33. İstanbul Film Festivali 5 Nisan’da başlıyor, biletler ise 22 Mart’tan itibaren (Bugün) satışta. Kalabalık film programının arasında kaybolanlar için Alt Yazı sitesi izleyip beğendikleri ve merak ettikleri filmlerden sizler için derleme yapmış. Sizler için yapılan bu çalışmaya bir göz atmanızda fayda var.

l-image-manquante-eksik-resim

-Eksik Resim / L’image manquante (Yön. Rithy Panh)

-Göldeki Yabancı / L’inconnu du lac (Yön. Alain Guiraudie)

-İtiraf 1+ İtiraf 2 / Nymphomaniac Volume I + II (Yön. Lars Von Trier)

-Büyük Budapeşte Oteli / The Grand Budapest Hotel (Yön. Wes Anderson)

-Kefaret / Redemption (Yön. Miguel Gomes)
(Miguel Gomes’in Tüm Varlıkların İlahisi / Cântico Das Criaturas + 31 + Noel Hediyeleri / Inventário De Natal + Bu Arada / Entretanto adlı kısalarıyla beraber gösterilecek)

-Hawaii (Yön. Marco Berger)

-Sokak Köpekleri / Jiao you (Yön. Tsai Ming-liang)

-Tepecik Hayal Okulu (Yön. Güliz Sağlam)
(Ahmet Uluçay kısa filmleri ile beraber gösterilecek)

-Doğulu Çocuklar / Eastern Boys (Yön. Robin Campillo)

-Ida (Yön. Pawel Pawlikowski)

-Trans X İstanbul (Yön. Maria Binder)

-Son Hain / Le dernier des injustes (Yön. Claude Lanzmann)

-Salvo / Fabio Grassadonia (Yön. Antonio Piazza)

-Çevreyolu / Sacro GRA (Yön. Gianfranco Rosi)

-Şiddete Dair / Concerning Violence (Yön. Göran Olsson)

-Humus’a Dönüş / The Return to Homs  (Yön. Talal Derki)

-Sıfır Teorisi / The Zero Theorem (Yön. Terry Gilliam)

-Bergman’ın Evinde / Trespassing Bergman (Yön. Jane Magnusson, Hynek Pallas)

İkisi bir arada:
-Kırık Beyaz Laleler (Yön. Aykan Safoğlu)
-Langston’u Ararken / Looking for Langston (Yön. Isaac Julien)

Klasiklerden:

-Kaos (Yön. Paolo Taviani & Vittorio Taviani)

-Muhsin Bey (Yön. Yavuz Turgul)
(Yenilenmiş kopyasıyla)

-Hrusyaltov, Arabamı Getir! / Khrustalyov, mashinu! (Yön. Aleksey German)

-Bir Pazar Günü / Menschen am Sonntag (Yön. Kurt Siodmak, Edgar G. Ulmer, Robert Siodak, Fred Zinnemann, Rochus Gliese)

-Beyoğlu’nun Arka Yakası (Yön. Şerif Gören)

Türkiye filmlerini Arjantinli sinemaseverlerle buluşturan Buenos Aires Türk Filmleri Festivali’nin 2.’si bu yıl 27 Mart-02 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Buenos aires filim festivali

Yeşim Ustaoğlu’nun yönetmen konuğu olduğu festivali Buenos Aires Üniversitesi Siyasal Bilimler öğrencisi Serdar Vardar ve Sinema öğrencisi Ali Taylan birlikte organize ediyorlar. Gaumont sinemasında yapılacak gösterimler bitiminde Dünya Kupası sonrası Buenos Aires’e direkt uçuşu programına alan Türk Hava Yolları’nın da Arjantinli sinameveserlere bir sürprizi olacak.

Arjantin Ulusal Sinema Estitüsü İNCAA, A Si Film Yapımcılık, Buenos Aires Türkiye Büyükelçiliği ve Türk Hava Yolları’nın katkılarıyla gerçekleştirilen festival, 27 Mart günü Caner Alper ve Mehmet Binay’ın “Zenne” filmiyle açılış yapıyor.
Geçen yılın öne çıkan ve uluslararası mecralarda ödüllere layık görülen 7 filmin gösterileceği festivalin onur konuğu ise yönetmen Yeşim Ustaoğlu. A Si Filmin ortağı ve yapımcısı Serdal Doğan’ın Türk sinema endüstrisi üzerine vereceği söyleşinin yanında, Güzel Günler Göreceğiz filminin senaristi Emre Kavuk ve “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filminin yapımcısı Şebnem Vitrinel gösterim sonrası seyirciler buluşacak isimler arasında.

Konusunu ailesi tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın gerçek hikayesinden alan Zenne’nin ardından sırasıyla, Reha Erdem’in Jin, Yeşim Ustaoğlu’nun Araf, Aslı Özge’nin Hayat Boyu, Hasan Tolga Pulat’ın Güzel Günler Göreceğiz, Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ve Umut Dağ’ın “Kuma” filmleri sinemaseverlerle buluşacak.

FESTİVAL KAPSAMINDA MÜZİK DİNLETİSİ VE RESİM SERGİSİ

Festival boyunca yönetmenlerin ve yapımcıların yer alacağı söyleşilerin yanında Murat Palta’nın Türk filmlerini Osmanlı döneminde yorumlayan illüstrasyonlarının bulunduğu bir sergi de yer alıyor. Buenos Aires’li sinemaseverler, Türkiyeli ve Arjantinli sanatçılardan oluşan “Sonidos Turquesas” adlı grubunun sunacağı canlı müzik performansıyla Anadolu ezgilerini tanıma şansı elde edecekler.
Türk Hava Yolları Arjantin bürosu, festival katılımcıları arasında yapılacak çekilişle bir kişiye gidiş – dönüş İstanbul bileti hediye edecek.

CANAN KAYA, BUENOS AİRES (DHA)

1990 yılında San Diego’da gösterime başlayan ve 1996 yılında San Francisco’da en iyi turne müzikali seçilerek Bay Area Critics Birliği Ödülü’nü kazanan Forever Tango, İstanbul’da gerçekleştireceği ilk gösterisiyle Zorlu Center PSM’de izleyicinin karşısına çıkacak.

Tango Dersleri Bakırköy

1997 – 1998 yılları arasında Broadway’de sahnelenen Forever Tango, Amerika’yı baştan başa dolaştı ve Tony ile Drama Desk ödüllerine aday gösterilerek bir kez daha Broadway’e döndü. Dünya çapında da pek çok gösteriyle tango severlerle buluşan Forever Tango, dansın ateşini, unutulmaz bir performansla ilk kez İstanbul’da sergileyecek.

Mekan Zorlu Center PSM, Ana Tiyatro

Bilet Fiyatları : 57 TL, 80 TL, 99 TL, 120 TL, 140 TL

Zorlu Center PSM, sanatsever gençleri de düşünerek limitli öğrenci biletlerini satışa sunuyor. Sevdiği müzisyeni dinlemek, Broadway Show’larını takip etmek ya da farklı gösterileri Zorlu Center PSM’de izlemek isteyen öğrenciler, performans günü 10.00 – 12.00 saatleri arasında, 20 TL’ye bilet alabilecek.

55 sanatçının gözünden “Senin sanatın!” 55 genç sanatçı 1500 m2’lik bir alanda özgür kalırsa ne olur? Sanatı bir deneyim olarak görenlerin merakla beklediği MAMUT ART PROJECT, sınırları zorlayan eserlerle bu yıl 3-6 Nisan tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta kapılarını açıyor.

mamut art

İstanbul, 06 Mart 2014 – Bağımsız ve gelecek vadeden sanatçıların erken keşfedilebilmesi amacıyla kurulan MAMUT ART PROJECT, 3-6 Nisan 2014 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta sanatseverleri görsel ve besleyici bir sanat keşfine davet ediyor.

Resim, Fotoğraf, Enstalasyon, Sokak Sanatları, Heykel, İllüstrasyon, Video Art, Land Art, Kinetic Art gibi farklı alanlardan 55 sanatçının her birinin yaklaşık 10’ar metrekare sunum alanında 4 gün boyunca eserlerini sergileyeceği MAMUT ART PROJECT, sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Ali Kazma, Emre Baykal, Emre Zeytinoğlu, Oya Delahaye ve Saruhan Doğan’dan oluşan jüri tarafından değerlendirilerek belirlenen sanatçıların eserleri, sanatı ve sanatçıyı destekleyen proje mekân sponsoru KüçükÇiftlik Park’ta kurulan 1.500 m2’lik dev çadırda sergilenecek.
Bu yıl ikincisi düzenlenen MAMUT ART PROJECT kapsamında, galeri sahipleri, koleksiyonerler ve küratörlerin katılacağı özel gösterim gecesinde genç sanatçılar yine sanat dünyasının önde gelen isimleriyle tanışma fırsatı bulacak. Sanatseverler ise, bu özgün eserlere “ulaşılabilir” meblağlarla sahip olabilecek.
Farklı disiplinler, farklı alanlar…

55 sanatçının her birinden bambaşka deneyimler kazanmaya hazırlanın!

MAMUT ART PROJECT Kurucu Ortağı Seren Kohen

MAMUT ART PROJECT Kurucu Ortağı Seren Kohen

Kariyerlerinin başında olan genç sanatçıların üretimlerini desteklemek, kendilerine ait bir alanı kullanacakları sergileme deneyimini yaşatmak ve görünürlük sağlamak hedefiyle yola çıktıklarını ifade eden MAMUT ART PROJECT Kurucu Ortağı Seren Kohen şunları söyledi: “Geçtiğimiz yıl 530 başvuru ile beklentilerimizin oldukça üzerinde ilgi gören Proje sayesinde Resim, Fotoğraf, Enstalasyon, Grafiti Sokak Sanatları, Heykel, İllüstrasyon, Video Art alanlarında 47 yetenekli sanatçıyı sanat dünyasına tanıttık. 3.000 kişinin ziyaret ettiği sergide, eserlerin %60’ı satın alınarak önemli koleksiyonlarda yerini aldı. Sanatçılarımızın birçoğu galeriler tarafından görüşmeye çağrılırken; Didem Erk, geçtiğimiz Eylül ayında sergilenen İstanbul Bienal’ine Türkiye’den seçilen 13 katılımcıdan biri oldu. Galeriler tarafından temsil edilen 6 sanatçımızın eserleri, 2013 Contemporary Sanat Fuarı’nda sergilendi. 10 sanatçımız, Ankara CerModern gibi önemli kurumlar dâhil olmak üzere karma ve solo sergilere davet edildi ve yeni projelerini sergiledi.
Biz, her kişinin beğeneceği ve kendinde bir his uyandıracak en azından 1 sanatçı / sanat eseri bulabileceğine inanıyoruz. Şehirdeki sanat ortamına böyle doğru, kapsamlı ve sürdürülebilir bir sanat alternatifi kazandırmış olmanın heyecanını yaşarken; Mamut Art Project’i sanatçılar için güvenebilecekleri bir kurum haline getirmek hedefiyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 2.senemizde de keşfedilecek yeni yetenekleri ve sanatseverleri ağırlamak için sabırsızlanıyoruz.

Gelecek için en büyük hedeflerimizden biri ise önce Türkiye içinde ve daha sonra yurt dışında MAMUT ART PROJECT edisyonları yapmak.”

