Şunun için etiket arşivi: Varlık

Zaman zaman yayınladığımız aforizmalara bir yeni birini daha dahil ediyoruz. Sıradaki aforizmalar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski£ye ait. İyi okumalar…

Not: Herzaman olduğu gibi Yazarımız hakkında bilgiyi Aforizmalardan sonra bulabilirsiniz.

Dostoyevsk

*    Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.
*    Bazen susarsın. Yenilmiş eksik ve yaramaz sanırlar seni. Unutma, susan bilir ki konuştuğu zaman kimse kaldıramaz..
*    Sadece hayat veren değil, hayat verip hak eden, baba adını taşıyabilir.
*    Çocuk, dünyanın en büyük saadetidir.
*    İnsanoğlu çok derin bir varlıktır.Ben tanrı olsaydım bu kadar derin yaratmazdım.
*    Evlenme-boşanma işi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah sağlam kalmazdı.
*    Kadın, her şeyi gören gözü bile aldatır.
*    Kalbi olup da aklı olmayan bir kadın, aklı olup da kalbi olmayan bir kadın kadar mutsuzdur.
*    Herkesin yolu ayrı.
*    Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.
*    Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır.
*    Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.
*    Sevgi ile kin kalpte uzun süre barınamaz.
*    İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır.
*    Eğer sen, başkalarından kendine saygı beklersen bu onlar için büyük bir şeydir.Sadece kendine saygı duyabilirsen diğerleri de sana saygı duymaya mecbur kalır.(1861)
*    Baş kaldıranları her zaman yenecek üç güç vardır yeryüzünde bunlar; mucize, sır ve otoritedir. (Karamazov Kardeşler, 1880)
*    Acıda hazların en tatlısı saklıdır.
*    Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, kişioğlu uydurmuşsa onu, kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur. (Karamazov Kardeşler, 1880)
*    Yeni bir adım atma, yeni bir kelime söyleme, insanların en fazla korktuğudur.(Suç ve Ceza, 1866)
*    Bir insanın en iyi tarifi iki ayaklı ve nankör olmasıdır.
*    Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.
*    Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum.(Yeraltından Notlar, 1864)
*    Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor.
*    Tanrı olmasaydı her şey mûbah olurdu.
*    Rus’u kazıyın, altından kesinlikle Kazak çıkar.
*    İnsanın yalnızca mutluluğa değil ,mutsuzluğa da ihtiyacı vardır.Mutluluk kadar mutsuzluk da gereklidir.
*    Ancak acı çekerek kendimizi bulabiliriz.
*    Aşk olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir.
*    İnsanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar.
*    Yeryüzünde tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa , Tanrı yoktur !

Dostoyevsk kimdir?

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, (d: 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova – ö: 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Petersburg), Rus roman yazarı.

Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg’taki Mühendis Okulu’na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkâm Müdürlüğü’ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı.[1] Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski’nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski’nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.

1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapisanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi içinSibirya’da bulunan Omsk Cezaevi’ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Maria Dmitrievna Isayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg’a yerleşti.

Petersburg’a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı.1862’de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumaranelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü. Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski’nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.

Hayatı

dostoyeveskii gençlik

Çocukluğu ve Gençliği :  

Dostoyevski, Mikhail ve Maria Dostoyevski’nin oğlu olarak 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova’da doğdu. Altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Babası Mikhail, askeri cerrahlıktan emekli olduktan sonra Mariinsky Hastanesi’nde yoksullara hizmet etmeye başladı. Hastane, Moskova’nın en kötü yerlerinden birinde bulunuyordu. Dostoyevski de bu hastane de doğdu. Mikhail, alkole bağımlıydı ve evini sıkı disiplin ile yönetiyordu. Çok kolay sinirlenebiliyordu. Dostoyevski’nin annesi Maria ise bir tüccar kızıydı.

Dostoyevski, çocukluğunu çoğu zaman sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirdi. Babasının çalıştığı hastaneden bulunan hastalar ile vakit geçirmeyi ve onların hikâyelerini dinlemeyi çok seven Dostoyevski, ilköğrenimini Moskova’da yaptı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldüğü zaman, sert disipliniyle tanınan Petersburg Mühendis Okulu’na gönderildi. Arkadaşlarının, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için “Ateş Fedya” lakabını verdikleri Dostoyevski, Petersburg’ta zamanını kitap okuyarak, düşüncelere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek geçirdi. Babasının 1839’daki ani ölümünü burada öğrendi.

Eşinin ölümünden sonra kendisini içkiye daha çok veren babası Mikhail bu olayın ardından sahibi olduğu toprağa çekilmişti. Mikhail’in ölümünün sebebi tam olarak bilinmiyor. İddialardan biri, eşinin ölümünden sonra toprağına çekilen Mikhail’in buradaki köylülere çok kötü davrandığı ve onun kötülüklerine katlanamayan köy halkının en sonunda onu öldürdüğüdür. Bir başka iddia da Mikhail’in tamamen doğal sebeplerden öldüğüdür. Babasının ölümünü Petersburg’ta haber alan Dostoyevski, onun ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetlerinin ilkini hayatının bu evresinde geçirmeye başladı. Petersburg Mühendis Okulu’ndaki öğrenimini başarıyla bitirerek, asteğmen rütbesiyle Petersburg’taki İstihkâm Müdürlüğü’nde göreve verildi. Ancak bu görevi bir yıl sürdürebildi. Askerlikten nefret eden Dostoyevski görevinden istifa ederek yazarlığa başladı.

İlk yazarlık dönemi

Ordudan ayrıldıktan sonra kurgusal roman yazmaya başladı. Dostoyevski’nin ilk kitabı olan İnsancıklar (Bednye Lyudi) ilk olarak 1846 yılında yayımlandı. Dostoyevski, toplumunu acımasız kurallarında yaşlı bir adamın öksüz bir kıza duyduğu sevdayı iç dünyasındaki derin çatışmalarla işledi. Halkın sıcak ilgisiyle karşılanan bu kitap, eleştirmenlerden de övgüler aldı.[2] Ünlü eleştirmen Belinski, romanı okuduktan sonra Dostoyevski’ye gelecekte büyük bir yazar olacağına dair övgü dolu sözler söyledi. ŞairNikolay Neksarov, Dostoyevski hakkında “Yeni bir Gogol doğdu” diye konuştu. Yazarlıkta ün sağladıktan sonra 1846 yılında Gogol esintileri bulunan kitabı Öteki (Dvoynik) yayımlandı. Yazar bu romanda, kendini ortadan kaldırmaya çalışan benzeriyle sürekli çatışma halinde bulunan bir memurun hikâyesini anlattı. Bu romanda ele aldığı çift kişilik temasını daha sonra bazı romanlarında kullansa da roman, Belinsky dahil hiçbir eleştirmence beğenilmedi. Eleştirmenler romanı sıkıcı buldu ve alay etti.

1847 yılında ise Ev Sahibesi (Hozyayka) isimli romanı yayımlandı. Dostoyevski bu eseri ile de beklediği övgülerin aksine olumsuz eleştiriler aldı. Dostoyevski, ruhsal çöküntüye düştü ve üzüntüden hasta oldu. Ancak yazarlığı bırakmayan Dostoyevski, 1848 senesinde Beyaz Geceler (Belıye Noçi) ve Bir Yufka Yürekli (Slaboye Serdtse) adlı kitapları yayımlattı. Bir Yufka Yürekli, yazara itibarını yeniden kazandırsa da beklediği başarıyı elde edemeyen Dostoyevski’nin umudunu kırdı. Yazarlıkta umudunu kırılan Dostoyevski, politikayla ilgilenmeye başladı ve genç liberallerin (Tetrashevski) grubuna girdi.

Sibirya’ya sürgün

Dostoyevski, 23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan Dostoyevski, sekiz ay hapisanede yattıktan sonra diğer dokuz komplocu ile idam edilecekleri yere götürüldü. Tam kurşuna dizilmek üzerelerken af kararı çıktı. İdam cezası, dört yıl kürek ve altı yıl adî hapis cezasına dönüştürüldü. Sibirya’daki Omsk Kalesi’ne sürüldü. Suç ve ceza kavramları ile en yoğun şekilde burada tanıştı.Kürek mahkûmu olduğu süre içinde, kolları damgalandı, kafası tıraş edildi ve taş kırdı. Sara nöbetleri yüzünden birçok kere hastaneye kaldırıldı. Burada geçirdiği yıllar İncil’i ve mahkûmlardaki gönül zenginliğini keşfetmesine olanak sağladı.

Sürgünde geçirdiği dört senenin ardından 1854 yılında kürek cezasından kurtularak er rütbesi ile kışla hizmetine verildi. Semipalatinsk’te zorunlu ikamete mahkûm edildi. Burada bulunan Alayın Yedinci Hat Taburunda beş yıl görev yaptı. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılınınŞubat ayında, veremli ve dul Maria Dmitrievna Isayeva ile, subay kocasının ölümünden sonra evlendi. Dostoyevski, Isayeva ile ona acıdığı için evlendi.

İkinci yazarlık dönemi

Dostoyevski - 1863

Dostoyevski – 1863

1859’da ordudan terhis edilerek Moskova dışında küçük bir yerde kalmaya zorlanan Dostoyevski, özgürlüğüne kavuştuktan sonraPetersburg’a döndü. Kardeşi Mihail ve arkadaşı N.N. Strahov ile birlikte Vremya (Zaman) ve sonra da Epoha (Dönem) adlı dergileri hazırladı. Bu dergilerde Slavcı düşünceyi savunduğunu belirten yazılar yazdı. Ezilenler (Unijenniye i Oskorblyonniye) ve Ölü Evinden Anılar (Zapiski iz Mertvogo Doma) ile kendinden söz ettirdi. 1863 yılında arzuladığıAvrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar borçları yüzünden sıkıntıya düşen ve yayımcılardan yazmadığı romanların avanslarını alarak yaşayan Dostoyevski,Yeraltından Notlar adlı yapıtı 1864 yılında yayımlandı. Romanda bir zihnin derinliklerine indi. Suç ve Ceza (Prestuplenie i Nakazanie) ve Kumarbaz (İgrok) adlı yapıtları1866 yılında yayımlandı. Dostoyevski, Suç ve Ceza‘yı 1858 yılında Semipalatinsk’te bulunduğu zaman Roussky Slovo dergisi için uzun bir hikâye olarak tasarlamıştı. Bunun nedeni, Sibirya’dan ayrılana dek roman yazmama kararı almasıydı. Dostoyevski, kardeşi Mihail’e gönderdiği bir mektupta kitap hakkında

“Konusu gerçekten çok güzel. Kahramana gelince, bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi. Ama bugünün Rusyasına bakacak olursak, böyle bir kişi karşımıza sık sık çıkmaktadır. Bu sonuca halkın kafasını yeni fikirleri anlayarak vardım. Öyle hissediyorum ki, yeni fikirler ve görüşlerle döndüğüm zaman, romanımı genişletmekte başarılı olacağım. Kişi aceleye gelmemelidir dostum. Ve insan iyi olanın dışında hiçbir şey yapmamalıdır. “diye yazdı.

Dostoyevski'nin ikinci eşi Anna

Dostoyevski’nin ikinci eşi Anna

Dostoyevski, bu eserinde bir Rus aydını olan Raskolnikov’un kendi doğrusu adına işlediği cinayetleri ve vicdanıyla hesaplaşmasını konu edindi. Yazar, küçük bir otel odasında ve kötü bir ekonomik durumla yazdığı Suç ve Ceza‘yı 1866 yılında tamamlamıştı. Dostoyevski’nin yazdığı Budala (Idiot) eseri 1866, Ebedi Koca (Veçnıy Muj) 1870,  Ecinniler (Besı) 1872 yılında yayımlandı. Bütün bu başyapıtlar birbirinin izledi. Karısı öldükten sonra sekreteri Anna Grigoriyevna Snitkina ile evlendi.[9] Yeniden borçlanan ve kumaranelerde dolaşmaya başlayan Dostoyevski, bir kız çocuk sahibi oldu. Ancak kızı fazla yaşayamadı ve doğduktan kısa süre sonra öldü. Dostoyevski de bu yüzden büyük bir sarsıntı geçirdi. 1875’te Delikanlı (Podrostok), 1876’da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik Pisatelya) ve 1879’da Karamazov Kardeşler (Bratya Karamazovi) adlı romanları yayımlandı. Hayatı boyunca eserlerinde işlediği temaları yeniden ele aldığı, insan duygularının derinliğine inen eserler yazan Dostoyevski, Karamazov Kardeşler‘de Ivan ve Alyosha Karamazov adlı karakterler için filozof Vladimir Sergeyevich Solovyov’dan ilham aldı  Zosima ve Alyosha’nın öne çıkacağı Bir Büyük Günahkarın Yaşamı adlı eseri tamamlayamadı.1881 yılının Ocak ayında bir ciğer kanaması geçirerek yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasında yürüdü.[

Temalar

Dostoyevski, beğeniyle karşılanan ilk romanı İnsancıklar‘dan sonra yazdığı Öteki ve Ev Sahibesi ile olumsuz yorumlar aldı ve depresyona girdi. Ancak yazar, kendisini ruhsal çöküntüye götüren düşüncelerden uzaklaşmayı bildi. Dış dünyadan kopan zihninin parçalanışını kendi çözen yazarın eserlerindeki ruhbilimsel açıdan en zengin tema da çift kişilik temasıdır. Kendini ortadan kaldırmaya çalışan benzeriyle sürekli çatışma hali içerisinde bulunan bir memuru anlattığı Öteki adlı yapıtında daha sonra da işleyeceği bir tema olan çift kişilik temasını işlemişti.[11]

Ellili yaşlarında içine bazen bir karamsarlık ve ağırlık çöken Dostoyevski, bu durumu ikinci eşi Anna Grigoriyevna Snitkina’ya “Sanki bir suç işlemişim gibi bir çeşit sebepsiz hüzün ve keder içindeyim” diye açıklamıştı. Ecinniler‘de Stavrogin’i bir çocuğa tecavüz ettirmiş olması yüzünden de kendini hep suçlamıştı.

Dostoyevski kendi çocukluğunda, annesine acı çektirmesinden, sürekli sarhoş olmasından ve hizmetkârlara kötü davranmasından dolayı babasından nefret ediyordu. Eserlerinde kullandığı, kaderine boyun eğen ve uysal kadın örneğini kendi evinde; annesinde gördü. Kadının alttan alması, erkeği daha da kızdırmaktan başka bir işe yaramayacağını görmüştü. Çok duyarlı biri olan Dostoyevski, bu yüzden babasına kin besliyordu. Babasının ölümünü haber aldığında, “Babamın ölümünde benim hiçbir suçum yok, ama bu öldürmenin kefaretini ödemeye hazırım, çünkü içimden onu öldürmek geçiyordu” diyerek Karamazov Kardeşler adlı romanında yer alan Dimitri Karamazov’un tepkisinin benzerini gösterdi. Dostoyevski, babasının ölümünü istediğini düşünerek depresyona girdi. Bazı yazarlara göre de ilk sara nöbetlerine de bu düşünce sebep oldu. Sigmund Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefrete ve bunu izleyen suçluluk düşüncesine dayanarak Dostoyevski’nin hastalığının sinirsel kökenli olduğunun ortaya çıkardı.

Andre Gide, Ezilenler adlı romanın, aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllüğünse kutsallaştırdığı fikriyle dolu olduğunu söylemişti. George Steiner ise Charles Dickensvari bir havanın olduğunu söylediği Ezilenler‘de bulunan temanın Ebedî Koca‘da, Ecinniler‘de ve Karamozov Kardeşler‘da da yer aldığını söyledi. Nicholas Berdyaev, Dostoyevski’nin bütün yaratıcı gücünü insana ve insanın kaderi temasına adadığını, bunun da onu ölümsüz kılmaya yettiğini belirtti.

Devlet aleyhinde bir komploya katıldığı iddiası ile tutuklandıktan sonra sekiz ay hapisanede kalan Dostoyevski, suç ve ceza kavramlarıyla en yoğun şekilde burada karşılaştı. İdam edilmek üzereyken affedildi. Cezası dört yıl kürek ve altı yıl adî hapse dönüştürüldü. Dört yılın sonunda er rütbesi ile kışlaya verildi ve 1859 yılında terhis edildi. Suç ve Ceza adlı eserini 1858 yılında oluşturmaya başladı. Bu eserinde ahlak kavramını vesiyaseti harmanladı. Dostoyevski, bu romanda sadece Rus halkını değil, tüm insanlığı tehdit eden bir kısır döngüden kurtulmanın gerçekleşebileceğini vurguladı. Yazar, John Stuart Mill’in ekonomik refah için biresel bencilleşmeyi öneren kuramını Semyon Zaharoviç Marmeladov’un ağzından eleştirdi.

Dostoyevski, düşünce ve sanat deneyimini sürekli olarak arttırdı. Tanrı’dan, ateizmden, kötülükten, özgürlükten söz eden roman karakterleri, gerçekte aynı bilincin farklı anları gibidir. Bu karakterler aracılığıyla Dostoyevski, cinleri ruhundan uzaklaştırır. Bakış açısı değişmekle beraber eserleri, gerçeğin hep aynı çoşkulu ve acı veren arayışı içerisindedir.

Eserleri

Fyodor-Dostoyevski

Romanlar

  • (1846) Bednye lyudi (Бедные люди); Türkçe yayım adı: İnsancıklar
  • (1846) Dvojnik (Двойник. Петербургская поэма); Türkçe yayım adı: “Öteki”
  • (1849) Netochka Nezvanova (Неточка Незванова); Türkçe yayım adı: Netochka Nezvanova
  • (1861) Unizhennye i oskorblennye (Униженные и оскорбленные); Türkçe yayım adı: Ezilmiş ve Aşağılanmışlar
  • (1862) Zapiski iz mertvogo doma (Записки из мертвого дома); Türkçe yayım adı: Ölüler Evinden Anılar
  • (1864) Zapiski iz podpolya (Записки из подполья); Türkçe yayım adı: Yeraltından Notlar
  • (1866) Prestuplenie i nakazanie (Преступление и наказание); Türkçe yayım adı: Suç ve Ceza
  • (1867) Igrok (Игрок); Türkçe yayım adı: Kumarbaz
  • (1869) Idiot (Идиот); Türkçe yayım adı: Budala
  • (1872) Besy (Бесы); Türkçe yayım adı: Ecinniler
  • (1875) Podrostok (Подросток); Türkçe yayım adı: Delikanlı
  • (1881) Brat’ya Karamazovy (Братья Карамазовы); Türkçe yayım adı: Karamazov Kardeşler

Kısa Öyküler

  • (1847) Roman v devyati pis’mah (Роман в девяти письмах); Türkçe yayım adı: Dokuz Mektupları Romanı
  • (1847) “Gospodin Prokharchin” (Господин Прохарчин); Türkçe yayım adı: “Mr. Prokharçin”
  • (1847) “Hozyajka” (Хозяйка); Türkçe yayım adı: “Ev Sahibesi”
  • (1848) “Polzunkov” (Ползунков); Türkçe yayım adı: “Polzunkov”
  • (1848) “Slaboe serdze” (Слабое сердце); Türkçe yayım adı: “Bir Yufka Yürekli”
  • (1848) “Chuzhaya zhena i muzh pod krovat’yu” (Чужая жена и муж под кроватью); Türkçe yayım adı: “The Jealous Husband” Kıskanç Koca
  • (1848) “Chestnyj vor” (Честный вор); Türkçe yayım adı: “An Honest Thief” Namuslu Bir Hırsız
  • (1848) “Elka i svad’ba” (Елка и свадьба); Türkçe yayım adı: “A Christmas Tree and a Wedding” Bir Noel Ağacı Ve Düğün
  • (1848) Belye nochi (Белые ночи); Türkçe yayım adı: Beyaz Geceler
  • (1857) “Malen’kij geroj” (Маленький герой); Türkçe yayım adı: “Küçük Kahraman”
  • (1859) “Dyadyushkin son” (Дядюшкин сон); Türkçe yayım adı: “Amcanın Rüyası”
  • (1859) Selo Stepanchikovo i ego obitateli (Село Степанчиково и его обитатели); Türkçe yayım adı: Stepançikovo Köyü
  • (1862) “Skvernyj anekdot” (Скверный анекдот); Türkçe yayım adı: “Tatsız Bir Olay”
  • (1865) “Krokodil” (Крокодил); Türkçe yayım adı: “Timsah”
  • (1870) “Vechnyj muzh” (Вечный муж); Türkçe yayım adı: “Ebedi Koca”
  • (1873) “Bobok” (Бобок); Türkçe yayım adı: “Bobok”
  • (1876) “Krotkaja” (Кроткая); Türkçe yayım adı: “Uysal Bir Ruh”
  • (1876) “Muzhik Marej” (Мужик Марей); Türkçe yayım adı:Köylü Marey
  • (1876) “Mal’chik u Hrista na elke” (Мальчик у Христа на елке); Türkçe yayım adı: Mesih’in Noel ağacı Boy de
  • (1877) “Son smeshnogo cheloveka” (Сон смешного человека); Türkçe yayım adı: “Bir Adamın Düşü”

Kurgusal olmayan eserler

  • Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları (1863)
  • Bir Yazarın Günlüğü (Дневник писателя) (1873–1881)

 

 

Kayaklar : Wikipedia.org

                    narteks.net

 

Anne Olmak – Dr.Erdal Atabek

Çocukluğumda annemin bize kızdığı zaman ‘köpekler ana olmasın’ dediğini anımsarım. Annem bize çok kızdığı zamanlarda bile şefkatinin korumacı kalkanını aşamaz, kendine böyle söylenirdi. Gerçekten de ‘ana olmanın’ nasıl bir şey olduğunu anlamak için çevremizdeki hayvanların analık dönemlerine bakmak bile çok öğreticidir.

anne olmakü

Bir tavuk kuluçkadan civcivlerini çıkardığı zaman onları yem bulmaya götürür. Civcivler analarının peşine takılır, cik cik sesleriyle hem yerde yiyecek bir şeyler ararlar, hem de analarının yanından pek uzaklaşmamaya çalışırlar. Fark etmeden biraz uzaklaştıkları zaman hemen koşarak ana tavuğun yanına gelirler. Ana tavuk da civcivlerini kollar, dağıldıkları zaman özel bir sesle onları yanına çağırır. Yabancı bir hayvan (kedi, köpek, kuş vb) yanlarına yaklaştığı zaman da ana olmadığı zamanlarda hiç yapmadığı bir şeyi yapar, civcivlerine yaklaşan hayvanlara saldırır. Başa çıkamayacağı bir durumla karşılaşırsa civcivlerini gene bırakmaz, hem oradan kaçar, hem de geri dönerek yavrularını korumaya çalışır, bu arada da ciyak ciyak bağırarak dikkatlerini çeker.

Aynı davranışları ana olmuş kedilerde de, köpeklerde de görürsünüz. Demek ki ‘ana olmak’ sonradan edinilmiş davranışlar değil, içgüdüsel davranışlardır. Türün devamını sağlamaya yönelik bu içgüdüsel davranış aynı zamanda ‘annelerin korumacılığını’ da açıklar. Eğer annelerin koruması olmasaydı yavruların kendilerini korumaları olanaksız olurdu. Annenin koruması aynı zamanda yavruların kendini koruması, beslemesi için özel bir eğitimdir. Hangi canlı türü olursa olsun, korunması, beslenmesi ve çoğalması hem kendisinin, hem de türünün yaşaması için temel koşuldur. Burada önemli nokta, annenin bir yandan çocuğunu korurken aynı zamanda çocuğun gücüyle orantılı olarak ona ‘kendisini korumayı’ öğretmesidir.

anne bebek
Çünkü çocuğun asıl korunması ‘kendi gücüyle kendini korumayı öğrenmesi’ olarak sürecektir. İşte bu noktada ‘koruyucu anne’ ile ‘korumacı anne’ arasındaki fark da belirmeye başlayacaktır.

‘Koruyucu anne’ çocuğunu korurken ona ‘kendisini korumayı öğreten’ annedir. Bu tutum hem çocuğun kendine güvenini arttıracak, hem de onun hayatın güçlükleriyle başa çıkmasını sağlayacaktır. Buna karşın ‘korumacı anne’, çocuğunu korumayı uzun yıllar boyunca sürdürecek, böylece çocuğunu koruduğunu düşünürken aslında hiç de istemeden onu kendine güvenmeyen bir kişilikle büyütmüş olacaktır.

Annenin koruyuculuğunda önemli iki faktör ‘güven’ ve ‘sevgi’. Daha doğumla başlayan güven ve sevgi anne tarafından çocuğa hayatı boyunca verilecektir. Anneliğin bu iki temel davranışı ondan hep beklenecek, bu iki faktörden birisinin ya da ikisinin eksikliği annelik niteliğine aykırı sayılacaktır. Anne bu iki duyguyu da çocuğuna koşulsuz ve karşılıksız verir. Çocuk doğduğu andan başlayarak bu iki temel besinle beslenir. Çocuğun gerek biyolojik gerek psikolojik gelişimi için bu temel besinler yaşamsal önemdedir. Onun için de ‘güven’ ve ‘sevgi’nin nasıl verileceğini bilmek, tutarlı davranışlar gösterebilmek annelik öğretisinin alfabesidir.

anne-olmak
Çocuğun doğumla başlayan algıları, temel gereksinmeleri annenin dokunuşlarıyla, sesiyle, kokusuyla, bebeğin beslenişiyle, temizlenişiyle karşılandığı zaman çocuk ‘güven’i ve ‘sevgi’yi almaya başlamıştır. Aynı zamanda çocuğun kişiliği de oluşmaya başlamıştır. Annenin yanından ayrılışıyla strese girecek, yeniden yanma gelişiyle de güven kazanacaktır. Onun için de anneyle çocuk arasındaki özel iletişim başlamış olacaktır. Bu iletişimin bütün sırları henüz çözülememiştir. Bütün duyuların rol oynadığı bu iletişim biçim değiştirecek ama hayat boyu sürecektir. Anneliği özel kılan da budur.

Anne olmanın biyolojik yanı bütün canlıların ortak davranışlarını belirtiyor ama insanda bu olgunun kültürel yanı da çok ağırlıklı. Her kültür kendine özgü bir ‘anne kimliği’ oluşturuyor. Bu kültürün normlarını koyuyor, annelerde bu normları görmek istiyor, anneyi bu ölçütlere göre değerlendiriyor. Bir de ‘bilinçli anne olmak’ olgusu var ki, bu da biyolojik anneliği tanımak, kültürel anneliği de irdelemekle elde edilebiliyor. Bu olguya biraz daha yakından bakmak doğru olacak.

Biyolojik Annelik
anne-olmak (1)
Anneliğin biyolojik yanı kadının gebe kalmasıyla başlayan bir süreç. Gebelik süreci de anne adayı için çok önemli bir dönem. İçinde bir canlıyı büyütmek, hele de kendi varlığından oluşan bir canlıyı büyütmek başlı başına incelenmeye değer bir olay. Onun için de bu çocuğun bir sevgi ürünü olması ya da istenmeyen bir ilişkiden kazanılmış olması çok önemli. İstenen, beklenen bir gebelik kadın için son derece olumlu, onu geliştirici bir olay. Oysa istenmeyen bir gebelik ya da beklenmeyen bir olay kadın için büyük bir stres. Bunların henüz doğmamış çocuk üzerinde ne gibi etkileri olduğu çok iyi bilinmiyor ama etkileri olduğu da bir gerçek. Annenin ruhsal durumuna bağlı olarak salgıladığı hormonların çocuğa da ulaştığı düşünülürse biyolojik değişimlerin etkili olacağı da anlaşılıyor. Gebelik döneminin sonundaki doğum olayı da anneyle bebeğin gerçek anlamda göbek bağlarının ayrılışı oluyor. Yeni doğan bebek artık kendi hayatını yaşamak üzere başka bir ortama çıkmıştır.

tavuk

Bu dönem anne için de yoğun bir ‘biyolojik annelik’ dönemi. Çocuğunu emzirmek, onu kollarında tutmak, bebeğin sesiyle harekete geçmek, onunla yeniden bütünleşmek annenin içindeki yoğun duygular. Yapılan bir araştırma tren yolunun yakınında oturan bir annenin hiçbir tren gürültüsüne uyanmadığını ama bebeğinin en hafif sesiyle uyandığını ortaya koyuyor. Anne bebeğinin her çağrısına böylesine duyarlı, böylesine yoğun ilgili. Bu dönem bebeklikten sonraki (0-1 yaşlar) ve çocukluk döneminde de sürüyor (11-12 yaşlar arası). Çocuğun gençliğe geçtiği erinçlik (puberte/büluğ) dönemiyle birlikte biyolojik annelik dönemi etkisini azaltıyor. Bunu öteki canlı türlerinde de görmek olası. Bu dönemin başını ve sonunu yavrunun anneye gereksinmeleri belirliyor. Öteki canlı türlerinde de yavrusu için çok koruyucu olan anne, yavrunun gelişip kendi gereksinmelerini karşılamaya başladığı zamanlardan sonra ilgisini azaltıyor, yavrunun artık anneye gereksinmesi kalmadığı zaman da ilgisini kesiyor. O artık kendi başına yaşamaya başlayan yeni bir canlıdır. Bu olguyu da evcil hayvanlarda, tavuklarda, kedilerde köpeklerde görüyoruz. Erinçlik dönemine gelmiş çocuklarımızda da anne babalarından ayrılmaya yönelik, duygusal bağlarını azaltmaya yönelik davranışlar görürüz. Bu davranışlar anneleri de babalan da üzer, düşündürür. Çocuğumuz artık bizimle birlikte olmak istememekte midir? Neden bizden ayrı olmak isteği duymaktadır? Bunlar ve benzer sorular annelerin babaların aklını kurcalar. Oysa bu davranışlar doğal gelişim süreçlerinin yansımalarıdır. Artık genç olmaya başlayan çocuk kendi birey olma gelişimini yaşamaya başlamıştır. Şimdi belki de her zamankinden daha çok annesinin babasının ilgisini beklemektedir ama artık beklenen ilginin biçimleri değişmiştir. Biyolojik annelik dönemi de bundan sonra etkisini azaltacaktır. Şimdi ‘kültürel annelik’ süreci ağırlık kazanacaktır.

Kültürel Annelik
anne çocuk
Aslında kültürel annelik çocuk doğmadan başlar, hayatın sonuna kadar da sürer. ‘Kültürel annelik’ bir toplumun kültürü içinde anneden beklenen davranışlardır. Bizim kültürümüzde bu kavramın içine ‘çocuğunu temiz büyütmek’, ‘iyi beslemek’, ‘temiz giydirmek’, ‘iyi terbiye vermek’ gibi sosyal normların belirlediği tutumlar girer. ‘Anne fedakar olmalıdır’. ‘Kendini yuvasına ve çocuklarına adamalıdır’. ‘Onlar için her türlü sıkıntıya katlanmalıdır’. ‘Çocukları için her şeyi yapmalı, onların üzülmemesi, sıkılmaması için çalışmalıdır’. ‘Çocukları aileye saygılı olmak, aileye bağlı olmak, söz dinler yetiştirmek’ de annenin kültürel görevleri içindedir. Sonradan bunlara babayla ortak olarak ‘onları iyi okutmak’, ‘iyi bir meslek sahibi yapmak’, ‘iyi bir iş sahibi yapmak’, ‘iyi bir evlilik yapmasını sağlamak’, ‘hayatlarını düzgün geçirmek’ gibi görevler de eklenecektir.

Bizim toplumsal normlarımızda annelerin çocuklarının yaptığı her şeyden sorumlu tutulmaları önemli bir ölçüttür. Anne (pek çok konuda baba da) çocuklarının hayat boyu yaptıkları her şeyden, ulaştıkları başarıdan, karşılaştıkları başarısızlıktan sorumlu tutulacaklar, övülecek ya da yerileceklerdir.

‘Anneliğin kültürel yanı’, toplumsal ideolojimizin birey olmayı kabul etmeyen, bireyi ailenin bir parçası olarak kabul eden temel tutumunun anneye yansımasıdır. Bu nedenle de anneden her zaman çocuklarını gözetmenin ötesinde gözetleyen, ilginin ötesinde denetleyen, yönlendirme yerine baskı yapan bir anne olması beklenecektir. ‘Kızını dövmeyen dizini döver’. Bu atasözü de bu ideolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Onun için de anneler, çocuklarının yaşadığı her yerin içindedir. Çocuğun arkadaşlarını seçmekten ders çalışmasına, okuduğu kitaplardan gittiği filmlere, gireceği sınavlardan seçeceği mesleğe kadar uzanan bütün yaşama alanı annenin sorumluluğunda (bu nedenle de denetiminde)dir. Bu sorumluluk ve denetim yükümlülüğü de çocuk yerine annenin karar verme yetkisini birlikte getirecektir. Bu tutum ilerde gençlerle büyükleri arasındaki çatışmanın önemli alanlarından birini oluşturacaktır.

Bilinçli Annelik
bilinçli anne
‘Bilinçli annelik’, biyolojik anneliği de, kültürel anneliği de ‘bilerek’, ‘irdeleyerek’, ‘neyin neden ve nasıl yapılacağını sorgulayıp öğrenerek’ kazanılan bir anne kimliğidir.

‘Bilinçli anne’, gebelikten başlayarak ‘artık çocuğu için yaşamayı’ değil, ‘çocuğuyla birlikte yaşamayı’ hedefler. Beslenmesini düzenlerken, işini sürdürürken, kontrolünü yaptırırken, hayatını düzenlerken ‘çocuğu ile birlikte olduğunu’ bilir.

Doğumla birlikte de dünyaya ‘yeni bir insan’ getirdiğinin bilincindedir, içgüdüleri çok güçlüdür. İçgüdülerinin etkisini duyar. Çocuğunu korumaktadır ama asıl hedefin ‘çocuğun kendini korumasını öğretmek’ olduğunu bilir. Çocuğuna ‘güven’ ve ‘sevgi’ verecektir. Ama bunu verirken de ‘paylaşmanın önemini’ bilir. Çocuğuna verdiği her şeyin onda nasıl etkiler yaptığını, onu nasıl değiştirdiğini gözlemler, yalnız kendi yaptıklarına değil, çocuğunun gelişmesine de bilinçle bakar. Çocuğuyla yaşadığı hayatı bir ‘verme’ olarak değil, bir ‘paylaşma’ olarak kabul eder. Bu davranışta çocuk kişiliğini kabul etmenin, onun kişiliğini bilinçle geliştirmenin farkı vardır.

‘Bilinçli anne’ çocuğunun bütün gereksinmelerini karşılarken aynı zamanda onun öğretmeni, onun eğitmeni olduğunu da bilen annedir. Çocuğunun her şeyini kusursuz yapmakla övünmek yerine, çocuğunun her yaşta kendi yapabileceği şeyleri ona yaptırmayı, bunları öğretmeyi, bunları yapma disiplinini kazandırmayı amaçlar.

‘Bilinçli anne’, çocuğunun elbette kendinden bir parça olarak doğduğunu duyumsar ama artık onun ‘ayrı bir varlık’ olduğunu bilerek onu kendi kişiliği içinde geliştirmeyi amaçlar. ‘Kendini çocuklarına adayan’ anne olmayı değil, ‘çocuklarına hayatı öğreten, kendi hayatlarının güçlükleriyle başa çıkabilen bireyler yetiştiren’ anne olmayı bilir.

Elbette onlara sevgiyi de saygıyı da öğretecektir! Ama ‘bilinçli anne’, bunları durmadan söyleyip durmak yerine ‘onlara doğru örnek olma’nın daha etkili olduğunu bilir. Onlara ‘yalan söylemenin kötü olduğunu’ söylerken ufak tefek gibi görünen yalanların bile asıl etkiyi yaptığını bilerek davranır. Çocuklarına ‘öğüt veren’ değil, ‘örnek olan’ anne olur.

‘Bilinçli anne’, çocuklarıyla çok ilgilidir. Bu ilgi ‘onlara değer verme’ biçimindedir. Bunun için de ‘onları dinler’, ‘onlara zaman ayırır’, ‘onların güçlüklerini onlarla birlikte çözmeye çalışır’. Çocuğun hayatında çok önemli yer tutan sözleri, üzüntüleri, sıkıntıları, başarıları ‘paylaşır’. Onları ciddiye alır, onların kişiliklerinin değerli olduğunu belirtir, onlara önem verdiğini davranışlarıyla açıklar.

‘Bilinçli anne’, hareketlerinde tutarlıdır. Bir keresinde gösterdiği davranışı aynı koşullarda gene gösterir. Tutarsız davranışlarla çocuğunun gözündeki saygıyı kaybedeceğini bilir.

Çocuklardan sevgi beklerken, saygı beklerken onlara da sevgi göstermenin, saygı göstermenin gerektiğini bilmek ‘bilinçli anne’nin önemli bir kuralıdır. Sevgi ve saygıyı göstermelik, yapmacık, bir şey kazanmak için yapılan içi boş davranışlar yerine içtenlikli, gerçek, geliştirici davranışlar olarak benimsemek ancak bilinçli davranışlarımızın ürünü olabilir. Günümüzde bu kavramlar değişik amaçla insanları duygu yoluyla sömürmenin araçları kılınmaktadır. Oysa sevgi de, saygı da insanların temel erdemlerindendir. Onun için de bu davranışlarımızı içtenlikli, gerçekçi, geliştirici kılmak çocuklarımıza çok küçük yaşlardan başlayarak verdiğimiz örneklerle yakından ilgilidir. ‘Bilinçli anne’lerin bu konudaki görevleri de çok önemlidir.

‘Bilinçli anne’, çocukları için hayatı kolaylaştırmanın yolunu, ‘gereken her şeyi onlar için yapmak’ olarak algılamaz. Bunun doğru yolu, ‘çocuklarımıza hayatı kolaylaştırmanın doğru yollarını öğretmek’tir. Her şeyi onlar için hazırlayan, bunun için çalışan didinen anneler ve babalar gerçekte onlara yardım etmek yerine onları hazırcılığa, kolaycılığa, her şeyi başkalarından beklemeye, tembelliğe alıştırmaktadırlar. Oysa doğru bir insan yetiştirmek istiyorsak, ‘kendi hayatını kurabilen, kendi geleceğini hazırlayan, kendi gücünü arttırarak hayata katılabilen’ çocuklar yetiştirmeyi öğrenmeliyiz.

Bir Çin atasözünün dediği gibi: ‘Birisini bir kez doyurmak istiyorsanız ona balık verin. Eğer hayatı doymasını istiyorsanız ona balık tutmayı öğretin’…

Nesrin Hanımın Sorusu…

Bir toplantıda Nesrin adındaki katılımcı anne, açıkladığım bu düşüncelerden sonra şöyle bir soru sordu:
anneye benzemek
“Bu düşünceleri doğru buluyorum. Aslında benim de annemle en büyük tartışmam bu konudaydı. Ben anneme bana güvenmediğini, her şeyimi denetleyerek beni incittiğini söylüyordum. Annem de bana, henüz hayatı bilmediğimi, bu nedenle de çok üzüleceğimi, aslında beni koruduğunu söylüyordu. Daha o zamanlardan ‘annem gibi bir anne olmayacağımı’ kendime söyleyip duruyordum. Sonra ben anne oldum, benim de bir kızım oldu. Gördüğünüz gibi o da burada. (Genç kız da toplantıdaydı ve annesini dikkatle dinliyordu.) Ama işler hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Bir gün baktım ki ben de annemde neleri eleştirmişsem hepsini yapıyorum. Kızımla tartışmalarımda da tıpkı annem gibi konuştuğumu farkettim. Annem de bana her zaman ‘sen de anne olduğun zaman bunları daha iyi anlayacaksın’ derdi. Acaba böyle mi? Yoksa annelerimiz gibi davranmak kaçınamayacağımız bir şey mi?”

anne gibi

Böyle bir durumu yaşayan pek çok anne vardır. Bunlar sonradan ‘belki de genç kız oldukları zaman gerçekleri göremediklerini ama anne oldukları zaman hayatı daha iyi anladıklarını’ düşünürler. Aslında olay, toplumsal rollerin değişmiş olmasıdır. Toplumsal kültür içinde bir genç kız ‘anne’ olduğu zaman bu kültürün yarattığı normların onlardan beklediklerini yapmak biçiminde bir sosyal davranışı benimser. Buna bir de karmaşık kent hayatının ürkütücü yanları eklenince onlar da kendilerini ‘anneleri gibi’ bulurlar. Burada önemli olan, kültürel normların sorgulanmadan kabul edilişidir. Toplum onlardan ‘nasıl bir anne olmalarını istiyorsa’ onlar da farkında bile olmadan ‘öyle anne olurlar’. Toplumsal normların dışına çıkabilmek, bu normları irdeleyebilmek, doğru bulmadığını kabul etmemek, doğruları kendi irdelemesi sonucunda kabul ederek uygulamak oldukça güç bir ‘birey olma’ çabası ister. Üstelik de toplumun pek onaylamadığı tipte ‘birey olma’ çabası. Onun için de bizim kültürümüz içinde kendi toplumsal rolünü irdeleyen anneler, kendi bireysel normlarını uygulayan anneler yadırganır, dahası eleştirilir. Bunu göze alan, bunu göze alarak kendi rolünü benimseyen, kendi görevlerini saptayan, kişisel görüşlerini hayata geçiren anneler toplumsal engelleri de aşmak zorunda kalırlar. Bu da bize ‘bilinçli anne olma’ eğitiminin bütün toplum için ne denli önemli, ne denli gerekli olduğunu ortaya koyar.

