerçekleştirilecek eleme sonucunda katılım hakkı kazanan sanatçılara katılım şartnamesiyle birlikte ücret, nakliye ve diğer konular hakkında detaylı bilgi gönderilecek.
Seba Sanat Galerisi
Adres: Mithatpaşa Caddesi No: 464/A 35280 Asansör/İzmir/Türkiye
Telefon: +90 232 445 33 40 –
Faks: +90 232 445 33 40
E-Posta: [email protected]
Web: www.bienalizmir.org – www.galleryseba.com

Caz Festivali Afiş Yarışması Sergisi

İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı‘nın (İKSEV)19. İzmir Avrupa Caz Festivali afişini belirlemek için açtığı 10. Caz Afişi Yarışması‘ndan birinci çıkmadı. Doç. Dr. Hakan Ertep, Murat Türkay, Maksude Kılınç, Tayfun Çebi, Kutsal Lenger, Ayşe Tatari ve Filiz Sarper’den oluşan seçici kurul, yarışmaya katılan 47 afiş arasından 19. İzmir Avrupa Caz Festivali’ni temsil edecek afiş olmadığı gerekçesiyle bu yıl birinci seçmedi. Seçici kurul 18 afişi sergilenmeye değer buldu. Sergilenmesi için seçilen afişler 3 – 17 Mart tarihleri arasında sergilenecek.

Saat: 09:00 – 17:30 (Cumartesi ve Pazar günleri hariç)
Sanatçılar:

Mustafa Ödkem – 81979

Seda Dalgıçoğlu – Uyanış
Tiktak

Fırat Arslan – Kraker – 1
Punto – 2
Kahve – 4
Grande – 5
İdil Dilan Soyer – 140388

Gizem Güngör – Gizçağ
Servet Özdemir – Engin Çetinkaya – 4Bahn

Engin Çetinkaya – Ahmet Giliz – Resnge

Engin Çetinkaya – 330032

Tansu Nişancı – 001138

Saygın Mehmet Çağlar – Caz Deryası

Hatice Merve Güç – Kargga
Atasi – 7
Şehirr

Kaan Topaloğlu – Spacejob

Suna Çelik – Caazım

Hüseyin Ekinciler – Sinyal

Elif Şeyma Sarıoğlu – Kemküm

Sergilenmeye değer görülen afişlerin arasında sıralandırma yapılmamıştır.

Giriş Ücretsizdir.

İrtibat için İzmir Kültür, Sanat, Eğitim Vakfı:
0232 482 00 90
[email protected]
[email protected]

AHMED ADNAN SAYGUN SANAT MERKEZİ
03 Mart 2012 Cumartesi – 17 Mart 2012 Cumartesi tarihleri arasında etkinliğe katılabilirsiniz

 

19. İzmir Avrupa Caz Festivali Programı şöyle;

19. İzmir Avrupa Caz Festivali Programı

3-17 Mart
10’ncu Caz Festivali Afiş Yarışması Sergisi
Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi (AASSM)

 

3 Mart, Cumartesi Açılış Konseri
“Türkiye-Hollanda Diplomatik İlişkileri 400’ncü Yıl Kutlamaları”
20:30 AASSM Konser Salonu
ARİFA
Konuk Sanatçı: ŞENOL FİLİZ
Alex Simu, saksafon, klarnet, laptop
Osama Abdulrasol, kanun
Mehmet Polat, ud, vokal
Sjahin During, Afrika-Anadolu perküsyonları
Şenol Filiz, ney

 

5 Mart, Pazartesi
20:30 AASSM Küçük Salon
SAXOFOUR
Florian Bramböck, saksafon
Christian Maurer, saksafon
Wolfgang Puschnig, saksafon
Klaus Dickbauer, saksafon

 

6 Mart, Salı
20:30 AASSM Küçük Salon
LIVIO MINAFRA QUARTET
Livio Minafra, piyano
Gaetano Partipilo, alto & soprano saksafon
Domenico Caliri, elektrik gitar
Maurizio Lampugnani, davul

