Yaşar Kemal

Yaşar Kemal konusunda en iyi eğitimleri sağlıyoruz. Yaşar Kemal konusunda arayış içindeyseniz Özel Nar Sanat Eğitim Kursu en iyi eğitimi size sunacaktır. Eğitimlerimizin tamamı M.E.B. onaylı uzman eğitmen kadrosu ile yapılmaktadır. Yaşar Kemal konusunda aşağıdaki bağlantıları inceleyebilirsiniz. Bu bağlantılardan herhangi biri Yaşar Kemal konusuna uymuyorsa lütfen bize ulaşın.

tarihte-bugun-ne-oldu49 Mayıs, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 129. (artık yıllarda 130.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 236 gün vardır.

Olaylar

  • 1485 – Davutpaşa Lisesi, dönemin sadrazamı Davut Paşa tarafından ‘Mekteb-i Sübyan’ adıyla kuruldu. Okul 1874’te Rüştiye Mektebi’ne dönüştü.
  • 1868 – Nevada Eyaleti’nde bulunan Reno şehri kuruldu.
  • 1926 – ABD’li kaşif Amiral Byrd, Kuzey Kutbu’na doğru ilk uçuşunu yaptı.
  • 1935 – Cumhuriyet Halk Fırkası Dördüncü Büyük Kurultayı toplandı. Kurultayda fırka yerine parti sözcüğü benimsendi. Altı ok daha ayrıntılı şekilde ele alındı. “Partinin güttüğü bütün bu esaslar Kemalizm prensipleridir” denilerek, Kemalizm ilk kez resmi olarak tanımlandı.
  • 1936 – Benito Mussolini, İtalya Faşist İmparatorluğu’nu ilan etti.
  • 1936 – İtalya resmen Etiyopya’yı ilhak etti.
  • 1945 – Nazi gizli servisi Gestapo’nun şefi, Reichstag ve Hava Kuvvetleri Komutanı Herman Goering, ABD 7. Ordusu’na esir düştü.
  • 1950 – Avrupa Günü, 1950’de Robert Schumann, Avrupa’nın güvenliği için kaçınılmaz olan birleşik bir Avrupa fikrini ortaya çıkardı. Schumann Deklerasyonu olarak bilinen bu sunuş, Avrupa Birliği’nin temellerini attı. Sonra, 1985 Milan Zirvesi’nde 9 Mayıs’ın Avrupa Günü olarak kutlanması kararı alındı.
  • 1955 – Anneler Günü, Türkiye’de ilk kez kutlandı.
  • 1955 – Batı Almanya NATO’ya katıldı.
  • 1958 – ‘Yeni Gün’ gazetesi ve ‘Akis’ dergisi birer ay kapatıldı. Yazı işleri müdürleri Mehmet Altan Öymen 10 ay, Tarık Holulu 16 ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • 1960 – ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ilk doğum kontrol hapının piyasaya sürülmesini onayladı.
  • 1970 – Çoğu üniversite öğrencisi 75.000-100.000 dolayında savaş karşıtı Washington, D.C.’de ABD’nin Vietnam Savaşı’na son vermesi için gösteri yaptı.
  • 1971 – Darüşşafaka Lisesi’ne kız öğrenci alınması kararlaştırıldı.
  • 1975 – Ankara ve Mersin Öğretmen Okulları’nda çıkan öğrenci çatışmalarında 13 öğrenci yaralandı. Gazi Eğitim Enstitüsü 10 gün kapatıldı.
  • 1978 – İtalya’da Kızıl Tugaylar örgütünün 16 Mart’ta kaçırdığı eski başbakan Aldo Moro’nun cesedi Roma’da bir arabanın bagajında bulundu.
  • 1978 – Bir grup , Yıldız Teknik Üniversitesi’nde dersten çıkan öğrencilerin üzerine ateş açtı: 3 kişi öldü, 12 kişi yaralandı.
  • 1979 – İstanbul’da tümsarraf ve kuyumcular, hükümetin altın piyasasını kontrol altına almayı amaçlayan kararını protesto için kepenk indirdiler.
  • 1984 – Yaşar Kemal’e Fransız devlet nişanı “Legion d’Honneur” verildi.
  • 1987 – Polonya havayollarına ait bir yolcu uçağı Varşova’dan New York’a gitmek üzere havalandıktan hemen sonra düştü: 183 kişi öldü.
  • 1988 – Mardin’in Nusaybin ilçesi Taşköyü’nün Behmenin mezrasını basan PKK’lı teröristler, bir aileden 8’i çocuk, 2’si kadın 11 kişiyi katlettiler, 2 çocuk ağır yaralandı. PKK’lı teröristlerin Şırnak baskınında kaçırdıkları 3 kişi de ölü bulundu.
  • 2000 – Aralarında Uğur Mumcu suikasti faillerinin de bulunuduğu 9 kişinin sorgusu sürüyor. Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş,Sorguda faili meçhullerle ilgili önemli bilgilere ulaşıldığını belirtti.
  • 2000 – İstanbul DGM’de, Susurluk sanıkları ve Çakıcı aynı gün yargılandı.
  • 2000 – Çankaya Köşkü’nü terk etmeden önce 80’e yakın devlet başkanına veda mektubu yazan Demirel; Esad, Kaddafi, Saddam, Miloseviç ve Müşerref’i listesine dahil etmedi.
  • 2000 – Devlet Bakanı Recep Önal, Türkiye – Suriye arasındaki ticaret hacmini 1 milyar doların üzerine çıkarmayı hedeflediklerini açıkladı.
  • 2000 – Macaristan’da düzenlenen ve olimpiyat elemelerine hazırlık niteliği taşıyan 17. Uluslararası Szeged Kürek Şampiyonası’nda Türk sporcuları iki altın, dört gümüş ve üç bronz madalya kazandı. Kürekçilerimiz, Türk Kürek tarihinde de en fazla madalya kazanan ekip oldu.
  • 2000 – Schuman Bildirgesi’nin 50. yıldönümü AB kurumlarınca kutlandı.
  • 2001 – Gana’nın başkenti Akra’da futbol maçında izdihamda 130 kişi öldü.
  • 2002 – Taburcu olduktan sonra çalışmalarını evinde sürdüren Başbakan Bülent Ecevit, ‘görevini bırakmayacağını’ söyledi.

Doğumlar

  • 1800 – John Brown, ABD’li kölecilik karşıtı, isyancı (ö. 1859)
  • 1814 – John Brougham, İrlanda asıllı ABD’li oyuncu ve oyun yazarı (ö. 1880)
  • 1909 – Gordon Bunshaft, ABD’li bir mimar
  • 1936 – Albert Finney, 5 kez Oscar’a aday gösterilmiş İngiliz oyuncu
  • 1937 – Rafael Moneo, İspanyol bir mimar
  • 1940 – James L. Brooks, üç Oscar, 19 Emmy ödülü sahibi Amerikalı yapımcı, senarist ve film yönetmeni.
  • 1962 – David Gahan, Depeche Mode solisti
  • 1993 – Ryosuke Yamada, Hey! Say! JUMP grubu üyesi Japon sanatçı.

Ölümler

  • 1805 – Friedrich Schiller, Alman şair ve düşünür
  • 1931 – Albert Abraham Michelson, ABD’li Nobel Ödülü sahibi fizikçi (d. 1852)
  • 1977 – James Jones, ABD’li yazar (d. 1921)
  • 1978 – Aldo Moro, İtalya Başbakanı (kaçırılarak öldürüldü) (d. 1916)
  • 1985 – Edmond O’Brien, ABD’li aktör (d. 1915)
  • 1998 – Haşim Nezihi Okay, Türk şair (d. 1904)
  • 2001 – Nikos Sampson, EOKA-B isimli örgütün lideridir
  • 2011 – Wouter Weylandt, Belçikalı bisiklet sporcusu.

Tatiller ve Özel Günler

  • Zafer Günü (Sovyetler Birliği)
  • Avrupa Günü (5 Mayıs ve 9 Mayıs)
  • Dünya İstatistik Günü

genclik-filmleri-festivaliBu yıl “öteki” temasıyla yola çıkan festivalin açılışı, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak. Açılışta “Soma: Bir Avuç Kömür İçin Bir Ömür Verenlere” belgeseli, Soma’dan işçilerinin de katılımıyla izleyiciyle buluşacak. Özgecan Aslan ve Yaşar Kemal’in de hatırlanacağı gecede Cahit Berkay, şarkılarını Soma için söyleyecek. Açılışta “Öteki” temalı bir fotoğraf sergisi de yer alacak.

Festival kapsamında 18-20 Mart’ta İstanbul’un birçok üniversitesinde film gösterimleri yapılacak. İstanbul Üniversitesi, “Küçük Kara Balıklar” belgesel gösteriminin ardından Ezel Akay ve Cenk Terbiyeli’nin katılacağı söyleşiye ev sahipliği yapacak.

FESTİVALDE FİLMLER İZLEYİCİYLE BULUŞTURULACAK

Reha Erdem retrospektifinden “Jin” , “A Ay” ve “Şarkı Söyleyen Kadınlar”ın yanı sıra Nazan Kesal’ın “Salıncak”, Aykan Safoğlu’nun “Kırık Beyaz Laleler”, Emel Çelebi’nin “Külkedisi Değiliz”, Cenk Örtülü’nün “O İklimde Kalırdı Acılar”, Veysi Altay’ın “33 Yıllık Direniş: Berfo Ana” ve Suat Eroğlu’nun “Fıtrat” filmleri de festival izleyicisiyle buluşacak.

5. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali kapsamında Eskişehir, İstanbul, İzmir, Ankara, Zonguldak, Kocaeli, Trabzon, Edirne, Karabük, Hopa, Adana, Samsun, Mersin, Kayseri, Kırşehir ve daha birçok il ve ilçede film gösterimleri olacak.
Genç yönetmenlerin ürettikleri filmleri gösterebilmesi ve üniversitelerde gençliğin kendi perdesini açabilmesine olanak sağlamak amacıyla düzenlenen festival, 4 yılda, 17 il ve 30 gösterim yerine ulaştı.

TÜYAP Bursa Fuarcılık A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 12. Kitap Fuarı, 15-23 Mart 2014 tarihleri arasında Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde kapılarını okurlara açmaya hazırlanıyor.

12 kitap fuarı bursa

Bursa’da ‘Kitap Baharı’nı estirecek olan fuara bu yıl, 280 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılıyor. Dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletisi, okuma saatleri ve çocuk etkinlikleri gibi 80 kültür etkinliği ve imza günlerinde 500 yazar okurlarıyla buluşacak. Doğan Hızlan, Yılmaz Özdil, Gülten Dayıoğlu, Ercan Kesal, Ayşe Kulin, Mustafa Balbay, Deniz Kavukçuoğlu, Canan Karatay, İlber Ortaylı, Canan Tan, Altan Öymen, Yekta Kopan, İpek Ongun, Yalvaç Ural, Nermin Bezmen, Onur Öymen, Ataol Behramoğlu, Cemil Kavukçu, , Erdoğan Aydın, Aret Vartanyan ve Nasuh Mahruki etkinliklere katılacak yazarlar arasında.

ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI ŞÖLENİ

Bursa Kitap Fuarı, bu sene Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Şöleni ile genç okurlarını karşılayacak. Fuar süresince farklı yaş grupları için atölye çalışmaları, yazarların katılımıyla söyleşiler, tiyatro gösterisi, gölge oyunu ve yaratıcı drama gibi 45 etkinlik gerçekleştirilecek. Çocuk ve gençlik edebiyatının değerli isimleri fuar süresince genç okurlarıyla buluşacak. Yalvaç Ural,Süleyman Bulut, Aslı Tohumcu, Mine Soysal, Nilay Yılmaz, Aytül Akal, Nur İçözü, Şaban Akbaba, Gülsüm Cengiz, Simla Sunay, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer, Hakan Akdoğan, Sevgi Özel, Sedat Sever, Selahattin Dilidüzgün ve pek çok değerli isim fuarın konukları arasında.

ISABELLE MILLON FUARIN KONUĞU

isabelle-millonFransız yazar, filozof Isabelle Millon 22 Mart Cumartesi günü fuara bir söyleşi ve ardından imza günü ile konuk olacak . Yirmiden fazla ülkede atölyeler, seminerler düzenleyen Millon, ünlü filozof Oscar Brenifier ile Fransa’da birlikte kurdukları Felsefi Uygulamalar Enstitüsü’nün (Institut de Pratiques Philosophiques) müdürlüğünü yürütüyor.

KIBRIS VE TÜRKİYE ŞAİRLER BULUŞMASI

TÜYAP, ilk kez Bursa’da gerçekleşecek Türkiye ve Kıbrıslı Şairler Buluşması’na ev sahipliği yapıyor. 21 Mart Cuma günü Bursa Kitap Fuarı’nda düzenlenecek etkinliklerle şairler bir araya gelecek. Buluşma kapsamında düzenlenecek söyleşi ve panelde Panos lonnides, Yorgos Moleskis, Neşe Yaşın, Tamer Öncül, Hristos Hadjipapas, C. Hakkı Zariç, Fatma Akhilhoca, Jenan Selçuk, Gürgenç Korkmazel, Arife Kalender ve Sezai Sarıoğlu “Kapılar Açık Kalsın” diyecek.

ORHAN KEMAL 100 YAŞINDA

Orhan Kemal’in doğumunun 100. yılı sebebiyle düzenlenen etkinlikler kapsamında Bursa Kitap Fuarı’nda bir söyleşi ve sergi gerçekleştirilecek. İlk kez Çukurova Kitap Fuarı’nda düzenlenen Orhan Kemal 100 Yaşında sergisi Bursalı okurlarla buluşacak. İçerik danışmanlığını Işık Öğütçü’nün, tasarımının ise Sadık Karamustafa’nın yaptığı TÜYAP tarafından düzenlenen sergide yazarın yaşamı, Bursa Cezaevi’nde geçirdiği zamanlar ve eserlerinden seçme metinlerden oluşuyor. “Orhan Kemal 100 Yaşında” sergisi fuar süresince ziyaret edilebilir.

ÇOCUKLAR İNSANDIR

Yapı Kredi Yayınları tarafından gerçekleştirilen Yaşar Kemal’in “Çocuklar İnsandır” kitabından alıntılardan oluşan sergide Yaşar Kemal’in metinleri, Ara Güler’in fotoğrafları ve Turhan Selçuk’un çizimleri yer alıyor.

Bursa 12. Kitap Fuarı, 15-22 Mart 2014 tarihleri arasında 10.00-19.30, kapanış günü olan 23 Mart 2014 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Fuara giriş ücretsizdir.

Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, her yıl farklı bir konuda düzenlediği geleneksel yıllık soruşturmalarının sekizincisinin sonuçlarını Şubat-Mart, 44. sayısında açıkladı. Yapılan geniş soruşturma sonunda ortaya çıkan 40 kitaplık liste, bir belge olarak ortaya çıktı. İşte ilk 20

klasik türk edebiyatı

  • 1 İnce Memed Yaşar Kemal
  • 2 Tutunamayanlar Oğuz Atay
  • 3 Saatleri Ayarlama Enstitüsü Ahmet Hamdi Tanpınar
  • 4 Memleketimden İnsan Manzaraları Nâzım Hikmet
  • 5 Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali
  • 6 Anayurt Oteli Yusuf Atılgan
  • 7 Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar
  • 8 Alemdağ’da Var Bir Yılan Sait FaikAbasıyanık
  • 9 Yunus Emre Divanı
  • 10 Aşk-ı Memnu Halit Ziya Uşaklıgil
  • 11 Kara Kitap Orhan Pamuk
  • 12 Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin
  • 13 Bereketli Topraklar Üzerinde Orhan Kemal
  • 14 Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali
  • 15 Aylak Adam Yusuf Atılgan
  • 16 Yaban Yakup Kadri Karaosmanoğlu
  • 17 Dede Korkut Kitabı
  • 18 Kendi Gök Kubbemiz Yahya Kemal Beyatlı
  • 19 Seyahatname Evliya Çelebi
  • 20  Eylül Mehmet Rauf

Notos ’un yıllık büyük soruşturmalarının edebiyat tarihimize düşülmüş nitelikli kayıtlar arasında yer alacağı, gelecekte geçmişe dönük çalışmalar yapacak bütün edebiyat araştırmacıları için başvurulması gerekli kaynaklar arasında bulunacağı belirtilebilir.

Kaynakça: []

Çin’e gitmeye ya da gitmemeye çalışmanın pek yararı yok, Çin zaten her anlamda gelmekte. Bunu bir “Çin Sendromu”na dönüştürmemenin yolu ise bu muazzam ülkeyi tanımaktan, anlamaktan, öğrenmekten geçiyor.

32 kitap fuarıBundan yüzyıllarca önce Bilge Kağan, Orhun Yazıtları’nda Türklere seslenmiş, “Çin’e gitme… Çin seni yutar!” diye uyarıda bulunmuştu. Çok sonraları Napolyon da benzer yaklaşımla, “Bırakın uyusun. Çin uyanırsa yer yerinden oynar!” demişti ama Batı, 19. yüzyılda tüm gücüyle son kez üzerine çullandığı Çin’in 20. yüzyıldaki uyanışını ve büyük silkinişini önleyemedi. Uyuyan dev çoktan uyandı, ayağa kalktı ve artık iyice belli oldu ki Çin’den kaçış yok.

Çin, yayılıyor… Aklınıza hemen dünyanın ikinci büyük ekonomisi ya da ticaret hacmi vb. kavramlar gelmesin. Örneğin denir ki Çin’deki ve yeryüzünün dört yanındaki tüm Çinliler, bir gece aynı anda evlerinin dışında yemek yemeye karar verse, dünyada hepsinin oturabileceği kadar çok sayıda sandalyeye sahip Çin lokantası mevcuttur… Dünyanın tartışmasız en zor dili olan Çincenin ABD ve Avrupa’daki çoğu lise ve üniversitede İspanyolcayı geride bırakıp birinci seçmeli dil dersi haline gelmesinden sayıları her kıtada giderek çoğalan Konfüçyus Enstitüleri’ne kadar, siyasi ve ekonomik alanların yanı sıra kültürel olarak da her geçen gün daha fazla hissedilen bir “Çin ağırlığı” söz konusu. Anlayacağınız, artık Çin’e gitmeye ya da gitmemeye çalışmanın pek yararı yok, Çin zaten her anlamda gelmekte. Bunu bir “Çin Sendromu”na dönüştürmemenin yolu ise bu muazzam ülkeyi tanımaktan, anlamaktan, öğrenmekten geçiyor.

Edebi ilişkiler güçlendirilmeli

Asya’nın en doğusundaki Çin ile batı ucundaki Türkiye arasında kurulan kültürel köprü, 2012’nin “Çin’de Türkiye Yılı” ve 2013’ün “Türkiye’de Çin Yılı” olarak kutlanmasıyla biraz daha sağlamlaştırıldı. Öte yandan Çin’in, bu yıl 32. kez düzenlenen TÜYAP İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi olarak belirlenmesiyle iki ülke arasındaki karşılıklı ilişkiler zincirinin halen en zayıf halkalarından biri niteliğindeki edebiyat-yayıncılık alanında da çok ciddi bir adım atılmış olduğuna hiç kuşku yok. Türk edebiyatını 1970’li yılların başlarında Aziz Nesin öykülerinin çevirileriyle tanımaya başlayan (bu öyküler sonradan Nasılİntihar Ettim? başlıklı bir derleme haline getirildi) Çin’de, 1980’lerde de Yaşar Kemal ( İnce Memed ), Sabahattin Ali ( Kürk Mantolu Madonna ), Reşat Nuri Güntekin ( Çalıkuşu ) çevirileri yapılmıştı.

Son yıllarda ise Benim Adım Kırmızı ’nın 2006’da Çin’de Yılın En İyi Romanı seçilmesiyle başlayan süreçte Orhan Pamuk’un diğer kitaplarının ve Ahmet Hamdi Tanpınar ( Huzur ), Can Dündar ( Sarı Zeybek ), Orhan Kemal ( Bereketli Topraklar Üzerinde , Cemile , Avare Yıllar ), Tuna Kiremitçi ( Dualar Kalıcıdır ), Barış Müstecaplıoğlu ( Korkak ve Canavar ), Ahmet Ümit ( Patasana ) çevirileriyle Çinli okurların edebiyatımızı tanıma fırsatları çoğaldı ama bu tablo tabii ki yeterli sayılmamalı. Tabloyu daha da renklendirmek açısından, ajans ve yayınevlerimizin Çin’deki uluslararası kitap fuarlarının önemini biraz gecikerek de olsa anlamaya başlamaları sevindirici. Öte yandan başkentin merkezindeki Xidan semtinde bulunan, Asya’nın en büyük kitabevi niteliğindeki ve dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de metrekareye düşen insan sayısının en fazla olduğu yerlerden biri “Beijing Books Building”in beş katının herhangi bir koridorunda herhangi bir rafın Türk edebiyatından çeviri eserlere ayrılması, biraz daha zaman alacak gibi.

Çinceden çevirmen ihtiyacı

Benzer durum, Çin edebiyatı ve kültürünün Türkiye’deki yansıması açısından da az çok geçerliyse de Çinli okurlar bize göre daha şanslı sayılabilir. Yazarlarımız Çinceye doğrudan Türkçeden çevrilirken biz Çin edebiyatını çok büyük oranda İngilizce, Fransızca ya da Almanca üzerinden yapılan çevirilerle tanımak zorundayız. Türkçeye edebi düzeyde hâkim “yeterince” Çinli çevirmen varken, Ankara Üniversitesi DTCF Sinoloji Bölümü’nün ünlü hocalarından Prof. Dr. Muhaddere Nabi Özerdim’in 1950’li yıllardaki kimi çevirileri ya da aynı bölümün günümüzdeki anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Bülent Okay’ın çalışmaları dışında, Çince çevirmen eksikliği hissettiğimiz çok açık. Elias Canetti’nin Körleşme ’sinin ünlü kahramanı Prof. Kien gibi olmasa da hayatını Çin dili, yazısı ve edebiyatını araştırmaya adamış bilim ve sanat insanlarımızı artırmaktan başka çaremiz yok.

Beden diliyle anlaşamayız!

Kitapların, bir ülkeyi ve insanını, kültürünü, tarihini, düşünme sistemini tanımak açısından, gezip görmek ve yerinde incelemek kadar verimli kaynaklar olduğuna kuşku yok.

Ancak söz konusu ülke Çin olunca iş biraz zorlaşıyor doğrusu, çünkü beden dilinin en basit örneklerinin bile evrensel olmadığını kanıtlayan, kimi sembollerin, mimiklerin, günlük davranış kalıplarının alabildiğine özgün kaldığı bir ülkeyle karşı karşıyayız. Şöyle söyleyeyim; örneğin iki elinizin avuç içlerini birkaç kez birbirine sürtmek Türkiye’de “İşler çok iyi” demekken, Çin’de “İflas ettim, işler çok kötü” anlamına geliyor! Dolayısıyla bir şiirin, romanın, şarkının ya da filmin içeriğinin tamamıyla anlaşılmasının dünyanın geri kalanı için nerdeyse imkânsız bulunduğu bir ülkeyle karşı karşıyayız. Batılılar boşuna “Çin’de hiçbir şey göründüğü gibi değildir!” demiyor ve Çin sinemasının ünlü temsilcilerinden Chen Kaige, “Çin’le ilgili konuların derinine inemezsiniz, yoksa yabancılar anlamaz. Hong Kong ve Tayvan’dakiler bile anlamıyor!” demekte çok haklı.

cin-li-edebiyatcilar-istanbul-kitap-fuari-ndaİlim Çin’de de olsa…

Yine de uzun yıllardır yalnızca kitaplar aracılığıyla tanıdık ve daha yakın kıldık Çin’i. Kanuni döneminde Çin’e gönderilen birkaç elçi dışında Osmanlı-Çin ilişkilerinin yok denecek kadar az olduğu söylenebilir. 17. yüzyılda Katip Çelebi’nin Cihannüma ’da Çin’e ayırdığı sayfaların dışında entelektüel-edebi ilgiye de hemen hiç rastlanmıyor. Başta İngiltere olmak üzere belli başlı Avrupa hükümetlerinin 1898’in yaz aylarında ülkede yaşanan sömürgecilik karşıtı ünlü Boxer İsyanı’ndan şaşırtıcı biçimde Osmanlı İmparatorluğu’nu sorumlu tutmalarının dışında, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1971’de Birleşmiş Milletler’e kabulü ve Türkiye tarafından da tanınmasının öncesinde karşılıklı ilişki, her anlamda son derece zayıf. Ama bir yandan da “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” gerçeği var ve bu da günümüzde çok daha geçerli hale gelmiş durumda.

Romanlardaki Çin, savaş, devrim

Türk okuru, Çin gerçeğiyle öncelikle romanlar sayesinde tanıştı. Binlerce sayfa arasında çıkılacak bir “uzun yürüyüş”, çoğu klasikleşmiş bu romanların önemlerini günümüzde de koruduklarını, bu uzak ülkeyle yakınlaşmak açısından halen işlevsel olduklarını ortaya koyuyor.

Çinli baba ile Belçikalı anneden doğan Han Suyin’in 1955’te William Holden ve Jennifer Jones’lu bir Henry King filmine de dönüştürülmüş olan Aşk Güzel Şeydir romanı, 1956 yılında Altın Kitaplar tarafından sunulmuş okurlarımıza. Çin Devrimi’nin fırtınalı yıllarında Hong Kong’ta evli İngiliz erkek ve âşık olduğu Çinli kadının ilişkileri etrafında gelişen bir aşk öyküsü anlatan roman, yazarın yaşamından gerçeklikler de barındırıyor.

2012’de 86 yaşında ölen Han Suyin’i gene Çin dekorunda geçen Aşka Vakit Yok (Halk Kitabevi, 1967) romanı ve önce Hürriyet, sonra da Berfin Yayınları’nca yayımlanan, iki ciltlik çok başarılı bir Mao Zedung biyografisi olan Sabah Tufanı ’yla da tanımıştık.

Bir Çin köyünü ve kocası kaçıp gidince üç çocuğu ve ihtiyar kaynanasıyla kalan gencecik bir köylü kadını anlatan Pearl S. Buck romanı Ana (Remzi Kitabevi, 1943); devrim öncesinde savaş ağalarının talan ettiği köyünden kaçıp Pekin’e gelen bir çekçekçinin öyküsünün aktarıldığı Çekçek (Konuk Yay., 1975); Japon işgali ve sonrasındaki Kuomintang dönemi ile devrimi, Pekin’deki bir kukla ustasının gözünden öyküleyen enfes Paul Tillard romanı Kuklacı (Cem Yay., 1975), Agnes Smedley’den ünlü Çin Savaşıyor (Bora Yay., 1975), Luo Kuang ve Yang Yi’nin yazdığı, ülkemizde de bir kuşak üzerinde çok etkili olmuş Kızıl Kayalar (Aydınlık Yay., 1978), Attilâ İlhan çevirisiyle okuduğumuz müthiş Andre Malraux romanı Kanton’da İsyan (Yazko, 1981) ya da Bernardo Bertolucci’nin sinemaya da aktardığı, Çin’in sonradan bir yurttaş-bahçıvana dönüşen son imparatoru Pu Yi’nin anıları Son İmparator (Afa Yay., 1988), Çin’in yakın tarihini, Japon işgali, iç savaş, devrim ve Kültür Devrimi dönemlerini ele alarak anlatan yapıtlar olarak öne çıkıyorlar.

Eva Siao’nun Çin: Hayallerim, Hayatım (Afa Yay., 1994) başlıklı sarsıcı anıları da bu kapsamda mutlaka okunması gerekenlerden.

Nobelli iki yazar

Daha yakın dönemlerde, 1990’dan bu yana Fransa’da yaşayan 1972 Pekin doğumlu Shan Sa’nın, Çin tarihindeki tek kadın imparator Wu Zeitang’ın korkunç yaşamını ve 7. yüzyılda Yasak Şehir’de işlerin nasıl döndüğünü son derece etkileyici şekilde anlattığı İmparatoriçe (Doğan Kitap, 2003) ve gene aynı yazarın kaleme aldığı, 1930’larda Japonların işgali altındaki Mançurya’daki direnişçi bir genç kızın öyküsünü anlattığı Go Oyuncusu (Doğan Kitap, 2004) gibi romanlar da Çin tarihi ve kültürünü tanımak için zengin malzeme sunuyorlar.

Parisli bir gazeteci, Teksaslı bir edebiyat profesörü ve Alman bir Sinolog’un Pekin’de çok gizli bir elyazmasının peşine düşmelerini anlatan, Kolombiyalı yazar Santiago Gamboa’nın kaleminden çıkan, özellikle Pekin’i tanımak açısından yararlı Düzenbazlar (Doğan Kitap, 2002) ve “Çin’in yüksek yemek kültürünün gizli dünyasına bir yolculuk” öneren, “Gelenek ve modern dünya arasında sıkışmış bir ülkenin harika bir resmi olarak” nitelendirilebilecek Nicole Mones romanı Son Çinli Şef de (Doğan Kitap, 2007), aşk, yemek ve dostluk üzerine, günümüz Çin’inden çarpıcı kesitler aktaran keyifli bir roman olarak yer alıyorlar listemizde.

Dipnot Yayınları’nın küçük okurlar için hazırladığı masal dizisinin Çin Masalları (2008) durağına da uğrayalım ve kitapta yer alan 19 masalın çok şey anlattığını vurgulayalım.

2012’de Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Mo Yan’ın, 1987’de Zhang Yimou tarafından beyazperdeye aktarılan, bir ailenin üç kuşağının öyküsünü anlatarak 1923-1976 arasında Çin’deki önemli toplumsal-siyasi olayları öykülediği Kızıl Darı Tarlaları da (Can Yay.) Çin edebiyatının zorlu lezzetini tatmak isteyenler için iyi bir fırsat.

