adalet

adalet konusunda en iyi eğitimleri sağlıyoruz. adalet konusunda arayış içindeyseniz Özel Nar Sanat Eğitim Kursu en iyi eğitimi size sunacaktır. Eğitimlerimizin tamamı M.E.B. onaylı uzman eğitmen kadrosu ile yapılmaktadır. adalet konusunda aşağıdaki bağlantıları inceleyebilirsiniz. Bu bağlantılardan herhangi biri adalet konusuna uymuyorsa lütfen bize ulaşın.

Nilüfer Belediyesi’nin bu yıl “Adalet” temasıyla düzenlediği 3. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, Ezginin Günlüğü grubunun konseriyle başladı. Şairlerin ve şiir tutkunlarının katıldığı açılışta Başkan Bozbey, “Nilüfer dört gün boyunca şiirle dolu günler geçirecek” dedi.

Bursa’da Nilüfer Belediyesi’nin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, Nâzım Hikmet Kültürevi’nde, Ezginin Günlüğü konseriyle başladı. 14 Ekim’e kadar devam edecek olan festivalin açılış töreninde, Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, festivale katılan 6 ülkeden 14 şair ve şiir tutkunları yer aldı.

Festivalin açılış töreninde sahaflar da stant açarak, çok özel kitapları şiir meraklıları ile buluşturdu.

Festivalin açılış konuşmasını yapan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Türkiye’nin tek Şiir Kütüphanesi’yle, her gün saat 14.00’de şiir okunan Şiir Kulesi’yle, Nilüfer’i şiirin kenti haline getirdiklerini söyledi. Başkan Bozbey, bu yıl festivalde Hollanda, Hindistan, Hırvatistan, Makedonya ve Ukrayna’daki Nilüfer Belediyesi’nin kardeş kenti Mykolaiv’den şairleri konuk ettiklerini belirtti. Bozbey, festival boyunca şiiri diğer sanat disiplinleriyle buluşturarak, sinema gösterimleri, dans gösterileri gibi etkinliklerle, Nilüfer’in dört gün boyunca şiirle dolu günler geçireceğinin altını çizdi.

“TEMA HEPİMİZİN ÖZLEMİNİ DUYDUĞU ADALET”
Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’nin her yıl farklı bir teması olduğunu hatırlatan Başkan Bozbey, “Bu yıl ki temamız da adalet. Hepimizin özlemini duyduğu adalet. Bu konuda bir farkındalık yaratmak amacındayız. Çünkü, ne yazık ki hala birileri adaletin bir yaşam hakkı olduğunun farkında değil” dedi. Başkan Bozbey, adaletin bir yaşam hakkı olduğunun farkında olmayanlara Nâzım’ın şu dizeleri ile seslendi:

“Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur bizden aldıkları umut!
Dünya adaletsiz çocuk!
Dünya zorba.
Elbet eşitleneceğiz o gün kıyamda.
Bu kekeme, toz ve duman sözlerimi iyi belle, Bahara kalmaz, gelirim yanına”

Bozbey sözlerini, “Adaletin umutlarımızda kalması değil, yaşamda kalıcı olması dileğiyle” diyerek tamamladı.

Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü ve aynı zamanda Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’nin Danışma Kurulu Üyesi olan Güney Özkılınç da Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’nin “Adalet; bir vicdan yoklamasıdır” başlıklı manifestosunu okudu.

EZGİNİN GÜNLÜĞÜ’NDEN KEYİFLİ KONSER

Açılış konuşmalarının ardından Ezginin Günlüğü grubu sahne aldı. Dillerden düşmeyen şarkıları şiir tutkunlarıyla birlikte söyleyen Ezginin Günlüğü, sanatseverlere unutulmaz bir gece yaşattı. Grup, sahnede “Eksik bir şey var”, “Yan kalbim”, “Düşler sokağı” ve “Ebruli” gibi şarkıları seslendirdi.

Nilüfer Belediyesi’nin Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali’ne Türkiye ve 5 ayrı ülkeden şairler Âba Müslim Çelik, Anneke Claus, Betül Dünder, Cevat Çapan, Çiğdem Sezer, Dinko Telećan, Duygu Kankaytsın, Gülümser Çankaya, Lâle Müldür, Nikola Madzirov, Onur Sakarya, Rati Saxena, Selahattin Yolgiden, Volodymyr Puchkov ve Ayhan Bozkurt katılıyor. Şairler 14 Ekim’e kadar Nâzım Hikmet Kültürevi, Konak Kültürevi ve Misi Edebiyat Müzesi’nin yanı sıra cezaevi, huzurevi ve okullarda şiir okumaları ve söyleşiler gerçekleştirecek. Festival kapsamında ayrıca Üç Fidan Gençlik Parkı’nda dans gösterisi yapılacak ve sinema gösterimleri düzenlenecek.

epik-tiyatro

Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedide epik maddesindeki  tanım şu şekildedir:

EPİK: sıf. (yun. Epos destan > epikos’tan; fr.épique) Destanla  ilgili, destana özgü. Hindistan’ın en eski epik şiirinde şu söz vardır… (Peyami Safa)

  • Ed. Epik tür, bakınız destan
  • Leng. Eppik lehçe. Eşanl. Homedos dili
  • Nazım sanatı. Epik durak. BK.DURAK

Görüldüğü gibi Meydan Larousse,  epik maddesini direk destan maddesine göndermektedir. Lakin bizim bu gün bahsetmek istediğimiz epik tiyatro,  Bertolt Brecht ile sistemli hale getirilmiş epik tiyatro kuramıdır.

Bertolt Brecht, düşünceleri ile 20. asra damga vurmuştur. Hem şair hem yazar hem yönetmen hem kuramcı hem de düşünürdür. 1898 ila 1956 yılları arasında yaşamış ve II. Dünya Savaşı sonrası aşamada genç tiyatroculara ve yazarlara önemli bir kaynaktı. Bu bakımdan onun hakkında az da olsa bilgi sahibi olmadan onun sistemleştirdiği kurama bakamayız.

Bertolt Brecht’in Sanat Dünyası

Prof. Dr. Özdemir Nutku, Bertolt Brecht’i şu şekilde ifade eder: “ Maddeci felsefenin tiyatro anlayışını ilk kez belli bir yönteme ve yönelişe oturtan …”

1. Bertolt Brecht materyalist bir dünya görüşündedir ama bu dünya görüşünü kabul etmeden önce farklı aşamalardan geçen bir düşünce ve fikir dünyası mevcuttur. Bertolt Brecht’e göre insanlar yalnızca çevre yolu ile anlaşılabilir çünkü insanın kişiliğini değişen dış dünya koşulları oluşturur. Ama Bertolt Brecht ilk zamanlar anarşist ve nihilist idi.  Bu zamanlarda “ dünya boş bir evrendi” onun gözünde.  Yazdığı oyunlarda da bu konuya yakın konular işlerdi:

  • 1928 , Üç Kuruşluk Opera : Dünya fakir insan kötüdür
  • 1925, Adamlar Adamdır: Yaşayan en aşağılık varlık en zayıf yaratık insandır. (Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 627)

Sonraki oyunlarda da durum değişmedi.  Sadece duruma göre işleyişi biraz daha farklı bir biçimde ele aldı:

  • 1938, Seçuan’ın İyi İnsanı: “Ne biçim bir dünya ile karşılaştık, bayağılık, pislik. Dağlar, bayırlar bile tanınmaz olmuş. Güzelim ağaçların başlarını tellerle yok etmişler, dağların ardından koyu koyu dumanların yükseldiğini gördük, top seslerini dinledik. Bütün bunlar arasında paçasını kurtaran tek kişiye rastlamadık”

2. Bertolt Brecht için erdemlerin bir önemi yoktu; bu fikrini de ‘Cesaret Ana’ adlı oyununda şu şekilde işler:

1939, Cesaret Ana: “ …. Görüyorsun ya, iyi bir ülkede, iyi bir kral ya da generalin hiçbir erdeme ihtiyacı yoktur. İyi bir ülkede erdem gereksizdir; herkes olağan, orta zekalı ve korkak olsa ne çıkar?”

3. Bertolt Brecht’in fikir ve sanat dünyasında fakirler aşağılık ve zenginler acımasızdı. Zenginler, fakirleri ezen acımasız insanlardır ama bir fakir de bir olanak kazanıp zengin olursa o da kapitalist bir düzenin ürünü olacak ve o da fakirleri ezecektir.

4. Bertolt Brecht nedeni ne olursa olsun savaşa karşı idi ama elbette böyle bir dünya düzeninde savaş kaçınılmazdı. Ama yine böyle bir dünya düzeninde adalet beklemek gereksizdi. Bu yüzden de Bertolt Brecht her oyununa bir yargı sistemi kurdu.

5. Bertolt Brecht’e göre  bu kötü dünya “ resmin ancak bir yüzü” idi. Oyunlarında pek bahsetmese de maddeci felsefe ile  gelen bir de olumlu yanı söz konusu idi.

6. Bertolt Brecht Marksçı yapıdaydı ve bu yüzden de katı Alman rejimi tarafından pek sevilmedi.  Her oyununda bir değişimden bahsederdi ve derdi ki “Dünyayı değiştirin çünkü değiştirmek gerekiyor” ama bu değişimi ne olduğundan pek fazla söz etmiyordu. Belli ki o, Marks anlayışındaki devlet yönetiminden çok Marks eleştiri tarzını alıyordu.

7. Bertolt Brecht, bir Alman olarak halk Almanca’sını çok iyi kullanıyordu. Bu bakımdan da oyunlarında süslü, sanatlı bir dili hiç tercih etmedi.

8. Bertolt Brecht’e göre şaşırmış bir toplumda kötü davranışlar iyi niyetle yapılabildiği gibi iyi davranışların da kötü sonuçları olabilir. Ona göre iyilik ve dostluk derin ve olumlu duygulardır ama yanlış bir düzende her zaman doğru değildir. Bu yüzden de onun oyunlarındaki toplumsal ve ahlaksal öğeler seçilmiş öğelerdir.

*(Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 627 – 636)

Epik Tiyatro

Tüm bu bilgilerden sonra Bertolt Brecht’in geliştirdiği epik tiyatro kuramına göz atalım. Bunu yaparken de soru – cevap yöntemini kullanarak konuyu daha derinden analiz edelim.

1. Tiyatroda üslup nedir?

Bir roman gibi tiyatronun da bir üslubu olmalıdır. Bu fikir Brecht’in Küçük Bilgi Aracı’nda net bir şekilde izah edilmiştir. Burada, eğer sanatın yaşamı yansıtma gibi bir amacı varsa bu amacı özel aynalarla yapmalı. Yine sanat ne olursa olsun gerçek dışı olmamalı ve seyirci tiyatro oyununu gerçek yaşamı ile kıyaslamalı. Buna rağmen tiyatroda üsluplaştırma öyle bir şekilde olmalıdır ki seyirci bunu hissetmemelidir.