 

7 Mart, Çarşamba
20:30 AASSM Küçük Salon
UWE KROPINSKI & JOE SACHSE
Uwe Kropinski, gitar
Joe Sachse, gitar

 

9 Mart, Cuma
20:30 AASSM Küçük Salon
AÇIK CAZ ORKESTRASI
Final Konseri
Davetiyeli / AASSM Gişesi’nden alınabilir

10 Mart, Cumartesi
14:00 MÜZİKSEV Salonu
Seminer: “Müzikal Yılan; Saksafon’un İcadı ve Caz’ın Tercih Edilen Enstrümanı Oluş Hikayesi”
Konuşmacı: Francesco Martinelli, caz tarihçisi
Ücretsiz / Tercüme edilecektir

20:30 AASSM Küçük Salon
GERALDINE LAURENT TRIO
Geraldine Laurent, saksafon
Yoni Zelnik, kontrbas
Laurent Bataille, davul
“Türkiye-Hollanda Diplomatik İlişkileri 400’ncü Yıl Kutlamaları”

12 Mart, Pazartesi
20:30 AASSM Küçük Salon
ICP ORCHESTRA
Misha Mengelberg, piyano
Ab Baars, klarnet& saksafon
Tobias Delius, klarnet& saksafon
Wolter Wierbos, trombon
Thomas Heberer, trompet
Mary Oliver, keman & viyola
Tristan Honsinger, çello
Ernst Glerum, kontrbas
Han Bennink, davul

 

15 Mart, Perşembe
20:30 AASSM Konser Salonu
TOMASZ STANKO QUARTET
Tomasz Stanko, trompet
Dominik Wania, piyano Fender Rhodes
Michał Barański, kontrbas
Olavi Louhivuori, davul

 

17 Mart, Cumartesi Kapanış Konseri
20:30 AASSM Konser Salonu
PAGANINI TRIO
Konuk Sanatçı: WOLFGANG PUSCHNIG
Burhan Öçal, perküsyon
Tuluğ Tırpan, piyano
Atilla Aldemir, keman
Wolfgang Puschnig, saksafon

 

ATÖLYE ÇALIŞMALARI

 

6 Mart 11:00 – 13:00
İKSEV Binası
Gitar Atölyesi “UWE KROPINSKI & JOE SACHSE”

 

7-8-9 Mart 10:00 -13:00, 15:00 -18:00
İKSEV Binası
Açık Caz Orkestrası Atölyesi
“LIVIO MINAFRA QUARTET”

 

10-11 Mart 10:30 -12:30, 15:00 -17:00
İKSEV Binası
“Impro Dutch Academy” Atölyesi “ICP ORCHESTRA”

 

Bilet Satış

İnternet’te Bilet Satışı www.biletix.com
Telefonla BİLETİX 0 216 556 98 00

Bilet Gişeleri

AASSM 0 232 247 80 03
Alsancak D&R 0 232 464 10 15
Carrefour D&R 0 232 324 40 43
Pan Kitap Evi Karşıyaka 0 232 369 11 99
Palme Kitap Evi Bornova 0 232 343 10 77
Manisaspor Store 0 236 235 01 45

Bilet Fiyatları

 

Tam
Açılış, 15 Mart ve Kapanış Konserleri (3, 15 ve 17 Mart) 100 TL – 50 TL – 25 TL
Diğer Konserler 25 TL

İndirimli Biletler
Tüm konserler için öğretmen, öğrenci, emekli ve 60 yaş üstü (sınırlı sayıda ve belirli kategoride)* 12.50 TL

Kombine Biletler*
Festival Kombine 200 TL
Genç Kombine 75 TL
*Kombine biletler 16 Şubat – 1 Mart 2012 tarihleri arasında AASSM Gişesi’nden satışa sunulacaktır.