Kaynak : narteks.net

Bir düredir aforizmları yayanlamaya başladık. Bugün sıra Buddha’nın Bakalım Gautama Buddha neler söylemiş. Elbette Aforizmaların ardından ‘Buddha Kimdir?’sorusunun cevabını bulabileceksiniz.

buddha

 

*    Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk
*    Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.
*    İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.
*    Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de “ben” değildir, hiçbiri “ben”/”ruh” değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.
*    Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardandır.
*    Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.
*    Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.
*    Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.
*    Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?
*    Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.
*    İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.
*    Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.
*    Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.
*    Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.
*    Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.
*    Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.
*    Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.
*    Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.
*    Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.
*    Kimse ‘nasıl olsa bana zararı dokunmaz’ diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.
*    Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.
*    Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.
*    Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.
*    Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.

budha heykeli
*    Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.
*    Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.
*    Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.
*    Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.
*    Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.
*    Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.
*    Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.
*    Buddha denizinin kıyıları yoktur.
*    Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.
*    Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.
*    Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.
*    Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
*    Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.
*    Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.
*    İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, “Sekiz Katlı Asil Yol” diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.

Kaynak : narteks.net

Aforizmalar devam ediyoruz. Sıra uzakdoğudan Konfüçyus’a ait aforizmalarda…

konfucyus

*    Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner.
*    Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
*    Ağaç yaşken eğilir.
*    Araştırma yapıldığı zaman ancak bilgi artırılabilir; bilgi artırıldığında ancak istek samimi olabilir; istek samimi olduğunda ancak akıl ıslah edilebilir; akıl ıslah edildiğinde ancak özel yaşam iyileştirilebilir; özel yaşam iyileştirildiğinde ancak aile yapısı düzeltilebilir. Aile yapısı düzeltildiğinde ancak devlet düzen içinde yönetilebilir.
*    Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler.
*    Aç midenin cezasını yorgun ayaklar çeker.
*    Asıl bilgi insanın cehaletini tanımasında yatar.
*    Akıllı insan kimseyle yarışmaz, böylece kimse onunla yarışamaz.
*    Adalet devletin hazinesidir.
*    Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan sık sık pişman olunur.
*    Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
*    Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.
*    Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Öğretmeyi seviyorum ve öğrenmeye çalışıyorum.
*    Bir kişiye iyilik yapmak istiyorsan ona balık verme, balık tutmayı öğret.
*    Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.
*    Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.
*    Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir.
*    Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır. Bir ülkede adaletsizliğin varlığı ise kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır. İyi insanlar sorunları önlemek için çaba sarf ederler.
*    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.
*    Çizik olmayan bir çakıl taşı, çizik bir elmastan daha iyidir.
*    Devlet düzen içinde yönetildiğinde ancak dünyada barış tesis edilebilir.
*    Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı anlarım.
*    Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.
*    Derin olan kuyu değil,kısa olan iptir.
*    Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır.
*    Durmadığınız sürece yavaş ilerlemeniz önemli değildir.
*    Efendi adam, kendisinden çok şey, başkalarından az şey bekler.
*    Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve onu düzenli bir biçimde yürütür; onu alçak gönüllülükle kurar ve sadakatla gerçekleştirir.
*    Eğitimli insanlar öncelikle adalete değer verir. Eğitimli insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca asi olurlar. Küçük insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca haydut olurlar.
*    Elde edilecek bir çıkarı olduğu halde adaleti düşünen, tehlike karşısında hayatını hiçe sayan, verdiği sözü unutmayan, tam insandır.
*    Etraflıca çalış, doğru bir şekilde araştır, dikkatlice düşün, düşündüklerini gözden geçir, ciddi ve samimi bir şekilde uygula.
*    Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz.
*    Gerçeği bilenler ile onu sevenler hiçbir zaman eşit değildirler.
*    Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir.
*    Güleryüzlü olmayan bir kişi, dükkan açmamalıdır.
*    Güzelliği sevdiği kadar, erdemi de seven bir insanı daha görmedim.
*    Her şey bir güzelliğe sahiptir fakat bunu herkes görmez.
*    Hiç kimse başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır.
*    Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkunç olamaz.
*    İhtiyatlı insan nadiren hata işler.
*    İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.
*    İnsanları niçin öldürüyorsunuz, biraz bekleyin zaten ölecekler.
*    İsteyenler bilgilerini genişletmelidirler. Bilgilerini genişletmek isteyenler önce araştırmalıdırlar.
*    İşlerin çabuk yapılmasını istemek, onların düzgün biçimde yapılmasını engeller.
*    İdare etmek dürüstlük demektir. Sen doğru yönetirsen yanlış olmaya kimse cesaret edemez.
*    İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen adamdır.
*    İnsanların umutlarıyla oynama,belki tek sahip oldukları şey odur.
*    İnsanlar ellerine neden silah aldıklarını bilseler o silahları parçalarlar.
*    Karanlığa söveceğine, bir mum yak.
*    Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın.
*    Kelimelerin kuvvetini bilmeyen insanlarla esaslı bir konuyu konuşmak mümkün değildir.
*    Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, başkasına yapmamalıyız.
*    Kendini affetmeyen bir insanın bütün kusurları affedilebilir.
*    Küçük avantajların peşinden koşarken büyük başarılardan olabilirsiniz.
*    Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgar: Rüzgar ne yöne eserse, otlar o yöne eğilir.
*    Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki ne insanları, ne de kelimeleri yitir.
*    Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanin boyu hizasındadır.
*    Müzik gökle toprak arasında bir ahenktir.
*    Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen kişidir.
*    Okudum, unuttum, gördüm, hatırladım, yaptım, öğrendim.
*    Nasıl ki elmas yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz…
*    Ne aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz.
*    Öğrenme ilkesi insanın temiz karakterini ortaya çıkarmak, insanlara yeni yaşam vermek ve nihai iyiye ve doğruya ulaşmak demektir.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin cömertliği sevmek vardır ki aptalca bir saflığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin bilmeyi sevmek vardır ki zihinin gereksizce dağılmasına götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin içten olmayı sevmek vardır ki onur kırıcı bir aldırmazlığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin dobra olmayı sevmek vardır ki kabalığa götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin açık görüşlü olmayı sevmek vardır ki umarsız bir asiliğe götürür.
*    Öğrenmeyi sevmeksizin prensip sahibi olmayı sevmek vardır ki mantıksız bir zorlamaya götürür.
*    Örnek insanlar adaleti anlar. Adaleti anlamayan adaletsiz olur.
*    Örnek insanlar yumuşak huyludur ve öfkeden kaçınır.
*    Öğretmek iki kere öğrenmek demektir.
*    Sana bir şeyi nasıl bilebileceğini öğreteyim mi? Bildiğin zaman bildiğini anla, bilmediğin zaman ise bilmediğini anla.
*    Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
*    Sözcüklerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.
*    Tanrım bana kitap ve çiçekle dolu bir ev ver!
*    Yaldızlı sözlerle erdem bağdaşmaz.
*    Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Konfüçyus Kimdir

Konfüçyüs (Çince: Kǒng Fūzǐ, 孔夫子, Latince: Confucius, “Üstad Kong” Çince 孔子, Kǒng Zǐ, Wade-Giles: K’ung-tzǔ) Çinli filozof,eğitimci ve yazar.

MÖ 551 – MÖ 479 tarihleri arasında, Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Kong Qiu (Wade-Giles: K’ung Ch’iu) adı altında, Lu devletinin Qufu şehrinde (günümüzde Shandong eyaleti) doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir.

Doğu uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. Çin geleneklerini derleyip toparlayarak yeni kuşaklara aktarmak isteyen Konfüçyüs, kendisine özgü yöntemleriyle öğretimi halka yaymış ve öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş bir düşünürdür. Ancak adı filozoflar, devlet adamları, büyük öğretmenler ve ahlakçılar arasında değil, peygamberler arasında zikredilmektedir. Dinler Tarihi araştırmacıları da onun öğretisini bir din olarak kabul etmektedir.

Konfüçyüs kendisini antik dönem krallarının öğretisini aktaran Klasikler’in içerdiği değerleri ve ilkeleri topluma aktarmaktan sorumlu görmüştü. Temel amacı ve ideali “tartışmalardan uzak ve tümüyle uyum içerisinde yaşayan bir toplum ve dünya kurmak”tı.Bu ideale ulaşabilmek için ise, ideal insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, doğaüstü varlıklar ve benzeri kavramlara ve olgulara yer vermemişti. Çünkü bu alan, onun ilgi alanına girmiyordu.Bu bakımdan Çin’in Sokrates’i olarak kabul edilir. Fikirleri, kendisi tarafından asla yazılı hale getirilmemiş, çoğunluğu birer düşünür ve bilim adamı olarak yetişen öğrencileri tarafından kağıda dökülmüştür

Ölümünden sonra ülkesinde önce prens unvanı ile yüceltilmiş, ondan sonra “Mükemmel Hakim” ve “Taçsız Kral” namıyla kutsanmış ve Çin’de kendi adına tapınaklar inşa edilmiştir. Böylece Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde onun adına mabedler inşa etme geleneği XX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Konfüçyüs’ün düşüncelerini ve konuşmalarını derleyen “Lun Yu” adlı ince kitap, kutsal kitap olarak kabul görmüştür.

İsminin tarihçesi

Asıl adı Qui, soyadı Kong, lakabı ise Zhonngni’dir. Çin’de Kong-Fuzi (孔夫子, Kǒng Fū Zǐ)veya Kung-Fu-Tzu adıyla tanındı.[3] Fuzi, “üstad, bilge, öğretmen, filozof” anlamlarına gelir. İsminin anlamı “Bilge-Filozof Kong”’dur.

Konfüçyüs isminin Batı dillerindeki karşılığı olan “Confucius”, Kong-Fuzi’nin Latince şeklidir.İsmin sonundaki “-us” parçasının kaynağı, yazıtlarının ilk başta Cizvitler tarafından Latince’ye çevrilmesiyle ilgilidir. Böylece “Kǒng Fū Zǐ“, “Konfüçyüs“‘e dönüşmüştür.[kaynak belirtilmeli]

Kong ailesi günümüzde hala çınar ailesi olmakta ve dünyanın tarihçe kanıtlanmış en eski ailelerinden biri sayılmaktadır. Kong ailesinin 75. nesil üyesi bugün Tayvan’da turan çınar olarak yaşamaktadır. Qufu şehrinde yaşayan diğer bir ailenin de yine Konfüçyüs soyağacına dayandığı bilinmektedir. Soyağacının çok eskiye dayanmasından ötürü, binlerce ailenin çınar ailesine bağlı olması mümkün sayılır. Günümüzde halen daha Kong ailesi fertleri, tapınak görünümlü malikanelerindeki kabristana defnedilmektedir.

Hayatı

M.Ö. 27 Ağustos 551 tarihinde, Kuzey Çin’in şimdiki Shandong eyaletinin Lu şehrinde, Kong ailesinden Shu-Liang He’nin oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülür. Kaynaklarda soyu ve gençliği ile ilgili çeşitli rivayetler ve anlatımlar bulunmaktadır. Bir rivayete göre fakir, fakat saygın bir aristokrat aileden gelmekteydi. Babasını henüz üç yaşında iken kaybetti

Bilge bir aileye mensup olan annesinden yazı yazmayı öğrendi. On üç yaşına geldiğinde dedesinin yanına gönderildi; altı yıl süreyle dedesinden özel eğitim alarak altı marifet (sanat-hüner) diye adlandırılan, töre (tarihi gelenek ve görenekler), müzik, ok ve yay kullanma, araba sürme, yazı yazma ve hesap yapmayı öğrendi. Altı yılın sonunda dedesi, MÖ 529 yılında ise annesi vefat etti. Konfüçyüs, yaşadığı beyliğin kuralları gereği üç yıl annesinin yasını tuttu.

MÖ 532–502 yılları arasında belli aralıklarla Lu derebeyliğinde çeşitli görevlerde bulundu. Başlangıçta küçük memuriyetlerde bulundu. 19 yaşında iken Song beyliği seyahati sırasında tanıştığı Jī Guān Shì (丌官氏) ile evlendi, bir yıl sonra bir oğlu dünyaya geldi. Daha sonra iki kız çocuğu olmuş, birisi çok küçükken hayatını kaybetmiştir.

M.Ö. 522’de bir okul açtı ve öğrenci yetiştirmeye başladı. Hedefi yeni görüşler ortaya koymak değil eskilerin hikmetli sözlerini aktarmaktı. Çocukluk çağlarından itibaren önceki dönem hanedanlık tarihi, yönetim şekli, sosyal ve kültürel yaşam gibi konularda araştırma yapmış ve ideallerinde yer alan dönemi Batı Zhou Hanedanlığı olarak belirlemişti. Toplumsal düzenin yeniden sağlanması için siyasal ve sosyal anlamda reform gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Fikirlerini hayata geçirmek amacıyla, ülkedeki beyliklere mensup bir yöneticinin yanında görev almayı arzu etmekteydi.

konfüçyus_mezarlığıM.Ö. 518’de günümüzde Henan eyaletinin Luo Yang kenti olan şehre gitti; tarih ve müzik üzerine çalıştı. Taoizmin kurucusu kabul edilenLaozi ile buluştu. Bu görüşme onun düşünce dünyasına yön vermesi bakımından önemlidir. Laozi ile buluşmasından sonra Lu Beyliği’ne geri dönerek araştırma yapmaya ve öğrenci yetiştirmeye devam etti. İki sene sonra öğrencileri ile birlikte iç savaştan kaçarak komşu devlet Qi’ye sığındı. Qi halkı üzerinde etkili ve güçlü izler bıraktı ancak soylularla çatışma yaşadığı için iki sene sonra doğduğu topraklar olan Lu Beyliği’ne döndü. On beş yıl boyunca öğrencileri ile vakit geçirmeye devam etti.

51 yaşında iken beyliğin kuzeybatısında küçük bir yerleşim yeri olan Zhōng Dū (中都) bölgesi temsilcisi olarak görevlendirildi. Bu görevindeki başarıları nedeniyle M.Ö. 500 yılında Lu Beyi tarafından “vezir vekili” görevine terfi ettirildi. Fikirlerini hayata geçirmek üzere Lu Beyliği idari sistemi ve toplum yapısında önemli değişiklikler yaptı. Cinsiyet ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesin eğitim almasının önünü açtı. Soyluların yetkilerini sınırladı. Lu beyinin zevke ve sefaya dalması üzerine M.Ö. 497’de görevinden ayrıldı. On dört yıl boyunca ülkeyi dolaşıp düşüncelerini anlattı. Hiçbir yerde düşüncelerini gerçekleştirmek için uygun konuma gelmeyi başaramadı ancak çok sayıda yeni öğrenci kazandı. Gezdiği toprakların tarihsel sürecini, yaşam koşullarını ve gelenek yapısını öğrenerek düşünce dünyasını zenginleştirdi.
M.Ö. 484’te eşini kaybeden Konfüçyüs, Lu’ya döndü. Peşpeşe oğlunu, en sevdiği öğrencilerinden Yan Hui’yi ve Zǐ Lù’yu kaybetti. Bu arada Çin tarihinde İlkbahar ve Sonbahar Dönemi’nin bittiği Muharip Devletler Dönemi’nin başlamıştı. Konfüçyüs, tek eseri olan Bahar ve Güz’ü yazdı. M.Ö. 479’da ağır bir hastalığa yakalanıp vefat etti. Naaşı Qu Fu kenti kuzey yakasında yer alan Sa Shui Nehri kıyısına defnedilmiş ve öğrencileri mezarı başında bir kulübe inşa ederek üç yıl boyunca yasını tutmuştur. Mezarı halen ziyarete açıktır.

Etkileri

Konfüçüs’ün etkisi, öğrencileri ve takipçileri sayesinde ölümünden kısa süre sonra görülmeye başlandı. Takipçilerinden Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldular. Kısa ömürlü Ch’in hanedanlığı döneminde (MÖ. 221-MÖ205) Konfüçyüs ve ekolü yok sayıldı. fal, tıp ve tarım kitapları dışındaki kitapların yakıldığı bu dönemde Lun Yu da yakılan kitaplar arasındaydı. Ancak geçici bir unutuluştan sonra hükümdarlar Konfüçyus’un kuramının, feodal toplumun istikrarı için çok yararlı olduğunun farkına vararak, Konfüçyusçuluğa devletin yasal öğreti ideolojisi konumunu tanıdılar.

Han Hanedanı zamanında Konfüçyüs’ü tanrılaştırma teşebbüsleri bile olmuştur. Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde Lu’nun prensi onun adına bir mabet inşa ettirdi ve ona kurbanlar sunulmaya başlandı. Mezarı bir ziyaret yeri oldu. M.Ö 125’te ona, imparatorlara verilen şeref ve paye verilmiş; M.S.1’de “Dük” adı verilmiş; 492’de kendisine, “Saygı değer Ni, iyi yetişmiş Bilge” ünvanıyla hitap edilmiştir. İmparator Yuan Tsung (M.S.713-776), ona “İyi Yetişmiş Bilge Kral” ünvanını verdi. Cheng Tsung (1068-1086) onu, “imparator” ünvanına yükselttir. 1308’de “Kusursuz Büyük İnsan ve En Büyük Bilge” ünvanına layık görüldü. Konfüçyüs’e saygı o kadar aşırılaştırıldı ki 1382’de imparator, Konfüçyüs’ün tasvirlerinin tapınaklarda bulundurulmasını yasaklamak zorunda kaldı. Bununla beraber Çin geleneğine uyularak yine de onun ve dört büyük öğrencisinin ata tabletleri şeref köşesinde bulunduruldu.

Nihayet 1906’da İmparatoriçe Dowager, Gök’e sunulan kurbanların aynısının Konfüçyüs’e de sunulacağına dair ferman yayınladı; Konfüçyüsçülük Çin’in resmi ve milli dini haline getirildi. 1912’ye kadar imparator onun şerefine, ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere, yılda iki defa kurban sunmaya devam etti. Çin’de 1313’ten 1905’e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs’ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektirmiştir.

Konfüçyüs düşüncesini 1583’te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri tarafından batıya aktarıldı.

1934’te Konfüçyüs’ün doğum günü olan 27 Ağustos milli tatil günü olarak ilan edildi. 1949’da kurulan Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında çok eleştirilse de Konfüçyüsçülüğün etkisi devam etti.

Eserleri

confucius

Konfüçyüs, öğrencileri ile birlikte geçmiş Çin filozof ve bilginlerinin yazılarını bir araya getirmeye çalışmış; onların çabası sonucu “Beş Klasik (Wou King)” ve “Dört Kitap (Se Chou)” adı verilen koleksiyon ortaya çıkmıştır. Konfüçyüsçülüğün kutsal metinlerini oluşturan iki koleksiyon mevcut şeklini Chu Hsi (1130-1200) yönetimindeki Sung hânedanlığı zamanında almıştır.

Ayrıca Konfüçyus’un düşüncesi ve konuşmaları “Lun Yu” (Konuşmalar) adlı ince bir kitapta derlenmiştir. Kitaba, Konfüçyus’un konuşmalarından alıntılar ve öğrencileriyle yaptığı diyaloglar alındı. Çin’de bu kitap kutsal kitap olarak kabul edilmiştir.

Öğretisi

Konfüçyüs bir din kurucusu, ya da bir reformcu olarak ortaya çıkmamış, bozulmuş ve yıkılmak üzere bulduğu Kadim Çin dinini canlandırmaya çalışmıştır. Misyonunu, “Ben eskiye inanan biriyim; bir kurucu değil bir aktarıcıyım.” sözleri ile tarif etmiştir. Bütün eski Çin metinlerini gözden geçirmiş, daha önceki Çin filozof ve düşünürlerinin yazılarını derleyerek yorumlamıştır. Ona büyük bağlılık gösteren ve ondan edebiyat, tarih, felsefe-ahlak öğrenen öğrencileri, ölümünden sonra onun sözlerini ve görüşlerini toplamışlardır. Öğretisi, değişik zamanlarda farklı nitelikte felsefi ve dini bir kimlik kazanıp ahlaki-siyasi bir öğreti olarak öne çıkmıştır.

Konfüçyüs öğretisinin ilgi alanı sadece insan ve insan-toplum ilişkilerini kapsar. Bu sistemin temelinde, insanın yaratılıştan iyi olduğuna itimat yatar. Konfüçyüs’ün kendi ve öğrencileriyle yaptığı konuşmaları toplayan Lun Yu (Çince 論語 / 论语, lùn yǔ / lún yǔ), dört temel kavramı içerir:

  • Anaya ve babaya saygı (孝, xiao),
  • İnsancıllık / merhametlilik (仁, ren),
  • Adalet (義, yi),
  • Yazıtlar / ayinler (禮 / 礼, li).

Anaya ve babaya saygı, büyüklere hürmet, ahlak kurallarının başında gelen erdemlerdir. Her insan bu kurallara uygun yaşamayı amaçlamalı ve bunu çevresine, dostça, sevecen, ılımlı, güvenilir, dürüst davranışlarla göstermelidir. Konfüçyüs’e göre, “Yüce” insan olmanın ilk şartı, bu dört erdeme ulaşılması asla mümkün olmasa da, yılmadan gayret göstermektir. Gerceği görmek, çaba gösteren herkes için mümkündür. Bunun aracı da Konfüçyüs’e göre bilgidir. Bilgi sahibi olmak, insanların mevki durumuna göre ayrım yapmadan, herkese açık olmalıdır.

Konfüçyüs’ün öğretisi din değil, eski Wu-dinine dayanan etik felsefedir. Öğretisinde kesin bir hiyerarşi söz konusudur. İnsan ilişkilerinde birbirine itaat etmesi gereken gruplar şunlardır:

  • Vatandaş: Hükümdarına itaat etmeli
  • Genç: Yaşlıya itaat etmeli
  • Kadın: Kocasına itaat etmeli
  • Çocuklar: Ana-babaya itaat etmeli

Bu erdemlere ulaşmanın yolu bilgiden geçer. İnsan, hayatı boyunca, alçak gönüllülüğünü koruyarak, yeni şeyler öğrenmeye çaba göstermelidir.

Yazar : Şengül DURUCU

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen bilgiler…

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen 16 bilgi…

Gerçeğin izinde bir hayat

gercegin-izinde-bir-hayat-listelist (1)

Eserlerinde yapmacıklıktan, güzellikten ve incelikten hoşlanmazdı. Bunlar onu sıkıyordu. Para kazanmak için soyluların ve burjuvaların tablolarını yapsa da, sıradan insanlar hep daha çok ilgisini çekti. Sıradan insanların günlük yaşantısını gerçekçi bir üslupla aktardı. Bu özelliği, çağının en iyi ressamları arasında yer almasını sağladı.

Gravürün babası

gravurun-babasi-listelist

14 yaşında okulu bıraktı, Leyda’lı ressam Jacob Isaacksz Van Swanenburgh’un atölyesinde ilk çizimlerini yapmaya başladı. Bir süre sonra Amsterdam’a gitti; ilk ustası gibi İtalyan resim sanatına hayran olan Pieter Lastmann’ın yanında çalıştı. 1625′te Leyda’ya döndü. Özellikle gravürle uğraştı. Gravür sanatı, gerçek değerini ve resim dünyasındaki yerini Rembrandt’a borçludur.

Fotoğraf tekniğine rehber oldu

fotograf-teknigine-rehber-oldu-listelist-2

1630’larda oldukça popülerdi; “ışığın ressamı” deniliyordu ona. Soylular ve burjuvalar resmini yapması için adeta sıraya girmişti. Tablolarındaki ışık ve gölge oyunları öyle başarılıdır ki bugün dahi üniversitelerin fotoğraf bölümlerinde “Rembrandt Aydınlatması” konu olarak işlenmektedir.

Merak edenler için Rembrandt Aydınlatması: Nokta ışık veren ışık kaynaklarıyla gerçekleştirilen bir aydınlatmadır. Konunun dikkat çekilmek istenen yerleri aydınlatılırken, diğer yerler ya yarı aydınlık ya da tamamen karanlık olarak bırakılır. Işıklı alanlardan gölgeli alanlara geçiş çok yumuşaktır. Böylece görüntü, etkileyici bir derinlik kazanır.

Tarihteki ilk reklam çalışması

tarihteki-ilk-reklam-calismasi-listelist

Ressamın 1631’de yaptığı “Nicolaes Ruts’un Portresi” eseri, dünyadaki belki de ilk reklam çalışmalarından biridir. Rembrandt, dönemin zengin kürk tüccarı Ruts’un portresini, kendi sattığı kürklerden birinin içinde resmederek ürününün reklamını da yapmıştı. Tarihteki ilk reklam çalışması olarak kabul edilen bu portre, Rembrandt’ın sanat yaşamındaki en estetik, en yumuşak resimlerinden biriydi.

İnsanları değil adeta ruhlarını resmediyordu

insanlari-degil-adeta-ruhlarini-resmediyordu-listelist1,

Rembrandt gösteriş meraklısı zengin müşterilerini yalnızca istedikleri gibi resmetmekle kalmıyor, âdeta ruhlarını okuyor ve gördüğü şeyi tüm çıplaklığıyla tuvaline yansıtıyordu. Bir papazı resmettiği “Johannes Wtenbogaert’in Portresi (1633)” adlı eserinde yaşlı adamı; donuk gözleri, melankolik ve biraz şaşkın havasıyla hiç kimse tuvaline ondan daha iyi aktaramazdı.

Sanatçıydı ve gereğini yaptı; insanları rahatsız etti

sanatciydi-ve-geregini-yapti-insanlari-rahatsiz-etti-listelist

Rembrandt’ın gerçekliğe sadakati bazı resimlerinde rahatsız edici boyutlara varıyordu. Acımasız bir psikolog gibiydi. İnsanların tüm korkularını, acılarını ve çaresizliklerini tuvaline fütursuzca yansıtıyordu. Bu, dönemin insanlarının alışageldiğinin dışında bir şeydi. Bir insan resmini güzel görünmek için yaptırırdı; böylesi çıplak gerçeklik çok rahatsız ediciydi. Ressamın istediği de buydu zaten; onları rahatsız etmek. Zaten gerçek sanatçının görevi de bu değil miydi?