Çin’e belirgin bir merak, heyecan ve sempatiyle yaklaşan bu örneklerin yanında, 1949’dan bu yana iktidarda bulunan Çin Komünist Partisi’ne açık bir nefretle yaklaşanlar da var. Rejim karşıtlarından, romanları 1989’dan bu yana yasaklı, Fransa’da yaşayan Nobel ödüllü (2000) Gao Xingjian’ın Doğan Kitap’tan çıkan Ruh Dağı (2002) ve Yalnız Bir Adamın Kitabı (2003) ile Anchee Min’in Madam Mao Olmak (Everest Yay., 2005) romanlarının da Çin’e eleştirel-muhalif yaklaşımlarıyla geniş yankı buldukları söylenebilir.

Şiirler ve ideogramlar

Eray Canberk’in titiz bir çalışmayla Türkçeleştirdiği Mao Zedung şiirleri (Cem Yay., 1976) ya da Celal Üster çevirisiyle yayımlanan Mao’nun Kültür Sanat ve Edebiyat Üzerine ’si (Aydınlık Yay., 1978, Berfin Yay., 2005),Klasik Çin Şiirinden Seçmeler (Çev: Erdem Kurtuldu, YKY, 2010), François Cheng’in Boşluk ve Doluluk: Çin Resim Sanatının Anlatım Biçimi (İmge Yay., 2006), “Çince, kaligrafi için yaratılmış dil. Esinli yolu izleyen, esinli yolu ortaya çıkartan dil” diyen Henri Michaux’nun Çince İdeogramlar ’ı (Norgunk Yay., 2010), Roland Barthes’ın 1979’da gittiği Çin’e dair “dağınık” notlarını bir araya getiren Çin Yolculuğu Defterleri (YKY, 2012) gibi kitaplar da Çin sanatının değişik boyutlarına derinlemesine dalan çalışmalar olarak zengin ve öğretici birikim oluşturuyorlar.

Öte yandan bu kapsamda üzerlerinde ayrıca durulması gereken, Çinlilerin nasıl düşündüğünü 5 bin yıllık bir tarih ve kültürün incelikleri üzerinden anlatan Çin Simgeleri Sözlüğü , Savaş Hileleri: Stratagemler veKadim Çin’in Askeri Klasikleri ’nin önemlerini vurgulamadan geçmeyelim.

Çin usulü sosyalizm

Çin’e yönelik genel ilgi her geçen gün biraz daha artmakla beraber, bilgi ve araştırma eksikliğinin en fazla görüldüğü alanın “sosyalizm tartışmaları” olduğu söylenebilir. 1949’un ardından 1966-1976 arasındaki Kültür Devrimi’yle de dünyayı etkileyen Çin, Mao’nun Marksizm-Leninizm’e teorik katkılarıyla birlikte 1970’lerin sonunda ortaya atılan ve Deng Siaoping tarafından geliştirilen “Dört Modernleşme” (tarım, sanayi, bilim, savunma) hareketiyle bugünlere kadar geldi ve uzay çalışmalarına kadar dayanan inanılmaz bir gelişme gösterdi. Çinli teorisyenler, başından beri, her şeyden önce bir geçiş süreci olan sosyalizmin her ülkenin kendi koşullarına göre yaşanması gerektiğini belirtiyor ve ısrarla “Çin Usulü Sosyalizm”e vurgu yapıyorlar. Başta yoksul ve açlık çeken nüfusun azaltılması olmak üzere, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bugünkü Hindistan seviyesinde olan bir ülkenin kaydettiği mucizevi başarıya tanıklık etmemizi sağlayan çok sayıda araştırma-inceleme-anı kitabından söz edilebilir.

Öncelik, efsaneleşmiş kitapların… Edgar Snow’un her ikisi de 1975’te Koral Yayınları’ndan çıkan Çin Üzerinde Kızıl Yıldız ve Uzun Devrim ’inden Alain Peyrefitte’nin Cemal Süreya çevirisi Çin Uyanınca (E Yayınları, 1975) ve M. Antonietta Macciocchi’nin Çin Deyince ’sine (1976), Jan Myrdal’ın Çin Raporu ’na (ABC Yay., 1977) kadar 70’li yıllarda yayımlanan çok sayıda “kızıl kitap” var bize Çin’i anlatan. Mao Zedung sonrası Çin sosyalizminin gidişatı konusunda ise ÇKP 11. Merkez Komitesi Genel Toplantısı tutanaklarını içeren Bugünkü Çin Hangi Yolu İzliyor? (Aydınlık Yay., 1980), özellikle son 30 yıla ışık tutması bakımından, en kısa tanımla temel kitap niteliğinde.

Son birkaç yılda yayımlanan, Çin’in Megatrendleri: Yeni Bir Toplumun Sekiz Dayanağı (Optimist Yay.), Çin’in ünlü milli lideri Sun Yat-sen’in Halkçılık Üzerine (Sadık Usta, Kaynak Yay.) gibi çalışmalar da aslında pek çok açıdan “bize benzeyen” bu ülke ve insanları konusunda bakış açımızı ve ufkumuzu genişletmemize yardımcı oldular hiç kuşku yok ki.

Evet, İtalyan sinemacı Marco Bellocchio’nun 1967 yapımı filmi “La Cina e vicina”nın Türkçe çevirisinde dendiği gibi, Çin yakındır! Kitaplarla ise çok daha yakın!

Türkiye’de Çin’i düşünmek

Kitaplığımızda yer bulan son inceleme-araştırma, Selçuk Esenbel, İsenbike Togan, Altay Atlı tarafından hazırlanan Türkiye’de Çin’i Düşünmek: Ekonomik, Siyasi ve Kültürel İlişkilere Yeni Yaklaşımlar (Boğaziçi Üniversitesi Yay.) oldu.

Tunca Arslan

Kaynak : []

64 yıldır milyonlarca seyirciyi tiyatro sanatının farklı örnekleriyle buluşturan Devlet Tiyatroları, çoğu ilk kez sahnelenecek 150 eserle yeni sanat sezonunu 1 Ekim’de açacak.tiyatro-sahnesi-dt

 

64 yıldır milyonlarca seyirciyi tiyatro sanatının farklı örnekleriyle buluşturan Devlet Tiyatroları (DT), çoğu ilk kez sahnelenecek 150 eserle yeni sanat sezonunu 1 Ekim’de açacak.

Yaşar Kemal’den Necip Fazıl’a, Reşat Nuri Güntekin’den Orhan Kemal’e çok sayıda yerli eserle 7’den 70’e herkesi salonlara çekecek DT, yaklaşık 100 yeni eseri de ilk kez sahneleyecek.

Sezonda hem yerli eserlere hem de tarihi eserlere daha fazla ağırlık veren DT, yine bu yıl da Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar giderek, yüz binlerce seyirciyi tiyatronun etkileyici atmosferiyle buluşturacak.

Geçen sezon yaklaşık 2 milyon seyirciye ulaşan DT, bu yıl daha fazla izleyiciyi salonlara çekebilmek amacıyla hem eser sayısını artırdı hem de repertuvara, her yaştan kişiye hitap edebilecek yeni yapımlar ekledi.

İstanbul Devlet Tiyatrosu 

16 Ekim’de prömiyer yapacak, Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı, Galip Erdal’ın yönettiği “Kızılırmak” 17-31 Ekim’de Cevahir Salon 1’de görülebilecek.

22 Ekim’de prömiyer yapacak, Özcan Özer’in yazdığı, Murat Sarı’nın yönettiği “Son Tango”, 23-31 Ekim’de  Cevahir Salon 2’de seyircinin beğenisine sunulacak.

Sanatseverler, Matei Visniec’in yazdığı, Müge Gürman’ın yönettiği “Çehov Makinesi” 12-20 Ekim’de Üsküdar Tekel Sahnesi’nde izleyebilecek.

Irmak Bahçeci’nin yazdığı, Saydam Yeniay’ın yönettiği “Michelangelo” 1-11 Ekim’de; 24 Ekim’de prömiyer yapacak Ali Cüneyt Kılıçoğlu’nun yazdığı, Zafer Algöz’ün yönettiği “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” 25-31 Ekim’de Üsküdar Stüdyo Sahne’de sanatseverlerin karşısına çıkacak.

1 Ekim’de prömiyer yapacak, Muzaffer İzgü’nün yazdığı, Mutlu Güney’in yönettiği “Lütfen Kızımla Evlenir Misin?” 2-13 Ekim’de Küçük Sahne’de, 18-20 Ekim’de Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi Feridun Karakaya Sahnesi’nde ve 24-7 Ekim’de Küçükçekmece Kültür Sahnesi’nde izlenebilecek.

Mario Fratti’nin yazdığı, Saydam Yeniay’ın yönettiği “Kurban” 16-20 Ekim’de Küçük Sahne’de ve 4-6 Ekim’de Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi Feridun Karakaya Sahnesi’nde perde diyecek.

Patrick Süskind’in yazdığı, Metin Belgin’in yönettiği “Kontrabas” 22-27 Ekim’de Küçük Sahne’de; Duşan Kovaçeviç’in yazdığı, Işıl Kasapoğlu’nun rejisörlüğünü üstlendiği  “Profesyonel” 29-31 Ekim’de Küçük Sahne ve 25-27 Ekim’de Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi Feridun Karakaya Sahnesi’nde; Yavuz Özkan’ın yazdığı, Hidayet Erdinç’in yönettiği “Herkesin Bildiği Sırlar” 11-13 Ekim’de Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi Feridun Karakaya Sahnesi’nde temsil verecek.

İzmir Devlet Tiyatrosu

“Arap Abdo” 1 Ekim’de prömiyer yapacak. Necmi Onur’un yazdığı, Metin Oyman’ın yönettiği eser 2-20 Ekim’de Konak Sahnesi’nde ve 25 Ekim’de Gaziemir Belediyesi’nde; 22 Ekim’de prömiyer yapacak, Ayşe Emel Mesci’nin rejisörlüğünü yaptığı “Son Çığlık”, 23-31 Ekim’de Konak Sahnesi’nde izlenebilecek.