Toplu biletler
En az 20 kişilik gruplara %20 indirim (*) uygulanır. 0 232 482 00 90 / 106
(*) Sınırlı sayıda satışa sunulan indirimli biletlere grup indirimi uygulanmaz.

Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri başlıyor

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, her yıl 10 Aralık’ta kutlanan Uluslararası İnsan Hakları günü vesilesiyle, Ankara Kızılırmak Sineması’nda 8-11 Aralık 2011 tarihlerinde AB üyesi ülkelerin işbirliğiyle ilk kez “Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri” düzenliyor.Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri, 8 Aralık’ta AB Delegasyonu Başkan Yardımcısı Sn. Tibor Varadi’nin Açılış konuşmasıyla başlayacak. Sn. Varadi’nin konuşmasını önde gelen aydınların katılacağı bir panel izleyecek. Akademisyen Çiğdem Mater, oyuncu Deniz Türkali ve yazar, gazeteci ve oyuncu Fatih Özgüven’in katılacağı panelin moderatörlüğünü film eleştirmeni Alin Taşçıyan yapacak.

Panelin ardından verilecek resepsiyon sonrasında Yönetmen Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün “İki Dil Bir Bavul” filmi gösterilecek.

3 gün sürecek Film Günleri kapsamında Türkiye, İspanya, Finlandiya, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda ve Portekiz’den 8 filmin gösterimi yapılacak. İngilizce filmler Türkçe elektronik altyazı ile, İngilizce dışındaki dillerde çekilen filmler ise Türkçe ve İngilizce altyazı ile gösterilecek.

AB Antlaşmaları “Birliğin, özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukuk devleti temelinde kurulduğunu” belirtiyor. AB, insan haklarını sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada savunuyor. AB, 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle de, İnsan Hakları konusunda farkındalık yaratmaya sinema yoluyla katkıda bulunmayı arzu ediyor.

Sinema Günleri’ndeki tüm film gösterimleri halka açık ve ücretsizdir.

Filmler:
1.    Even the Rain / Iciar Bollain (İspanya)
2.    İki Dil Bir Bavul / Özgür Doğan & Orhan Eskiköy (Türkiye)
3.    Le Havre / Aki Kaurismaki (Finlandiya, Fransa, Almanya)
4.    Life, Above All / Oliver Schmitz (Almanya, Güney Afrika)
5.    Si può fare / Giulio Manfredonia (İtalya)
6.    Sonbahar / Özcan Alper (Türkiye)
7.    The Silent Army / Jean van de Velde (Hollanda, Fransa)
8.    Trance / Teresa Villaverde (Portekiz)

 

      8 Aralık Perşembe /
8th December Thursday
   9 Aralık Cuma /
9th December Friday
 10 Aralık Cumartesi /10th December Saturday  11 Aralık Pazar/
11th December Sunday
12:00 12:00 Sonbahar / Autum Yağmuru Bile /
Even the Rain
 Trans / Trance
14:30
14:30 Vahşetin Çocukları /The Silent Army Önce Hayat / 
Life Above All
Sonbahar / Autumn
17:00
Panel: Sinemada İnsan Hakları / 

Panel:

Human Rights in Cinema

16:30 İki Dil Bir Bavul / 
On The Way
to School
Vahşetin Çocukları /The Silent Army Yapabiliriz / 
We Can Do That /
Si può Fare
18:30  Kokteyl / Cocktail 18:30 Umut Limanı /Le Havre Yapabiliriz / 
We Can Do That /
Si può Fare
Önce Hayat / 
Life Above All
19:30  İki Dil Bir Bavul /On The Way to School 20:30 Yağmuru Bile / 
Even the Rain
Trans / Trance Umut Limanı /Le Havre

 

Yer : Kızılırmaksineması
Kızılırmak Sokak, 21/B
Kocatepe, Ankara


İletişim: Ebru Taşkın, Basın ve İletişim Yöneticisi, [email protected], +90 312 459 8700

 

 

Şunun için etiket arşivi: afrika

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi