Yazılar

Sabancı Müzesi’nde açılan ‘Oryantalizmin 1001 Yüzü’, resimden mimariye, dekorasyondan modaya oryantalizmi her yönüyle ele alan hayli etkileyici bir sergi.

sabancı müzesiSakıp Sabancı Müzesi, yeni sergisi ‘Oryantalizmin 1001 Yüzü’yle bugüne dek olmadığı kadar geniş bir çerçeveden oryantalizmi masaya yatırıyor. Nazan Ölçer’in basın toplantısında söylediği gibi pek çok alanı kapsayan çetin ceviz bir sergi. Bir yandan adıyla sanattan mimariye birçok alan üstünde etkileyici olan ‘1001 Gece Masalları’na gönderme yaparken bir yandan da oryantalizmin içindeki çelişkileri gözler önüne seriyor.

Orient, Latincede yükselen anlamına gelen ve güneşin doğduğu yönü işaret eden ‘oriens’ kelimesinden dönüşmüş bir sözcük. Ortaçağ boyunca yalnızca Ortadoğu’yu ‘Orient’ olarak adlandıran Avrupa, ticari, siyasi, sömürge ilişkileri ve seyahatlerin artmasıyla daha doğudaki, Hindistan, Çin, Japonya’ya kadar uzanan bir bölgeyi de bu isme dahil eder. ‘Orient’, kendisini merkez olarak gören Osmanlı için Avrupalıların bakış açısını yansıtır. ‘Şarkiyat’ sözcüğü ise Batı’da bir bilim dalı olan ‘Oriental Studies’in 20. yüzyılda Türkçeye çevrilmesiyle kullanılmaya başlanır.

‘Oryantalizmin 1001 Yüzü’ sergisi, oryantalizmin geçmişi çok daha eskilere dayansa da Batı’nın Doğu’yla ilişkilerinin başladığı 19. yüzyıla odaklanıyor. Sergi, Napoléon Bonaparte’ın 1798’de kalabalık bir ‘akademik’ heyetle gerçekleştirdiği Mısır Seferi sonrasında Batı’nın bilinçli bir uzmanlaşmayla askeri alanda olduğu kadar şarkiyat konusunda da üstünlük elde ettiği dönemle başlıyor.

Mısır Seferi sonrası gelen bilgiler büyük ilgi topluyor. Üniversitelerde Doğu’yu araştıran bölümleri kuruluyor, Arapça, Farsça, Osmanlıca okutuluyor. Bu yüzden de sergide akademik ve bilimsel bir harekete dönüşen Mısır Seferi’nin ardından gelişen bilimsel oryantalizm alanında, geç Osmanlı bağlamı içindeki bazı yapıtlar da dahil olmak üzere, yer alan örnekler dönemi kavramak için çok önemli.

oryantalizmEdward Said’in oryantalizmi
Oryantalizme çok yönlü bir bakış açısıyla yaklaşan ‘Oryantalizmin 1001 Yüzü’ sergisi, Batı ile Doğu arasındaki etkileşimleri ve Edward Said’in 1978’de yayımladığı ‘Oryantalizm’ kitabı ile başlayan yoğun tartışmaları da dikkate alıyor. Akademik bir kadro ile konularının önde gelen uzmanlarının oluşturduğu bilimsel danışma komitesinin desteğiyle hazırlanan sergi ‘oryantalizm’ kavramını, sadece Batılı merkez tarafından kontrol edilen tek taraflı bir söylem olmaktan çıkarıp, farklı alanlara yansımaları ile geniş bir yelpazede sunuyor. Serginin danışma kurulunda Ahmet Ersoy, Edhem Eldem, Zeynep Çelik, Baha Tanman, Zeynep İnankur, Semra Germaner, Turgut Saner, Emine Naskali, Filiz Ali, Bahattin Öztuncay, Engin Özendes, Gökhan Akçura, Zeynep Kızıltan gibi birbirinden değerli bilim insanları var. Serginin ana sponsorluğunu da Çiftçi Towers üstlenmiş, sergi alanının çok özel tasarımı ise Metin Deniz’e ait.

Sergide 19. yüzyıl başında gerçekleşen arkeolojik kazılar, değerli kitaplar, Avrupa’daki oryantalist mimarinin Osmanlı’daki uygulamaları, oryantalist tarzda iç mekân tasarımları, sahne dekoru, kıyafetler, stüdyo fotoğrafları ve 19. yüzyılda başlayan Doğu’ya seyahatin değişik aşamaları, obje ve örnekleriyle sunuluyor. Tabii ki oryantalizmle her zaman eş anlamlı kullanılan oryantalist heykel ve tablolar da unutulmamış. Doğu’nun kalıplaşmış imajının oluşmasına katkıda bulunan edebi oryantalizm alanında ilk tercümesi Fransızcaya Galland tarafından çevrilmiş, 19. ve 20. yüzyıldan ‘1001 Gece Masalları’nın farklı dillerdeki resimli nüshaları da sergilenen belgeler arasında.

Sergi bize çok net bir biçimde Batı’nın imgeleriyle yaratılan Doğu imgesini Doğu’nun nasıl yeniden üreterek sahiplendiğini ve zaman içinde var olan önyargılarda nasıl bir payı da olduğunu gözler önüne seriyor.

1800’lerin ikinci yarısında Doğu yaşantısı, oryantalist ressamların tablolarından esinlenerek yaratılan Almanya’nın Dresden kentindeki Yenice Tütün Fabrikası, Avusturya’daki Böcek Fabrikası gibi Osmanlı, Arap, İran hatta Hindistan mimarisi karışımı hayali mimari örnekleri binalar daha sonra bize yeni bir tarz olarak Batı’dan gelerek Osmanlı başkentini etkisi altına alıyor. Çırağan Sarayı, Topçu Kışlası, İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısı, Sirkeci Garı gibi eklektik unsurlar taşıyan bu yapılar böyle bir ikinci oryantalizm ürünü.

Oryantalizm bitti mi, bugün ne durumda? Sergi süresince bu soruya konferanslar dizisiyle cevap aranacak. Oryantalizmi daha iyi anlamak istiyorsanız konularının uzmanlarının vereceği bu konferansları kaçırmayın derim.

Oryantalizm ve Mimari

Oryantalist mimarlıkta Osmanlı ve Türk motiflerinin de belirli bir payı vardı. Çadır, hamam ve cami gibi yapılar Batı’nın hafızasında Türk mekânlarıyla özdeşti. Ancak, adında ‘Türk’ sözcüğü geçen birçok yapı Elhamra’nın dantelsi dekorasyonu ve Hint-İslam mimarlığının gösterişli kubbeleri, minareleri ve kuleleriyle tasarlanıyordu. 19. yüzyıldan Oryantalist özellikler sergileyen Avrupalı ve Osmanlı mimari eserler, ‘Oryantalizm ve Mimari’ adı altındaki bölümde inceleniyor.

Atölyede oryantalizm

Bu bölüm, Batılı sanatçılar tarafından üretilmiş oryantalist tablo ve fotoğraflardan oluşuyor. Avrupalı oryantalist ressamlar genel olarak savaş ve av konularını, harem ve hamam sahnelerini, gündelik hayattan alıntıları, etnik kıyafet ve tipleri, portreleri, çöl, vaha ve bedevilerin hayatlarını tablolarına konu ediniyor. Doğu’yu temsil eden fonlar önüne yerleştirilmiş divan gibi detaylarla yapay ve hayali bir Doğu yaratmanın amaçlandığı, gerçek Osmanlı yaşamı yerine, Batılının kafasındaki Osmanlı imajının nasıl yansıtıldığı tüm açıklığıyla görülüyor.

Modada oryantalizm

Doğu’nun lüks malları arasında ipekli kumaşlar, değerli taşlar ve mücevherat öteden beri revaçtadır. 17. yüzyılda, Türk kıyafetleri moda haline gelir, Versailles Sarayı’nda Türk kaftanlarına özenilerek tasarlanmış ceketler giyilmeye başlanır. Ancak Napoléon’un Mısır Seferi bu modayı farklı bir boyuta taşır. ‘Modada Oryantalizm’ bölümünde 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Léon Bakst, Erté ve Paul Poiret gibi dönemin ünlü moda ve sahne tasarımcıları tarafından tasarlanan oryantalist kıyafetler sergileniyor.

Oryantalizmi küçümsemiyoruz

Nazan Hanım, gerçekten de yaşadığımız dönemin tartışmalarına cevap verecek bir sergi hazırladınız, çıkış noktanız ne oldu?
Nazan Ölçer: Uzun süredir yanlış bir algılamayı düzeltmek ihtiyacındaydım. Oryantalizmin tanımının içinde hep bir yargılama, küçümseme vardı. Tanımları yerli yerine koyamama tartışamama gibi bir sorunumuz var. Biz bu sergide sadece Batı’nın Edward Said’in söylediği ‘küçümseyici bakış açısını’ yansıtmıyoruz. Çünkü bazen Doğu da kendini Batı’nın gözüyle görmüş. Batı, Doğu zannederek imgelerle bir sürü şey üretmiş. Doğu da Batılıların imgeleriyle yaratılmış bu Doğu’ya sahiplenmiş hatta yeniden üretmiş. Hiçbir şey siyah-beyaz zıtlığında değil. Napolyon’un Mısır Seferi olumsuzlukları kadar bilim sanat alanında olumlu kapılara da yol açtı. Biz ve öteki diye bir bakış açısı var ve bunu her yönüyle tartışılmasının önemli olduğunu düşündüğüm için bu sergiyi yaptık.

Kaynak : [-]  Yazar : Müge  AKGÜN

 

 

2005 yılından bu yana lale yarışması düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2013 yılında İstanbul’umuzu Lale ile yine bir 
fotoğraf yarışması aracılığıyla buluşturuyor.

YARIŞMANIN KONUSU:dunden_bugune_lale

2005 yılından bu yana lale yarışması düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2013 yılında İstanbul’umuzu Lale ile yine bir

fotoğraf yarışması aracılığıyla buluşturuyor.

Katılımcıların çekecekleri, İstanbul’un koru, park, bahçe, yeşil alanlarında pek çok bölgede yer alan peyzaj çalışması

fotoğrafları, makro Lale fotoğrafları ve İstanbul’luların Lale ile buluşmalarını betimleyen kadrajlar, yarışmamızın konusu

dahilinde değerlendirilecektir.

KATILIM ŞARTLARI:

1. Yarışmamıza seçici kurul üyeleri, İFSAK Yönetim Kurulu üyeleri, TFSF temsilcisi ve birinci dereceden yakınları ve dışında tüm fotoğraf severler katılabilir.

2. Yarışmanın her iki bölümüne de gönderilecek olan fotoğrafların 2013 yılı içerisinde çekilmiş olması gerekmektedir.  Önceki yıllarda çekilmiş fotoğraflarla katılım, kural ihlali sayılacaktır.

3. Yarışmaya baskı kabul edilmeyecektir. Fotoğraflar, aşağıda belirtilen detaylara istinaden CD/DVD’ye kaydedilerek gönderilecektir.

4. Fotoğraf Sayısı: Her fotoğrafçı en fazla dört (4) eser ile yarışmaya katılabilecektir.

5. Fotoğraflar renkli veya siyah/beyaz olarak sunulabilecektir.

6. Fotoğraf Boyutları: Kısa kenar minimum 2000 pixel, jpg formatında, 300 dpi çözünürlükte ve en yüksek sıkıştırma kalitesinde olmalıdır.

7. Fotoğraflara verilecek isim;

• 6 Rakamdan oluşacak katılımcının rumuzu (Örneğin; 012345), Fotoğrafın sıra numarası olarak  hazırlanmalıdır.  Örneğin; 012345-1.jpg, 012345-2.jpg, …, gibi

8. Fotoğrafların kenarlarında boşluk veya paspartu kullanılmamalıdır.

9. Keskinlik, kontrast, saturasyon gibi basit müdahalelerin dışında tamamen bilgisayar yazılımları ile oluşturulmuş veya olmayan bir nesne/objenin eklendiği/çıkartıldığı fotoğraflar kabul edilmeyecektir.

10. Daha önce başka yarışmalarda derece almış (birinci, ikinci, üçüncü, mansiyon, özel ödül) fotoğrafların katılımı kesinlikle kural ihlali olarak sayılacaktır ve katılımcı, yarışmaya gönderdiği yapıtın tümüyle kendisine ait olduğunu,  gerekli izinlerin alındığını diğer hususlarla birlikte kabul, beyan ve taahhüt eder.

11. Ödül kazanan katılımcılardan bu beyan ve kabulleri dışında hareket ettiği anlaşılanların elde ettikleri ödül, ünvan ve her türlü kazanımları geri alınır.

• Yarışmaya gönderdiği fotoğraf üzerinde, yapıt kendisine ait olmadığı halde kendisininmiş gibi göstermeye ve seçici kurulu yanıltmaya yönelik her türlü müdahale ve değişikliği yapan,

• Ödül almış fotoğrafların katılımının kısıtlandığı bu yarışmada böyle bir fotoğraf ile ya da bu fotoğrafın ana unsur olarak kullanıldığı yapıtlarla katılımda bulununan kişilerin yarışmalara katılımı TFSF Yarışma ilkeleri gereğince bir (1) yıl kısıtlanır.

• Daha önce kural ihlali cezası almış olan katılımcıların ikinci defa kural ihlali yapması durumunda yarışmalara katılımı TFSF yarışma ilkeleri uyarınca süresiz olarak kısıtlanır.

12. Haklarında yukarıda açıklanan gerekçelerle verilmiş kısıtlılık kararı devam eden katılımcılar bu yarışmaya katılamazlar.

ESERLERİN GÖNDERİLMESİ:

• Fotoğraflar bir CD/DVD’ye kaydedilecektir.

• CD/DVD’nin üzerinde sadece katılımcının 6 rakamlı rumuzu yazılı olacaktır. Üzerinde “katılımcı rumuzu” yerine “katılımcı ismi” yazılan CD/DVD’ler yarışma dışı bırakılacaktır.

• Şartnamenin son sayfasında bulunan katılım formunun eksiksiz olarak doldurulması,imzalanması, CD/DVD ile birlikte kapalı bir zarfın içerisine konulması, zarfın üzerine sadece 6 rakamlı rumuzun yazılması gerekmektedir.

• CD/DVD ve katılım formunun içinde bulunduğu zarf, postada hasar görmeyecek şekilde paketlenip aşağıdaki adrese posta/kargo ile gönderilecek veya elden teslim edilecektir:

İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK) Sayın Çetin Kaya, İstiklal Caddesi, Ayhan Işık Sokak, No: 34/2 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212-292 42 01

Detaylı bilgi için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz.

Broşürü indirmek için tıklayın…
Şartnameyi indirmek için tıklayın…
Ödüller indirmek için tıklayın…

 

 YARIŞMANIN KONUSU:

 İstanbul Bahçelievler Belediyesi, Bahçelievler’deki yaşamın fotoğrafçıların kadrajları ile buluşmasını hedefleyerek “Bahçelievler’de Hayat” konulu fotoğraf yarışmasını düzenliyor.

fotograf-yarismasi

 Yarışma, 2 bölümden oluşuyor;

 

  1. Renkli
  2. Siyah/Beyaz

Bahçelievler Belediyesi İlçe sınırları içerisinde çekilecek olan fotoğraflar, İlçenin sosyal yaşamını, kültürünü, tarihini ve doğal yaşamını betimler nitelikte olacak.

İlgili Dökümanı ve Katılım Formunu İndirmek İçin:

PDF indirmek için buraya tıklayınız…

DOC indirmek için buraya tıklayınız…

 BAHÇELİEVLER BELEDİYESİ – İFSAK

“BAHÇELİEVLER’DE HAYAT”

FOTOĞRAF YARIŞMASI

 

 KATILIM ŞARTLARI:

 

  • Yarışmada  seçici kurul üyeleri, Bahçelievler Belediyesi Yönetimi, İFSAK Yönetim Kurulu üyeleri, Danışma Komitesi üyeleri, TFSF temsilcisi ve birinci dereceden yakınları ve dışında tüm fotoğraf severler katılabilir.

 

  1. Yarışmanın her iki bölümüne de gönderilecek olan fotoğrafların 2013 yılı içerisinde çekilmiş olması gerekmektedir. Önceki yıllarda çekilmiş fotoğraflarla katılım, kural ihlali sayılacaktır.
  1. Fotoğraf Sayısı: Her katılımcı, her bölüm için en fazla dört (4) eser ile yarışmaya katılabilecektir. Her iki bölüme de katılma zorunluluğu bulunmamaktadır.
  2. Yarışmaya gönderilecek olan fotoğrafların, baskı ve CD/DVD kaydı olarak gönderilmesi gerekmektedir.
  3. Baskı: Fotoğraf baskı boyutları 30 x 20 cm olacaktır.
  4. CD/DVD’ye kaydedilecek fotoğraflar: Kısa kenar minimum 2000 pixel, jpg formatında, 300 dpi çözünürlükte ve en yüksek sıkıştırma kalitesinde olmalıdır.
  5. Fotoğraflara verilecek isim (baskıların arka yüzüne sağ alt kısma yazılacak ve CD/DVD kayıtları için dosya ismi olarak kullanılacak olan isimler);
  • Konu indisi (“A” veya “B”), 6 Rakamdan oluşacak katılımcının rumuzu (Örneğin; 012345), Fotoğrafın sıra numarası (Örneğin; “1” veya “2”,… “4”) olarak hazırlanmalıdır.

       Örneğin; A-012345-1.jpg,   A-012345-2.jpg,  …, B-012345-1.jpg,…  gibi

  1. Baskı ve CD/DVD kaydı ile gönderilecek fotoğrafların kenarlarında boşluk veya paspartu kullanılmamalıdır.
  2. Keskinlik, kontrast, saturasyon gibi basit müdahelelerin dışında tamamen bilgisayar yazılımları ile oluşturulmuş veya olmayan bir nesne/objenin eklendiği/çıkartıldığı fotoğraflar kabul edilmeyecektir.
  3. Daha önce başka yarışmalarda derece almış (birinci, ikinci, üçüncü, mansiyon, özel ödül) fotoğrafların katılımı kesinlikle kural ihlali olarak sayılacaktır ve katılımcı, yarışmaya gönderdiği yapıtın tümüyle kendisine ait olduğunu, gerekli izinlerin alındığını diğer hususlarla birlikte kabul, beyan ve taahhüt eder.
  4. Ödül kazanan katılımcılardan bu beyan ve kabulleri dışında hareket ettiği anlaşılanların elde ettikleri ödül, ünvan ve her türlü kazanımları geri alınır.
  • Yarışmaya gönderdiği fotoğraf üzerinde, yapıt kendisine ait olmadığı halde kendisininmiş gibi göstermeye ve seçici kurulu yanıltmaya yönelik her türlü müdahale ve değişikliği yapan,
  • Ödül almış fotoğrafların katılımının kısıtlandığı bu yarışmada böyle bir fotoğraf ile ya da bu fotoğrafın ana unsur olarak kullanıldığı yapıtlarla katılımda bulununan kişilerin yarışmalara katılımı TFSF Yarışma ilkeleri gereğince bir (1) yıl kısıtlanır.
  • Daha önce kural ihlali cezası almış olan katılımcıların ikinci defa kural ihlali yapması durumunda yarışmalara katılımı TFSF yarışma ilkeleri uyarınca süresiz olarak kısıtlanır.
  1. Haklarında yukarıda açıklanan gerekçelerle verilmiş kısıtlılık kararı devam eden katılımcılar bu yarışmaya katılamazlar.

 

ESERLERİN GÖNDERİLMESİ:

  • Baskıların arka sağ alt kısmında yazan fotoğraf ismi ile CD/DVD’ye kaydedilen fotoğrafların ismi aynı olmalıdır.
  • CD/DVD’nin üzerinde sadece katılımcının 6 rakamlı rumuzu yazılı olacaktır. Üzerinde “katılımcı rumuzu” yerine “katılımcı ismi” yazılan CD/DVD’ler yarışma dışı bırakılacaktır.
  • Şartnamenin son sayfasında bulunan katılım formunun eksiksiz olarak doldurulması, imzalanması, baskılar ve CD/DVD ile birlikte kapalı bir zarfın içerisine konulması, zarfın üzerine sadece 6 rakamlı rumuzun yazılması gerekmektedir.
  • Baskılar, CD/DVD ve katılım formunun içinde bulunduğu zarf, postada hasar görmeyecek şekilde paketlenip aşağıdaki adreslere posta/kargo ile gönderilecek veya elden teslim edilecektir:

 İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK)

Sayın Çetin Kaya,

İstiklal Caddesi, Ayhan Işık Sokak, No: 32/2 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212-292 42 01

DİĞER HUSUSLAR:

  • Yarışmaya katılım ücretsizdir.
  • Gönderilen Baskılar ve CD/DVD’ler katılımcılara geri gönderilmeyecektir. Elenen Baskılar ve CD/DVD’ler TFSF temsilcisi gözetiminde imha edilecektir.
  • Yarışma sırasında TFSF Temsilcisi hazır bulunacaktır.
  • Katılımcılar katılım formunu imzalayarak yarışmaya katılmalıdır. İmzasız form ile gönderilen fotoğraflar yarışmaya alınmayacaktır.
  • Şartnameye uymayan fotoğraflar jüri değerlendirmesine alınmayacaklardır.
  • Yarışmaya katılan yarışmacılar, belirtilen tüm hususları kabul etmiş sayılacaklardır.

 KULLANIM HAKLARI:

  • Yarışmada ödül alan fotoğrafların yayın, telif, kullanım ve sergileme hakkı eser sahipleriyle birlikte Bahçelievler Belediyesi’ne ait olacaktır. Bu eserler Bahçelievler Belediyesi’nin arşivinde saklanacaktır. Ödül ve mansiyon alan eserler ile satın alınan eserler Bahçelievler Belediyesi tarafından kitap, katalog, reklam, broşür, web sayfası ve benzeri basılı yayınlarda fotoğrafçı adı belirtilmek koşuluyla kullanılabilinir.  Ayrıca yarışmada başarılı olan eserler TFSF yayını olan Almanak 2013 kitabında da yer alacaktır. Katılımcılar bu şekilde kullanılan fotoğrafları için verilen ödülden başka herhangi bir telif hakkı ya da maddi manevi talep ileri sürmeyeceklerini gayrikabili rücu kabul, beyan ve taahhüt ederler.
  • Plananlanan sergi için derece alan fotoğraflar Bahçelievler Belediyesi tarafından bastırıldığı takdirde katılımcılardan herhangi bir bedel tahsil edilmeyecektir.
  • Fotoğraflar bastırıldıktan sonra Bahçelievler Belediyesi arşivine kaldırılacak ve serginin dolaşımı söz konusu olduğunda bu dolaşımda yer alabilecektir.

SEÇİCİ KURUL:  Alfabetik sıra ile;

Ara Güler              Fotoğraf Sanatçısı

Bülent Turan        Milletvekili, Fotoğraf Sanatçısı

Coşkun Aral          Fotoğraf Sanatçısı

Ersin Alok              Fotoğraf Sanatçısı

İlyas Göçmen        Fotoğraf Sanatçısı

Murat Aydın         Zeytinburnu Belediye Başkanı – Fotoğraf Sanatçısı

Mustafa Ataş        Milletvekili, Fotoğraf Sanatçısı

Seçici Kurul en az Üç (3) üyesinin bir araya gelmesi ile toplanır ve yarışma sonrasında değerlendirme tutanağı hazırlanır. Toplantı tarihinde Üç seçici kurul üyesinin bir araya gelememesi durumunda toplantı ve sonuç duyurusu bir hafta ertelenir.

 

ÖDÜLLER:

  A

(Renkli)

B

(Siyah/Beyaz)

1.lik Ödülü 4.000 TL 4.000 TL
2.lik Ödülü 3.000 TL 3.000 TL
3.lük Ödülü 2.000 TL 2.000 TL
Mansiyon (7 Ad.) 7 x 1.000 TL 7 x 1.000 TL
Sergileme Ödülü

(40 Ad.)

40 X 200 TL 40 X 200 TL

  

TAKVİM:

Son Başvuru tarihi:                                             15.05.2013

Seçici Kurul Değerlendirmesi:                         25.05.2013

Sonuçların Açıklanması:                                    31.05.2013

Ödül Töreni, Sergi:                                            08.06.2013

YARIŞMA SONUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ ve DUYURUSU:

Yarışma sonuçları basın yoluyla ve, www.bahcelievler.bel.trwww.ifsak.org.trwww.tfsf.org.tr adreslerinden duyurulacaktır. Dereceye giren katılımcılara ödülleri düzenlenecek tören ve sergide takdim edilecektir. Katılımcıların sunduğu eserlere layık görülen sıra Seçici Kurulun takdiri ile belirlenecektir. Seçici kurul tarafından dereceye layık bir eser  bulunmadığı takdirde bu sıra boş bırakılacaktır.

 

İLETİŞİM: 

İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK)

İlgili: Çetin Kaya

Adres: İstiklal Caddesi, Ayhan Işık Sokak, No: 32/2, Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212-292 18 07         E-Posta: [email protected]

 

Bahçelievler Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü

İlgili: Enes Yanmaz

Adres: Siyavuşpaşa, Barbaros Cad. No:9 Bahçelievler – İstanbul

Tel: 0212 484 38 21           E-Posta: [email protected]

 

DANIŞMA ve DÜZENLEME KOMİTESİ:

Zekeriya Yıldız – Bahçelievler Belediyesi Başkan Yardımcısı

Cemalettin Çelik  – Bahçelievler Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü

Hasan Güler – Fotoğraf Sanatçısı

Serkan Turaç-EFIAP – İFSAK Yönetim Kurulu Başkanı

Burak Şenbak-EFIAP – İFSAK Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

Yarışma Bahçelievler Belediyesi tarafından düzenlenmekte olup, (İFSAK) İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği tarafından organize edilmiştir.

Yarışmamız TFSF 2013/14 patronajı ile desteklenmektedir

Yarışma süresince TFSF Temsilcisi bulunacaktır.

Sanatseverleri yeni yılın ikinci ayında da oldukça yoğun bir etkinlik takvimi bekliyor.