MAMUT ART PROJECT HAKKINDA

Dünyadaki farklı ülkelerde düzenlenen etkinliklerin ülkemiz sanat camiasına bir uyarlaması olan MAMUT ART PROJECT, Türkiye’de bu alanda düzenlenen ilk sergi olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin en kapsamlı ulaşılabilir sanat etkinliği olan MAMUT ART PROJECT, her yıl tekrarlanmak üzere, yeni sanatçıların ve üretimlerinin sunumlarıyla gelişen, ulaşılabilir sanat yapısını destekleyen alternatif bir proje olma hedefi ile yola çıktı. Genç sanatçılara alan ve görünürlük sağlamak amacıyla 15-19 Mayıs 2013 tarihlerinde Antrepo No:3’te projenin ilki gerçekleştirildi. Farklı alanlarda uzman isimlerden oluşan jüri tarafından, 530 başvuru arasından seçilen 47 sanatçıya, kendi idareleri ile yürütebilecekleri disiplinler arası bir paylaşım ve sergileme imkânı sağlandı. 3-6 Nisan 2014 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta düzenlenecek olan Mamut Art Project 2014’te, 700 başvuru arasından seçilen 55 sanatçı sanatseverlerle buluşacak.

İstanbul yeni bir müzeye kavuştu. Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi, Milli Saraylar Resim Müzesi’ne dönüştürüldü. Milli Saraylar Resim Müzesi’nin resmi açılışı 22 Mart’ta gerçekleştirilecek.

ilk ve son hali

İstanbul Beşiktaş’taki Dolmabahçe Sarayı içerisinde yer alan Veliaht Dairesi, 22 Mart 2014’te Milli Saraylar Resim Müzesi olarak açılıyor. İçerisinde Türk resim sanatının 18. yüzyıldan günümüze 202 örneğinin bulunduğu müze, yedi yıl süren restorasyonun ardından ziyarete hazır hale getirildi.

Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde 3400 metrekare bir alana kurulan müzede 11 ayrı sergi salonu bulunuyor. Bunlar içerisinde Sultan Abdülhamid ve kendisi de ressam olan Sultan Abdülaziz’in portreleri yer alıyor. Müze içerisinde eserleri sergilenen ressamlar arasında Şeker Ahmed Paşa, Osman Hamdi Bey ve Halil Paşa gibi Türk resminin önemli sanatçıları var.

veliaht-dairesi

Milli Saraylar Resim müzesi, sadece resim sergilenmesi açısından önem taşımasının yanında, Osmanlı sultanlarından Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murad, Sultan II. Abdülhamid, Sultan V. Mehmed eşad, Yusuf İzzettin Efendi, Sultan VI. Mehmed ve Halife Abdülmecid, veliahtlık dönemlerinde bu daireyi kullanması açısından da tarihi bir değer taşıyor. Ziyaretçiler Türk resminin izlerini ve örneklerini görürken, Dolmabahçe Sarayı’nın ihtişamına da tanıklık edecek.

Sergi salonları

Farklı 11 salonda sergilenecek resimler, “Sultan Abdülmecid/Sultan Abdülaziz Salonu”, “Osmanlı’da Batılaşma”, “Abdülmecid Efendi/İstanbul Görünümleri”, “Goupil Galerisi’nden Saraya Satın Alınan Tablolar”, “İvan Konstantinoviç Ayvazovski Salonu”, “Saray Ressamları”, “Oryantalist Ressamlar: Doğu’nun Cazibesi”, “Yaver Ressamlar”, “Türk Ressamları (1870-1890)”, “Portreler ve Tarihi Konulu Kompozisyonlar/Osmanlı Sarayında Manzara” ve “Türk Ressamları (1890-1930)” temalarına ayrılarak düzenlendi.

Bu yıl 19’uncusu düzenlenen Sidney Bienali, aralarında Türkiye’den Meriç Algün Ringborg’un da bulunduğu 90 sanatçıya ev sahipliği yapıyor.

Avustralya’nın Sidney şehrinde düzenlenen 19. Sidney Bienali ‘You Imagine What You Desire (Ne istersen onun hayalini kurarsın)’ teması ile 21 Mart’ta başlıyor. Sanat yönetmeni Juliana Engberg bu yılki bienal programını ‘Prometheus’un ateşi için çarpan kalpler’ ifadesiyle açıkladı.

'Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi' Meriç Algün Ringborg'un bienalde yer alan çalışması.

‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ Meriç Algün Ringborg’un bienalde yer alan çalışması.

19.sidney bienali1976 yılından bu yana gerçekleştirilen Sidney Bienali’nde NSW Galeri (New South Wales) içerisinde sergilenecek 17 sanatçının 39 işinin bienal teması ile örtüşmesinin yanında, ana salonda sergilenen Afganistan hazineleri ile de ilişkilendirildi. Afganistan’ın başkenti Kabil’den getirilen altın eserler arasında çalışmaları bulunan bu 17 sanatçı arasında İsveç’te yaşayan Türk sanatçı Meriç Algün Ringborg da bulunuyor.

‘Ödünç alınmayan kitaplar kütüphanesi’ adını taşıyan enstalasyon çalışmasında Ringborg, Sidney Teknik Üniversitesi kütüphanesinde bulunan ve bugüne dek hiç kimsenin ödünç almadığı ve kütüphaneden çıkarmadığı sanat kitaplarını sergiliyor. İnsanların eğitim ve iş yaşamındaki eğilimlerine odaklanan ve bu odak noktası çerçevesinde sanatla aralarına koydukları mesafenin de altını çizen çalışması, bienal izleyicilerinden bu kitapları ödünç almalarını istiyor.

Bienalde yer alan diğer sanatçıların çalışmaları da insan çeşitliliği, jeopolitik ve kültürel davranışlar, metaforlar, fabllar ve biriktirme kültürü üzerine yoğunlaşıyor.

Mel O’Callaghan, Parade, 2014 (artist model)

Mel O’Callaghan, Parade, 2014 (artist model)

19. Sidney Bienali

Bu yıl 31 ülkeden 90 sanatçının çalışmalarının sergileneceği 19. Sidney Bienali, 9 Haziran tarihine dek devam edecek. Asya-Pasifik ülkelerinde düzenlenen ilk bienal olmasının yanında, en uzun süre açık kalan sanat etkinliklerinden de biri. Yan etkinlikleriyle birlikte yaklaşık yüz ülkeden 1600 sanatçının işlerini gösterebilmesini sağlayan bienal, bağımsız bir sanat oluşumu.

Kaynak: Al Jazeera

Bir öğrenci, selfie (Kendi kendinin fotoğrafını çekmek) çekerken 19.yy’a ait Greko-Romen heykelini kırdı.

Barberinischer_Faun

Öğrencinin İtalya’nın Milano kentindeki tarihi bir heykelin kucağına oturarak Instagram fotoğrafı çekmeye çalışırken heykeli kırdığı belirtildi.

HEYKELİN KUCAĞINA OTURDU, BACAĞI KIRILDI

Öğrencinin selfie çekmek için heykelin kucağına oturduğu sırada heykelin bacağı koptu. Ancak olay bir gün sonra anlaşıldı. İtalya’nın en ünlü akademik kurumlarından olan Brere Güzel Sanatlar Akademisi çalışanları kırık bacakla karşılaşınca ne olduğunu anlamak için güvenlik kameraları kayıtlarını inceledi.

ÖĞRENCİ FOTOĞRAF ÇEKTİ Mİ ÇEKMEDİ Mİ BİLİNMİYOR

face

Olayın nasıl meydana geldiği güvenlik kameraları tarafından saniye saniye kaydedildi. Heykel, Hellenistik devrina ait yarı insan yarı hayvan olan ve sızmış halde uyuyan “Sarhoş Satiri”temsil ediyor. Adı açıklanmayan öğrencinin bacak kopmadan önce fotoğrafı çekip çekemediği ise bilinmiyor.

Heykelin son hali

 

ilkbahar-ekinoksu

İlkbahar ekinoksu bu kez google doodle oldu.

İlkbahar ekinoksu nedir?

İlkbahar ekinoksu yılda iki kez yaşanan gece-gündüz eşitliğinden biri olarak bize baharın gelişini ve kışın bitişini hatırlatır, yaz mevsiminin de ön habercisidir. Çoğu mevsimsel veya astrolojik döngüde olduğu gibi, ekinoks zamanları da çeşitli toplumlarca tarih boyunca kutlanmış ve bu günler özel kabul edilmiştir. Bu bakımdan sadece göksel hareketle özetlenebilecek bir olay da değildir çünkü etkilerini ve buna verilen sembolik değer üzerinden gelişen gelenek ve yaşantıları bugünkü modern hayatımızın içinde de bulmamız pekala mümkündür. Gerçekten de aslen bu tarihler pek de öyle yaşamımızın dışında veya spiritüel bir çerçeve içerisine hapsolmuş değillerdir, tersine içinde yaşadığımız dünya ve toplumsal düzen içerisinde hayli etkin ve yaşamımızın içindedirler, sadece dikkat atfetmediğimiz sürece farkına varamayacağımız bir şekilde bilincimizde yer alırlar.

Aslen “yıl çarkı” diye de geçen senelik mevsimsel döngü ve aylık “ay döngüsü” insan hayatında bilinçli veya bilinçsiz şekilde etkindir, bunun izlerine en basitinden modern söylem içerisinde “kış depresyonu” veya “bahar krizi” tarzı beylik başlıklardan reklam ve kültürel etkileşim gibi birbiriyle alakasız görünen farklı alanlarda da rastlayabiliriz.

Modern insanın şehir yaşantısının gereklilikleri içerisinde bu gibi doğal işleyişlerin farklındalığından kopmuş olması, bir yerde kişinin kendi birey veya beden bütünlüğü algısına da etki etmektedir zira sembolik düzlemde ve kültürel örüntülerde bu ikisi arasında daima yakın bir ilişki kurulmuş ve bu ilişki üzerinden pek çok olgu hayatımızda yer etmiştir. Bu konudaki görüşleri; eski toplumların tarım veya göçebelik örgütlenmelerine dek götürmek mümkündür, ancak endüstriyel toplumun bir yüzyıl gibi kısa bir sürede -insanın “uygarlık” sürecinde ele alırsak- insan hayatında yaptığı büyük değişiklik bir yerde bunun uyum sorunlarını da beraberinde getirmiştir, şu anda modern hayata dair karşılaşılan sorunlar açısından aşağıda açıklanacak olan mevsimsel bazı değişimlere bağlı olarak gelişen kültürel, sosyolojik veya sadece bireye ait tutumlar bu uyum sorunlarının pek tabii ki tamamına yönelik bir çözüm olamasa bile, belirli düzeyde bir farkındalık sağlayabilir ve kişiye farklı bir bakış açısı sunabilir. Elbette ki paganizm, ezoterizm veya diğer alternatif pratiklerle ilgilenenler de bu konuya kendi bilgi birikimlerinden bakabilir ve faydalanabilirler.

İlkbahar ekinoksu, güneş takviminde gün-tün eşitliği diye de bilinen özel bir zamanı belirtir. Özellikle Akdeniz kuşağı olarak bilinen ve bugünkü batı anlayışının temellerini de oluşturan kültür dairesi içinde ekinokslar tarihsel dönemler boyunca gözlemlenmiş ve çeşitli dini seremoniler bugünlerde gerçekleştirilmiştir. Tarım toplulukları yakıştırmasına karşın, ekinoks kutlamaları eski göçebe Türk toplumunda Orta Asya’dan beri süregelen bir gelenektir ve hepimizin yakından bildiği gibi “Nevruz” adı altında çeşitli törenler ve şenlikler düzenlenir.