2. Epik tiyatro kuramı neyi temel alır?

İfade biraz katı olsa bile epik tiyatro kuramı seyircinin kendisi ile hesaplaşmasını temel alır.  Yani seyirci, sahneden sahnelenen oyunu eleştirmeli, bu oyundan yola çıkarak eleştirel sonuçlar çıkarmalıdır.

3. Epik tiyatroda amaç / erek nedir?

Öncelikli amacı toplum gerçeğini somut bir şekilde sahneye yansıtmaktır. Bu amacıyla birlikte gelen ikinci amaç ise seyredeni, gösterilen gerçekler üzerinde düşünmeye zorlamak. Peki seyirci bu konu hakkında neden düşünmeli? Çünkü yozlaşmış toplum yapısını ancak bu şekilde değiştirebilir.

4. Epik tiyatro bu amaca ulaşmak için neyi kullanır?

Seyircinin hissettiği duygular, onun bu yargı sürecine geçmesini sağlar.

5. Piscator kimdir? Epik kuramda rolü nedir?

1929 yılında Politik Tiyatro adında bir eser yayımladı Piscator ve bu eserinde epik tiyatronun bulucusu olarak kendini göstermiştir. Bu durum bir yere kadar doğrudur ama bu kuramı teknik yönden maddeci felsefe görüşü ile sınırlayan kişi Brecht’tir. Bu  bakımdan kuramın kurucu olan B. Brecht kabul edilir.

6. Epik tiyatroda dram var mıdır?

Epik tiyatronun kuruluşunda  temel  bir öykü vardır ama ayrıntılarda dramatik ve trajik ögeler göze çarpar. Öykünün ana fikri komik gelse de oyunda dramatik ve trajik episodlar zihinde kalır.

Epik türünde ilişkiler, kişilerden üstündür. Oluşturulan dramın yani acı ve gülünç olayların nedeni toplumsal ilkelerdir. Kişisel duygular ise ancak toplumsal bakış sayesinde ortaya çıkar.

7. Dramatik tiyatro ile epik tiyatronun farkı nedir?

Bu konuyu daha net anlatabilmek için maddeler halinde farklarını verelim:

a. Dramatik Tiyatro

  • Eylemler gelişir ve seyirci sahne üzerindeki aksiyona katılır.
  • Etkinliği harcanıp tüketilir.
  • Seyircide bir takım duyguların uyanması sağlanır.
  • Seyirciye yaşamın bir kesiti sunulur.
  • Seyirci bir olay içine sokulur.
  • Aşılama yani telkin yolu ile çalışılır.
  • Seyircinin duyguları olduğu gibi kullanılır.
  • Seyirci olup bitenlerin ortasında, olup bitenlerle bir yaşantı birliği içine sokulur.
  • İnsan, bilinen bir değer olarak önceden kabul edilir.
  • İnsan hiç değişmez.
  • Seyircinin merakı son üzerine toplanır.
  • Her sahne bir ötekisi için vardır: organik büyüme,
  • Olaylar düz bir çizgi üzerinde gelişir
  • Olayların gelişimi evrimsel bir zorunluluk taşır.
  • İnsan belirli bir niceliktir: dünya olduğu gibi yorumlanır yani statiktir.
  • Düşünce var oluşu yönetir.
  • Ön düzeyde duygudur.
  • İdealar ve ideoloji estetik varoluşun temelidir: Felsefî idealizm
  • En yüksek ülkü : Sonsuzluk ( Nirvana) ; soylu bir yolda ölebilmek
  • İdeal Seyirci: yakından tanımadığı şeylere tanıdıkmış gibi bakan kimse çünkü sonsuzluk ilkesine yüzeydeki görünüşleri ile kabul eder.

b. Epik Tiyatro

  • Anlatıma başvurulur ve seyirci bir gözlemci durumunda bırakılır ama etkinliği uyanık duruma getirilir.
  • Seyircinin bir takım kararlar vermesi sağlanır.
  • Seyirciye bir dünya görüşü sunulur.
  • Seyirci bir olayın karşısında tutulur.
  • Deliller ve kanıtlar ile çalışılır.
  • Seyircinin duyguları geliştirilip bilince, tanımaya eriştirilir.
  • Seyirci olup bitenlerin karşısında, olup bitenleri inceler durumda tutulur; insan değişkenliği içinde inceleme konusu yapılır.
  • İnsan değişir ve değiştirir.
  • Seyircinin merakı oyunun gelişimi üzerinde toplanır.
  • Her sahne kendi için vardır: montaj tekniği
  • Olaylar sapmalar ve örnekler ile gelişir.
  • Olayların gelişi atlamalıdır.
  • İnsan oluşum durumundadır: Dünya olasılığı içinde yorumlanır yani dinamiktir.
  • Toplumsal varoluş düşünceyi yönetir.
  • Ön düzeyde akıldır.
  • Tarihsel gerçek, estetik varoluşun temelidir: Felsefî materyalizm
  • En yüksek ülkü : Özgürlük  yani sınıfsız toplum; yararlı bir yolda yaşamak
  • İdeal Seyirci: Bütün tanıdık şeylere tanımazmış gibi bakan kimse, çünkü insan gelişiminin her evresindeki fark edilmemiş potansiyelleri anlamak ister. **

** Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi ( XVII. Yüzyıl Sonundan Günümüze Kadar), Ankara Üniversitesi, Dil ve  Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 221, 1972, C.II, s. 640

EPİK TİYATRO VE YABANCILAŞTIRMA 

İnsanî ve toplumsal değerlerin yitirilmesi modern toplumlar için yabancılaşmadır. Brecht ise insanî anlamları bulmak için yabancılaşma olgusundan faydalanır. Brecht’in benimsediği dünya görüşünde insan bilinen ve çözülmüş bir kavram değil incelenmesi gereken bir kavramdır. Şöyle ki:

Epik tiyatroda amaç seyircinin oyuna, eleştirel bir gözle bakmasını sağlamaktı, böylelikle kendi hayatı ile ilgili bir öz eleştiri yapacaktır. Eleştirinin en önemli özelliği nedir? Nesnel olması. O halde seyirci oyunu nesnel bir bakış açısı ile incelemelidir. Bu bakımdan da Brecht,  seyircinin olaya kuş bakışı bakmasını ve nesnel bir eleştiri sağlaması için onu oyuna yabancılaştırır. Böylece oyunu nesnel bir şekilde eleştirmek onun için daha kolay olacaktır. Olayı nesnel bir gözle izleyen seyirci tarafsız olacak ve en acımasız eleştiriyi yapacak duygu yoğunluğuna gelecektir. Bu bakımdan da Bretch, yabancılaşma yöntemini epik tiyatronun temel ögeleri arasına koyar.

Kuramcıya göre seyirci oyuna şu yöntemlerle yabancılaştırılır:

  • Seyirci bir gözlemcidir.
  • Oyuncu seyirciye bunun bir oyun olduğunu sık sık hatırlatır.
  • Oyuncu, canlandırdığı karakterin duygularını canlandırmaz, o karakterin eğilimlerini gösterir.
  • Dekorda bütünlük yoktur.  Dekor parça parçadır.

Son söz: Yazımızı bize göre epik tiyatronun en net ve kısa açıklaması olan şu cümle ile kapatıyoruz: “Önemli olan seyirciye karar vermesini öğretmektir. “ B. Bretch

kan-kirmizi

Çağdaş Arap edebiyatının dünyaca en büyük şairi kabul edilen Adonis ile çağdaş Türk sanatının önde gelen sanatçısı Habip Aydoğdu’yu buluşturan “Kan Kırmızı” sergisi, resim ve şiiri etkili bir biçimde bir araya getirmesi bakımından önem taşıyor. Sergiyi üç ana temada değerlendirerek, göze çarpan benzerlikleri, ilgi çekici ayrıntıları ve tuvale yansıyan Ortadoğu gerçekliğini deneyimlemek ve bu patikada yürümek, Adonis ile Aydoğdu’nun ortak kaygılarını anlamak için iyi bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

kan-kirmizi

Direncin Adı: Kan Kırmızı

Serginin küratörlüğünü üstlenen Zeynep Yasa-Yaman, Aydoğdu’nun yapıtlarında başat bir rolde olan kırmızıyı, “sanatçı için eylem rengi” olarak  tanımlıyor ve bunun yanında Adonis ile Aydoğdu’yu bir araya getiren önemli bir bileşen olarak da vurgulamış oluyor. Bununla birlikte, siyah ve beyaz rengin varlığından da söz ederek;  kan, ölüm, yas, saflık ve bakireliğin bir arada olduğunun altını çiziyor. Buna ek olarak, üç renge odaklanıldığında Pan-Arabizm’in renklerini de görmek mümkün. Ayrıca, Adonis’in doğduğu ve büyüdüğü yer olan Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bayrağında da bu renklerin bulunduğunu belirtmekte yarar var. Arap şiirinin kimliğini sağlamlaştırma amacı güden Adonis ile bu renk uyumunu da yine aynı düzlemde yorumlama fırsatı veren sergi, çoklu bakış açısı olanağını izleyiciye tanımış oluyor.

Kaosu kesen düzlemler üzerinde sanat üreten Aydoğdu’nun yanına, “Bedenim örtüdür, kanımla diktiğim kumaş” adlı dizeleriyle Adonis yardımcı oluyor. Başka bir deyişle bir sanatçının kestiğini diğer bir sanatçı dikerek tamamlamış oluyor. Bu bağlamda sergi, yalnızca ortak duyguları, düşünceleri ifade etmekle kalmıyor; zıtların birlikteliğine dikkati çekerek farklılaşıyor.

kan-kirmizi-sergi

Aydoğdu için kırmızı; daha çok öfkenin, cesaretin, eylemin rengidir. Adaletsizliğe, teröre, savaşa, deprem yıkımlarına, modernizmin ve postmodernizmin doğaya ihanetine karşı bir duruşu olan sanatçının Adonis gibi parçalanan Arap kuşağını, dağılan halkını betimleyen ve bunu bütün insanlık için genelleştirerek, insanlığın dramını toplumsal belleğin yüzeyine çıkaran bir şairle kotarmıştır. Aydoğdu’nun resimlerindeki şiirsel anlatım ile Adonis’in toplumsal içeriği yoğun şiirlerin özdeşleşmesi, Nazım Hikmet ile Abidin Dino arasındaki paylaşımları çağrıştırmaktadır.

kan-kirmizi-sergi-kitap

Sonsöz

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz usta sanat eleştirmeni Kaya Özsezgin’in de, Aydoğdu’nun figür çalışmalarının soyut bir espasla kaynaştığını giderek eriyerek, şiirsel denilebilecek bir anlatımla bütünleştiğinden söz etmiştir. Bu şiirsel anlatımı, barış güvercininin, kan gölü haline gelmiş Ortadoğu coğrafyasına açılan beyaz sayfalar olarak tuvale aktarmıştır. Buna ek olarak, Adonis’in, Aydoğdu’nun resimlerine alışılmışın dışında şiirsel katkılarıyla farklı bir boyuta taşıdığı da görülmektedir.

Proje Direktörlüğünü Fahri Özdemir’in, küratörlüğünü ise Zeynep Yasa-Yaman’ın yaptığı  “Kan Kırmızı” Adonis-Habip Aydoğdu sergisi, mutlulukların ve kederin en yüksek seviyede yaşandığı Ortadoğu coğrafyasına ışık tutarak, lirik şiir ile lirik soyut resmin kavuşmasına uygun ortam sağlayan İzmir Folkart Gallery’de 26 Ekim – 25 Aralık 2016 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

kan-kirmizi-ortadogu

Yargıçlar Sendikası üyesi İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcısı İsmet Efe’nin yağlı boya resim sergisi 18 Nisan Pazartesi günü Çağlayan adliyesinde açılıyor. Özgün resimlerin yer alacağı sergi, saat 14.00’de İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’ndaki Şehit Mehmet Selim Kiraz Sergi Salonu’nda yer alacak.

1973-1988 yılları arasında karikatür çizerek hayatını kazanan İsmet Efe, Cumhuriyet savcılığı görevine başladıktan sonra resim sanatına yöneldi. Çeşitli doğal malzemelerden heykel çalışmaları da bulunan Efe, ilk kişisel sergisini 2012 yılında açtı.

cumhuriyet-savcisi-ismet-efe-nin-sergisi-aciliyor-128739-5

“Kadın Dayanışması Yaşatır” diyerek 12 Mart’ta İstanbul’da başlayan 14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, Arin Kadın Merkezi ortaklığıyla 16-17 Nisan’da 5. durağı Mardin’de olacak.

12-20 Mart’ta İstanbul’da başlayan 14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, Arin Kadın Merkezi ortaklığıyla, 12 filmlik programla 16-17 Nisan’da Sinemardin’de sürecek.Kadın Dayanışması Yaşatır bölümünden Maryam Ebrahimi ve Nima Sarvestani’nin yönettiğiParmaklıklar Ardında Burkasız / No Burqas Behind Bars filmi, Deepa Dhanraj’ın yönettiğiKadınların Adaleti / Invoking Justice filmi ve Ilse van Velzen ve Femke van Velzen’in yönettiği Satılık Adalet / Justice for Sale filmi izleyiciyle buluşacak. Kadınların Sineması bölümünden Leyla Toprak’ın yönettiği Uzak Mı / Distant, Lucia Valverde’nin yönettiği Sıcak Hava Dalgası / The Heat Wave, Belmin Söylemez’in ustası Bilge Olgaç’ı anlattığı belgeseliBilge ve Öğrencisi / Bilge and Her Apprentice filmi Mardin programında yer alacak.Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Kadınların Sineması bölümünden yönetmenliğini Diana Nava’nın yaptığı Coria ve Deniz / Coria and the Sea ve Baran Reihani’nin yönettiğiBinlercesinden Biri / One of Thousands filmi ile festivalin klasikleşmiş bölümlerinden olanKendine Ait Bir Cüzdan bölümünden Stella Kyriakopoulos’un yönettiği Volta filmi gösterilecek. Chantal Hakkında Her Şey toplu gösteriminden Patlat Şehri / Saute Ma Villeizleyiciyle buluşacak. Filmmor’un Mardin’den sonraki durakları İzmir ve Van olacak.
festival
MARDİN PROGRAMI:

16 Nisan Cumartesi

12:00 Bilge ve Öğrencisi / Uzak mı… / Sıcak Hava Dalgası / Patlat Şehri / Binlercesinden Biri / Volta

14:00 Coria ve Deniz

16:00 Satılık Adalet

18:00 Kadınların Adaleti

17 Nisan Pazar

12:00 Parmaklıklar Ardında Burkasız

14:00 Üç Yalan

16:00 Diren

18:00 Söyleşi – Kapanış

Bitlis Valisi Ahmet Çınar’ın kaymakamlık yaptığı dönemde yazdığı “Adalet” adlı tiyatro oyunu kentte beğeniyle izlendi.

Çanakkale Sanat Tiyatrosu tarafından Bitlis Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda sahnelenen oyuna vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi.Vali Çınar’ın 2001 yıllarında kaleme aldığı “Adalet” oyunu “Bir günlük adalet, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır” sloganıyla birçok ilde sahnelendi.Vali Çınar, yaptığı açıklamada, kaymakamlık yıllarında çalıştığı ilçelerde bir takım döneme ait sorunları dile getiren oyunlar kaleme aldığını söyledi.”O dönemler Türkiye’nin hakikaten benim karanlık diyebileceğim yıllardandı. Mafyanın mahallelere kadar indiği, devletin gücünün zayıf olduğu, adaletin zayıf kaldığı, sermayenin olmadığı, devletin fakir olduğu, dışarıdan bir milyar dolar borç verilebilir mi diye ümit edilen dönemlerde, tiyatro tekniğiyle eleştiren, topluma mesajlar veren, toplumla bütünleşmeyi sağlayan bir oyun düşündüm ve yazmıştım.” diyen Çınar, “O dönemde birçok ilde sahnelendi.Çanakkale destanını oynamak üzere ilimize gelen Çanakkale Sanat Tiyatrosu ekibi bana jest yaptı. Benim yazmış olduğu ‘Adalet’ adlı oyunu sahnelediler.” ifadesini kullandı.Menfaat için bir takım ilkelerden vazgeçmenin1214306_cfd83daeaa3f7ac40aa733ea8be4a139_640x640 (1) insana yakışmadığını anlatan Çınar, “Dolayısıyla hepsini ben yaşamış değilim elbette. Bir kısmı yaşanmış tecrübelerimiz olan ve en azından o yapıyı bilen bir anlayışla tecrübeyle yazılmış bir oyundur.” dedi.Çanakkale Sanat Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Abdülkadir Katra ise Vali Çınar ile iki yıl önce Çanakkale’de tanıştığını ve tiyatroya ilgisini olduğunu öğrendiğini belirterek, “Yazdığı oyunu okudum. Muhteşem bir teknikle yazılmış. Valimize çok teşekkür ediyorum.” diye konuştu.Oyunu Vali Yardımcısı Salih Altun, İl Jandarma Komutanı Albay Mustafa Gezer, İl Emniyet Müdürü Fatih Kaya, Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Ataman, kurum amirleri ve vatandaşlar izledi.

Tokat’ta polis tarafından ele geçirilen Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh’un kayıp olduğu sanılan tablosunu, Van Gogh Müzesi istedi. Adli emanete teslim edilen tablo ile ilgili Hollanda’yla görüşmeleri Adalet Bakanlığı yürütecek.

van-gogh-tablosu-tokat-ta-bulundu

Tokat İl Emniyet Müdürü Fikri Yalman, Tokat’ta ele geçirilen Van Gogh’a ait olduğu sanılan tabloyla ilgili açıklamalarda bulundu.

Geçen ay Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından ele geçirilen Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh’un kayıp olduğu sanılan ‘yetim adam’ adlı eserleri arasında yer alan ‘Van Gogh ihtiyar bir sopayla’ adlı eserinin son durumu ile ilgili açıklamalarda bulunan Müdür Yaman, eserin şu anda Tokat Adliyesinde olduğunu söyledi.

Hollanda’da bulunan Van Gogh müzesi ile yazışmalar yaptıklarını söyleyen Müdür Yaman, “Bizden en son bunun röntgen filmini istediler. Röntgen filmini gönderdik. Fakat bu filmden orjinalliği anlamanın gerçek manada yeterli olamayacağını dile getirdiler. Çünkü Van Gogh’un bütün eserlerinde fırça darbesi ile resim yaptığı ifade edildi. Bizden tabloyu göndermemizi istediler. Ancak arkadaşlarımız tabloyu adliyeye teslim ettiler. Dolayısıyla bu süreçte şu anki aşamada Adalet Bakanlığı üzerinden veya Tokat Adliyesi üzerinden yürütülecek bir işlem. Artık bizim bu aşamadaki yetkimiz kalkmış durumda” dedi.

37 eserden biri
Tokat Emniyet Müdürlüğü ilk kez DHA’nın duyurduğu haber sonrasında yaptığı açıklamada ele geçirilen tablonun üzerinde ‘Mexico P997168’ ibareleri, ön yüzünde metal plaka üzerinde ‘Vincent Van Gogh Amsterdam 1882’ ibareleri, arka kısmında ‘Vincent Van Gogh 1882 Orphan Men Standing’ ibareleri ve kaşe ile farklı ebatlarda sekiz mühür bulunduğunu açıklamıştı. Ayrıca söz konusu tablo üzerinde bu güne kadar yapılan çalışmalarda, 1882- 1883 yılları arasında Vincent Van Gogh’un ‘Yetim Adamlar’ (Hollanda’da savaş gazileri için kullanılan terimdir) serisinde üretilen 37 eserden biri olduğu, eser uzun süredir kayıp olduğundan dolayı, Hollanda Van Gogh Müzesinde karakalem örneğinin bulunduğuna dikkat çekilmişti.

tarihte-bugun-ne-oldu25 Mart, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 84. (artık yıllarda 85.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 281 gün vardır.

Olaylar

  • 1655 – Satürn’ün en büyük uydusu Titan, Christiaan Huygens tarafından keşfedildi.
  • 1752 – İngiltere’de yılın ilk günü. İngilizlerde 1 Ocak ile başlayan ilk yıl 1752’dir.
  • 1807 – Birleşik Krallık Parlamentosu köle ticaretini yasakladı.
  • 1811 – Percy Bysshe Shelley “Tanrıtanımazlığın Gerekliliği” adlı makalesinden dolayı Oxford Üniversitesi’nden atıldı.
  • 1821 – Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan etti.
  • 1912 – Ahmet Ferit Tek, Türk Ocağı’nı kurdu.
  • 1918 – Belarus Halk Cumhuriyeti kuruldu.
  • 1918 – Oltu’nun kurtuluşu
  • 1929 – İtalya’da faşist yönetim genel seçimlerde oyların yüzde 99’unu kendilerinin aldıklarını açıkladı.
  • 1935 – Prof. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu As Başkanlığı’na seçildi.
  • 1936 – Saatlerin doğru olarak ayarlanabilmesi için İstanbul Rasathanesi’nce hazırlanan iki bildiriyi Bakanlar Kurulu onayladı.
  • 1941 – Yugoslavya, Mihver Devletleri’ne katılma kararı aldı.
  • 1944 – Heykeltraş Zühtü Müritoğlu ve Hadi Bara’nın yaptıkları Barbaros Hayrettin Paşa Anıtı törenle açıldı.
  • 1947 – Illinois’ deki bir kömür madeninde meydana gelen patlamada 111 kişi öldü.
  • 1949 – Sovyet hükümetinin kararıyla Litvanya, Estonya ve Letonya’dan 92.000 kişi sürgün edildi.
  • 1950 – Türk Hava Yolları’na ait bir yolcu uçağı Ankara’da düştü, 15 kişi öldü.
  • 1951 – Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, solcu öğretmenlerin tasfiyesinin sürdüğünü açıkladı.
  • 1951 – İstanbul’da Neve Şalom Sinagogu açıldı.
  • 1957 – Roma’da bir araya gelen Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Komisyonu’nun kurulmasına ilişkin Roma Antlaşması’nı imzaladı.
  • 1959 – Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu dergisinde yayımlanan “Menderes’in Kalesi” başlıklı yazısında Fuad Köprülü’ye yayın yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla açılan davada bir yıl hapse mahkûm oldu. Büyük Doğu dergisi de bir ay süreyle kapatıldı.
  • 1960 – Güney Afrika Johannesburg’da tüm siyah politik örgütler feshedildi.
  • 1960 – İtalya’da Fernando Tambroni başbakan oldu.
  • 1961 – Adalet Bakanlığı idam cezalarının cezaevi bahçelerinde infaz olunması hakkında karar aldı.
  • 1962 – EOKA’ cılar Kıbrıs’ta iki camiye bomba attı.
  • 1968 – Şair Metin Demirtaş Türk Solu dergisinde yayımlanan “Guevara” adlı şiirinde komünizm propagandası yaptğı gerekçesiyle tutuklandı.
  • 1972 – Cumhuriyet Halk Partisi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında verilen ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından onaylanan idam kararlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. İnfaz savcılığı dosyayı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderdi. Üç gün sonra Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi idamların infazına karar verdi.
  • 1975 – Suudi Arabistan Kralı Faysal, akli dengesi bozuk yeğeni prens Faysal bin Musad tarafından Riyad’ da öldürüldü.
  • 1982 – Ankara Sıkıyönetim Savcılığı halkevleri hakkında kapatılma istemiyle dava açtı.
  • 1982 – Tutuklu İsmail Beşikçi, cezaevinden yazdığı bir mektup nedeniyle 10 yıl ceza aldı.
  • 1984 – Yerel seçimler yapıldı. Anavatan Partisi (ANAP) yüzde 41,5 oy oranı ile 54 ilde belediye başkanlığı aldı. Sosyal Demokrat Parti (SODEP) yüzde 23,4 oy oranı ile ikinci,Doğru Yol Partisi (DYP) yüzde 13,2 oy oranı ile seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. İlk kez seçime katılan Refah Partisi (RP) yüzde 4,4 oy oranıyla sonuncu parti oldu.
  • 1986 – 14. Strasbourg Film Festivali’nde Muammer Özer’in “Bir Avuç Cennet” ve Ali Özgentürk’ün “Bekçi” isimli filmleri ikinciliği paylaştı.
  • 1986 – İşkence yaptığını itiraf eden polis memuru Sedat Caner ile bu itirafları yayımlayan ‘Nokta’ dergisine dava açıldı.
  • 1988 – İstanbul’daki Metris Askeri Cezaevi’nden 29 tutuklu ve hükümlü kaçtı.
  • 1990 – New York’un Bronx semtindeki bir kulüpte çıkan yangında 87 kişi öldü.
  • 1992 – Kozmonot Sergei Krikalev, Mir Uzay İstasyonu’nda 10 ay kaldıktan sonra dünyaya döndü.
  • 1994 – Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi’nde evci çıkan dört kız öğrenciden birinin, emniyet yetkilileri tarafından yakalanarak bekaret kontrolüne gönderilmesi kadınlar tarafından protesto edildi.
  • 1996 – Türkiye’de Emek Partisi kuruldu.
  • 1998 – Manisalı Gençler Davasında, Yargıtay’ın bozma kararından sonra beş tutuklu genç tahliye edildi. Davada tutuklu sanık kalmadı.
  • 1999 – Sırbistan, NATO’ya savaş ilan edip BM’ye bildirince, NATO üyesi Türkiye de bu ülkeyle resmen savaşa girmiş oldu.
  • 2009 – Büyük Birlik Partisi’nin kiralamış olduğu içerisinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dahil 6 kişinin bulunduğu helikopter, Kahramanmaraş’ta düştü. 3 gün sonra ulaşılan helikopterde, helikopterde bulunan 6 kişinin de hayatını kaybettiği belirtildi.

Doğumlar

  • 1259 – II. Andronikos Palaiologos, Bizans İmparatoru (ö. 1332)
  • 1296 – III. Andronikos Palaiologos, Bizans İmparatoru (ö. 1341)
  • 1479 – III. Vasili, Moskova büyük knezi (ö. 1533)
  • 1611 – Evliya Çelebi, Osmanlı gezgin ve yazar. (ö. 1682)
  • 1614 – Juan Carreño de Miranda, İspanyol ressam (ö. 1684)
  • 1699 – Johann Adolph Hasse, Alman besteci (ö. 1783)
  • 1767 – Joachim Murat, Fransız asker ve Napoli kralı (ö. 1815)
  • 1835 – Adolph Wagner, Alman ekonomist ve politikacı (ö. 1917)
  • 1864 – Alexej von Jawlensky, Rus ressam (ö. 1941)
  • 1867 – Arturo Toscanini, İtalyan orkestra şefi (ö. 1957)
  • 1867 – Gutzon Borglum, ABD’li heykeltıraş (ö. 1941)
  • 1873 – Rudolf Rocker, anarkosendikalist (ö. 1958)
  • 1881 – Béla Bartók, Macar besteci (ö. 1945)
  • 1887 – Chūichi Nagumo, Japon asker (ö. 1944)
  • 1899 – Burt Munro, Yeni Zelandalı motosiklet yarışçısı (ö. 1978)
  • 1905 – Albrecht Mertz von Quirnheim, Alman asker (ö. 1944)
  • 1906 – A.J.P. Taylor, İngiliz tarihçi (ö. 1990)
  • 1908 – David Lean, İngiliz yönetmen (ö. 1991)
  • 1914 – Norman Ernest Borlaug, ABD’li tarımbilimci (ö. 2009)
  • 1921 – Simone Signoret, Fransız sinema oyuncusu (ö. 1985)
  • 1928 – Jim Lovell, ABD’li astronot
  • 1934 – Gloria Steinem, feminist, siyasal eylemci ve yayıncılarından.
  • 1942 – Aretha Franklin, ABD’li şarkıcı
  • 1946 – Daniel Bensaïd, Fransız filozof, Troçkist (ö. 2010)
  • 1947 – Elton John, İngiliz pop/rock şarkıcısı, beste yazarı ve piyanisttir.
  • 1949 – Ilich Ramirez Sanchez, Müslüman devrimci.
  • 1952 – Dursun Karataş, Türk devrimci önder (ö. 2008)
  • 1962 – Marcia Cross, ABD’li sinema oyuncusu
  • 1965 – Sarah Jessica Parker, ABD’li sinema oyuncusu
  • 1965 – Avery Johnson, ABD’li basketbol oyuncusu ve koçu
  • 1965 – Stefka Kostadinova, Bulgar atlet
  • 1966 – Jeff Healey, Kanadalı müzisyen (ö. 2008)
  • 1972 – Phil O’Donnell, İngiliz futbolcu (ö. 2007)
  • 1973 – Dolunay Soysert, Türk oyuncu
  • 1976 – Vladimir Klitschko, Ukraynalı boksör
  • 1980 – Muratcan Güler, Türk basketbolcu
  • 1980 – Bartók Eszter, Macar şarkıcı.
  • 1982 – Danica Patrick, ABD’li otomobil yarışçısı
  • 1985 – Lev Yalçın, Türk futbolcu
  • 1987 – Nobunari Oda, Japon buz patenci
  • 1987 – Kim Cloutier, Kanadalı top model
  • 1990 – Mehmet Ekici, Türk futbolcu

Ölümler

  • 1801 – Novalis, Alman yazar ve filozof (d. 1772)
  • 1880 – Ludmilla Assing, Alman yazar (d. 1821)
  • 1914 – Frederic Mistral, Fransız şair (d. 1830)
  • 1915 – Süleyman Efendi, Osmanlı jandarma komutanı (d. ?)
  • 1918 – Claude Debussy, Fransız besteci (d. 1862)
  • 1973 – Edward Steichen, ABD’li fotoğrafçı (d. 1879)
  • 1975 – Faysal bin Abdül Aziz, Suudi Arabistan kralı (d. 1903)
  • 1976 – Josef Albers, ABD’li ressam (d. 1888)
  • 1976 – Şevket Süreyya Aydemir, Türk iktisatçı ve tarihçi (d. 1897)
  • 1980 – Roland Barthes, Fransız felsefeci ve göstergebilimci (d. 1915)
  • 1992 – Nancy Walker, ABD’li aktris (d. 1922)
  • 1995 – James Samuel Coleman, ABD’li sosyolog (d. 1926)
  • 2001 – Tekin Siper, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1941)
  • 2002 – Esmeray, Türk oyuncu ve vokalist (d. 1949)
  • 2006 – Richard Fleischer, ABD’li film yönetmeni (d. 1916)
  • 2007 – Andranik Markaryan, Ermenistan başbakanı (d. 1951)
  • 2009 – Muhsin Yazıcıoğlu, Türk siyasetçi (d. 1954)

Tatiller ve Özel Günler

  • Manisa mesir macunu festivali

Üniversite öğretiminin genç kişiyi bir konuda uzmanlaştırma ve meslek kazandırma amacını güttüğü hepimizce bilinir ve benimsenmiştir. Fakat bu sadece pratik amaçtır; ötesinde asıl amaç gerçekleşmeyi bekler: Bir kişiliğin olgunlaşması.

eğitim-felsefe.

 

Öğretim, öğretenin edinmiş olduğu bilgileri öğrenene aktarmaktır. Elbette bu düşündürerek ve tartışarak yapılır. Öğrenci ezberlemeyecektir; daha doğrusu, öğrendikleri arasında, sonraki bilgilenmeleri için belleğinde tutması zorunlu olmayanları kenarda tutup, gerektiğinde hatırlayacak, ama zorunlu olanları, geçici olsa bile unutmayacaktır.

Eğitim, öğretimle birliktedir ama öğretimden nitelikçe farklıdır. Öğretim verilir, eğitim alınır. Öğretmen, “eğitim veriyorum” derse, yanılıyordur; çünkü eğitilmenin özünde alıcı, özümseyici, duyarlı olmak vardır. Öğrenci kendini, öğrendikleriyle birlikte bu nitelikleri edinme yönünde geliştirir. Öyleyse öğretmen, “öğretiyorum” deyişinde kalmayacak, “öğrencimin eğitim almasına yardımcı oluyorum” da diyecektir.

Öğretim bir sınıftaki bütün öğrencileredir. Eğitim ise öğrenenle öğreten arasında karşılıklı ve sürekli ilişki, iletişim gerektirir. Bu durum öğretimin her alanı için geçerlidir.

Örnek olarak hukuk öğreniminde bir dersi, Roma hukukunu alalım. Bu ders sadece hukuk tarihi bakımından değil, hukukun yüksek amaçları bakımından önemlidir. Ama bu dersin hakkını vermek için sadece Romalıların ne gibi yasalar yaptıklarını öğrenmek değil, güzel bir deyişimizle, “tarihin imbiğinden geçmek” gerekir. Bu, tarihsellik bilincinin kazanılmasıdır, eğitimdir.

Felsefenin öğretim-eğitiminde bu tür sorunlar, güçlükler baştan çözülür. Baştan olmazsa hiç başlayamaz ve hiç çözülemez. İlk iş felsefeyle uğraşmaya başlayan öğrencinin fikrini almaktır, -felsefe hakkında değil, çünkü bunu henüz edinmemiştir; her gün kullandığımız kavramlar hakkında: amaç, anlam, değer, ölçü, nicelik, nitelik, hak, adalet, gelenek, inanç, toplumsallaşma, özgürleşme gibi. Gencin bu genel sorunları içselleştirmesi, kendine mal etmesi, yaşadıklarıyla, gözlemledikleriyle bağıntılar kurması, edindiği bilginin dışında kalmaması için de etkince hesaplaşmaya girmesi, ilgisini sürekli kılar. Bunu başardıkça, felsefe tarihinin bizden en uzak çağlarında konuşmuş kişiler, şimdiye gelir, onunla yeniden konuşurlar.

Çocukları felsefe öğrenimine başlayan anne babalar haklı olarak bu soruyu sorarlar. Çocukları onlara “Platon’un Devlet diyaloğunu okuyoruz ve adalet üzerine tartışıyoruz” cevabını verince, eğer açık görüşlü iseler, “tartışarak kim çözmüş, baksana o zamandan beri çözüme ulaştırılamamış” demezler, ama bu tartışmanın, edineceği meslekte çocuklarına ne sağlayacağını bilmek isterler. Bunun doğrudan cevabı yoktur. Olsaydı, yüzyıllardır ve her uğraşanın ömrü boyunca tartışılmazdı. Ama buna rağmen felsefe sadece tartışma değildir, çünkü böyle olsaydı çoktan bıkkınlık getirir ve artık kimse uğraşmazdı.

Sorunlar hem güncel hem geneldir. M.Ö. 5. yüzyılda Attika’da ve çevresinde “sophistes” (bilgeler) denilen bir grup insan kent kent dolaşarak tüm inançları sarsan konuşmalar yapıyorlardı. Onlara göre din bir icattı. Devlet, ya güçlülerin zayıfları ezmesinin ya da zayıfların güçlüleri baskı altında tutmasının aracıydı ve nasıl olursa olsun bu aracı kullananlar sağlıklı kişiler değildi. Eğitim kanıksanmış yutturmaca kanaatlerinin yeni kuşaklara öğretilmesiydi. Bu adamlar gittikleri yerlerde hem dinleniyor, bazen seviliyor ama çoğunlukla kovuluyordu. Onlar zaten bilineni eleştiriyorlardı. Ele geçirdikleri hiçbir şey yoktu ama yüzyıllar sonra bizim düşüncemizi aydınlatıyorlar. Kısaca anlattığım tarihsel olay, felsefenin karşıt kültürünün doğuşudur.

Sürdürümü sadece Hellas’da kalmadı; çeşitli biçimlerle Anadolu’da da yaşadı, fakat 15. yüzyılın ilk çeyreği içinde tükendi. Son temsilcisi Şeyh Bedrettin’dir. O, cennette cennetlikleri eğlendiren hurilerin, cehennemde yanan ve daha da yanması için günahkarların taşıdığı odunların hayal olduğunu şöyle söylüyor: “Hayaldirler, çünkü algıya verilmemişlerdir.” Felsefi çekirdeğini hemen gördüğümüz bu dünyevi dünya görüşünün nasıl oluştuğu, sonradan nasıl kesildiği ve Cumhuriyete kadar Türkçe’de özgün felsefenin olmayışının nedenleri çok yönlü katılımla açıklığa kavuşturulabilir. Bu bir eksikliğimizdir. Eksikliği kapatmak için tüm insan bilimlerinin ortak araştırmalar yapması gerekiyor.

Karşıt kültür karşıtını yok etmez; tersine geliştirir. Felsefe olmasaydı, ilahiyat olmazdı, sadece din yorumları olurdu. Gerek Hıristiyan gerek İslam ilahiyatı felsefi tartışmalar içerir. Farabi ilahiyatın felsefe kürsüsünden cevaz almasını ister; bu tutumla da vahiyi akılsal açıklamaya çalışır. Farabi öldüğünde cenaze namazını halife kıldırdı, halk kıldı, ulema kılmadı, çünkü o Medinet-ül Fazıla’daki (bilgeler şehrindeki) en yüksek yeri filozofa ayırmıştı. Ölçülülüğü, söz ölçüsünü, kavrayan aklın açıklaması toplumsallığı geliştirir. İslamiyet zulme karşı doğmuş yayılmış, toplumsallaşmış, dünya dini olmuştur. Tarihi böyleyken nasıl oluyor da din konularında yetkili kişiler, en azından dini bayramlarda “kardeşlerim birbirinize işkence etmeyiniz” demiyorlar? Demezlerse ve topluma açıkça, yöneticiye korkusuzca hitap etmezlerse, o zaman, karşılarında karşıt kültürü keskince, uzlaşmazca bulurlar.

Karşıt kültür 9-10’uncu yüzyıllarda Arapça felsefeyi doğurdu. Diller arası iletişim kurulmuştu. Önce Süryaniceye sonra Arapçaya çevrilen Grekçe eserler, yazar ve metin karışıklıklarına rağmen, ve Arapça düşünürlerin özgün katkılarıyla, Avrupalınınkinden üçyüz yıl önce, hem de artık halk dili olmayan Latince gibi değil, konuşulan Arapçada bir yeniden doğuşu, Renaissance’ı getirdi. Bu canlanış 14-15. yüzyıllarda, tarihin en büyük medeniyeti olan Endülüs’de doruğa ulaştı. Tarihin imbiği bize en büyük düşünsel mirasımızın neler ve nerelerde olduğunu gösteriyor. Avrupa Renaissance’ının Endülüs’e borcu vardır ve bunu henüz iyice anlamış değildir. Anlasaydı, yüzyılımızdaki faşizmlerine kültürel bir set çoktan çekmiş olurdu.

Ama Avrupalının gözardı edemeyeceğimiz bir yeteneği de var: çelişkisini kavrayabilme ve aşabilme. Avrupalı için hukuk yaşanan bir olaydır. Bilim, bir nesneyi elinde evirip çevirebilmektir, nesnenin özelliklerini dışsallıkta ve pratik amaçlar için kullanımında bırakmayıp atomik yapısına girerek anlamaktır. Eğitimin amacını “hoca dedi ki” den çıkarıp, bunu defterden silip yerine “ben düşünüyorum”u (cogito) geçirebilmektir.Dünyaya egemenlik ve sömürgenlik Avrupalının bir yüzü, bilim sanat ve felsefedeki yaratıcılığı öbür yüzüdür. Başarılarını egemenlik için kullandı; şimdi bunun getirdiği çelişkileri çözmeye çalışıyor. Bizim Avrupalı karşısında duruşumuz ancak tam bağımsız bir duruş olursa onu anlayabiliriz ve kendimizi anlatabiliriz. Bu duruş Cumhuriyetimizin ilk iki onyılında gösterildi, sonra yitirildi.

UNESCO felsefe haftasındayız. Bu bir kutlama haftası değildir, ne UNESCO’yu ne de felsefeyi. Bu günler çağrı günleridir. Somut eyleme geçme günleridir. UNICEF, UNESCO’nun çocukların sağlığı ve eğitimiyle ilgili birimidir. Şimdi, daha önce söylediğim, yazdığım bir düşünceyi yeniden sunmak ve bu toplantının kapanış bildirgesine dahil edilerek UNICEF’e çağrı olarak iletilmesini düşünmenizi istiyorum: Dünyanın her ülkesinden bir temsilci çocuk seçilerek hepsinin UNICEF yetkilileri eşliğinde, kan gövdeyi götüren bölgelere, öncelikle Irak ve Filistine götürülmesi ve olayların içinde onlara “siz böyle olmayın” denilmesi, gelecekteki eğitim için talebimdir. Bunun ötesinde sizlere söyleyeceğim bir şey yoktur.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Uluğ Nutku

***

Referans: Felsefeciler Derneğinin “UNESCO Felsefe Haftası” dolayısıyla düzenlediği “Eğitim ve Felsefe” başlığındaki sempozyumda konuşma. Ankara, 19 Kasım 2005.

Kaynak : Dünyalılar

Türk mitolojisi, tarihi Türk halklarının inanmış oldukları mitolojik bütüne verilen isimdir. Eski efsaneler, Türk halklarının eski ortak inancı Tengricilikten öğeler taşımaktan ziyade sosyal ve kültürel temalarla doludur. Bunların bazıları sonradan İslâmî öğeler ile değiştirilmiştir.

Türk mitolojisi, birçok araştırmacıya göre aynı Tengricilik’te de olduğu gibi tek tanrıcı bir temelden, zamanla çok tanrıcı bir biçime doğru gelişmiştir. Ayrıca tarihi Türk halklarının temasa geçtikleri Zerdüştlük, Mani dini ve Budizm de Türkler’in mitolojisinden izler taşımaktadır. Türk halklarının mitolojilerinde çok önemli yer edinmiş ve farklı şeylerle özdeşleştirilmiş birçok hayvan miti vardır. Fakat bunlardan 9 hayvan özellikle önemlidir. Halkların ve kültürlerin evrilmesiyle beraber elbette mitolojide de bazı değişiklikler olabilmektedir. Genelde uzun yıllar alan bu evrilme bazen aniden ve şiddetle de olabilmektedir. Bu nadir durum gerçekleşmesine şahit olmak ilginç bir durum.  Sırayla bu 9 hayvana bir göz atalım ve ensonunda elbette bu ani ve şiddetli mitolojik hayvanımıza da göz atalım…

9-Kartal

kartal

Türklerin milli simgelerinden olan kartal, şamanist uygulamalarda çok yaygın olarak karşımıza çıkar. Yakutların en yüksek ruhları taşıdığına inanılan hayvan, Gök Tanrı’nın timsali olarak ya da şaman ruhunu ifade etmek amacıyla Dünya Ağacı’nın tepesinde tasavvur ediliyordu.Hayvan ata ya da yardım ruhlardan birini temsilen zaman zaman şaman elbisesi üzerinde yer alıyordu. Önemli bir türeme simgesiydi. Özellikle Göktürk ve Uygur devirlerinde kartal ve diğer yırtıcı kuşlar, hükümdar ya da beylerin timsali, koruyucu ruhun ve adaletin simgesiydi. Güneşi ve aynı zamanda güç ve kudreti ifade ediyordu.