Sergi

sanat duyuru

İSTANBUL

  • Bir Vizyonun Peşinde – ERA Mimarlık’ın 40 Yılı isimli sergi 3 Şubat’a kadar MSGSÜ Tophane – i Amire’de.
  • Mustafa Karasu’nun “Monolog” adlı sergisi, Art Suites Gallery’de (0212 251 55 61)
  • Çiçekli Oda isimli karma resim sergisi 29 Ocak – 2 Mart tarihleri arasında Galeri Oda’da. (0212 259 22 08)
  • Prix Pictet: Güç isimli sergisi 29 Ocak – 28 Nisan tarihleri arasında İstanbul Modern’de.
  • Nâzım Hikmet’in yolculuk fotoğraflarınden oluşan “Alnımın Çizgilerindesin Memleketim” isimli sergi 30 Ocak – 28 Şubat tarihleri arasında YapıKredi Kültür Merkezi’nde.
  • Halil Vurucuoğlu’nun “İrin” isimli sergisi 30 Ocak – 25 Şubat tarihleri arasında Dirimart’ta. (0 212 291 3434)
  • Duvar Resminden Korkuyorlar isimli sergi 31 Ocak – 21 Nisan tarihleri arasında SALT Beyoğlu’nda. (0212 377 42 00)
  • Büyüleyici Şehir Cenova isimli fotoğraf sergi 31 Ocak – 23 Şubat tarihleri arasında Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi’nde. (0212 249 2610)
  • Javid Tabatabaii’nin suluboya resim sergisi 31 Ocak – 18 Şubat tarihleri arasında GALERİFE’de. (0216 368 03 78)
  • Gülnur Geriş’in seramik sergisi 2 – 23 Şubat tarihleri arasında GaleriTasarım’da. (0212 513 23 14)
  • Jak Baruh, Levent Özçelik ve Maura Sullivan’ın fotoğraf sergisi 1 – 23 Şubat tarihleri arasında Pg Art Gallery’de. (0212 252 80 00)
  • Albina Onay ve Fatih Dülger’in sergisi yarına kadar Evin Sanat Galerisi’de. (0 212 265 81 58)
  • Magdalena Abakanowicz’in “İnsanlık Serüveni” isimli sergisi 30 Ocak’a kadar Akbank Sanat’ta.
  • Gogi Çagelişvili’nin “İstanbul” isimli sergisi 30 Ocak’a kadar Pirosmani Sanat Galerisi’nde. (0212 2526812)
  • Cengiz Gücük’ün “Hatıraların Kokusu” isimli sergisi 30 Ocak’a kadar Niş Art Galeri’de. (0212 232 2582)
  • Mustafa Ata’nın sergisi 30 Ocak’a kadar Mustafa Kemal Merkezi – Beşiktaş Çağdaş Salonları’nda.
  • Nejat Türkmen’in “Duvarın Diyalektiği” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar C.A.M. Galeri’de. (0212 245 79 75)
  • Damien Hirst’ün sergisi 31 Ocak’a kadar Portakal Kültür ve Sanat Evi’nde. (0212 225 46 37)
  • Coşkun Sami’nin “Kontrat” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar Mabeyn Galeri’de. (0212 261 60 60)
  • Ahmet Müderrisoğlu’nun “Kurt Duruşu” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar Galeri Selvin’de. (0212263 74 81)
  • Birgül Erdemir ve Birsen Eraslan’ın “İletişimde Yanlış Kodlamalar” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar Galeri Artist LAB’da. (0 212 2276852)
  • Bubi’nin heykel sergisi 31 Ocak’a kadar Artcollection’da.
  • Nermin Ülker’in “Pencerem” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar C.A.M. Galeri’de. (0212 245 79 75)
  • T.C. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Elemanlarının “Yeni Buluşma” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar ARTİSAN Sanat Galerisi’nde. (0212 247 71 91)
  • Manzara Hakkında isimli karma sergi 31 Ocak’a kadar Mine Sanat Galerisi’nde. (0212 232 38 13)
  • İsa Çelik’in elli beşinci sanat yılı footoğraf sergisi 31 Ocak’a kadar Schneidertempel Sanat Merkezi’nde.
  • Mustafa Ata’nın sergisi 31 Ocak’a kadar Mustafa Kemal Merkezi – Beşiktaş Çağdaş Salonları’nda.
  • Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mehmet Pesen, Ruzin Gerçin, Saim Dursun’un sergisi 31 Ocak’a kadar Ürün Sanat Galerisi’nde. (0216 363 12 80)
  • Cemile Bulut’un “Siyah- Beyaz Yolculuk” isimli sergisi 31 Ocak’a kadar Petrol-İş Sendikası’nın Altunizade’deki Genel Merkez Sergi Salonu’nda.
  • Taylan Ünal’ın “Pre-Adaptation” isimli sergisi 1 Şubat’a kadar Galeri Artist Çukurcuma’da. (0212 251 91 63)
  • Pelin Avşar’ın sergisi 1 Şubat’a kadar Ziraat İstanbul Tünel Sanat Galerisi’nde.
  • Mine Tudun’un “Gördüklerim” isimli sergisi 1 Şubat’a kadar Galateaart Sanat Galerisi’nde. (0212 245 80 38)
  • Zahit Büyükişliyen’in retrospektif sergisi 2 Şubat’a kadar İş Sanat Kibele Galerisi’nde.
  • Karma kış sergisi 2 Şubat’a kadar Bahariye Sanat Galerisi’nde. (0216 414 55 06)
  • Deniz Korkmaz Ekici, Evren Karayel Gökkaya, İsmail Tetikçi, Ayşe Balyemez, Emrah Onaran, Yeşim Zümrüt’ün sergisi 2 Şubat’a kadar Kızıltoprak Sanat Galerisi’nde. (0 216 418 38 06)
  • Görkem Ergün’ün “Çiğ” isimli sergisi 2 Şubat’a kadar Poligon’da. (0 212 292 59 68)
  • Nuray Özler Yolcu’nun “izleyen-izlenen” isimli sergisi 2 Şubat’a kadar Doruk Sanat Galerisi’nde.
  • Iván Navarro’nun “umutsuzluk” isimli sergisi 2 Şubat’a kadar Egeran Galeri’de. (0 212 251 1 251)
  • İlerlemenin Kutsallığı ve Zorbalığı isimli karma sergi 2 Şubat’a kadar Alanİstanbul’da.
  • nTuba Yalçınkaya’nın “Tüm Güzel Rüyalara” isimli sergisi 2 Şubat’a kadar Pilevneli Project’te. (0212 259 03 94)
  • Bilinmeyen Ara Güler isimli sergi 3 Şubat’a kadar G-Art Galeri’de. (0212 296 08 76)
  • Erdal Ateş’in sergisi 3 Şubat’a kadar Galeribu’da. (0212 243 91 93)
  • Mehmet Çebi Koleksiyonu’ndan “Aşk-ı Nebi ve Zikir Taneleri” Hilye-i Şerif ve Tespih sergisi 4 Şubat’a kadar Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda.
  • İrfan Seçkin’in “Akılda Kalanlar” sergisi 5 Şubat’a kadar Derinlikler Sanat Merkezi’nde. (0212 291 82 55)
  • Bilal Çınar’ın “Yazılanlar ve Çizilenler” isimli sergisi 6 Şubat’a kadar Galeri Espas’ta. (0212 227 70 17)
  • Metin Telçeker ve Serhan Yavaş’ın “Kaybolan Şehrin Anları” isimli sergisi 6 Şubat’a kadar RenArt Sanat Galerisi’nde. (0212 2413890)
  • Nâzım’ın Sanatı, Sanatçıların Nâzım’ı Sergisi 7 Şubat’a kadar Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi (CKM)’de.
  • Emre Zeytinoğlu’nun “Aydınlanma” isimli sergisi 8 Şubat’a kadar Teşvikiye Galeri/MİZ’de.
  • Dr. Füsun Uzunoğlu’nun “İstanbul Geceleri” isimli sergisi 8 Şubat’a kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi Sanat Galerisi’nde.
  • Nurdan Gümüşsoy’un “Gönül Bahçem” isimli sergisi 8 Şubat’a kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi Sanat Galerisi’nde.
  • Sevinç Candaş’ın sergisi 8 Şubat’a kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi Sanat Galerisi’nde.
  • Balkan Naci İslimyeli’nin “Kozmos ve Toz” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar EKAV /Eğitim Kültür Araştırma Vakfı’nda.
  • Selma Gürbüz’ün “Uzun Gece. Uzak Yolculuklar” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar Rampa’da. (0212 327 08 00)
  • Rauf Tuncer’in “Geleneğe Çağdaş Yorumlar” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde. (0212 415 58 58)
  • Serdar Yılmaz’ın “Yolunu Bul” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar PiArtworks’te. (0212 245 40 87)
  • Mustafa Karasu’nun “Monolog” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar Art Suites Gallery’de. (0212 251 55 61)
  • Mehmet Sinan Kuran’ın “Kara Kutu” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar Çağla Cabaoğlu Gallery’de. (0212 291 37 91)
  • Suat Arıkan’ın sergisi 9 Şubat’a kadar Almelek Sanat Galerisi’nde. (0216 334 73 80)
  • Su Yücel’in sergisi 9 Şubat’a kadar Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde. (0212 351 00 60)
  • Ersan Deveci, Pınar Du Pre ve Ozan Oganer’in sergisi 9 Şubat’a kadar Gallery LiNART’ta. (0212 247 47 29)
  • Çınar Eslek’in “Keskinlikten Uzak” isimli sergisi 9 Şubat’a kadar PiArtworks’te. (0212 293 71 03)
  • Mehmet Çetiner’in “İşaretler, İmgeler, Karşılaşmalar” isimli sergisi 10 Şubat’a kadar Artgalerim’de.
  • Işıl Güleçyüz’ün “Yukarı Bak” adlı sergisi 11 Şubat’a kadar Akademililer Sanat Merkezi’nde. (0212 245 02 29)
  • Piri Reis sergisi 11 Şubat’a kadar Topkapı Sarayı Müzesi’nde.
  • Gülhan Kırdı’nın “güçlü kadınlar” isimli fotoğraf sergisi 12 Şubat’a kadar İSO Sanat Galerisi’nde. (0212 251 46 31)
  • Ali Alışır’ın “Sanal Savaşlar” isimli fotoğraf sergisi 12 Şubat’a kadar Art On İstanbul Galerisi’nde. (0212 259 15 43)
  • Sema Çulam’ın sergisi 15 Şubat’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde. (0216 362 18 26)
  • Hasip Pektaş’ın “Resimler, Ekslibrisler” isimli sergisi 16 Şubat’a kadar Galeri Işık Teşvikiye’de. (0212 233 12 03)
  • Erdem Taşdelen’in “Yarı Farkında Özne” isimli sergisi 16 Şubat’a kadar NON’da. (0 212 249 87 74)
  • Hasip Pektaş’ın “Resimler, Ekslibrisler” isimli sergisi 16 Şubat’a kadar Galeri Işık’ta.
  • Sibel KOcak’aya’nın “Yeni Aygı – Beden ve Sınırlar” isimli sergisi 16 Şubat’a kadar Mixer’de.
  • Gerçeğin Masalı isimli karma sergi 16 Şubat’a kadar Kiplas Sanat Galerisi’nde. (0216 651 49 00)
  • Hale Karpuzcu’nun “İnsan Yavrusu” isimli sergisi 17 Şubat’a kadar Türker Art’ta. (0212 296 53 25)
  • Alpin Arda Bağcık, Egemen Bostancı, Buğra Erol, Dilek Gökçen, Volkan Kızıltunç’un sergisi 17 Şubat’a kadar Plato Sanat’ta. (0212 444 76 96)
  • IAP Özel Koleksiyon-I isimli karma sergi 17 Şubat’a kadar IAP Galeri’de.
  • Bir Başkentin Su Yolları isimli sergi 18 Şubat’a kadar Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde.
  • Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “İstanbul Destanı” isimli sergisi 19 Şubat’a kadar Çırağan Sarayı’nın giriş katındaki Sanat Galerisi’nde.
  • Ahmet Elhan, Argun Okumuşoğlu, Esat Tekand ve Sevinç Altan’ın sergisi 19 Şubat’a kadar Galeri 44a’da. (0212 233 33 80)
  • Pandora’nın sergisi 20 Şubat’a kadar Alta Sanat Galerisi’nde. (0212 282 69 65)
  • Kış Karması 2013 sergisi 20 Şubat’a kadar Hobi Sanat Galerisi’nde. (0212 225 23 37)
  • Çin Hazineleri Sergisi 20 Şubat’a kadar Topkapı Sarayı’nda.
  • Çin mağara sanatı sergisi 20 Şubat’a kadar MSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde.
  • Düş İçinde Düş isimli karma sergi 20 Şubat’a kadar Asfalt Art Gallery’de. (0 216 418 08 06)
  • Joseph Kosuth’un “Uyanma” isimli sergisi 23 Şubat’a kadar Kuad Galeri’de.
  • Fulya Çetin’in “nehir altı nehir” isimli sergisi 23 Şubat’a kadar .artSümer’de. (0 212 249 1035)
  • Seda Hepsev’den “Erkeklerin ‘Askerlik Dönemi’ Egemenliği” isimli sergisi 23 Şubat’a kadar X-ist Sanat Galerisi’nde.
  • giyim kuşam isimli karma sergi 23 Şubat’a kadar Galeri Apel’de. (0212 292 72 36)
  • Nejad Melih Devrim’in sergisi 23 Şubat’a kadar Galeri Nev’de. (0212 252 15 25)
  • Gülden Artun’un sergisi 23 Şubat’a kadar Tem Sanat Galerisi’nde. (0212 2470899)
  • Karma “Karışık” isimli karma sergi 23 Şubat’a kadar Adıgüzel Sanat Galerisi’nde. (0216 456 75 85)
  • Bashir Borlakov, Canan, Cevdet Erek, Katsumi Hayakawa, Emre Hüner, Meltem Işık, Ahmet Doğu İpek, Lee Jinju, Robert Longo, Stefan Thiel, Erinç Seymen, Jennifer Steinkamp, Pae White ve Burcu Yağcıoğlu’nun sergisi 23 Şubat’a kadar Nesrin Esirtgen Collection’da. (0212 243 78 53)
  • rh+art magazine dergisinin düzenlediği Yılın Genç Ressamı yarışmasında dereceye giren sanatçıların sergisi 23 Şubat’a kadar Planet of Art Gallery’de.
  • Aysun Uygun, Ayşegül Yüksel, Faruk Durmaz, İnci Batuk ve Yılma Doğu fotoğraf sergisi 24 Şubat’a kadar Fotoğraf Vakfı Galerisi’nde. (0212 243 71 87)
  • Neşe Gümüşçüoğlu’nun “Kırmızının Halleri” isimli sergisi 26 Şubat’a kadar Artev Sanat Galerisi’nde. (0216 449 46 75)
  • İsmail Acar’ın “Love of Islam” isimli sergisi 26 Şubat’a kadar Galeri İdil’de. (0212 283 23 83)
  • 1952 – 2012 Sualtına Işık Tutanlar sergisi 28 Şubat’a kadar Rezan Has Müzesi’nde. (0212 533 65 32)
  • Karma Heykel Sergisi 28 Şubat’a kadar Galeri 5’te.
  • Jannis Kounellis’in sergisi 1 Mart’a kadar Galeri Artist’te. (0 212 2276852)
  • NO.2 isimli karma sergi 2 Mart’a kadar Nesrin Esirtgen Collection Mekanında. (0212 243 7853)
  • “Inside” isimli karma sergi 2 Marta kadar Merkur’de. (0212 225 37 37)
  • Erdal Alantar’ın “Hayatının Sevinç’ini” isimli sergisi 2 Marta kadar Art Point Gallery’de.
  • Deniz Sağdıç’ın “Düş ve Gerçek” isimli sergisi 2 Marta kadar Pinelo Galeri’de. (0212 249 78 71)
  • Yassine Mekhnache’nin sergisi 2 Marta kadar Krampf Galeri’de. (0212 293 93 14)
  • Jasper de Beijer’in sergisi 2 Mart’a kadar The Empire Project’te. (0212 292 59 68)
  • Karma resim, heykel ve seramik sergisi 2 Mart’a kadar Bahariye Sanat Galerisi’nde. (0216 414 55 06)
  • Bedri Baykam’ın “Tarihin Röntgencisi” sergisi 3 Mart’a kadar Riramid Sanat’ta. (0212 297 31 15)
  • Gülçin Günaydın’ın “Sırça Fanus” isimli sergisi 4 Mart’a kadar Arte İstanbul’da.
  • ArtCenter / İstanbul sanatçılarının “Söylenmemiş Yazılmamış: Dördüncü Sergi” isimli sergisi 6 Mart’a kadar Borusan Müzik Evi’nde. (0212 336 32 80)
  • Bill Balaskas’ın “Dünyayı Piyasa Kurtaracak” isimli sergisi 8 Mart’a kadar Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri’de. (0216 483 90 97)
  • Ayşen Urfalıoğlu’nun “Haz’ın Metastasları” isimli sergisi 9 Mart’a kadar Maçka Sanat Galerisi’nde.
  • Mathias Depardon’un “Sınırların Ötesinde” isimli sergisi 10 Mart’a kadar Fransız Kültür Merkezi’nde Fotoğraf Sergisi’nde. (0212 3938111)
  • Takılabilir Heykel ve Heykel Sergisi 21 Mart’a kadar Simya Galeri’de. (0212 259 77 40)
  • Haset, Husumet, Rezalet isimli karma sergi 7 Nisan’a kadar ARTER’de. (0212 243 37 67)
  • Cynthia Madansky ve Angelika Brudniak’ın “1+8” isimli video yerleştirmesi 7 Nisan’a kadar SALT Galata’da. (0212 334 22 45)
  • Değişen Zamanların Mimarı Edoardo De Nari 1874 – 1954 isimli sergi 20 Nisan’a kadar İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde. (0212 334 09 00)
  • Nickolas Muray’ın “Bir Fotoğrafçının Portresi” isimli sergisi 21 Nisan’a kadar Pera Müzesi’nde.
  • Çöl ve Deniz Arasında – Ürdün Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi’nden Bir Seçki isimli sergi 21 Nisan’a kadar Pera Müzesi’nde.
  • Modernlik? Fransa ve Türkiye’den Manzaralar isimli karma sergi 16 Mayıs’a kadar İstanbul Modern’de.
  • El Emeği Göz Nuru isimli sergi 26 Mayıs’a kadar Sadberk Hanım Müzesi’nde. (0212 242 38 13)
  • Biz bu memleketi seninle sevdik Lefter sergisi 24 Haziran 2013’e kadar Adalar Müzesi’nde.
  • İşte Güneş isimli sergi 14 Temmuz’a kadar Rahmi Koç Müzesi’nde. (0212 369 66 00)

İZMİR
Naci Kalmukoğlu’nun “O, bir yıldızdı” isimli resim sergisi 19 Ocak’tan başlayarak Arkas Sanat Merkezi’nde. (0232 464 66 00)

BODRUM
Mustafa Tunçalp’in seramik sergisi 10 Şubat’a kadar Nurol Sanat Galerisi’nde. (0252 317 00 02)

ANKARA

  • Temuçin Çeviren – yağlıboya resim – 30 Ocak’a dek – Medya Sanat Galerisi’nde. (0 312 428 39 55)
  • Genç Kuşak Sanatçılar Nâzım’la Buluşuyor – resim – 30 Ocak’a dek – Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. (0 312 468 21 05)
  • Derya Ülker – resim – 30 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)
  • Metin Kalkızoğlu – resim – 30 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)
  • Buluşma V – resim – 30 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)
  • Demet Kaya Güngörür&Dinçer Güngörür – heykel – 30 Ocak’a dek – Galeri Soyut’ta. (0 312 438 86 70)
  • Yan Yana – karma resim – 31 Ocak’a dek – Peker Sanat Evi’nde. (0 312 439 30 03)
  • Kayıhan Keskinok – resim – 31 Ocak’a dek – Fırça Sanat Galerisi’nde. (0 312 438 60 08)
  • Resim, Seramik – karma resim ve seramik – 31 Ocak’a dek – Galeri Polart’ta. (0 312 439 14 80)
  • Kapadokya Uluslararası Sanat Buluşması – karma resim – 31 Ocak’a dek – Gözde Sanat Galerisi’nde. (0 312 441 10 92)
  • Marek Brzozowski – resim – 1 Şubat’a – Galeri Sanatyapım’da.nÖlümünün 10. Yılında İsmail Altınok ve Dostları – karma resim – 28 Şubat’a dek – İsmail Altınok Sanat Merkezi’nde. (0 312 433 30 34)

MERSİN
Türkiye’nin ünlü sanatçıları Mustafa Pilevneli, Fikret Mualla, Kemal Önsoy, Fikret Otyam, Necdet Kalay, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Mehmet Güleryüz, Ahmet Yeşil, Can Göknil, Habip Aydoğdu, Ekrem Kahraman, Serap Demirağ, Gencay Kasapçı, Orhan Taylan, Işıl Özışık, Funda İyce, Gülçin Anıl, Orhan Gürel, Kainat, Alp Bartu, Vahap Demirbaş, Rasin Arsebük ve Zeki Serbest’in eserlerinin yer aldığı, “Karma Resim Sergisi” Altamira Sanat Galerisi’nde sürüyor. Sergi, 19 Şubat tarihine dek sanatseverlerin izlenimine açık olacak. (0324 2330312)

ADANA
Eğitim Kültür Araştırma Vakfı (EKAV) ve Adana İş Kadınları Derneği (İŞKAD) işbirliğiyle düzenlenen, “Dikkat! Kadın” adlı sergi Toyota Onatça Plasa’daki Onatça Sanat Galerisi’nde sürüyor. Çağdaş ressamların eserlerinin yer aldığı, küratörlüğünü Denizhan Özer’in yaptığı sergi,15 Şubak tarihine dek sanatseverlerin izlenimine açık tutulacak. (0322 3467171)

 

Müzik

İSTANBUL

  • Süreyya Operası’nda “Bir Şölendir Opera” etkinliğinde Mehmet Ergüven, Haendel’in Jules Cesar Operası’nı anlatıyor bugün saat 18.00’de. (0216 346 15 31 )
  • nAkbank Sanat’ta Jessica Gall ve topluluğunun perşembe günü saat 17.00’de workshop’u, saat 20.00’de caz konseri gerçekleşecek. (0212 252 35 00-01)
  • Borusan Müzk Evi’nde çellist “Reyent Bölükbaşı Anısına…” anma konseri çarşamba akşamı saat 20.00’de, “Yeni Müziğin İstasyonları” Ozan Tunca açıklamalı müzik konseri perşembe akşamı saat 20.00’de. (0212 336 32 71)
  • Caddebostan Kültür Merkezi’nde şef Jurjen Hempel yönetiminde İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası konseri cuma akşamı saat 20.00’de (0216 467 25 68) İş Sanat’ta Kanadalı şarkıcı Ima’nın konser salı akşamı saat 20.00’de. (0212 316 10 83)
  • nBabylon’da bugün saat 19.00’da Social Inclusion Band konseri izlenebilir. (0216 556 98 00)
  • Yarın Bahadır Tatlıöz’ü, Jolly Joker’da saat 21.30’da dinleyebilirsiniz. (0216 556 98 00)
  • Jeansanat Sahne’de yarın 21.30’da Yeşilçam Şarkıları dinlenebilir. (0212 245 55 54)
  • Soner Sarıkabadayı sevenleriyle 30 Ocak Çarşamba günü saat 21.00’de Jolly Joker’da buluşacak. (0216 556 98 00)
  • Babylon’da 30 Ocak Çarşamba günü, 20.30’da Büyük Ev Ablukada sahne alıyor. (0216 556 98 00)
  • Yasemin Mori 31 Ocak Perşembe günü saat 21.30’da Ghetto’da. (0216 556 98 00)
  • Hüsnü Şenlendirici, Fuat Güner’i, 31 Ocak Perşembe 20.30’da Babylon ağırlayacak. (0216 556 98 00)
  • Halil Sezai 1 Şubat Cuma günü Jolly Joker sahnesinde. (0216 556 98 00)
  • Manga 1 Şubat saat 22.00’de Roxy Club’da. (0212 249 12 83)
  • Demet Akalın 2 Şubat Cumartesi saat 21.30’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde. (0216 556 98 00)
  • Jolly Joker’de Yaşar sahne alacak, 2 Şubat günü saat 22.00’de. (0216 556 98 00)
  • Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler İş Sanat Kültür Merkezi’nde 3 Şubat 15.00’de çocuklarla buluşacak. (0216 556 98 00)

ANKARA
CSO Konser Salonu’nda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) şef Nikolay Alexiev yönetiminde vereceği, Ilian Garnetz’in (keman) solist olarak yer alacağı konser 31 Ocak’ta ve 1 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 309 13 43)
Bilkent Konser Salonu’nda, Bilkent Senfoni Orkestrası’nın (BSO) şef Bujor Hoinic yönetiminde vereceği, dünyaca ünlü piyanistimiz Hande Dalkılıç’ın solist olarak yer alacağı konser 2 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 290 17 75)

Opera-Bale

İSTANBUL

  • CKM Orkestrası’nın Peter ve Kurt temsilini 30 Ocak’ta CKM’de dinleyebilirsiniz.
  • Wolfgang ve Lorenzo operası 30 Ocak Çarşamba 20.00’de Devlet Opera ve Balesi’nde.
  • İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde Senfonik Minyatur balesi 2 Şubat cumartesi 16.00’da izlenebilir.

ANKARA

  • Opera Sahnesi’nde, “Karyağdı Hatun/opera” bugün ve 3, 20 Şubat’ta saat 20.00’de, “Notre Dame’ın Kamburu/bale” 14, 21, 28 Şubat’ta saat 20.00’de, “Gündüz ve Gece/modern dans” 7 Şubat’ta saat 20.00’de, “Macbeth/opera” 11, 27 Şubat’ta saat 20.00’de, “Töre/dans” 13 Şubat’ta saat 20.00’de, “20. Yıl Galası/modern dans” 16 Şubat’ta saat 20.00’de, “Harem/bale” 31 Ocak’ta ve 18 Şubat’ta saat 20.00’de, “Saraydan Kız Kaçırma/opera” 23 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 324 68 01)

SAMSUN
Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde “Zorba” adlı opera yarın saat 20.00’de AKM Büyük Sahne’de sahnelenecek. (0 362-431 50 00)

Tiyatro

İSTANBUL
Devlet Tiyatroları Beykoz Ahmet Mithat Efendi Sahnesi’nde “Zalım Mahmut – Bir Kurtlu Kıssa” cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Cevahir Sahneleri Salon 1’de “Antigone” salı, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Cevahir Sahneleri Salon 2’de “Inishmorelu Yüzbaşı” çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Küçük Sahne’de “Kurban” salı, çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Küçükçekmece DT Sahnesi’nde “Ay Ecesi” perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00 ve 20.00, pazar 15.00. Zeytinburnu Sahnesi’nde “Sihirli Hediyeler” cuma 14.00, cumartesi 12.00 ve 14.00, pazar 14.00. Üsküdar Stüdyo Sahne’de “Düğün Şarkısı” çarşamba, perşembe, cuma 20.00, cumartesi 15.00. Üsküdar Tekel Sahnesi’nde “Sessizlik” cumartesi 20.00, pazar 15.00. (0 212 292 39 00)
İstanbul Büyükşehir Belediyesi F. Reşat Nuri Sahnesi’nde “Toros Canavarı” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00. perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde “Büyünün Gözleri” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00 pazar 15.30. Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde “Şark Dişçisi” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. Kâğıthane Küçük Kemal Sahnesi’nde “Uğur Böceği” perşembe, cuma 14.00. Haldun Taner Sahnesi’nde “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. Ümraniye Sahnesi’nde “Doğum Günü Partisi” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. Ü. Müsahipzade Sahnesi’nde “Ateşli Sabır (Postacı)” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. Üsküdar K. Yılmazer Sahnesi’nde “Türkiye Kayası” çarşamba, cumartesi 15.30 ve 20.00, perşembe, cuma 20.00, pazar 15.30. (0212 455 39 00)
Bakırköy Belediye Tiyatroları Müşfik Kenter Sahnesinde “Külhanbeyli Müzikali” perşembe 20.30. “Hangisi Babası” cuma 20.30, “Benim Güzel Pabuçlarım” cumartesi 11.00. “Sıkıyönetim” cumartesi 20.30. Turhan Tuzcu Sahnesi’nde “Şişman Domuz” çarşamba, cuma 20.30. Altan Erbulak Sahnesi’nde “Çöp Canavarı” cumartesi 14.00. (0212 414 96 47)
Dostlar Tiyatrosu’nun “Sivas 93” oyunu bugün 20.30 Halk Eğitim Merkezi, yarın 20.30 Kozyatağı Kültür Merkezi’nde (0 212 253 67 11)
Ortaoyuncular’da “Ferhangi Şeyler” cuma 20.00, “Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği” cumartesi 20.00, pazar 18.00. (0 212 251 18 65)
Kenter Tiyatrosu’nda “Toplu Hikâyeler” çarşamba, perşembe 20.30. (0 212 246 35 89)
Tiyatro Pera’da “Ah Smyrna’m, Güzel İzmir’im” cuma, cumartesi 20.00, pazar 18.30..
Oyun Atölyesi’nde “Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” salı 20.30, “Anlaşılmaz Konuşmalar” çarşamba 20.30, “Testosteron” perşembe 20.30. (0 216 345 39 39)
Sadri Alışık Tiyatrosu’nun “Küçük Adam Ne Oldu Sana” oyunu cumartesi 20.30, Profilo – K.A.N.O.S
Kumbaracı50’de “6 Üstü Oyun No: 2 Evaristo” bugün ve salı 20.30, cumartesi 15.00 ve 20.30 “İp” çarşamba 20.30. “Haz Makamı”perşembe 20.30, “Gerçek Hayattan Alınmıştır” cuma 20.30, “Barzo ile Konserve” cuma 23.00. (0 212 243 50 51)
İkincikat’ta “Korku Tüneli” bugün, “Barselo” salı, çarşamba, “Disosya” perşembe, “Yalnızlar Kulübü” cuma, cumartesi 20.30. (0 212 292 32 47)
Duru Tiyatro’da “El -Bohem “Fikret Mualla” cumartesi 20.30. “Aşk Her Yerde” cumartesi 20.30, pazar 16.00 “Suç ve Ceza” cumartesi 20.30. (0 216 338 56 86)
Mekân Artı’da “Kozalar” bugün 20.30, “Airswimming” çarşamba, perşembe 20.30. (0 212 224 57 56)
Maya Sahnesi’nde “Lulabay Bir Cihangir Hikâyesi” salı 20.30, “Üstü Kalsın” çarşamba 20.30, “Eleni’den Mektuplar” perşembe 20.30, “Pencere” cuma 20.30, “Kara Sohbet” cumartesi 20.30, “Müsahipzade ile Temaşa” pazar 18.00. (0 212 252 74 52)

ANKARA
Akün Sahnesi’nde, “33 Varyasyon” 29, 30, 31 Ocak’ta ve 1 Şubat’ta saat 20.00’de, 2 Şubat’ta saat 15.00 ve 20.00’de, 3 Şubat’ta saat 15.00’te, “Bir Delinin Hatıra Defteri” 5, 6, 7, 8 ve 9 Şubat’ta saat 20.00’de, “Pal Sokağı Çocukları/çocuk oyunu” 9 ve 10 Şubat’ta saat 11.00’de. (0 312 427 19 71)
Altındağ Tiyatrosu’nda, “Bir Hilal Uğruna” 29, 30, 31 Ocak’ta ve 1 Şubat’ta saat 20.00’de, 2 Şubat’ta saat 15.00 ve 20.00’de, 3 Şubat’ta saat 15.00’te, “Sinek Kadar Kocam Olsun, Başımda Bulunsun” 5, 6, 7 ve 8 Şubat’ta saat 20.00’de, 9 Şubat’ta saat 15.00 ve 20.00’de, 10 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 316 59 02)
nBüyük Tiyatro’da, “Hürrem Sultan” 29 Ocak’ta ve 1, 5, 8 Şubat’ta saat 20.00’de, 3 ve 10 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 324 22 10)
Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde, “Cyrano De Bergerac” yarından itibaren 9 Şubat’a dek saat 20.00’de, “Karlar Kraliçesi/çocuk oyunu” 10 Şubat’ta saat 11.00’de. (0 312  240 00 91)
nKüçük Tiyatro’da, “Soğuk Bir Berlin Gecesi” 29, 30, 31 Ocak’ta ve 1 Şubat’ta saat 20.00’de, 2 Şubat’ta saat 15.00 ve 20.00’de, “Keloğlan Keleşoğlan/çocuk oyunu” 3 Şubat’ta saat 11.00’de, “Ben Ödüyorum” 5, 6, 7, 8 Şubat’ta saat 20.00’de, 9 Şubat’ta saat 15.00 ve 20.00’de, 10 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 311 11 69)
Oda Tiyatrosu’nda, “Euridice’nin Elleri” 29, 30, 31 Ocak’ta ve 1, 2 Şubat’ta saat 18.30’da, “Krem Karamel” 5, 6, 7, 8, 9 Şubat’ta saat 18.30’da. (0 312 311 11 69)
Stüdyo Sahne’de, “Jerry ve Tom” 29 Ocak’ta ve 5, 8 Şubat’ta saat 20.00’de, 3, 10 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 397 30 24)
İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde, “Cesaret Ana ve Çocukları” 30, 31 Ocak’ta ve 6, 7 Şubat’ta saat 20.00’de, 2 ve 9 Şubat’ta saat 15.00’te. (0 312 397 30 24)
Şinasi Sahnesi’nde, “Yastık Adam” yarından itibaren 3 Şubat’a değin cumartesi günleri saat 15.00 ve 20.00’de, pazar günleri saat 15.00’te, diğer günlerde de saat 20.00’de. (0 312 397 30 24)
Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, “Selamün Kavlen Karakolu” 8, 15, 22, 23 Şubat’ta saat 20.00’de, 2 Şubat’ta saat 16.30 ve 20.00’de, 16 Şubat’ta saat 17.00 ve 20.00’de, “Zübük” 3, 10, 17, 24 Şubat’ta saat 15.30’da, 1 Şubat’ta saat 20.00’de, “Giderayak” 9 Şubat’ta saat 20.00’de, 23 Şubat’ta saat 17.00’de, “Dans Eden Eşek/çocuk oyunu” 20 Şubat’ta saat 10.30’da. (0 312 417 76 76)
Mavi Sahne’de, “Tuluatmasyon/Her şey doğaçlama komik gösteri” 2, 9 ve 23 Şubat’ta saat 20.00’de, “Gıres” 15, 16 Şubat’ta saat 20.00’de, 17 Şubat’ta saat 17.00’de, “Hiç/Neyzen Tevfik” 22 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 241 02 33)
Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde, Tiyatro Pembe Kurbağa oyuncuları tarafından sahnelenecek “Karagöz Düş Zengini” adlı çocuk oyunu 2 ve 16 Şubat’ta saat 10.30’da. (0 312 442 30 50)

ADANA
Adana Devlet Tiyatrosu sahnesinde bu hafta Konya Devlet Tiyatrosu sanatçılarının rol aldığı, Cem Günen’in yazdığı, Tomris Çetinel’in yönettiği, “Suskunlar Kapısı – Bab’ı Hamuşan” adlı oyunu salı, çarşamba, perşembe ve cuma günü 20.00’de, cumartesi günü ise 15.00 ve 20.00’de Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi’nde tiyatroseverlerle buluşturulacak. (0322 3523355)

SAMSUN
Samsun Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Büyük Salon’da İstanbul Devlet Tiyatrosu, Yavuz Özkan’ın yazdığı Hidayet Erdinç’in yönettiği “Herkesin Bildiği Sırlar” adlı 2 perdelik oyunla 29-30 Ocak tarihlerinde Samsunlu sanatseverlerle buluşacak. (0 362-431 21 00)

 Kaynak : [-]

Paris Kent Deneyi grubunun gizliliklerine takıntı derecesinde düşkün üyeleri, son 30 yılı Fransa başkentinin altındaki tünellerde gizli kapaklı sanat etkinlikleri düzenleyerek geçirdi. Yetkililerden ne izin ne de destek beklediklerini söylüyorlar.

BBC- Kirsty Lang

Kaldırımda gergin bir şekilde bekliyoruz. Gelen geçen herkesi çaktırmadan süzmeye çalışırken, göze batmadığımızı umuyoruz.

Haftalar süren pazarlıklardan sonra gizemli Fransız sanat kollektifi Les UX’in temsilcileriyle, Paris’in güneyindeki bir belediyenin önünde randevumuz var. Pazar akşamı geç bir saat ama sokak hala epey kalabalık.

Sonunda kırmızı beresi ile küçük sırt çantası hariç tepeden tırnağa siyahlar giymiş genç bir adam çarpıyor gözüme. Biraz duraksıyor, sonra onu izlememiz için bize işaret ediyor. İstikamet yeraltı mezarlıkları, Paris’in kaldırımları altında uzanan tüneller.

Birkaç dakika sonra Tristan (tabii gerçek adı bu değil) ve iki arkadaşı bir rögarın ağır çelik kapağını kaldırıyor. “Çabuk, çabuk,” diyor Tristan, “Polis gelmeden.”

Ucu bucağı görünmeyen kara deliğe bir göz atıp, temkini adımlarla paslı merdivene basıyor ve aşağı inmeye başlıyorum.

Birkaç merdivenden daha inip, dibe ulaşıyoruz. Etrafta sıçan olmadığını fark edince rahat bir nefes alıyorum. Sıçanların indiğinden daha da derinlere inmişiz. Ama göz gözü görmüyor ve her yer ıslak.

Sular bileklerime kadar çıkıyor; ayakkabılarım sırılsıklam. Tristan lastik çizmeleriyle suları sıçratarak önümüzden giderken gülüyor. Telefonumdaki ışığı kullanarak onu izlemek için elimizden geleni yapıyoruz. Duvarlarda yer yer renkli grafitiler ve hain bakışlı bir kedinin tablosu var.

Birkaç dakika sonra kuru, açık bir alana varıyoruz. İşte duvarlarında girift oymalar olan bu alanda nihayet oturup, gizemli yol arkadaşlarımıza sorularımızı sormaya başlıyoruz.

Tristan normalde yasak olan yerlere girmekten ayrı bir keyif aldığını söylüyor. Paris’in yeraltı mezarlıklarında dolanmayı seven bir “mezarlıksever”miş.

Tristan kiliselerin çatılarına da tırmanıyor. “Bütün kent ayaklarının altında,” diyor, “Özellikle geceleri manzara harika. Piknik için de ilginç bir yer.”

UX farklı farklı insanları bir araya getiren gevşek bir yapılanma. Aralarında yalnızca sanatçılar değil, mühendisler, memurlar, avukatlar ve hatta bir savcı varmış. İlgi alanlarına göre farklı gruplara bölünüyorlar.

Bu gruplardan biri, Fare Evi, yalnızca kadınlardan oluşuyormuş ve bir yerlere sızmakta ustaymışlar. Bir diğer grup, tıklayın Untergunther, devletin ihmal ettiğini düşündükleri kültür varlıklarını gizli gizli restore ediyor.

La Mexicane de Perforation grubu yeraltında sinema festivalleri gibi etkinlikler düzenliyor. Bir seferinde Trocadero yakınlarındaki Palais de Chaillot’nun altında taşa koltuklar kazarak, koca bir sinema salonu yapmışlar.

Paris’teki tüneller hiçbir yerde yok. Zaten kentin kendisi, binaların altından çıkarılan kireç taşından yapılma. Bu yüzden kilometrelerce uzanan maden tünelleri var.

Buna metro için, telefon şebekesi, kanalizasyon vs için kazılan tünelleri ekleyin, gün ışığı görmeden kenti boydan boya kat edebilirsiniz.

UX’in kurucuları 1980’lerin başında, Paris’in Sol Yaka’sındaki bir lisede tanışmışlar. Önceleri, sırf yapabileceklerini kanıtlamak için, yeraltı tünellerini kullanarak müzelere ve anıtlara girmeyi seven bir avuç çocuktan ibaretmiş grup.

Video editörü Lazar Kuntsmann (tabii bu da takma ad) onlardan biriymiş. Şimdi grubun sözcüsü olan Kuntsmann “Büyüdükçe, yeryüzünde herkes kendi kariyerini kurdu.” diye anlatıyor.

“İki önemli ilkemiz var. Birincisi, asla izin istemeyiz, yetkililere asla haber vermeyiz ne yapacağımızı. Ve tabii bir de asla maddi destek almayız.”

UX’in en ünlü eylemlerinden biri, bundan altı yıl önce Fransa’nın en ünlü evlatlarının gömüldüğü Pantheon’da 19. yüzyıldan kalma bozuk bir saati onarmaktı.

Grubun kurucu üyelerinden, gerçek bir saat ustası olan Jean Baptiste Viot öncülüğünde kurulan sekiz kişilik restorasyon ekibi, malzemelerin saklandığı bir dolabın arkasına gizli bir atelye kurmuş. Aylarca her gece çalışmışlar.

İşlerini bitirdikten sonra Pantheon’un müdürüne haber vermişler. Müdür önce minnettar kalsa da, onun patronları aynı fikirde olmamış. Saati parçalarına ayırıp, UX’e 43.800 euroluk tazminat davası açmaya kalkmışlar.

Fransa’da kamuya ait binalara izinsiz girmek ya da onları onarmak suç sayılmadığı için dava düşmüş. Lazar Kuntsmann bu tepkiyi yetkililerin “utancına” bağlıyor.

Kuntsmann’ın kendisi de bir seferinde Pantheon’da gece vakti bir tiyatro oyunu sergilemiş. Ama Paris’in yeraltı tünellerini kullananlar yalnızca UX grubunun üyeleri değil.

Bazı mekanların bin kişiyi alacak büyüklükte olduğu söylenen yeraltında büyük partiler de düzenlendiği biliniyor. Bu partiler için barlar kurularak, DJ ve özel ışık efekti yapacak insanlar getirilerek, Paris metrosundan elektrik çekilerek yeraltı mekanları geçici gece kulüplerine çevriliyor.

 Kaynak : [-]

NOT: Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kursuz. Verdiğimiz eğitimlerin sonunda Milli Eğitim Bakanlığı onaylı belge vermekteyiz. 

Ayrıca; kursların pekte üzerinde durmadığı  solfej eğitimini bizler kurum olarak önemsemekteyiz. Kursumuzda  farklı zamanlarda başlayıp devam eden haftada 1 ders saati şeklinde ücretsiz solfej (nota bilgisi) derslerimiz grup olarak öğrencilerimize hizmet vermektedir.Toplamında; eğitim sezonu içerisinde; bir tanesi okul öncesi olmak üzere, Ocak ayına kadar enaz  4 grup  solfej dersi açılmaktadır.)  İsteyen öğrencilerimiz ekstra ücret ödemeden solfej gruplarına katılabilmektedir. Solfej eğitimimizde mümkün olduğunca gruplar yaşlara ve seviyeye göre ayrılmaktadır.

 

muzik-egitimleri   MÜZİK BÖLÜMÜ


  •    PİYANO EĞİTİMİ 

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen piyano kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik enstrumanlarsevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Bireysel olarak yapılan piyano derslerimizde öğrencilerimize piyano tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, piyano çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikte dünyada kabul görmüş seçkin piyano eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir piyano eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritm testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar,  Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

4 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Piyano derslerimiz haftada 1 gün 45 dk’lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir. Size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde, derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde en fazla 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz. Haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz elbette  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılmaktadır.

 

  • GİTAR EĞİTİMİ 

gitar

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen gitar kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan gitar derslerimizde öğrencilerimize gitar tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, gitar çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir gitar eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmaktadır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, London College Of Music, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurs olmasından dolayı verdiğimiz eğitimlerin sonunda Milli Eğitim Bakanlığı onaylı belge vermekteyiz.

4 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Gitar derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde, derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde en fazla 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz. Haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz elbette  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılmaktadır.

  1. KLASİK GİTAR DERSİ   : Genel olarak 5 yaşından itibaren herkesin  Klasik Gitar eğitimi alması mümkündür. Özel ders haftada bir gün bir ders saati şeklinde olan eğitime takviye olarak ücretsiz tüm müzik bölümü öğrencilerine açık haftada en az 1 ders saati solfej eğitimi de ücretsiz olarak verilmektedir.
  2. POP GİTAR  DERSİ   :   Genel olarak 5 yaşından itibaren herkesin  Pop Gitar eğitimi alması mümkündür. Özel ders haftada bir gün bir ders saati şeklinde olan eğitime takviye olarak ücretsiz tüm müzik bölümü öğrencilerine açık haftada en az 1 ders saati solfej eğitimi de ücretsiz olarak verilmektedir.
  3. BAS GİTAR   DERSİ :    Genel olarak 8 yaşından itibaren herkesin Bas Gitar eğitimi alması mümkündür. Özel ders haftada bir gün bir ders saati şeklinde olan eğitime takviye olarak ücretsiz tüm müzik bölümü öğrencilerine açık haftada en az 1 ders saati solfej eğitimi de ücretsiz olarak verilmektedir.
  4. ELEKTRO GİTAR  DERSİ :    Genel olarak 8 yaşından itibaren herkesin Elektro Gitar eğitimi alması mümkündür. Özel ders haftada bir gün bir ders saati şeklinde olan eğitime takviye olarak ücretsiz tüm müzik bölümü öğrencilerine açık haftada en az 1 ders saati solfej eğitimi de ücretsiz olarak verilmektedir.
  5. AKUSTİK GİTAR  DERSİ  :    Genel olarak 8 yaşından itibaren herkesin Akustik Gitar eğitimi alması mümkündür. Özel ders haftada bir gün bir ders saati şeklinde olan eğitime takviye olarak ücretsiz tüm müzik bölümü öğrencilerine açık haftada en az 1 ders saati solfej eğitimi de ücretsiz olarak verilmektedir.Jazz gitar,  Perdesiz gitar gibi gitar dersleri de verilmektedir.
  • KEMAN EĞİTİMİ

keman

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen keman kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Özel talep olmadığı taktirde bireysel olarak yapılan keman derslerimizde öğrencilerimize keman tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, keman çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikte dünyada kabul görmüş seçkin keman eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir keman eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Keman yaylı çalgılar ailesinden ve perdesiz bir enstrümandır. Kemanın perdesiz olma özelliğinden dolayı diğer enstrümanlara göre müzikal kulak daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

5 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

Keman derslerimiz haftada 1 gün 45 dk’lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Talepler doğrultusunda 4 kişilik grup derslerde oluşturulabilmektedir.

Özel derslerde, derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde en fazla 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz. Haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz elbette  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılmaktadır.

 

  • BATERİ EĞİTİMİ

bateri

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Bateri (Davul)  kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Özel talep olmadığı taktirde bireysel olarak yapılan Bateri(Davul) derslerimizde öğrencilerimize Bateri(Davul)’nin tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Bateri(Davul)  çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikte dünyada kabul görmüş seçkin Bateri(Davul)  eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir Bateri(Davul)  eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Bateri(Davul) vuralı çalgılar ailesinden bir enstrümandır. Bateri(Davul) özelliğinden dolayı diğer enstrümanlara göre ritm duygusu daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden kursumuzun sağladığı ücretsiz10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

6 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Bateri(Davul) derslerimiz haftada 1 gün 45 dk’lık 1 ders saati, özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde, derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde en fazla 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz. Haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz elbette  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılmaktadır.

 

  • ŞAN EĞİTİMİ

san-egitimi

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Şan / Ses Terapisi kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır. Elbette Ses Terapisinin amacı bu eylemlerin dışında kişide var olan ses teli bozuklukları ile bunların yol açtığı fiziki çalışma, alıştırma ve tekniklerle giderilebilecek, diyafram, nefes v.b. bozuklukların düzeltilmesi ve daha iyi vurgu, ses ve ses tonu yakalama ve daha uzun konuşma veya ses bozukluklarını öğrencinin hedefleri ve terapinin amaçları doğrultusunda  çalışmalar yapımasıdır..

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan Şan / Ses Terapisi derslerimizde öğrencilerimize, nota ve ritim bilgileri, ses/ses tellerinin kullanım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi ve durumuna uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir Şan / Ses Terapisi eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmakta veya ses bozuklukları kendi gayretleri ile giderilebilmektedir.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak, ritim ve ses testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

14 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Şan / Ses Terapisi  derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir. Arzu edildiği taktirde gün ve ders sayısı elbette artırılabilir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz. Dersin telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

  • BAĞLAMA EĞİTİMİ

baglama-egitimi2

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Bağlama  kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Özel talep olmadığı taktirde bireysel olarak yapılan bağlama derslerimizde öğrencilerimize bağlama’nın tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, bağlama çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikte dünyada kabul görmüş seçkin bağlama eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir bağlama eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Bağlama (Saz) bağlama özelliğinden dolayı diğer enstrümanlara göre ritm duygusu daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

7 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Bağlama (Saz)  derslerimiz haftada 1 gün 45 dk’lık 1 ders saati, özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz haber verdiğiniz takdirde dersiniz yanmaz,  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

  • AKORDEON EĞİTİMİ

akordeonAlanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Akordeon kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan Akordeon derslerimizde öğrencilerimize Akordeon tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Akordeon çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir Akordeon eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmaktadır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar,  Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurs olmasına rağmen M.E.B. sertifikasını destek programı olmamasından dolayı Akordeon dalında resmi belge değil katılım belgesi verebilmekteyiz.

10 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Akordeon derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz. Dersin telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

  • VİYOLONSEL EĞİTİMİ

cello

Alanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Viyolonsel (Çello)   kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Özel talep olmadığı taktirde bireysel olarak yapılan Viyolonsel (Çello)   derslerimizde öğrencilerimize Viyolonsel (Çello)’in tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Viyolonsel (Çello)   çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikte dünyada kabul görmüş seçkin Viyolonsel (Çello)  eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir Viyolonsel (Çello)   eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Viyolonsel (Çello) yaylı çalgılar ailesinden ve perdesiz bir enstrümandır. Viyolonsel (Çello) perdesiz olma özelliğinden dolayı diğer enstrümanlara göre müzikal kulak daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar, Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

13 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Viyolonsel (Çello)    derslerimiz haftada 1 gün 45 dk’lık 1 ders saati, özel ders şeklinde yapılmaktadır,hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir. Size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz haber verdiğiniz takdirde dersiniz yanmaz,  telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

  • SOLFEJ EĞİTİMİ

solfej-egitimi

Bir müzik parçasının notalarını, do, re, mi gibi tek sesli adlarla okuyarak seslendirmeye solfej denir.

Genel anlamda müzik eğitimi veren özel kurum ve kuruluşlar uygulamalı ders vermekle beraber solfej eğitimini ne yazık ki gözardı etmektedirler. Pek çok sanat alanında eğitim veren kurumumuz  müziğin ayrılmaz parçası olan solfej eğitimi ile desteklediği müzik kurslarını öğrencilerimizin daha iyi kavraya bilmesi amacıyla özellikle Eylül ayından itibaren ücretsiz solfej eğitimi koymuştur.

Mümkün olduğunca yaş ve seviyelere göre ayrılan öğrencilerimize ücretsiz solfej dersleri ocak ayına kadar enazn 4 farklı grup olarak süreç içerisinde açılmaktadır. Solfej eğitiminin öneminin farkında olan kursumuz bünyesinde açılan öğrencilerimize özel ücretsiz solfej dersleri içersinde enaz bir grup okul öncesi yaştaki çocuklarımız içindir. Öğrencilerimizin elbette solfej derslerine devam zorunluluğu olmamakla beraber kurum olarak kesinlikle öğrencinin ena bir solfej grubunu rutin olarak takip etmesini önermekteyiz.

İsteyen öğrencilerimiz birden çok solfej grubuna katılabilmektedir. Solfej eğitimlerinin gün ve saatleri kurum tarafından belirlenip ilan edilmektedir. Genel olarak eylül ayından başlamak üzere ocak ayına kadar her ay bir solfej grubu açılmaya çalışılmaktadır.

Bu anlamıyla solfej, bir müzik parçasının notalarını okumak ya da çalmak ile özdeştir. Müzik öğretiminde bu amaçla yapılan çalışmaya da solfej denir.

Elbette Akademi ve Güzel sanatlar Liselerinin Müzik bölümlerine hazırlanan öğrenciler arzu ettikleri taktirde ücretli ve özel olarak solfej dersi de alabilmektedir.

 

  • FLÜT EĞİTİMİ

yanflutAlanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Flüt kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan Flüt derslerimizde öğrencilerimize Flüt tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Flüt çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir Flüt eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmaktadır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar,  Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurs olmakla beraber Flüt (Yan flüt)kurslarında katılım belgesi verilebilmektedir.

12 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Flüt derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz. Dersin telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

 

  •    KLARNET EĞİTİMİ

 

klarnet15 yaşından itibaren herkese Klarnet eğitimi vermekteyiz. Eğitimimiz tercihe göre birebir ders biçimindedir. Özel ders haftada bir gün bir ders saati olarak yapılmaktadır. Yeni öğrenenler için nota, solfej ve armoni ile başlayan eğitim, her ders enstrümanın imkânlarını öğrenme ve daha profesyonel parçaların çalışılması olarak devam etmektedir. En az dört aylık bir eğitimin sonunda öğrenci bir etkinliğimizde bir parça çalacak düzeye gelebilmektedir.

Eğitmenlerimiz konservatuvar mezunu olup pek çok konserde görev almış, ünlü gruplarla çalışmış ve bu görevlerini hâlâ sürdürmektedirler.

 

  • SAKSAFON EĞİTİMİ

saksafon-egiitmiAlanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Saksafon kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan Saksafon derslerimizde öğrencilerimize Saksafon tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Saksafon çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir Saksafon eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmaktadır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar,  Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurs olmakla beraber Saksafon  kurslarında katılım belgesi verilebilmektedir.

12 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Saksafon derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.

Özel derslerde derse gelemediğiniz durumlarda ( bir dönem içinde 3 kez olmak şartıyla) en geç 1 gün önce haber vermek kaydıyla dersinizi iptal edebilirsiniz. Haber verdiğiniz takdirde ders hakkınızı kaybetmezsiniz. Dersin telafisi size ve hocamıza uygun gün ve saatte yapılır.

 

  • UD EĞİTİMİ

ud-egitimi

lanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Ud / Ut kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Özel talep olmadığı taktirde bireysel olarak yapılan Ud / Ut derslerimizde öğrencilerimize Ud / Ut tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Ud / Ut çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile birlikteülkemizde kabul görmüş seçkin Ud / Ut eserlerini tanıtarak öğrencilerimizin iyi bir Ud / Ut eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır.

Ud / Ut geleneksel müzik aletlerimizden olup özellikle sanat müziği olarak tabir edilen müzik türümüzde oldukça yoğun kullanılmaktadır. Bu yüzden kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı ile yetenek sınavlarına hazırlanmalarını sağlamaktayız.

8 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Talepler doğrultusunda 4 kişilik grup derslerde oluşturulabilmektedir.

 

  • KANUN EĞİTİMİ

kanun-egitimiAlanlarında uzman eğitmenlerimiz tarafından verilen Kanun kurslarımızın amacı öğrencilerimize müzik sevgisini aşılamak, müzik duygusunu geliştirmek ve beynin mantıksal işleyişini arttırmaktır.

Aksi talep edilmedikçe bireysel olarak yapılan Kanun derslerimizde öğrencilerimize Kanun tarihçesi, nota ve ritim bilgileri, Kanun çalım teknikleri aktarılmaktadır. Her öğrencinin seviyesi uygun olarak oluşturulmuş programlarımız ile iyi bir Kanun eğitimi alması başlıca amaçlarımızdandır. Belli bir seviyeden sonra öğrencilerin dinlediği müzik tarzı da göz önüne alınarak sevdiği parçalarda çalışılmaktadır.

Kursumuzun sağladığı ücretsiz 10-15 dakikalık tanışma derslerimizde eğitmenlerimiz tarafından gerçekleştirilen kulak ve ritim testlerinden yararlanabilirsiniz.

Ayrıca kursumuzda Konservatuar,  Eğitim Fakültelerinin Müzik Bölümleri, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri programlarının sınavlarına girmek isteyen öğrencilerimiz için düzenli ve sistemli bir çalışma programı uygulamaktadır.

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu’nun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurs olmasından dolayı verdiğimiz eğitimlerin sonunda Milli Eğitim Bakanlığı onaylı belge vermekteyiz.

10 yaştan itibaren her yaşa yönelik eğitim programı uygulanmaktadır.

Kanun derslerimiz haftada 1 gün 45 dk lık 1 ders saati özel ders şeklinde yapılmaktadır, hocayla birebir çalışıldığı için gün ve saat tercihi yapılabilmektedir size ve hocamıza uygun gün ve saatler ayarlanabilmektedir.


 

dans-egitimi DANS EĞİTİMİ


  • BALE EĞİTİMİ

bale-egitimi

Bir gösteri sanatı olarak genellikle müzik eşliğinde dekor ve sahne giysileriyle sunulan son derece titiz bir danstır.

Bir bale dans müzik ve tasarımla dramatik bir öykü anlatabilir ya da hiç bir öykü olmadan yalnızca müziğin dans aracılığıyla bir yorumu biçiminde sunulabilir.

Bale ilk olarak İtalya’da rönesans döneminden görülmektedir. Mim sanatçılarının ortaçağ ve rönesans tiyatro gösterilerinde ve geleneksel halk gösterilerindeki dans adımları bugünkü balenin temellerini oluşturur.

Fransa’da Henry IV tarafından desteklenen bale tüm Avrupa’ya, oradan da 16. ve 17.yüzyılın sonlarında da Danimarka ve Isveç’e kadar yayılmıştır.

Balenin altın çağı kendisi de iyi bir dansçı olan Louis XIX döneminde başlamıştır. Fransızlar ve Rusların bale sanatının gelişmesinde dansçılık, bestecilik ve koreografi alanında çok büyük katkıları olmuştur.

Bale Okulumuz hakkında : Dersliklerimiz yaş ve eğitim seviyelerine göre enfazla 10 çocuktan oluşmaktadır. Ders süresi haftada bir gün 2 ders saati şeklinde gerçekleşmektedir (Çocukların dikkat toplama süreleri ve bedensel yapabilirlikleri düşünülerek 30 dakika ders 15 dakika ara şeklindedir). Başlangıç yaşı olarak her ne kadar çocuğun kişisel ve bedensel gelişimi göz önüne alınıyorsa da genel olarak ülkemizde 5 yaş ideal kabul edilmektedir.

Yönetmeliklerde belirtilen eğitim sonunda başarılı oldukları taktirde “M.E.B. Kurs Bitirme Sertifikası” alır. Bunun sağladığı bale öğretmenliği yetkisiyle üniversite de öğretim gördükleri branşları dışında ikinci bir meslek daha edinmiş olurlar.

 

  • MODERN DANS EĞİTİMİ

modern_dans

Bugünün Modern Dansı’nın kökleri Almanya ve Amerika’ya dayanmaktadır.Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki on yıllık dönemde Amerikalı ve Alman dansçılar birbirlerinden bağımsız olarak, öykülemeci ve gösterişli bale geleneğine karşı çıkan yeni dans biçimleri geliştirdiler.

Ancak Amerikan ve Alman Modern Dans gelenekleri birbirini etkilemeseydi yeni biçimlerin geliştirilmesinden büyük olasılıkla söz edilmeyecekti . Amerika’da yaşayan Kızılderili’lerin geleneksel danslarının varoluşu ve Avrupalıların Salon dansları ve balelerinin bir araya gelmesi ile Amerika’nın Modern Dans anlayışı ortaya çıkmıştır.

Almanya’da da otuzlu yıllarda birçok Alman dansçı Amerika’ya göç etmiş ve Amerikan modern dansının gelişimine katkıda bulunmuşlardır. İsadora Duncan, Ruth St Denis ,Ted Shawn, Martha Graham ,Merce Cunningham, Paul Taylor gibi isimler de Modern Dansa yeni bir boyut getirmiştir.

Ders mantığı :

Modern Dans, bir şeyleri kalıplar içinde görmek yerine, bu kalıpları kırarak, yaratıcılığı ön plana çıkaran ve sanatçının kendinden bir şeyler katabileceği kompozisyonlar haline getirmeyi amaçlar . Bu durumda Modern dans, sadece kalıpların kırılması fikriyle yola çıkmayıp , özüne yoğunlukla Baleden ,müzikten,tiyatrodan , kısacası sanatın her dalından her parçayı alarak yaratıcılığın enginliği içinde birbirine harmanlamayı hedeflemektedir.

Derslerimiz Haftada bir gün 2 ders saati şeklinde olmaktadır. Sınıflarımız en fazla 5 kişilik öğrenci gruplarından oluşmaktadır.

Haftanın her günü 09.00-22.00 saatleri arasında hizmet vermekteyiz.

 

  • LATİN DANSLARI EĞİTİMİ

arjantin-tangoSALSA

Salsa dansı Karayipler kökenli olduğu varsayılan, salsa adıyla belirtilen müzik türleri eşliğinde çiftler halinde veya grupça icra edilen, Latin Amerika’nın ve ABD’nin modern bir dansıdır. Salsa dansı Latin dansları kapsamında ele alınır. Önceleri yalnızca Latin Amerika halkları arasında yaygın olan bu müzik türü, Karayipler’den ABD’ye göçenler sayesinde ABD’de de yaygınlık kazanmış ve salsa dansı özellikle 1980’lerden sonra tüm dünyada tanınır ve uygulanır duruma gelmiştir. Günümüzdeki salsa dansı Afrika, Karayip ve Avrupa stillerinin, dans ve müzik unsurlarının bir karışımı olarak nitelenir.
1950’lerde mambonun modernizasyonu salsanın oluşumunda önemli bir etken olmuştur. Salsanın kökeni Küba olarak kabul edilmekle birlikte, Küba’nın Kuzey Amerika’daki etkisi Fidel Castrove Che Guevara’nın Küba’daki devriminden ve Küba’ya ABD ambargosunun uygulanmasından sonra azalmıştır. Bir “serbest stil” dansı olan salsa, rutin hareketlere bağlı kalınmaksızın doğaçlama olarak yapılır.

BACHATA

Bachata (baçata) Dominik Cumhuriyeti’nin 4/4 ritimli, romantik bir müzik ve dans türüdür. Daha çok gitarın ön planda olduğu baçata müzikleri vurmalı çalgılar (bongo, maracas, guiro) ve bas gitar eşliğinde üç veya dört gitarla çalınır.

CHA CHA CHA

Cha-cha -cha (ça-ça-ça) Küba kökenli bir Latin Amerika dans ve müzik türüdür. Ça ça ça müziği ilk kez 1953’te Küba’lı viyolonist ve besteci Enrique Jorrin tarafından ortaya koyulmuştur. Bu dansın adı chachachá olarak da yazılır. Ritmi danzon dansındaki dördüncü vuruşa değişiklik getirilerek elde edilmiştir.

RUMBA

Rumba, Latin Amerika danslardan biridir. Aslen İspanyol ve Afrika kökenlidir. Ancak 16. yüzyılda Afrika’dan getirilen köleler aracılığıyla Küba’ya taşınmıştır. Müziği ve hareketleri Küba’yı yansıtır. Yavaş ve zor bir dans türüdür. Bu dansta kalça hareketleri belirgindir. Uluslararası Latin Amerikan dans yarışmalarında sergilenir. Rumba aynı familyada yer alan Ça-Ça-Ça ile bazı benzer özellikler gösterir. Ritmi eşit aralıklı dört sesten oluşur.

 

  • HİP-HOP DANSLARI

hip-hop

Amerika’da kötü koşullarda ve azınlık olarak yaşayan zencilerin gündemden uzaklaşmak ve eğlenmek için oluşturduğu bir kültür ve yaşam tarzıdır. Bu kültür Rap müziği, Graffiti sanatı, Break dansını ve Dj’liği içerir. Hiphop kültürünün doğmasında Blues, Funk, Soul ve Jazz müziğinin etkisi oldukça büyüktür. Son dönemlerde TV.larda yapılan yarışmalar ve programlardan dolayı çocuklar HipHop dansa yoğun ilgi göstermekteler. HipHop dansın yapısına bakıldığında yaşça küçük çocukların tam anlamı ile Hiphop dansı yapmasının gelişimi  ve yaratıcılığı açısından pek fazla önerilmediği görülmektedir. Elbette belirli bir yaşta çocuğun belirli zorluk ve disiplin içeren bir dansla ilgilenmesi vücut ve zeka gelişimine katkısının yüksek olduğu söylenebilir. Fakat bazı durumlarda Hiphop çocuğun gelişim süreci için yeterli olumlu etkiyi yapmayabilir bu anlamda Modern dans destekli  Hip Hop,  gelişim açısından enaz bale kadar faydalı olacağını söylemek hatalı olmasa gerek. Çocukların pek çok çoğunun doğasında var olan hareketliliği ve yaratıcılığı tetikleyen Modern Dans ve Hip Hop destekli olarak yapmalarının daha faydalı olacağı da bir gerçek. Derslerimiz  vücut esnetme ,ısınma ve kondisyon hareketleriyle başlayıp, teknik ve ritmik hareketler in ardından dans koreografisiyle devam etmektedir.

Çocuklarımızın bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişimine katkıda bulunan dans eğitimimiz, çocuğumuzun doğru duruş, hareket bilgisi ve müzik kulağının gelişimini de etkilemektedir. Çocukların yaşları göz önüne alınarak haftanın değişik günlerinde farklı saatler de yapılmaktadır.  Çocuklarımız tüm yukarıda sayılan dans hareketlerinin yanı sıra  sosyalleşme konusunda da farkındalığa sahip olmaktadırlar. Derslerimizin yanı sıra çocuklarımız senesonunda etkinliklere çıkmakta bunun yanı sıra da zaman zaman TV. Programlarına da konuk olabilmektedirler.

Derslerimiz : Eğitimimiz haftada bir gün 2 ders saati şeklinde olup çocuklarımız kendi yaş grupları içerisinde değerlendirilmektedir.. . Talepler doğrultusunda hafta sonu ve hafta içi eğitimler mümkündür.

 

  • ORYANTAL

oryantal

Oryantal dans dünyanın bilinen en eski danslarının başında gelir. İslâm öncesi inançları içermektedir. Orijini antik dönemin doğurganlık, bereket kültünde yatar. Tüm antik uygarlıklarda bereketi sembolize eden tanrıçalar görülür. Mesela Mylitta, Isis, Ashtıreth, Ishtar, Hathor, Afrodit, Venüs ve Ceres gibi. Geleneksel olarak yalınayak yapılan bir danstır. Bu dansçının Toprak Ana’yla direk temasının asla kesilmemesine dayanmaktadır.

Oryantal dansı kadın vücudunun özelliklerine göre tasarlanmıştır. Karın kaslarıyla kalça hareketleriyle göğüs hareketleriyle en iyi kadın vücuduna uygundur. Toprağa değen yalın ayaklarla sıkı ve katı bir danstır. İnsan vücudunun akıcı pürüzsüz kompleks ve etkileyici hareketleri çalkalama ve dalgalanma hareketlerinin çeşitliliği ile dansın karakteri ortaya çıkar. Doğu dansları batının adıma dayalı danslarından farklı olarak kasların hareketine dayalı danslardır.

Dolayısıyla adımlar çok narindir ve asla zıplama olmaz toprakla olan temas daima korunur.
Yılan kılıç meşale mum peçe tül baston ya da sopa gibi malzemelerin dansta sıklıkla kullanıldığı görülür. Bunların her birinin birer anlamı olmakla birlikte genel olarak sihri ve ilkel insanın korunma amaçlı kullanımı simgelerler. Bu aletlerin dansta kullanılması yörenin folklorunda da görülür.

Oryantal dans sadece, dans değil aynı zamanda bir anlamda spor ve vücut sağlığını koruma anlamında da değerlendirilebilir.

Kalori yakma ve vücut kıvraklığını kullanma anlamında da faydalıdır.

Derslerimiz :

Eğitimimiz haftada birgün 2 ders saati şeklindedir. Talepler doğrultusunda hafta sonu ve hafta içi eğitimler mümkündür. Sınıflarımız 10 kişi ile sınırlıdır.


 

sahne-sanatlari  SAHNE SANATLARI


tiyatro

Ders Yapısı :  Talepler doğrultusunda Hafta içi veya Hafta sonu olup bir gün 2 ders saati şeklinde işlenmektedir.

Yaş Grupları : 10 Yaş ve üstü şeklinde olup farklı yaş grupları için gruplar oluşturulmaktadır.

Çocuk, Genç ve Yetişkinler için değişik yaş grupları olup 10 yaş ve üzeri tiyatro eğitimi aynı grup içersinde değerlendirilmektedir. Taleplerin genel oluşumuna göre haftanın hangi gün ve saati olacağı belirlenmektedir. Dönem sonunda ise alınacak eğitim eşliğinde enaz bir kez oyun sahneye konacaktır. Elbette M.E.B. Onaylı sertifikanızı da unutmuyoruz!

Tiyatroya dair …

Tiyatronun toplumun eğitimindeki yeri ve önemini düşünürken, tiyatronun öncelikle insanları birbirinden ayıran ve her değeri bir yana savuran ırk, din, dil, politika ayrımı gibi olguları birleştirici etkisini göz ardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Tiyatro, her şeyden önce bu olguları birbirine yaklaştıran, birbirlerine ortak eden her şeyi değerlendirmek gibi bir işlev üstleniyor. Tiyatro insan yaşamında yer alan gülmek, ağlamak, sevinmek, üzülmek, ferahlık duymak, bunalmak; kısacası, kalple, duygularla ilgili her şeyi değerlendiriyor. Tiyatro, ayrıca bütün insanlarda ortak bir kalbin varlığını meydana çıkarmasıyla da topluma hizmet ediyor. Bu bakımdan, tiyatro için rahatlıkla en etkili barış yolu da diyebiliyoruz.

HAYATIN GİZİNİ KAVRAYABİLMEK
Tiyatronun, insanlığın uzak geçmişinden şimdisine ve oradan da sonrasına uzanan uzun bir zaman diliminde, her yaşa, her mesleğe, her dine, her dile, her ırka oyundaşlık etme fırsatı veren bir sanat türü olduğunu da söyleyebiliriz. Bir anlık karanlığın ardından aydınlanan sahne, oyun evrenine açılan perde, oyuncular, gerçeğin benzeri ama aynısı olmayan dekor, hepsi bir oyunun kuralları çerçevesinde bir araya gelmiş şeyler. Tiyatro hayatın aynası, evet; ama asla kendisi değil. Oysa, örneğin sinema, tiyatronun aksine, gerçeği yansıttığı oranda başarılı sayılmakta. Bilinç düzeyi oyun oynama evresinden, oyun seyretme noktasına ulaşmış her insan, tiyatronun gizemli ortamında, bir süreliğine uzaklaşırken hayattan, daha güçlü olarak dönebilecek donanımları da elde etmiş sayılıyor. Hayatın gizini, daha çok bir tiyatro sahnesinin derinliğinde kavrayabiliyoruz.

TOPLUMUN EĞİTİMİNDE TİYATRONUN ROLÜ
Tiyatro yolu ile eğitme, tiyatronun eğitici ve zevk verici olması, eğlendirirken eğitmesi, öğretirken-eğlendirmesi, tiyatro sanatının başlangıcından beri tartışılmış, savunulmuş bir düşünce tarzı. Yazarların, sahneye koyucuların, oyunları hakkında yaptıkları açıklamalarda öncelikle seyirciye ne öğretmek istediklerini belirlediklerini daha önce öğrenmiştim, biliyorum. Tiyatronun etkili bir sanat dalı olduğu, insanın ve toplumun eğitiminde bu etkinlikten yararlanılması gerektiği düşüncesinin çeşitli biçimlerde tekrarlandığını bir büyüğüm öğretti bana. Yalnız, öğretilmesi istenen gerçekler, eğitilmesi istenen görüşler dönemden döneme değişmekteymiş. Her dönemin tiyatrosu kendini besleyen kaynağın yeğlediği yönde bir eğitimi amaçlarmış. Klasik tiyatro, geleneklerin, inançların, ahlak değerlerinin doğrultusunda tutucu bir eğitime yönelir; romantik tiyatro birey hakkını, özgür vicdanı savunurmuş. Gerçekçi tiyatro, örtülü çirkinlikleri bilimin ışığında incelemeye çalışır, öncü tiyatrolar toplumun kabuk bağlamış yaralarını deşermiş. Bütün bunları hep o büyüğümden öğrendim. Tiyatronun, sanatsal etkinliği yanında böylesine görevleri üstlenmesi ne kadar saygıya değer değil mi? Bu bağlam içinde çocuk tiyatrosunun eğiticiliği ve öğreticiliği de elbette doğal sayılmalı.

ÇOCUĞUMUZ İÇİN TİYATRO
Sözünü ettiğim büyüğüm, eğitilmek istenen çocuğun yaşının, anlayış gücünün, ruhsal durumunun, yaşantısının, bilgi ve görgüsünün, içinde bulunduğu ekonomik durumun, kültürel özelliklerin bilinmesi gerektiğini bana anlattı. Yapılan eğitimin günlük yaşam ile uzlaşıp uzlaşmadığı, çocuğu çelişkiye düşürüp düşürmediğinin araştırılması gerektiğini söyledi. Çocuğu aile ilişkilerinde, okul yaşamında, arkadaşları ile ilişkisinde uyumsuzluğa götürebilecek bir eğitim, kendi içinde ne kadar haklı nedenlere dayanırsa dayansın, ne kadar doğru düşünülmüş olursa olsun, yarar yerine zarar verecekmiş, öyle söyledi. “Doğru bildiklerimize ne kadar inanıyor, onları ne ölçüde koruyup savunuyorsak, tiyatrocu yöneldiği çocuk seyirciyi de o ölçüde sevmeli, ona inanmalı, onu esirgemeli,” dedi. Çocuk olan insanı incitmemek, inandığımız ilkeden sapmamak kadar önemli olmalıymış. Çocuk taşıyamayacağı kadar ağır bir düşünce yükü altında ezilmemeli, yaşamı ile uzlaştıramayacağı görüşlerle şaşırtılmamalıymış. Büyüğüm; çocuk tiyatrosunun, büyükler için yapılan tiyatrodan daha zor olmasının, daha çok çaba gerektirmesinin nedenleri olarak bunları sıraladı. “Doğumda bir bebeğin mikrop kapmamasına nasıl dikkat ediliyorsa, bebeğe verilen sütün pastörize olmasına nasıl özen gösteriliyorsa, çocuk hastalıklara karşı nasıl korunuyor, büyümesini engelleyecek ağır işlerde çalıştırılması nasıl yasaklanıyorsa, yapacağı sporun niteliği nasıl yaşına göre saptanıyor, beden gelişiminin doğru olmasına çalışılıyorsa, tiyatro yolu ile eğitilirken aynı ölçüde titiz davranmak, ruhsal gelişimini dikkate almak gerekir.” Aynen böyle dedi büyüğüm.

HANGİ TÜR TİYATRO YEĞLENMELİ
Bence bizler için en yararlı tiyatro, bizlere sevinmesini öğreten, içimizde biriken enerjiyi istediğimiz gibi kullanmamızı sağlayan, bizleri sevgi ile besleyen, içten güçlendiren tiyatro oyunları olmalı.

Gelin tiyatroda sevinelim, yaşamanın, sevmenin, dayanışmanın tadına varalım.

Yaşamayı ve yaşatmayı, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi öğrenelim.

 

  • YARATICI DRAMA

yaratici-drama

Yaratıcı Drama dersimiz Talepler doğrultusunda haftada bir gün 2 ders saati şeklinde işlenmektedir.

Eğitici/Yaratıcı drama çoğu zaman Tiyatro Eğitimi ile karıştırılmaktadır. Tiyatronun unsurları da kullanılmakla beraber tek başına tiyatro eğitimi Çocuklar için Eğitici/ Yaratıcı Dramanın asla yerini tutamaz. Konusunda yetkin ve yeterli eğitim almamış kişilerin eğitici drama eğitimi vermesi kabul edilmez ve çocuğun gelişimi açısından sakıncalıdır. Bu bağlamda yetkin eğitmenler eşliğinde yaratıcı/eğitici drama kursumuza bekliyoruz. Her eğitim döneminin sonunda eğitmen uygun gördüğü taktirde sene sonunda bir etkinlikte öğrencilerimiz yer alacaklardır. Fakat asıl hedef sene sonu gösterisi değil çocuğumuzun aşağıda belirtilen doğrultuda eğitim almasıdır.

 

  • DİKSİYON

diksiyon

Diksiyonu şöyle tanımlayabiliriz: 

Diksiyon duygu ve düşünceleri ifade ederken sözcüklerin ses özelliklerine uygun olarak, vurgu ve tonlama kriterleri içerisinde doğru bir üslupla konuşma sanatıdır. Fonetiği tamamlayan bir unsur olarak konuşma sanatını ve tekniklerini inceler.

Diksiyonun temeli ses dediğimiz iletişim aracını doğru kullanmak ve sözleri söylerken düzgün telaffuz etmek üzerine kuruludur. Jest ve mimikleri de kapsayarak özellikle tiyatro ve diğer sahne sanatları ile sinema ve televizyonda metinlerin yanlışsız okunması amaçtır. Ayrıca topluluk önünde konuşma gibi durumlarda ve yöneticilik gibi pozisyonlarda bulunan kişilerin başvurduğu bir eğitimdir. Elbette sadece bu meslek grupları için değil aynı zamanda toplumsal iletişim halinde olan tüm meslek grupları için doğru zamanda doğru telaffuz ve doğru iletişim için diksiyon eğitimi önemlidir. Öğrencilikten tutunda yöneticiliğe, hizmet sektörü işveren veya çalışan kişilerin veya yöresel ağızlarla konuşan tüm kişilerin diksiyon eğitimine ihtiyacı vardır. 

Doğru iletişim için doğru diksiyon!

Diksiyon Eğitimi Nasıl Verilir?

Çeşitli kurslarda ve okullarda konuşma sanatının eğitimini alabilirsiniz. Alanında uzman eğitmenlerin yapabileceği ciddilikte olan bu eğitim çeşitli dallara ayrılır.

Öğrencilere öncelikle;

  • Soluma
  • Fonetik (söyleyiş)
  • Artikülasyon (boğumlama)
  • Vurgu
  • İletme gücü temelinde eğitimler verilir.

Amaç öncelikle kişilerin diyaframlarını kontrol etmelerini sağlamak, ses çıkış kaynaklarını ve nasıl kullanmaları gerektiğini öğretmektir. Sonrasında ses tonu ayarlama ve vurgulama konuları incelenir.

Öğrencilerin kelimeleri jest ve mimiklerle anlamlandırmaları sağlanır. Konuşurken akıcılık, doğru bir üslup kazandırmak amaçtır.

Diksiyon Dersleri

Diksiyon eğitimi kısa süreli bir eğitim değildir. Kısa sürede yapılan eğitimlerin diksiyonun düzelmesi anlamında katkıda bulunacağına inanmak gerçekçi değildir. Gerek diksiyon eğitiminde kullanılan organların, gerekse dikkat edilmesi gereken işlemlerin istem dışı ve kalıcı hale gelebilmesi için gerek eğitim sürecinde gerekse eğitim dışında öğrenci tarafından tekrarlanması gerekmektedir. Unutulmamalı ki emek ve çaba harcanmayan hiç bir eğitim amacına ulaşamaz.

Genel anlamda diksiyon eğitiminde ayrıntı bazında farklılıklar olsa dahi  şu eğitimler ve içerikler konu edilir.

  • Ses eğitimi
  • Kelime eğitimi
  • Söz akımı
  • Anlatım
  • Hitap
  • İletişim kurma teknikleri
  • Doğaçlama
  • Dil, zeka ve akıl ilişkisi
  • Dil – kültür ilişkisi

Diksiyon Eğitiminin Faydaları

Doğru ve eksiksiz konuşmak için alınan diksiyon derslerinin kişilere düzgün konuşmanın yanında pek çok faydası bulunmaktadır. Sesini ve bedenini olması gerektiği gibi kullanan bireyler yetiştirmeyi amaçlayan eğitimlerin diğer faydaları ise;

  • Doğru nefes alıp vermeyi öğretir.
  • Tonlama ve vurgu kurallarını öğretir.
  • Kişinin iletişim becerilerini geliştirir.
  • Sesin nasıl etkileyici bir biçimde kullanılacağını öğretir.
  • Oyunculukta ses kontrolü, doğaçlama rahatlığı sağlar.
  • Hitabet gücünü geliştirir.
  • Topluluk önünde konuşurken heyecanı kontrol etmeyi öğretir.

Dersin  Yapısı : Talepler doğrultusunda hafta içi ve hafta sonu gruplar açılabileceği gibi aynı zamanda yine talepler doğrultusunda akşam gruplarının açılması da mümkündür. Grup derslerde haftada bir gün 3 ders saati şeklinde yapılmakta olup 6 hafta devam etmektedir. Derslerin hangi gün olacağı talepler doğrultusunda tespit edilmektedir.

 

  • KORO

koro

TÜRK HALK MÜZİĞİ

Anadolu’nun mükemmel ezgilerinden derlenen Türküler sizleri bekliyor. Genç, emekli, çalışan kısaca her yaş ve kişi için Türkülerimizin büyüsüne kapılmak adına sizleri bekliyoruz. Zengin bir repertuvar  eşliğinde hem eğlenecek hem de günün ve haftanın stresini atacaksınız. Eğitimli şefimiz eşliğinde sosyalleşecek ve sadece mırıldanmayacak, türkü söyleyebileceksiniz. Her dönem sonundaysa muhakkak en az bir veya iki konser vereceksiniz.

Derslerimiz haftada 1 gün 2 saat şeklinde olup, taleplere göre gün tespit edilebilmektedir.

TÜRK SANAT MÜZİĞİ

Nar Sanat Türk Müziği Korosu; Doktordan ev hanımına, öğrenciden, emekliye, işçiden, iş adamına kadar müziğe gönül vermiş, yaş sınırı olmaksızın herkese açık olan çalışmalarını sürdürmektedir. Çalışmalarımız da  geçireceğiniz müzik dolu saatlerde; eğlenirken öğrenecek, öğrenirken günün stresinden uzaklaşacak ve kendinizi çok mutlu hissedeceksiniz.

Haftanın 2 günü 2 şer saat olan koro çalışmalarımızda gündüz yada akşam gruplarımızı tercih edebilirsiniz.

Yılda en az iki kere koromuzun konserleri olmaktadır.


 

gorselsanatlar  GÖRSEL SANATLAR


 

  • RESİM

resim

Taleplere göre gündüz, gece ve hafta sonu grupları şeklinde olan hobi gruplarımıza katılabilirsiniz.

Hobi grubumuzda genel anlatımların dışında temel sanat eğitimi ardından isteğinize göre karakalem, yağlıboya, guaj, suluboya, akrilik gibi tarzların herhangi biri ile ilgilenebilirsiniz. Tüm eğitimlerimiz de sınıf sayısını minumumda tutmaya çalışmaktayız. 8 kişiyi aşan durumlarda gruplar ayrılmaktadır.

Eğitim aldığınız süre kadar elbetteki M.E.B. Onaylı belge almanız mümkün. Haftada bir gün 4 saat şeklinde süren eğitimimize katılan öğrencilerimiz Haziran içerisinde yaptığı çalışmalardan oluşan bir sergide çalışmalarını sergilemeleri mümkün olmaktadır.

1)   Bakmak ve görmek

– Düz çizgi

– Daire, elips

– Ufuk çizgisi, altı, üstü

– Farklı nesnelerle deneme

2)   Obje çalışması

-Farklı nesnelerle kompozisyon

3)   Gölgeleme metodları

4)   Işık –Gölge

– Teknikler

– Karakalem

5)   Kompozisyon fikri (oluşturma)

6)   Natürmort, peyzaj

7)   Pastel

8 )   Perspektif

– merkezi

– Çift kaçarlı

9)   İnsan figürü

– Oranlar

10)  Portre (Baş)

– Oranlar

– Baş detayları ( göz, ağız, burun, kulak)

11)  El-Ayak

12)  İnsan figürlü kompozisyonlar

13)  Kompozisyonları pastel, akrilik, yağlı boya teknikleri ile çalışma

14)  Soyuta geçiş

  • RESİM ÇOCUK PROGRAMI

Genel olarak  hafta sonu grupları şeklinde olan çocuk hobi gruplarımız mümkün olduğunca yaş gruplarına ayırmaya çalışıyoruz en fazla 8 öğrencinin katıldığı gruplar dışında “ANNEM VE BEN” Adlı resim grubunda ise Anneler arzu ederse çocukları ile derse girebilirler.

Ders süresi 2 ders saati şeklinde olup aynı zamanda çocuğun el becerilerini ve renk tecrübelerini artıracak çalışmaları içermektedir.

Zaman zaman ilginç müze ve sergi gezileri de düzenlemekte bu sayede çocukta sanata karşı duyarlılığı artırmaya çalışmaktayız.

Elbete devam edilen süreç kadar M.E.B. Onaylı belgeyi de unutmayalım.

1)   Bakmak ve görmek

– Düz çizgi

– Daire, elips

– Ufuk çizgisi, altı, üstü

– Farklı nesnelerle deneme

2)   Resim yapma teknikleri

– Mum boya – Kuru boya – Karakalem – Sulu boya

– Değişik malzeme ile kolaj

– Değişik malzeme ile baskı

– Plastik hamuru ile çalışma ve boyama

3)   Resim çizimleri

– Nesne

– Doğa

– Hayaller

– Rüyalar

 

  • KARAKALEM

karakalem

Çizici resim araçları ile bir yüzey üzerine çalışılır, ortaya çıkan desen resmin başlangıcıdır.

Çizgilerin kroki desenden, çizgi değerlerini farklılaştırarak çıkması, ışık/gölge değerleriyle form kazanması, bazen de perspektif (derinlik) özelliklerini içinde barındırmasına, karakalem resim diyoruz.

Karakalem resim objeden desene, desenden peyzaja ve figüre kadar her alanda kullanılır.

“Ben doğadan, ya da insan yaşamından alınmış herhangi bir olayı vesile sayarak, renk ve çizgi düzenleriyle kendimce senfoniler yaratıyorum”

 

  • KARİKATÜR

10 yaşından büyük herkes karikatür derslerimize katılabilir.

Eğitimimiz grup ders şeklinde olup haftada bir gün iki ders saati biçiminde yapılmaktadır.

Yeni öğrenenler için öncelikle katılımcının çizim duygusunu ortaya çıkarmakla başlayan eğitim reel çizim ve karikatürize çizim ile sürüp, anatomi ve perspektif bilgisi ve çizimler ile devam etmektedir.

Karikatür eğitimi, katılımcının kendi çizim yeteneğini, tarzını ve mizahi gücünü fark etmesini ve geliştirmesini sağlayacaktır.

 

  • FOTOĞRAF

fotograf

“Fotoğraf çekmek, insanın aklını, gözünü ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir. Bu bir yaşam tarzıdır.” – Henri Cartier-Bresson 

Dijital fotoğrafın yaygınlaşmasıyla beraber fotoğraf çekmeye yönelik ilgi arttı, her geçen gün artmaya da devam ediyor. Ve artık herkes,  fotoğraf çekmenin deklanşöre basmaktan ibaret olmadığının farkında.

Kurs süresince katılımcılar, hem fotoğrafı anlamak hem de etkili ve kusursuz fotoğraf çekmenin temellerini öğrenmek için gerekli tüm donanıma kavuşacaklar.

Fotoğraf makinesi alınırken dikkat edilmesi gereken noktalardan siyah beyaz fotoğrafın inceliklerine, kompozisyon kurallarından basın fotoğrafçılığına, diyafram ve enstantane gibi teknik detaylardan fotoğraf tarihine kadar birçok konuda bilgiler edinecekler.

Ayrıca dijital fotoğrafın olmazsa olmazlarından olan Photoshop ile fotoğrafın boyutunu kayıpsız küçültmek, portre rötuşlamak, panoramik fotoğraf oluşturmak  gibi konularda da yetkin olacaklar.

Öğrenilenlerin pekiştirilmesi için eğitmen ile beraber çıkılacak keyifli çekim gezileri de kurs programında geniş bir yer alacak.

Elbette kursun sonunda Nar Galeri‘de sergi açılacaktır. Öğrencilerimizin açacağı mezuniyet sergisi elbetteki ücretsiz olacaktır.

 

  • SENARYO VE KISA FİLM

senaryovekisafilm

Fransız yönetmen Godard, sinemayı ‘en güzel hile’ olarak tanımlıyor. Gerçekten de bir asırı daha yeni arkada bırakmış bu genç sanat dalı, tüm dünyayı kendi güzel hileleriyle büyülemeye devam ediyor. Ağlatıyor, güldürüyor, eğlendiriyor, sorgulatıyor, düşündürüyor… Ve gelişen teknoloji sayesinde artık  film çekmek çok daha ucuz ve kolay.

Senaryo Yazımı ve Kısa Film Yapımı Kursu’nda katılımcılar senaryo yazmak ve bütün aşamalarıyla bir kısa filmi gerçekleştirmek için gereken temel donanımı kazanacaklar. Senaryo eğitiminde, sinopsis, tretman, film öyküsü ve senaryo yazım biçimleri gibi teknik konuların yanı sıra aslında senaryo yazmanın ön şartı olan fikir geliştirme, konu belirleme, temayı sağlamlaştırma gibi temel konularda da eğitim verilecek. Kısa Film Yapımı bölümünde ise hem ses, görüntü, kurgu, sanat yönetimi  gibi teknik alanlarda hem de yönetmenlik hamleleri, zaman ve mekanı kullanma-yönlendirme, oyuncu yönetimi gibi daha arkada kalan ama son derece önemli konularda katılımcılar kendilerini geliştirme fırsatı bulacak.

Sürekli pratikle el ele gidecek dersler süresince metinler yazılacak, etütler ve kısa filmler çekilecek, sahne çözümlemeleri yapılacak. Sonuçta tüm katılımcılar yazdıkları ve çektikleri en az birer filmle ve daha önemlisi bu büyülü alanda yaptıkları sağlam ve dolu bir başlangıçla kursu tamamlayacak.


 

akademi  AKADEMİLERE HAZIRLIK


  • İÇ MİMARİ

icmimarlik

İster devlet ister vakıf üniversiteleri olsun bütün iç mimarlık fakülteleri, grafik tasarım, endüstri ürünleri tasarımı, moda tasarımı, resim, heykel, seramik  v.b. gibi sanat bölümleri  barajı aşsanız dahi yetenek sınavına girmenizi gerektiriyor.

Elbette ki değişik üniversitelerde değişik sorular sorulabiliyor ama genel anlamda temel sanat bilgisi gerektirmektedir.

Kazanmanın ön koşulu elbette, Öncelikle bol bol çizim yapmanızdır.  Her üniversitenin farklı bir yetenek sınavı uygulaması var ancak genel olarak her okul desen ve imgesel çizimi yaptırır. Desen çiziminde bir modeli anatomik hata yapmadan çizmeniz gerekmektedir. Gördüğünü çizebilme yeteneğini ölçer. İmgesel çizimde ise hayal gücünü kullanarak çizebilme yeteneğini ölçer. Bu çizime perspektifle mekan çizme, figür ekleme, ortam yaratma gibi faktörler girer..

Yetenek sınavına hazırlanırken eğitimini tamamlamış yeterli deneyim ve başarılı eğitmenlerden ders almak önemlidir. Kalem tutuşunuzdan çizginin nasıl yapılacağına ve oradan boyutlu algılamaya kadar tüm safhaların tam ve eksiksiz olarak anlatılması ve boş bol uygulamalarla gösterilmesi önemlidir.

Hangi okulların yetenek sınavına gireceğinize önceden karar vermeniz gelişim sürecinde önemlidir. Çünkü kimi okul sanat tarihi bilgisi istiyor, kimi okul istemiyor. Kimi okulda görsel zeka testleri uygulanıyor, kiminde güncel sanat olayları ile ilgili sorular soruluyor. Ve gideceğiniz kursa da ona göre karar vermeniz iyi olabilir.

Eğitime gelmeden önce muhakkak varsa daha önceki çizimlerin yanınızda olması gerekmektedir ki eğitmeniniz bir fikir sahibi olsun aksi takdirde zaman kaybı olabilmektedir.

Dersin İşleniş Şekli :  Derslerimiz seçenekli olup; haftada bir gün 4 saat ve ya 2 gün 8 saat şeklinde  ya da haftada 3 gün 12 saat şeklinde yapılabilmektedir…

Ders programı :

GÜZEL SANATLAR LİSESİ VE AKADEMİLERİNE HAZIRLIK

 1)   Bakmak ve görmek

– Düz çizgi

– Daire, elips

– Ufuk çizgisi, altı, üstü

– Farklı nesnelerle deneme

2)   Obje çalışması

-Farklı nesnelerle kompozisyon

3)   Gölgeleme metodları

 – Teknik

4)    Işık –Gölge

– Basitten karmaşığa (ayırt edebilme)

– Farklı malzemelerden oluşan objelerle çalışma (kağıt, cam, metal, tahta, kumaş)

5)    Kompozisyon fikri

– Oluşturma

– Bakabilme, ayırt edebilme, istenileni öne çıkartma

– Ön plan – Geri plan

6)   Natürmort, peyzaj

– Basit perspektif

7)   Perspektif

– Basit perspektif (tekrar)

– Objelerin büyüklük kaybetmesi

– Merkezi perspektif

– Çift kaçarlı perspektif

– Düzensiz perspektif

– Fotoğraftaki perspektif hataları

8)   İnsan figürü

– Oranlar

– Ayakta, oturur, yatar + perspektif

– Kağıdı tam kullanma

9)   Portre (Baş)

– Oranlar

– Baş detayları ( göz, ağız, burun, kulak)

– Figürde baş hareketleri

10)  El-Ayak

– Detaylı çalışma

– Bedende bütünleme

11)  İnsan figürlü kompozisyonlar

– İç mekan + perspektif

– Dış mekan + perspektif

– İfade için teknikler

 

  • RESİM

İster devlet ister vakıf üniversiteleri olsun bütün iç mimarlık fakülteleri, grafik tasarım, endüstri ürünleri tasarımı, moda tasarımı, resim, heykel, seramik  v.b. gibi sanat bölümleri  barajı aşsanız dahi yetenek sınavına girmenizi gerektiriyor.

Elbette ki değişik üniversitelerde değişik sorular sorulabiliyor ama genel anlamda temel sanat bilgisi gerektirmektedir.

Kazanmanın ön koşulu elbette, Öncelikle bol bol çizim yapmanızdır.  Her üniversitenin farklı bir yetenek sınavı uygulaması var ancak genel olarak her okul desen ve imgesel çizimi yaptırır. Desen çiziminde bir modeli anatomik hata yapmadan çizmeniz gerekmektedir. Gördüğünü çizebilme yeteneğini ölçer. İmgesel çizimde ise hayal gücünü kullanarak çizebilme yeteneğini ölçer. Bu çizime perspektifle mekan çizme, figür ekleme, ortam yaratma gibi faktörler girer..

Yetenek sınavına hazırlanırken eğitimini tamamlamış yeterli deneyim ve başarılı eğitmenlerden ders almak önemlidir. Kalem tutuşunuzdan çizginin nasıl yapılacağına ve oradan boyutlu algılamaya kadar tüm safhaların tam ve eksiksiz olarak anlatılması ve boş bol uygulamalarla gösterilmesi önemlidir.

Hangi okulların yetenek sınavına gireceğinize önceden karar vermeniz gelişim sürecinde önemlidir. Çünkü kimi okul sanat tarihi bilgisi istiyor, kimi okul istemiyor. Kimi okulda görsel zeka testleri uygulanıyor, kiminde güncel sanat olayları ile ilgili sorular soruluyor. Ve gideceğiniz kursa da ona göre karar vermeniz iyi olabilir.

Eğitime gelmeden önce muhakkak varsa daha önceki çizimlerin yanınızda olması gerekmektedir ki eğitmeniniz bir fikir sahibi olsun aksi takdirde zaman kaybı olabilmektedir.

Dersin İşleniş Şekli :  Derslerimiz seçenekli olup; haftada bir gün 4 saat ve ya 2 gün 8 saat şeklinde ya da haftada 3 gün 12 saat şeklinde yapılabilmektedir…

Ders programı :

GÜZEL SANATLAR LİSESİ VE AKADEMİLERİNE HAZIRLIK

 

        1)   Bakmak ve görmek

– Düz çizgi

– Daire, elips

– Ufuk çizgisi, altı, üstü

– Farklı nesnelerle deneme

2)   Obje çalışması

-Farklı nesnelerle kompozisyon

3)   Gölgeleme metodları

                – Teknik

4)    Işık –Gölge

– Basitten karmaşığa (ayırt edebilme)

– Farklı malzemelerden oluşan objelerle çalışma (kağıt, cam, metal, tahta, kumaş)

5)    Kompozisyon fikri

– Oluşturma

– Bakabilme, ayırt edebilme, istenileni öne çıkartma

– Ön plan – Geri plan

6)   Natürmort, peyzaj

– Basit perspektif

         7)   Perspektif

– Basit perspektif (tekrar)

– Objelerin büyüklük kaybetmesi

– Merkezi perspektif

– Çift kaçarlı perspektif

– Düzensiz perspektif

– Fotoğraftaki perspektif hataları

8)   İnsan figürü

– Oranlar

– Ayakta, oturur, yatar + perspektif

– Kağıdı tam kullanma

         9)   Portre (Baş)

– Oranlar

– Baş detayları ( göz, ağız, burun, kulak)

– Figürde baş hareketleri

10)  El-Ayak

– Detaylı çalışma

– Bedende bütünleme

11)  İnsan figürlü kompozisyonlar

– İç mekan + perspektif

– Dış mekan + perspektif

– İfade için teknikler

 

  • HEYKEL

İster devlet ister vakıf üniversiteleri olsun bütün iç mimarlık fakülteleri, grafik tasarım, endüstri ürünleri tasarımı, moda tasarımı, resim, heykel, seramik  v.b. gibi sanat bölümleri  barajı aşsanız dahi yetenek sınavına girmenizi gerektiriyor.

Elbette ki değişik üniversitelerde değişik sorular sorulabiliyor ama genel anlamda temel sanat bilgisi gerektirmektedir.

Kazanmanın ön koşulu elbette, Öncelikle bol bol çizim yapmanızdır.  Her üniversitenin farklı bir yetenek sınavı uygulaması var ancak genel olarak her okul desen ve imgesel çizimi yaptırır. Desen çiziminde bir modeli anatomik hata yapmadan çizmeniz gerekmektedir. Gördüğünü çizebilme yeteneğini ölçer. İmgesel çizimde ise hayal gücünü kullanarak çizebilme yeteneğini ölçer. Bu çizime perspektifle mekan çizme, figür ekleme, ortam yaratma gibi faktörler girer..

Yetenek sınavına hazırlanırken eğitimini tamamlamış yeterli deneyim ve başarılı eğitmenlerden ders almak önemlidir. Kalem tutuşunuzdan çizginin nasıl yapılacağına ve oradan boyutlu algılamaya kadar tüm safhaların tam ve eksiksiz olarak anlatılması ve boş bol uygulamalarla gösterilmesi önemlidir.

Hangi okulların yetenek sınavına gireceğinize önceden karar vermeniz gelişim sürecinde önemlidir. Çünkü kimi okul sanat tarihi bilgisi istiyor, kimi okul istemiyor. Kimi okulda görsel zeka testleri uygulanıyor, kiminde güncel sanat olayları ile ilgili sorular soruluyor. Ve gideceğiniz kursa da ona göre karar vermeniz iyi olabilir.

Eğitime gelmeden önce muhakkak varsa daha önceki çizimlerin yanınızda olması gerekmektedir ki eğitmeniniz bir fikir sahibi olsun aksi takdirde zaman kaybı olabilmektedir.

Dersin İşleniş Şekli :  Derslerimiz seçenekli olup; haftada bir gün 4 saat ve ya 2 gün 8 saat şeklinde  ya da haftada 3 gün 12 saat şeklinde yapılabilmektedir…

Ders programı :

GÜZEL SANATLAR LİSESİ VE AKADEMİLERİNE HAZIRLIK

 

        1)   Bakmak ve görmek

– Düz çizgi

– Daire, elips

– Ufuk çizgisi, altı, üstü

– Farklı nesnelerle deneme

2)   Obje çalışması

-Farklı nesnelerle kompozisyon

3)   Gölgeleme metodları

                – Teknik

4)    Işık –Gölge

– Basitten karmaşığa (ayırt edebilme)

– Farklı malzemelerden oluşan objelerle çalışma (kağıt, cam, metal, tahta, kumaş)

5)    Kompozisyon fikri

– Oluşturma

– Bakabilme, ayırt edebilme, istenileni öne çıkartma

– Ön plan – Geri plan

6)   Natürmort, peyzaj

– Basit perspektif

         7)   Perspektif

– Basit perspektif (tekrar)

– Objelerin büyüklük kaybetmesi

– Merkezi perspektif

– Çift kaçarlı perspektif

– Düzensiz perspektif

– Fotoğraftaki perspektif hataları

8)   İnsan figürü

– Oranlar

– Ayakta, oturur, yatar + perspektif

– Kağıdı tam kullanma

         9)   Portre (Baş)

– Oranlar

– Baş detayları ( göz, ağız, burun, kulak)

– Figürde baş hareketleri

10)  El-Ayak

– Detaylı çalışma

– Bedende bütünleme

11)  İnsan figürlü kompozisyonlar

– İç mekan + perspektif

– Dış mekan + perspektif

– İfade için teknikler

 

  • MÜZİK VE SES

Amacı :

  • Ülkemizde eğitim veren Devlet / Özel konservatuvarlar, Güzel Sanatlar Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri (Müzik Öğretmenliği) ve Anadolu Güzel Sanatlar Liselerinin yapmış oldukları özel yetenek sınavlarına katılmak isteyenleri bu sınavlara özel programlarla hazırlamak.

İçerik:

  • – Ses Çalışması (Kulak, entonasyon, ritim vb.)
  • – Piyano Çalışması (Öğrenci sınava başka bir enstrümanla katılacaksa o enstrümanın eğitimi ayrıca verilir)
  • – Genel Kültür ve Müzik Tarihi
  • – Temel Müzik Teorisi, Solfej (Dikte, Deşifre vb.)
  • – Müzikal / Ezgisel Bellek Çalışmaları

Konservatuvara ve Güzel Sanatlara Hazırlık Dersleri işleniş şekli :

Haftada 2 gün 1’er saat (Ders Saati)  birebir özel ders. Aynı zamanda haftada 3 gün 1’er saat (Ders Saati) olmak üzere solfej dersi verilmektedir. Bunun yanı sıra sabah : 09:00 – akşam 10:00 arası derslikler boş olduğu sürece çalışma imkanınız mümkündür.

 

 

 

 

Bugün “Fotoğraf Eğitmenimiz”  “ Damla YEDİSAN ” ile fotoğraf ve Fotoğrafçılık Kurslarımıza ait özel bir site ( http://www.fotografcilikkurslarim.com )yapımı ve şekli hakkında telefon görüşmesi yaptık ve ardından siteyi biraz inceledim sonra diğer sanat sitelerine göz atmaya başladım ki fotoğraf sergisi olarak aşağıdaki haberi gördüm… Haberi okuduktan sonra google’da biraz araştırma yapınca sizlerle de paylaşmak istedim.  “Bilgi paylaştıkça büyür.” değil mi?

 

Tina Modotti

İtalya’daki yoksulluktan Hollywood’da başrole… Entelektüellerin gözdesi ‘çılgın’ partilerden Komünist Parti üyeliğine… Vatansızlıktan savaş meydanlarına… Herkesi etkileyen güzellikten ‘hafifmeşreplikle’ damgalanmaya… Tarihin önemli fotoğrafçılarından Tina Modotti’nin fotoğrafları, efsanesine yakıştıramadığımız bir sessizlikle Cihangir Sanat Galerisi’nde bekliyor.

İtalya’da yoksul bir ailede başlayan yaşamı, dünyanın dört bir yanında fena halde fırtınalı biçimde seyrederken, yolu Hollywood’da başrollere de düşmüş Avrupa’da ajanlığa da… Etkisinden kolay kaçınılmayan bir güzelliğe sahipmiş. Yaşamının bir kısmında entelektüel camianın katılmak için can attığı çılgın partilere ev sahipliği yaparken, bir kısmını militan bir komünist olarak geçirmiş, bir kısmında ‘hafifmeşrep’ ve ‘tehlikeli’ bir kadın sıfatıyla damgalanmış…

Dünyanın farklı yerlerinde bulunmasına, vatansız yaşamasına karşın en yaygın iki sıfatıyla belirtirsek; ‘Meksikalı’, ‘devrimci fotoğrafçı’ Tina Modotti’den (1896-1942) söz ediyoruz. Fotoğraf sanatında kalıcı bir iz bırakmış; eserleri önemli müzelerin koleksiyonuna girmiş Modotti’den…

Ölümünden uzunca süre sonra dünyada tekrar hatırlanması 1991’e denk geliyor. O yıl, Modotti’nin 1925’te çektiği ‘Güller’ adlı fotoğrafı açık artırmaya çıktığında, o zamana kadar bir fotoğraf için ödenen rekor fiyata; 165 bin dolara satılmıştı.

SESSİZ SEDASIZ BİR SERGİ  
Modotti’yi bugün hatırlamamızın vesilesiyse İstanbul’da açılan ‘Yeni Bir Bakış’ adlı sergi. ‘Renkli’ hayat hikâyesine sahip önemli bir sanatçının yolu Türkiye’ye düştüğünde çektiği büyük ilgiye; sanatseverliğimizin göstergesi olarak, mesela hikâyesinin sosyal medyada dilden dile dolaşmasına artık alışkınız. Konumuz bu durumu tartışmak değil ama ‘sanatseverlik’ ilgisini fazlasıyla hak eden Modotti’yi İstanbul’a getiren serginin, 19 Temmuz’da Cihangir Sanat Galerisi’nde sessiz sedasız açılması dikkat çekici…

Bu notun ardından iki öneri; sergiye giderken konuya az da olsa çalışmış olmak önemli. Yoksa bir zamanların Meksikasının yoksul yaşamından görüntüler aktaran, küçük siyah beyaz kareler size pek fazla şey ifade etmeyebilir.

Dilerseniz, ‘konuya çalışma’ meselesiyle bağını kurabileceğiniz ikinci önerimizse bir kitap. Margaret Hooks’un Agora Kitaplığı’ndan çıkan, ‘Devrimci Fotoğrafçı Modotti’ adlı kitabı, akıcı bir dille yazılmış, ‘renkli’ bir portreyi aktarıyor. Biz de bu yaşam öyküsünde hızlı bir tur atalım.

İtalya’da altı çocuklu yoksul bir ailenin, küçük yaşta okulu bırakıp fabrikada çalışmak zorunda kalacak ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi Modotti. Babası iş için ABD’ye gittiğinde, 12 yaşındayken bir ipek fabrikasında çalışmaya başlamıştı. 1913’te New York’taki babasının yanına gitmesiyle yeni bir dünya tanıdı; kaldığı ‘Küçük İtalya’ bölgesi aynı zamanda sanatçıların merkeziydi. Modotti böyle bir ortamda vaktinin önemli kısmını tiyatro ve opera izlemeye ayırıyordu. Tanıştığı ABD’li ressam Roubaix de I’Abrie Richey (Robo) sayesinde bir adım daha atıp ‘camiaya’ karışacaktı. 18 yaşına bastığında bazı yerel tiyatrolarda rol alarak yeteneğini gösterme fırsatı bulmuş, küçük çaplı bir üne kavuşmuştu bile.

HOLLYWOOD VE MEKSİKA
Hedefi Robo’yla birlikte Hollywood’a gitmekti. 22 yaşındayken bu hayalini gerçekleştirdi ve bir yıl sonra ‘Kaplanın Postu’ adlı filmde başrolü kaptı. Robo’yla Los Angeles’a gittiğinde evlenmişti. Modotti’nin, entelektüel çevredeki ününün yaygınlaşmasında oyunculuğunun yanı sıra önemli bir neden daha vardı; herkesin hemfikir olduğu güzelliği. Eşiyle birlikte düzenlediği entelektüel tartışma toplantılarında da, eğlenceli partilerde de herkesin odağındaki kişi aynıydı; Modotti.

Âşıklarının sayısı hiç de az değildi. O sıralarda Los Angeles’ın yolunu tutan diğer bir kişi, adı fotoğrafın efsaneleri arasında anılacak Edward Weston’dı.

Modotti, Robo’yla ilişkisindeki duygusal bağ gevşediği sırada Weston’la yakınlaştı. Robo Meksika’ya gitmişti. Modotti de peşinden gitmeyi aklından geçirmeye başlarken, 1922’de onun bir hastalık sonucu hayatını kaybettiğini öğrendi. Ertesi yıl, Hollywood’un kendisine göre olmadığını düşünen Modotti’yle Meksika’ya gitmek Weston’a nasip oldu.

O yıllarda Meksika entelektüeller için cazip bir yerdi. Siyasi devrim yaşanmıştı ve canlanan kültürel ortam dünyanın pek çok yerindeki sanatçıları çekiyordu. Modotti ve Weston, bir tür Rönesans’ın yaşandığı Juarez bölgesine taşındılar. Modotti, Weston’ın önerisiyle fotoğraf çekmeye başlamıştı. Bu alanda da yetenekliydi ve iyi bir fotoğrafçı olarak kabul görmesi için bir yıl yetecekti. Evdeki ‘çılgın partiler’ dönemi tekrar başlamıştı.

Daha çok ‘Frida’ filmiyle birlikte tanıdığımız, büyük ressam Diego Rivera da partilerin konukları arasındaydı. Rivera’yı, büyük aşk yaşadığı diğer ressam Frida Kahlo’yla partilerin ev sahibi Modotti tanıştıracaktı. Filmi izleyenler, bir sahnede Frida’yla etkileyici biçimde tango yapan kadını hatırlayacaktır; işte o ‘bizim’ Modotti’ydi.

Modotti’ye aşina olduğumuz başka bir şeyden söz etmek de mümkün; bizzat Weston’ın çektiği, epey yaygınlaşmış nü fotoğrafları… Öyle ki, “O nü fotoğrafları olmasaydı bugün Modotti’yle ilgilenir miydik?” sorusunu soran sanat tarihçileri vardır. Yanıtı, önceki satırlarda kitabından bahsettiğimiz Hooks veriyor; “Kesinlikle evet. Yoksa 1991’de Sotheby’s’deki açık artırmada, ‘Güller’ fotoğrafı 165 bin dolara satılabilir miydi?”

Tekrar Modotti’nin partilerine ve Weston’a dönelim. Daha doğrusu Modotti’nin bu ikisiyle arasındaki bağın kopmasına, yaşamının bir kez daha radikal biçimde değişmesine… Modotti’nin, evinde partiler düzenlemeyi bırakması, Weston’la arasındaki bağın kopması, politikaya gittikçe daha fazla ilgi duymasıyla aynı günlere denk geliyor. Ve fotoğraf makinesini yoksul Meksikalılara çevirmesiyle…

AJANLIĞA GİDEN YOL
Modotti 1927’de, 31 yaşındayken katıldığı Meksika Komünist Parti’sinde, partinin gazetesi için foto muhabirliği yapmak gibi aktif görevler üstlenmişti. Fakat kötü günler yaklaşıyordu. 1929’da, birlikte yaşadığı sevgilisi, parti üyesi Antonio Mella’nın öldürülmesinden sorumlu tutulduğunda yalnızca tutuklanmadı; komünistleri aşağılayan bir kampanyanın hedefine yerleştirildi ve ‘hafifmeşrep’, ‘tehlikeli’ bir kadın olarak damgalandı. 1930’da, bu kez Meksika başkanına yönelik bir suikasttan sorumlu tutulduğunda ülkeden sürüldü.

Berlin’e gitti. Canlı bir sanat ortamı ve fazlasıyla fotoğrafçı vardı. Avangart sanat ortamında kendisini geliştirecek maddi imkânlara sahip değildi. Bunalıma girdi, fotoğraf çekmeyi bıraktı, komünistler arasında nam sahibi bir arkadaşıyla Moskova’ya geçti. Komünist Parti içinde aktif roller üstlendi ve Sovyetler Birliği’nin, Avrupa’da çalışan gizli görevlileri arasında yer aldı.

Katıldığı İspanya İç Savaşı’nda komünistler yenildiğinde New York’a gitmek istiyordu ama ABD bu isteği kabul etmedi. Kendisini, kimliksiz geldiği, takma isimle yaşayacağı Meksika’da buldu. Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası saldırmazlık anlaşması imzalamıştı ve Modotti, Komünist Parti’ye olan güvenini kaybetmişti. Depresyon dönemi tekrar başlamıştı. 5 Ocak 1942’de, arkadaşlarıyla gittiği akşam yemeğinden dönerken kalp krizi geçirdi. Hemen her efsane kişilik gibi Modotti’nin ardından, ölümünün nedenleri hakkında söylentiler üretildi. Pablo Neruda da şiir yazdı.

SERGİ CİHANGİR OTOPARKINA GİZLENMİŞ GİBİ
Meksika Başkonsolosluğu’nun desteğiyle, Modotti’nin 26 fotoğrafının sergilendiği yer, Beyoğlu Belediyesi’ne ait Cihangir Sanat Galerisi. 15 Ağustos’a kadar ziyaret edebilirsiniz. Galeri, üstü çocuk parkı olarak düzenlenmiş, bir kısmı yeraltında kalan Cihangir’deki katlı otoparkın içindeki salonlardan birinde kurulmuş. Fakat eğer daha önce galeriye gitmediyseniz bulmanız kolay olmayabilir. Zira Modotti sergisiyle ilgili afişler, işaretler bir yana; galeriyi gösteren herhangi bir işaret de yok. Otoparkın giriş kapısından içeri girip galeriye ulaşmaya çalışırsanız işiniz zor; epey bir dolanıp bulamama ihtimaliniz var. Kısa yol, otoparkın üstündeki, ilk bakışta fark edilmeyen merdivenden aşağı inip galeriye girmek.

 Aşağıda galeride sanatçıya ait fotoğraflardan seçme fotoğrafları bulabilirsiniz.

Kaynak : [-]  Eyüp Tatlıpınar


84. Oscar ödülleri sahiplerini buldu. “The Artist” beş dalda Oscar kazanarak yılın filmi oldu. “Hugo” teknik dallarda beş Oscar aldı. En İyi Kadın Oyuncu ise Meryl Streep seçildi.

Sinema dünyasının akademi ödülleri Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Los Angeles kentinde, Kodak Tiyatrosu’nda yapılan bir törenle açıklandı.

Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nce verilen ödüllerin sunuculuğunu Billy Crystal yaptı. Gecede yılın filmi The Artist oldu.

Siyah-beyaz ve sessiz film olan The Artist hem En İyi Film ödülünü kazandı, hem de yönetmeni Michel Hazanavicius ve başrol oyuncusu Jean Dujardin’e Oscar getirdi. 10 dalda aday gösterilen The Artist, beş dalda akademi ödüllerinin sahibi oldu. En İyi Film ödülü 1929’da sessiz film olan Wings’den sonra ilk defa sesiz bir esere verilmiş oldu.

Meryl StreepMargaret Thatcher‘ı canlandırdığı Iron Lady ile en iyi kadın oyuncu seçilerek üçüncü kez Oscar aldı. Streep, bugüne kadar 17 kez Oscar’a aday gösterildi.

Ödüllerin diğer çok beğenilen filmi 11 dalda aday olan Martin Scorsese imzalı Hugo, sadece teknik dallarda beş Oscar kazandı. Hugo, Görüntü Yönetimi, Sanat Yönetimi, Görsel Efekt, Ses Kurgusu ve Ses Miksajı dallarında ödüle layık görüldü.

Yardımcı Oyuncu dalında Oscar ödülleri The Help ileOctavia Spencer‘a ve Beginners ile Christopher Plummer‘a verildi. 82 yaşındaki Christopher Plummer, altın heykeli kazanan en yaşlı oyuncu oldu. Plummer, ödülünü alırken altın heykelciğe, “Biliyor musun, benden sadece 2 yaş büyüksün” dedi.

En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ını Midnight in Paris ile Woody Allen, Uyarlama Senaryo Oscar’ını ise The Descendants ile Alexander Payne kazandı.

Yabancı Film dalında Oscar İran’a gitti. Ashgar Farhadi‘nin yönettiği A seperation en iyi yabancı film Oscarı’ını aldı.

3 saat 10 dakika süren 84. Oscar töreni, 225 ülkede canlı yayınladı. (IC)

İŞTE ÖDÜLLER:

En iyi film Ödülü: 
The Artist

En İyi Kadın Oyuncu:
Meryl Streep/The Iron Lady

En İyi Erkek Oyuncu:
Jean Dujardin/The Artist

En İyi Yönetmen:
Michel Hazanavicius/The Artist

En İyi Kısa Animasyon:
The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore/William Joyce, Brandon Oldenburg

En İyi Kısa Metraj Belgesel:
Saving Face/Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy

En İyi Kısa Film:
The Shore/Terry George, Oorlagh George

En İyi Orijinal Senaryo:
Woody Allen/Midnight in Paris

En İyi Uyarlama Senaryo: 
Alexander Payne ve Nat Faxon & Jim Rash/The Descendants

En İyi Şarkı: 
Man or Muppet/The Muppets

En İyi Müzik: 
The Artist/Ludovic Bource

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: 
Christopher Plummer/Beginners

En İyi Görsel Efekt: 
Hugo/Robert Legato, Joss Williams, Ben Grossmann, Alex Henning

En İyi Animasyon: 
Rango/Gore Verbinski

En İyi Uzun Metraj Belgesel:
Undefeated/Daniel Lindsay, T.J. Martin, Rich Middlemas

En İyi Ses Kurgusu: 
Hugo/Philip Stockton, Eugene Gearty

En İyi Ses Miksajı:
Hugo/Tom Fleischman, John Midgley

En İyi Kurgu: 
The Girl With The Dragon Tattoo/Angus Wall, Kirk Baxter

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Octavia Spencer/The Help

En İyi Yabancı Film:
Jodaeiye Nader az Simin (A Separation)/Asghar Farhadi (Iran)

En İyi Makyaj:
The Iron Lady/ Mark Coulier, J. Roy Helland

En İyi Kostüm Tasarımı:
The Artist/Mark Bridges

En İyi Görüntü Yönetmeni:
Hugo/Robert Richardson

En İyi Sanat Yönetmeni:
Hugo/Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo

 

Sergei M. Eisenstein bir film yönetmeni ve kuramcısı olarak her iki alanda da bir dahi olduğunu kanıtlamış bir sanatçıdır.

Eisenstein, diğer insanların göremediği, etrafındaki ışığı görme yetisine sahiptir. Bunu kendisi şöyle tanımlamaktadır:

 

“Bir şey okuduğum ya da düşündüğüm zamanlarda zihnimde, diğer insanlardan farklı olarak bazı canlı resimler belirmektedir. Bunlar genel olarak görsel görüntülerin geniş bir bileşimi olarak karşımıza çıkar. Keskin görsel bir bellek ve uzun, şiddetli bir gündüz rüyası pratiği, sizi düşüncelerinizi ve belleğinizi resimsel görüntüler içinde izlemeye zorlayacaktır. Şimdi bile, yazı yazarken, bundan farklı bir şey yapmıyorum. Görüşlerimin önünde görsel görüntü ve olayların aralıksız geçişi canlanıyor. İlk ve önde gelen bu izlenimler aracı, çektirici bir yoğunluk ile yeniden üretilirler. Yeniden üretim gibi bir konu ve nesne hakkında yazarken bunları düşünüyorum. Şimdi yaklaşık üç yüz tane insan birimi bana bu şekilde yardım etmektedir. Yeniden üretim konusunda çok ender olarak duygularımla yetinirim. Benim mizansenlerim ya da çerçeve kompozisyonumun ayırt edici görsel yoğunluğunun büyük ölçüde bu pratiğe bağlı olduğuna kuşku yoktur.”