Yalnızca bir ressam değil, simyacıydı

yalnizca-bir-ressam-degil-simyaciydi-listelist

O dönemde hazır boya diye bir şey yoktu. Tüm ressamlar boyasını, tıpkı bir simyacı gibi kendisi yapardı. Öd, kan, sidik, safra, çimen, toprak; akla gelebilecek her türlü doğal maddeden kalıcılığı kusursuz boyalar yapılırdı. Ressamlık kolay değildi; bilgi ve sabır gerektiriyordu. Rembrandt’ınboya üretmede özel teknikleri vardı. Boyalarını yapıp kötü kokulu keten yağının içinde bekletirdi. Gerçek bir yağlıboya ustasıydı. Çağdaşları onun boya ve çizim tekniğini asla keşfedemedi. Ondan başka hiç kimse kalın ve durağan çizgilerle, ince ve akıcı çizgileri böylesine başarılı bir şekilde harmanlayamadı.

Karısı onun yaşam kaynağıydı

karisi-onun-yasam-kaynagiydi-listelist

Ressamlığının yanı sıra aynı zamanda iyi bir işadamıydı. Ortağıyla birlikte orijinal resimler alıp satıyor, kopyalar yapıyordu. Valinin kızı olan karısı Saskie Uylenburgh sayesinde sosyeteye girmiş, daha çok sipariş almaya, dolayısıyla daha çok kazanmaya başlamıştı. Karısını çok seviyordu. Çiçeklerle betimlemeyi sevdiği karısı onun adeta yaşam kaynağıydı. Saskie öldükten sonra resimleri çok daha karamsar bir havaya büründü.

Koleksiyoner bir ressam

koleksiyoner-bir-ressam-listelist

İyi bir koleksiyonerdi. Sanat adına yaptığını söylese de, bu işten iyi gelir elde ettiği kesindi. Aldığı şeylerde sınır yoktu. Büyük ustaların tablolarından Japon miğferlerine, Endonezya mızraklarından Roma büstlerine her şeyi satın alıyordu.

Ve sanat tarihine yön veren bir tablo: “Gece Devriyesi”

ve-sanat-tarihine-yon-veren-bir-tablo-gece-devriyesi-listelist

Portreleri sadece yeni zenginlerin değil, köklü ailelerin de duvarlarını süslüyordu. Ancak lüks yaşamını sürdürmek için daha çok paraya ihtiyacı vardı. Sadece portre yapmak geçinmek için yeterli değildi. Kendisinden o dönemde popüler olmaya başlayan şekilde, “hiyerarşik düzen içerisinde” grup resimleri yapması istendi. Elbette Rembrandt bu düzeni önemsemedi ve grup resmini gerçek bir olaya, toplumsal bir drama dönüştürdü. Ve ortaya “Gece Devriyesi” tablosu çıktı. Tablo 1642 yılında yalnızca sanat camiasında değil, ticaret ve para dünyasında da olay yarattı.

İlk üç boyutlu resim de “Gece Devriyesi”

ilk-uc-boyutlu-resim-gece-devriyesi-listelist

Gece Devriyesi’nin özelliği bununla bitmedi… Rembrandt, dönemi için oldukça sıradışı ve yenilikçi bir ressamdı. Eserlerinde hareket vardı. Tablolarındaki insan figürleri, tablonun içinden çıkacak ve karşısındaki ile konuşmaya başlayacak gibi duruyordu. İşte bu derinlik “Gece Devriyesi”nin resim tarihinin ilk üç boyutlu çalışması olarak kabul görmesini sağladı.

Altın Çocuk’un düşüşü

altin-cocukun-dususu-listelist

“Gece Devriyesi” ona âdeta uğursuz geldi. Bu tablodan sonra hayatında ve sanat yaşamında olumsuz yönde önemli değişiklikler oldu. Önce karısını kaybetti. Bu ölüm onun sanat üslubuna yansıdı. Resimlerindeki görkemli çizgiler yerini tatlı bir sevecenliğe bıraktı. Ve “Hollanda’nın altın çocuğu” ilan edilmiş olan Rembrandt ilk kez, müşterisi, yaptığı portreyi beğenmediği içinparasını alamadı. Bu olay kulaktan kulağa yayıldı. Sanat tarihinin bu en kendini beğenmiş, en küstah ressamı bunu kendine yediremedi ve Hakem Heyeti’nin toplanmasını istedi. Heyet de aynı fikirdeydi.

İçe kapanış ve yeniden doğuş

ice-kapanis-ve-yeniden-dogus-listelist

Tüm bu olanlar üzerine Rembrandt daha da içine kapandı. Zengin ve güçlü insanlar yerine sıradan insanların portrelerini yapmaya başladı. Onların saflık, yoksunluk ve sevecenliğini başarılı bir şekilde tablolarına yansıttı. Bu dönem, bir kabuğuna çekilme, kendini arama ve yeniden yaratma dönemiydi.

Yeni dönem, yeni üsluplar

yeni-donem-yeni-usluplar-listelist

Özellikle Seksen Yıl Savaşı’ndan sonra beğeniler ve sanat anlayışı da değişmeye başladı. Doğallık ve sadelik gibi erdemlerin yerini yapaylık ve karmaşıklık; bir zamanların sade giyimli insanlarının yerini, görkemli şapkaları ve giysileriyle âdeta tavus kuşunu andıran bir kuşak almıştı. Kirli kahverengisi ve sarısının yanı sıra Rembrandt’ın mütevazı giysiler içindeki erkekleri ve şişman kadınları da tarihe karışıyordu.

“Kendini aşamamış bir zavallı”

kendini-asamamis-bir-zavalli-listelist

Artık kimse ondan resim istemiyordu. Sanat eleştirmenleri ünlü ressamı çılgın bir yenilikçi değil, “kendini aşamamış bir zavallı” olarak görmeye başladı. 1650’li yıllarda yaptığı resimlerde incelikten eser yoktu. Öyle ki, neredeyse bitmemiş gibiydiler. Aslında çağın akademisyenlerini ölesiye korkutan yeni bir yola girmişti. Özellikle son dönem çalışmalarında, taslakla resim arasındaki farkı yok etmeye başlamıştı.

Gerçeği, yalnızca gerçeği çizen ressam

gercegi-yalnizca-gercegi-cizen-ressam-listelist

1656 yılında iflas etti; evi, tabloları ve tüm koleksiyonları açık artırmayla satıldı. Ancak elde edilen para yine de borçlarını karşılamaya yetmedi. Bu tarihten sonra bambaşka bir Rembrandt olarak geri döndü. Yenilenen belediye binası için şans eseri, aniden ölen bir ressamın yerine yapmak üzere yeni bir sipariş aldı. Tablo Hollanda’nın kuruluşu ile ilgiliydi. Tabloyu kendisinden istenen şekilde yapabilir, buradan elde edeceği gelirle tüm maddi sorunlarını giderebilirdi. Ancak o yine yapması gerekeni yaptı ve gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Tabii bu durum Hollandalıları pek memnun etmedi; tablo geri çevrildi. Ülkenin “Altın Çocuğu” reddedilmiş, aşağılanmış ve kovulmuştu. Dev boyutlardaki tabloyu, belki yaşadığı küçük eve sığdıramayacağından, belki de sinirinden parçaladı; daha sonra bu tablonun çok az bir kısmı bulunabildi.

Kaynak :[-]

34 yıllık eserler ihmal kurbanı oldu. Dünyaca ünlü Türk seramik sanatçısı merhum Attila Galatalı’nın seramikleri artık yok. Galatalı’nın 1980 yılında yaptığı eserler Adalet Bakanlığı binasıyla birlikte yıkıldı…
34-yillik-eserler

Kültür varlıklarını, sanat eserlerini korumak ve geliştirmekle görevli olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, dünyaca ünlü Türk seramik sanatçısı merhum Attila Galatalı’ya ait paha biçilemeyen devasa ölçülerdeki değişik figürlerden oluşan seramik panolarının yok edilmesine sebebiyet verdiği ortaya çıktı.

Günay talimat verdi

Atilla Galatalı

Atilla Galatalı

Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a, temmuz 2012’de, TPAO binası olarak inşa edilen, 1991’de Adalet Bakanlığı’na devredilen Kızılay’daki 10 katlı binanın yıkılacağı ve bina duvarlarında merhum sanatçı Attila Galatalı’ya ait paha biçilemeyen seramik panoların olduğu bilgisi verildi. Günay bu bilgi üzerine, Galatalı tarafından 1980’de bu binaya yapılan seramik pano eserlerin sökülerek koruma altına alınması için yetkililere ‘kurtarın’ talimatı verdi.

Harekete geçen Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM), binadaki söz konusu eserlerin tespit edilmesi için çalışma başlattı. Bu kapsamda genel müdürlükte görevli bir uzman binadaki eserlerin nasıl taşınacağı konusunda incelemeler yapmak üzere binaya geldi. Ancak binadaki yıkım çalışmaları da ilgili firma tarafından temmuz 2012 tarihiyle başlatıldı. GSGM uzmanı, yaptığı çalışmalar doğrultusunda binanın girişindeki fuaye bölümünde bulunan seramik panoyu tespit etti. Ancak, binanın yemek salonuna ‘ana eser’ olarak yapılan 21.70 metre uzunluğundaki 1.50 metre enindeki değişik figürlerden oluşan devasa seramik pano eser ise tespit edilemedi. Ayrıca aynı sanatçının binanın lokal bölümüne yaptığı 5 metre uzunluğundaki, 2.5 metre enindeki seramik panosu da tespit edilemedi. Dönemin GSGM yöneticileri tarafından, fuaye bölümündeki panonun koruma altına alınması ve sökülmesi için yapılan resmi yazışmalarda da yemek salonu ve lokal bölümündeki devasa panolardan söz edilmedi.

Hiçbir önlem alınmadı

Yapılan incelemelerin ardından, uzmanlardan oluşturulan bir komisyon tarafından fuaye bölümündeki seramik pano eylül 2012’de koruma altına alındı. Ancak binaya ana eser olarak yapılan yemek salonundaki devasa ölçülerdeki seramik pano için ise herhangi bir koruma önlemi alınmadı. Yemek salonu ve lokaldeki seramik eserler de molozlorla birlikte hafriyat sahasına döküldü. Aralık ayında binanın giriş katının da yıkılmasının ardından bina tamamen yıkılmış oldu. Yıkılan binanın yerine yenisinin yapılması için başlatılan çalışmalar ise sürüyor. Söz konusu bina, Adalet Bakanlığı’na devrinin ardından bakanlığn ek binası olarak kullanıldı. Yapı uzun yıllar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) binası olarak da kullanıldı.

Molozlarla birlikte hafriyat sahasına

Galatalı’nın, Ankara’da Adalet Bakanlığı’na ait binanın değişik bölümlerine 1980’de yaptığı 21.7 metre uzunluğundaki 1.5 metre enindeki seramik panonun da aralarında olduğu eserleri, dönemin bakanı Ertuğrul Günay’ın ‘kurtarın’ talimatına rağmen bu binayla birlikte yıkıldı. Seramik eserler yıkılan binadaki molozlarla birlikte hafriyat sahasına döküldü.

33. İstanbul Film Festivali 5 Nisan’da başlıyor, biletler ise 22 Mart’tan itibaren (Bugün) satışta. Kalabalık film programının arasında kaybolanlar için Alt Yazı sitesi izleyip beğendikleri ve merak ettikleri filmlerden sizler için derleme yapmış. Sizler için yapılan bu çalışmaya bir göz atmanızda fayda var.

l-image-manquante-eksik-resim

-Eksik Resim / L’image manquante (Yön. Rithy Panh)

-Göldeki Yabancı / L’inconnu du lac (Yön. Alain Guiraudie)

-İtiraf 1+ İtiraf 2 / Nymphomaniac Volume I + II (Yön. Lars Von Trier)

-Büyük Budapeşte Oteli / The Grand Budapest Hotel (Yön. Wes Anderson)

-Kefaret / Redemption (Yön. Miguel Gomes)
(Miguel Gomes’in Tüm Varlıkların İlahisi / Cântico Das Criaturas + 31 + Noel Hediyeleri / Inventário De Natal + Bu Arada / Entretanto adlı kısalarıyla beraber gösterilecek)

-Hawaii (Yön. Marco Berger)

-Sokak Köpekleri / Jiao you (Yön. Tsai Ming-liang)

-Tepecik Hayal Okulu (Yön. Güliz Sağlam)
(Ahmet Uluçay kısa filmleri ile beraber gösterilecek)

-Doğulu Çocuklar / Eastern Boys (Yön. Robin Campillo)

-Ida (Yön. Pawel Pawlikowski)

-Trans X İstanbul (Yön. Maria Binder)

-Son Hain / Le dernier des injustes (Yön. Claude Lanzmann)

-Salvo / Fabio Grassadonia (Yön. Antonio Piazza)

-Çevreyolu / Sacro GRA (Yön. Gianfranco Rosi)

-Şiddete Dair / Concerning Violence (Yön. Göran Olsson)

-Humus’a Dönüş / The Return to Homs  (Yön. Talal Derki)

-Sıfır Teorisi / The Zero Theorem (Yön. Terry Gilliam)

-Bergman’ın Evinde / Trespassing Bergman (Yön. Jane Magnusson, Hynek Pallas)

İkisi bir arada:
-Kırık Beyaz Laleler (Yön. Aykan Safoğlu)
-Langston’u Ararken / Looking for Langston (Yön. Isaac Julien)

Klasiklerden:

-Kaos (Yön. Paolo Taviani & Vittorio Taviani)

-Muhsin Bey (Yön. Yavuz Turgul)
(Yenilenmiş kopyasıyla)

-Hrusyaltov, Arabamı Getir! / Khrustalyov, mashinu! (Yön. Aleksey German)

-Bir Pazar Günü / Menschen am Sonntag (Yön. Kurt Siodmak, Edgar G. Ulmer, Robert Siodak, Fred Zinnemann, Rochus Gliese)

-Beyoğlu’nun Arka Yakası (Yön. Şerif Gören)

Google bu gece bir sürpriz yaparak doodle adı verilen ve önemli kişi, olay v.s. anma anlamında grafikleştirdiği bölümde Türkiye için Leyla Gencer’in doğum gününü seçti

Leyla GENCER kimdi hatırlayalım.

leyla-gencerAyşe Leyla Gencer, (d. 10 Ekim 1928; Polonezköy, ö. 10 Mayıs 2008; Milano), Türk opera sanatçısı. 20. yüzyılın en önemli sopranolarından birisi olarak görülür.

Batı ülkelerinde “La Diva Turca”, “La Gencer”, “La Regina” olarak ün yapan; Milano, Roma, Napoli, Venedik, Viyana, Paris, San Francisco, Köln, Buenos Aires, Londra, Rio de Janerio, Bilbao, Chicago’da sanatını dinleten; Lucia’nın, Norma’nın, Lady Macbeth’in, Queen Elizabeth’in, Filoria Tosca’nın, Lucrezia’nın, Madam Butterfly’ın, Alceste’nin, Aida’nın, Violetta’nın, Leonora’nın “Leyla la Turca”sı soprano Leyla Gencer, hem seçkin opera sahnelerinde hem resitallerinde hayranlık uyandırmış sanatçılardandır. Opera repertuarı 23 bestecinin 72 yapıtını kapsamıştır. Gencer, T.C. Devlet Sanatçısıdır.

Doğumu ve ailesi

Leyla Gencer 1928’de Polonezköy’de doğdu. Babası Safranbolulu köklü Müslüman bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim Bey, annesi Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska’dır. Ailesi sonradan Çeyrekgil soyadını aldı. Annesi, İbrahim beyle evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını aldı. Gencer ileriki yıllarda bir röportajında “Müslüman ve oryantal bir altyapıdan geliyorum” demiştir.[1]

Babası İbrahim Bey, ağabeyi Hüseyin Çeyrekgil ile çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesini yapıyordu; ayrıca Lale Sineması’nın işletmesini üstlenmişti ve Karaköy’de hanları bulunuyordu. Leyla, babasını genç yaşta kaybetti. 1946’da varlıklı bir bankacı olan İbrahim Gencer ile evlendi ve Gencer soyadını aldı.

Eğitimi

leyla_gencer Leyla Gencer, İstanbul İtalyan Lisesi’ni bitirdi ve bir süre İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda şan eğitimi aldı. Konservatuarda, Fransa’nın önde gelen hocalarından Reine Gelenbevi, ünlü orkestra şefi Muhittin Sadak ve besteci Cemal Reşit Rey’in öğrencisi oldu. Ankara Devlet Konservatuarı’nda ders vermek üzere Türkiye’ye gelen ünlü İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ile tanıştıktan sonra İstanbul’daki konservatuar eğitimini yarıda bırakarak çalışmalarını Ankara’da onun özel öğrencisi olarak sürdürdü. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun (opera da tiyatroya bağlı idi) korosuna girdi. Hocası Arangi Lombardi, bir yıl sonra kızını ziyaret için gittiği İtalya’da hastalanarak hayatını yitirince çalışmalarını İtalyan bariton Apollo Granforte ile sürdürdü.

Opera kariyeri

Leyla Gencer, Devlet Tiyatroları Ankara Operası’nda korist olarak görev yapmaktayen Ankara’ya geldiği yıl (1950’de) sahnelenmeye başlayan Cavallerina rusticana operasında Santuazza rolü ona verildi, Gencer’in opera kariyeri bu rolle başladı.

Leyla Gencer, Ankara Devlet Operası’nda görev yaptığı 1950-1958 yılları arasında devlet konuklarına verilen resitallerde en çok görev alan sanatçılardan oldu. ABD devlet başkanlarından Harry S. Truman, Dwight Eisenhower, Yugoslavya’nın kurucusu Mareşal Tito, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Prenses Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin, huzurunda resitaller verdiği devlet konuklarındandır.

İlk defa 1953 yılında, Türkiye ile İtalya arasında imzalanan Kültür Anlaşması çerçevesinde bir radyo konseri vermek için Roma’ya gitti. Bu konserin başarısı üzerine Napoli Yaz Festivali’nde sahnelenen Cavelleria rusticana operası’nda başrol üstlenmek fırsatını elde etti. Bir sonraki sezon Napoli’nin ünlü San Carlo Operası’nda Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrol oynama teklifi aldı. Leyla Gencer’in uluslararası platformdaki opera serüveni böylece başladı, Madam Butterfly operasındaki başarısı ile Napolillerin sevgisini kazanan Gencer, Napolili Türk olarak anılmaya başladı. Bu başarı bir sonraki sezon San Carlo Operası’nda sahnelenen La Traviatadaki Violetta rolü ile sürmüştü. Sanatçı “La Traviata”‘yı Palermo, Trieste, Ankara, Torino, Varşova, Poznan, Lodzi Krakov’da, Viyana Devlet Operası’nda Herbert von Karajan yönetiminde, San Francisco ve Philadelphia’da, Moskova ve Leningrad’da seslendirdi. 1956’da San Francisco operasında San Francesca da Rimini operasında son anda oynayamayacağını bildiren ünlü soprano Renata Tebaldi’nin yerine başrolü seslendirdi. Eserin San Francisco ve Los Angeles temsillerinden sonra San Francisco operası ile kontrat imzaladı.

leyla-gencer (1)1957 sezonunda San Fransicso Operası’nda sahnelenen La Traviata operasında başrolü Leyla Gencer, Lucia di Lammermoor operasında ise dünyaca ünlü soprano Maria Callas üstlenmişti. Callas’ın gelmemesi üzerine Lucia rolünü de Gencer üstlendi ve büyük başarı kazandı. O günden başlayarak ABD’de sayısız opera temsili, resital, konser gerçekleştirdi.

26 Ocak 1957 gecesi Leyla Gencer, kendisine koyduğu Milano’nun ünlü La Scala Tiyatrosu’nda sahneye çıkma hedefine ilk defa ulaştı. Fransız besteci Francis Poulenc’in Carmelit’lerin Diyaloğu eserinin dünyadaki ilk temsilinde başrolü (Lidoine-başrahibe) oynadı. Scala’daki ilk sahneye çıkışından sonra Gencer, 18 Şubat 1957’de tüm zamanların en büyük orkestra şefi kabul edilen ve kısa bir süre önce ABD’de hayatını kaybeden Arturo Toscanini için Milano’nun Duomo di Milano Katedralı’nda düzenlenen görkemli cenaze töreninde Verdi’nin Requiem’i seslendirilirken soprano partisini başarıyla söyledi. Bu başarının ardında La Scala Operası’nın Köln Operası’nın açılışı nedeniyle düzenlediği turnede Verdi’nin Kaderin gücü adlı eserinde başrol oynadı. 1958’de Pizzetti’nin dünyada ilk gösterimi gerçekleşen Katedral’de Cinayet adlı eserinde başrahibe rolünü, ardından Boito’nun az bilinen Mefistofele operasında Margherita rolünü üstlendi.

Gencer, 1958 yılında kontratı feshedilinceye kadar yurtdışındaki operalarda Ankara Devlet Operası Sanatçısı sıfatıyla rol aldı. 1958’de görevine son verildikten bir süre sonra Milano’ya yerleşti. 1958’de İtalyan Radyosu’nda Donizetti’nin “Anna Bolena” operası Leyla Gencer’in yorumuyla yayımlanmıştı (Bu yayım, 1980’de plak olarak piyasaya çıktı). Bu yorumun başarısı üzerine ünlü orkestra şefi Vittorio Gui şefliğini yaptığı 3 ayrı eserde, 3 ayrı kentte (Palermo, Floransa Roma Operaları) başrol teklif etti. Gencer böylece 1959 yılı Floransa l.gencerFestivali’nin açılışında Verdi’nin 1849’dan beri hiç sahnelenmemiş “Legnano Savaşı” adlı eserinde başrolü oynadı. Bunu, Palermo’da Verdi’nin “Macbeth” Operası, Roma’da Mozart’ın “Don Giovanni” Operası’nı seslendirdi.

Gencer, 1960’larda mesleğinin doruğuna çıktı. Hiç bilinmeyen operaları seslendirmeyi sürdürdü. 1963’te Verdi’nin unutulmuş operası “Kudüs”te başrol Elena’yı oynadı. Bunu Donizetti’nin hiç bilinmeyen operası “Robert Devereux”daki Kraliçe Elizabeth rolü ve Bellini’nin 130 yıldır sahnelenmeyen “Beatrice di Tanda” operası takip etti.

1985 yılında sahneye veda eden sanatçı, 1983-1988 yılları arasında As. Li. Co.’nun genel sanat yönetmenliğini yürüttü, 1997-1998 arasında La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticilik yaptı, vefatına kadar La Scala Tiyatrosu’nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapmaktaydı. Gencer, aynı zamanda opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyordu. Uluslararası yarışmalarda seçiciler kurulu üyelikleri yapan, festivallere, seminer ve konferanslara katılan Leyla Gencer, İstanbul’da kendi adını taşıyan “Uluslararası Şan Yarışması”nın kurucusudur. Yarışma, 1995 yılından beri düzenlenmektedir.

Leyla Gencer, 1988 yılında “Devlet Sanatçısı” unvanıyla onurlandırıldı.

2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basıldı.

Vefaati

10 Mayıs 2008’de Milano’daki evinde kalp ve solunum yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. Leyla Gencer’in cenazesi 12 Mayıs günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi‘nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakıldı. Leyla Gencer’in külleri daha sonra İstanbul’a getirildi. Kendi vasiyeti gereği küller, 16 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Camii arasındaki yapılan bir törenden sonra Dolmabahçe açıklarında Boğaz sularına döküldü[3]. Törende, Mozart’ın Requiem’inden “Lacrimosa” ile Ahmed Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu”‘nun 5, 12 ve 13. bölümleri İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu tarafından leyla.gencerseslendirildi.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulacak.

Leyla Gencer Şan Yarışması

İlki “Yapı Kredi Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması” adıyla 3-9 Eylül 1995 tarihinde gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması, 2006 yılından bu yana iki yılda bir, La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi Vakfı işbirliğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenleniyor. 1997 yılındaki ikinci yarışmaya Leyla Gencer jüri üyesi olarak katıldı. Her iki senede bir gerçekleştirilen yarışma 1999 yılında 17 Ağustos Depremi nedeniyle düzenlenmedi.

Bugüne kadar birçok ülkeden yüzlerce sanatçının katıldığı Leyla Gencer Şan Yarışması’nda dereceye girenler dünyaca ünlü operalardan konser teklifleri aldılar.

Diskografi

  • Bellini: Norma / 1966, de Fabritiis, Gencer, Cossotto, et al
  • Bellini: Norma / 1965, Gavazzeni, Gencer, Simionato, et al
  • Bellini: Beatrice di Tenda1964 / Gui, Gencer, Zanasi, et al
  • Bellini: I Puritani 1961 / Quadri, Gencer, Raimondi, et al
  • Pacini: Saffo 1967 / Gencer, Del Bianco, Mattiucci
  • Cherubini: Medea 1968/ Gencer, Bottion, et al
  • Mayr: Medea in Corinto 1976/ Ferro, Gencer, Johns
  • Gluck: Alceste 1967/ Gui, Gencer, Picchi
  • gencer.leylaChopin: Polish Songs; Liszt / Leyla Gencer, Nikita Magaloff
  • Donizetti: Anna Bolena 1958/ Gavazzeni, Gencer, Simionato, et al
  • Donizetti: Anna Bolena 1965/ Gavazzeni, Gencer, Cava, et al
  • Donizetti: Caterina Cornaro 1972 / Cillario, Gencer, Aragall
  • Donizetti: Les Martyrs / 1975 Camozzo, Gencer, Bruson, et al
  • Donizetti: Les Martyrs / 1978 Gelmetti, Gencer, Bruson, et al
  • Donizetti: Lucrezia Borgia / 1970 Gracis, Gencer, Raimondi et al.
  • Donizetti: Lucrezia Borgia / 1966 Franci, Gencer, Aragall, Petri et al.
  • Donizetti: Maria Stuarda / 1967 Molinari-Pradelli, Gencer, Verret, Tagliavini et al.
  • Donizetti: Messa di Requiem / Gavazzeni, Teatro La Fenice
  • Donizetti: Roberto Devereux 1964 / Gencer, Cappuccilli, et al.
  • Donizetti: Belisario 1969 / Gavazzeni, Gencer, Taddei et al.
  • Mozart: Don Giovanni 1960/ Molinari-Pradelli, Gencer, Petri, Bruscantini, Stich-Randall et al
  • Mozart: Don Giovanni 1962/ Solti, Gencer, Jurinac, Freni
  • Ponchielli: La Gioconda 1971 / de Fabritiis, Gencer, Raimondi
  • Zandonai: Francesca da Rimini 1961 / Capuana, Gencer, Cioni et al.
  • Rossini: Elisabetta, Regina d’Inghilterra 1971/ Sanzogno, Gencer, Grilli
  • Verdi: I due Foscari” 1957/ Serafin, Gencer, Guelfi
  • Verdi: Battaglia di Legnano (Legnano Savaşı) 1959/ Gencer, Limarilli
  • Verdi: Rigoletto 1961/ Quadri, Gencer, McNeil, Raimondi
  • Verdi: Gerusalemme 1963/ Gavazzeni, Gencer, Aragall, Guelfi
  • Verdi: I Vespri Siciliani 1965/ Gavazzeni, Gencer, et al
  • Verdi: Macbeth 1960/ Gui, Gencer, Taddei, Picchi et al.
  • Verdi: Macbeth 1968/ Gavazzeni, Gencer, Guelfi, Corradi, et al
  • Verdi: Attila 1972/ Silipigni, Gencer, Hines
  • Verdi: Ernani 1972/ Gavazzeni, Gencer, Bergonzi
  • Verdi: Simon Boccanegra 1961/ Gavazzeni, Gobbi, Gencer
  • Verdi: Il Trovatore 1957/Previtali, Gencer, Del Monaco, Barbieri, Bastianini
  • Verdi: Un ballo in maschera (Maskeli Balo) 1961/ Gencer, Bergonzi
  • Verdi: Aida 1956/ Capuana, Gencer, Bergonzi, Cossotto
  • Verdi: La Forza del Destino (Kaderin Gücü) 1957/ Serafin, Gencer, Di Stefano
  • Verdi: La Forza del Destino 1965/ Molinari Pradelli, Gencer, Bergonzi

 

Oğlu Işık Öğütçü, Orhan Kemal’in 1960’larda tefrika edilmiş ‘Uçurum’ adlı bir romanının ortaya çıkarıldığını söyledi. 2014’te yazarların yayımlanmış öyküleri de basılacak ve Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Yaşar Kemal gibi yazarlarla yazışmaları da yayımlanacak.

Aslı Uluşahin – [-]

orhan-kemalTürk edebiyatında toplumsal gerçekçiliğin usta yazarlarından Orhan Kemal (1914-70), önümüzdeki yıl doğumunun 100. yılı dolayısıyla bir dizi kitapla anılacak ve gündeme taşınacak.

Yayımlanacak kitapların ilki, 1961 yılında “Büyük Gazete” isimli dergide tefrika edilmiş “Uçurum” adlı roman. Romanı gün yüzüne çıkaran Orhan Kemal’in oğlu IşıkÖğütçü, bir araştırmacının Türker İnanoğlu Vakfı’nın (TÜRVAK)müzesinde derginin nüshalarına rastlayıp haber vermesinin sonrasında esere ulaşmış.

“Uçurum”un, üretken bir yazar olan Orhan Kemal’in peşine düştüğü kayıp eserlerinden biri olduğunu söyleyen Öğütçü, ne var ki dergide 23bölüm tefrikanın yer aldığını, 21 Haziran 1961 tarihindeki sayı sonrasında derginin başka nüshalarına ulaşamadıklarını söylüyor. Derginin kapandığını düşündüklerini belirten Işık Öğütçü, eser yayına hazırlanırken hikâyenin sonunu “birkaç cümle ile bağlamış”.

Kitapta “Uçurum” dışında, yazarın yine aynı dergide yayımlanmış söyleşileri de yer alacak. Orhan Kemal, o dönemde Ruhi Su, Atıf Yılmaz, sinema ve seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur gibi isimlerle söyleşiler yapmış. Ayrıca müstear isimle “İtiraflar” isimli bir bölümde, örneğin hayat kadınlarıyla söyleşileri yayımlanmış.

orhan-kemal-1Öğütçü, roman ve söyleşilerden oluşacak bu kitabın, büyük olasılıkla yazarın diğer eserlerini de yayımlayan Everest Yayınları tarafından basılacağını belirtiyor.
2014 yılında çıkacak bir diğer kitapta ise Orhan Kemal’in daha önce yayımlanmamış öyküleri yer alacak. Öğütçü, yazarın 1950’li yıllarda neredeyse bütün gazetelere, Yeditepe, Varlık gibi edebiyat dergilerine, kendi adıyla ya da müstear isimlerle pek çok öykü yazdığını, uzun süren bir çalışma sonrasında bu öyküleri derlediğini ifade ediyor.
Ayrıca gelecek yıl usta yazarın az bilinen fotoğaflarından oluşan bir albüm de yayımlanacak.

Işık Öğütçü’nün üzerinde çalıştığı bir diğer kitap ise Orhan Kemal’in mektuplarıyla ilgili. Yazarın Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Samim Kocagöz, Fikret Otyam ve Nevzat Üstün gibi dönemin önemliyazarlarıyla mektuplaşmaları bu kitapta bir araya getirilecek. “Mektuplar” kitabının ise 2014 sonrasında yayımlanması planlıyor.
Orhan Kemal’in son olarak 2011 yılında yine oğlu Işık Öğütçü tarafından bulunan “Yüzkarası” adlı kitabı yayımlanmıştı.

“Editör: Demek ki neymiş yağız hırsız ev sahbini bastırıyormuş. Bize ait olanı al/çal, sergile geri isteyince de neredeyse değil, aleni olarak “Şantajcı” muamelesi yap. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

İngiliz The Guardian gazetesi, Türkiye’nin yurt dışındaki müzelerde bulunan arkeolojik eserleri geri almak için yabancı ülkelerin müze ve arkeologlarına şantaj yaptığını öne sürdü.

Gazete ayrıca Kültür Bakanlığı’nı “kültürel şovenizm” uygulamakla suçladı.

The Guardian, yasa dışı yollarla yurt dışına çıkarılan yabancı ülkelerdeki kültürel varlıklarını Türkiye’ye getirmek için son birkaç yılda adeta seferberlik başlatan Eruğrul Günay liderliğindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca talep edilen kültür varlıklarını iade etmek istemeyen Berlin, Paris ve New York’un müze ve arkeoloji adamlarını, Türkiye’de arkeolojik kazı yapma izinlerini yenilememekle tehdit etti. Bakanlık ayrıca bu kentlerdeki müzelere hiçbir sanat ve kültür eserini ödünç vermeme tehdidinde bulunduğini öne sürdü. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri için ’Türkiye kültür savaşı açtı’ ifadesini kullanan gazete, 1829’dan bu yana Türkiye’nin en önemli arkeoloji alanlarında kazılar yapan Alman Arkeoloji Enstitüsü, Berlin Müzesi’nde bulunan 3 bin 300 yıllık dev Hitit sfenksin verilmemesi halinde Türkiye’nin kendilerini yeni kazı izni vermemek veya izinlerini uzatmamakla tehdit ettiğini öne sürdü. Enstitü, sfenksin Türkiye’ye iade edilmesinden sonra bazı kazı izinlerinin yenilendiğini iddia etti.

Berlin’de bulunan ve ünlü Bergama Tapınağı’nın sergilendiği Bergama Müzesi’nin bağlı olduğu Prusya Kültürel Miras Vakfı Başkanı Hermann Parzinger de, Ankara’yı ’Kirli siyasi oyunlarla bilimsel çalışmaların geleceğini tehlikeye atmakla’ suçladı. Parzinger, “Türkiye bize arkeologlarımızı ülkeden dışarı atma şantajı uyguluyor. Son olarak arkeolojik kazı alanlarına alt yapı hizmeti vermemekle tehdit ettiler” dedi.

The Guardian, Türkiye’nin arasının bazı arkeolojik eserleri geri vermeyi reddeden Paris’teki Louvre Müzesi ve Ankara’nın yasa dışı yollara yurtdışına çıkarıldığını söylediği 18 parçalık Norbert Shimmel koleksiyonunu iade etmeyen New York Metropolitan Muzesi ile de kötü olduğunu belirterek, “Ankara bir süre önce Paris’e Fransız arkeologların kazı izinlerini iptal ederek misilleme yaptı” diye yazdı.

Kaynak :[-]

Şanlıurfa’dan 1950’lerde kaçırılan Orpheus Mozaiği ABD’de sergilendiği Dallas Müzesi tarafından Türk yetkililere teslim edildi. Bakan Günay’ın ‘Yılbaşı Sürprizi’ diye açıkladığı mozaiğin bugün Türkiye’ye ulaşması bekleniyor.

 Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın yılbaşı sürprizi olarak nitelendirdiği ‘Orpheus Mozaiği’ anavatanı Türkiye’ye iade edilyor.

Şanlıurfa’dan 1950’li yıllarda kaçırılan eser, tarihi kesin en erken Edessa Mozaiği (M.S. 194) olarak biliniyor.  Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü’nün önderliğinde bir bakanlık heyeti mozaiği teslim almak üzere Chicago’ya gitmişti. Yoğun temasların, ve eserin Türkiye’ye ait olduğunu kanıtlayan belgelerin sunulmasının ardından Dallas Sanat Müzesi yöneticileri eseri Türkiye’ye iade etme kararı aldı. Mozaiğin 5 Aralık’ta (bugün) New York’tan, Türk Hava Yolları aracılığında diplomatik kargoyla Türkiye’ye getirilmesi planlanıyor.

Bugünkü Şanlıurfa’nın Hellenistik Dönem’de Seleukos yönetimi sırasında aldığı ve uzun süre kullandığı isim olan Edessa, Geç Roma döneminde bağımsız olarak bir krallığa dönüşmüştü. Edessa’da Krallık Dönemi hanedanlığı, şehrin kendi özgünlüğü içinde bir yaşayış tarzının önünü açtı. Bu yöresellik sanatta da kendini gösterdi. Özellikle mozaik sanatı da bu çerçevede Edessa’da farklı bir şekilde, özgün bir anlayışla ortaya kondu. Edessa mozaikleri dönemin teknik özellikleri çerçevesinde şehrin mozaik ustaları tarafından yerel bir dille yorumlandı. Edessa şehrine özgü mozaiklerin, yerel kültür öğelerinin ve aile ilişkilerinin anlatıldığı eserler olarak bir başka benzeri yok. 1950’li yıllarda keşfedilmesinin ardından hızla yurt dışına kaçırılan mozaiklerin bir bölümü ele geçirilerek Aya İrini Müzesi’nde koruma altına alındı.

Kaçırılan mozaikler her yerde

Yurtdışındaki örnekler içerisinde en dikkat çekeni ise Dallas müzesinde sergilenen ve Türkiye’ye iadesi sağlanan Orpheus Mozaiğiydi. Şanlıurfa’nın Kalkan Mahallesinde tespit edilen bu mozaik çok kısa bir süre içinde hızla sökülerek yurtdışına çıkarıldı. Yurtdışındaki kolleksiyonerlerin elinde bulunan örnekler de hesaba katıldığında “Edessa Mozaik Müzesi” olarak düşünülebilecek bir alanı dolduracak kadar Edessa Mozaiği etrafa dağılmış durumda.

MOZAİKLERİN HİKAYESİ

1950’li yıllarda J. B. Segal’in Edessa mozaiklerini keşfetmeye başlaması ve bulduğu örneklerin özellikle yazıtlarını çözerek yayınlamasından sonra, Şanlıurfa’nın mezarları adeta talan edilmeye başlandı. Hızla yağmalanan mezarların en nadide eserleri olan mozaikler hırsızlar tarafından göz göre göre sökülerek kısım kısım yurtdışına, kolleksiyonerlere satılmak üzere yollara çıkarıldı. Bu yağmalanma realitesi sonucunda yurtdışındaki müzelerde ve yabancı kolleksiyonerlerin elinde birçok Edessa mozaiği bulunuyor.  Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa gibi ülkelerin kimi seçkin müzelerinde Edessa mozaiklerine ait örnekler görmek mümkün. (Kaynak: Arkeoloji ve Sanat Dergisi)

Dallas Sanat Müzesi’nden Türkiye’ye iadesi sağlanan Orpheus Mozaiği üzerindeki sanatçı imzasıyla ayrıca önem taşıyan bir sanat eseri. Üzerindeki yazıtlarda yer alan tarihine göre de tarihi kesin en erken Edessa Mozaiği. (MS 194).

İstanbul’daki kazılarda bulunan arkeoloji öğrencileri 29 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğrenci Sempozyumu’nu düzenleyecek.

Yenikapı kazılarında öğrencilerin çalıştığı kazılardan sadece bir tanesi. Yıllardır Yenikapı kazılarında çalışan, İstanbul Teknik Üniversitesi Sanat Tarihi yüksek lisans öğrencisi Hasan Binay İstanbul’un tarihini 8 bin 500 yıl geriye çeken kazı için, kentin belleğini tamamıyla değiştirdiğini belirtti. Anadolu’da devam eden 150 kazıda öğrencilerin emeği var. Kazılarda çalışan öğrenciler birikimlerini sempozyumla aktarmak istiyor. 29 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğrenci Sempozyumu’nu organize ettiler.

İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 35 öğrenci aylardır bu sempozyuma hazırlanıyor.
Sempozyumda; disiplinler arası çalışmalar, kent arkeolojisi ve kentsel dönüşüm ile ilgili sunumlar, İstanbul ve çevre   bölgelerdeki  arkeolojik kazılar, İstanbul’un kültürel varlıklarının arkeoloji ve sanat tarihi öğrencileri tarafından değerlendirilmesi, arkeoloji ve sanat tarihi öğrencilerinin staj döneminde ve mezun olduktan sonraki sorunları üzerine söyleşiler yer almaktadır. Perşembe ve Cuma günleri konularına göre sunumlar ve tartışmalara, Cumartesi günü ise etkinliklere ayrılmıştır.