Kartalın hükümdarlık, güç, kuvvetle ilgili simgesel anlamları İslamiyetten sonra da devam etmiş, hatta zaman zaman arma olarak da kullanılmıştır. Söz konusu yırtıcı kuş ya da kuşlar bu anlamları ifade eder biçimde gerek küçük sanatlarda gerekse mimari eserler üzerinde kabartma olarak yaygın bir biçimde kullanılmıştır.

8. Kartal Başlı Griffon

Grifonlar

Grifonlar göğü, tan ağarışını, ilim, irfan, kuvvet gibi kavramları ifade eder. Türk sanatında özellikle kartal başlı grifonlar yaygın olarak görülür. MÖ II. binyılda Shang devrine ait koyun kürek kemiklerinde yırtıcı kuşların Gök Tanrı’nın simgesi olduğu ifade edilir.

7. Kurt

 kurt1

Kurdun proto-Türk topluluklarında bir totemken, Hun devrinde ata kültünün bir parçası haline geldiği görülmektedir. Türk dünyasının çeşitli yerlerinde kaya veya mezar taşları üzerinde ya da şaman elbisesi ya da malzemelerinde tanrı-kurt tasvirlerine rastlanır.

Kurtla ilgili olarak zamanla gelişen hayvan-ata kavramı devlet, hükümdarlık vb. unsurların simgesi de olmuş, gök ve yer unsurlarıyla ilgili çeşitli anlamlar kazanmıştır. Türk-Çin mücadeleleri esnasında beyaz kurdun haraç veya vergi olarak değer kazanması onun Türkler arasındaki önemine işaret eder. Kurt, Oğuz Kağan Destanı’nda da yol gösterici bir unsur olarak karşımıza çıkar.

Kurdun Türk kozmolojisinde göz unsuruna bağlı olarak aydınlığın ve buna bağlı unsurların simgesi olduğu anlaşılmaktadır. Kurt öğesinin biçim değiştirme temasıyla da ilgisi vardır; örneğin Oğuz Kağan Destanı’nda gök kurdun bir ışıkla beraber ortaya çıkması buna işaret etmektedir.

6. Garuda

GARUDA

Hint mitolojisinde önemli yeri olan Garuda, Türk mitolojisinde de yer almıştır. Garuda; bir kartalın gagası, pençeleri ve başına sahiptir. Gövdesi, kol ve bacakları insan görünümündedir. Annesi Vinata, babasıysa Kasyapa’dır. Hayat Ağacı’nın dalları üzerinde bir yuvada bulunan yumurtadan çıkmıştır. Garuda’yla ilgili birçok efsane vardır. Bu efsanelerde Garuda, ya kutsal yılanlar olan nagalarla mücadele eder, ya da tanrılara karşı gelerek onlarla savaşır. Tanrılarla giriştiği bir mücadelede başarılı olamayınca tanrı Vişnu’nun binek hayvanı olur.

5. Ayı

ayıresmi

Türk mitolojisinde önemli bir yer tutmakla beraber hiçbir zaman kartal, at ya da kurt kadar önemli olmamıştır. Yapılan araştırmalarda, Türkler ve çevrelerindeki topluluklarda görülen orman kültünün, birtakım Türk topluluklarındaki ayı kültü ve simgeciliğinin temelini oluşturduğu anlaşılır. Ayı orman tanrı ya da orman ruhunun simgesidir. Başkurtlar gibi bazı Türk toplulukları ata saydıkları ayıdan türediklerine inanırlardı. Öte yandan Yakutlar ayı kafatası üzerinde ant içiyorlardı. Ayı elbiseleri, şamanlar arasında makbuldü. Şamanın göğe yaptığı yolculuğu esnasında bazen ayı da bir yardımcı ruh olarak kullanılıyordu.

4. Ejderha

Ejderha Figürleri

Ejderha, bütün dünyada Çin mitolojisi ve sanatına ait kabul edilirse de Türk mitolojisi ve sanatında da büyük yer tutmuştur. Bu masal hayvanı, gök ve yer-su unsurlarına bağlı olarak geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Türk kozmolojisinde yer ejderi ve gök ejderinden söz edilir. Yeraltında ya da derin sularda bulunan yer ejderi bahar dönümünde yerin altından çıkıyor, pullar ve boynuzları oluşarak gökyüzüne yükseliyor, bulutların arasına karışıyordu. Böylece yağmur yağmasını sağlayarak, bereket ve refahın oluşmasına katkıda bulunuyordu.

Türklerde özellikle erken dönemlerde bereken, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilmiş bu efsanevi yaratık, Ön Asya kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde bu anlamları zayıflamış ve daha çok altedilen kötülüğün simgesi olmuştur.

3. Aslan

aslan

Türk sanatında aslan figürleri daha çok Budizmle birlikte görülmekle beraber, Altaylarda Pazırık kurganlarından çıkarılan eserler üzerinde aslan-grifon tasvirlerine rastlanması bu hayvanın Türklerde daha erken devirlerden itibaren tanındığını gösterir. Hayvan mücadele sahnelerinde aslan gök unsuruna uygun olarak zafer kazanan konumdadır ve iyi-kötü, aydınlık-karanlık gibi kavram çiftlerinden olumlu olan tarafa karşılık gelmektedir. Dolayısıyla birçok hayvan için geçerli olduğu gibi aslan da savaş, zafer, iyinin kötüyü yenmesi, kuvvet ve kudret simgesi olmuştur.

Aslanın postu ve yelesi de yiğitlik simgesi olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Türklerde uzun saçın yaygın olmasıyla aslan yelesi arasında simgesel ilişki kurulmuştur.

2. Kaplan

kaplan

Kaplan, Türk mitolojisi ve sanatında, Çin’dekine paralel bir şekilde yer alır. Türk kabilelerinin ve yiğitlerinin en eski tözlerindendir. Türklerde kaplanın yiğitlik ongunu ya da simgesi olması, aynı zamanda astrolojiyle ilgiliydi. Dört anayönden birine ait olan ak ya da benekli pars, dört büyük yıldız grubundan birinin de timsaliydi.Aslan gibi kaplan da bir taht simgesidir. Öte yandan zıt kavramların savaşına işaret eden hayvan mücadele sahnelerinde kaplanın galip hayvan olarak, yani olumlu unsura karşılık gelecek şekilde gösterilmiştir.

1. At

 

akhal-teke

Şamanist törenlerde at, şamanın gökyüzüne çıkacağı bineği ve kurbanlık hayvan olarak önem kazanmıştır. Çoğu kere Gök Tanrı’nın simgelerinden biri olarak önem kazanmakta ve kurban olarak da sunulmaktadır. Şaman, at yardımıyla yer altına ya da öteki dünyaya geçebildiği için at ölümün de simgesi olmuştur.

Türklerle ilgili bir çok efsane, destan ve hikayede at, sahibinin yakın arkadaşı zafer ortağı, en değerli varlığı sayılmıştır. Savaştaki faydaları dolayısıyla kuvvet ve kudret timsali de olmuştur. At sürüleri ise zenginliğin ifadesi olarak görülür.

At, Türk kozmolojisinin çeşitli unsurlarına göre de anlam kazanmaktadır; örneğin su unsurunun hayvan biçimli timsali, attır. Öte yandan su kökenli atlar denilen ve sudan çıkan kanatlı atları anlatan efsaneler de bu unsurlarla ilgilidir. Diğer bir tür efsanevi at ise; gök kökenli attır. Bu atlar da kanatlı olarak düşünülmüşlerdir.

BONUS: Trafo Kedisi

1trafo kedisiVe elbette olayın gelişimine katkıda bulunan ve kayıtlara geçmiş kedileri  aşağıdaki galeride bulabilirsiniz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaynak onedio.com ve internet

Aforizmalar devam ediyoruz. Sıra uzakdoğudan Konfüçyus’a ait aforizmalarda…

konfucyus

*    Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner.
*    Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
*    Ağaç yaşken eğilir.
*    Araştırma yapıldığı zaman ancak bilgi artırılabilir; bilgi artırıldığında ancak istek samimi olabilir; istek samimi olduğunda ancak akıl ıslah edilebilir; akıl ıslah edildiğinde ancak özel yaşam iyileştirilebilir; özel yaşam iyileştirildiğinde ancak aile yapısı düzeltilebilir. Aile yapısı düzeltildiğinde ancak devlet düzen içinde yönetilebilir.
*    Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler.
*    Aç midenin cezasını yorgun ayaklar çeker.
*    Asıl bilgi insanın cehaletini tanımasında yatar.
*    Akıllı insan kimseyle yarışmaz, böylece kimse onunla yarışamaz.
*    Adalet devletin hazinesidir.
*    Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan sık sık pişman olunur.
*    Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
*    Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.
*    Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Öğretmeyi seviyorum ve öğrenmeye çalışıyorum.
*    Bir kişiye iyilik yapmak istiyorsan ona balık verme, balık tutmayı öğret.
*    Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.
*    Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.
*    Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir.
*    Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır. Bir ülkede adaletsizliğin varlığı ise kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır. İyi insanlar sorunları önlemek için çaba sarf ederler.
*    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.
*    Çizik olmayan bir çakıl taşı, çizik bir elmastan daha iyidir.
*    Devlet düzen içinde yönetildiğinde ancak dünyada barış tesis edilebilir.
*    Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı anlarım.
*    Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.
*    Derin olan kuyu değil,kısa olan iptir.
*    Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır.
*    Durmadığınız sürece yavaş ilerlemeniz önemli değildir.
*    Efendi adam, kendisinden çok şey, başkalarından az şey bekler.
*    Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve onu düzenli bir biçimde yürütür; onu alçak gönüllülükle kurar ve sadakatla gerçekleştirir.
*    Eğitimli insanlar öncelikle adalete değer verir. Eğitimli insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca asi olurlar. Küçük insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca haydut olurlar.
*    Elde edilecek bir çıkarı olduğu halde adaleti düşünen, tehlike karşısında hayatını hiçe sayan, verdiği sözü unutmayan, tam insandır.
*    Etraflıca çalış, doğru bir şekilde araştır, dikkatlice düşün, düşündüklerini gözden geçir, ciddi ve samimi bir şekilde uygula.
*    Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz.
*    Gerçeği bilenler ile onu sevenler hiçbir zaman eşit değildirler.
*    Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir.
*    Güleryüzlü olmayan bir kişi, dükkan açmamalıdır.
*    Güzelliği sevdiği kadar, erdemi de seven bir insanı daha görmedim.
*    Her şey bir güzelliğe sahiptir fakat bunu herkes görmez.
*    Hiç kimse başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır.
*    Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkunç olamaz.
*    İhtiyatlı insan nadiren hata işler.
*    İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.
*    İnsanları niçin öldürüyorsunuz, biraz bekleyin zaten ölecekler.
*    İsteyenler bilgilerini genişletmelidirler. Bilgilerini genişletmek isteyenler önce araştırmalıdırlar.
*    İşlerin çabuk yapılmasını istemek, onların düzgün biçimde yapılmasını engeller.
*    İdare etmek dürüstlük demektir. Sen doğru yönetirsen yanlış olmaya kimse cesaret edemez.
*    İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen adamdır.
*    İnsanların umutlarıyla oynama,belki tek sahip oldukları şey odur.
*    İnsanlar ellerine neden silah aldıklarını bilseler o silahları parçalarlar.
*    Karanlığa söveceğine, bir mum yak.
*    Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın.
*    Kelimelerin kuvvetini bilmeyen insanlarla esaslı bir konuyu konuşmak mümkün değildir.
*    Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, başkasına yapmamalıyız.
*    Kendini affetmeyen bir insanın bütün kusurları affedilebilir.
*    Küçük avantajların peşinden koşarken büyük başarılardan olabilirsiniz.
*    Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgar: Rüzgar ne yöne eserse, otlar o yöne eğilir.
*    Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki ne insanları, ne de kelimeleri yitir.
*    Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanin boyu hizasındadır.
*    Müzik gökle toprak arasında bir ahenktir.
*    Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen kişidir.
*    Okudum, unuttum, gördüm, hatırladım, yaptım, öğrendim.
*    Nasıl ki elmas yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz…
*    Ne aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz.
*    Öğrenme ilkesi insanın temiz karakterini ortaya çıkarmak, insanlara yeni yaşam vermek ve nihai iyiye ve doğruya ulaşmak demektir.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin cömertliği sevmek vardır ki aptalca bir saflığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin bilmeyi sevmek vardır ki zihinin gereksizce dağılmasına götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin içten olmayı sevmek vardır ki onur kırıcı bir aldırmazlığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin dobra olmayı sevmek vardır ki kabalığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin açık görüşlü olmayı sevmek vardır ki umarsız bir asiliğe götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin prensip sahibi olmayı sevmek vardır ki mantıksız bir zorlamaya götürür.
*    Örnek insanlar adaleti anlar. Adaleti anlamayan adaletsiz olur.
*    Örnek insanlar yumuşak huyludur ve öfkeden kaçınır.
*    Öğretmek iki kere öğrenmek demektir.
*    Sana bir şeyi nasıl bilebileceğini öğreteyim mi? Bildiğin zaman bildiğini anla, bilmediğin zaman ise bilmediğini anla.
*    Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
*    Sözcüklerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.
*    Tanrım bana kitap ve çiçekle dolu bir ev ver!
*    Yaldızlı sözlerle erdem bağdaşmaz.
*    Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Konfüçyus Kimdir

Konfüçyüs (Çince: Kǒng Fūzǐ, 孔夫子, Latince: Confucius, “Üstad Kong” Çince 孔子, Kǒng Zǐ, Wade-Giles: K’ung-tzǔ) Çinli filozof,eğitimci ve yazar.

MÖ 551 – MÖ 479 tarihleri arasında, Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Kong Qiu (Wade-Giles: K’ung Ch’iu) adı altında, Lu devletinin Qufu şehrinde (günümüzde Shandong eyaleti) doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir.

Doğu uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. Çin geleneklerini derleyip toparlayarak yeni kuşaklara aktarmak isteyen Konfüçyüs, kendisine özgü yöntemleriyle öğretimi halka yaymış ve öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş bir düşünürdür. Ancak adı filozoflar, devlet adamları, büyük öğretmenler ve ahlakçılar arasında değil, peygamberler arasında zikredilmektedir. Dinler Tarihi araştırmacıları da onun öğretisini bir din olarak kabul etmektedir.

Konfüçyüs kendisini antik dönem krallarının öğretisini aktaran Klasikler’in içerdiği değerleri ve ilkeleri topluma aktarmaktan sorumlu görmüştü. Temel amacı ve ideali “tartışmalardan uzak ve tümüyle uyum içerisinde yaşayan bir toplum ve dünya kurmak”tı.Bu ideale ulaşabilmek için ise, ideal insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, doğaüstü varlıklar ve benzeri kavramlara ve olgulara yer vermemişti. Çünkü bu alan, onun ilgi alanına girmiyordu.Bu bakımdan Çin’in Sokrates’i olarak kabul edilir. Fikirleri, kendisi tarafından asla yazılı hale getirilmemiş, çoğunluğu birer düşünür ve bilim adamı olarak yetişen öğrencileri tarafından kağıda dökülmüştür

Ölümünden sonra ülkesinde önce prens unvanı ile yüceltilmiş, ondan sonra “Mükemmel Hakim” ve “Taçsız Kral” namıyla kutsanmış ve Çin’de kendi adına tapınaklar inşa edilmiştir. Böylece Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde onun adına mabedler inşa etme geleneği XX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Konfüçyüs’ün düşüncelerini ve konuşmalarını derleyen “Lun Yu” adlı ince kitap, kutsal kitap olarak kabul görmüştür.

İsminin tarihçesi

Asıl adı Qui, soyadı Kong, lakabı ise Zhonngni’dir. Çin’de Kong-Fuzi (孔夫子, Kǒng Fū Zǐ)veya Kung-Fu-Tzu adıyla tanındı.[3] Fuzi, “üstad, bilge, öğretmen, filozof” anlamlarına gelir. İsminin anlamı “Bilge-Filozof Kong”’dur.

Konfüçyüs isminin Batı dillerindeki karşılığı olan “Confucius”, Kong-Fuzi’nin Latince şeklidir.İsmin sonundaki “-us” parçasının kaynağı, yazıtlarının ilk başta Cizvitler tarafından Latince’ye çevrilmesiyle ilgilidir. Böylece “Kǒng Fū Zǐ“, “Konfüçyüs“‘e dönüşmüştür.[kaynak belirtilmeli]

Kong ailesi günümüzde hala çınar ailesi olmakta ve dünyanın tarihçe kanıtlanmış en eski ailelerinden biri sayılmaktadır. Kong ailesinin 75. nesil üyesi bugün Tayvan’da turan çınar olarak yaşamaktadır. Qufu şehrinde yaşayan diğer bir ailenin de yine Konfüçyüs soyağacına dayandığı bilinmektedir. Soyağacının çok eskiye dayanmasından ötürü, binlerce ailenin çınar ailesine bağlı olması mümkün sayılır. Günümüzde halen daha Kong ailesi fertleri, tapınak görünümlü malikanelerindeki kabristana defnedilmektedir.

Hayatı

M.Ö. 27 Ağustos 551 tarihinde, Kuzey Çin’in şimdiki Shandong eyaletinin Lu şehrinde, Kong ailesinden Shu-Liang He’nin oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülür. Kaynaklarda soyu ve gençliği ile ilgili çeşitli rivayetler ve anlatımlar bulunmaktadır. Bir rivayete göre fakir, fakat saygın bir aristokrat aileden gelmekteydi. Babasını henüz üç yaşında iken kaybetti

Bilge bir aileye mensup olan annesinden yazı yazmayı öğrendi. On üç yaşına geldiğinde dedesinin yanına gönderildi; altı yıl süreyle dedesinden özel eğitim alarak altı marifet (sanat-hüner) diye adlandırılan, töre (tarihi gelenek ve görenekler), müzik, ok ve yay kullanma, araba sürme, yazı yazma ve hesap yapmayı öğrendi. Altı yılın sonunda dedesi, MÖ 529 yılında ise annesi vefat etti. Konfüçyüs, yaşadığı beyliğin kuralları gereği üç yıl annesinin yasını tuttu.

MÖ 532–502 yılları arasında belli aralıklarla Lu derebeyliğinde çeşitli görevlerde bulundu. Başlangıçta küçük memuriyetlerde bulundu. 19 yaşında iken Song beyliği seyahati sırasında tanıştığı Jī Guān Shì (丌官氏) ile evlendi, bir yıl sonra bir oğlu dünyaya geldi. Daha sonra iki kız çocuğu olmuş, birisi çok küçükken hayatını kaybetmiştir.

M.Ö. 522’de bir okul açtı ve öğrenci yetiştirmeye başladı. Hedefi yeni görüşler ortaya koymak değil eskilerin hikmetli sözlerini aktarmaktı. Çocukluk çağlarından itibaren önceki dönem hanedanlık tarihi, yönetim şekli, sosyal ve kültürel yaşam gibi konularda araştırma yapmış ve ideallerinde yer alan dönemi Batı Zhou Hanedanlığı olarak belirlemişti. Toplumsal düzenin yeniden sağlanması için siyasal ve sosyal anlamda reform gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Fikirlerini hayata geçirmek amacıyla, ülkedeki beyliklere mensup bir yöneticinin yanında görev almayı arzu etmekteydi.

konfüçyus_mezarlığıM.Ö. 518’de günümüzde Henan eyaletinin Luo Yang kenti olan şehre gitti; tarih ve müzik üzerine çalıştı. Taoizmin kurucusu kabul edilenLaozi ile buluştu. Bu görüşme onun düşünce dünyasına yön vermesi bakımından önemlidir. Laozi ile buluşmasından sonra Lu Beyliği’ne geri dönerek araştırma yapmaya ve öğrenci yetiştirmeye devam etti. İki sene sonra öğrencileri ile birlikte iç savaştan kaçarak komşu devlet Qi’ye sığındı. Qi halkı üzerinde etkili ve güçlü izler bıraktı ancak soylularla çatışma yaşadığı için iki sene sonra doğduğu topraklar olan Lu Beyliği’ne döndü. On beş yıl boyunca öğrencileri ile vakit geçirmeye devam etti.

51 yaşında iken beyliğin kuzeybatısında küçük bir yerleşim yeri olan Zhōng Dū (中都) bölgesi temsilcisi olarak görevlendirildi. Bu görevindeki başarıları nedeniyle M.Ö. 500 yılında Lu Beyi tarafından “vezir vekili” görevine terfi ettirildi. Fikirlerini hayata geçirmek üzere Lu Beyliği idari sistemi ve toplum yapısında önemli değişiklikler yaptı. Cinsiyet ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesin eğitim almasının önünü açtı. Soyluların yetkilerini sınırladı. Lu beyinin zevke ve sefaya dalması üzerine M.Ö. 497’de görevinden ayrıldı. On dört yıl boyunca ülkeyi dolaşıp düşüncelerini anlattı. Hiçbir yerde düşüncelerini gerçekleştirmek için uygun konuma gelmeyi başaramadı ancak çok sayıda yeni öğrenci kazandı. Gezdiği toprakların tarihsel sürecini, yaşam koşullarını ve gelenek yapısını öğrenerek düşünce dünyasını zenginleştirdi.
M.Ö. 484’te eşini kaybeden Konfüçyüs, Lu’ya döndü. Peşpeşe oğlunu, en sevdiği öğrencilerinden Yan Hui’yi ve Zǐ Lù’yu kaybetti. Bu arada Çin tarihinde İlkbahar ve Sonbahar Dönemi’nin bittiği Muharip Devletler Dönemi’nin başlamıştı. Konfüçyüs, tek eseri olan Bahar ve Güz’ü yazdı. M.Ö. 479’da ağır bir hastalığa yakalanıp vefat etti. Naaşı Qu Fu kenti kuzey yakasında yer alan Sa Shui Nehri kıyısına defnedilmiş ve öğrencileri mezarı başında bir kulübe inşa ederek üç yıl boyunca yasını tutmuştur. Mezarı halen ziyarete açıktır.

Etkileri

Konfüçüs’ün etkisi, öğrencileri ve takipçileri sayesinde ölümünden kısa süre sonra görülmeye başlandı. Takipçilerinden Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldular. Kısa ömürlü Ch’in hanedanlığı döneminde (MÖ. 221-MÖ205) Konfüçyüs ve ekolü yok sayıldı. fal, tıp ve tarım kitapları dışındaki kitapların yakıldığı bu dönemde Lun Yu da yakılan kitaplar arasındaydı. Ancak geçici bir unutuluştan sonra hükümdarlar Konfüçyus’un kuramının, feodal toplumun istikrarı için çok yararlı olduğunun farkına vararak, Konfüçyusçuluğa devletin yasal öğreti ideolojisi konumunu tanıdılar.

Han Hanedanı zamanında Konfüçyüs’ü tanrılaştırma teşebbüsleri bile olmuştur. Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde Lu’nun prensi onun adına bir mabet inşa ettirdi ve ona kurbanlar sunulmaya başlandı. Mezarı bir ziyaret yeri oldu. M.Ö 125’te ona, imparatorlara verilen şeref ve paye verilmiş; M.S.1’de “Dük” adı verilmiş; 492’de kendisine, “Saygı değer Ni, iyi yetişmiş Bilge” ünvanıyla hitap edilmiştir. İmparator Yuan Tsung (M.S.713-776), ona “İyi Yetişmiş Bilge Kral” ünvanını verdi. Cheng Tsung (1068-1086) onu, “imparator” ünvanına yükselttir. 1308’de “Kusursuz Büyük İnsan ve En Büyük Bilge” ünvanına layık görüldü. Konfüçyüs’e saygı o kadar aşırılaştırıldı ki 1382’de imparator, Konfüçyüs’ün tasvirlerinin tapınaklarda bulundurulmasını yasaklamak zorunda kaldı. Bununla beraber Çin geleneğine uyularak yine de onun ve dört büyük öğrencisinin ata tabletleri şeref köşesinde bulunduruldu.

Nihayet 1906’da İmparatoriçe Dowager, Gök’e sunulan kurbanların aynısının Konfüçyüs’e de sunulacağına dair ferman yayınladı; Konfüçyüsçülük Çin’in resmi ve milli dini haline getirildi. 1912’ye kadar imparator onun şerefine, ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere, yılda iki defa kurban sunmaya devam etti. Çin’de 1313’ten 1905’e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs’ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektirmiştir.

Konfüçyüs düşüncesini 1583’te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri tarafından batıya aktarıldı.

1934’te Konfüçyüs’ün doğum günü olan 27 Ağustos milli tatil günü olarak ilan edildi. 1949’da kurulan Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında çok eleştirilse de Konfüçyüsçülüğün etkisi devam etti.

Eserleri

confucius

Konfüçyüs, öğrencileri ile birlikte geçmiş Çin filozof ve bilginlerinin yazılarını bir araya getirmeye çalışmış; onların çabası sonucu “Beş Klasik (Wou King)” ve “Dört Kitap (Se Chou)” adı verilen koleksiyon ortaya çıkmıştır. Konfüçyüsçülüğün kutsal metinlerini oluşturan iki koleksiyon mevcut şeklini Chu Hsi (1130-1200) yönetimindeki Sung hânedanlığı zamanında almıştır.

Ayrıca Konfüçyus’un düşüncesi ve konuşmaları “Lun Yu” (Konuşmalar) adlı ince bir kitapta derlenmiştir. Kitaba, Konfüçyus’un konuşmalarından alıntılar ve öğrencileriyle yaptığı diyaloglar alındı. Çin’de bu kitap kutsal kitap olarak kabul edilmiştir.

Öğretisi

Konfüçyüs bir din kurucusu, ya da bir reformcu olarak ortaya çıkmamış, bozulmuş ve yıkılmak üzere bulduğu Kadim Çin dinini canlandırmaya çalışmıştır. Misyonunu, “Ben eskiye inanan biriyim; bir kurucu değil bir aktarıcıyım.” sözleri ile tarif etmiştir. Bütün eski Çin metinlerini gözden geçirmiş, daha önceki Çin filozof ve düşünürlerinin yazılarını derleyerek yorumlamıştır. Ona büyük bağlılık gösteren ve ondan edebiyat, tarih, felsefe-ahlak öğrenen öğrencileri, ölümünden sonra onun sözlerini ve görüşlerini toplamışlardır. Öğretisi, değişik zamanlarda farklı nitelikte felsefi ve dini bir kimlik kazanıp ahlaki-siyasi bir öğreti olarak öne çıkmıştır.

Konfüçyüs öğretisinin ilgi alanı sadece insan ve insan-toplum ilişkilerini kapsar. Bu sistemin temelinde, insanın yaratılıştan iyi olduğuna itimat yatar. Konfüçyüs’ün kendi ve öğrencileriyle yaptığı konuşmaları toplayan Lun Yu (Çince 論語 / 论语, lùn yǔ / lún yǔ), dört temel kavramı içerir:

  • Anaya ve babaya saygı (孝, xiao),
  • İnsancıllık / merhametlilik (仁, ren),
  • Adalet (義, yi),
  • Yazıtlar / ayinler (禮 / 礼, li).

Anaya ve babaya saygı, büyüklere hürmet, ahlak kurallarının başında gelen erdemlerdir. Her insan bu kurallara uygun yaşamayı amaçlamalı ve bunu çevresine, dostça, sevecen, ılımlı, güvenilir, dürüst davranışlarla göstermelidir. Konfüçyüs’e göre, “Yüce” insan olmanın ilk şartı, bu dört erdeme ulaşılması asla mümkün olmasa da, yılmadan gayret göstermektir. Gerceği görmek, çaba gösteren herkes için mümkündür. Bunun aracı da Konfüçyüs’e göre bilgidir. Bilgi sahibi olmak, insanların mevki durumuna göre ayrım yapmadan, herkese açık olmalıdır.

Konfüçyüs’ün öğretisi din değil, eski Wu-dinine dayanan etik felsefedir. Öğretisinde kesin bir hiyerarşi söz konusudur. İnsan ilişkilerinde birbirine itaat etmesi gereken gruplar şunlardır:

  • Vatandaş: Hükümdarına itaat etmeli
  • Genç: Yaşlıya itaat etmeli
  • Kadın: Kocasına itaat etmeli
  • Çocuklar: Ana-babaya itaat etmeli

Bu erdemlere ulaşmanın yolu bilgiden geçer. İnsan, hayatı boyunca, alçak gönüllülüğünü koruyarak, yeni şeyler öğrenmeye çaba göstermelidir.

Bilecik Belediyesi’nce bu yıl dokuzuncusu düzenlenen Ulusal Bilecik Tiyatro Festivali “Annemin Şoförü” adlı oyunla sona erdi.

bilecik-tiyatro-festivali

Belediye Şeyh Edebali Kültür ve Kongre Merkezi’nde 17 Kasım’da başlayan ve 14 gün süren festivalin son oyunu “Annemin Şoförü”nü Hakan Altıner’i yönetti. Suna Keskin, Atila Pekdemir, Selda Özbek ve Damla Cercişoğlu’nun oyunculuğunu üstlendiği oyunda birbirini çok seven ama bir o kadar da “dediğim dedik” dört kişinin öyküsü anlatıldı.

Oyun sonunda oyunculara ödüllerini veren Belediye Başkanı Selim Yağcı, festivalin 10. yılını uluslararası düzeyde olabilecek şekilde kutlayacaklarını ifade etti:

“Bu yolculuğa çıktığımız 2004 yılında bir taraftan mahallelerimizdeki altyapı eksikliklerini giderirken diğer taraftan da sanat anlamında bir eserin temellerini attık. O gün başlamasaydık bugün sanatsal anlamda ihtiyaç olan bu noktaya çıkmamız mümkün değildi. 2004 yılında başlattığımız yolculukta bir hedefi ortaya koymuştuk. O gün, ‘Festivalin 10’uncusuna geldiğimizde uluslararası düzeyde kutlayacağız’ dedik. Bunu yapacağız. Açılışı ve kapanışıyla, Türkiye gündeminde Bilecik daha fazla yer tutacak. Bilecik’in tanıtımı noktasında yapılan etkinlikler son derece önemli.’

Etkinlikte, hayatını kaybeden tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’un oğulları Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler, torunu Mana Uygur ile Wilma Elles, Cengiz Küçükayvaz, Ercüment Balakoğlu, Serpil Tamur, Özge Özder, Berke Üzrek, Onur Yaprakçı, Şahin Sekman, Barbaros Uzunöner, Merve Servi,  Berke Hürcan, Can Törtop, Songül Öden, Levent Ülgen, Atila Pekdemir ve Suna Keskin’in de aralarında bulunduğu yaklaşık 100 sanatçı sahne aldı. Necla Uygur, Serpil Tamur, Hakan Altıner ve Yalçın Menteş’e ‘Kristal çınar onur’ ödüllerinin verildiği festivalde, aralarında ‘Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü’, ‘Dünyanın sonu.net’, ‘Haydi hayırlısı’, ‘Şenlik çıkmazı’, ‘Müziksiz evin konukları’, ‘Tuzak’, ‘Hz. Ömer, adalet mülkün temelidir’in bulunduğu birçok oyun sahnelendi.

Kaynak: Al Jazeera