Eisenstein, henüz küçük bir çocukken bile keskin zekasıyla –ve bilinçsizce yaptığı mizah- ile ilgi çekmeye başlamıştı. Henüz sekiz yaşında bir çocukken sözcüklere dayanan mizah öğelerini yerli yerinde kullanmaya başlamıştı. Onun sözcüklerle erken başlayan diyalogu, daha sonraki yıllarda özellikle kurgu çalışmalarında kendini belli edecektir.

Yine işitsel-müzikal kurgu buluşu daha sonra onun tarafından gerçekleştirilecektir.

 

Anne ve babasından sonra, Eisenstein’ın üzerinde en fazla etkide bulunan kişi bakıcısıdır. Onu perili masalların ve efsanelerin büyülü dünyasını tanıtıyor ve onu Riya’daki sinemalar götürüyordu.

Birinci Dünya savaşı sırasında 16 yaşında iken, yerel hastaneleri ziyaret ederek yaralı askerlerin çizimlerini yapmaya başladı. Çizimleri, onun çocukluğundan beri en büyük eğlencesi olmuştu.

Çocukluk yıllarında, çizime ek olarak sisli havalarda alan derinliği üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Yakın çekim, alan yerleştirmesi, gibi bir film öğelerinin temel olgularını bu dönemde yaptığı çalışmaları esas olarak gerçekleştirmiştir.

O, çocukken yaşadığı bir çok deneyimini, daha sonra filmlerine de yansıtacaktır.

Eisenstein filmlerinin diğer bir karakteristik özelliğinin çıkış noktası “Bu onun tarafından (zalimlik okyanusu) olarak adlandırılır.” Çok küçükken gördüğü ilk filmlerinden birinden kaynaklanmaktadır. Barbarca öldürmeler onun kendi filmlerinin ortak noktasıdır. Grev Filmi’ndeki işçiler bir mezbahadaki öküzler gibi öldürülmekte ve çocuklar çatıdan fırlatılmaktadır. Potemkin Zırhlısı’nda kalabalık bir bütün olarak katledilmektir. Alexander Nevsky filminde adamlar ve çocuklar ateşin içine atılmaktadır. Korkunç İvan’da ise zehirlenmekte ve hançerlenmektedir. Bezhin Çayırı’nda da bir çocuk öz babası tarafından öldürülür.

 

Eisenstein sadece yaşadıklarının değil aynı zamanda okuduğu kitaplarının da etkisinde kalmıştır. Onu etkileyen kitapların başında genel olarak Fransız Devrimi’ni konu alan Dumas’ın romanları gelmektedir. Miğret’in iki ciltlik “history of frenc revolution” kitabı onun Devrim ile olan ilk doğrudan ilişkisidir. Daha sonra Victor Hugo’nun Les Miserable (sefiller) gelecektir. Eisenstein Riga’da düzenli olarak tiyatro ve operalara gitmiş, bu sayede Hansel ve Gratel, Götz van Berlichinson ve Wallenstein’den Madame Sans-Geneye kadar tüm oyun ve operaları bilgi dağarcığına eklemiştir. 1913 yılında, turnedeki Nezlobin Tiyatrosu’nun yapımı olan Turandot oyununu görmesi onun için dönüm noktası olmuştur. “Ondan sonra, tiyatro benim için karşı konulmaz heyecan veren bir tutkuya dönüştü.” Ancak babasının kendisi için seçmiş olduğu mühendislik okuluna kaydoldu. Bu eğitim 1915 sonbaharına kadar devam etmiştir. Devrim eğitimini yarıda bırakmasına neden olmuştur.

 

DEVRİM

Eisenstein’ın Devrim’e kadar lan öğrencilik dönemi olaysız geçmiştir. Mühendisliği bırakmasına karşın “disiplinli bir düşünme yöntemi” ve “matematiksel kesinlik” olgusunu her zaman taşımıştır.

İÇ SAVAŞ

İç savaş sırasında aldığı ilk görev Pedrograd’ın dış bölgelerindeki hemen hemen kullanım dışı kalmış telefon ağlarını yeniden oluşturmaktı. Onun kamptaki görevlerinden biri Neva üzerinde bir köprü inşa etmekti. Eisenstein’ın erken dönem estetik düşüncesi yavaş yavaş belirmeye başlayacaktır.

TİYATRODAN FİLME GEÇİŞ

Eisenstein 22 yaşında idi ve kendisini tiyatroya admış durumdaydı. The Mexican’ın provaları sırasında işinden başka hiçbir şeyle ilgilenmezdi. Bu dönemlerde çok çalışıyordu, gördüğü her şeye ilgi duyuyor, izlenimler ediniyordu, kendisini her alanda yetiştiriyordu. Dolayısıyla da başka sanat dallarında eğilim içine girmişti. Ve çalışmalarını gittikçe artırıyordu. Bir sonraki yapı, Pletynov’un Precipice’ydi. Eisenstein görevi bir önceki oyunda olduğu gibi oyunun dekor ve kostüm tasarımını yapmaktı. Kendisini ifade edebilmek için yeni yollar arıyordu. Bu sayede sinemaya doğru birkaç adım daha atmış olacaktı. Son keşfi ile sahne mucidi olarak sivrilecekti.

1921 yılında sahne yönetimi ile ilgili bir devlet okulu açılır. Eisenstein sınavlarda başarı kazanarak Meyerhold’un öğrencisi olur. Meyerhold Eisenstein üzerinde büyük bir etkide bulunacak ve onun yaratıcı çalışmalar yapmasına ön ayak olacaktır. Onun hazırlıksız konuşması ve bilimsel olarak hesaplı planlaması daha sonra Potemkin Zırhlısı filminin fenomenini oluşturacaktır.

1923 yılında “çarpıcı kurgu” kuramının evrimi sanatın etkin gücünün ölçüm birimini oluşturmaya yöneliktir.

GREV

Eisenstein film yapımına başladığında, sinema tarihinin henüz 30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu dönemde filmin, yalnızca teknik açıdan bir saygınlığı vardı ve diğer sanatlar arsında yeni yeni sivrilmeye başlıyordu. Fransa’da George Meles kendi filmlerini yaratmıştır. Max Linder ülkesinde ve yurt dışında onun izinden ilerliyordu. Feuillade’nin filmleri ortaya çıkmış ve Abel Gance, film dünyasında adını duyurmaya başlamıştır. Almanya göz alıcı bir ilerleme içindeydi. Dışavurumculuk akım doğmuştu ve varlığını kabul ettirmeye çalışıyordu. ABD’de ise yılda ortalama 467 film yapılmaktaydı.

 

Eisenstein yaratıcı bir sanatçı olarak gelişimi üzerinde önemli rol oynayan üç öğe mevcuttur. Bunlar:

 

Amerikan yönetmen David Wark Griffith “Sovyet sinemasında kurgu gelişimi konusunda büyük bir rol “oynamıştır. O yakın çekim ve paralel kurguyu kullanmıştır. Eisenstein ise yakın çekimi daha ileri götürerek sembolik anlamlar yüklemiştir. İkincisi ise Alman dışavurumcu filmler ve son olarak Sovyet sinemasının kendisidir.

O DÖNEMDEKİ SOVYET SİNEMASI:

Birinci Dünya savaşında bile Rus sineması uluslar arası bir süre sahipti. Savaş sona erdiğinde Rusya’da iki binin üzerinde sinema salonu vardı. Evlere dağıtılan yaklaşık on iki milyon metre filmin yalnızca %30’u dışarıdan gelmekte idi.

Devrimden sonra film endüstrisinin ulusallaşması için bir girişim başlatıldı. Böylece yurtdışına karşı sistematik bir direnç sağlanmış oldu. Yabancı filmlerin gösterimleri yasaklandı. Komünist kurallar işlerlik kazanmaya başladı. Filmlerde devrimsel bir içerik görülmeye başlandı. Kuleşov, 1920’de ünlü atölyesini oluşturmuştur. Dziga Vertov, Kino-Pravda (sinema-gerçek) haber-gerçek dizisine başlamıştır. Lef dergisinde Vertov’un Kino glaz (sinema-göz) manifestosu ile birlikte Eisenstein’ın çarpıcı kurgu üzerine yazıları yayınladı.

Grev filmi “diktatörlüğe doğru” dizisindeki filmlerin birisidir. Dizi, sekiz filmden oluşmaktadır. Filmler, sürgünler ve kaçışlarla sonuçlanan, yasaklanmış politik yayınları kendisine malzeme olarak almıştır. Grev üzerine yapılacak olan film, dizi içinde beşincisidir. Başlangıçtan itibaren filmin üç temel özelliğinin sınırları çizilmiştir. Gerçek bir tarihi olay olarak değil, grevin genel bir resminin sunulması; bireysel kahramanlar yerine, işçilerin kapitalistlerle çatışma içinde olarak topluca kahramanlaştırılması; filmin oluşum yönteminin çarpıcı kurgu temeline göre yapılması.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikri oluşturması temeline dayanır. Jean Mitry bunu şöyle tanımlamaktadır:

“Ona göre kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

POTEMKİN ZIRHLISI

 

Potemkin Zırhlısı filmi Eisenstein’ın yaratıcı bir sanatçı olarak yazdığı evrimde çok önemli bir yet tutmaktadır. Onun çalışmaları yine iki görünüme aktarmak gerekir. Filmin kendisi yaratımı ve onun hemen sonrasında ayrıntılı bir şekilde çözümlenmesi Eisenstein matematik ve fizik kurallarını uygulayarak film çözümlemesini son derece bilimsel olara yapmaktadır. Eisenstein’a göre Potemkin Zırhlısı filminin etrafındaki doğrulardan biri onun sanatsal ve entelektüel yeterliliğidir.

Eisenstein Potemkin Zırhlısı filmini yaparken tutku derecesinde film sanatını oluşumunun yeni sanatsal teknikler arayışı içindedir. O devrimsel düşüncelerini sinematografik araçlarla ifade edebilmek için sabırsızlanmaktadır. Picaso ile ortak bir düşüncesi vardır.”Ben bakmıyorum, buluyorum” Daha sonra Picaso’ya ekleme yapacaktır. “Bulduktan sonra bakıyorum”

OLAYLARIN BELİRLENMESİ

1905 devriminin yıldönümü için yapımı planlanan dizideki başlıca filmlerin ikisi “Ocak’ın Dokuzu ve 1905 Yılı” isimlerini taşıyordu. Onlar Haziran 1924’te gerçekleşecekti. Ancak 1925 yılının bahar aylarına yaklaşılmış olmasına rağmen filmlerin yönetimi için henüz kimse atanmamıştı. Grev filminin bitmesinden sonra komite üyeleri bu görevi Eisenstein’a vermek istediler. Eisenstein filmi istedikten sonra hemen çalışmalara başlar. O, 1905’teki olayların devrimsel kayıtlarını çok iyi biliyordu.

1905’in özgün senaryosunda Potemkin İsyanı küçük bir bölüm olarak yerini almıştı. Yarım sayfalık bu bölüm tüm film için gerçekleştirilecek sekiz yüz çekimin yalnızca 44 çekimini oluşturuyordu.

Çekim 31 Mart 1925’te Leninstad Nevsky görünümü sahnesiyle başlıyordu. 1905’teki Grev’de olduğu gibi buradaki elektrik jeneratör ünitesi yakılmıştı. Film kötü bir havada çekiliyordu. Değerli zamanı boşa harcamamak için gün batımıyla güneye yönelmişti. Eisenstein ekibini Odesa ve Sivastopol’a kaydırdı. Burada yerleşim çekimi yapılacaktı. Tüm devrimi özetleyen Potemkin isyanı burada çekilecekti.

UZAMIN PARADİGMASI VE ZAMANIN PENÇESİ

Film için gerekli ilk şey Potemkin’i temsil edecek olan bir zırhlının bulunmasıydı. Gerçek gemi sökülüp parçalara ayrılmıştı. Karadeniz be Batlık Donanması içinde böyle bir zırhlıyı bulabilmek olanaklı değildi. Ancak Eisenstein’ın yönetmen yardımcısı Lİyasha Kriyukov On iki Havari adlı bir kardeş gemi buldu. Bu Sivastopol açıklarında demirlenmiş olan silahsız bir zırhlı idi. Eksikleri vardı tamir edildi. Tüm bölümler On iki havarinin güvertesinde çekilecekti. Buna şiddetli isyan tasviri bölümü de dahildir. Film zor şartlar altında gerçekleştiriliyordu, film güverte açısıyla çekilirken çerçevede, arkadaki kayalar görülüyordu. Sorunu çözen yine Kriyukov oldu. Gemiyi 90 derece döndürerek mutlak bir şekilde durağan olması gerekiyordu., “film kadrosu hem uzam hem de zamanın prangası ve zamanın penceresi bizim serbestçe hareket etmemizi engelliyordu” diyecekti.

Bütün olumsuzluklara rağmen, film rekor kabul edilebilecek bir hızla ilerliyordu. Örneğin 75 çekimden oluşan Odesa’daki basamak sekansı tek bir günde çekildi. Filmin tamamı 5200m. idi ve kurgu dahil, film üç ay içinde bitirildi. “Bir hayal gibi görülüyor fakat doğru” diyecekti Eisenstein.

Oyunculuk sorununu, Eisenstein’ın tiyatrocu arkadaşı Strach’a verdi. Strach, her yeri dolaştı. Onun getirdiklerini Eisenstein beğenmemişti, ancak gemide film çalışmalarına devam ederken otelde ateşçi olan daha sonra film kadrosuna elektrikçi olarak alındı. Ve bu adamı doktor rolüne aldı. Bahçivan’da aynı şekilde bulundu.

Eisenstein’ın daha sonra söylediğine göre film, başlangıçtaki çıkış noktasından tamamen farklı bir yapıda ilerliyordu. Her bir basamağı kendi yaratıcı yeteneğine bağlı olarak oluşturmaya başlamıştı.

Strach’un yayınlamış anılarında Eisenstein’ın kurguyu film çekimi bitmeden yaptığı ifadesi yer almaktadır.

Kurtlu-çürümüş et bölümü, senaryoda olduğu gibidir. Dr. Smirnov’un otantik konuşmaları gerçeğe uygun bir şekilde oluşturulmuştur. Benzer olarak papazın düşerek ölmesi de gerçeğe uygundur.

Daha sonra taştan yapılmış aslanların ünlü kurgu sekansı gelir. Buradaki değişik görünümdeki üç heykel aslanın peş peşe gösterilmesi, katliamı protesto etmek için kitlelerin uyanışı şeklinde tek bir düşünceyi temsil etmektedir.

Filmdeki diğer üç önemli sekans, Eisenstein’ın yaratıcı yöntemlerini anlamada değerli bir yardımcı olacaktır; bunlar katran, basamaklar ve deniz sekanslarıdır.

Odesa Basamakları’ndaki katliam sahnesi, bu yine olayın gerçek bir temsilidir.- Diğer katliam sahnelerinde olduğu gibi Eisenstein kendisine göre temellendirmiştir. Sekans, birkaç kademe tüm senaryodan farklı olarak gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni daha önce görmüş olduğumuz, onun çocukluk ve gençlik yıllarından gelen bir düşünce yapısı olarak, bu sahnenin duyumsal temelinin oluşturulmasıdır.

-Merdivenlerin görünümü bende bir sahne görünümü fikri yarattı. Yönetmenlik hayal gücüm ile yeni bir görünüm oluşturacaktır. Kalabalığın panik halinde basamaklardan inmesi merdivenin kendisi hakkında edindiğim ilk izlenimlerin bir şekilde işlenmesinde başka bir şey değildi.

Üçüncü evre –kurgu evresi- filmdeki yoğunluk ve duyum yüklü atmosferin yeniden yaratımı ile ilgili idi. Strauch’un belirttiğine göre, Eisenstein basamaklarda ilgili sahneyi üç gün boyunca yazmış ve yalnızca bir günde çekimini tamamlamıştır.

Odesa basamakları sekansında heyecanlı ve öngörülemeyen bir koşul bulunmaktadır. –Her şeyin daha önceden kesin bir şekilde hesaplandığını ve acelesi olmayan bir soğukkanlılıkla optimum koşullara ulaşıldığı izlenimi vermektedir. Bu, filmin en göz alıcı özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun kompozisyonun ve duyumsal kalitesinin organik birliği. Eisenstein, çözümlemesinde insanların ve kitlelerin çılgın koşulların duyumsal etkisinin nasıl olduğunu göstermektedir.

Estetik alanında “altın orta” olarak bilinen ilke üzerinde meydana gelen ara vermeler ile başarıya başarıya ulaşır. Ayrıntıların bu kesinliği ve tam oluşumu kendiliğinden meydana gelen şaşırtıcı bir oluşumdur.

Son olarak deniz sisi sekansı, Vakulinçuk’un vücudunun etrafındaki ağlaşmaların bir sahnesinin özgün algılaması beklenmedik birisinin limana çöreklenmesi ve çekimin durmasına yol açması ile tamamen şans eseri genişletilmiştir. Odesa’daki diğer film birimleri hava şartlarının çekim yapmaya olanak tanımadığını düşünerek otellerine kapanıp domino oyunu oynamaya koyulmuşken, Eisenstein ve Tusebir kayık kiralamışlar ve tüm karşı çıkmalara karşın, sisle kaplı limanda çekime başlamışlardı. Sonu. Aşırı derecede şaşırtıcı olmuştur. Ve kurguya gelindiği zaman Eisenstein onu muhteşem bir etki için kullanmıştır- sis, sembolik cenaze töreninde tüm ağıt sekansının duygusal yoğunluğunu artırmak için kullanılacaktır.

Filmin ilk kesim gösterimi yazarlar, gazeteciler, donanma liderleri ve Lunachorsky’nında bulunduğu seçkin bir izleyici topluluğu için bir stüdyoda geçekleştirilmiştir.

Gösterimin sonunda Lunachorsky’ın konuşması: “Bizler tarihi kültürel bir olaya tanıklık ediyoruz. Yeni bir sanat doğmuştur. Bugünden sonra geleceğin büyük sanatı olan film sanatından söz edilecektir…”

Film, Eisenstein’ın sonsuz ayrıntılı çözümlemesini içermektedir. Eisenstein kendisi romantik geleneğin içinde görülür, ancak yapı olarak “Gerçekçi” yapıya sahiptir.

Potemkin zırhlısı, Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarının bir sonucu olarak görülmektedir. Tiyatro çalışmalarında duyumun yükseltilmesi yöntemini özümsemiştir.

Kurgu tekniğinden bir dil oluşumuna geçilirken, Eisenstein selülid üzerindeki tek bir fikrin genel düşünceden, tür içerikten soyutlanamayacağını keşfetmiştir.

O, kurguyu “bağımsız çekimlerin çarpışmasından oluşan bir fikir” olarak tanımlamaktadır. Bu çekimler birbirlerine karşıt yapıdadır. Onun çalışmalarını anlayabilmek için çarpışan-kurgu fikrini özümsemek gerekir. Eisenstein, kurgu parçalarının ardıllığını öne doğru hareket eden makinenin motorunun içsel yanmasının patlama dizisine benzetmektedir. Kesişen iki çekim arasındaki çarpışma, aynı zamanda kompozisyon içinde bir çatışmaya yol açacaktır. İli çarpışan çekimin bu kesişmesi, dünyada “Rus Kesimi” olarak bilinen “çarpıcı” kurgu oluşumudur.

Potemkin zırhlısı filmi aynı zamanda karşı süremli (kontrapuantal) bir temele dayana diğer bir yeni kurgu biçimini de içermektedir. Eisenstein bunu “tonal” (titremsel) kurgu terimi ile ifade eder.

Potemkin Zırhlısı filminin diğer bir özelliği yakın çekimlerin ve ayrıntılı çekimlerin etkin bir şekilde kullanılmasıdır. Eisenstein, Griffith’sen farklı olarak “yakın çekim yöntemi” kesinlik temeline oturtmaktadır.Onun yakın çekim düşüncesinin çocukluğunda odasındaki lale ve iç savaş sırasındaki Kholm yakınındaki köyde geçirdiği gecelerde belirginlik kazandığını daha önce belirtmiştir.

Son olarak, Potemkin Zırhlısı filmindeki önemli sanatsal buluşları arasında Eisenstein’ın zamanı dramatik bir şekilde ele almasının belirtilmesi gerekmektedir. Bu, bağlı olduğu sekanslara dinamizm katmaktadır.

EKİM

Ekim filminin çekim senaryosunun hazırlanma aşamaları, Potemkin Zırhlısı filminden daha ayrıntılı olarak yapılmıtşır.Ekim filmi, çıkış noktası açısından Diktatörlüğe Doğru dizisinin bir yapımı olan Grev filmi ile bağlantılıdır. Herkes başka bir Potemkin beklentisi içindeyken, Eisenstein’ın niyeti tamamen farklı olmuştur. Her ne kadar Ekim filminde, Potemkin gibi tarihi olayların sıralanması temeline dayanıyorsa da, Eisenstein, olayları abartmadan özgürce bir film denetimine girişmek istemiştir. Kendi buluş ve sistemini bu filme uygulama amacı taşıyordu. Böylece “arı sinema anahtarını” kullanabileceğini düşünmektedir.

Ekim filminde, Potemkin’den farklı olarak yeni sinematografik öğeler tanıtılmıştı. Ekim filmi, soyut fikirlerin ifade edilmesi için bir dizi formüller bütünü içermektedir.

Petrograd’da Kornilov’un marşı sekansı, en açıklayıcı örneklerden birisidir. Eisenstein, burada Kornilov2un temel askerlik düşüncesini yansıtmak istemiştir. Bunu “tanrı adına” bolşevizme karşı olarak General’in “kutsal savaşı” mitinin açıklama şeklinde görülür.’ Dinsel görüntülerin kurgu sekansı’.

Ekim filmi “entelektüel kurgu”nun örneklerinin tam bir farklılığını içermektedir, bu metafizik formüllerin bir bütün alanıdır. Örnek olarak Kevensky’nın gücünün artması. Kış Sarayı’nın basamaklarını, tamamen aynı adım atma biçemiyle hicvetmektedir.

Eisenstein, duyumsal etki oluşturma amacı ile belgesel olayları “dinamikleştirme” girişiminde bulunmaktadır. Böylece Sovyetler Kongresi ile Motosiklet Bataryasının birliği, bisiklet tekerlerinin soyut bir şekilde dönmesinin çekimleriyle dinamikleştirilmiştir.

Ekim filminin diğer bir özelliği, Eisenstein’ın ses etkisini görsel olarak kullanma girişiminde bulunduğu bir yapım olmuştur. Aurora zırhlısından ateş edilmesi, ritmik bir açılış ve diyaframın kapanması ile filmleştirilmiştir.

Ekim sayısız oranlamanın bulunduğu bir deneysel film olarak kalmaktadır. Ancak Eisenstein, her zaman için yaşamdan daha büyük terimlerle düşündüğü için bu göz alıcı bir yapım olara karşımıza çıkar.

1928

Eisenstein, Ekim filminde kurguya değinmiş olmasına rağmen, onun gizil güçlerini ortaya koymamıştı henüz. Madem ki “entelektüel film “olanaklıydı, öyleyse neden Marx’ın kapital kitabının ekran gösterimi yapılmasın. Ekim 1927, mart 1928 aralığında bu olanakları araştırdı. Ekim filmindeki sinematografik dili “felsefe alanına” kaydırmayı amaçlıyordu.

Bu dönemde Eisenstein’ın Sovyet sinemasındaki konumu çok sağlam değildi, lef dergisi işle çatışma içindeydi.

GENEL ÇİZGİ (GENERALNAYA LINYA)

1928 Haziran’ında, Eisenstein, Genel Çizgi filminin yapımına kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.

Yeniden bir deney filmi yapmaya niyetlidir. Fakat bu kez kitlesel izleyicilerin kolayca anlayabilecekleri bir yapım gerçekleştirilecektir. Film ilk biçimde, köylerdeki koşullar hakkında bir matem niteliği taşımaktadır. Tarımsal yapımın değişim dönemi.

Eisenstein, filmin olaylarının odak noktası olarak ilk kez bir kahramana –Marfa Lapkina- yer verecektir.

Boğanın inekle çiftleştiği sahne –öncelsiz ve fantastik bir sahne olarak ilkel barbarlığı içinde görkemli bir şekilde barındırmaktadır.

 

Filmin üç merkezi simgesi, bilgisizlik ve yoksulluk simgesine karşıt bir inanç zeminine oturtulmaktadır. Filmin kavramları üzerinde başka bir etki, Eisenstein’ın kendinden geçme biçimlerine ilgisidir. Bu ara, Potemkin Zırhlısı yapımından miras kalmıştır.

Eisenstein’ın kurgu fikirleri üzerindeki önemli bir etki Japonların Kabuki tiyatrosundan gelmektedir.

YURT DIŞINDA

Acıyı bilen yolculuğu çekendir,

Bugün, dünya monoton ve küçük
Dün, bugün, her zaman, bize hayalimizi gördürür
Sıkıntı çölünün ortasında bir vaha korkusu!

BAUDELAIRE

Sovyetler Birliği’nden ayrılan Eisenstein’ın elinde yalnızca Genel Çizgi filminin kopyası ve nakit olarak yirmi beş dolar bulunuyordu. Önce Almanya’ya ardından İsviçre’ye ve daha sonra Hollwood’a gitmeyi planlıyordu.

Berlin!de görkemli bir şekilde karşılandı. Buradan İsviçre’ye geçerek Sinema üzerine uluslar arası bir kongreye katıldı. Kası ayının başında Paris’e gitti. Eisenstein’ın Paris’te tanıştığı kişiler içinde en önemli buluşması James Joyce ile olmuştur. Geleneksel edebiyat kalıplarını kıran bir yazar olarak ona hayranlık duymaktadır.

Eisenstein Paris’te kaldığı sıralarda en etkin film şirketlerinden biri için film yapmanın olanaklarını araştırdı. Fransa’ya onların daveti üzerine gelmişti. Ancak yapımcılarla anlaşmaya varamadı. Ticari sinemaya karşıydı.

AMERİKA YOLUNDA

Eisenstein, ABD’ye vardığında, daha önceden umduğu gibi en iyi oteller, “doğru” insanlarla toplantılar, halkla ilişkiler fotoğrafları gibi şeylerin hiçbiri ile karşılanmadı. Ancak onu en çok şaşırtan şey çok geniş bir izleyici kitlesinden varlığı idi.

Kaldığı otelden çıktıktan sonra yaptığı ilk iş Broadway’in kalabalık caddelerinde yürümekti; şehrin atmosferini özümsemeye buradan başlayacaktı. Her zamanki gibi, yalnızca zihni ile değil, tüm duyumlarıyla etrafında olup bitenleri algılıyordu.

Eisenstein kendisini hayal kırıklığına uğratan deneyimler nedeniyle kırgındır. Ancak yine de kendinde yeni bir maceraya atılacak gücü bulmaktadır.

Meksika onun Flaherty ile karşılaşmadan önce de çok ilgisini çeken bir ülke olagelmiştir. John Reed’in röportajlarından, Amerikalı yazar Albert Rhys Williams öykülerine kadar konuyla ilgili sayısız kitap okumuştur. Diego Rivera’nın fresk yeniden yapımları ve öyküler onu Meksika’da Yaşam konulu bir film yapmaya itmektedir. Eisenstein, Charlie Chaplin’den sponsor bulma konusunda yardım ister. Chaplin ona Upton Sinclair’i önerecektir.

5 Aralık 1930’da Tisse ve Alexzandrov ile birlikte Meksika sınırını geçerler.

YAŞASIN MEKSİKA!

Eisenstein, Meksika’da Ölüm Günü Karnavalına tanık olacaktı. Ülkenin tanıtımı üzerine bir film yapmayı planlıyordu.

Yolculuğu boyunca yaşadığı güçlüklere karşı yaşamın ve tarihin gizemlerini ortaya çıkarıyordu: Horoz dövüşleri, pagan Kızılderili dansları, Katolik papazlara adaklar, keşişlerin koyu sofulukları, tarihi piramitler ve daha sayısız ilgi çekici özellikleri tanıyordu.

Onu hayran bırakan Meksika’nın diğer bir görünümü ise geçmiş ile geleceğin birbirine karışmasıydı. Meksika’nın olağanüstü lineer bir yapısı vardır. Çevrenizdeki her şeyde grafiksel bir şiddet ve saflık bulabilirsiniz: askerlerin beyaz gömleklerinin kare kesimi ve şapkalarının eğriliği simgeler olarak gözükür. Her şeyde grafiksel bir tamlık bulunur.

Eisenstein yaşantısının bu döneminde ölümle her zaman olduğun dan daha fazla ilgilenmektedir. Meksika’daki her şey onu birincil öğeler götürmektedir.

Ölüm düşüncesi Meksika var olduğundan beri mevcuttur. Başlangıçta Eisenstein’nı çeken Ölüm Günü olmuştur. Ancak her yerde ölümün üzerinde zafer kazanan yaşamdan izler görülmektedir. Eisenstein, destansı filmlerde duyumların yorumlamasını yaparken burada edindiği deneyimleri kullanacaktır.