“Nevruz” , “yeni gün” anlamına gelir ve eski takvimlerde yılbaşı olarak görülür, ayrıca bugün güneş  zodyak kuşağının ilk burcu olan “koç” burcuna girer. Bazı araştırmacılarca “nevruz” kutlamalarının başlangıcı “Zerdüştlük”e atfedilse de -muhtemelern ateş sembolüne olan yakıştırmadan dolayı- , aslen Orta Asya’nın çok daha eskiye dayanan şamanik ve animistik sisteminde de ekinoks tarihlerinin önemli olduğunu görürüz. Örneğin günümüze değin neredeyse hiç değişmemiş olan Buryat şamanizminde ekinoks ve ay döngüleri ile bunun içerisinde yeralan ekinoks eşitliği büyük önem taşıyan bir gündür. Esasen Asya ve Avrupa farketmeksizin çok büyük bir coğrafyada tarih boyunca değer atfedilen ilkbahar ekinoks günü, ilk nerede ne şekilde ortaya çıktı tarzı köken arayışından çok kültürel ve uygulama zenginliği içerisinde değerlendirilirse bize konu hakkında daha büyük bir kavrayış sunar çünkü her kültürde kendine özgü bir şekilde evrilmiş ve yaşanmıştır.

Kabul edilen eski türk takviminde ilkbahar ekinoksu, yılbaşına denk düşer ve çeşitli Orta Asya türk topluluklarında “Boz Ay” diye de adlandırılan “mart” ayının 4 çarşambası farklı şekillerde kutlanır, zira bu dört günün herbirinde doğanın 4 elementi olan toprak, ateş, hava ve suyun uyandığı kabul edilir. Benzer şekilde, İrlanda kelt geleneğinde de ekinoks öncesi 4 sayısına verilen sembolizm üzerinden şenlikler yapılır ve amaç yine doğanın dört elementinin uyanmasını kutlamaktır. Burada ayrıca “tamamlanma” üzerinden ritüel anlamına odaklanmak da mümkündür.

İlkbahar Ekinoksunun günümüzde de devam eden başlıca özelliği olan ateşin üzerinden atlama veya ateş yakma ritüeli, Asya’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar çok geniş bir coğrafyada gözlenen ortak bir temadır. Ateş’in arınma ve yenilenme olarak yorumlanışı, baharın gelişiyle birlikte doğanın canlanışını açıklamaya yönelik olabileceği gibi, bu tarihten sonra günlerin uzamasıyla da ilişkili olarak “güneş” sembolü anlamını da taşır. Ancak, burada tipik monoteist ikilik üzerinden bakmamaya dikkat edilmelidir. Doğanın ve toprağın canlanışı üzerinden ekinoks tarihi ayrıca bir bereket festivalidir ve ateş burada “yaşam özü” olarak da ele alınabilir. Örneğin Anadolu’daki Kibele/”Matar Kubileya” kültünde, -tanrıçanın rahiplerine “Attis” sanı verilir- daha sonra Roma’da yaygınlaşıp “Kibele ve Attis”e dönüşecek şenlik ilkbahar ekinoksunda kutlanır, ateşler tanrıçanın kutsal alanında -bugün Vatikan’ın olduğu yer-  yakılırdı, anlamı da yine bereket ve yaşamın çoğalışı üzerineydi.

Akdeniz ve Avrupa geleneklerine bakıldığında da durumun farklı olmadığını görürüz. Günümüzde, hristiyanlığın kabul ettiği bir yortu olan paskalya (easter) -ekinoks sonrası dolunayın arkasından gelen ilk pazar, ki nedenlerini tartışacağız.- ve katolik kilisesince ayinler arasında sayılarak 25 martta kutlanan “Meryem’e Muştulama” -Meryem’e Cebrail tarafından “kutsal çocuğa” gebe olduğunun bildirilmesi- seremonilerinin ardında ekinoksta kutlanan pagan şenlikler vardır.

Paskalya geleneğine bakıldığına karşımıza iki önemli nokta çıkar. Katolik geleneğinde paskalya İsa’nın dirilişinin kutlanmasıdır. Paskalya haftasında İsa’nın çarmıha gerilişi ve ölümünün yası tutulur  (belirlenen pazar gününden önceki cuma “good friday” İsa’nın çarmıhta öldüğü gündür) , ta ki ölümünden üç gün sonra -Pazar günü- yeniden göğe yükselip cennete gidene dek, bu arada İsa’nın yeraltında “karanlıkla” savaştığına ve ışığın geri  getirilip galip olmasına sebebiyet verdiğine inanılır. (üç gün aralığı ay takviminin geleneksel öğelerindendir ki ay döngüsünü dışlama çabası hiçbir zaman tam olarak başarılamamıştır.)

Bu noktada, eski pagan inançlarına bakar ve mevsimsel döngüyü ve bunun etrafında örülen mitleri hatırlarsak; 21 aralık yani en uzun gecenin yaşandığı günde tanrı yeraltından yeniden doğarak yeryüzüne çıkar, hristiyanlık tarafından 25 martta kutlanan muştumala yortusu ve paskalya bu bakımdan ilginçtir zira eski bereket şenliğini aynen devralmıştır. Pagan  inancın mitlerine göre, 21 mart ekinoks tarihinde tanrıça oğul-sevgili (son-lover) olan ardılı eril tanrıyla birleşir ve doğa canlanır, bereket ve yaşam gelir. Bundan “dokuz ay” sonrasına denk gelen 21 aralıktaysa tanrıçanın rahminden bu oğul ve sevgili olan tanrıyla birleşmesinden oluşan -daha öncesinde ölerek yeraltına inen- yeni tanrı-oğul doğar. Bu miti aynen devralan hristiyanlıkta da; İsa’nın doğumu, Meryem’e bildirilmesinden “dokuz  ay” sonradır. Aynı şekilde, aslında üç gün  sonrasında ayın yükselişiyle ışığı getiren ve yeraltından yaşamı taşıyan da tanrıçanın kendisidir, tektanrılı dinlerin karanlık-aydınlık iyi-kötü ayrımı ve buna eklediği “kahraman” tipi monoteizmin gelişmesiyle ve gerçek mitin çarpıtılmasıyla oluşturulmuştur.

Ekinoks, solar -güneşe ait- bir özellik taşısa da ay takvimiyle de doğrudan ilintilidir. Kuzey Avrupa’da Tötonik bir tanrıça olan Eostre, ilkbahar ekinoksuyla alakalıdır ve paskalya anlamına gelen “easter” kelimesinin kökeni bu tanrıçanın adına dayanır.(Ayrıca hoş bir ayrıntı olarak, Mike Nichols bize dişilik hormonu olan östrojen/estrogen in adının da buradan geldiğini hatırlatır.) Tanrıça Eostre ya da Ostara’nın sembolü tavşan ve yumurtadır. -yine paskalya sembolleri- Tavşan verimliliği ve bereketi temsil eder -belki direk doğayı gözlem yoluyla çok hızlı ürediği için!- ve yumurta da ekinoksa atfedilen eril ve dişil birleşmeden “yaşam” oluşturan, içinde hayatın özünü barındıran “kozmik yumurtadır”. Günümüzde yanlış olarak “bahar tanrıçası” gibi bir adla anılsa da Eostre aslen bir ay tanrıçasıdır ve şenliği de ekinoks civarına denk gelen dolunayda yapılır. Ekinoks ve dolunayın üç gün öncesi ve üç gün sonrasının kutsal oluşu, ayrıca yapılan şenliğin iç gün sürmesi yine ay takvimince ay döngüsünü uyarıca ayarlanır. Tek tanrılı dinin gelmesiyle birlikte ay takvimi yok sayılmış ve sadece güneş odaklı bir anlayış getirilmeye çalışılınmıştır ancak günümüzde farklı adlar taşıda da ay takvimi halen belirleyicidir. (Yukarıda bahsedildiği üzere, takvim gereği paskalya pazarı dolunaya denk gelirse, paskalya bir sonraki pazara ertelenir!)

Günümüz paganizminin devraldığı eski geleneklerde,  kuzey Avrupa’da uygulanan şekliyle tanrıça ve tanrının birleşmesi şenliği, coğrafi özellikler dolayısıyla yani baharın yukarı enlemlere daha geç gelişiyle birlikte daha geç bir tarihe denk gelir ki 30 nisana rast gelen bu şenlik dört ana kelt şenliğinden biri olan “Beltane”dir ve yüce evlilik ritüeli olan “hieros gamos” -ya da “great rite”- bugüne özgü, sembolik veya aktif olarak gerçekleştirilebilen bir ritüeldir. Bu ritüel aslen tanrıçayı temsil eden bir kutsal rahibe ve eril unsuru temsilen seçilen bir erkek arasında gerçekleştirilir, cinselliğin kutsal olduğu ve bir ibadet amacı taşıdığı eski pagan inancının uygulamasını yansıtır.

Yine günümüz paganizminin bir kolu olan Wicca’da ve diğer bazı kuzey Avrupa pagan geleneklerinde, bu coğrafi farklılık ve mevsimsel yaşayış dolayısıyla ekinoks ve solstisler kuzey geleneklerince “lesser”-daha düşük- sabbat’lar olarak adlandırılırlar ki bu Akdeniz kuşağında yaşayan paganlar ve pagan gelenekleri için gereksiz  bir ayrımdır. Esasen ilkbahar ekinoksu, Wicca’daki dört temel “quarter day” den biridir. (Cross quarter day denilen ve “greater” olarak adlandırılan şenliklerse ekinoks ve solstisler arasında kalan şenliklerdir  ve astrolojik olarak kayma gösterirler, coğrafi konumları düşünüldüğünde kuzey geleneklerinin neden bu ayrımı yaptıkları anlaşılabilir ancak bu geneli kapsamaz.) Margaret Murray’i referans alan bazı  gelenekçiler ekinoks ve solstisler kuzeyde hiçbir zaman tam olarak gözlenemediği ve bu gelenek daha sonra göçen “solar” odaklı yerleşimciler tarafından kuzeye getirildiği için aslen kendi uygulamalarında varolmadığını iddia ederler, oysa neolitik çağ yerleşmelerinden bu tarihlerin oldukça başarılı şekilde gözlemlenip hesaplandığını biliyoruz. Bu bazen yoğun tartışmalara neden olabilen bir konu olmakla birlikte -Murray’in referans alınması vs. de keza- , uygulamanın bütünü değişmemektedir.

Sonuç itibariyle ilkbahar ekinoksu, gerek inanan kişilerce kutlanması gerek merak edenlerce araştırılması oldukça kapsamlı bir konudur. Bunların dışında en basitinden doğayla bağlantı kurmak veya doğal döngülerin farkındalığına erişerek benlik ve çevre hakkında fikir edinmek, bu bilgelik hakkında daha fazla fikir sahibi olmak için de oldukça iyi bir başlangıç sayılabilir, ne de olsa bahar ve ekinoks sonsuz başlangıç zamanıdır…

Kaynak : Bakırköy Gazetesi

Yoğun bir gün mü geçirdiniz? Ev işleri veya iş yerinizde ya da yolda stresle mi doldunuz müşteriniz, patronunuz veya yanınızda çalışanlar mı sizi stres yükledi. Akşamın bu saatinde biraz rahatlamaya ve tebessüme mi ihtiyacınız var. Buyurun sizi rahatlatacak, yüzünüzde tebessümler oluşturacak bu derlemeye bir göz atın.

1. Karaköy ve çevresini avucunuzun içi gibi biliyorsanız,

endüstriyel tasarım

2. Kitsch, rigid gibi kelimelerin anlamlarını biliyorsanız,

25

 

3. Endüstriyel Tasarım ile Endüstri Ürünleri Tasarımı arasındaki farkı hala bilmiyorsanız,

2

 

4. Mühendis size “bu ürün kalıptan çıkmaz” diyorsa,

3

5. Pazarlama Müdürü size “maliyeti düşürelim” diyorsa,

4

6. Genele değil detaylara takılıyorsanız,

5

7. Kapitalist rejimden nefret ederken, kapitalizme fayda sağlayan bir ürün yapıyorsanız,

6

8. 3DSMax dışında modelleme programlarına da hakimseniz. (Catia, Alias, SolidWorks…)

7

9. Gece 5 te Facebook sohbet listendeki online olan kişilerin %80 i Endüstriyel Tasarımcı ise

8

 

10. Bütün dönem yatıp, proje teslim haftası gece gündüz demeden çalışıyorsan,

9

11. Tiner, boya, yapıştırıcı kokusu artık sizde kafa yapmıyorsa,

10

 

12. Etrafta görünen şekilleri, desenleri bir ürün olarak görüyorsanız.

11

13. Ve hala mezun olduktan sonra ne kadar maaş alacağınızı bilmiyorsanız,

12

14. En yakın dostlarınız marangoz, ozalitçi ve çeşitli ustalar ise,

13

15. Her projede farklı bir başlığı araştırmaktan dolayı bir çok konuda gerekli gereksiz bilgi sahibi iseniz,

14

16. Yapı marketlere gittiğinizde el aletleri bölümünde gözlerinizin içi parlıyorsa,

15

17. Kahve türlerinin büyük çoğunluğunun tadına bakmışsanız,

17

18. Teyzenin biri “O bölüm 2 yıllık mı?” diye soruyorsa.

18

 

19. GoldMaster reklamlarından dolayı Seda Sayan’dan nefret ediyorsanız,

19

20. Eskiden sizin için sadece ‘Plastik’ olan şey, artık PoliPropilen, PoliEtilen vb. malzemeler ise,

20

21. Tasarım ve sanatla ilgili bütün fuarlar, sergiler ikinci yuvanız olmuşsa

21

22. Müzik ile uğraşan arkadaş sayınız oldukça fazla ise,

22

23. Teslimlerden sonra bu halde iseniz,

23

24. Renkli saçları olan arkadaşlarınız varsa,

renkli kediler

25. Size verilen brieften hiçbir şey anlamıyorsanız, tasarımcısınız demektir… :)

26Kaynak :Arda ÜLGAY onedio

 

 

Edebiyatın en ünlü “kayıp”ları.

Flavorwire’dan Jason Diamond, edebiyat tarihinin en ünlü kayıp metinlerinin peşine düşmüş. İşte o metinlerden bazıları:

 Gogol, Ölü Canlar’ın ikinci ve üçüncü cildi

Nikolay Vasilyeviç Gogol

Nikolay Vasilyeviç Gogol

Rus edebiyatı denince akla gelen ilk eserlerden biri olan Ölü Canlar aslında yarım kalmış bir hikaye… Gogol -Dante’nin  İlahi Komedyası‘ndan yola çıkarak- üç cilt olarak planlamış Ölü Canlar’ı. Ancak ilk cildin yayımlanmasının ardından ise geçirdiği bir buhran sonucu, bir rahibin de telkinlerine uyarak diğer iki cilde ait taslakları yaktığı biliniyor.

Hayatı

Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: Николай Васильевич Гоголь) (31 Mart 1809 – 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı. En çok tanınan eseri Ölü Canlar’dır.

Gogol orta halli toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak Ukrayna’da Soroçinski Köyü’nde dünyaya gelir. Gogol’un çocukluğu köy hayatı ile ve yoğun Kazak kültürü etkisinde geçer. Bu hayatın etkisi ileride yazacağı eserlere de yansıyacaktır.

Gogol, gençlik yıllarında şiir ve edebiyata ilgi duyar. 1828’de Petersburg’a gider. Orada memur olmayı ve bir şekilde geçinmeyi umar ancak işler umduğu gibi gitmez. Gogol, Petersburg’dan Almanya’ya gider ancak orada da parası bitene kadar kalabilir. Tekrar Petersburg’a dönüp iş arayan Gogol bu sefer çok düşük bir maaşla da olsa devlet memuru olarak çalışmaya başlar. Bu görevden de bir sene sonra ayrılır.

Gogol, 1836’da Puşkin’in çıkardığı Sovremennik adlı dergide, yergili öykülerinin en neşelilerinden biri olan Araba’e eğlenceli ve iğneleyici bir üslûpla yazılmış gerçeküstücü öyküsü Burun’u yayınlar.

Yazar, yazı sanatında büyük ölçüde Puşkin’in etkisi altındadır. Öyle ki, onun eleştirileri ve telkinleri olmadan yazamayacağını düşünür. Yazarın Puşkin’le olan arkadaşlığı, onu aldığı acımasız eleştirilerden de koruyan en büyük güçtür.

Gogol’un ilk ciddi ve dikkat çeken eserleri Ukrayna hayatı ile, halk deyişleri ile süslü halk hikâyeleridir.

Gogol 1831 – 1832 yıllarında yazdığı bu hikâyeleri, Dilanka Yakınlarındaki Çiftlikte Akşam Toplantıları adlı kitapta toplar. Bu öyküler Rus edebiyat dünyasında Gogol’un bir anda parlamasına yol açar. 1835 yılında Mirgorod ve Arabeski adlı eserlerini de yayımladı. Bu kitaplarında da halk hikâyeleri, özellikle Kazak geçmişi işlenmiştir.

[[Dosya:Nikolai Google – Revizor cover (1836).jpg|thumb|left|150px|Müfettiş’in ilk baskısı]]

Hikâyelerinde günlük hayatı ve bayağı kişilikleri zaman zaman mizahi zaman zaman öfkeye varan bir şekilde yeriyordu.

Eski Zaman Beyleri, Arabeski bu yergi kitaplarının ilkleridir. Arabeski kitabındaki hikâyelerinden biri olan Bir Delinin Hatıra Defteri bir memurun rutin hayatını ve işi yüzünden nasıl sıkıldığını anlatır. Hikayenin sonunda memur akıl hastanesine yatırılır. Portre adlı eseri ise dünyanın kötülüklerden kurtulamayacağı vugusu ile sonlanır.

Büyük komedisi Müfettiş adlı eseri ile bürokrasiyi alay derecesinde yeren Gogol, eserinin sahnelenmesi ile tüm şimşekleri üzerine çeker. Tepkiler yüzünden Rusya’dan ayrılmak zorunda kalır. Roma’da Puşkin’in tavsiyesi ile en büyük eseri olan Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in öldüğü haberini alır. Bu haber onun için “Rusya’dan gelebilecek en kötü haber”dir. O zamana kadar Puşkin’i düşünmeden dikkate almadan hiçbir şey yazmayan Gogol için bu haber gerçekten bir yıkım olmuştur. Puşkin’in ölümünün yıkıcı etkisine karşın 1842 yılında iki önemli eseri olan Ölü Canlar’ın 1. cildi ve uzun hikâyesi Palto’yu bitirir ve yayınlar. Ölü Canlar dönemin Rusya’sının çürümüşlüğünü gerçekçi bir biçimde gözler önüne sererken Palto’da sıradan insanların yaşadıkları acılar, maaruz kaldıkları haksızlıklar, ve yaşadıkları yoksulluk tüm gerçeklikleriyle, okuyucuyu sarsacak bir ustalıkla gözler önüne serilmektedir. Bu eser de dönemin en büyük eserlerinden biri olarak nitelendirilecektir. Rus edebiyatına sıradan insanların gerçekçi bir girişi olarak da nitelendirilebilir Palto. Öyle ki Dostoyevski hikâyeye hitaben “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.” diyecektir. Ancak öykü yayınlaması ile soylu kesimin tepkisini tekrar Gogol üzerine çeker. Dönem aydınlar üzerinde büyük baskıların uygulandığı karanlık I.Nikola dönemidir. Gogol düzen savunucuları tarafından Rus insanını aşağılamakla onun kötü yönlerini göstermekle, halkına ihanetle suçlanır. Ancak onun yapmak istediği halkını aşağılamak değil onu bu hale sokan yozlaşmış düzeni tüm gerçekliği ile gözler önüne sermektir. Maruz kaldığı bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığına da ciddi zararlar vermiştir.

Son Yılları ve Ölümü

Puşkin’in ölümünden sonra Gogol’un popülaritesi daha da da artar. Bu ilgi Gogol’da bir öncülük hissi yaratır ve kendine toplumu değiştirmek, insanlara yol göstermek gibi misyonlar edinir. Bu dönemde eski yaratıcılığını kaybettiği söylenebilir. Dine karşı ilgisi artar ve daha önce eleştirdiği kiliseyi dahi övmeye başlar. Bu davranış hayranlarının tepkisini çeker ancak o bu tepkilere dinsel yorumlar katar ve Tanrı’nın gönlünü almak için ona daha da yakınlaşır. 1848’de kutsal toprakları ziyaret etmek için Filistin’e gider. Moskova’ya geri dönen Gogol, orada Matvey Konstantinovski adlı gerici bir rahibin etkisi ile 1852 yılında Ölü Canlar romanının ikinci bölümünün el yazmalarını yakarak imha eder. Bu davranışından 10 gün sonra 43 yaşında Moskova’da ölür.

Gogol’ün tamamlayamadığı sadece taslaklarını kaleme aldığı Dördüncü Dereceden St. Vladimir Nişanı adlı oyunu ölümünden sonra Sasa Preis tamamlanmıştır.

Eserleri

Masallar

Müfettiş

Palto

Ölü Canlar

Burun

Bir Delinin Hatıra Defteri

Portre

Eski Zaman Beyleri

Taras Bulba

Fayton

Kumarcılar

Dava

Evlenme

Petersburg Hikayeleri

Dikanka Yakınlarındaki Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları

Herman Melville, “Isle of the Cross”

Herman_Melville

Herman Melville

Yayıncıların, Moby Dick‘i kaleme almış bir yazarın, bir başka romanını basmayı kabul etmediklerine inanmak pek kolay değil. Belki olabilir, ama daha üzücü olan, “Isle of the Cross” isimli bu eserin başına ne geldiğinin bilinmemesi…

Hayatı

Herman Melville (d. 1 Ağustos 1819, New York – ö. 1891), ABD’li yazar.

Bir Amerikan edebiyat klasiği kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış; 1920’li yıllarda yeniden keşfedilip büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir.

1819’da New York’ta dünyaya geldi. Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. 1830’da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı.[1] Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare’in eserlerini okuyarak kendini geliştrdi.

On sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York’a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.

Bir kaç yıl New York’ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841’de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik’te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları’nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti’de yerliler arasında geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu.[2] Bir başka balina gemisi ile Hawaii’ye kadar gitti.

Herman Melville Otuzlu yaşlarında Boston’a döndükten sonra artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. “Tippee” ve “Omoo” adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846’da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan “White Jacket”’ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Birleşik Devletler’de çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850’de Massachusetts’te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. “Arrowhead” adını verdiği ev, günümüzde müzedir.[3]

Yazar, en büyük eseri Moby Dick’i 1851’de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne’un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı.[4] Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.

Yayımcısı Harper’s bir sonraki romanını basmayı reddedince[1] maddi sıkıntıya giren Melville 1866’da New York’ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı “Pierre” ve “Piazza memories” gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.[3]

1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan “Billy budd”’ yazdı; eseri bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891’de New York’taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920’li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp basılan ilk yazar oldu.

Marquis de Sade’ın el yazmaları

Donatien Alphonse François le Marquis de Sade

Donatien Alphonse François le Marquis de Sade

Marquis de Sade, babasının ölümünün ardından yayımlanmamış bütün el yazmalarını ateşe atmıştı…

Hayatı

Donatien Alphonse François le Marquis de Sade (Fransızca okunuşu:maʁki: dəsad) (d. 2 Haziran 1740 – ö. 2 Aralık 1814), Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Erotik edebiyat’ın önemli yazarlarındandır, genellikle sert pornografik yazılar yazardı.

Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom’un 120 Günü’nü hapishanede yazmıştır. Bir diğer önemli eseri de Justine’dir. Sadizm’in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir.

Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunuyordu. Sade, 32 yıl farklı hapishanelerde ve akıl hastanesinde hapsedildi; onbir yıl Paris’te (on yılı Bastille’de geçti), bir ay Conciergerie’de, iki yıl kalede, bir yıl Madelonnettes’de, üç yıl Bicêtre’de, bir yıl Sainte-Pélagie’de ve 13 yıl Charenton akıl hastanesinde. Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazdı. “Sadizm” kavramı adından türetilmiştir.

Sade kitaplarında kişilerarası ilişkilerde insanın insansal yanı bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini verir. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak “sadizm”e varılır. Yani insandaki insansal olan tek şey doğaysa, doğrudan doğa nedenselliği insan türünün yapıp etmelerini belirliyorsa, insan olmak cani olmayı da beraberinde doğal olarak taşır. Eserlerinde ahlaksal eylemin belirleyicisi olarak etik değerler değil de, içgüdüler ya da “koşullu buyruklar” eylemin “ilkesi” yapılırsa neler olacağını anlatır.

Çocukluğu ve Eğitimi

Sade, Paris’te Condé Sarayında doğdu. Babası comte Jean-Bastiste François Joseph de Sade’dir. Annesi Condé prensesinin uzaktan kuzeni ve yardımcısı olan Marie-Eléonore de Maillé de Carman’dir.

Çocukluğunda Katolik rahip olan amcası de Sade’nin yanında eğitim gördü. Daha sonra Jesuit lycée (erkekler okulu)na gidip askeri eğitim aldı. Yedi yıl savaşlarında süvari sınıfının komutanı olarak görev aldı. 1763’te savaştan döndü ve gönlünü zengin bir devlet adamının kızına kaptırdı ancak bu beraberlik aynı yılın kızın büyük ablası Renée-Pélagie de Montreuil ile evlenmesini düşünen babası tarafından reddedildi.

Ömrü boyunca tiyatroya olan ilgisi 1766 yılında Provence’de Lacoste kalesinde inşa ettirdiği özel tiyatroyla açığa çıktı.

Unvanı

Ailesi comte ve marquis unvanlarını seçti. Büyükbabası, Gaspard François de Sade, ailede marquis unavını kullanan ilk kişiydi. Genellikle marquis de Sade olarak bilindi ancak bazı belgelerde marquis de Mazan olarak da bilinir. Ancak Donatien de Sade’nin yaşadığı yerde ne onun ne de atalarının hakkında bir belge bulunamadı ayrıca Provence parlamentosu tarafından marquis ya da comte unvanlarını onaylayan yasal bir belgeye ulaşılmadı. Soyluluk unvanını kullanabilmek için böyle legal bir onaylama gerekliydi. Noblesse d’épée’nin yani eski Fransız soylularının üyesi olan Sade ailesi soyluluklarının eski Avrupalılardan geldiğini iddia ediyordu. Aslında ailenin atası Laura de Noves’di. Verilen mağrur unvanların kral tarafından onaylanması gelenekseldi. Ailenin marquis ve comte unvanlarını farklı şekillerde kullanması Fransızların unvan hiyerarşisinin göreceli olduğunu yansıtır. Teoride marquis unvanı birkaç gemiye sahip olan soylular için uygundur. Ancak bu unvanın belirsiz kişilerce kullanılması itibardan düşmesine neden oldu. Mahkemede öncülük unvana değil soyluluğun kıdemine ve kraliyet onayına bağlıydı. Evliliğinden önceki yazışmalarda Sade, babası tarafından marquis şeklinde ifade edildi. Ancak ondan sonraki nesiller bu şerefli ama gayri resmi unvanı kullanmayı reddederek kendilerine comtes de Sade dediler.

Olaylar ve Tutuklanma

Sade’nin olaylı ve ahlaksız bir yaşam sürdüğü ve fahişelere olduğu kadar Lacoste kalesindeki kadın ve erkek çalışanlara da kötü muamelede bulunduğu söylenir. Sade’nin bu davranışları arasında Lacoste kalesine gelen karısın kız kardeşi olan Anne-Prospere olayı da vardır.

Sade’nin en önemli skandallarından biri Rose Keller adındaki bir kadını kendisine cinsel anlamda hizmet ettirmeye zorladığı 1768 yılı Paskalya Yortusu gününde meydana geldi. Kadını Arcueil’deki şatosunda zorla tutmasından, fiziksel ve cinsel yönden kötü muamele göstermesinden dolayı suçlandı. Ayrıca bu dönemde önemli bir suç olan hakaretten de yargılandı. Kadın ikinci kat penceresinden tırmanarak kaçtı ve gördüğü kötü muamelenin karşılığını alamadı. Sade’nin kayın validesi la Presidente, Sade’yi mahkemeye çıkarmamak için Kral’dan bir belge aldı (lettre de cachet). Bu belge (lettre de cachet) daha sonra marquis için felaket olacaktı.

1763 yılında Sade Paris yakınlarında yaşamaya başladı. Birçok fahişe onun kötü davranışlarından şikâyetçiydi ve polis tarafından gözaltına alındı, yaşanan olaylar hakkında detaylı raporlar tutuldu. Birçok kısa tutuklamadan sonra serbest bırakıldı ve 1768’de Lacoste kalesine geri döndü.

1772 yılında Marseille’de, uşağı Latour ile birlikte öldürücü olmayan, afrodizyak olarak kullanılan kurutulmuş kuduzböceği tozu ile zehirlemekten ve sodomi suçlarından yargılandı. Bu yıl içerisinde ölüm cezasına çarptırıldı. Karısının kız kardeşini de alarak İtalya’ya kaçtı ve kayınvalidesi bu suçu yüzünden onu asla affetmedi. Bu sefer lettre de cachet belgesini onu tutuklatmak için aldı.

Sade ve uşağı 1772 yılının sonlarına doğru Latour Miolans kalesinde yakalanıp tutuklandı ancak dört ay sonra kaçtılar.

Sade daha sonra suç ortağı olacak olan karısının yanına Lacoste kalesinde saklandı. Bir grup genç işçiyi burada hapsetti ve işçiler cinsel tacizlerinden şikâyet edip kaleyi terk ettiler. Sade tekrar İtalya’ya kaçmak zorundaydı. Bu süre içinde İngilizce’ye çevrilmemiş olan yolculuk maceralarını anlatan Voyage d’Italie adlı romanını yazdı. 1776’de Lacoste kalesine geri döndü ve yine çok sayıda hizmetçi kızı zapt etti ve birçoğu kaleden kaçtı. 1777’de hizmetçi kızlardan birisinin babası, kızına sahip çıkmak ve Sade’yi öldürmek için Lacoste kalesine geldi, silahın ateşlenmemesi Sade için büyük şans oldu.

Sonraki yıl aslında bir yıl önce ölmüş olan annesini ziyaret etmek için Paris’e gitti. Burada tutuklandı ve Château de Vincennes’de hapsedildi. 1778’de ölüm cezasının verilmesi için başvurdu ancak tutuklu kaldı. Buradan da kaçtı ancak kısa bir süre sonra yakalandı. Yazmaya tekrar başladı ve burada kendisi gibi erotik yazılar yazan Comte de Mirabeau ile tanıştı ama birbirlerini hiç sevmediler. 1784’de Vincennes hapishanesi kapatıldı ve Sade Bastille’ye gönderildi. 2 Temmuz 1789 hücresinden dışarıdaki kalabalığa doğru yüksek sesle ‘burada tutukluları öldürüyorlar’ diye haykırdı. İki gün sonra Paris yakınlarındaki Charenton akıl hastanesine gönderildi. (Fransız İhtilali’nin başlangıcı sayılan Bastille Buhranı 14 Temmuz’da meydana geldi.)

Sade başyapıtı Les 120 Journées de Sodome (Sodom’un 120 günü) için çalışıyordu. Nakil sırasında eserin müsveddesi kayboldu ancak yazmaya devam etti. Yeni Kurucu Meclis lettre de cachet(kraldan alınan belge) uygulamasını kaldırdıktan sonra 1790’da Charenton hapishanesinden salındı. Kısa bir süre sonra karısı Sade’den boşandı.

Özgürlüğüne kavuşması, siyasette yer alması ve hapsedilmesi

1790’dan sonra özgürlüğüne kavuştuğu dönemde Sade birçok anonim eser yayımladı. Eşini terk etmiş, altı yaşında bir çocuk annesi olan eski oyuncu Marie-Constance Quesnet ile tanıştı ve hayatının sonuna kadar Marie-Constance Quesnet ile yaşadı.

İhtilalden sonra kendini politikaya adadı, Cumhuriyeti destekledi ve kendini ‘Uygar Sade’ olarak tanımladı. Aristokratik geçmişine rağmen birçok resmi görev elde etmeyi başardı.

1789 yılındaki ayaklanmada Lacosta’daki birçok mülkünün zarar görmesinden dolayı Paris’e yerleşti. 1790’da Ulusal Delege olarak seçilerek liberal siyasi görüşü temsil etti. Radikal görüşlerinden dolayı dile düşmüş Piques mezhebinin üyesiydi. Doğrudan demokrasiyi öneren birçok siyasi kitap yazdı. Aristokrat geçmişinden dolayı devrimci arkadaşlarından tepki gördü. Sade oğlunu reddetmeye zorlandı ve bir sonraki yıl adı belki hatayla belki kasten Fransız İhtilali’nden kaçanlar listesine eklendi.

Terörün hüküm sürdüğü 1793 yılında Jean-Paul Marat’a makamını koruması için takdire değer bir konuşma yazdı. Orta yolculukla suçlandı ve bir yıldan fazla hapsedildi ve büyük ihtimalle idareden kaynaklanan bir nedenle giyotinden kurtuldu. Bu deneyim onun tiranlık rejiminden ve ölüm cezasına olan nefretini pekiştirdi. 1794’te Maximilien Robespierre’nin devrilmesi ve infaz edilmesinden sonra serbest bırakıldı ve Terör Hükümdarlığı (Reign of Terror) sona erdi.

1796’da Lacoste kalesini yoksulluktan dolayı satmak zorunda kaldı. Kalenin kalıntıları moda tasarımcısı Pierre Cardin tarafından düzenlendi ve burada hala tiyatro festivalleri yapılmakta.

Yazdıklarından dolayı tutuklanması ve ölümü

1801 yılında Napolyon Bonaparte Justine ve Juliette’nin anonim yazarını tutuklama emri verdi. Sade yayımcısının ofisinde tutuklandı ve yargılanmadan hapsedildi; ilk önce Sainte-Pélagie hapishanesinde kaldı ancak buradaki genç tutukluları baştan çıkardığı için katı kuralları olan Bicêtre kalesine gönderildi.

Charenton’a Nakli

Ailesinin de desteğiyle 1803 yılında deli olduğu ifade edildi ve bir kez daha Charenton akıl hastanesine gönderildi. Eski eşi ve çocukları da onun burada kalmasını destekliyorlardı.

Constance’ın Sade’yle birlikte Charenton’da yaşamasına izin verildi. Kurumun merhametli idarecesi Abbé de Coulmier yazdığı oyunları sahnelemesi, Paris halkına sunması ve oradaki hastaları oyuncu yapması için Sade’yi yüreklendirdi. Coulmier’in psikoterapiye garip yaklaşımı pek çok tepki çekti. 1803 yılında yeni polis teşkilatı Sade’yi tek kişilik hücreye nakletti. Coulmier’in bu uygulamayı ılımlılaştırmaya çalışmasına rağmen kâğıt ve kalemden de yoksun bırakıldı.

1813 yılında Fransa hükümeti Colmier’e bütün tiyatro etkinliklerini durdurmasını emretti.

Sade Charenton’da hizmetli olan 13 yaşındaki Madeleine Leclerc ile yeni bir maceraya başladı ve bu macera yaklaşık dört yıl, Sade’nin 1814’teki ölümüne kadar sürdü. Öldükten sonra yakılmayı ve küllerinin savrulmasını vasiyet etti ancak bunun yerine Charenton’da gömüldü. Daha sonra iskeleti frenolojik deneyler için mezarından çıkarıldı. Oğlu geniş kapsamlı çalısması Les Journées de Florbelle de dâhil olmak üzere yarım kalmış, basılmamış bütün müsveddelerini toplayıp yaktı.

Değerlendirme ve eleştiri

Özellikle cinsellikle ilgilenen sayısız yazar ve sanatçı Sade’a hem hayranlık duydu hem de karşı çıktı. Çağdaş karşıtlarından pornografik yazar Rétif de la Bretonne 1793 yılında Anti-Justine’ni yayımladı.

Simone de Beauvoir (Must we burn Sade? – Sade’yi yakmalı mıyız? adlı makalesinde) ve diğer yazarların eserleri 150 yıl boyunca Sade’nin yazılarındaki radikal felsefi özgürlük anlayışından ve varoluşçu felsefesinden izler taşıdı. Ayrıca Sade Sigmund Freud’un psikanalizde ana konusu olan cinsellik ve şiddet dürtüsünün incelemesinde öncü olarak görülür. Sürrealistler (gerçeküstücüler) onu öncüleri olarak görür ve Guillaume Apollinaire onu ‘var olmuş en özgür ruh’ olarak değerlendirir.

Pierre Klossowski 1947 yılında basılan eseri Sade Mon Prochain (Komşum Sade)’de Sade’ın felsefesini incelerken Hıristiyanlık değerleri ve maddeciliği reddettiği için onun nihilizmin (hiççilik) öncüsü olduğunu söyler.

Max Horkheimer’ın ve Theodor W. Adorno’nin Aydınlanma’nın Diyalektiği adlı eserlerinde bir makale ‘Juliette ya da Aydınlanma ve Ahlak’ başlığıyla yazılmıştır ve Juliette’nin merhametsiz ve çıkarcı davranışarını aydınlanma felsefesinin ifadesi olarak yorumlar. Aynı şekilde psikanalist Jacques Lacan ‘Kant avec Sade’ adlı makalesinde etiğin Immanuel Kant tarafından oluşturulan kategorize edilmiş zorunlulukların tamamı olduğunu söyler.

William E. Connolly’in 1988 yılında yayımladığı ‘Siyasi Teori ve Modernleşme’ adlı eserinde Sade’nin ‘Yatak Odası Felsefesini’ önceki siyasi filozoflara özellikle Rousseau ve Hobbes’e ve onların doğa, erdem ve neden kavramlarını toplumla bağdaştırma çabalarına karşı bir tartışma olarak görür.

Angela Carter, “Sadeian Woman: And the Ideology of Pornography (1979)” (Sade’nin Kadınları: ve Pornografi Ideolojisi) adlı eserinde feminist bir yorum yapar ve Sade’ı ahlaklı ve kadınlara yer veren bir pornografi yazarı olarak niteler. Aynı şekilde Susan Sontag da “The Pornographic Imagination” (Pornografik İmgelem-1967) adlı makalesinde Sade ve Georges Bataille’yi haklı görür ve eserlerinin sansürlenmemesini söyler.

Buna karşılık Andrea Dworkin Sade’ı ibret alınacak bir kadın avcısı olarak görür ve pornografinin kadınlara şiddete yol açacağını iddia eder. Pornography: Men Possessing Women (Pornografi: Kadınlara Sahip Olan Erkekler–1979) adlı eserinin bir bölümünü Sade’yi incelemeye ayırmıştır. Susie Bright Dworkin’nin çok sayıda şiddet ve kötü muamele öğesi içeren ilk romanı ‘Ice and Fire’ (Buz ve Ateş)’i Sade’ın Juliette romanının yeniden anlatılmış şekli olarak görülebileceğini iddia eder.

Eserleri

Roman ve Hikâyeleri

Justine, Les Infortunes de la Vertu (ou les Malheurs de la Vertu, or Good Conduct Well-Chastised)

Juliette, or Vice Amply Rewarded (l’Histoire de Juliette, sa soeur [ou les Prosperites du vice])

The 120 Days of Sodom, or the School of Freedoms (Les 120 Journees de Sodome, ou l’Ecole de libertinage)

Incest (Hesperus Classics)

The Crimes of Love (Les Crimes de l’Amour, Nouvelles heroiques et tragiques)

Vol. I

Juliette et Raunai, ou la Conspiration d’Amboise, nouvelle historique

La Double Epreuve

Vol. II

Miss Henriette Stralson, ou les Effets du desespoir, nouvelle anglaise

Faxelange, ou les Torts de l’ambition

Florville and Courval, or The Works of Fate (Florville et Courval, ou le Fatalisme)

Vol. III

Rodrigue, ou la Tour enchantee, conte allegorique

Laurence and Antonio, An Italian Tale (Laurence et Antonio, nouvelle italienne)

Ernestine, A Swedish Tale (Ernestine, nouvelle suedoise)

Vol. IV

Dorgeville, ou le Criminel par Vertu

La Comtesse de Sancerre, ou la Rivale de sa fille, anecdote de la Cour de Bourgogne

Eugenie de Franval

Voyage d’Italie

Le Portefeuille d’un homme de lettres (Destroyed / Lost)

OEuvres diverses (1764 – 1869)

Le Philosophe soi-disant

Voyage de Hollande

La Marquise de Gange (1813)

Contes et Fabliaux du XVIII siecle, par troubadour provencal

Historiettes

Le Serpent

La Saillie gasconne

L’Heureuse Feinte

Le M… puni

L’Eveque embourbe

Le Revenant

Les Harangueurs provencaux

Attrapez-moi toujours de meme

L’Epoux complaisant

Aventure incomprehensible

La Fleur de chataignier

Contes et Fabliaux

L’Instituteur philosophe

La Prude, ou la Rencontre imprevue

Emilie de Tourville, ou la Cruaute fraternelle

Augustine de Villeblanche, ou le Stratageme de l’amour

Soit fait ainsi qu’il est requis

Le President mystifie

La Marquise de Theleme, ou les Effets du libertinage (Destroyed / Lost)

Le Talion

Le Cocu de lui-meme, ou les Raccommodement imprevu

Il y a place pour deux

L’Epoux corrige

Le Mari pretre, conte provencal

La Chatelaine de Longueville, ou la Femme vengee

Le Filous

Appendice

Les Dangers de la bienfaisance

Aline et Valcour, ou le Roman philosophique (1795)

Adelaide de Brunswick, princesse de Saxe

Les Journees de Florbelle, ou la Nature devoilee, suivies des Memoires de l’abbe de Modose et des *Adventures d’Emilie de Volnange servant de preuves aux assertions (Destroyed / Lost)

Les Conversations du chateau de Charmelle (First Draft of Les Journees Florbelle, Destroyed / Lost)

Les Delassements du libertin, ou la Neuvaine de Cythere (Destroyed / Lost)

La Fine Mouche (Destroyed / Lost)

L’Heureux Echange (Destroyed / Lost)

Les Inconvenients de la pitie (Destroyed / Lost)

Les Reliques (Destroyed / Lost)

Le Cure de Prato (Destroyed / Lost)

Histoire secrete d’Isabelle de Baviere, reine de France (1953)

Tarihi Öyküleri

La Liste du Suisse (Destroyed / Lost)

La Messe trop chere (Destroyed / Lost)

L’Honnete Ivrogne (Destroyed / Lost)

N’y allez jamais sans lumiere (Destroyed / Lost)

La justice venitienne (Destroyed / Lost)

Adelaide de Miramas, ou le Fanatisme protestan (Destroyed / Lost)

Makaleleri

Reflections on the Novel (Idee sur les romans, introductory text to Les Crimes de l’Amour)

The Author of Les Crimes de l’Amour to Villeterque, Hack Writer (1803) (L’Auteur de “Les Crimes de *l’Amour” a Villeterque, folliculaire)

Oyunları

Dialogue Between a Priest and a Dying Man (Dialogue entre un pretre et un moribond)

Philosophy in the Bedroom (La Philosophie dans le boudoir)

Oxtiern, The Misfortunes of Libertinage (1800) (Le Comte Oxtiern ou les Effets du Libertinage)

Les Jumelles ou le /choix difficile

Le Prevaricateur ou le Magistrat du temps passe

Jeanne Laisne, ou le Siege de Beauvais

L’Ecole des jaloux ou la Folle Epreuve

Le Misanthrope par amour ou Sophie et Desfrancs

Le Capricieux, ou l’Homme inegal

Les Antiquaires

Henriette et Saint-Clair, ou la Force du Sang (Destroyed / Lost)

Franchise et Trahison

Fanny, ou les Effets du desespoir

La Tour mysterieuse

L’Union des arts ou les Ruses de l’amour

Divertissement (missing)

La Fille malheureuse (Destroyed / Lost)

Les Fetes de l’amitie

L’Egarement de l’infortune (Destroyed / Lost)

Tancrede (Destroyed / Lost)

Siyasi Yazıları

Adresse d’un citoyen de Paris, au roi des Français (1791)

Section des Piques. Observations presentées à l’Assemblee administrative des hopitaux (28 octobre 1792)

Section des Piques. Idée sur le mode de la sanction des Lois; par un citoyen de cette Section (2 novembre 1792)

Pétition des Sections de Paris à la Convention nationale (1793)

Section des Piques. Extraits des Registres des déliberations de l’Assemblée générale et permanente de la Section des Piques (1793)

La Section des Piques à ses Frères et Amis de la Société de la Liberté et de l’Égalite, à Saintes, departement de la Charente-Inferieure (1793)

Section des Piques. Discours prononcé par la Section des Piques, aux manes de Marat et de Le *Pelletier, par Sade, citoyen de cette section et membre de la Société populaire (1793)

Petition de la Section des Piques, aux representants de peuple français (1793)

Les Caprices, ou un peu de tout (Destroyed / Lost)

Ölümünden sonra kitaplarında yayımlanan notları ve mektupları

Letters From Prison

Correspondance inédite du Marquis de Sade, de ses proches et de ses familiers, publiée avec une introduction, des annales et des notes par Paul Bourdin (1929)

L’Aigle, Mademoiselle…, Lettres publiées pour la première fois sur les manuscrits autographes inédits avec une Préface et un Commentaire par Gilbert Lely (1949)

Le Carillon de Vincennes. Lettres inédites publiées avec des notes par Gilbert Lely (1953)

Cahiers personnels (1803-1804). Publiés pour la première fois sur les manuscrits autographes inédits avec une préface et des notes par Gilbert Lely (1953)

Monsieur le 6. Lettres inédites (1778 – 1784) publiées et annotées par Georges Daumas. Préface de *Gilbert Lely (1954)

Cent onze Notes pour La Nouvelle Justine. Collection “La Terrain vague,” no. IV (1956)

Sade üzerine yapılan çalışmalar

Marquis de Sade: his life and works. (1899) by Iwan Bloch (download)

Sade Mon Prochain. (1947) by Pierre Klossowski

Lautréamont and Sade. (1949) by Maurice Blanchot

The Marquis de Sade, a biography. (1961) by Gilbert Lély

The life and ideas of the Marquis de Sade. (1963) by Geoffrey Gorer

Sade, Fourier, Loyola. (1971) by Roland Barthes (Life of Sade download)

De Sade: A Critical Biography. (1978) by Ronald Hayman

The Sadeian Woman: An Exercise in Cultural History. (1979) by Angela Carter

The Marquis de Sade: the man, his works, and his critics: an annotated bibliography. (1986) by *Colette Verger Michael

Sade, his ethics and rhetoric. (1989) collection of essays, edited by Colette Verger Michael

Marquis de Sade: A Biography. (1991) by Maurice Lever

The philosophy of the Marquis de Sade. (1995) by Timo Airaksinen

Sade contre l’Être suprême. (1996) by Philippe Sollers

A Fall from Grace (1998) by Chris Barron

Sade: A Biographical Essay (1998) by Laurence Louis Bongie

An Erotic Beyond: Sade. (1998) by Octavio Paz (review)

The Marquis de Sade: a life. (1999) by Neil Schaeffer

At Home With the Marquis de Sade: A Life. (1999) by Francine du Plessix Gray

Sade: from materialism to pornography. (2002) by Caroline Warman

Marquis de Sade: the genius of passion. (2003) by Ronald Hayman

Marquis de Sade: A Very Short Introduction (2005) by John Phillips

Faut-il bruler Sade? 1966 Simone De Beauvoir (Sade’ı Yakmalı Mı?1997)

Sociopath – In The Name Of Marquis De Sade

Arthur Rimbaud, “La Chasse spirituelle”

Arthur Rimbaud

Arthur Rimbaud

Verlaine’e göre “La Chasse spirituelle” şiiri, Rimbaud’nun en önemli çalışması. Ancak şiirin yer aldığı defter, ne yazık ki iddia edildiğine göre Rimbaud’nun arkadaşları tarafından kaybedilmiş..

Hayatı

20 Ekim 1854’te Fransa’nın kuzeyinde Ardenler bölgesinde Charleville kasabasında, Bourbon Sokağı 73 numaralı evde doğar. Subay olan babası Frédéric, annesi Vitalie’yi genç yaşta terk eder. Vitalie Cuif(Rimbaud)’un Roche kenti yakınlarında çiftlik sahibi olan varlıklı bir aileden geliyordu. İlk doğan çocuklarına babanın adı olan Frédéric ismi konulur. Ailenin ikinci çocuğu Arthur, üçüncü çocuğu annesiyle aynı adı paylaşan Vitalie, dördüncü çocuğu Rimbaud’un hayatında önemli rolleri olan Isabelle’dir.

Annenin genç yaşta eşinden ayrılmasının baskısıyla yaşayan Rimbaud 8 yaşında laik bir eğitim sistemi olan Rossat Okulu’na verilir. Daha sonra Sous Les Alleés sokağına taşınırlar ve Sofu olan annesi tarafından dini eğitimde verilen Charleville Koleji’ne verilir. Din dersleri ve Latincesi oldukça iyi olan Rimbaud’a okulda “küçük pis yobaz” adı takılır. Öğretmeni Ariste Lheriter’in destekleri üzerine yazdığı şiire daha çok özenir. O sıralarda Çağdaş Parnasse dergisini okur, Théophile Gauiter, Théodore de Banville, Léon Dierx ve Paul Verlaine gibi şairlerin şiirleriyle tanışır. Charleville’de düzenlenen geleneksel edebiyat yarışmasında birinci olur.

Paul-Verlaine-ve-Arthur-Rimbaud

Paul Verlaine ve Arthur-Rimbaud

Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları (Les Etrennes des Orphelins) adlı şiirini Revue Pour Tous dergisine gönderir ve bilinen ilk yazılı şiiri budur. George Izambard ile tanışıp, fikirlerinden etkilenir.Ofelya, Demirci, İzlenim, Güneş ve Ten gibi şiirleri bu döneme rastlar. Bu sırada çıkan Paris Komünü ayaklanması ve Prusya-Fransa savaşı siyasi çizgisinide belirlemiş olur. Paris’te çıkan La Charge gazetesinde Üç öpücük şiiri yayınlanır. Henüz 16 yaşındayken evden kaçıp Paris’e gider. Bundan sonra evden savaş ortamında 2 kere daha kaçmasına rağmen, perişan hallerde geri döner. Bu sırada Paris’in meşhur kafelerinde şiirler yazıp, çağın sanatı, siyaseti hakkında tartışmalara katılır ve absint içip, afyon yutmaya başlar. En son evden kaçışında, mektup ve şiirle dostluğunu pekiştirdiği dostu Verlaine’nin evine sığınır. Bundan sonraki dönemde yazdığı şiirler olgunluk dönemine ulaşır. 1873’te ilk şiir kitabı Cehennemde Bir Mevsim (Une Saison En Enfer) yayımlanır. Verlaine’nin eşiyle arasının açılması ve Rimbaud ile eşcinsel ilişkilerinin başlamasıyla; Fransa’da dışlanan ikili Almanya ve Belçika seyahatlerine başlarlar. Verlaine, Rimbaud’u Brüksel’de bir tabanca kurşunu ile yaralamasının ardından, eşcinsel ilişkileri yüzünden başları belaya girer. Verlaine kürek mahkumu olarak hapse atılır, Rimbaud ise serbesttir. 1875’te son kez görüşmelerinden sonra bir daha asla görüşmezler. Bu tarihten sonra da şiir yazmayı bırakır.

Hayatının son kısmı (1875-1891)

1878’de Marsilya’dan İskenderiye’ye geçer ve bir süre Kıbrıs Larnaka’da Rum, Türk ve Araplara çevirmenlik yapar. Buradaki şirketin kapanmasıyla Afrika’ya yol alır, Habeşistan Harrar bölgesinde, Mısır’ın işgal altında olmasından faydalanıp; kahve, fildişi, deri, ıtır ve zamk üretimi yapan Vianney Bardey firmasında işe başvurur. Asistanlığın yanı sıra silah tüccarlığına başlar, bu işlerden çok para kazanır. Afrika’da geçirdiği günlerde dinini İslam olarak değiştirdiği söylentisi olsa da, somut bir delil yoktur. Daha sonra kalçasında oluşan bir şişlik ve yarayla hastaneye yatar, teşhis Kalça Neoplazmasıdır (bir çeşit kalça kanseri), bu yüzden bir bacağı kesilir. 21 Mayıs’ta annesine yazdığı mektupta hastalığından sinovit, hidrartroz, eklem ve kemik hastalığı olarak bahseder. Bu sırada asker kaçağı olarak arandığı için hasta haliyle zor günler yaşar. Sadece “Jean Rimbaud” ismini kullanır ve kayıtlarda ismi bu şekilde geçer. Aşırı morfin tüketimi ve kanserin yayılması ölümünü hızlandırır. 10 Kasım 1891’de henüz 37 yaşındayken Marsilya’da ölür. Rimbaud’un 10 yılı aşkın çetin çalışmasının toplam ürünü 36.000 altın franktır, 8 yıl yanında hizmetkarlığını yapan Camii’ye 10.000 frankının verilmesini, Isabelle’e vasiyet eder. Marsilya Conception Hastanesinin avlusunda şöyle bir levha vardır:

“ “Aden’den gelen şair JEAN ARTHUR RIMBAUD yeryüzü serüveninin son bölümünü 10 Kasım 1891’de BURADA tamamladı”

Çalışmaları

Şiirler

Esrik Gemi (1871)

Cehennemde Bir Mevsim (1873)

Illuminations (1874)

Rimbaud ile ilgili çalışmalar

Habeşistan’da Bir Mevsim: Paul Strathern’in Rimbaud’un Etiyopya’daki hayatını inceleyen kişileştirmesi.

Sayıklamalar Bir Arthur Rimbaud Yorumu: Jeremy Reed’in Rimbaud üzerine incelemesi.

Rimbaud ya da Büyük İsyan: Henry Miller’ın Rimbaud üzerine incelemesi.

Rimbaud: Ateş Hırsızı Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri: Erdoğan Alkan’ın Rimabud’un hayatını şiirlerini incelediği biyografik kitabı

Rimbaud’a Akıl Notları: Küçük İskender’in Rimbaud’nun erken yaşta yazdığı önemli şiirlere ve o yaşta sahip olduğu bilince atıfta bulunarak, genç şiir ilgililerine yollar çizmek ve cesaret vermek için yazdığı denemelerden oluşan kitabı

Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?:Çeviriler ve Rimbaud üzerine Hasan Bülent Kahraman araştırma kitabı

Arthur Rimbaud; Yaşamı,sanatı ve eserleri, Erdoğan Alkan

Sylvia Plath’in ikinci romanı 

sylvia plath

“Double Exposure” ya da “Double Take”; Sylvia Plath’in 1963’teki ölümüyle yarım kalmış ikinci romanının adı bunlardan biriydi. 1970’lerde ise bu romanın izi kaybedildi.

Hayatı

(d. 27 Ekim 1932 Boston – ö. 11 Şubat 1963 Londra), ABD’li şair ve yazardır.  Trajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

1932 yılında Alman bir baba ve ABD’li bir anneden, Massachusetts’te doğdu. Profesör olan babası 1940 yılında öldü. Plath ilk şiirini 8 yaşında yayımladı.

Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla boğuştu. 1950 yılında bursla girdiği Smith College’deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bir akıl hastanesine yatırıldı. 1955’te Smith College’den summa cum laude derece ile mezun oldu.

Kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi’ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity’de yayımladı. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes’la tanıştı. Evliliklerinin ardından Boston’da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere’ye geri döndüler.

Plath ve Hughes, Londra’da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton’a yerleştiler. Çiftin Sylvia’nın kıskançlık krizleriyle başlayan sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra’ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats’e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962-1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963’te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında daha 30 yaşındayken intihar eden Plath’ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filmine de aktarıldı.

Plath’ın Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında bulunan “Sırça Fanus” adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.

Eserleri

Şiirleri

The Colossus (1960)

Ariel (1965)

Crossing the Water (1971)

Winter Trees (1972)

The Collected Poems (1981)

Düz Yazı

The Bell Jar (1963)

Letters Home (1975)

Johnny Panic and the Bible of Dreams (1977)

The Journals of Sylvia Plath (1982)

The Magic Mirror (1989)

The Unabridged Journals of Sylvia Plath

Çocuk Kitapları

The Red Book (1976)

The It-Doesn’t-Matter-Suit (1996)

Collected Children’s Stories (İngiltere, 2001)

Mrs. Cherry’s Kitchen (2001)

Türkçeye Çevrilen Eserleri

Ariel, (İmge Kitabevi)

Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı, (Altıkırkbeş Yayınları)

Sırça Fanus, (Can Yayınları)

Üç Kadın, (Oğlak Yayıncılık)

Sylvia Plath’in Günceleri, (Oğlak Yayıncılık)

Suyu Geçiş (Artshop Yayıncılık)

Kaynak : 1- []

                      2-[-]

Atölyesi Bakırköy’de bulunan minyatür sanatçısı Sabriye Şeker, ilçesini de minyatürlerine taşıyor. Atölyesinde otistik çocuklarla minyatür çalışmaları da yapan Şeker, Bakırköy ile özdeşleşen Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni minyatürle yeniden yorumluyor.

sabriye-seker

Hastanenin arşivindeki belgelerden yararlanan Şeker, hastanenin müdavimlerden Neyzen Tevfik’i, bir beyin ameliyatını, bazı psikiyatri vakalarını fotoğraflardan yola çıkarak minyatürlerini yaptı. Hastanenin sembolü Düşenen Adam’ı da minyatürle yapan Şeker, şu anda tarihteki 20 psikiyatri vakasını anlatan minyatür projesi üzerinde çalışıyor.

Sabriye Şeker Kimdir?

Sanata yönelik sıcak ilgisi küçük yaşlarda başladı. Geleneksel Türk Süsleme Sanatları ile tanışması,  1987 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji Kürsüsü’nde açılan, Ord. Prof. A. Süheyl Ünver kurslarında başladı. Kültür Bakanlığı’nın Topkapı Sarayı Müzesi’nde açmış olduğu ‘Türk Süsleme Sanatı’ kursunu üç yıllık eğitimden sonra 1991 yılında başarıyla tamamladı. İki yıl süreyle ‘ Sema Nakışhanesi’ne devam etti. Yaptığı sanata daha fazla katkı sunabilmek adına, özel hocalardan desen, minyatür, karakalem ve resim dersleri aldı.

Sanatın çıkış noktasının, ‘Anadolu Kültürü’ olduğunu düşünen sanatçı,  desenleri ve zengin yorumlarıyla sahip olduğumuz kültürel değerleri ortaya çıkaran birçok esere imza attı… Kendisini her zaman destekleyen büyük hocalardan ve ustalardan cesaret aldı… Bu cesaretine,  bilgi birikimini, araştırmalarını ve elinin hünerini katarak gelenekselin ışığında modern tasarımlar ortaya koydu…Sabriye ŞEKER; araştırmacı, yazar Turgay TUNA ile birlikte* ‘Hebdomon’dan Bakırköy’e ‘ ve  ** ‘Ayastefanos’tan Yeşilköy’e’ adlı Bakırköy tarihi açısından önem taşıyan iki özel sergide bulundu.

Turgay TUNA’nın aynı isimli kitaplarında sanatçının minyatür çalışmaları yer aldı… 2009 yılında basılan ***  ‘Makri Hori’ den Bakırköy’ e, Ayastefanos’ tan Yeşilköy’ e ‘ adlı kitabın sayfalarını ŞEKER’in çok özel minyatür çalışmaları süsledi… ‘İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti’ ajansı tarafından çıkarılan **** ‘Bugünün Ustaları ‘2009 kitabında  ‘Süleymaniye Camii-İç Mekân ‘ ,***** ‘Bugünün Ustaları’ 2010 kitabında ise ‘Ayasofya’ adlı eserleri yer aldı.

Sanatçının özgün çalışmalarından oluşan eserleri kimi özel takvimlerin sayfalarını süsledi…

Bunlardan bazıları;

2006 yılı, ‘Eskişehir B.şehir Bel.-Yunus Emre’den Atatürk’e Türklerin Düşünce İzleri’,

2008 yılı, ‘İlksav-Anadolu’nun Kandilleri’, 2009 yılı, ‘Tarsus Belediyesi- Karacaoğlan, Oyalı Süslemeler ve Yemeniler’,

2010 yılı , ‘2010 Yılı Avrupa Kültür Başkenti-Bugünün Ustaları’. Sanatçı, geleneksel sanatlara,  farklı bir bakış açısı getirmesini sağlayan,  değerli üstat, gazeteci, ressam, hat sanatçısı Etem ÇALIŞKAN ile ortak çalışmalarda yer aldı… Değerli sanatçı ile birlikte ‘Atatürk’ , ‘Mevlana’ , ‘Karacaoğlan ve Oyalı Süslemeler ‘ ve ‘Ulukışla Yolundan Anadolu’ya Han Duvarları ve Oyalı Türküler’ sergilerini büyük bir onur duyarak gerçekleştirdi.  ‘Karacaoğlan ve Oyalı Süslemeler ‘ sergisinde bir ilki gerçekleştirerek,  yemenilerdeki oyaları kendini özgü yorumuyla stilize ederek, eserlerine taşıdı. İstanbul 2010-Avrupa Kültür Başkenti kapsamında düzenlenen ‘Çocuk Bakışlı İstanbul’ projesinde yer alan sanatçı bu ekiple birlikte yurt içi ve yurt dışı sergilerinde yer aldı. Sabriye ŞEKER,  Kosova ve Karadağ büyükelçiliklerinden gelen özel davetlerle, atölye ekibiyle birlikte  çok özel sergilere imza atarak yaptığı sanatı bu ülkelerde tanıtma fırsatını buldu.Birçok özel koleksiyonda da eserleri bulunan sanatçı, halen ilk günkü heyecanla çalışmalarına devam etmekte ve öğrenciler yetiştirmekte.

Sanatçının yurtiçi ve yurtdışında katıldığı karma ve kişisel sergiler:

1994-Fun Ping Shon Museum (Hong Kong)

1995-The Marmara Hotel (İstanbul)

1996-Ali Toy Sanat Galerisi (İstanbul)

1996-Ace Sanat Galerisi (Adana)

1996-Habitat (İstanbul)

1997-Cemal Reşit Rey (İstanbul)

1997-Türk Haftası Etkinlikleri (Malta Adası)

2000-Ticaret Odası-BASAD  (Urfa)

2000-Turkcell Sanat Etkinlikleri (Newyork)

2001-Tarık Zafer Tunaya Sanat Galerisi (İstanbul)

2002-Yıldız Sarayı (İstanbul)

2002-Askeri Müze-BASAD (İstanbul)

2002-Resim Heykel Müzesi-BASAD (İzmir)

2003-Ansan-BASAD (Antalya)

2003-Yeşilyurt Spor Kulübü (İstanbul)

2004-Crown Plaza (İstanbul)

2005-Taksim Sanat Galerisi (İstanbul)

2005-Ressam Şefik Bursalı Sanat Galerisi (Bursa)

2005-Antalya Müzesi (Antalya)

2007-Bahçeşehir Belediyesi Sergi Salonu (İstanbul)

2007-Pasha Turkısh Restaurant (Newyork)

2008-Modena Kültür Merkezi (İtalya)

2008-Basad (Bakırköylü Sanatçılar Derneği)

2009-Kültür Üniversitesi (İstanbul)

2010-Kadir Has Üniversitesi(İstanbul)

*Turgay TUNA, Hebdomon’ dan Bakırköy’ e, Bakırköy Belediyesi Kültür Yayınları, Ekim 2000-İstanbul **Turgay TUNA, Ayastefanos’tan Yeşilköy’ e, Hüseyin MERTER, 2006-İstanbul ***Turgay TUNA-Sabriye ŞEKER, Minyatür ve Fotoğraflarla Makri Hori’den Bakırköy’e Ayastefanos’tan Yeşilköy’e, Mimarlar Odası  Trakya Büyükkent Bölge Temsilciliği, Ekim 2009-İstanbul ****İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Geleneksel Türk Kitap Sanatları ‘Bugünün Ustaları’ ,  2009-İstanbul ***** İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Geleneksel Türk Kitap Sanatları ‘Bugünün Ustaları’ , 2010-İstanbul

 

Kaynak : Bakırköy Gazetesi

6 Mart 2014 Tarihinde açılan Romanya Büyükelçiliğinin düzenlediği geleneksel “2014 Kadın Sanatçılar Günü” sergisi 10 Mart’ta sona erdi.

Derneğimiz yönetim kurulu Başkanı ve Resim Eğitmeni Hale Şakar ÜRKMEZGİL verilen davet ve sergi hakkında bizleri bilgilendirdi.

Sol Baştan: Çiğdem Buçak TELLİ, Romanya Büyük Elçisi; Radu ONOFREİA, Hale Şakar ÜRKMEZGİL, Didem Durukan

Sol Baştan: Çiğdem Buçak TELLİ, Romanya Büyük Elçisi; Radu ONOFREI, Hale Şakar ÜRKMEZGİL, Didem Durukan

Geleneksel olarak kutlanan Martişor gününün üç kadın sanatçısından biri  olmak çok ama çok onur vericiydi. Geçen yıl Romanya ve Türkiye arasındaki kültürel bağın kurulmasına katkılarından dolayı onur ödülü alan Sanatçı Çiğdem Buçak TELLİ  ve genç nesil sanatçılardan Didem DURUKAN ile birlikte olmak ayriyeten güzel bir duyguydu.

Gerek Romanya Büyükelçisi, Sayın Radu ONOFREI  ve gerekse eşinin göstermiş olduğu misafirperverlik ve bizleri gerçekten onurlandırdı.

Romanya’nın sanat verdiği değeri pekçoğumuz biliriz ama özellikle büyükelçiliğin Romen geneleksel Martişor Kutlaması ve  Dünya Kadınlar Günü ne adanmış “2014 Kadın Sanatçılar Günü” sergisinde heykel sanatına yer vermiş olması ve özellikle ülkem ve sanatım adına beni hem onurlandırdı hemde  çok mutlu etti.

Bu arada elbette öğrendiğim kadarıyla “Martişor Kutlamalarının” anlamını da sizlere aktarmak isterim.

Romanya’da Kadınlara ve baharın gelişine adanan, devamlı yenilenmeyi simgeleyen, erkeklerin sevgi ve saygılarını kadınlara anlatabilmek için, genç kızlara ‘Martişor’ adında hediyeler veriyor, sevdiklerinin bileklerine ince bir iple simgelenen bir folklorik festivaldir.  Bu hediyelerin bir yerinde mutlaka kırmızı beyaz birbirine dolanmış ip bulunuyor. Kızlar bu ipliği iki hafta boyunca üzerlerinde taşıyarak, yılın güçlü ve sağlıklı geçeceğine inanıyor.

 

Aşağıda sergiden fotoğrafları görebilirsiniz.