Bursa Devlet Tiyatrosu

Orhan Asena’nın yazdığı, Tayfun Eraslan’ın yönettiği “Tohum ve Toprak”, 1 Ekim’de prömiyer yapacak.

Murat Can Kibiroğlu’nun yazdığı, Ali Volkan Çetinkaya’nın yönettiği çocuk oyunu “Kaçaklar”, 6-13 Ekim’de;  Reşat Nuri Güntekin’in yazdığı, Turgut Özakman’ın oyunlaştırdığı, Mustafa Kurt’un rejisörlüğünü üstlendiği “Sarıpınar 1914”, 16-19 Ekim’de; Berrin Kulya Balkanlar’ın yönettiği çocuk oyunu “Çizmeli Kedi”, 20 ve 27 Ekim’de; 29 Ekim’de prömiyer yapacak Anton Çehov’un yazdığı, Ataol Behramoğlu’nun çevirdiği, “Martı”, 30-31 Ekim’de Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’nde izleyicinin karşısında olacak.

31 Ekim’de prömiyer yapacak Şahin Örgel’in yazdığı, Ali Volkan Çetinkaya’nın yönettiği “Aşk Bir Şey Değildir”,Feraizcizade Oda Tiyatrosu’nda temsil verecek.

Adana Devlet Tiyatrosu

8 Ekim’de prömiyer yapacak diğer bir eser olan olan, Orhan Asena’nın yazdığı “Fadik Kız”, 9-12 Ekim’de Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi’nde ve 30-31 Ekim’de Çukurova Sahnesi’nde tiyatroseverlerin karşısına çıkacak.

Alfonso Paso’nun yazdığı “Kırkından Sonra”, 17-19 Ekim’de ve 22 Ekim’de; prömiyer yapacak, Turgay Nar’ın yazdığı, Edip Tümerkan’ın yönettiği “Çöplük” 23-31 Ekim’de Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi’nde görülebilecek.

Trabzon Devlet Tiyatrosu

Civan Canova’nın yazdığı, Doğan Yağcı’nın yönettiği “Sokağa Çıkma Yasağı”, 3 Ekim’de prömiyer yapacak.  Eser 4-31 Ekim’de Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde temsil verecek.

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu

Murathan Mungan’ın yazdığı, Yurdaer Okur’un yönettiği “Taziye”, 3 Ekim’de Orhan Asena Sahnesi’nde prömiyer yapacak.

17 Ekim’de prömiyeri gerçekleştirilecek Neil Simon’ın yazdığı, İskender Altın’ın yönettiği “Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” ile 31 Ekim’ de prömiyer yapacak, Cuma Boynukara’nın yazdığı, Yüksel Memiş’in yönettiği “Beceriksizler” Orhan Asena Sahnesi’nde temsil verecek.

Antalya Devlet Tiyatrosu

Tarık Buğra’nın yazdığı, Selim Gürata’nın yönettiği “Ayakta Durmak İstiyorum”, 2 Ekim’de prömiyer yapacak. Eser 3-19 Ekim’de, Haşim İşcan Kültür Merkezi Küçük Salon’da sahnelenecek.

Kazım Güçlü’nün yazdığı, Mustafa Gürkan Görbil’in yönettiği çocuk oyunu “Tıngır Mıngır Ülke”, 6-8-13 Ekim’de; 23 Ekim’de prömiyer yapacak, Kemal Şerif Öztürk’ün yazdığı “Kurtuluş”,  24-31 Ekim’de ve Aslıhan Ünlü’nün yazdığı çocuk oyunu “Şahmeran Hikayesi”, 27-29 Ekim’de Haşim İşcan Kültür Merkezi Küçük Salon’da görülebilecek.

Erzurum Devlet Tiyatrosu

3 Ekim’de prömiyer yapacak, Jean Baptiste Poquelin Moliere’in yazdığı, Ahmet Vefik Paşa’nın uyarladığı, Ömer Naci Topçu’nun yönettiği “Meraki”; Neil Simon’un yazdığı, Esen Özman’ın yönettiği “Otel Plaza’da Bir Oda”, 24-26 Ekim’de ile William Shakespeare’in yazdığı, Zurab Sikharulidze’nin yönettiği “Onikinci Gece”, 31 Ekim’de Erzurum Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde tiyatroseverler için temsil verecek.

Konya Devlet Tiyatrosu

Ali Bey’in yazdığı, Mustafa Gürkan Görbil’in yönettiği “Ayyar Hamza”, 3 Ekim’de Konya Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde prömiyer yapacak.

Ali Meriç’in yazdığı, Boğaçhan Sözmen’in yönettiği çocuk oyunu “Nasrettin Hoca Bir Gün”, 8-9 Ekim’de; Willy Russell’ın yazdığı, Bengisu Gürbüzer Doğru’nun yönettiği “Shirley Valentine”  24-26 Ekim’de Konya Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde temsil verecek.

Sivas Devlet Tiyatrosu

3 Ekim’de prömiyeri gerçekleştirilecek, Recep Bilginer’in yazdığı, Nurullah Tuncer’in yönettiği “Yunus Emre”, 4-31 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi Sahnesi’nde izlenebilecek.

 Van Devlet Tiyatrosu

Erhan Gökgücü’nün yazdığı, Burak Karaman’ın yönettiği “İki Kalas Bir Heves”in 3 Ekim’de Van Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde prömiyeri yapılacak.

Haluk Işık’ın yazdığı, Can Ali Çalışandemir’in yönettiği çocuk oyunu “Kurşun Askerin Utancı”, 6-13-16-20-23-27 ve 30 Ekim’de; Umut Uğur’un yazdığı, Emin Gürsoy’un yönettiği “Evham”, 17-19 Ekim’de; Necati Cumalı’nın yazdığı, Volkan Benli’nin yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Nalınlar” ise 24-26 Ekim’de Van Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde seyirciyi selamlayacak.

Yazar: Şenay Ünal -Kaynak : onedio.com

Oğlu Işık Öğütçü, Orhan Kemal’in 1960’larda tefrika edilmiş ‘Uçurum’ adlı bir romanının ortaya çıkarıldığını söyledi. 2014’te yazarların yayımlanmış öyküleri de basılacak ve Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Yaşar Kemal gibi yazarlarla yazışmaları da yayımlanacak.

Aslı Uluşahin [-]

orhan-kemalTürk edebiyatında toplumsal gerçekçiliğin usta yazarlarından Orhan Kemal (1914-70), önümüzdeki yıl doğumunun 100. yılı dolayısıyla bir dizi kitapla anılacak ve gündeme taşınacak.

Yayımlanacak kitapların ilki, 1961 yılında “Büyük Gazete” isimli dergide tefrika edilmiş “Uçurum” adlı roman. Romanı gün yüzüne çıkaran Orhan Kemal’in oğlu IşıkÖğütçü, bir araştırmacının Türker İnanoğlu Vakfı’nın (TÜRVAK)müzesinde derginin nüshalarına rastlayıp haber vermesinin sonrasında esere ulaşmış.

“Uçurum”un, üretken bir yazar olan Orhan Kemal’in peşine düştüğü kayıp eserlerinden biri olduğunu söyleyen Öğütçü, ne var ki dergide 23bölüm tefrikanın yer aldığını, 21 Haziran 1961 tarihindeki sayı sonrasında derginin başka nüshalarına ulaşamadıklarını söylüyor. Derginin kapandığını düşündüklerini belirten Işık Öğütçü, eser yayına hazırlanırken hikâyenin sonunu “birkaç cümle ile bağlamış”.

Kitapta “Uçurum” dışında, yazarın yine aynı dergide yayımlanmış söyleşileri de yer alacak. Orhan Kemal, o dönemde Ruhi Su, Atıf Yılmaz, sinema ve seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur gibi isimlerle söyleşiler yapmış. Ayrıca müstear isimle “İtiraflar” isimli bir bölümde, örneğin hayat kadınlarıyla söyleşileri yayımlanmış.

orhan-kemal-1Öğütçü, roman ve söyleşilerden oluşacak bu kitabın, büyük olasılıkla yazarın diğer eserlerini de yayımlayan Everest Yayınları tarafından basılacağını belirtiyor.
2014 yılında çıkacak bir diğer kitapta ise Orhan Kemal’in daha önce yayımlanmamış öyküleri yer alacak. Öğütçü, yazarın 1950’li yıllarda neredeyse bütün gazetelere, Yeditepe, Varlık gibi edebiyat dergilerine, kendi adıyla ya da müstear isimlerle pek çok öykü yazdığını, uzun süren bir çalışma sonrasında bu öyküleri derlediğini ifade ediyor.
Ayrıca gelecek yıl usta yazarın az bilinen fotoğaflarından oluşan bir albüm de yayımlanacak.

Işık Öğütçü’nün üzerinde çalıştığı bir diğer kitap ise Orhan Kemal’in mektuplarıyla ilgili. Yazarın Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Samim Kocagöz, Fikret Otyam ve Nevzat Üstün gibi dönemin önemliyazarlarıyla mektuplaşmaları bu kitapta bir araya getirilecek. “Mektuplar” kitabının ise 2014 sonrasında yayımlanması planlıyor.
Orhan Kemal’in son olarak 2011 yılında yine oğlu Işık Öğütçü tarafından bulunan “Yüzkarası” adlı kitabı yayımlanmıştı.

Pek çok çevrede olduğu gibi sanat çevrelerinde ve özellikle edebiyat çevrelerinde sıkça dile getirilen bir terim olan “Sen, ben, bizim oğlan” terimini hatırlatan bu durum aslında gülünesi bir durumdur. İyi olmak, büyük olmak için “Nobel sahibi mi olmak gerekiyor?  Malum olanları da görüyoruz kimi zaman” demeden geçemedim ve bu haberi yayınladım. Buyurun bizim oğlanlarının düşüncelerini okuyalım. (Editör)

İlber Ortaylı geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada Türk edebiyatının Nobel’i, romanla değil şiirle hak ettiğini söyledi ve bir tartışmanın fitilini ateşledi. Ertuğrul Özkök de köşesinde Ortaylı’ya yüzde 100 katıldığını yazarak tartışmayı alevlendirdi.

Akşam gazetesinden Eyüp Tatlıpınar, Ortaylı’nın bu iddialı açıklamasını edebiyatçılara ve konuyla ilgili kişilere sordu..

İşte “Nobel, Türk şiirine verilse hangi şaire yakışır?” sorusunun yanıtları

“NOBEL ADAYI ŞAİR BİZDE ÇOK”
Şair Ataol Behramoğlu
× Şiirin, Nobel’i daha çok hak ettiği görüşüne katılıyorum. Nedeni çok açık; bizdeki edebiyat geleneğinin en birikimli, en gelişmiş, dünya ölçeğindeki türü şiirdir.
× 19. yüzyılda Tevfik Fikret, biçimi ve ses tonuyla, büyük dünyasıyla Nobel’i hak ediyordu.
× 20. yüzyıl başlarında Yahya Kemal, divan edebiyatı, İstanbul Türkçesi ve Fransız şiirini sentezlemesiyle hak ediyordu.
× Nazım Hikmet, herkesçe bilindiği gibi dünyanın en iyi şairlerinden. Yaklaşık olarak aynı şeyler Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday için de söylenebilir.
× Nobel, özellikle son yıllarda postmodern yaklaşımlara, siyasi dalgalanmalara göre veriliyor. Nobel’i Türkiye’ye veren ekibin Türk edebiyatını tanıdığını hiç zannetmiyorum.
× Türkiye’de şiirin günümüzdeki durumu dünyayla paralel gidiyor. Dünyada şiir, deyim yerindeyse moda değil. Edebiyatı gerçekten seven okurun ilgi alanında kalıyor. Dünyada hakim olan değerler parayla, eğlenceyle, hızlı tüketimle ilgili. Şiir de bu dünyaya yabancı.

“İLBER’E KATILMIYORUM”
Yazar, Eleştirmen Necmiye Alpay
× Genel olarak ödül mekanizmalarına karşı olduğum için, Nobel adaylarım yok.
× Sevgili sınıf arkadaşım İlber Ortaylı’nın sözüne gelince. ‘Nobel’i hak etmek’ sözünü ‘değerli olmak’ diye anlayacaksak İlber’e pek katılamıyorum. Türkçe şiir ile roman arasında çok temel bağlar var. Her ikisinin de okuru olan bir kimsenin, yani roman yazarının, şiirdeki duygudan beslenmemiş olması düşünülemez. İlber’in kurduğu bağ bu yönüyle önemli.
× En büyük roman ve öykü yazarları şiirden beslenmiştir, bugün de beslenmektedir: Hayatta olanlardan, Leyla Erbil, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Tahsin Yücel… Öte yandan, özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o müthiş hesaplaşmasından bu yana, roman olsun, düşünce yazısı olsun Türkçe düzyazıyı şiirden (siz bunu ‘dünya edebiyatından’ diye anlayınız) geri saymanın uzun uzadıya savunulacak bir yanı yok.
× İlber Ortaylı işin bu yanını değil de, Türkçe şiirin değerini vurgulamak istemiş olabilir. Ama bunun için de ödül temelli değer yarıştırmasına girmekten daha iyi yöntemler bulunabilir.

“NOBEL HAK EDENE VERİLMİYOR”
Yazar İnci Aral
× Nobel’e inanmıyorum. Zaten romanda da iyi edebiyata verildiğini düşünmediğim için, hangi türün daha çok hak ettiği tartışması biraz anlamsız. Politik kaygılar, iyi edebiyattan daha önemli bir kriter mesela.
× İyi edebiyata verilecek bir Nobel’den söz edersek Turgut Uyar’a verilebilirdi. Günümüzde Adonis’e verilebilir, ama Türkiye’den yaşayan bir şair ismi veremem.

“TÜRK ŞİİRİNİN NOBEL’DE GÖZÜ YOK”
Şair Ömer Erdem
× Pek katılamıyorum bu görüşe. Türk şiirinin Nobel’de gözü yok bence. Nobel’i dağıtan küresel düzenin karşısında bir yerde konumlandığını düşünüyorum.
× Türkiye’de şiirin geliştiği bir hakikattir ama 2000’lerden itibaren yerini romana terk etti. Şiir, bu dönemde gelişen tüketim kültürüne uygun değil çünkü. Edebi etkinliğin merkezinden uzaklaşmaya devam edecek. Yalnızca Nobel’cilerin değil, Türkiye’de yaşayanların gözünden de uzaklaşacak.
× Nobel için şair adayı istiyorsanız, yılların bir şeyler kattığı yazarları önerebilirim; Sezai Karakoç, Ülkü Tamer, İsmet Özel…

“NOBEL ADAYIM: TURGUT UYAR”
Şair Kaan Koç
× Hem coğrafi, hem sosyolojik olarak Nobel en çok şiire yakışırdı; evet. Bu coğrafyanın dalgalı, çatışmalı halini en iyi şiir yansıtıyor. Yine de şairlerin bir özeleştiri yapması gerekiyor; kendi buhranlarıyla, şairlik unvanıyla daha çok ilgileniyorlar. Doğu’nun kolaycı toplum olmasından… Şairlerin bulunduğu toplumun edebiyat kültürünü, kelime üretimini zenginleştirmesi lazım. Bizde bu eksik.
× Nobel adayım İkinci Yeni’den bir isim olabilir. Mesela Turgut Uyar…

“ŞİİR ROMANA GÖRE DAHA ÖZGÜN”
Tiyatrocu Kenan Işık
× Bizde şiir romana göre daha özgün. Bu coğrafyada binlerce yıl boyunca yer almış uygarlıklarla onların edebi, kültürel üretimleriyle ilişki kurabildiği için. Gazellerle, kasidelerle, rubailerle örneğin…
× Roman için bu durum geçerli değil. Batı’yı model aldı bizim romancılarımız. Roman Batı’da gelişen bir tür olduğu için bu doğaldı. Ama geleneksel metinlerle ilişki kurmayı, özgün olmayı, yerli olma özelliğini kazanamadı.
× Şiir daha özgün ve bu nedenle değerlidir. Nobel’i de çok daha önceden hak etmiştir. Adaylarım, geleneği sürdüren şairler olurdu. Ahmed Arif, Cemal Süreya, Edip Cansever. Değerli şairlerimiz çok. Günümüzden Bejan Matur olurdu.

“KESİNLİKLE FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA”
Şair Küçük İskender
Öncelikle sevgili Orhan Pamuk’un bu ödülü kesinlikle hak ettiğini düşünüyorum. Şiir de, roman da aynı ailenin çocukları, onları birbiriyle tokuşturmamak lazım. Bunun haricinde şiirin de aynı ödülle dönmesi tabii ki güzel bir şey olur. Bu şairi sevindirecek bir şey olmasa bile. Eğer şiirde Nobel’i alacak biri varsa o benim için kesinlikle Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır.

“45 YILDIR AYNI SORUYLA KARŞILAŞIYORUM”
Şair Haydar Ergülen
× Nobel, romanla da hak edilerek alındı. Orhan Pamuk’tan önce Yaşar Kemal de almalıydı. Fakat şiir bizim en eski edebi geleneğimizdir. Roman Batı’da, şiir Doğu’da doğan bir tür. Bizde, bir ‘Nobel’i hak etme’ meselesi söz konusuysa en az roman kadar hak ettiği doğrudur.
× Nazım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca alabilirdi bu ödülü. Günümüzde Gülten Akın önemli bir şair. İnsan hakları konusundaki hassasiyetlerin Nobel jürisi tarafından gözetildiğini görüyoruz. 1980’lerde hapiste yatan oğlu için çabalamış biri Akın. Politik hassasiyetlere sahip…
× 45 yıldır aynı soruyla karşılaşıyorum; ‘Şiir öldü mü?’ Ölmüyor ama biçim değiştiriyor. Şiir organik bir edebi tür. Başka şeylerin içine sızabilir. Günlük konuşma dilinde de şiir kullanabiliriz, sinema filmi çekerken de…

“ANA DİL İKİ DURUMDA ÇOK ÖNEMLİ: SEVİŞME VE ŞİİR”
Gazeteci Ertuğrul Özkök
× Kendimi, geride bıraktığımız 10 yıllık her kuşağa ait hissediyorum aslında. 1970’lerin özelliği şiirle yaşamış olmamızdı. Şimdi Twitter’da kurulan ilişkileri şiirle kuruyorduk. Cemal Süreya’nın bir şiiri kadın-erkek ilişkilerinde bizim için bir parolaydı.
× Şiirin yaşamımızdaki etkisi büyüktür. Hala şiirle konuşuyoruz. Türk müziğinde şiirselliği kuvvetli buluyorum. Doğuş’un, Sezen Aksu’nun şarkı sözlerinde şiirselliğin kuvvetli etkisi var örneğin.
× Ana dil iki durumda çok önemlidir; sevişmede ve şiirde.
× Türk şiirinin insanlar arası ilişkileri açan maymuncuk olduğunu düşünüyorum.
× Romanı çok severim ama bana, ‘Nobel değeri en yüksek edebi ödüldür, kime verelim?’ deseler hiç düşünmeden şairleri gösteririm. Bir isim vermemi istiyorsan benim için Ece Ayhan önce gelir. Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday, Sezai Karakoç, Enis Batur, Küçük İskender gibi şairler onu takip eder.
× Nobel jürisinin gözünde politik tavır önemli bir kriter. İnsanların politik tavırları olması elbette gerekli bir şey ama bir edebiyat ödülü için bu kriterin öne çıkarılmasını pek anlamlı bulmuyorum. Şairler politize oldukları ölçüde şiirleri değer kaybediyor. Nazım Hikmet’in en güzel şiirlerinin, kendisiyle hesaplaştığı, sevdiği kadın lara yazdığı şiirler olduğunu düşünüyorum.

“TÜRKİYE’DEN BİRİ ALACAKSA ATAOL BEHRAMOĞLU OLMALI”
Yazar Nazlı Eray
İlber Ortaylı’ya kesinlikle katılıyorum, çok doğru söylemiş. Çok iyi şairlerimiz var. Ama şairler romancılar gibi değiller. ‘Şiirim çok okunsun, çok satsın’ derdine girmez ve halkla ilişkiler çalışması yapmazlar. Zaten çok az yayınevi şiir kitabı yayınlamaya yanaşıyor. Buna rağmen onlar yazdıklarıyla mutludur ve hayranları onları takip eder, onlar hayranlarını değil.
Nobel, genellikle politik görüşlü kişilere veriliyor. Bunun değişmesi gerek. Ayrıca ‘İlla çok kalın bir kitap Nobel alır’ anlayışını da yanlış buluyorum. İncecik bir şiir kitabı birçok kalın romandan çok daha büyük duygular ifade eder. Zaten bu yüzden ‘Şiir almalı’ diyorum. Türkiye’den biri alacaksa bu kişi Ataol Behramoğlu olmalı.
Tabii şunu da unutmamak gerek, Nobel bir kitabın iyi olduğunun kanıtı değildir. Kesinlikle Nobel alması gereken ama almayan değerli edebiyatçılar olduğu gibi, Nobel aldığına kendi bile şaşıran edebiyatçılar var. Nobel’in seçim kriterlerini doğru bulmayan Sartre, Nobel Ödülü’nü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına, hem de politik konumuna zarar vereceğini düşündüğü için.

YAŞAYAN ŞAİRLERDEN BİR ADAY GÖSTERMEK ZOR”
Şair Utku Özmakas
× Türkiye’de şiir geleneğinin güçlü olduğunu ispat etmek zor değil. Dünya kütüphanelerine bakın; romancılarımız nadir bulunur ama bir Nazım Hikmet dünyanın tüm kütüphanelerinde vardır.
× Roman şiire göre daha hızlı tüketiliyor, ortalama okura hitap etme avantajı var. Şiir, özellikle İkinci Yeni akımından sonra daha fazla kültürel birikim talep eden bir tür haline geldi.
× Yaşayan şairlerden bir aday göstermek kolay değil. Metin Kaçan’ın ‘Ağır Roman’ı örneğindeki gibi, roman alanında bir iyi eser vermen yetebiliyor ama şiirde iyi olmak, istikrarla ilgili bir şey. Bir şair hakkında konuşmak için üzerinden zaman geçmesi lazım. İsim istiyorsanız Nazım Hikmet ve Turgut Uyar’ı söyleyebilirim.
× Bir ara araştırdığımda 1975 ve sonrasında doğan 146 şair saymıştım. Bu sayı, zengin üretimin halen sürdüğünü gösteriyor.

Kaynak :[-]

Çağdaş Türk resminin büyük ismi Abidin Dino 7 Aralık 1993’te Paris’te öldüğünde 80 yaşındaydı. Hayallerine sığmayan her şeyi şiirleri, heykelleri, filmleri, belgeselleriyle anlatmaya çalışan Dino, “büyük insanlığa” bıraktığı zenginliklerle anılıyor.

1913 İstanbul’unda bir Osmanlı valisinin torunu olarak doğan Abidin Dino, çocukluğunun büyük kısmını Avrupa’da geçirmişti. İstanbul’a döndüğünde Robert Kolej’de öğrenimine başlayan Dino’nun, ne hoş tesadüftür ki sıra arkadaşı yıllar sonra Türkiye Komünist Partisi saflarında yoldaşlık edeceği Mihri Belli olmuştu.

Nazım Hikmet’in Sesini Kaybeden Şehir ve Bir Ölü Evi kitaplarına kapak resmi çizdiğinde henüz 20 yaşında bile olmayan Dino, 1933 yılında “d Grubu”nun kurucuları arasında yer aldığında niyetlerini, Türk resminin düşünsel bağlamını güçlendirip çağcıl bir soluk getirmek olarak tanımlamıştı. Aynı yıl açtıkları bir sergide girişin ücretsiz olması ise bugün bakıldığında mühim olmayan bir ayrıntı gibi görünse de, sanat eserinin toplumla buluşmasına dair 1930’ların Türkiye’sine yeni bir perspektif sunmuştu.

SSCB’nin tanınmış yönetmenlerinden Sergey Yutkeviç’in 1933’te Türkiye’nin Kalbi Ankara belgeselini çekmek için Türkiye’ye gelişi, Abidin Dino için sosyalist coğrafyada görülecek çaplı bir eğitimin aracı oldu. Yönetmen, bir sergide resimlerini gördüğü Dino’ya kendisiyle birlikte SSCB’ye gitmeyi teklif etti. 3 yıl SSCB’de kalan, bu süre boyunca Eisenstein dahil olmak üzere pek çok Sovyet sinemacısıyla Len Film Stüdyosu’nda çalışan Dino, 1937’de II. Dünya Savaşı’nın eşiğinde diğer yabancı öğrencilerle birlikte ülkesine geri döndü. 1937-1939 yılları arasında Fransa’da bir dönem bulunan, İspanya İç Savaşı’nda uluslararası gönüllü tugayında savaşmak için başvuran ressamın başvurusu, cumhuriyetçilerin kaybettiğinin netleşiyor olması nedeniyle reddedildi.

Abidin Dino tarafından çizilen Nazım Hikmet Run resmi

Abidin Dino, Türkiye’ye geldiğinde ressam dostlarıyla Yeniler Grubu’nu kurdu, desenlerinde, çizgilerinde emekçileri, yoksulları çizdi. İstanbullu balıkçıların desenlerine çok konu edilmesinden olsa gerek, bu grup Liman Grubu olarak da bilindi.

1939’da cumhuriyetin genç aydınların emeğiyle ve onlar aracılığıyla toplumsallaşmaya çalıştığı dönemde CHP’nin düzenlediği “yurt gezisi” ile Balıkesir’e giden Dino, o yörede kullanılan dile özgü yaptığı çalışmalarda “imece” sözcüğünü fark etmiş, ve Türkçe’de yaygın kullanıma bu güzel sözcüğü armağan etmişti. Abidin Dino ‘imece’nin hikayesini şöyle anlatıyor:

“Balıkesir taraflarında dolaştığım sıralarda, İMECE sözcüğünü duydum. Çok hoşuma gitti. Ve not ettim. Sonra bir araya geldiğimizde Sabahattin’e (Sabahattin Eyüboğlu) aktardım. O da Bakan’a, Hasan Ali Yücel’e aktardı. Derken Köy Enstitülerinde kullanılmaya başlandı. Ve imece benimsendi.”

“İmece”yi çok seven Abidin Dino, daha sonra pek çok oyununda, yazısında bu sözcüğü kullandı. Belki de en güzel kullanımlarından birine “İş ve Sanat” makalesinde şöyle rastlanıyor: “…sanat ve iş aşkına dayanan, ziraatten endüstriye kadar yayılan yeni bir rasyonel ‘imeceye’ ihtiyaç var.”

Sürgün yılları
1942’de TKP’ye üye olan Abidin Dino, Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından önce Çorum’a ardından da Adana’ya sürgün edildi. Sürgün yılların da pamuk işçilerinin resimlerini yaptı, Sıkıyönetim’in toplattığı oyunlar yazdı. “Türkiye’nin meçhul bir ovasında, rastgele bir köyünde işittiğim şarkılar, sanatın nerede saklandığını bana ifşa etti…Tüm gördüklerim, yaşadıklarım beni resme daha çok bağlıyordu,sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu insanının gerçeğini…” diyen Dino, 1946’da Adana’dan ayrılmıştı.

Yıllar sonra Yaşar Kemal, henüz 15 yaşındayken Adana’da tanıdığı Abidin Dino ile ilgili; ”O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor” demişti.

1952’de eşi Güzin Dino ile birlikte Paris’e yerleşen Abidin Dino, çağının pek çok aydını, sanatçısıyla burada tanışma fırsatı bulsa da bir röportajında “ne işim var benim burada” diyecek kadar memleket özlemi duyuyordu. Paris’te Picasso ve Chagall ile birlikte de çalıştı, 1954’ten itibaren 8 yıl boyunca Paris’te Mayıs Salonu sergilerine katıldı, Atom Korkusu, Savaş ve Barış, İşkence, Çıplaklar eserleri dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli galeriler ve müzelerde sergilendi. 1968’de öğrenci olayları sırasında Paris sokaklarında eylemlere katıldı, 68 gençliğinin resimlerini yaptı. Abidin Dino, 1979 yılında Fransız Plastik Sanatlar Birliği”nin Onursal Başkanlığı’na seçildi.

Eserlerinde, köylüleri, işçileri gördüğümüz Abidin Dino’nun en çok tema edindiklerinden biri de belki de emeğin bir sembolü olarak ‘eller’ oldu. Nazım Hikmet, Saman Sarısı şiirinde uzun yıllar dostluk, yoldaşlık ettiği Dino’ya şöyle sesleniyordu; “Sen el resimleri yaparsın Abidin, bizim ırgatların demircilerin ellerini / Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem…”

Mutluluğun Resmi çizildi mi ?

1961 yılında Havana’ya bir ziyaret gerçekleştiren Nazım Hikmet, Prag-Paris-Havana-Moskova-Varşova’da bulunduğu süre boyunca, Saman Sarısı şiirini yazmıştı. Nazım, Abidin Dino’ya şöyle sesleniyordu ;

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini
değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrının resmini yapabilir misin üstad…

Bunun üzerine Nazım Hikmet’e Abidin Dino da “Mutluluğun Resmi” şiiri ile yanıt vermişti. Ancak Nazım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkaran, Abidin Dino’yu sürgüne gönderen iktidarların halefleri, 2000’li yıllarda “Orta Öğretim Felsefe Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu”na bu iki komünist aydının hikayesini koymaya çalıştıklarında cehaletlerinden ötürü işin içinden çıkamadılar. “Böyle bir şiir varsa, ressam da resmini yapmıştır muhtemelen” basitliğiyle düşünen Milli Eğitim Bakanlığı, Amerikalı ressam Dianne Dengel’e ait bir tabloyu hazırladığı kılavuza koyup, “Abidin Dino’nun bu resmini tahtaya yansıtın ve öğrencilere yorumlatın” diyerek sanattan ne denli anladığını da göstermiş oldu.

Öte yandan, yoldaşı Nazım Hikmet’e yanıtını şiirle veren Abidin Dino’nun dizeleri ise sürgündeki iki aydının memlekette kavuşma hülyasını yansıtıyor ve tarih boyunca okunmaya devam edecek gibi görünüyor.

Mutlulugun Resmi

kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varnanın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler…
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiyeyi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.

işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya…

Kaynak : [-], Yazan : Evrim Gökçe 

Ülkemizde pek çok dönemde değişik isimler altında sansür uygulanmış ve hepsine de bir kılıf uydurulmuştur. Kimi zaman Kominizim propagandası, kimi zaman müstehcenlik, kimi zaman resmi, kimi zaman gayrı resmi, kimi zaman “Ağzına tükürülerek” veya “Ucubeleştirilerek” gayrı resmi de olsa sanata sansür uygulanmakta… bir adım ileri gidip elbette toplumu korumak için  İnternet sansürü dahi uygulanabilmekte ki kime, neye göre sansür ve algıda yanıltma mıdır sansür?  Örneğin solda kullandığımız resimde “ el ” sansürlenince ne anlaşılıyor? 

 Sansürsüz Sansür Tarihi kitabı Osmanlı’dan günümüze sansür uygulamalarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitaba göre İstanbul Telefon Rehberi de bir dönem yasaklı eserler arasındaymış…

Bu yılın başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) tarafından 3 Ocak’ta açılan Aykırı sergisindeki üç fotoğrafı, müstehcen olduğu gerekçesiyle, sanatçıların izni olmadan kaldırmıştı. Böylece kültür sanat dünyası yeni yıla sansürün gölgesinde girmiş oldu. Sinemis Yayınları’ndan çıkan, Nuri Kayış ile Serhat Hürkan’ın yazdığı Sansürsüz Sansür Tarihi 1795-2011 adlı kitaptaki örnekleri görünce, bu coğrafyada sansürün her dönem kendini gizliden gizliye gösterdiğini görüyorsunuz. Öyle ki aradan yıllar geçse bile ‘sansür hikayeleri’ değişmiyor. Örnek mi? 1939 yılında daha önce İstanbul ve Ankara’da izleyicilere buluşan bir sergi, İzmit’te açıldığında üç tablo İzmit’teki savcılık tarafından müstehcen bulunduğu için sergiden kaldırılmış! Kayış ve Hürkan, Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar yaşanan sansür uygulamalarını, 582 sayfaya sığdırmaya çalışmışlar. Her dönem, hemen hemer her kesimden yazar çizer, düşünen insanın sansürden mağdur olduğu görülürken, Türkiye’de yasaklanan kitaplardan birinin de İstanbul Telefon Rehberi olduğunu öğreniyorsunuz. Rehber, yasaklı kitaplar listesinden 1988 tarihinde çıkarılınca bu yasağın varlığı örneniliyor. İşte ‘sansür tarihimizden’ traji-komik manzaralar:
İbni Sina’nın Şifa adlı eseri Maarif Nezareti bütçesinden verilen ödenekle basılırken ‘kitabın zararlı’ olduğu iddia edilir. Baskı durdurulur. Basılıp, ciltlenen nüshalar da yakılır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye adlı kitabından aynı adla Ahmet Fehim tarafından sinemaya uyarlanan, bir Fransız mürebbiyenin Osmanlı konağında yaşadığı aşk hikayesini anlatan film, 1919’da Fransız işgal komutanı Franchet D’Esperey tarafından, ‘bir Fransız kızı düşük ahlaklı gösteriliyor’ gerekçesiyle yasaklanır.
1940’ta, Pierre Louys’un yazdığı ve CHP milletvekili Nasuhi Baydar’ın Türkçeye çevirdiği Afrodit adlı roman müstehcen olduğu iddasıyla yargılanır. Dava büyük ilgi görür. Kitap beraat eder ve 5 Nisan 1940’ta satışa sunulur. Üç saat içerisinde kitap tükenir.
1952’de Metin Erksan’ın Aşık Veysel’in hayatını anlatan Karanlık Dünya filmi ‘ekinler cılız, köylüler fakir gösterildiği’ gerekçesiyle yasaklanır.
1954’te Osman Seden’in Kardeş Dursun filmi, İstanbul Boğazı’nın görüntüleri, ‘çıkarma yapabilecek düşman birliklerine yol göstebilir’ gerekçesiyle sansürlenir.
1962 yapımı Halit Refiğ’in yönettiği Şafak Bekçileri filminin sansürlenme gerekçesi ise şöyle: “Filmde uçak düşme sahnelerinin gençleri askerlikten soğutma tehlikesi, hava subayını canlandıran Göksel Arsoy’un üniformalıyken sevgilisiyle öpüşmesi.”
Türk sinemasının başyapıtları arasında bulunan Yılmaz Güney’in yönettiği Umut‘un sansürlerme gerekçesi de oldukça ilginç: “Faytancunun giyim kuşamının fakirliğin sembolü olması…”
Yaşar Kemal’in başyapıtı İnce Memed romanı Lütfi Akad tarafından sinemaya uyarlanmak üzere senaryolaştırılır. Sansür Kurulu senaryoyu ‘Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün bozucu nitelikte olduğu’ gerekçesiyle onaylamaz. Yılmaz Güney’in Memed’i oynaması planlanan film projesi de iptal edilir.
Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kemal Sunal’ın rol aldığı Kibar Feyzo‘yu izleyen bir emniyet amiri, filmde komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunur. Atıf Yılmaz ile yapımcı Ertem Eğilmez idam istemiyle yargılanır.
Sabah yazarı Refik Erduran’ın Canavar Cafer adlı oyunu Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından birçok şehirde oynanır. Muş Valiliği oyunu yasaklar. Ama oyun Tunceli’de polisler tarafından ödüllendirilir.
 Son yıllardaki örneklerden biri de kitapta kendine yer buluyor: Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsünden tiyatroya uyarlanan oyunda, rol icabı sigara içen oyunculara Sağlık Bakanlığı müfettişleri tarafından ceza kesilir.
Ünlü yazar Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabı müstehcen olduğu iddasıyla yayıncısı ve çevirmeni yargılanır. Çevirmene karakoldaki sorgusunda “Manken misiniz?” diye sorulur.

Devletin tepesi bile Sansürü tavsiye edebilmiş!

Türkiye’nin Oscar aday adayı olan ve Altın Portakal ödüllü Handan İpekçi’nin yönettiği, Kürt sorununa barışcıl bir gözle bakan Büyük Adam Küçük Aşk filmi 2002’de yasaklanmıştı. Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla film, Milli Güvenlik Kurulu’nda bile tartışılmış. Kurul’da dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Kültür Bakanlığı’nın sağladığı kaynaklarla böyle bir film nasıl çekildiğini öğrenmek istemiş. Kültür Bakanlığı yetkilisi ise açıklamasından sonra “Gerekli çalışmaları yaptık. Filmi önümüzdeki günlerde yasaklatacağız” cevabını vermiş.

Dahasonraki süreçte ise herpimizin bildiği gibi “Ağzına Tükürenler”, “Ucubeleştirenler ve dahi batıda rahatça sergilenen resimler sanatçısı (!) tarafından güneydoğu illerimizin birinde kumaşla bile sansürlenebilmiştir.

Burası Türkiye…

( (kynk : sabah.com.tr + Diren)

Devlet Tiyatroları, 19 ildeki 54 sahnesiyle 2011–2012 tiyatro mevsimine ‘merhaba’ demeye hazırlanıyor.

Sert ve şaşırtıcı yeni sezon başlıyor

Devlet Tiyatrolarından yapılan yazılı açıklamaya göre, DT, 19 ildeki 54 yerleşik sahnesiyle ve turne sahnelerinde 2011–2012 tiyatro mevsiminin ilk turunda da seçkin tiyatro eserlerinin en güzel örneklerini sanatseverlerle buluşturacak.

Türk tiyatrosunun, ulusal üslubunu oluşturacak olan oyun yazarlarını desteklemek amacıyla her sezon Türk tiyatro eserlerinin yeni örneklerini repertuvarına alan ve 60. yılında 60 yeni yerli oyunu ilk kez sahneleyen DT, yeni mevsimde de 11 yeni yerli oyunu ilk kez sahne ışıklarına çıkaracak. Bir çeviri oyun da ilk kez sahnelenecek oyunlar arasında yer alacak.

Ayrıca 5 yeni oyun Türkiye’de ilk kez sahne ışıklarına çıkarken, 3 yeni oyun ilk kez DT’de sahnelenecek. Yerli ve yabancı pek çok önemli oyunu 62 yıldır sahnelerine taşıyan DT, bu yıl da repertuvarını yaparken klasik, çağdaş ve günümüz yazarlarının seyirciyi etkileyeceğine inandığı seçkin oyunlarına yer verdi.

Yabancı oyunlarda, Aristophanes, Sophokles, Shakespeare, Molier gibi dünya tiyatrosunun en önde gelen klasik yazarlarının hem eğlendirici özelliği olan hem de bugüne söyleyecek sözü olan, evrensel değerleri içeren, dramatik yapısı sağlam eserleri seçildi.

Tennessee Williams, Arthur Miller, Brecht gibi çağdaş–klasik yazarların her dönemde sanatsal, düşünsel etkisi güçlü oyunlarının ramp ışıklarına çıkartılmasına özen gösterildi. Bunun yanı sıra John Logan, Wajdi Mouawad, Janusz Glowacki, Nagle Jackson gibi dünyada parlak kariyerleri olan yazarların da seyirciyle buluşturulması amaçlandı.

Yerli yazarların klasikleşmiş yapıtlarının genç seyircilere tanıtılmacı hedeflendi. Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Haldun Taner ve Orhan Asena’nın yanı sıra İnanç Yılan, Yunus Emre Gümüş, Sema Göktaş, Hüseyin Alp Tahmaz gibi yeni yazarlarla geniş bir yerli oyun yelpazesi sunuldu.  Kynk: SH.