Eisenstein’ın düşüncesine göre, Que Viva Mexico! (yaşasın Meksika) dikey düzlemde kronolojik sıraya göre değil, yatay düzlemde ardıl uygarlıkların tarihini simgelemektedir. Onun genel düşüncesine göre, film eski Aztek ve Maya kültürlerinde kullanılan ölüm inancı simgeleriyle yüklü olmalıdır. Filmin sonunda ise Ölüm Günü karnavalının alaycı şenlikleri vurgulanmalıdır.

MEKSİKA ÇARMIHI

Yaşasın Meksika! Filminin senaryosu yapı ve karakter açısından Eisenstein’ın daha önceki çalışmalarından farklıdır: Senaryo şiirsellik, romantizm ve yaşamın duyumsal sevgisi ile doludur.

Yaşasın Meksika’ filmi, Eisesntein’ın çerçeve içinde kompozisyon oluşturma alanında doruğa çıktığı yapım olmuştur. Bir heykel ya da yavaşça hareket eden bir nesnenin çekimi yapılırken, Eisenstein en vurgulayıcı açılardan ve kompozisyon düzenlemelerinin gerçekleşebilmesi için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

Ancak film istenildiği zamanda bitmediği için Amerikan yapımcıları onu ABD’ye geri çağırırlar. orada kendisine karşıt bir kampanya ile karşılaşacaktır. Daha önce kendisine bu konuda söz verilmiş olmasına rağmen filmin kurgusunun SSCB’de yapılmasına izin vermezler. Eisenstein mayıs 1932’de Moskova’ya geri dönmüştür. Amerikalı yapımcılar onun ününü karalamak için Sovyet yetkilileriyle görüşmelerde bulunmuşlardır. Bir süre sonra bundan da kötüsünü yaparak filmin kurgu işini Sol Ester’e –Tarzan filmlerinin yapımcısı- vereceklerdir. Böylece Yaşasın Meksika! Filmi Thunder Över Mexico (Meksika üzerinde fırtına) ismi ile kurgulanmış oluyordu. Eisenstein bu filmin negatiflerini geri almak için yaptığı tüm çabalarının haya kırıklığı ile sonuçlanması üzerine bir sanatoryuma yatırılacaktır.

Eisenstein arkadaşı Augustin Aragon Leiva’dan bir mektup alır:

Eisenstein nerede?… Tetlepayac onu bekliyor… köşedeki oda onun fikirleri ve görkemli şeytanca rüyalarıyla dolu… odanın perdeli pencerelerinden garip bir ışık sızıyor. Onun zihninin ışığı… fakat nerede o?… Telepayac onu bekliyor ve insanlar dua okur gibi ona şarkılar mırıldanıyorlar… Eisenstein, sen neredesin…?

ALEXANDER NEVSKY

Görüntü ile ses arasındaki, görünen dünya ile duyulan dünya arasındaki engelleri ortadan kaldırmak! Bu iki karşıt küre arasındaki bir birlik ve bir uyum sağlamak. Ne zor bir görev!

EİSENSTEİN

1937 yılında Eisenstein’a Nazi Almanyası’nın yükselen tehditleri kapsamında politik bir görünüme sahip, tarihsel bir film yapması teklifinde bulunuldu: Rus birliklerinin Prens Alexander Nevsky komutasındaki vatanseverlik ve ulusal birlik duyguları içinde işgalci Töton ordusuna saldırmasını konu alan bir on üçüncü yüzyıl öyküsüydü bu.

NEVSKY İÇİN BİR ELMA

Senaryonun baş karakteri olan Alexander Nevsky’ye kutsal bir kişilik bulunması gerekiyordu. Akla gelen ilk şey onun insanüstü niteliklere büründürülmesiydi.

Başlıca sorunlardan birisi Nevsky’nin savaş taktiği dehasının nasıl yoğrumsal bir ifade ile vurgulanacağı idi. Acaba Nevsky Tötonların gücünü ikiye bölerek mi başarılı olmalıydı? Bunun çözümü için Newton’un yer çekimi kanununu bulmasının önceliği olan ağaçtan elma düşmesine benzer bir olayın meydana gelmesi gerekiyordu. Sorun bir elmayı bulmakla çözüme kavuşacaktı. Günler boyunca Eisenstein ve senaryo yardımcısı Pavlenko bu sorunun üzerine kafa yordular. Sonunda mücadelenin bir kedinin ağırlığı ile bile kırılabilen buzun üzerinde gerçekleştirilmesi sonucuna vardılar. Uykusuz geçen birkaç geceden sonra Eisenstein çözümü folklordan esinlenerek bulmuştu; bu, tilki ile yaban tavşanının öyküsüdür. Yaban tavşanı zekasını kullanarak kendisinden büyük olan tilkiyi dar bir yarıktan geçerek iki ağaç arasına sıkıştırmıştır.

Eisenstein kurgu aşamasında Töton Şövalyelerinin saldırılarının yarattığı kompozisyonel etkiyi şöyle açıklayacaktır:

Bu bölümde dehşet gitgide artıyordu ve yaklaşan tehlike kalp atışlarının ve nefes alıp vermelerinin düzensizleşmesine neden oluyordu. Böyle bir deneyim içsel oluşum olarak Alexander Nevsky örnek olarak veriliyordu. Sekansın ritimleri, eylemin hızlanmasına ve yavaşlamamasına uygun olarak değişim gösteriyordu. Heyecan dolu kalbin atışları buna göre belirleniyordu. Dört nala giden şövalyelerin sıçrayışları heyecanlı kalbin küt küt atması ile paralellik taşıyordu.

PROKOFIEV İLE KARŞILAŞMA

Eisenstein ve Prokofiev arasındaki işbirliği sanat tarihi konusunda yoğunlaşmaktadır. İki sanatçı yeteneklerini mükemmel bir şekilde birleştirirler.

Tanıştıktan sonra birbirlerini anlayabilmek için yalnızca birkaç sözcük yeterli olmuştur. Prokofiev daha önce Eisenstein tarafından gönderilmiş olan ortaçağ müzikleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Zihninde konuya uygun temel malzemeleri taşımaktadır. Eisenstein da fikirlerini aktarmak için çok sayıda taslak ve çizim hazırlamıştır.

Çalışmaların ilerlemesinden sonra Prokofiev, Ruslar ve Tötonlar için ayrı ayrı müzikler kullanılmasının gerektiğini söyler. Filmin müziğinin Rus dinleyicinin kulak alışkanlıklarına uygun olarak yapılması gerekmektedir. Onlar arsında özel ses efektleri kullanılacaktır. Daha sonra Rusları zaferi vurgulanacaktır.

KOMPOZİSYON KATILIKLARI

Tamamlanan Alexander Nvsky güçlü bir yapımdı. Eisenstein, “filmimdeki her şey tek bir fikir üzerine kurulu… düşman ve onun yenilmesinin gerekliliği “diyerek filmi özetleyecek-tir. Bir başka yayınlanmamış yazısında ise “vatanseverlik konusu üzerine bir füg” tanımlaması yapacaktı.

Eisenstein’ın biçimci kesinliği, yoğrumsal kompozisyonun mükemmelleştirilmesi alanında yeni bir seviyeye ulaşmıştı. Yaşasın Meksika! Ve Bezhin Çayırı filmlerindeki tekniklerini geliştirmişti.

Töton şövalyeleri her zaman için keskin geometrik formasyon içinde görünmektedir. Bunun tersine Rus birliklerinde bir düzensizlik hakimdir. Mitry, “beyaz” Tötonlar ve “siyah” Rusların eylemleriyle Eisenstein’ın “eylemin tek senfonisini ortaya koyan çizgiler, biçimler ve renkler senfonisi içinde yoğrumsal uyaklar” yarattığını ifade etmektedir. Buz teması Tötonlaral ilgili bir simgedir.

KORKUNÇ IVAN

Eisenstein, Korkunç Ivan filmi üzerine çalışırken, “benim sahip olduğum en önemli şey önsezimdir” diye yazmıştı. O, görkemli yaratıcılığını bu önseziye borçluydu.

Eisenstein film üzerinde çalışırken öncelikle Çar’ı ele alır. Onun zalimliklerine ve barbarlıklarına kendisini alıştırmaya çalışır. Büyük ve birleşik Rusya’nın yaratılması için bu zorunluluktur. Eisenstein, temel çıkış noktasının ayrıntılı ve karmaşık bir şekilde işlenmesiyle en umulmadık yönlendirmelerde bulunur.

O’nun hayal gücünde şekillenen ilk sahne –filmin sonuna doğru yer almasına karşın- itiraf sahnesidir. Ve bu sahne filmin bir bütün olarak biçimsel ve duyu

msal bir ton içinde olmasını sağlayacaktır. Bu sahnede Çar Uspensky Katedralinde, zehirlenen Çariçe’nin tabu-tunun önündedir.

Birbirini çağrıştıran fikirlerin dışında, filmin geleceği yavaş yavaş şekil almaktadır. Senaryonun ana yönü belirgin öğelere göre şekillenecektir. Bu öğeler çok çeşitlidir.

Bunların başında Eisenstein’ın kuramsal çalışmaları gelmektedir. 1941’in yaz sonlarında El Greco resimleri onu derinden etkiler. Bir diğer öğe onun o döneme kadarki birikimidir. Daha önceki yaratıcı çalışmalarının ışığında yeni oluşumlar meydana getirecektir.

Korkunç Ivan filmi üzerine çalıştığı dönemde anıları gözünün önünde canlanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Korkunç Ivan bir otobiyografik çalışmadır. Eisenstein kendini özgürleştirmeye çalıştırmaktadır. Bu film, Eisenstein’ın daha önceki yaratıcılık deneyiminin damıtılmış sonucudur. Çalışma sırasında, daha önceki filmlerinden sayısız teknikler kullanılarak üstün bir biçime ulaşılmaktadır.

Eisenstein zor koşullar altında filmin gerçekleştirilmesi ile uğraşırken bir yandan da kuramsal çalışmalarını sürdürmektedir. Ağustos 1942’de ilk kitabı olan The Film Sense (film duyumu) ABD’de yayınlanmıştır.[1]

1944 Aralık ayında, Eisenstein Korkunç Ivan filminin birinci bölümünü bitirir. İlk gösterim 1945’in başında olacaktır. Daha sonra başarılı bulunur ve Stalin ödülüne layık görülür. Kutlama telefonlarının ardı arkası kesilmez. Vishnevsky, Pravda gazetesine övücü bir yazı yazar. Eisenstein son derece memnundur. Yurtdışından da benzer tebrikler gelmektedir. Chaplin 1946 tarihli telgrafında filmi “o zamana dek yapılan en büyük tarihsel yapım” olarak niteler.

Ancak Eisenstein’ın mutluluğu kısa ömürlü olacaktır. Korkunç Ivan filminin ikinci bölümünü bambaşka bir yazgı beklemektedir.

 

RÜYANIN SONA ERMESİ

Eisenstein, 1945 yılı boyunca ikinci bölüm üzerinde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı koşulları ister istemez film üzerine etkili oluyordu. Jay Leyda’nın gözlemlerine göre filmin ilk iki bölümü beraber görüldüğü zaman “1. bölümün haşmetli, törensel niteliğinin artan bir tutku ile sonuca yaklaşması be ikinci bölümde acı veren ve fiziksel bir şiddete dönüşmesinin” nasıl olduğunu ortaya koymaktadır.

Eisenstein’ın temel ilkesi renklerin belirli nesnelerden ayrılması ve onların genelleştirilmiş ruh yapısı ya da duyum ile bir nesneye yeniden birleştirilmesidir. O, filmlerinde renk tasarımını işlemektedir. Şamdanları yakarak Oprinçik’in kostümünün kırmızı rengini vurgular;tören giysisi altın rengindedir; Çar’ın ve Oprinçek renklerin kullanılması niyetini ortaya koyar. İkinci aşamada renkler genelleştirilmiş bir fikir olarak bulunmaktadır. Kırmızı, entrika ve intikam temasını simgeler. Altın rengi gösterişli yaşam, siyah ise ölümü temsil eder. Üçüncü aşamada, Eisenstein’ın “rengin dramaturgisi” olarak adlandırdığı karşı süremli bir oluşum söz konusudur. Renk bir kez daha nesne ile birleştirilmiştir. Renkler Korkunç Van’da bu şekilde kullanılarak, Ivan’ın iç dünyasına girmenin bir aracı olurlar. Ve böylece psikolojik araştırmanın dinamik bir aracı olurlar. Ivan’ın içindeki fırtınalar renk yankılanmasının dinamiği ile kesin olarak ortaya konmaktadır.

AĞIT

Eisenstein filmlerinde her zaman, her şeyin özüne inmeyi amaçlamıştır. Her zaman varolan üç temel öğe bulunmaktadır: Su (Potemkin Zırhlısında deniz; Genel Çizgi Filminde yağmur; Alexander Nevsky Filminde kar ve Tötonlar ın düştükleri göl; Şairin Aşkı filminde kar; Korkunç Ivan’da deniz teması.

Günümüz çağdaş filmleriyle karşılaştırma yapıldığında Eisenstein’ın sinema kuram ve pratiğinin niteliksel olarak aşılabileceği düşünülebilir. Ancak bu noktada birkaç doğruyu incelemekte fayda vardır. Orson Welles, Eisnstein’ın temel ilkeleri konusunda uzun ve ciddi bir uygunluk dönemi yaşamıştır ve Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir; Elia Kazan, Eisenstein’dan her zaman saygıyla bahsetmiştir. Jean-Luc Godard Les Carabniers filmi de dahil olmak üzere tüm çekimlerinde Potemkin Zırhlısı filmindeki öğeleri kullanmıştır. İtalya’da onun çalışmaları Umberto Barbaro ve onun film konusundaki öğrencilerini etkilemiştir. Henri Colpi, Une Aussi Longue Absance ve Codine filmlerindeki temel sanatsal tekniklerin birkaçında Eisenstein’dan etkilenmiştir. Alain Resnais, Eisenstein’a olan hayranlığını söylemekle yetinmeyip, onun” a la Nevsky” ya da “a la Ivan” gibi bir sinematografik tarz yarattığını vurgular. Antonioni, farklı bir seviyede olarak film oluşumunda Eisenstein’ın katı kurallarını uygulamaktadır. Bu nedenle L’Avventure filminde çarpıcı kurgu yankısını bulmak şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca II Desreto Rosso (Kızıl Çöl) filminde de Eisenstein’ın renk konusundaki fikirlerini kullanmıştır.

Eisenstein!a olan bu bağlılık örneklerini çoğaltmak olasıdır. Sessiz filmler de dahil olmak üzere bugün pek çok yapım onun izlerini taşımaktadır. Baş yapıtların ölmez başarısı Eisensteinm’ı ulaşılması çok zor bir seviyeye taşımıştır.

SİNEMA KURAMI

Sergei Eisenstein’ın kuramına geçmeden önce belirtmeliyiz ki onun geliştirmiş olduğu görüşler diğer biçimci geleneği temsil eden hem Arnheim’den, hem de Muntesterberg’in sinema görüşlerinden daha zengin ve daha karmaşıktır. Eisenstein, ölçülemez yeteneğe sahip hem bir film yapımcısı hem de bir film kuramcısıdır.Eisenstein felsefe ile yakından ilgilidir öyle ki be felsefeyi onun kuramında görmek son derece kolaydır. Entelektüel olduğu kadar diğer dünya görüşlerini de yakinen takip etmiş ve bunların ışığında edindiği bilgileri yaşam deneyimi ile birleştirerek kendi kuramını hazırlamıştır.

Marx ve Lenin’e olan hayranlığını sürdürerek, teorilerini onların ortaya koydukları görüşler etrafında düzenlemiştir. O çok yönlü bir düşünürdür. Araştırma dönemi boyunca birçok kaynaktan yararlanır, her türlü varsayımları dikkate alır, sonucunda ortaya atmış olduğu tezi ispatıyla ortaya koyardı. Tüm bu çalışmalar ve geçen süre sonucunda kendi özel tutkusunun film olduğuna karar vermiştir. Daha sonra bu üstün çabaları ona yüksek dereceli bir kuram oluşturma yeteneği kazandıracaktır.

Onun Film Duyumu kitabında yer alan “Renk ve Anlam” makalesi oldukça ilginçtir. Renk kuramı hakkında çok geniş ve ünlü tanımlamaların yaygın olduğu bir liste ile karşılaşırız. Bu konudaki yazılar, renk estetiği kuramı konusunda çok önemli bir kaynaktır. Onun renk ve sineme ile ilgili sezgileri topladığı kaynaklarla birleşmiş ve kuramını oluşturmasına yardımcı olmuştur. Bu ona özgü bir kuramdır. Kuramı, tarih ekonomi, sanat tarihi, psikoloji, antropoloji ve sayısız diğer alanlarda yapılan çalışmaları kapsamakla, sezgi gücünün yanında bu bilim dalları da yer almaktadır. Onun “umulmayan” adlı makalesinde (Film Biçimi kitabında) “Kabuki tiyatrosu tarafından ziyaret edildik” diye başlar ve tiyatroyu seyrederken onu etkileyen görünümlerle film kuramını oluşturmayı sürdürür.

Film yapımı sırasında onu etkileyen şokların kalitesi, onun film kuramı yazma taktiğinin bütünsel bir parçasını oluşturmaktadır. (film biçimi kitabında) “Film Biçimine Diyalektik Bir Yaklaşım” makalesine şöyle bir göz atıldığında Eiesnstein’ın düz mantığını oluşturabilmek için grafiklerle çalışmalar yaptığını da görürüz.

Öncelikle onu, aracın temel maddesini algılamasını görmemiz gerekir. Basit bir düşünceden yola çıkarak oluşturulan tek çekim, binanın temel taşlarından birisi konumundadır. Buradan daha karmaşık bir algılamaya geçilir. Bu “atraksiyon”dur. Bu algı, çekimden daha az mekaniktir. İzleyicilerin zihninde belli bir faaliyet oluşturur.

Daha sonra, yaratıcı oluşum seviyesinde, kurguya karşı tutumunun ne olduğunu görürüz. Genel olarak, boyun eğmez ve dogmatik bir görüşe sahiptir. Başlangıç noktasındaki yönünü değiştirerek, daha dramatik bir yola yönelir. Eisenstein’ın tereddütlü kurgu görüşleri arasındaki mücadele en iyi şekilde, bu kapsamın belli psikoloji türleriyle olan değişim ilgisinde görülmektedir. Eisenstein, KURGUYU Pavlov’un psikolojik modelleri içinde algıladığı düşünülürken, onun konuyla ilgili daha sonraki yazılarından Jean Piaget’in gelişimsel psikolojisine daha yakın olduğu görülmektedir.

Basit, öngörülebilen, mekanik film yapımı oluşumu arasındaki gerilim ve filmin gelişimsel deneyimi, Eisenstein’ın çift görüşünü açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Bunların birincisi, filmin biçimi, diğeri ise filmin amacı ile ilgilidir. Birleştirilmiş filmin bazen bir makine, bazen de bir organizma olduğunu düşünür. Filmi bazen ikna etmenin retorik, güçlü bir araç bazen de daha yüksek seviyeye çıkarak evreni anlamanın mistik bir aracı olarak görür. Ondan otonom (yerel) bir sanat olarak bahseder. Bu iki çift diyalektik aykırılıkları ayrı ayrı görülecektir. Eisenstein ‘n birbirine karşıt görüşleri bir arada bulundurma denemsi, onun otuz yıldan fazla bir süre üretken bir kuramcı olarak kalmasını sağlayacaktır. Onun makaleleri, her zaman için göz alıcı olarak görünmektedir çünkü her biri, karşıt eğilimlerin birleşim noktasından elde edilen enerji ile oluşturulmuştur.

FİLMİN HAMMADDESİ

Eisenstein, Moskova sanat çevresine girmeden önceki yıllarda mekanik mühendisliği alanında çalışmalar yapıyordu. Eisenstein, başlangıçtan itibaren, sanatsal faaliyetin bir “yapma” veya daha belirgin olarak inşa etme eylemi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle “hammadde” sorusu onun zihninde her zaman için çok önemli bir yer işgal etmiştir.

Eisenstein’ın filmler hakkında sıkıntı duymasına neden olan şey, onların etkinlikten yoksun olmalarını görmekti. Film yapımcısı gerçekliği yeniden oluşturabilmelidir ona göre. Eisenstein, birincil film parçacıkları olarak bireysel çekimin, bir ton veya sesten farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, izleyicilerin duygularına olduğu kadar aniden onların zihinlerine de ulaşan bir yapıdır. Bir besteci veya ressamın sahip olduğu gücü film yapımcısına da verebilmek için, Eisenstein çekimlerin nötrleştirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Böylece yönetmenin istediği biçimsel prensiplere göre, temel biçimsel unsurlar oluşturulmuş olur.

Eisenstein filmin en küçük biriminin çekim olduğuna ve her bir çekimin bir sirk atraksiyonu gibi hareket ettiğine inanıyordu. Bütün filmin oluşumu için komşu çekimlerin birleşerek, belirgin psikolojik bir dürtü oluşturması gerektiğini düşünmüştür. O, daha sonra, çekimin kendi içindeki unsurlarının olanaklarıyla daha fazla ilgilenmeye başladı. Bununla sempatik gelen veya çatışma yaratan atraksiyonlar sağlanabiliyordu. Her durumda, Eisenstein filmin, ancak kendisini atraksiyonlar yığınına indirgediği zaman bir sanat olarak var olabildiğini düşünmektedir. Bu, müzikal notaların ritmik ve temasal olarak tüm deneyimin zengin metinler şeklinde biçimlendirilmesi gibidir.

O hiçbir zaman hayatı sinematik olarak kaydetmekle yetinmemiştir. Kariyerinin başlarında uzun çekimleri kullanan filmcileri eleştirmiştir. Hiçbir uzun çekimin, olaya şöyle bir göz atmaktan daha etkileyici olmayacağını düşünürdü. Ona göre filmin hammaddesi, izleyiciler arasında çarpıcı bir tepkiye yol açan unsurların içindedir.

Unsurları bu şekilde nötrleştirilmesinin esas değeri, hislerin psikolojik olarak bir başkasına yönelmesidir. Basit bir efektin yönelimi çok sayıda farklı unsurlarla oluşturulabilir. Bir filmde, ekranda aynı anda çok sayıda unsur bulunur. Onların her biri diğerini kuvvetlendirir, birbirlerinin etkisini yükseltirler; unsurlar birbirleri arasında çatışma içinde olabilir ve yeni bir etki yaratabilir. Bu, geçişin yüksekliğini göstermektedir. Potemkin Zırhlısı (1925) filminden örnek vermek gerekirse, bir burjuva bayan, Odesa basamaklarında “onlara yalvaralım” der. O, söylediğine herhangi bir konuşma, yazı veya hareket ile karşılı bulamayacaktır. Bunun yerine sessizce, sürekli olarak ve uğursuzca merdivenlerden aşağı inmeye devam eden askerlerin gölgesi görülür. Burada konuşma unsuru diyalogun içinde bulunmaktadır ve etki geçişi sağlanmış olur.

Eisenstein, film yapımcısının ressam, besteci ve heykeltıraş ile aynı düzeye getirebilmek için Pudovkin’in düşüncelerini ileri noktalar taşır. Pudovkin film üretisini çekimin ortasına yerleştirir ve uygun seçimlerle yaratıcı bir filmin ortaya çıkışını ister. Bu gerçeklik parçasının düzenlenmesinin belli bir güce sahip olduğunu düşünmektedir. Film yapımcısından tarih ve psikolojiyi birleştirerek konulu bir olaya doğru yol alan yumuşak bir görüntü treni oluşturmasını ister.Pudovkin, izleyici gizemliliğini, bir olayın, bir öykünün veya bir temanın kabullenişine yönlendirmek için çekimleri birbirine bağlamak istemektedir. Eisenstein ise bir bağlantı değil, bir çatışma talebinde bulunur. Edilgen bir izleyici yerine, olaylarla işbirliği içinde bulunan bir izleyici topluluğu arzulamaktadır.

Bu iki çağdaş düşünce adamı, hammaddenin kapsamı konusunda derin görüş ayrılıklarına sahiptir. Eisenstein, hiçbir zaman çekimi, film yapımcısının topladığı gerçekliğin bir parçası olarak görmemektedir. Çekimin, ışık, hat eylem ve ses gibi biçimsel unsurların mevkisinde bulunan bir unsur olarak kabul etmektedir. Çekimin doğal duyumu deneyimlerimizi kontrol altına tutma gereksinimi hissetmemeli ve bunu yapmamalıdır. Eğer film yapımcısı gerçekten yaratıcı ise, bu hammadde üzerine kendi duygulanımlarını yansıtabilecektir; çekimin anlamında açıkça bulunmayan ilişkiler oluşturulacaktır.

Eisenstein, yeni bir dünya oluşumu için bir hayal gücü ortaya koymaktadır. Onun hammadde kuramı, kesin olarak, Pudovkin’in teorisinden daha karmaşıktır. O, maddesi bir yön içinde ve zihinsel bir yön ve hatta ruhsal bir yön içinde bulunmaktadır. Çekim, film üretiminde yalnızca teknik bir basamaktır. Diğer taraftan bir şok veya atraksiyon, zihin ile madde arsındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır; bu bir izleyici deneyimini daha zengin bir kapsama ulaştırma sorunu olarak karşımıza çıkar.

SİNEMATİK ARAÇLAR:
KURGU (MONTAJ) İLE YARATIM

Filmin hammaddesi çekimlerin içindeki farklı dürtülere göre belirginlik kazanmaktadır. Ancak Eisenstein’ın yaptığı gibi bu dürtülerin sinemanın kendisine denk olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bu, daha çok binanın yapı taşları gibidir. Buna “hücre” diyebiliriz. Sinema bu bağımsız hücreleri, bir prensip içinde bir arada bulunmasından oluşmuştur. Bu dürtülere hayat veren şey nedir? Burada kurgunun ünlü ve temel içeriğine ulaşırız.

Eisenstein Kabuki tiyatrosunu örnek vererek hammaddeyi açıklarken, kurguyu da Japon Haiku şiirini örnek vererek açıklama yoluna gitmiştir. O daha yolun başındayken bile Japon dilinin alfabesinde sinema dinamiklerinin temelini görmüştür. İki fikrin çatışması olmadan bir işaret dili yaratılması nasıl olmaktadır diye sorar. Bir kuş ve bir ağız resmi”şarkı söylemek” anlamına gelmektedir. Bir çocuk ve bir ağız ise “bağırmak” anlamındadır.burada yalnız bir unsur değiştirilerek tamamen yeni bir gösterge oluşturulmuştur.filmdeki duygular atraksiyonu algılamaktadır.

Haiku şiiri, ideogramlardan (işaret dili) yapılmıştır ve benzer bir şekilde işlerliliğini sürdürmektedir.

Bu şiirin her bir ifadesi bir atraksiyon olarak görülebilir. İfadelerin birleşimi kurgu ile olacaktır. Dize dize atraksiyon karşıtlığı, birleşik psikolojik bir etki oluşturacaktır. Haiku ile kurgunun değerini gösteren şey budur.

Haiku durumuna işaret eder ki Eisenstein film yapımcısının karşılaşabildiği atraksiyonlar arasındaki çatışma türlerinin listesini yapmaya çalışır: Grafik yönü, dereceleme hacim, kütle, derinlik, parlaklık, odaksal derinlik, vb. çatışması. Tamamen matematiksel metrik kurgudan, burada çatışma çekim süresi uzunlukları ile yaratılmaktadır, entelektüel kurguya kadar beş “kurgu yöntemi” olduğunu bulur. Entelektüel kurguda görsel metafor veya figürün iki terimi arasında izleyici tarafından oluşturulan bilincin sonucu olan anlam vardır. Eisenstein’ın yöntemlerinin çoğu bu iki uç kurgu kurgu yöntemi ile ilgilidir.

O, kurgu ile ilk çalışmalarının büyük bir bölümünü sinema kariyerinin ilk yıllarında yapmış olmasına karşın, bu konuya olan ilgisini tüm yaşantısı boyunca sürdürmüştür.

Pudovkin ve Grigori Alexandrov’un düşüncelerini birleştirerek yazdığı ünlü “Ses üzerindeki ifade” makalesi onon kurgu kuramının uyumluluğunun mükemmel bir örneğini oluşturur. Eisenstein’ın filmin hammaddesi ve kurgu oluşumu hakkındaki fikirleri, sesin henüz filme eklenmediği dönemde yazılmıştır.

Ses durumu, Eisenstein‘ın ortaya koyduğu gerçekçi teknolojinin “kurgu” kullanımındaki çok sayıdaki örnekten yalnızca birisidir.

Eisenstein’ın kurgu düşüncesinin çok sayıda kaynağı vardır. Ondaki yasalcılık estetiği anlayışı, filmin teorisinin diğer hiçbir bölümünde bu kadar belirgin olarak görülmez. Hegel, Marx ve Eisenstein’ın sosyo-kültürel çevresindeki hemen hemen herkes ortaya konan diyalektik düşünme kuramlarına çok şey borçludur.

Eisenstein’ın kurgu kuramı onu, yirmili yılların Gestalt psikolojisini benimseyen Arnheim’den ayıran önemli bir göstergedir. Eisenstein’ın, Pavlov ile olan bağı, onu Arnheim’den uzaklaştırmak için yeterlidir Gestalt psikolojisi “alan” ve “bütün” üzerinde yoğunlaşırken, Pavlov bireysel dürtü ile ilgilenmektedir. Eisenstein’ın kurgu düşüncesi, Pavlov’un kapsamının ötesine geçmektedir.

Ancak, Eisenstein’ın kuramına paralel bir psikolojik kurama sahip kişi ünlü çocuk psikologu Jean Piaget olmuştur. Eisenstein o dönemin Piaget’e yakın olan Rus psikologu Lev Vygotsky’den daha fazla olarak bu İsviçreli düşünürle yakın fikirlere sahip olmuştur. Eisenstein ile Piaget ekolü arsındaki yakın ilişkiyi ortaya koyan çok sayıda ortak düşünceden söz etmeğe değer bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Benmerkezcilik

Piaget’in 2-7 yaş arası çocuklar şeması ön işlemsel düşüncesinin kendilerinden farklılaştırılamadığını ortaya koymaktadır. Eisenstein, pek çok şekilde, görmede deneyimini benmerkeziyetçi bir faaliyet olarak ele almıştır. İzleyiciler, ekrandaki görüntüleri, onların kendi kavrama öncesi deneyiymiş gibi kabullenirler.

2. Öncel hissetme sembolü

2-7 yaş döneminde, Piaget hissetme sembolünün, düzenli bir işlem olarak ön baskınlığının bulunduğunu söylemektedir. Bu tür semboller doğada kutsalmış gibi bulunmaktadırlar; bu semboller, fiziksel karakterlerine mümkün olduğu kadar yaklaşmıştır ve onların önüne geçmeye çalışmaktadırlar.[2]

3. Kurgu düşünüşü

Piaget, genç çocukları iki uç durum arasındaki farkı inceleyerek anlam ölçümünde bulunduklarını ortaya koymuştur. Birbiriyle bağlantılı etkileşim dikkat etmeden oluşumun uç durumları incelemektedir. Eisenstein’ın kurgulama kuramlarının çoğunda uç durumlara olan bu tür dikkatler göz önünde bulundurulmaktadır. Olayların gözler önüne serilmesi için gerekli olan film tarzının çok güçlü olması gerekir. O, olayların statik fragmanını ele almayı tercih etmektedir. Dinamik bir kurgulama prensibi ile enerji yüklenmektedir. Piaget’in temasındaki bir çocuk ve Eisenstein’ın kuramındaki bir izleyici için, çabuk bir çekimle her biri statik olan, her biri değişik bir konumda bulunan fakat beraber düşünüldüğünde bir şiddetin yükselişini tanımlayan üç aslanı göstermek, kavgaya hazır gerçek bir aslanı göstermekten daha anlamlıdır.

4. İçsel konuşma

Eisenstein, Film Biçimi kitabında yer alna “yeni sorunlar” adlı makalesinde, içsel konuşmanın söz dizimine karşılık olan sinema yeterliliğinden bahsetmektedir. Görüntü söz dizimi, parçalanır ve daha sonra ağızdan çıkan konuşmanın mantığına dönüştürülür. Piaget tahmin edileceği gibi, çocukların içsel konuşmalarının, dışsal durumla uyum içinde olmadığı zamanlarda, kişisel dünyalarını tanımlamayı öğreneceklerdir. İçsel konuşmalar, genel olarak yedi yaş dolayında işlemsel halk sözdizimi ile yer değiştirir. Bu, Eisenstein’ın film kuramıyla ilintili olan birkaç görünüm ile karakterize edilir.ilk olarak görüntü diziminden görüntü dizimine “bilinçsiz bir eylem” içinde meydana gelir. İkinci olarak, çocuk birleşim noktasında, görülen birleşik unsurların nedenselliği konusunda “geçişken”dir. Son olarak, çok sayıda unsur tek bir olaya dönüştürülerek temel bir özellik sağlanır.

Eisenstein, Piaget’in sözcüklerinin hiçbirini kullanmaz. Ancak onun sinemada içsel konuşmayı yeniden canlandırmak istediğini söyleyebiliriz. İçsel konuşma akışını kurgu ile harekete geçirmek ister.

Grev, Eisenstein’ın kurgu yöntemi gelişimindeki ilk basamaktır. O, birleşen görüntülerin yeni bir fikir oluşturması temeline dayanır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kurgu, iki görüntü arasındaki ilişkinin kullanılarak bir şok etkisi (bu doğal olarak, eylemin dramatik duyumu ile uyum içinde olmalıdır) yaratmaktır. Böylece tek bir düşünceye sahip olan izleyiciye karmaşık bir fikir aktarılabilir. Bu yapılırken izleyici duyumsal ve diyalektik olarak en üst noktaya çıkarılır.

Eisenstein, gerçekten de, genel duyumların tüm bir bilimini keşfetmiştir. Grev ile başladığı yaratıcı çalışmalarının etkin çözümlemesine ömrü boyunca devam etmiş ve genel olarak sanat çalışmaları üzerine temel kanunlar keşfetmiştir.

Bilinen kurgu sınıfları şunlardır:

Ölçümlü (METRİC) Kurgu

Bu kuruluşun temel ölçütü (criterion), parçaların salt uzunluğudur. Bu parçalar birbirine bir müzik ölçüsüne uygun kalıp içinde, uzunluklarına göre eklenir. Gerçekleştirme, bu “ölçüler” in yinelenmesiyle ortaya çıkar.

Gerilim, bir yandan formülün asıl orantıları korunurken, öte yandan parçaların kısaltılması sonunda ortaya çıkan mekanik ivmenin etkisiyle sağlanır.Yöntemin ilkel biçimi: Kuleşov’un kullandığı çeyrek ölçü, marş ölçüsü, vals ölçüsü (3/4, 2/4, ¼ vb.) yöntemin yozlaşması: Çapraşık düzensizlikteki bir ölçüyü (16/17, 22/57, vb.) kullanan ölçümlü kurgu.

Böyle bir ölçü basit sayılar bağıntı yasasına aykırı olduğundan, fizyolojik bir etkide bulunma durumu ortadan kalkar. Bundan dolayı, en geniş ölçüdeki etkililiği sağlamak için, bir izlenim seçikliği veren basit bağıntı zorunludur. Yine bundan dolayı bu çeşit ilişkilere her alandaki sağlam klasiklerde rastlanır: mimarlık ; bir resimdeki renk; Skriyabin’in çapraşık bestesi (bölümleri arasındaki bağıntı hep kırılca (kristal)arılığındadır) geometrik görünçlüklemeler; açık ve seçik devlet planlaması, vb.

Dizemsel (RİTMİK) Kurgu

Burada, parçaların uzunluklarını belirlemede, görüntüdeki içerik, göz önüne alınmakta eşit hakları olan bir etkendir. Parça uzunluklarının soyut belirlenmesi, yerini gerçek uzunlukların esnek bağıntısına bırakır. Burada gerçek uzunluk, ölçümlü bir formüle göre matematik yönden belirlenmiş parça uzunluğuna uygun düşmez.

Burada parçalar ile bu parçaların dizemsel ölçülerinin tam ölçümlü özdeşlik durumlarını bulmak eldedir. Bu dizemsel ölçüler de, parçaların, içeriklerine göre düzenlenmesiyle sağlanır.

Potemkin’deki Odesa Merdivenleri ayrımı bunun açık bir örneğidir. Burada askerlerin ayaklarının merdivenleri inerkenki dizemsel çarpışı, bütün ölçümlü isterleri çiğner.

Titremsel (TONAL) Kurgu

Bu terim ilk kez kullanılmaktadır. Bu terim, dizemsel kurgunun ötesindeki bir aşamayı anlatır.

Dizemsel kurguda, kurgu devinimini görüntüden görüntüye sürükleyen, görüntü içindeki devinimdir. Görüntü içindeki bu devinim, devinimli cisimlerin yer değiştirmesi olabilir ya da izleyicinin, herhangi bir devinimsiz cismin çizgisi boyunca yönelen gözünün devinimi olabilir.

Titremsel kurguda devinim geniş bir anlamda algılanıştır. Devinim kavramı kurgu parçasının bütün duygularını kapsar. Burada kurgu, parçanın özellik taşıyan coşkusal sesi’ne, parçanın egmen öğesine dayanır. Parçanın genel ritmine.

Parçanın coşkusal sesinin izlenimci yoldan ölçülebileceğini söylemek doğru olur. Ancak ölçü birimleri değişiktir ve ölçülecek nicelikler de başkadır.

Örneğin bir parçadaki ışık titreşimi derecesi, ışığa duyarlığı olan selenyum elementiyle ölçülmekle kalmaz, bu titreşimlerin her kertelenmesi çıplak gözle de algılanabilir. Bir parçaya daha loş gibi üstünlük ve coşkusal nitemini (sıfatını) verirsek, aynı zamanda bu parçanın aydınlama derecesi için matematik bir katsayı da bulabiliriz. Bu bir ışık titremselliği olayıdır. Ya da parça tiz sesli diye nitelendirilmişse, bu nitelemenin ardında, görüntü içindeki öbür biçimdeki öğelerle karşılaştırıldığında birçok keskin açılı öğeleri bulmak eldedir.

Üsttitremsel (OVERTONAL) Kurgu

Üsttitremsel kurgu, örgensel yönden titremsel kurgu çizgisindeki yeni bir gelişmedir. Üsttitremsel kurgudan, parçanın bütün çekiciliklerinin topluca hesaplanmasıyla ayırt edilebilir.

Bu nitelik, ezgi yönünden coşkusal bir renklendirmeden alınan izlenimi doğrudan doğruya fizyolojik bir algılamaya yükseltir. Bu da, daha önceki düzeylere göre yeni bir düzey demektir. Bu dört sınıf, kurgu yöntemleridir. Bunlar, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, birbirleriyle çatışma ilişkilerine girdiklerinde doğrudan doğruya kurgu yapılarıdır.

Anlıksal (INTELLECTUAL) Kurgu

Anlıksal kurgu, genellikle fizyolojik yönden üsttitremsel seslerin değil, anlıksal çeşitten seslerin ve üsttitremlerin kurgusudur, yani kendine uygun düşen anlıksal duygulanmaların birbiriyle çatışacak biçimde yan yana getirilmesidir.

Burada kertelemeli nitelik, tümüyle ölçümlü kurgunun etkisi altında sallanan bir insanın devinimi ile bunun içindeki anlıksal süreç arsında ilke olarak herhangi bir başkalık bulunmamasıyla belirlenir; çünkü anlıksal süreç aynı taşkınlıktır, ama daha yüksek sinir özekleri alanında yer alır.

Caz kurgusunun etkisi altında, insanın elleri ve dizleri dizemsel olarak titrerse,ikinci durumda böyle bir titreyiş, daha aykırı bir anlıksal çağrının etkisi altında, düşünce aygıtının sinir dizgesindeki daha yüksek dokuları içinde aynı yolda ortaya çıkar.

FİLM BİÇİMİ

1920’lerde, Eisenstein bireysel atraksiyonların hiçbir zaman sinemada bir anlam olarak kabul edilmeyeceğinin farkına vardı ve kurgunun birleştirici ve dinamik oluşumunu açıkladı. O, basit kurgudan, film biçimi düzeyine geçmenin mücadelesini verdi. Çekim birleşiminin hayat veren enerjisine karşın, yalnızca birleşim noktasının tek başına tüm filmin etkisini belirleyemeyeceğini anlamıştı. Kurgunun bölgesel düzeyde bir anlamı bulunmasına karşın tüm görünüm içinde böyle bir etkinliği yoktu.

Film biçimi sorunu, onun baskın olarak adlandırdığı bir sorun olarak kurgunun kendi içinde bulunmaktaydı. Verilen herhangi bir çekimde, çok sayıda atraksiyon bulunmaktadır; bunların birleşim noktası türü olarak kabul edilmeleri gerekli midir?

Baskın olma düşüncesi yirmili yıllarda Rusya’da çok geniş yankılara neden olmuş ve kuşkusuz Eisenstein!ın 1927 yılında yazdığı “Baskın” makalesi yaygın şekilde okunmuştur.

Eisenstein, yardımcı kodlara ağırlık vererek müzikal karşılaştırımına geri dönmüştür. Burada her bir çekimin baskın olanın yanında ton ve ahenklerden yapılmış olduğunu söylemektedir. Baskın kod, izleyicinin dikkatini en fazla çeken koddur. Ton ve ahenk ise “ikincil dürtü”ye sahiptir ve izleyicinin bilincinde ve görüntüsünde yan etkide bulunur.

Eisenstein, film deneyiminin bütünleyici çizgilerin bir bağı olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bunu ayrı dürtülerin bir sistemi olarak düşünmemektedir artık. Müzikal biçim uyarımı ile “tüm deneyim” ve “bütün hissedilmesi” için bir ilgi kurmaya başlamıştır. Film yapımcısı, baskın çizgi boyunca kurgu parçalarını birleştirmekle yetinmemelidir. Duyarlı bir yönetim ile, düşüncesindeki farklı dürtüleri bütünün oluşumu için kullanmamalı, bütünlük hissi içinde bir sonuç izlenimi yaratabilmelidir. Böylesine bağlantılı bir kurgu düşüncesi “çok sesli kurgu”dur ve onun sonucu “sentez birliği”dir.

Eisenstein’ın sürekli olarak tekrarladığı film biçimi ve birlik, “sanat makinesi” ve “sanat organizması” görüntüleri arasında bulunan bir karşılıklı etkileşime indirgenebilir. Sanatın, doğa ve endüstrinin ara noktası olması gerektiğini tekrar tekrar söylemiştir.

Eisenstein’ın karakteristik tarzı, sanat makinesi ile organik dünyanın karşı karşıya olma durumunu ortaya koymaktadır. Bu gençlik iyimserliği çok sayıda kuşku yaratmaktadır ve bu görünümlerin sürekli olarak tekrar gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır.

Bu konudaki görüşlerini daha iyi anlayabilmek için, Eisenstein’ın film biçimini kapsayan tamamlanmış görüşlerini bu iki görüntü ayrımı içinde gözden geçirme k doğru olacaktır.

SANAT MAKİNESİ

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyiciye karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır.

Sanatın bir makine olarak görünümü, hiç kuşkusuz, ilk olarak çok sayıdaki klasik konuşma ustalarının, izleyici karşılıklarını kontrol altına almak için sanatı bir araç olarak kullanmaları ile ortaya çıkmıştır. Daha yakın bir zaman olan 19. yy gerçekçileri, özellikle Taine ve Zola, bu görünümlerin,inceden inceye işlenmesine katkıda bulun muşlardır. Ancak Eisenstein, sanatın bir makine olarak görünüm fikrini, daha çok beraber çalıştığı yapısalcılar grubuna borçludur. Marx ve Lenin’in hükümlerini göz önünde bulundurarak sanatın, diğer işler gibi bir iş olduğunu belirtir. Bu fikrini dönemin resimlerin ve yazılarını örnek göstererek pekiştirir. Eisesntein, bio-mekanizma olarak adlandırılan oyunculuk alanının yeni bir kuramının da savunucusudur. 20’li yıllarda, Stanislavski yöntemi ile başarılı bir şekilde mücadele etmiştir. Stanislavski, Moskava sanat tiyatrosunun doğalcılığını küçük görmektedir. Bio-mekanizmanın öncü isimleri 20’li yıllarda avan-garde akımının ortaya çıkışı üzerine etkide bulunmuş.

Sanat çalışmasını oluşturan bu makinenin özellikleri nelerdir? Her şeyden önce zihinde belirli bir amaçla tasarlanan bir oluşumdur. Bir amaç veya bir sorunun çözümü hedeflenmektedir. Oluşturulmadan önce tüm tasarımı tamamlanmıştır. Tüm safları amacı uygun mühendislik yöntemiyle ortaya çıkarılır. Makinenin oluşturulması ve işlevleri büyük ölçüde daha önceden tahmin edilen bir yapıdadır. Mühendisler daha önce benzer işlerde denenerek yararlanılan parçaları makine bütünlüğüne benzer amaçlarla kullanılması için oluşturmaktadır. Makinenin kendisi, işlemini etkin ve iyi bir şekilde yerine getirebilmesi için oluşturulmuştur. Yapılan eğer bir makine ise performansı ön görülebilecektir. Makine teklemeye başlarsa, sorun yaratılan parçalar değiştirilerek tamir edilecektir. Zaman geçtikçe etkinliğini kaybetmesi durumunda daha yeni bir modeli tasarlanacak,aynı işlevi daha etkin bir şekilde yerine getirmesi sağlanacaktır. Bilim ve teknoloji bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir.

Makinenin bu görünümlerinin pek çoğu, Eisenstein’ın film amaç ve doğası ile ilintilidir. Onun film hammaddesinin ‘atraksiyon’ olduğunu söylemiştik. Film ise psikolojik bir makine türü olarak bunların izleyicide bir şaşkınlık uyandıran dizisidir. Film biçimi, film yapımcısının istek ve deneyimlerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır: gerçeğin içindeki yaratıcı oluşum, sanatçının kendisinin sonun varlığından tamamen haberdar yapması, daha sonra en olanaklı araçlar ile bu sona ulaşmayla gerçekleşir.

ORGANİK KARŞILAŞTIRMA

Eisenstein, hiçbir zaman kendisini yukarıda ana hatlarıyla çizilen mekanik kurama tamamen kaptırmamıştır başlangıçtan itibaren yazılarında karşıt kuramın ip uçları verilmiştir. Bu organik kuramdır. Organik kuramı hakkındaki fikirlerin kaynakları burada sayamayacağımız kadar fazladır. Organik kuram 19. yy başlangıcından itibaren batı uygarlığındaki sanatsal yaratımın en etkin modeli olmuştur.[3] Eisenstein, gençliğinin radikal yapısalcılık fikirleri ile bu geleneğin fikirlerini doğal bir potada eritmek istemektedir.

Bu organizmayı sanat çalışmalarıyla karşılaştırabilir görünüm yapan nedir? Daha merkezi olarak, organizmanın her bir parçası içinde yaşayan hayat prensibi ve ruh vardır. Bu durum, onun uygun bir şekilde almasına neden olur. Bu organizma değişik bir çevreye taşındığı zaman, kimliğini kaybetmeden, uyum sağlayabilmek için kendisini değiştirecektir. Organizmanın kendi yetersizliklerini düzeltebileceği, kendi, kendine onların düşüncesi bulunmaktadır. Organizmanın kendi kendine yaratmanın ötesinde genel bir görünümü vardır. Makine, ön varlığının sonunun ilerlemesiyle var olurken, organizma yalnızca kendi sürekliliği içinde yaşamaktadır. Bu Eisenstein’ın hayranlık duyduğu ve bir hayat prensibi haline getirdiği bir görünümdür.

Eisenstein’ın mekaniklik yönü, oyuncunun başlangıçtan itibaren ne yapmak istediğini ve bunun için zorunlu olan gereksinimlerini bilmesi gerektiğini savunur. İzleyici karşısına en etkin ve güçlü çıkmanın yolu budur. Eisenstein’ın organik yönü ise buna karşı çıkmakta ve temanın, oyuncu için bile görünemez olması gerektiğini düşünmektedir.

Eisenstein’ın kendi çalışmasından belirgin bir örnek bize yardımcı olacaktır. 1905’te, Potemkin zırhlısında ir isyan olmaktadır. Bu o yılın vaktinden önce doğan devrimsel hareketin bir parçasıdır. Bir süre için, isyan, Odesa’daki insanları ve yakında bulunan gemilerdeki diğer denizcileri harekete geçirir. Eisenstein bu olayın sayısız şekilde filme alınabileceğini düşünmektedir. Ancak yalnızca bir şekilde olayın doğru biçimi ortaya konabilecektir. Sadece bir film organik olarak tarih gerçekliğine bağlıdır.

Özet olarak, organik karşılaştırma film yapımcısından, film biçiminin çıkış noktası genişletmesini ister.

Eisenstein “organik-makine”si ile yetiniyor görünmektedir. O, filmin izleyici üzerindeki etkisini araştırdığı zaman, makinenin görüntüsüne doğru sıçramıştır.

Özetlemek gerekirse, Eisenstein basit olarak filmin bir makine gibi nesneleri algılamasını istemiştir. Ancak bu makinenin eski parçalardan yapılmış olmasını istemez. Bazıları plan üzerinde mühendislik çalışmalarını yürütürken, diğerleri başka alanlara el atacaktır.

 

FİLMİN SONUÇ AMACI

Eisenstein’ın film biçimi hakkındaki görüşlerinden bahsederken, filmin amacı konusunda düşündüklerini de ele almak gerekir. Eisenstein’ın kuramı retorik ile otonom sanat arsındaki ilişkileri ve sorunları da kapsamaktadır. Bu terimler pek çok kuramda birbirine zıt kutuplar olarak değerlendirilir. Eisenstein kuramlarını oluştururken bunların birer sanat kuramı olduğunu düşünmektedir. Bunu bir retorik araç olarak kullandığına dair en ufak bir ipucu dahi bulunmaz. Her ne kadar geçmişte birkaç yazar onu bir retorik kuramcısı olmakla suçlamış olsa bile, diğerleri onun filmlerinin çözümlemesini birer propaganda metini olarak yapmışlar ve Eisenstein’ı bu konuda desteklemişlerdir.

RETORİK

Henüz estetik bilimi veya sanat fikirleri doğmamış iken yunanlılar retorik kuramlarını özenle oluşturmuşlardır. Geniş anlamda düşünüldüğünde, retorik büyük dil ve iletişim bilimidir. Daha dar kapsamda, karşılıklı konuşmanın sonuçları, yöntemleri ve etkileri olarak değerlendirilebilir.

Sanatın bir makine olduğu inancı, klasik retorik durumu ortaya koymaktadır. Filmin sanat çalışması gerçek bir araç olmaktadır. Üzerinde ayarlama ve değişiklikler yapılabilmektedir. Retoriği ortaya koyan kişi veya film yapımcısı fikirlerini güçlü ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir durumun amacı entelektüel veya duygusal olarak izleyici etkisini sağlayabilmektir.

Film durumunu doğal yapısı gereği olarak izleticiler üzerinde bir baskın olma durumu bulunur. İzleyicilerin, diyalogun normal durumuna yanıt verme olanakları bulunur. Film makinesinin oluşturduğu etkilere açık bir konumdadır.

Eisenstein’ın kuramı ko0laylıkla bir propaganda kuramı olarak kabul edilebilir. Propaganda filmleri ve TV ticari yapımlarının amacı, seyircilerin zihninde ve duygularında akıllıca görüntü ayarlamaları yaparak onlar üzerinde en yücel duygusal etki oluşturmaktır. Bu etki sanat çalışmasının varlık nedeni (raison d’etre) olacaktır.

Filmlerin bir tipolojisi gönderilen mesajların önem ve karmaşıklığı üzerine yapılabilir. Filmlerin bu mesajlara uygunluğu önem taşımaktadır. Film amacının böyle bir kuramı, sinemasal me-tinlerin büyük bölümü için geçerlidir.

Eisenstein’ın bu sinema görüşünü kabul etmesinin boyutlarını kestirmek kolay değildir. sanatın bu tür etki ve mesajlardan korunması gerektiğini düşünüp düşünmediğini anlamak zordur.

 

SANAT

Eisenstein, hiçbir zaman için retorik ve sanat terimleriyle sorunları çözme yoluna gitmemiştir. Söylem veya iç söylem terimleriyle sorunları kavramak ve çözüm yolları aramak onun daha yatkın olduğu yoldur. Tüm ifadeler izleyiciyi etkiler ancak bazıları bunu izleyicilerin özel zihinsel dünyalarına diğerlerinden daha fazla saldırarak etkide bulunmaktadır. Tüm filmlerin bir ereği olmasına rağmen, yalnızca büyük filmler konuşma tarzında ileri gider, ön plana çıkan basit bir retorikten kaçınmaktadır. Burada kurgu basit bir söz dizimi kuramıdır. Bu aynı kurgu kuramları içsel söylemin gizemli bir oluşumunu tanımlamaktadır. Fenomenin bu ön dilsel örneklemesi çarpıcı kurgunun ortaya çıkmasının birleşim noktasında olmaktadır. Büyük filmler, konvansiyonel dili es geçerek, tümdengelimi dilbilgisel görünümün zincirlerine, öncel bir gösterim zorlamasında bulunmaktadır. Eisenstein, “film duyumu” kitabının başlangıç kısımlarında bu konu ile ilgili olarak şöyle yazmıştır:

Her bir kurgu parçası artık ilgisiz bir şey olarak var olur. Ancak genel temanın verilen belirli bir gösterimi (rep-resention) olarak vardır. Bu tema tüm çekim parçalarının içine eşit olarak nüfuz etmiştir. Verilen bir kurgu yapımındaki bu parçalı ayrıntıların birleşim noktaları yaşama çağırmasıdır. Her bir ayrıntı genel kali- te içinde katılımda bulunmaktadır. Tüm detaylar bir araya gelerek bütünü oluştururlar. Bu yaratıcılığın genelleştirdiği görüntüdür.

Eisenstein, sanatın Romantik kuramcıları gibi, öncel ve doğal olarak kendisine bağlı olan bir şeyin doğruya bağlı olduğunu düşünmektedir. Ona göre, bir filmdeki hem yöntem (gösterimler arasına temasal olarak nüfuz etmiş bulunan diyalektik birleşim noktası), hem de yöntemi yaratan sonuç görünümü,yaratıcıları sanatçı ve izleyicileri) doğru bir oluşum ve yaşantının teması için birleştirmektir. Eisenstein, yaşam halinin, Marksist bin yıl düşüncesine doğru diyalektik bir eylem olarak, tarih ve doğanın gerçek oluşumları ile iç içe olduğunu savunmaktadır. Öyleyse sanat retorikten daha farklı bir görev üstlenmiştir. O, temel insan algılamasıyla tarih ve doğanın temek oluşumları arasında uygunluğu protesto etmek için vardır. Bu dikkatli bir mantık sistemiyle açıklanamaz. Sanat çalışması kendisini neredeyse gizemli bir şekilde göstermektedir. Bunu kendisini mükemmelleştirerek, insan oğlu ile doğa arasında aracılık ederek yapmaktadır.

Marksist durumda, Eisenstein, sanatın kültürü kuvvetlendirdiğini hissetmektedir. Çünkü bu kültür, uygun diyalektik ilkeler üzerine temellenmiştir. Zihin ve doğa oluşumlarıyla uyum halindedir. Devrim öncesi toplumlarda, gerçek sanat, protesto amaçlı başkaldıran bir güç olmalıdır. Sanat, algılamaları değiştirerek, davranış değişikliklerini sağlayabilir. Bunu kendi içindeki yapısıyla dolaylı olarak yapabilmektedir. Diğer taraftan, retorik bilgi ve tutumda belirle değişimler yapmaktan başka bir amaca sahip değildir.

Eisenstein, ümitsiz bir şekilde, bu değişimi istemektedir. O, film sanatı düşüncesinin bunu derece derece yerine getirmesini ister. Doğrunun dağıtımını (retorik) değil, doğrunun genel görünümünü (sanat) arzulamaktadır.

Eisenstein’ın film kuramının gerçek bir duyumundan, makineyle organizmanın bu diyalektik şekillenmesi vardır. Onun makalelerinin çoğu, Rusya’daki estetik savaşın bir parçası olarak yazılmıştır. Film yapımının belli türleri yüceltilirken, diğerlerine karşın bir savaşım verilmektedir. Onlar, kelimenin tam anlamıyla retoriktir. Kuram, bir bütün olarak organik bir yaşantıya sahip görünmektedir.

Bunun en çarpıcı örneği, Eisenstein’ın kuramının günümüz Fransız film kültürünün gücüne dayanmasıdır. 1960’ın ortalarına kadar daha çok tanınan ve kabul gören Andre Bazin bu yıllardan sonra geçerliliğini büyük ölçüde Eisenstein’a bırakmıştır.

Yazan :Kasım TOPDEMİR

 

Kaynakça:

  • Film Biçimi “Sergey M. Eisenstein” Çeviren: Nijat Özön
  • Eisenstein, Yaşam Öyküsü ve Yapıtları “Yon Barna” – İzdüşüm,
  • Sinema Kuramları “J. Dudley Andrew” İzdüşüm Yayınları

 

Dipnotlar:

  1. Film Duyumu, Çev: Nijat Özön, Payel Yayınevi
  2. (Film Biçimi – Film Form, s.135)
  3. Film Duyumu kitabı


Kaynak :  http://www.7sanat.com

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.

 

 

Varlık, E, Hişt, Budala, Yasakmeyve, Başka, Öteki- Siz, Kitaplık, Özgür Edebiyat, No, Kırkaltı Karakalem gibi dergilerde yazı ve şiirleri yayınlanan, edebiyatçılarla yaptığı söyleşilerle ve yazılarıyla da Radikal ve Cumhuriyet gazetelerinin kitap eklerinde yer alan Şair Deniz DURUKAN ile Kötü Şair Şerafettin ’in sohbet ve şiirleri dinleyiciler için heyecan verici ve zevkliydi.

Özellikle, Müzik alanındaki çalışmalarını Türk Rock 2000 ve Türk Rock 2001 adıyla kitaplaştıran Durukan, 2004 yılında yayınlanan “ İyiler Siyah Giyer “ adlı ilgi uyandıran kitapları hakkında Kötü Şairin ve  katılımcıların sorularını cevapladı.

Söyleşinin ardından kitaplarını imzalayan Şair Deniz DURUKAN ‘ a ve daha önceki programlara katılan ve katılacak olanlara Nar Sanat Olarak teşekkür ederiz.

Sayfalar

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi