Şunun için etiket arşivi: ressamlar

Şubat ayında farklı türdeki konserler sanatseverlerle buluşacak

– izmir büyükşehir belediyesi, şubat ayında birbirinden farklı türdeki konserlerle sanatseverleri müzikle buluşturacak – della miles’tan özlem tekin’e, havva karakaş’tan jazzband’a bir çok sevilen sanatçı ve grup izmirlilere müzik ziyafeti çekecek – salvador dali’nin 2 mart’a kadar açık kalacak sergisi, aassm’deki konserlere ayrı bir renk katacak

– İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmirli sanatseverlere Şubat ayında dolu dolu bir sanat programı sunacak. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi, Kültürpark İzmir Sanat ve İsmet İnönü Sanat Merkezi’ndeki toplam 12 konser, adeta kulakların pasını silecek. Şubat ayının ilk konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde (AASSM) gerçekleşecek.

-Aslı Tuncay’ın piyano resitali 4 Şubat 2013 Pazartesi günü saat 20.00’de Küçük Salon’da. Konserin bilet fiyatları öğrenci 3 TL, tam 5 TL olarak belirlendi.

-AASSM, 5 Şubat 2013 Salı günü ise, Jazzino’yu ağırlayacak. Duygu Tarhan ve Ceyda Köybaşıoğlu’nun solist olarak yer aldığı Jazzino, piyanoda Aşkın Arsunan, bas gitarda Aycan Tezel, bateride Volkan Öktem, saksafonda Batuhan Şallıel, trompette Tolga Bilgin ile perküsyonda Metin Kurtuluş’dan oluşuyor. Grup, kendi bestelerinin yanısıra dünyaca ünlü bestecilerin melodilerini de yorumlayacak. Büyük Salon’da saat 20.00’de gerçekleşecek olan konserin bilet fiyatları öğrenci 5 TL, tam 10 TL.

-6 Şubat 2013 Çarşamba günü Kültürpark İzmir Sanat’ta Bilkent Piyanolu Üçlü’ sahne alacak. Piyanoda Elif Önal, kemanda İrina Nikotina ve viyolonselde Yiğit Ülgen’den oluşan grubun konseri saat 20.00’de başlayacak. 12 Şubat 2013 Salı gününün konseri Kültürpark İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde olacak.

-Saat 20.00’de, Balkan müziğinin usta yorumcusu Havva Karakaş, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası’yla aynı sahneyi paylaşacak. Ücretsiz konserde orkestrayı Hüseyin Çebi yönetecek. Zafer Çebi’nin düzenlemelerini yaptığı konserde Aydın Uştuk, Sedat Yüce, Funda Öncü, Tülay Şen, Bahar Pamukçu, Şenay Gökdemir, İpek Kaletaş ve Esra Göndeş de solist olarak sahne alacak.

-13 Şubat 2013 Çarşamba günü, kaybettiğimiz sevilen seslerden Tanju Okan’ın şarkıları sanatseverlere ulaşacak. Solist Tevfik Rodos’a, piyanoda Ali Hoca, keman ve mandolinde Tamer Albayrak, klavyede Kaya Demircan, gitarda Ataç Aydın, bas gitarda Halil Serin ile bateride Akgün Çavuş eşlik edecek. İsmet İnönü Kültür Merkezi’ndeki konser saat 20.00’de başlayacak.

-4 Şubat 2013 Perşembe günü, Sevgililer Günü Konseri’nin konuğu ise sevilen sanatçı Özlem Tekin olacak. Tekin, AASSM Büyük Salon’da saat 20.00’de sevenleriyle buluşacak. Özlem Tekin’i dinlemek isteyenler için bilet fiyatları öğrenci 5 TL, tam 10 TL olarak belirlendi.

-19 Şubat 2013 Salı günü müzikseverler için iki farklı konser hazırlandı. İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde saat 20.00’de. Zafer Çebi, Evrim Özkaynak, Emre Kartarı, Halil Çokyürekli, Erdoğan Turanlı, Gökçen Güngördü, Halil Çağlar Serin ve Tolga Bilgin’den oluşan Jazzband, cazseverler için çalacak.

-AASSM’de ise Ege Yaylı Çalgılar Beşlisi ve Perküsyon’ başlıklı bir konser var. Küçük Salon’da saat 20.00’de gerçekleşecek olan konserde kemanda Hakan Özaytekin ve Tolga Akın, viyolada Alp Gültekin, viyolonselde Arzu Gök, kontrasta Bülent Oral ile perküsyonda Ali Çetir sahneye çıkacak. Konserin bilet fiyatları öğrenci 3 TL, tam 5 TL.

-21 Şubat 2013 Perşembe günü, İzmir Sanat’ta Batı Ensemble’ dinleyiciyle buluşacak. Klarnette Yonca Alpay, kemanda Sema Korkut ve Ozan Akkol, viyolada Özlem Görgülü ve çelloda Arzu Gök’ten oluşan grubun konseri saat 20.00’de başlayacak.

-27 Şubat 2013 Çarşamba günü ise Samsun Quartet’, AASSM’de sanatseverlerin karşısına çıkacak. Küçük Salon’da saat 20.00’de başlayacak olan konserde, kemanda Canan Cihangir ve Ezel Çalışkan, viyolada Cihan Zabunoğlu, viyolonselde ise Taylan Sarı yer alacak. Konseri izlemek isteyenler için bilet fiyatları öğrenci 3 TL, tam 5 TL.

-28 Şubat 2013 Perşembe günü de sanatseverleri iki konser bekliyor. Biri, caz müziğin ünlü sesi Della Miles’in AASSM’deki konseri. Büyük Salon’da saat 20.00’deki konserin bilet fiyatları öğrenci 5 TL, tam 10 TL.

-Aynı günün diğer konseri ise ‘Küçükay Gitar Üçlüsü’nden. Saat 20.00’de İzmir Sanat’ta gerçekleşecek olan konserde Bekir Küçükay, Fatih Akbulut ve Erkin Çavuş üçlüsü gitarlarıyla müzikseverlerle buluşacak. Konserler için Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne gelen İzmirli sanatseverlerin, gerçeküstü akımının dünyadaki en ünlü ressamlarından olan Salvador Dali’nin “Zodyak” isimli sergisini de gezmesi öneriliyor. Sergi 2 Mart’a kadar açık kalacak.

-Konserleri izlemek isteyenler, AASSM’nin 293 38 31/ 17/ 19/ 20, Kültürpark İzmir Sanat’ın 0232 293 40 49 / 45 ve İsmet İnönü Sanat Merkezi’nin 0232 293 46 04 nolu telefonlarıyla irtibata geçebilir; ayrıca www.izmir.bel.tr/Kultursanat, www.aassm.org.tr ve [email protected]r adreslerinden yararlanabilir.

Kaynak:[-]

 

Türk resim ve heykel sanatının dünyaca ünlü sanatçılarına ait 5 bine yakın paha biçilmez eserine ev sahipliği yapan ve geçtiğimiz yıllarda birbiri ardına yaşanan hırsızlık olaylarıyla sarsılan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde skandallar bitmek bilmiyor. Müzede 202 eser kayıp, 46 eser sahte, 27 eserin orijinalliği ağır kuşkulu…

Milliyet Gazetesi’nden Sertaç Koç’un haberine göre, bünyesinde barındırdığı eserler nedeniyle “resim ve heykelin milli hafızası” olarak nitelendirilen müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiğinin belirlenmesinin ardından sayım komisyonunun başlattığı çalışma tamamlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, olası tepkiler nedeniyle kamuoyuyla paylaşmadığı rapora göre, müzede bulunan Fikret Mualla, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Şevket Dağ, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, Halil Paşa, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Refik Epikman, Mehmet Ali Laga, Fethi Arda, Sami Yetik, Mustafa Ayaz, Zühtü Müridoğlu’nun da aralarında bulunduğu sanatçıların yüzlerce eserinin “kayıp”, “sahte” ya da “ağır kuşkulu” olduğu ortaya çıktı.

Kayıtları var, kendileri yok
Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp olduğu, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orijinalliğinin ağır kuşkulu olduğu iddia edildi. Böylece kayıp ve sahte olmak üzere toplam 248 eserin müzeden çalındığı anlaşılırken, ağır kuşkulu olan 27 eserin orjinal olup olmadığı ise yapılacak incelemenin ardından netlik kazanacak.

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirilerek çalındığı, o dönem teşhirde bulunan Şevket Dağ’a ait bir tablonun da sahte olduğu belirlenmişti. Hırsızlık olaylarının ardından, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın talimatıyla müzedeki diğer eserlerin incelenmesi için sayım komisyonu oluşturulmuştu.

5 bin eser incelendi
Sanatçı, akademisyen, uzman ve müfettişlerden oluşan sayım komisyonu çalışmalarına 22 Ocak 2010’da başladı. Komisyon, 4 bin 108’i müze envanterine kayıtlı yaklaşık 5 bin eseri titizlikle inceleyerek çalışmalarını 18 ocak 2011’de tamamladı. Komisyonun raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gönderdi. Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orjinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirlendi.

Müzedeki kayıp ve sahte eserlerin çokluğu nedeniyle bakanlık yetkilileri büyük bir şok yaşadı. Müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 eserin çalınması nedeniyle oluşan tepkiyi gözününde bulunduran bakanlığın daha yoğun tepki geleceği endişesiyle, raporu kamuoyuna yansıtmadığı ve sızdırılmaması için yoğun çaba sarf ettiği öne sürüldü.

46 eser sahte çıktı
Raporda müze envanterine kayıtlı 46 adet eserin sahte olduğu tespit edildi. Bu  eserler arasında daha önce sahte olduğu anlaşılan Hoca Ali Rıza’nın 13 ve Şevket Dağ’ın bir çalışmasının yanı sıra, aynı sanatçılara ait başka eserler ve birçok önemli sanatçının tabloları bulunuyor. Orijinalleri çalınarak yerlerine sahtelerinin konulan eserlerden bazıları şöyle:
“Fethi Arda/Kara Giysiler, Fethi Arda/Kompozisyon, Hüseyin Yüce/Karda Ağaçlar, Şevket Dağ/Kuyu, Şevket Dağ/Manzara, Refik Epikman/Peyzaj, İbrahim Çallı/Manolyalar, İbrahim Çallı/Moda Deniz Hamamı, İbrahim Çallı/Kayıklar, İvan Konstantinoviç Aivazovsky/Peyzaj, Malik Aksel/Gölge Oyunu, Arif Kaptan/Çoban, Saip Tuna/portre, Saip Tuna/Gelincikler, Hikmet Onat/Manzara, Hikmet Onat/Sandalda Kadınlar, Pertev Boyar/Peyzaj, Fikret Mualla/Kumarhane, Hoca Ali Rıza/Mezarlık Yolu, Hoca Ali Rıza/Çamlıca Kız Lisesi, Hoca Ali Rıza/İshak Paşa Çeşmesi, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Sokak Çengelköy Kuleli Yolu, Hoca Ali Rıza/Kayalık, Hoca Ali Rıza/Sultan Çayırından, Nazmi Ziya Güran/Manzara, Sabri Berkel/Natürmort, Sami Yetik/Peyzaj, Mehmet Ali Laga/Mesudiye, Mehmet Ali Laga/Sarıca İli, Bedri Rahmi Eyüboğlu/Manzara ve Bahçe.”

Ağır kuşkulu eserler
Raporda ayrıca, müze envanterine kayıtlı olan 27 adet eserin de orijinalliğinin kuşkulu ya da ağır kuşkulu olduğu belirlendi. Eser sahibi sanatçıların tarz ve üsluplarıyla farklılık gösteren 27 eserin, gerçek olup olmadığı ise Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) yapılacak kimyasal boya analizlerinin (spectum) ardından netlik kazanacak. Gerçek olup olmadığı ağır kuşkulu olan eserlerden bazıları ise şöyle:
“Fikret Mualla/Dedikodu, Fikret Mualla/Balo, Fikret Mualla/Pazar Yeri, Fikret Mualla/Garson, Fikret Mualla/Köpekle Gezinti, Fikret Mualla/Barda Sohbet, Fikret Mualla/Balon Satan Kadın, Fikret Mualla Balıkçılar, Şevket Dağ/Han İçi, Halil Paşa/Develi, Halil Paşa/Boğaz, Halil Paşa/Boğaz, Agah Efendi/Suya İnen İnekler, Saip Tuna/Kayıklı Manzara, Münif Fehim/Portre, Mehmet Ali Laga/Çardak’tan Gelibolu’ya, Hoca Ali Rıza/Tabiattan, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Üsküdarlı Cevat/Büyükada, Refik Epikman/Erzincan’dan manzara.”

1980’de açıldı
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, 6’ncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün talimatıyla restore edilen Türk Ocağı binasında,  2 Nisan 1980 tarihinde açıldı. Başbakanlık genelgesiyle o dönem kamu kurumlarındaki 500 kadar sanat eseri toplanarak müzenin ilk koleksiyonu oluşturuldu. Bu eserler, seçici kurul tarafından belirlenen yerlere asılarak izlenime sunuldu. Müzede 1980’den bu yana kurucu Müdür Tunç Tanışık ile Nejdet Can, Vural Yurdakul, Mükerrem Baydar, Özgür İzzet Pektaş, Ömer Osman Gündoğdu müdürlük görevinde bulundu. Ali İhsan Gürsoy halen müdürlüğü görevini vekaleten yürütüyor.

Hırsızlık olaylarıyla gündeme gelmişti 
Uzun yıllar ziyarete kapalı olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Altındağ Belediyesi işbirliğiyle 2007-2008 arasında yapılan tadilatın ardından hizmete açılmıştı. 2007’de tadilat sürdüğü sırada müze bahçesine bir kamyonla giren hırsızlar, gündüz vakti işçilerin gözü önünde bahçedeki iki bronz heykeli çalmıştı. Heykellerin tarihi değerinin olmadığı açıklanmış, ancak müze müdürü görevinden almıştı. Ayrıca, başlatılan soruşturma kapsamında müzede görevli 26 personele çalınan heykeller için 6’şar bin TL ceza kesilmişti. 2009’da ise müzede çalışan bir güvenlik görevlisi İbrahim Çallı’nın bir yağlı boya portresi ile Şevket Dağ’ın iki tablosunu çalmış, ancak eserleri satamayınca 3 gün sonra tekrar müze bahçesine bırakmıştı. Müzeden 1997’de 31 eser çalınmıştı. Çalınan bu eserler hâlâ bulunamadı. Müze son olarak 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait eserlerin sahteleriyle değiştirildiğinin anlaşılmasıyla gündeme gelmişti.

Kayıp eserlerden bazıları
Rapora göre, müze envanterine kayıtlı olmasına karşın paha biçilemeyen 202 eserin “kayıp” olduğu tespit edildi. Kayıp eserlerden bazıları şöyle:
–  Şevket Dağ: Surlardan, Cami Kapısı, Cami İçi, Topkapı Sarayı Kızlar Ağası Dairesi, Pencereden Görünüm
–  Şefik Bursalı: Dolmabahçe’den,
–  Zühtü Müridoğlu: Alçı kadın başı, Bronz figür, n Hasan Vecih Bereketoğlu: Kurbağalı Dere,  n Halil Paşa: Güller, Britanya’dan Kadın, Yalılar, Manzara, n Devrim Erbil: Soyutlama,
–  Hikmet Onat:?İstanbul Boğaz’dan Peyzaj, Salacak’tan Manzara, Anadolu Hisarı, n Oya Kınıklı: Yeşil Yaylı Kemancı, n Hamiye Çolakoğlu: Seramik Nene Hatun formu,n Bedri Rahmi Eyüboğlu: Muradiye’de Kahve, Edirne Tunca Köprüsü, n Feyhaman Duran: Süleymaniye‘den Fatih’e Doğru, Laleli Buket, Hoca Ali Rıza’nın portresi,
–  Yusuf Çöloğlu: Kapadokya, n Şeref Akdik: Pendik, Erdek Balıkçı Kayıkları, n Hüseyin Avni Lifij: Kağnı ve Köylüler, Ankara’da Bir Sokak,
–  İbrahim Çallı: Manzara, Bahçede Kadın, Peyzaj, n Hoca Ali Rıza: Bulgurlu’da Timurcu Çeşmesi, Yağış, Sandal Balıkçı Kulübesi, Beykoz’da İshak Ağa Kahvesi, Kaya ve Çam, n Mehmet Ali Laga: Manzara, n İsmail Hakkı: Batan Gemi, n Ali Avni Çelebi: Vatanı Müdafa Eden Türk Askeri, n Mehmet Ruhi Arel: Sakarya’dan Doğan Çay,
–  Sami Yetik: Kasımpatılı Natürmort, Peyzaj, n Arif Kaptan: Natürmort,
–  Namık İsmail: Denizde Vapur,
–  Hasan Vecih Bereketoğlu: Manzara, Çankaya’dan, n Hüsmeyin Zekai Paşa: Cami, n Mustafa Esat Düzgünman: Battal Ebru.

KİM, NE DEDİ?
‘Hakikaten yüreğim ağlıyor’
Rafi Portakal (Müzayedeci): 
“Habere göre 202 eserin çalınması, bir günlük bir iş değil, zun zamana yayılmış. Dünyanın başka taraflarında da müzelerden eserler çalınıyor ama böylesi sayıda eserin çalındığı müzeyi hatırlamıyorum. Bu sanat eserlerine verdiğimiz değeri gösteriyor. Sahte eserlere gelince işin o ayrı bir trajedi. Eserler çalınıp yerine başkaları konuyor, uzun süre fark edilmiyor. Hakikaten bir sanat adamı olarak yüreğim ağlıyor.”

‘İçeriden yapılmış bir şey’
Yahşi Baraz (Galerici): 
“Resim Heykel Müzesi’nde resimlerin doğru dürüst envanteri çıkarılmadı. Yeni yeni yapılıyor. Böyle olunca da bazı kötü niyetli insanlar resimleri değiştirebilir; bu içeriden yapılmış bir şey. Kültür Bakanlığı kayıp eserleri kamuoyuyla paylaşmalı. Galerilere, açık artırma merkezlerine bildirmeli özellikle. Biz de kayıp eserlerden birisi gelirse bakanlığa bilgi verebiliriz. Bu eserler yurtdışında da olabilir üstelik. Daha komik olanı şu: Birisi bu tablolardan birini kayıp olduğunu bilmeden de almış olabilir.”

‘Kayıp eserler açıklanmalı’
Turgay Artam (Müzayedeci): 
“Bu bilirkişi raporu doğru ise sanat açısından çok kötü bir durum. Bildiğim kadarıyla Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu konularla yakından ilgili ve çok hassas. Şimdi bu kayıp eserlerin, resimleri ile hemen açıklanması gerekiyor, ki galeriler, müzayede kuruluşları, hatta koleksiyoncular bunları almasın. Daha önce Milli Kütüphane Koleksiyonu’ndan tablolar yok olmuştu. O tabloların hiçbirinin fotoğrafları bulunamadı. Sadece kayıp tabloların ressamlarının adı var.”

‘Resmi dokümantasyon yok’
Hüsamettin Koçan (Sanatçı): 
“Türkiye’de devletin elinde olan sanat eserlerinin resmi bir dokümantasyonu doğru dürüst çıkmış değil. Bir ara Kültür Bakanlığı ciddi biçimde ele almaya çalıştı, fakat son durum konusunda bilgim yok. Müzede biliyoruz ki bürokrosinin kendi çarkları içinde bir rastlantısallık söz konusu. Orası biraz devlet bürokrasisi nasıl işliyorsa öyle işliyor. Muhtemeldir ki bürokratik çark içinde bunların yaşanması da mümkün.”

‘Bir birikimi barındırıyor’
Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman (Sanat tarihçi): 
Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye’nin modern sanatının temsili açısından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nden sonra ya da en az onun kadar önemlidir. Yaklaşık Meşrutiyet döneminden 1990’lara kadarki Türk sanatının önemli birikimini barındığı söylenebilir. 1990’lardan bu yana müze birçok soruşturma ve sayım geçirdi. Eğer bir müzeye yaraşır envanter kayıtlarına, arşive sahipse; komisyonların elinde kuruluş tarihi itibariyle müze koleksiyonuna alınan eserlerin listelerinin bulunması ve konunun yalnızca depo sayımından ibaret kalınmaması gerekir.”

Kaynak :[-]

 

Neşet Günal’ın erken dönem başyapıtlarından 1956 tarihli ‘Bağbozumu’ tablosu, Ankara’da birbirine çok yakın iki müze; Ankara Resim Heykel ve Hacettepe Müzesi’nde sergilendiği ortaya çıktı. Her iki müzenin yetkilileri de tablolarının orijinalliğinden kuşku duymuyor

adikal gazetesinden Erkan Aktuğ’un haberine göre; Ankara ’da aralarında 1 km. bile mesafe olmayan iki müze… Ulus’taki Ankara Resim Heykel Müzesi ve Sıhhiye’deki Hacettepe Sanat Müzesi. Başkentin iki saygın müzesi olmalarının yanında bir ortak özellikleri daha var: Aynı anda Neşet Günal’ın ‘Bağbozumu’ adlı dev boyuttaki başyapıtına ev sahipliği yapıyorlar. Evet, yanlış okumadınız 2002’de hayata veda eden Günal’ın 1956 tarihli tablosu, şu sıralar hem Hacettepe Sanat Müzesi’nde hem de AnkaraResim Heykel’de sergileniyor. Yan yana koyup ‘aralarındaki 7 farkı bulun’ mantığıyla bakmazsanız iki resim de aynı. Üstelik boyutları da birebir tutuyor: 137×250 cm. Ama iki resim detaylı incelendiğinde figürler aynı olmakla birlikte bulutların şekillerinde, arkadaki peribacalarında, ağaçtan asılan çocuğun giysisinde, ağaç yapraklarında küçük farklar var.

Elbette ilk akla gelen şey, ‘Hangisi sahte?’ sorusu. Ama bu kararı vermek o kadar kolay değil. Çünkü çok sık rastlanan bir durum olmasa da bazı ressamların aynı resmi birden fazla ürettiği biliniyor. Edward Munch’ün dört adet olan ünlü ‘Çığlık’ tabloları. Türkiye ’de toplumsal gerçekçi resmin büyük ismi Neşet Günal da resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarlayan bir ressam. Ama ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğu bilinen bir durum değil. En azından taradığımız kaynaklarda böyle bir bilgiye rastlayamadık.

Gelelim ikiz ‘Bağbozumu’nun hikâyesine… Birbirine çok yakın iki müzede sergilenen iki resim arasındaki benzerliği fark eden kişi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Mustafa Salim Aktuğ. Ankara Resim Heykel’i ziyareti sırasında ‘Bağbozumu’nu gören Aktuğ, ‘Bu resmin aynısı bizim müzede de var’ diye içinden geçirip önce şaşırıyor, sonra da her iki resmi yakından inceliyor.

BİRDEN ÇOK KEZ ÇALIŞTI

İKİ ‘BAĞBOZUMU’ ARASINDAKİ 7 FARK 

1) Hacettepe’deki resimde imza sol üstte ‘NeşetGünal56’ diye, AnkaraResim Heykel’deki tabloda imza sağ altta ‘N.Günal56’ diye.
2) Üstte çocuğun kazağında düğme yok, altta var.
3) Üstte adamın kafasına bitişik bir yaprak var, altta yok.
4) Üstteki bulutla alttaki bulutun şekli farklı.
5) Üstte peribacasına bitişik bulut yok, alttaki resimde var.
6) Üstte kadının omzuna bitişik iki peribacası kovuğu yok, alttakinde iki adet var.
7) Üstte üç pencere var, altta beş pencere görülüyor.


“Neşet Günal’ın aynı kompozisyonu birden çok kez çalıştığı bilinen bir şey ama boyutlarının da aynı olması bana enteresan geldi” diyen Aktuğ, şöyle devam ediyor: “İki resmi de yakından inceledim, kataloglara ve kitaplara baktım. Ben iki resmin de orijinal olduğu kanaatindeyim. Resim Heykel’deki resim Günal’ın sağlığında yayımlanan katalog ve kitaplarda geçiyor. Hacettepe Müzesi’ndeki resimle ilgili de Neşet Günal’la annesini o resmin önünde gösteren fotoğraf var. Resim Heykel’deki daha ustaca boyanmış, daha sadeleştirilerek resmedilmiş, renkleri daha parlak. Hacettepe’deki resim daha soluk. Sanıyorum uzun süre Tıp Fakültesi Hastanesi’nin girişinde sergilendiği için zaman içinde hırpalanmış olabilir. İkisi de şaheser. Neşet Günal’ın toplumsal gerçekçi üslübunun oturduğu dönemin ilk şaheserleri bunlar. Ama sonuçta ben Neşet Günal uzmanı değilim. Onun uzmanı kişilerin değerlendirmesi daha doğru olur.”

Geçmiş dönemlerde sık sık sahte tablolarla gündeme gelen Ankara Resim Heykel Müzesi’nin müdürvekili Ali İhsan Gürsoy, müzelerindeki ‘Bağbozumu’nun orijinalliğiyle ilgili hiçbir kuşkusunun olmadığını vurguluyor: “Üniversitelerden uzman ekipler eşliğinde 2010-2011 yıllarında yapılan sayım ve incelemelerde Hacettepe’den profesörler de gördü bu resmi. O yüzden orijinalliğiyle ilgili en ufak bir kuşkum yok. Bu resmin en az 20 yılını biliyorum müzemizde. 90’lardaki sayımlarda da vardı, çeşitli sergilere de gönderildi. Ancak müze yenilendikten sonra yeni teşhir edilmeye başladı bu tablo. Daha önce müzenin deposunda bekliyordu. Bildiğim kadarıyla Devlet Resim Heykel Yarışmaları’ndan gelen tablolardan biri. Orijinalliği konusunda en ufak bir kuşkum yok.”

Müzelerindeki tablonun orijinalliği konusunda, Hacettepe Sanat Müzesi’nin müdür yardımcısı sanat tarihçi Dilek Şener’in de içi çok rahat: “Neşet Günal sağlığında bu resmi Hacettepe Çocuk Hastanesi’ne bağışladığını söylemişti. 2000’lerin başında Galeri Selvin’de açılan Ankara ’daki son sergisi sırasında da hastaneye gelip bu resmi görmüştü. Ayrıca resmin Hacettepe’de sergilendiğine dair 1957 tarihli fotoğraflar var elimizde. O dönem tıp fakültesinde öğrenci olan Prof. Talat Göğüş verdi bu fotoğrafları. Yine bizde sergilenen tablonun önünde Neşet Günal’ın annesiyle birlikte çektirdiği fotoğraf var. 2005 yılında hastaneden müze koleksiyonuna dahil edildi. Orijinalliği konusunda hiçbir terettüdüm yok. Ankara Resim Heykel’deki tabloyu biliyorum ama incelemedim. Devlet Resim Heykel Müzeleri deyince soru işareti uyanıyor ne yazık ki. 2012 itibariyle durum ortada. Ben 88’de öğrenci olarak Ankara ’ya geldiğimde bu müze bize klavuzluk etmişti. Ama günümüzde çağdaş Türk resmi konusunda sanat öğrencilerine kılavuzluk edebilir mi, kuşkuluyum.”

İKİSİNİ DE GÖRMEK GEREK

Daha önce Neşet Günal kitabı hazırlayan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Prof. Kemal İskender, Günal’ın resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarladığını ancak ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğunu bilmediğini söyledi. İskender, “ Ankara Resim Heykel Müzesi açılırken 300’den fazla tablo bizim müzeden ( İstanbul Resim Heykel Müzesi) gitti. Eğer bizden gidenlerden biriyse kuşku duymamak gerekir. Kesin orijinaldir. Sizin gönderdiğiniz belgelere baktım, Hacettepe’nin de sağlam kanıtları var. İkisi de orijinal gibi görünüyor. Neşet bey 60’lardan sonra benzer konular çalıştı ama böyle ikiz resimler yapmadı.” diye konuştu.
İstanbul Modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu’na da iki resim arasındaki benzerliği nasıl yorumladığını sorduk. Günal’ın anıtsal koleksiyonlarında çözüme kavuşturduğu figürlerini farklı resimlerinde tekrarladığını ve erken döneminde üslubunu sağlamlaştırmak için aynısını yeniden yapmış olabileceğini belirten Çalıkoğlu, “Fernand Leger etkili erken tarihli sözkonusu her iki resim, küçük farklılıklarla neredeyse birbirinin aynısı. Hangi gerekçeyle iki resim tamamlamış olacağına ilişkin bir yorumda bulunmam mümkün değil” dedi.
Orijinalliğini, sahteliğini işin uzmanlarına bırakalım. Ankara ’da birbirine çok yakın iki müzede Neşet Günal’ın erken dönem iki şaheseri sergileniyor, görmek gerek.

 Kaynak : [-]

22. KAKAVA FESTİVALİ PROGRAMI

22. Kakava şenlikleri

Kırklareli Belediyesi tarafından bu yıl 22ncisi düzenlenen Karagöz Kültür, Sanat ve Kakava Festivali bugün saat 19.30da Atatürk Stadyumunda Veteranlar Futbol Karşılaşmaları kapsamında Kırklarelispor ile Alpulluspor arasında yapılacak olan maç ile start alacak.

26 Mayıs 2012 Cumartesi günü saat 22.45te Festival Alanında Atiye Konseri ile sona erecek olan etkinlikler kapsamında çeşitli Spor, Resim, Müzik Yarışmaları yapılacak.

9 gün boyunca Kırklareli halkının etkinliklere doyacağı proğram şu şekilde:

* 19 MAYIS 2012 CUMARTESİ 
Saat: 10.00da Doğan Işıkalp İlköğretim Okulunda Duvar Resimleri Etkinliği
Saat: 17.00da Gar Binasında Hüseyin Macar Kişisel Resim Sergisi Açılışı
Saat: 11.30da Festival Alanında Taekwondo Karşılaşması
Saat: 13.30da Cumhuriyet Mahallesi Meydanı Cumhuriyet Parkı Açılışı
Saat: 14.00da Kırklareli Üniversitesi Rektörlük Kültür Merkezi İlköğretim Okulları arası Karagöz-Hacivat Tiplemeleri Yarışması
Saat: 16.00da Kapalı Spor Salonu yanında MiniFEST Voleybol Karşılaşması (2000–2001–2002 yaş grubu)
Saat: 17.00da Kapalı Spor Salonu yanında MidiFEST Voleybol Karşılaşması (1998–1999 yaş gurubu)
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 21.00 Grup Records
Saat: 21.30 Cezayir
Saat: 22.10 Barış Bilgili

* 20 MAYIS 2012 PAZAR
Saat: 11.00da Karahıdır Koru Parkında Belediye Birimler Arası Paintball Turnuvası
Saat: 14.00–17.00da Sabahattin Ali Parkı, İstasyon Caddesinde Kırklareli Kültür Sanat ve Edebiyatçılar Derneği Şiir Dinletisi
Saat: 14.00da Oto Galericiler Sitesinde Tuning 39 Modifiye Araçlar Ses Yarışması
Saat: 14.00 Duathlon Bisiklet ve Koşu Karahıdır Korusu- Festival Alanı
Saat: 18.30da Dostluk Evinde Yöresel Tatlar Yarışması Kategori: Kekler
Alternatif Sahne Konserleri
Saat:21.00 ‘Kakava ve Sesleri‘ Yarışması Finali
* 21 MAYIS 2012 PAZARTESİ
Saat: 14.00da Kapalı Spor Salonu yanında Ritim Yarışması
Saat: 16.00da Başkanlık Makamında Karagöz Hacivat Atışmaları Kompozisyon Yarışması Ödül Töreni
Saat: 19.00da İstasyon Caddesinde Hollanda-Türkiye 400 yıl Bilinmeyenler Sergisi
Saat: 19.30da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması ( Lüleburgaz- Babaeski)
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Sebot
Saat: 21.15 Amblem
Saat: 21.45 Ayışığı Orkestrası
Saat: 22.15 İstasyon 39
Saat: 22.45 Grup Karakter
* 22 MAYIS 2012 SALI
Saat:12.00da Gar Binasında Kırklareli Amatör Ressamlar Derneği (KARDER) Karma Resim Sergisi
Saat:18.30da Kırklareli Hareketi Derneğinde Söyleşi- Beslenme ve Diyetin Kalp Sağlığı üzerindeki önemi
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Big Volant
Saat: 21.15 Grup Demo
Saat: 21.45 Müzikalite
Saat: 22.15 Ramço ve Grup Alaturka
Saat: 22.45 Grup Hücre
* 23 MAYIS 2012 ÇARŞAMBA
Saat: 10.00da Ali Nazmi Üstündağ Spor Kompleksinde İlköğretim Okulları arası Karagöz Futbol Turnuvası Küçükler Finali
Saat: 11.00da Ali Nazmi Üstündağ Spor Kompleksinde İlköğretim Okulları arası Karagöz Futbol Turnuvası Yıldızlar Finali
Saat: 17.00da Cevahir Kafede Teoman Hekimoğlu İmza Günü
Saat: 18.00da Kapalı Spor Salonu yanında Dostluk Evi Sokak Basketbolu Turnuvası Başlangıcı
Saat: 18.00da Dostluk Evinde Fotoğraf Sergisi Açılışı Bulgaristan Burgas Fotoğraf Derneği ve KIFSAD
Saat: 21.00da Kırklareli Üniversitesi Rektörlük Kültür Merkezinde Tiyatro: Alevli Günler İstanbul Halk Tiyatrosu
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Sahn-ı Sabote
Saat: 21.15 Hicaz Sanat Evi
Saat: 21.45 Grup Band
Saat: 22.15 Harun Atmaca
Saat: 23.00 Grup Rapick-Effa
* 24 MAYIS 2012 PERŞEMBE
Saat: 15.00da İstasyon Caddesi, Vilayet Meydanı, Cumhuriyet Caddesi, Anıt Kültür Parkı, Karagöz Parkı, Lise Merdivenleri ve İnci Parkında Sokak Çalgıcıları
Saat: 15.00da Gar Binası Önü, Festival Alanında UMKE Kurtarma Tatbikatı
Saat: 16.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması
Saat: 18.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması
Saat: 18.00da Show Düğün Salonunda Söyleşi-Kemik erimesi hastalığı
Saat: 18.00da Kapalı Spor Salonu yanında Dostluk Evi Sokak Basketbolu Turnuvası Finali
Alternatif Sahne Konserleri
Saat: 20.45 Atatürk Anadolu Lisesi Rock Grubu
Saat: 21.15 Şadi Usul ve Saz Ekibi
Saat: 22.00 Rezonans
Saat: 22.45 Kıvanç Özalp
* 25 MAYIS 2012 CUMA
Saat: 12.00da Vilayet Meydanında AKUD Deprem Simülasyon TIRI, Gar Binası Önü, Festival Alanında AFAD Kurtarma Tatbikatı
Saat: 16.00da Anıt Kültür Parkında Bisikletli Denge Yarışması
Saat: 17.00da Festival Korteji – Başlangıç: Karagöz Parkı ‘Uçmak Özgürlüktür Balonların uçurulması, Babaeski Belediye Bandosu, TOBB Lisesi Halk Oyunları Ekibi, Kırklareli Belediyesi Halk Oyunları Ekibi, Erzurumlular Derneği Halk Oyunları Ekibi, Atatürk İ.Ö.O. Halk Oyunları Ekibi, Fahri Kasapoğlu İ.Ö.O. Halk Oyunları Ekibi, Anadolu Lisesi Halk Oyunları Ekibi, Çerkezköy Halk Eğitim Merkezi Zeybek Halk Oyunları Ekibi
Saat: 18.00da Festival Alanında Kakava Bereketi
Saat: 19.00da Festival Alanında Geleneksel Kakava Ateşinin Yakılması ve Gösteriler
Saat: 19.00da Sokak Çalgıcıları ( İstasyon Cad.-Vilayet Mey.-Cumhuriyet Cad-Anıt Kültür Park-Karagöz Park- Lise Merdivenleri, İnci Park)
ANA SAHNE GECE KONSERLERİ
Saat: 21.00 Magiya Dans Grubu
Saat: 21.10 Blues Of Rumeli
Saat: 22.20 Magiya Dans Grubu
Saat: 22.30 Volkan Konak

* 26 MAYIS 2012 CUMARTESİ
Saat: 12.00da Festival Alanı Motokros Akrobasi Gösterileri
Saat: 12.00 -15.30da Atatürk Kapalı Spor Salonu Briç Turnuvası
Saat: 14.00da Dostluk Evinde Festivalin Renkleri II. Fotoğraf Yarışması FİNALİ -KIFSAD
Saat: 15.00da Show Düğün Salonunda Söyleşi Demokratikleşen Türkiye ve Aydın Sorumluluğu Gazeteci Enver Aysever
Saat: 18.00da Atatürk Stadında Veteranlar Futbol Karşılaşması (Kırklareli-Malko Tırnova)
Saat: 19.00da Sokak Çalgıcıları ( İstasyon Cad.-Vilayet Mey.-Cumhuriyet Cad-Anıt Kültür Park-Karagöz Park- Lise Merdivenleri, İnci Park)
Ana Sahne Gece Konserleri
Saat: 20.50 Magiya Dans Grubu
Saat: 21.00 NEV
Saat: 22.30 Magiya Dans Grubu
Saat: 22.45 ATİYE
Saat: 24.00 Havai Fişek Gösterileri (u.e.)

 

http://www.luleburgaz.org


2 Uluslararası Çizgi Film Festivali

Istanbulles Didier PasamonikBerrak Hadımlı ve Jean-Marie Derscheid tarafından 2010 yılında kurulanİstanbul’un ilk uluslararası çizgi roman festivali.

Bu seneki festivalin merkezinde Lucky Luke (Red Kit İstanbul’da sergisi) yer almakla birlikte farklı ülkelerden gelen sanatçıların çalışmalarından oluşan altı sergi daha beğenilerinize sunulacaktır: Türkiye, Belçika (Frankofon ve Flaman), Fransa, Makedonya, Bosna-Hersek, İtalya, Sırbistan, İspanya, ABD… Festival profesyonel veya amatör buluşmalara ev sahipliği yapacak, Avrupa veya Avrupalı olmayan ülkelerin çizgi roman dünyasına bir bakış açısı sunmak için yazar, yayıncı, kültürel etkinlik ve festival organizatörlerini konuk edecek, Belçika, Fransa ve Cezayir’den gelen davetlilerimizi ağırlayacaktır.

Sainte Pulchérie Lisesi’nde Jean-David Moran, Herr Seele ve Çiztanbul ekibi gibi çizgi romanın çok tanınmış isimleri ile buluşmaya hazırlanıyoruz. Bu yazar ve çizerler bizlere çizgi romana tezatlarla dolu bir bakış önermekteler. Fransız Jean-David Moran’ın küreselleşmiş bilim kurgusuna karşılık dünyadaki büyük çizgi roman akımları: manga, Comics ve Fransız-Belçika çizgi romanları.

İspanyol Alberto Jiménez Alburquerque, Makedon Aleksandar Sotirovski, Sırp Aleksandar Zograf, Bosnalılar Amra Hejub, Enis Cisic et Esmir Prlja, Amerikalı Charles Vess, Belçikalı Dany, İtalyan Roberto Diso ve Murat Mıhçıoğlu tarafından yönetilen Stüdya Rodeo’nun Türk çizerlerinden oluşan bir grup sanatçı İstanbul’a dair düşüncelerini anlatıyorlar.

Bu sergiler 23.05.2012 – 08.06. 2012 tarihleri arasında Sainte Pulchérie Lisesi’nde gezilebilir. Sergi salonları çarşamba ve pazar günleri hariç, diğer günler saat 9.00-18.00 arasında açıktır.

23 Mayıs 2012 Açılış Gecesi Programı/ Herkese açık

– 19.00 : Herr Seele piyano performansı, gösteri salonu
– 19.30 : Herr Seele sergisi açılış kokteyli, “Atölyeler” sanat galerisinde
– 19.30 : Jean-David Morvan ve Çiztanbul sergisi açılış kokteyli, “Od’A- Ouvroir d’Art “sanat galerisinde

Konuk Sanatçı: Ergün Gündüz

Çiztanbul sergisinin açılışında, yurt dışından gelen sanatçıların yanırısa, Studio Rodeo’nun bir önceki yıllığı Totem’de çalışmaları bulunan ünlü Türk çizgi romancı Ergün Gündüz de bulunacak ve hayranları için Totem’deki işlerini imzalayacak.

Bu sergiler 23.05.2012 – 08.06. 2012 tarihleri arasında Sainte Pulchérie Lisesi’nde gezilebilir. Sergi salonları çarşamba ve pazar günleri hariç, diğer günler saat 9.00-18.00 arasında açıktır.

Sainte Pulchérie Fransız Lisesi/ Çukurluçeşme sok. no 7 Küçükparmakkapı
BEYOĞLU -34433 ISTANBUL

Sainte Pulchérie Lisesi, WBI, Fransa ve Belçika Genel Konsoloslukları, Flaman Edebiyat Fon, Studio Rodeo’nun katkılarıyla.

Biyografiler

Jean-David Morvan

1969’da Reims’te dünyaya gelen Jean-David Morvan günümüz Fransız senaryo yazarlarının en önde gelenlerinden biridir.

Mesleğine, Glénat’da Akira mangasının etkisinin açıkça hissedildiği çizgi roman senaryoları yazmakla başladı: Kévin Hérault’nun çizdiği HK ve Sylvain Savoia ve Philippe Buchet tarafından çizilen Nomad. Delcourt’da Joann Sfar ile senaryosunu ortaklaşa yazdıkları ve Olivier Boiscommun’un çizdiği Troll serisi ve özellikle de büyük bir başarıyı yakalayan Sillage, Philippe Buchet’nin çizdiği bir Uzay Operası, kariyerini oluşturdular.

Bu başarı birçok yayıncının onunla yakından ilgilenmesini sağladı: Navis ve Spirou ve José-Luis Munuera’nın Fantasio’su bunlardan en önemlileridir. 2009’da, Çinli çizer Huang Jia Wei ile birlikte Uluslar arası Manga Ödülleri kapsamında bir gümüş madalya kazandı, Zaya serisi için Japon hükümeti tarafından verilen bir ödül. Marvel için de kendisine bir Wolverine verilmeli.

Yayıncı, Delcourt ve Ankama yayın direktörü, Jean-David Morvan son yıllarda Reims, Fransa ve Tokyo arasında mekik dokuyor. Avrupa, Çin, Japonya ve ABD’de yayınlanan yüzden fazla çizgi romanın da senaryo yazarı.

Herr Seele

Herr Seele

1959 doğumlu Herr Seele doğu Flaman bölgesinde, Ostende’de yaşamaktadır. Sanatçı bir aileden gelen (annesi ve büyükbabası tanınmış ressamlardır) Seele eğitimini iki alana paylaştırır; Galler’in güneyinden Floransa’ya kadar uzanan bir müzik eğitimi ve Gand Akademisi’nde güzel sanatlar . Akademide büyük mizah ustası Kamagurka ile tanışır. Bu ünlü isim, Fransa’da çizgileri Charlie Hebdo ve Hara Kiri’de yayınlanan, ülkesinde ise Herr Seele ile birlikte yaptıkları televizyon şovları ile olduğu kadar TV dergisi Humo’daki yayınları, yüzbinler satan albümleri ile bu alanda bir otorite sayılmaktadır.

Herr Seele “Popüler Sürrealizm”adını verdiği bir eleştirel düşünce yapısını temel almaktadır. Sürrealizm başlangıçta, birkaç yüz kişiyi ilgilendiren bir burjuva hareketiydi. Kitlelere yönelik gerçeküstücülük ise çizgi roman, tiyatro veya televizyon gibi popüler medyalarla desteklenen bir akımdır. Özellikle de televizyon. 30 yılda, Kamagurka ile ortak oluşturdukları gag bombardımanını ve absürd mizahı keyifle izletmiştir. Basit çizgileri ise büyük bir incelik taşır, Hergé’nin etkileri ile Amerikan Underground’unu birleştirir. Albümleri yakında Frémok yayınevi tarafından basılacaktır.

Sainte Pulchérie Lisesi’ndeki sergisinde, Herr Seele diğerlerinin yanı sıra, pop ikonunu konu alan yirmi kadar orijinal yapıtını da beğenilerize sunacaktır: bu, sıra dışı ve kontrolsüz güdülerle hareket eden sözde kovboy, 1981’den beri klişeleri yıkmakta ve ahlak normlarını altüst etmektedir.

ÇİZTANBUL

Dany Henrotin

CIZTANBUL Dany Henrotin

1943’te Belçika’nın Marche-en-Famenne kentinde doğan Dany Henrotin, çizgi roman dünyasında kısaca Dany olarak tanınıyor.

Dany, kariyerine 1966’da, Tintin dergisi sanatçılarından Mittei’nin asistanı olarak başladı. Kısa zamanda büyük beğeni kazanan çizgileri sayesinde, derginin yöneticisi Greg’in atölyesine dahil oldu ve kendi öykülerini yaratmaya başladı. Greg’in bir fikrinden hareketle ortaya çıkan Olivier Rameau, Dany’nin ününü perçinlemekle kalmadı, en uzun soluklu serisi de oldu. Şiirsel bir masal alemini konu alan bu serinin ardından, Dany, Jean Van Hamme’ın yazdığı Kahramansız Öyküler’i çok daha gerçekçi bir üslupla resimledi.

Ülkemizde Demir Yumruklu Adam olarak tanınan Bernard Prince’in çeşitli maceraları dahil olmak üzere, Dany’nin Frankofon çizgi romana katkıları saymakla bitmez.

Bu büyük usta, Çiztanbul projesi kapsamında İstanbul’u ziyaret edene dek Türkiye’yi hiç görmemişti. Çok etkilendiği kozmopolit şehrimizi, Ayça ismindeki Türk kızına aşık olan bir Belçikalının hikayesine konu etti.

Sergimizde, Dany’nin Çiztanbul için gerçekleştirdiği “İstanbul Rüyası” isimli eserden dört sayfanın yanı sıra, kapak resminin de röprodüksiyonu yer alıyor.

Roberto Diso

Roberto Diso - Totem

1932 Roma doğumlu Diso, İtalyan çizgi romanının efsane ismi.

Diso, kariyerinin büyük bölümünü Avrupa’nın önemli yayıncılarından Bonelli’de geçirdi. Daha ziyade Mister No ve Tex gibi popüler dizilerle tanınıyor. Bizzat yazıp çizdiği Şövalye Rodo isimli post-apokaliptik bilimkurgu çizgi roman ise, kısa süre önce ülkemizde de yayınlandı. Diso’nun çok eskiden İngiliz yayın evleri için de çalışmışlığı var; ancak geçtiğimiz yıl Studio Rodeo projelerinde görev almaya başlayana dek neredeyse yarım asırdır İtalya dışından bir kurumla çalışmamıştı.

“Totem” isimli 2011 Çizgi Roman Yıllığı’nda Murat Mıhçıoğlu’nun yazdığı bir öyküyü çizip, kapaklardan da birini yapmasını takiben, Çiztanbul’da “Yıllar Sonra” isimli çalışmasıyla ve Yerebatan Sarnıcı’nı çizdiği kapakla yer alıyor.

Bu sergideki röprodüksiyonlar arasında, Roberdo Diso’nun Çiztanbul’daki öyküsünden iki sayfanın yanı sıra, kapak resmi de mevcut.

Aleksandar Sotirovski

Çeşitli ülkelerden yayıncılarla çalışan Makedon sanatçı, 1971 Manastır (Bitola) doğumlu.

Üsküp’te yaşayan Sotirovski, Oxford University Press, Cambridge University Press, Person Longman ve Macmillan başta olmak üzere İngiltere merkezli çok sayıda yayıncı için illüstrasyonlar yaptı; Image Comics ve Asylum Press dahil ABD merkezliler içinse daha ziyade çizgi roman çalışmaları gerçekleştirdi. Alman ve Amerikan oyun firmalarına görsel konseptler geliştirdiği gibi, üç sinema filminin storyboard çalışmalarına ve yüzlerce reklam görseline imza attı.

Sotirovski,  2011’deki Studio Rodeo yıllığı Totem için bir kapak çalışması gerçekleştirmişti. Çiztanbul’a ise, sadece kapakla değil, memleketi Manastır’ı İstanbul’a mistik şekilde bağlayan uzun bir fantastik öyküyle de katıldı.

Sergimizde, Sotirovski’nin İstanbul konulu çalışmasından sayfa röprodüksiyonlarının yanı sıra, kapak resmi de yer alıyor.

Aleksandar Zograf

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ın yakınlarındaki Pançevo’da yaşayan 1963 doğumlu Aleksandar Zograf’ın gerçek ismi, Saşa Rakeziç. Asıl mesleği gazetecilik olan bu sıradışı sanatçı, gözlem ve içsel sohbetlere dayalı metinlerini naif ve duyarlı bir çizgiyle birleştiriyor.

Özellikle 1990’larda, son Balkan savaşları sırasındaki hislerini ve tespitlerini de kattığı çalışmalarla bağımsız çizgi roman dünyasında tanınır hale gelen Zograf, Weirdo ve Zero Zero gibi yayınlarda Amerikalı okura tanıtılmıştı. Seattle merkezli Fantagraphics tarafından kitapları yayınlanmaya başladığında, dünya çapındaki bilinirliği arttı.

Yaptırımlar Altında Hayat, Psychonaut, Rüya Gözlemcisi ve Sırbistan Bülteni, Zograf’ın belli başlı eserleri arasında sayılabilir. Fransa’da L’Association, İtalya’da PuntoZero, Almanya’da Jochen Enterprises, İspanya’da ise Under Comics, Zograf’ın çalışmalarını bu ülkelerin dillerine kazandırmış yayıncılar.

İstanbul’a ilk kez Çiztanbul projesi kapsamında ayak basan Zograf, “Kediler Arasında” isimli çalışmasından iki örnek sayfa ile sergimizde yer alıyor.

Charles Vess

1951’de Lynchburg, Virginia’da doğan Vess, Amerikan çizgi edebiyatının en saygın isimlerinden biri.

Virginia Commonwealth University mezunu olan sanatçı, bir süre bu eyaletteki çeşitli kuruluşlarda ilüstrasyon ve animasyon çalışmaları yaptıktan sonra 1976’da New York City’e taşındı ve Heavy Metal, Klutz Press, Epic Comics ve National Lampoon gibi periyodik yayınlara katkıda bulunmaya başladı.

Takip eden süreçte, Vess, Marvel (Spider-Man, Raven Banner) ve DC (Books of Magic, Swamp Thing, Sandman) için yaptığı çalışmalarla ödüller aldı. Özellikle Sandman‘de Neil Gaiman’la yakaladığı uyum, çizgi romanın da sınırlarını aşarak, ikiliyi, aralarında Stardust’ın da bulunduğu çeşitli alternatif projelere ve çocuk kitaplarına yöneltti.

Vess’in 175 tablo ile görsel boyut kazandırdığı Stardust, Paramount Pictures tarafından 2007’de Michelle Pfeiffer, Robert DeNiro ve Claire Danes’li oyuncu kadrosu  ile sinemaya uyarlandı.

Çiztanbul projesi kapsamında İstanbul’u ilk kez ziyaret eden Vess, bir tesadüf sonucu kültürümüzdeki yerini öğrendiği Nasreddin Hoca’nın fıkralarından ve genel mizacından çok etkilendi. Vess, bu masal karakterinden de yararlanarak mistik bir üslupla resimlediği “İşte Bu İstanbul” adlı çalışmasından örnek sayfaların yanı sıra, kapak resmiyle de sergimizde yer alıyor.

Alberto Jiménez Alburquerque

1982 Madrid doğumlu İspanyol sanatçı, küçük yaştan beri çizgi romanlara ilgi duydu.

Onsekiz yaşındayken, Madrid’deki  bazı özel sanat okullarında kurslara giderek, yeteneğini bu alanda nasıl geliştirebileceğini keşfetmeye başladı. Bir yandan da İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında üniversite eğitimini sürdüren Alburquerque, kendi ülkesinde çizgi roman üretiminin fazla canlı olmamasından hareketle, daha ziyade Frankofon yayıncılar için çalışmaya başladı. 2007’de Fransa’nın bu alandaki önemli markalarından Soleil için çizmeye başladığından bu yana, eserler vermeye devam ediyor.

Alburquerque’ün bugüne dek imza attığı çalışmalar arasında, H. Rider Haggard’ın klasik macera romanından hareketle gerçekleştirilen She (Elle) adlı albümler serisi, Le Dieu des Cendres, Les Contes de Korrigan, Larmes de Fées ve Les Fugitifs de l’Ombre gibi fantastik çizgi romanlar mevcut.

Alburquerque, İstanbul’u bu projedeki ziyareti sırasında ilk kez gören sanatçılardandı. Sergimizde, Kız Kulesi efsanesinden hareketle yazıp çizen genç İspanyol’un eserinden örnek bir sayfa var.

Enis Cisic

1980 Saraybosna doğumlu Enis Cisic, çocukluğunu savaşın zor yıllarında geçirdiği bu şehirdeki Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun.

Ülkesinin tanınmış medya ajanslarından “Fabrika”da animasyon ve grafik alanında çalışan Cisic, Strip Pressing ve Think Tank gibi yayınlar için çeşitli çizgi romanlar yaptı. Ana dili dışında bugüne dek sadece Türkçe olarak Çiztanbul’daki çalışmasıya yeni okur kitlelerine ulaşan sanatçı, bilimkurgu ve macera türlerinde çeşitli konseptler geliştirmekte.

Video art ve animasyon ağırlıklı kariyerinde çizgi romanları ön plana çıkartmak isteyen Cisic, sergide örnek sayfalarına yer verdiğimiz “Kaç Kurtul İstanbul’dan!” isimli çalışmasında şehrimize distopik bir çerçeveden baktı.

Ermir Prlja & Amra Hejub

1978’de Banja Luka’da doğan Esmir Prlja, halen yaşamakta olduğu Saraybosna’daki  Güzel Sanatlar Akademisi’nden 2009’da mezun oldu.

2004 yılında Publika adlı yayınevinin düzenlediği “en iyi çizgi roman senaryosu yarışması”nda ödül alan Prlja, o tarihten bu yana ülkesindeki çeşitli dergi ve gazetelerde yazıp çizmektedir.

Prlja’nın eşi olan Amra Hejub ise, 1983 Saraybosna doğumlu. Diş hekimi olarak diploma almak üzere olsa da, Hejub, edebiyat alanındaki çalışmalarına hiç ara vermemiş bir isim. Hejub, Prlja’nın çizgi roman kariyerine özellikle dramatik kurgu noktasında katkıda bulunuyor.

Prlja-Hejub çifti, Çiztanbul’da yazıp çizmek üzere İstanbul’a geldiklerinde en çok şehrin karmaşasından ve taksilerin çokluğundan etkilenmişler. Yakın geleceğin İstanbul’unda geçen bir “uçan taksi” öyküsüyle karşımıza çıkan ikilinin eserinden örnek sayfalar sergimizde yer alıyor.

 

Kaynak : [-]

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş’ın sponsorluğunda düzenlenen 18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde hafta sonu merakla beklenen iki yabancı oyun seyirciyle buluşuyor.

18.İstanbul Tiyatro Festivali

Montalvo-Hervieu ikilisinin çarpıcı yorumuyla “Orfeo”, Henkel sponsorluğunda 18 Mayıs Cuma ve 19 Mayıs Cumartesi Harbiye Muhsin ErtuğrulSahnesi’nde, gittiği her ülkede kapalı gişe oynayan, Kathryn Hunter’ın sahneye taşıyacağı “Kafka’nın Maymunu” ise British Council işbirliğiyle, 19 Mayıs Cumartesi ve 20 Mayıs Pazar günleri Kenter Tiyatrosu’nda izlenebilecek. Seyircilerden yoğun ilgi gören “Kafka’nın Maymunu” için 20 Mayıs Pazar günü saat 14.00’e bir ek gösterim daha konduğunu hatırlatalım.

Jose Montalvo ve Dominique Hervieu İkilisinden Çarpıcı Bir “Orfeo” Yorumu 

18 Mayıs Cuma, 20.30

19 Mayıs Cumartesi, 15.30

Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi

Şimdiye kadar birlikte yirmiyi aşkın gösteri gerçekleştiren Fransız koreograf ikilisi José Montalvo ve Dominique Hervieu, çılgın ve zamanın dışındaki “Orfeo” yorumlarıyla festivalin konuklarından. Henkel sponsorluğunda,  Institut Français’nin işbirliğiyle gerçekleştirilecek “Orfeo”, 18 Mayıs Cuma akşamı saat 20.30’da ve 19 Mayıs Cumartesi günü saat 15.30’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde olacak.

Fransa’da ve yurtdışında en popüler ve en takdir edilen çağdaş koreografların başında yer alan Montalvo-Hervieu ikilisinin Orfeo’su, seyircilere Bruegel, Rubens ve Picasso gibi önemli ressamlardan esinlenen video projeksiyonu ile Monteverdi, Gluck ve Philipp Glass gibi bestecilerin müziklerinin buluştuğu bir sahnede barok danstan hip-hop’a tam bir görsel şölen sunacak.

Performanslarıyla gösteri sanatlarına yepyeni bir boyut kazandıran dünyaca ünlü Kanadalı topluluk Cirque du Soleil’in dansçılarının arasından seçilen 7 dansçı ile 9 müzisyenin sahne alacağı gösteri, büyüleyici bir görsel ve işitsel şölen olacak. Orfeo karakterinin yarı tanrı yarı insan niteliğini, tahta bacak üzerinde hareket eden bir akrobat canlandırırken, genç Orfeo rolünü dansına eşi benzeri görülmemiş bir teknik kazandıran belden aşağısı felçli dansçı Luca Patuelli üstlenecek.

1980’li yılların başında birlikte çalışmaya başlayan ve sayısız müzikal eseri sahneye taşıyan, birçok ödülün sahibi ünlü ikili Montalvo & Hervieu, son projeleri “Orfeo”da bir kez daha dansın aynı zamanda bir şenlik olduğunu gösterecek.

Usta Oyuncu Kathryn Hunter’dan “Kafka’nın Maymunu”  

19 Mayıs Cumartesi, 20.30

20 Mayıs Pazar, 14.00 ve 18.30

Kenter Tiyatrosu

Franz Kafka’nın “Akademi İçin Bir Rapor” adlı kısa öyküsünden sahneye uyarlanan ve gittiği her ülkede kapalı gişe oynayan “Kafka’nın Maymunu”, British Council işbirliğiyle, 19 Mayıs Cumartesi günü saat 20.30’da,

20 Mayıs Pazar günü saat 14.00 ve 18.30’da Kenter Tiyatrosu’nda sahnelenecek.

Konuşmayı ve bir insan gibi davranmayı öğrenmiş olan bir maymunun monoloğuna dayanan bu oyunda Laurence Olivier Ödülü sahibi Peter Brook gibi önemli yönetmenlerle çalışan Kathryn Hunter, usta oyunculuğuyla kendini korumak için insanlaşmaya çalışan bir maymunun varoluş öyküsünü başarıyla sahneye taşıyor. Her bireyin toplumda kendisi için yarattığı değişen kimlikler arasında nasıl maymunlaştığı ve yabancılaşma duygusu oyunun ana temasını oluşturuyor.

Kırmızı Peter adlı maymunun ağzından yazılmış metinde, maymun yaşadığı vahşi deneyimi bir ayna gibi kullanarak konuşmasını ustalıkla insanlığa dair bir yoruma dönüştürmeyi beceriyor. Walter Meierjohann’ın yönetmenliğini üstlendiği oyun, her bireyin toplumda kendisi için yarattığı değişen kimlikler arasında nasıl maymunlaştığı ve yabancılaşma duygusunu irdeliyor. “Kafka’nın Maymunu”, İngilizce (Türkçe altyazılı) olarak gerçekleştirilecek.

İstanbul Tiyatro Festivali, British Council işbirliğiyle bir dizi atölye çalışması ile söyleşigerçekleştirecek. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek atölye çalışmasına katılmak için başvurular tiyatro.iksv.org/tr adresindeki başvuru formları üzerinden alınacak.

Kathryn Hunter ile Atölye Çalışması “Fiziksel Hikaye Anlatımı”

17 Mayıs Perşembe, 10.30-13.30, Üsküdar Tekel Sahnesi

Usta oyuncu Kathryn Hunter, “Kafka’nın Maymunu”nu sahnelemeden hemen önce festivaltakipcileri ile bir atölye çalışması gerçekleştirecek. RSC ve Complicite gibi dünyanın önde gelen tiyatro topluluklarıyla çalışmış Kathryn Hunter, bu atölye çalışmasında katılımcılara yoğun fiziksel hikaye anlatımını aktaracak. “Kathryn Hunter Fiziksel Hikaye Anlatmı” isimli atölye çalışması 17 Mayıs Perşembe günü saat 10.30-13.30 arasında Üsküdar Tekel Sahnesi’nde gerçekleştirilecek.

İngiliz Tiyatro Dünyasından Konuklarla Söyleşi

21 Mayıs Pazartesi, 11.00, Kumbaracı50

İngiltere tiyatrosunun üç önemli ismi British Council’in destekleriyle festivaldeki oyunları izlemek, festivali tanımak ve profesyonellerle atölye çalışmaları gerçekleştirmek üzere Tiyatro Festivali’ne geliyor. Traverse Tiyatrosu Edinburgh Sanat Yönetmeni Orla O’Laughlin, West Workshire Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Ian Brown ve Sherman Cymru Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Chris Ricketts, İstanbul’da yapacakları söyleşide İngiltere ve Türkiye arasındaki işbirliği olanaklarını tartışacak ve özel tiyatrolarla ilgili konuşacaklar. Bu söyleşinin moderatörlüğü ise Berkun Oyatarafından yapılacak. Söyleşi halka açık olarak, 21 Mayıs Pazartesi günü saat 11.00’de Kumbaracı50’de gerçekleştirilecek.

18. İstanbul Tiyatro Festivali Biletleri Nerede?

18. İstanbul Tiyatro Festivali’ndeki gösterilerin biletleri Biletix satış noktaları, Biletix Çağrı Merkezi(0216 556 98 00), www.biletix.com ve İKSV’den (10.00–19.00 saatleri arasında; Pazar günleri hariç) alınabilir. Tüm bilet alımlarında kredi kartı geçerli. Her gösteride tam biletlerin yanı sıra öğrenciler için indirimli bilet de satılıyor. Lale Kart üyeleri, biletlerinde %25’e varan özel indirimden yararlanabiliyor.

 

Pera Müzesi, dünyaca ünlü usta Goya’nın 230 eserinden oluşan “Goya Zamanın Tanığı” sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi 29 Temmuz’a kadar ziyaret edilebilir.

Francisco de Goya (1746-1828)

Pera Müzesi, bu kez de büyük usta Goya’nın eserlerini Türkiye’ye getirdi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın kurduğu Pera Müzesi’ndeki Goya Zamanın Tanığı sergisi 29 Temmuz’a kadar ziyarete açık.

Çağdaş sanatın en büyük ismi olarak anılan Goya’nın eserleri ilk defa Türkiye’ye geldi. Sergi, Prado Müzesi dahil, İspanya’nın çeşitli müzeleri ile İtalya’dan gelen kraliyet portreleri, gravür ve yağlıboyalardan oluşan 218’i gravür 230 parçadan oluşuyor.

Serginin 19 Nisan’daki açılışında konuşan küratör Maria Oropesa, İspanyol ressam Francisco Goya için, “zamanının en kilit ismi” nitelemesinde bulunurken, “Goya anlatılması gereken birisi. Herkesi şaşırtan biri ve bunun yanında iyi bir psikolog. İnsan ruhunu onun kadar anlayan çok az isim var” dedi.

Oropesa, Goya Zamanın Tanığı sergisini de şöyle anlattı: “Bu sergide Goya nasıl oluyor, nasıl doğuyor Victor Hugo’yu dahi kendine nasıl hayran bırakıyor bunlara tanık olacaksınız.”

Serginin küratörlüğünü Marisa Oropesa ve Maria Toral yapıyor. Sergideki eserlerin değeri 8 milyon Euro’dan fazla.

Francisco de Goya y Lucientes, 1746-1828 arasında yaşadı. Zaragozalı bir yaldız ustasının oğlu olan Goya, zamanının en büyük İspanyol ressamlarından biri oldu. Henüz ilk işleriyle bile çok yetenekli bir portre ressamı olduğunu gösterdi. Çizimleri, seçtiği renkler ve çizgileriyle kısa sürede kraliyet mensuplarını ve sanat camiasının önde gelenleri arasında tanındı. Birçok dük, kont ve Kral Carlos IV onunla çalıştı.

Francisco de Goya (1746-1828)

Goya, 1792’de tamamen sağır oldu. Bu onun ruh sağlığını çok olumsuz etkiledi, içine kapandı ve kendini tümüyle resimlerine verdi. Bu tarihten sonraki eserlerinin daha sert ve saldırgan bir niteliktedir. 1808’de başlayan İspanyol İç Savaşı Goya’yı çok etkiledi; Goya bu dönemde diğer ressamlardan sıyrılarak savaşın karanlık ve korkunç yüzünü çizdi; savaşı gurur duyulacak bir durummuş gibi göstermedi. Bu farklılık sanata yeni bir soluk getirdi.

1819’da ruh sağlığı iyice kötüledi ve Goya bu tarihten sonra evinin duvarlarını çok karanlık ve korkutucu resimler ve figürlerle donattı.

Seksen iki yaşında, hasta ve yarı kör bir durumda son tablosu olan Sütçü Kadın’ı çizdi. Bu tablo sanat camiasında önemli bir yere sahiptir.

Goya’nın gravürlerinin yanı sıra sipariş üzerine yaptığı saray resimleri de olduğu düşünüldüğünde Goya’nın eserlerinin yaşadığı döneme ait bilgi verdiği ve belge niteliği taşıdığuı söylenebilir.

Goya, kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi önemli isimleri etkiledi. Ressamın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’de Museo del Prado’da sergileniyor. (IC)

 

Kaynak: [-]

Türk ilaç sektörünün lideri Abdi İbrahim, 100’üncü kuruluş yıldönümünü, dünyanın en büyük ressamlarından biri olarak kabul edilen Van Gogh’un eserlerini bugüne kadar hiç deneyimlenmemiş yepyeni bir formatta sunan Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi ile kutluyor.

van gogh alive

100. yılında yenilikçi bir projeye imza atan Abdi İbrahim’in önderliğinde Singapur’daki dünya prömiyerinin ardından ilk kez Türk sanatseverlerle buluşan, geleneksel sanat ve modern teknolojinin sentezlendiği Van GoghAlive, dahi ressamın en ünlü eserlerini 3,000’in üzerinde dijital imaj ile çerçevenin içinden çıkararak izleyicilerine klasik müze gezisinin çok ötesinde bir deneyim yaşatıyor.

Abdi İbrahim’in 100 yıllık bakış açısını yenilikçi çizgisiyle yansıtan Van GoghAlive, dev ekranlar, duvarlar, kolonlar, zemin ve hatta tavanı kaplayan 3000’den fazla dev boyuttaki Van Gogh görseliyle, ziyaretçilerine geleneksel müze ziyaretlerinde bildiklerini unutturarak sanatla olan bağlarını değiştiriyor. Van Gogh Alive, ışık, renk ve seslerin etkileyici uyumunu kullanarak duyuları uyarırken, bir serginin nasıl olabileceğine dair oluşan tüm düşüncelere meydan okuyor.

Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan ve çerçevesi olmayan sergi Van GoghAlive’da, ünlü sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmaları ve hayat deneyimlerinden oluşan coşkulu ve canlı detaylara sahip yapıtları; SENSORY4 teknolojisiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılıyor.

Geleceğini, insan kaynağı, teknolojik alt yapısı, yatırımları ve köklü geçmişinden aldığı güçle şekillendiren Abdi İbrahim, “Van Gogh Alive” Digital Sanat Sergisi’ni, 10 Şubat – 15 Mayıs 2012’de İstanbul Karaköy, Antrepo 3 ve 15 Ekim – 30 Aralık tarihleri arasında ise Ankara Cer Modern’de ziyaretçileriyle buluşturuyor.

Sergi Pazartesi günleri hariç saat 11.00 – 19.00 saatleri arasında ziyaretçilere açıktır. Bilet satışları Biletix ve Antrepo 3 gişelerinden yapılmaktadır.

 Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından gerçekleştirilen DYO Resim Yarışması’nın 35’ncisi başlıyor. Son başvuru tarihi 10 Ağustos 2012 olan yarışmanın Seçici Kurulu’nda Prof. Atilla Atar, Burhan Doğançay, Yalçın Gökçebağ, Abdülkadir Günyaz, Prof. Ergin İnan, Prof. Dr. Bedri Karayağmurlar ve Prof. Dr. Mustafa Pilevneli gibi çok değerli sanatçıların görev aldığı DYO Resim Yarışması, Türk özel sektörünün sanata destek verdiği örnek projelerden biri olma özelliğini de taşıyor.

dyo resim yarisması 2012 Afişi

DYO Resim Yarışması 1967 yılından bu yana sanata ve sanatçıya destek oluyor

Geçmişten günümüze Türk özel sektörünün sanata destek verdiği örnek projelerden biri olan ve bu yıl 35’ncisi düzenlenen DYO Resim Yarışması başladı. Nisan 2012 tarihi itibariyle başvuruların kabul edileceği yarışmanın son başvuru tarihi 10 Ağustos 2012 olarak belirlendi. 1967 yılında, sanatı ve sanatçıyı desteklemek üzere başlatılan yarışma, 1993 yılından bu yana Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından iki yılda bir düzenleniyor. Seçici Kurulu’nda Prof. Atilla Atar, Burhan Doğançay, Yalçın Gökçebağ, Abdülkadir Günyaz, Prof. Ergin İnan, Prof. Dr. Bedri Karayağmurlar ve Prof. Dr. Mustafa Pilevneli gibi çok değerli sanatçıların yer aldığı DYO Resim Yarışması, Türk Resim Sanatı’nda isim yapmış usta ressamlara da ev sahipliği yaptı ve resim sanatına sahip çıkarak, gelişimi destekleyici ve kültürel planda ülkemize katkı sağlayıcı bir görevi de bugüne kadar başarıyla yürüttü.

Seçici Kurulu’nda görev alanların ve birinci derece yakınlarının dışında tüm sanatçıların katılımına açık olan 35. Dyo Resim Yarışması’na, yağlıboya, akrilik veya özgün baskıresim tekniğinde eserler kabul ediliyor ve yarışmaya her sanatçı en fazla üç eseriyle katılabiliyor. Konunun serbest olduğu DYO Resim Yarışması’nda; katılan eserin daha önce başka bir yarışmaya katılmamış, ödül almamış veya herhangi bir yerde yayımlanmamış olması gerekiyor. Yarışmanın ön değerlendirmeleri ise; 15 Ağustos’ta İstanbul’da, 16 Ağustos’ta Ankara’da, 23 Ağustos’ta Adana, 07 Eylül’de İzmir’de yapılacak. 08 Eylül 2012 tarihinde ise; sergilenmeye değer bulunan eserler ve ödüller belirlenecek. Pentür dalında 4 esere eşit 12 bin TL, özgün baskıresim dalında 3 esere eşit 5 bin TL Başarı Ödülü ve Plaketi’nin verileceği DYO Resim Yarışması’nda sergilenmeye değer bulunan eserler; 2012 – 2013 yıllarında toplam 7 ilde sergilenecektir. Yarışmayla ilgili detaylı bilgilere Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı’ndan (www.yasar.com.tr/vakif , [email protected] , 232 / 4822200 ) ulaşmak mümkün.

1967’den bu yana Dyo Resim Yarışması…

İlk olarak İzmir’de başlayan ve sadece Ege Bölgesi sanatçılarına ulaşan DYO Resim Yarışması, 1973’den bu yana Türkiye çapında düzenlenmeye başladı ve 1999 yılına gelindiğinde uluslararası bir nitelik kazandı. 91 sanatçının 271 eserle katıldığı ilk yarışmanın ardından bu sayı geçtiğimiz yıl 1004 sanatçı ve 1609 esere ulaştı. Başlangıcından bugüne kadar 11 bin 942 sanatçı ve 20 bin 130 eserin katıldığı ve 2 bin 715 eserin de sergilendiği DYO Resim Yarışması, devlet sergilerinin yanı sıra özellikle genç sanatçı kuşağının büyük oranda katıldığı sanat etkinliği olma özelliğini de taşıyor.

Adnan Çoker, Zahit Büyükişleyen, Mustafa Ayaz, Kadir Ata, Alaattin Aksoy ve Mehmet Güler gibi Türk Resim Sanatı’nda isim yapmış pek çok usta ressamın eserleriyle katıldığı DYO Resim Yarışması, gerek katılımcıları gerekse başvuran eserlerin niteliğiyle her geçen gün önemini artırdı. Yarışma bugün ulaştığı noktada resim sanatına değerli isimler katmanın yanı sıra resim sanatındaki ulusal ve uluslararası güncel gelişmelerin, yeni eğilimlerin ve araştırmaların da değerlendirildiği bir platform haline geldi.

Kaynak : Sanatkop.com

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği kurucu üyelerinden ve aynı zamanda Derneğimizin Genel  Sekreterliğinin yanı sıra derneğimizin sahibi olduğu M.E.B. Özel Nar Sanat Eğitim Kursu Resim Eğitmeni, Heykel Sanatçısı  Ş. Hale ŞAKARÜRKMEZGİL ’inde eserleri ile katılacağı BRHD ’nin ( Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği ) düzenlemiş olduğu “ 42. Yılı için 142 sanatçı ” sergisi 12 – 31 Mart 2012  tarihinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde açılıyor.

142 sanatçı ve eserlerinin yer alacağı sergide, Heykel Sanatçısı  Ş.Hale Şakar ÜRKMEZGİL ; 4 heykel ve 4 Tuval üzerine desen çalışması ile katılacak.

Sergi boyunca, halkın da katılımı ile canlı modelden desen çizimi, panel, müzik ve belgesel gösterimlerine BRHD, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde ev sahipliği yapacak.

Heykel Sanatçımız Sayın Ş.Hale Şakar ÜRKMEZGİL’ İn kısa öz geçmişi;

Heykel Sanatçısı, Ş.Hale ŞAKAR ÜRKMEZGİL ‘in Artev Sanat Galerisinde açacağı kişisel sergisine tüm sanatseverler davetlidir.

Heykel Sanatçısı  Ş.Hale ŞAKAR ÜRKMEZGİL; 1973 Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) Grafik-Serbest İllüstrasyon Bölümü’nden mezun oldu.

1973-1990 yılları arasında reklam sektöründe Art Direktör ve Kreatif Direktör olarak çalıştı.

1989 yılında heykel çalışmalarına seramik ile başladı. Çalışmalarını figüratif tarzda mermer yontu ve bronz döküm ile sürdürmekle birlikte pastel ağırlıklı resim çalışmalarına da devam etmektedir.

Yurtiçinde 15, yurtdışında Hannover, Köln ve Lefkoşa’da olmak üzere üç kişisel sergi açtı.

Umut Vakfı ‘Bireysel Silahsızlanma ve Bireysel Barış’ heykel yarışması ‘Onun Silâhı Sevgi’ seçici kurul teşvik ödülünü aldı.

Fransa ‘Roumaziéres – Loubert-Sculptures dàrgile’ performans yarışmasına (2003) katıldı.

Pek çok yerli ve yabancı koleksiyonlardaki eserlerinin yanı sıra, Ankara Gazi Eğitim Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunda  ‘Sevgi Emektir’ heykeli bulunmaktadır.

 

Sergi Açılış Tarihi : 12 Mart 2012, Pazartesi

Sergi Açılış Saati     : 18:00

Sergi Süresi                :  12 – 31 Mart 2012

Adres                              :  Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

Kennedy Cad. No:4 Kavaklıdere / ANKARA

 


Simülasyon Krizi sergisi 22 Şubat – 8 Mart tarihleri arasında Plato Sanat’ta izlenebilir.

■ Berna Narmanlı Arpacı’nın “Karşımdaki”isimli sergisi 21 Şubat – 6 Mart tarihleri arası Galeri Espas’ta. (0212 2277017)

■ Rembrandt ve Çağdaşları sergisi 22 Şubat – 10 Haziran tarihleri arasında Sakıp Sabancı Müzesi’nde. (0 212 311 40 92)

■ Matthieu Paley’in sergisi 22 Şubat – 31 Mart tarihleri arasında İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde. (0 212 3938111 )

■ Simülasyon Krizi sergisi 22 Şubat – 8 Mart tarihleri arasında Plato Sanat’ta.

■ Sabri Berkel’in “Etütler” isimli sergisi 21 Şubat’a kadar GaleriFe’de. (0 216 368 03 78)

■ Elzbieta Radzıkowska’nın sergisi 23 Şubat – 10 Mart tarihleri arasında GaleriFe’de. (0 216 368 03 78)

■ Arzu Başaran ve Ruth Biller’in sergisi 23 Şubat – 28 Mart tarihleri arasında Art350’de. (0 212 550 04 44)

■ Ferda Pulhan’ın sergisi 21 Şubat’a kadar Hobi Sanat Galerisi’nde. (0 212 225 23 37)

■ Tolga Boztoprak’ın “Mekânsızlar” sergisi 21 Şubat’a kadar Bindallı Sanatevi’nde. (0 212 252 79 66)

■ Semra Taşdemir’in “Çİzgilerin Ötesinde II” sergisi 21 Şubat’a kadar NİŞ Galeri’de. (0 212232 88 48)

■ Sevgililere Çizgiler ve Renklerbaşlıklı karma sergi 23 Şubat’a kadar Ürün Sanat Galerisi’nde. (0216 363 12 80)

■ Karlı Oda 2başlıklı karma resim sergisi 24 Şubat’a kadar Galeri Oda’da. (0 212 259 22 08)

■ Saadet Sorgunlu’nun “Katilsen Erkeksin” başlıklı sergisi 24 Şubat’a kadar Karşı Sanat Çalışmaları’nda. (0212 245 71 53 -54)

■ Hüseyin Rüstemoğlu’nun “Büyütmeyen Masallar” isimli sergisi 24 Şubat’a kadar Galeriartist Çukurcuma’da. (0212 251 91 63)

■ Elvan Alpay’ın “Kirpi” adlı sergisi 25 Şubat’a kadar Galeri Nev’de. (0212 252 15 25)

■ Ahmet Can Mocan’ın “Beyaz Perde” adlı fotoğraf sergisi 25 Şubat’a kadar Caddebostan Kültür Merkezi’nde.

■ Tunca Subaşı’nın “Kalıntı” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar PiArtworks’te. (0212 245 40 87)

■ Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun “kâğıt üzerinde gezinti” adlı sergisi 25 Şubat’a kadar füsuninanartgallery’de. (0212 232 40 49)

■ Aslımay Altay Göney ’in “İstif” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Galeri Apel’de.

■ Michael Snow’un “Solosnow” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Akbank Sanat’ta.

■ Sezgin Sander’in “Yeniden Görmek” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Ayşe Takı Galerisi’nde. (0212 343 21 54)

■ Funda İyce Tuncel’in “Göç” isimli sergisi 25 Şubat’a kadar Bahçeşehir Üniversitesi’nde.

■ Özcan Ağaoğlu’nun “İranabak” isimli fotoğraf sergisi 25 Şubat’a kadar DEPO’da. (0212 292 39 56)

■ Salvador Dali’nin “İlahi Komedya”, “Gala ile Akşam Yemeği”, “Sürrealizm İzleri” adlı üç ayrı başlıktaki eserlerinden oluşan sergi 26 Şubat’a kadar MSGSÜ Tophane-i Amire’de.

■ Saim Bugay anısına “Hayvan” isimli karma kukla sergi 26 Şubat’a kadar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire binasında.

■ Gogi Çagelişvili’nin sergisi 26 Şubat’a kadar Pirosmani Sanat Galerisi’nde. (0212 252 68 12)

■ Erdem Helvacıoğlu’nun “Siyaha Özgürlük” isimli sergisi 26 Şubat’a kadar ARTER’de. (0212 243 37 67)

■ Berna Erkün’ün “Yakın uçtuk uzaktık, uzaktık yakın geçtik” adlı sergisi 26 Şubat’a kadar Mine Sanat Galerisi’nde. (0216 385 12 03)

■ Selçuk Erez Fotoğraf Koleksiyonundan “Görünenler Görünmeyenler” isimli sergi 26 Şubat’a kadar Galeri G-art’da. (02122960876)

■ Yüksel Tamtekin’in sergisi 26 Şubat’a kadar Harmony Sanat Galerisi’nde.(0216 553 21 67)

■ Burak Erim’in “Velespit” adlı sergisi 28 Şubat’a kadar Akyol Sanat’ta.(0212 231 61 50)

■ Alper Bıçaklıoğlu’nun “Yasal Sokak” isimli sergisi 28 Şubat’a kadar Mabeyn Gallery’de. (0 212 261 6060)

■ Sevinç Altan’ın “Ayrıntı’nın Sevinç’li Kapakları” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar Fransız Kültür Merkezi’nde. (0212 393 81 11)

■ Yusuf Tuvi – Birol Üzmez’in “Oteller Sokağı” isimli fotoğraf sergisi 29 Şubat’a kadar Schneidertempel Sanat Merkezi’nde. (0 212 249 01 50)

■ Neşe Gümüşcüoğlu’nun “Özgür Atlarım” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar Alta Sanat Galerisi’nde.(0212 282 69 65)

■ Tonguç Yaşar’ın “Renkahenk” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Karikatür ve Mizah Merkezi’nde. ( 0212 256 42 58)

■ Toprak Turan Kara’nın “Sessiz Kadınlar Korosu” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar Apeiron Sanat Galerisi’nde. ( 0212 234 10 58)

■ Gülay Yüksel’in “Kadının Rengi” adlı sergisi 29 Şubat’a kadar Ortaköy Kültür Merkezi’nde. ( 0212 23658 01)

■ Adile Gülan, Tülay Oskay Işın, Yusuf Özsarfati, Evrensel Derman ve Nihat Evren Derman’ın karma sergisi 29 Şubat’a kadar Tolga Eti Sanat Evi’nde. (0216 368 26 79)

■ Sümer Sayın’ın “Bir An İçin” isimli sergisi 29 Şubat’a kadar Art ON’da. ( 0212 259 15 43)

■ Mahmut Koyaş, Fulya Asyalı, Esra Sağlık’ın sergisi 29 Şubat’a kadar Galeri Bu’da.

■ Onur Gazeloğlu ’nun “Dilin Kemiği” isimli sergisi 29 Şubat’a kadar Deyim Sanat Galerisi’nde. (0212 286 21 83 – 84)

■ Kainat Barkan P., Orhan GÜREL’in sergisi 2 Mart’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde. (216 – 362 18 26)

■ Bir Fotoğraf Camı – Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali Sergisi 3 Mart’a kadar Caddebostan Kültür Merkezi CKM – Sanat Galerisi’nde. (0 2163862681)

■ Otoportre isimli karma sergi 3 Mart’a kadar Alanİstanbul’da. (0 2122529453)

■ Ali Kabaş’ın “üçücü göz” isimli sergisi 3 Mart’a kadar Pg Art Gallery’de. (0 212 252 80 00)

■ Cemre Demirgiller, Kadir Tavaz, Sesil Kalaycıyan, Yeliz Cantekin’in “Gençler” isimli heykel sergisi 3 Mart’a kadar Artisan’da. (0212 247 9081)

■ Süleyman Çağlayan’ın sergisi 3 Mart’a kadar Doruk Sanat Galerisi’nde. (0212 252 05 35)

■ Arina Endo’nun “A plate of Words” isimli sergisi 4 Mart’a kadar Galeri ArtistLab’de. (0 212 227 68 52)

■ Gianluca Malgeri’nin “God bless you” sergisi 4 Mart’a kadar GaleriArtist’te. (0212 227 68 52)

■ Murat Kurt’un sergisi 5 Mart’a kadar Odakule Sanat Galerisi’nde. (0 212 251 46 31)

■ Kış Karma Sergisi 6 Mart’a kadar Evin Sanat Galerisi’nde. (0 212 265 81 58)

■ mit Gezgin’in “Zaman ve Mekân” isimli sergisi 6 Mart’a kadar Bahariye Sanat Galerisi’nde.

■ Yontu Dünyamızdan 7sergisi 6 Mart’a kadar Almelek Sanat Galerisi’nde. (0212 265 38 51)

■ Sanatla Kırk Bir Yılı Birlikte Yaşadık sergisi 7 Mart’a kadar Tatbiki Sanat Galerisi’nde (0 216 338 98 37)

■ Ebru Döşekçi’nin “Hatırla” isimli sergisi 7 Mart’a kadar MERKUR’de. (0 212 225 37 37)

■ Mahir Güven’in sergisi 7 Mart’a kadar Kızıltoprak Sanat Galerisi’nde.

■ Ahmet Elhan – Esat Tekand’ın “Kıskançlıklar” isimli sergisi 7 Mart’a kadar 44A Sanat Galerisi’nde. (0 212 233 33 80)

■ Osman Ünver’in “Hidden Stories” adlı sergisi 10 Mart’a kadarormo Sanat Galerisi’nde. (0 212 252 00 47)

■ Jose Maria Mellado’nun “Esrarengiz Manzaralar” adlı sergisi 10 Mart’a kadar Elipsis Gallery’de.(0212 244 89 00)

■ Özgül Arslan’ın “Silik İzler” adlı sergisi 10 Mart’a kadar DAİRE’de. (0 212 252 52 59)

■ Baskı Resmin Ustaları 10 Mart’a kadar Arte İstanbul Sanat Galerisi’nde. (0 212 292 80 45)

■ Murat Durusoy ’un “Seyir” adlı sergisi 10 Mart’a kadar C.A.M Galeri’de. (0212 245 79 75)

■ Burçin Ayabe, Hülya Küpçüoğlu ve Sevincy’nin “Dişi Sanat” isimli sergisi 11 Mart’a kadar Piramid Sanat’ta. (0212 297 31 15-20-21)

■ Raziye Kubat’ın “İç Cephe” isimli sergisi 11 Mart’a kadar Art Suites Galeri’de. (0212 251 55 61)

■ Özlem Özkan’ın “Dönüşüm” adlı sergisi 12 Mart’a kadar Tem Sanat Galerisi’nde. (0212 247 08 99)

■ Remzi Raşa’nın “Yalnızlığı Seçmek” isimli retrospektif sergisi 15 Mart’a kadar Santralistanbul’da. (0212 334 22 00)

■ inem Kaya’nın “Kafes” sergisi 15 Mart’a kadar Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi’nde. (0212 245 02 29)

■ Murat Durusoy’un “Seyir” isimli sergisi 17 Mart’a kadar C.A.M Galeri’de. (0212 245 79 75)

■ Emin Çizenel’in “Provokasyon” isimli sergisi 17 Mart’a kadar Kare Sanat Galerisi’nde. (0212 2404448)

■ Mutluluk Fabrikaları isimli sergi 17 Mart’a kadar Galeri Işık’ta. (0212 241 31 76)

■ Emre Arolat Mimarlık’ın sergisi 17 Mart’a kadar Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde. (0212 230 19 76)

■ Alp Klanten’in “ALP” isimli sergisi 20 Mart’a kadar Maçka Sanat Galerisi’nde. (0 212 240 80 23)

■ What I Love isimli karma sergi 21 Mart’a kadar Borusan Müzik Evi’nde. (0 212 261 60 60)

■ Hüsn-ü Hat Sergisi25 Mart’a kadar Sanat Akmerkez’de. (0212 282 01 70)

■ İsmail Acar’ın “Aşk” isimli retrospektif sergisi 28 Mart’a kadar Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde. (0212 326 46 46)

■ Halil’in “Tepme” isimli sergisi 31 Mart’a kadar The Empire Project’te. (0 212 292 5968)

■ Merve Şendil’in “BirdDay” isimli sergisi 31 Mart’a kadar PiArtworks’de. (0 212 293 71 03)

■ Ahmet Sarper’in “Dünyadan İnsan Manzaraları – Hindistan” isimli fotoğraf sergisi 31 Mart’a kadar YEKÜV Sanat Galerisi’nde. (0212 2311792)

■ Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar ve Konstantiniyye’den İstanbul’a Boğaziçi Anadolu yakası fotoğrafları sergisi 1 Nisan’a kadar Pera Müzesi’nde. (212 211 41 00)

■ İnci Eviner’in sergisi 6 Nisan’a kadar Salt Galata’da.

■ Kilden Suretler, Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’ndan Antik Çağ Terrakotta Figürinleri sergisi 15 Nisan’a kadar Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi’nde. (0212 284 63 63)

■ Nazmi Ziya Güran’ın “Işığın Ressamı” sergisi 17 Nisan’a kadar Rezan Has Müzesi’nde. (0212 533 65 32)

■ O Zamanlar Konuşuyordukisimli sergi 22 Nisan’a kadar SALT Galata’da. (0212 334 22 00)

■ 20genç ressamın “bir” kavramını yorumladığısergi 25 Nisan’a kadar Art&Design Gallery’de.

■ No 1isimli karma sergi 28 Nisan’a kadar Nesrin Esirtgen Collection’da.

■ La La La İnsan Adımları – Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçkiisimli sergi 6 Mayıs’a kadar İstanbul Modern’de. (0 212 334 73 53)

■ Van Gogh Aliveisimli sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3’te.

■ Musevitoğlu Atölyesi Resim Sergisi 31 Mayıs’a kadar Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde. (0212 259 77 40)

■ Dünden Sonraisimli fotoğraf sergisi 3 Haziran’a kadar İstanbul Modern’de. (0 212 334 73 53)

■ Adalar, Mimarlar, Binalar isimli sergi Haziran 2012’ye dek Adalar Müzesi’nde. (0216 382 64 30)

 

ANKARA

■ ‘Işık Çuhacıoğlu’ – resim – 24 Şubat’a dek – Ziraat Bankası Kuğulu Sanat Galerisi’nde. (0 312 466 05 40)

■ ‘Mahmut Turgut’ – fotoğraf – 24 Şubat’a dek – Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde. (0 312 442 30 50)

■ ‘İbrahim Örs’ – resim – 25 Şubat’a dek – Takıantika Sanat Galerisi’nde. (0 312 436 37 88)

■ ‘Cemil Eren’- resim – 26 Şubat’a dek – Ankara Sanayi Odası Kültür Merkezi’nde. (0 312 417 12 00)

■ ‘Habip Aydoğdu’ – resim – 28 Şubat’a dek – ARETE Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 08 81)

■ ‘Ayşe Eren’ – yağlıboya resim – 28 Şubat’a dek – TESK Sanat Galerisi’nde. (0 312 418 32 69)

■ ‘Aydın Baykara’ – suluboya resim – 28 Şubat’a dek – Mustafa Ayaz Vakıf Müzesi’nde. (0 312 324 54 83)

■ ‘Bekir Coşkun’un kalemi ve Hasan Rastgeldi’nin fırçasından/Yazının Rengi – resim, yazı – 29 Şubat’a dek – Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. (0 312 468 21 05)

■ Kayhan Aybatlı – resim – 29 Şubat’a dek – Fırça Sanat Galerisi’nde. (0 312 438 60 08)

■ Biz Farklı Yorumlar/Karma Sergisi – resim – 29 Şubat’a dek – Ankara Vakıf Eserleri Müzesi’nde. (0 312 311 49 25)

■ Canan Atalay/İçsel Manzaralar – resim – 2 Mart’a dek – Atlas Sanat Galerisi’nde. (0 312 468 59 04)

■ Özlem Örs/Özlemle – resim – 2 Mart’a dek – Ziraat Bankası Mithatpaşa Sanat Galerisi’nde. (0 312 417 84 58)

■ Rabia-Uğur Çalışkan – resim – 2 Mart’a dek – Krişna Sanat Galerisi’nde. (0 312 418 02 53)

■ Devrim Erbil – resim – 3 Mart’a dek – Helikon Sanat Galerisi’nde. (0 312 441 78 01)

■ Perincan Yalnızcık – resim – 5 Mart’a dek – Doku Sanat Galerisi’nde. (0 312 430 78 80)

■ Anton Antonov – resim – 5 Mart’a dek – Valör Sanat Galerisi’nde. (0 312 442 00 72)

■ Hasan Taşdemir – resim – 5 Mart’a dek – Doku Sanat Galerisi’nde. (0 312 430 78 80)

■ Tunç Tanışık – resim – 14 Mart’a dek – Armoni Sanat Galerisi’nde. (0 312 440 43 24)

■ Daver Darende – resim – 21 Mart’a dek – Medya Sanat Galerisi’nde. (0 312 428 39 55)

 

İZMİR

■ ‘Karacasu Vakfı’nın kurduğu Aphrodisias Sanat Merkezi, yarından itibaren 3 Mart’a dek Merih Baysal, Nuray İpek ve Ertuğrul Saraç’ın resim, Prof. Dr. A. Ali Küpelioğlu’nun fotoğraf sergilerini ağırlayacak.

■ ‘İzmir Suluboyacılar Derneği Profesyoneller Grubu’nun resim sergisi 25 Şubat’a dek Karabağlar Belediyesi Çalıkuşu Sergi ve Kongre Salonu’nda görülebilir.

■ ‘Yunus Koç ve Erol Özdayı’nın fotoğrafları Urla Fotoğraf Sanat Evi’nde 2 Mart’a dek izlenimde.

■ ‘İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi ve Galerisi’, 23 Şubat’a dek “Doğudan Batıya Batıdan Doğuya Kardeş Sergiler” etkinliğine ev sahipliği yapacak.

■ ‘Atilla Atar baskı resim sergisi Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’nde izlenimde.

 

ADANA

■ ‘Ressam Devrim Erbil’in, “Şiirsel Soyutlama” adlı yağlıboya resim sergisi 75. Yıl Sanat Galerisi’nde sürüyor. Sergi hafta boyu izlenime açık olacak. (0322 4553887)

 

MERSİN

■ ‘Buğra Yararman’ın, “Ortak Bellekteki Dönüşüm” adlı resim sergisi Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Sanat Galerisi’nde sürüyor. Sergi bu hafta da izlenime açık olacak. (0324 2389500)

■ ‘Ramiz Aydın’ın, yağlıboya resim sergisi Görsel Sanat Galerisi’nde sürüyor. Sergi hafta boyu izlenime açık tutulacak. (0532 3370959)

 

Müzik

■ ‘Nardis Jazz Club’ta bugün saat 21.30’da “Defne Şahin”, yarın saat 21.30’da “Ayşe Tütüncü Üçlüsü”, çarşamba günü saat 21.30’da “E.A.T.”, perşembe günü saat 21.30’da “Tamer Temel Quartet”, cuma günü saat 22.30’da “Luis Ernesto Gomez y LA DESCARGA Band” ve cumartesi günü saat 22.30’da “Meltem Ege Quintet”konseri izlenebilir. (0 212 244 63 27)

■ ‘Kadıköy Süreyya Operası Sahnesi’nde bugün saat 28.00’de “Şostakoviç ile Bir Akşamüstü – Bilkent Piyanolu Üçlü” fuaye konseri izlenebilir. (0 216 346 15 31)

■ ‘Alt.’ta bugün saat 22.30’da “Berfin Gürsoy”, yarın saat 22.30’da “Yavuz Akyazıcı Project”, çarşamba günü saat 22.30’da “Doğan Canku”, perşembe günü saat 22.00’de “Demet Sağıroğlu”, cuma günü saat 23.30’da “Fish&Chips”, cumartesi günü saat 23.30’da Deniz Sipahi konseri izlenebilir. (0 212 244 85 67)

■ ‘Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bugün saat 20.00’de “Gabriela Montero”, yarın saat 20.00’de “Grup Türk Kahvesi “Tun’İstanbul”, çarşamba günü saat 20.00’de “Cristina Branco ‘Fado’nun Prensesi”, perşembe günü saat 20.00’de“Sasha Rozhdestvensky ‘All Tchaikovsky”, cuma ve cumartesi günü saat 20.00’de“Jan Garbarek Group”, pazar günü saat 11.30’da “İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu: Ustadan Çırağa” konseri izlenebilir. (0 212 231 54 97)

■ ‘Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde bugün saat 22.30’da “Zaga Band”, yarın saat 22.30’da“Aklan Akdağ”, çarşamba günü saat 22.30’da “Erdem Yener” ve saat 23.59’da“İskender Paydaş”, perşembe günü saat 22.30’da “Ceyl’an Ertem – Soluk”, cuma günü saat 22.30’da “Aslı Gökyokuş” ve saat 23.59’da “Ebru Üstüntaş”, cumartesi günü saat 23.59’da “Soul Stuff” konseri izlenebilir. (0 212 244 25 58)

■ ‘Enka Oditoryum’da yarın saat 20.30’da “Klasikten Latine – Flüt Resitali, Şefika Kutluer” konseri izlenebilir. (0 212 276 22 14)

■ ‘Salon’da yarın saat 21.30’da “St. Vincent”, cuma günü saat 22.00’de “Neyse” ve cumartesi günü saat 22.30’da “Multitap” konseri izlenebilir. (0 212 334 07 52)

■ ‘Ghetto’da çarşamba çarşamba günü saat 21.30’da “Teneke Trampet”, perşembe günü saat 21.30’da “Kitschcraft / Mr & Misfits”, cuma günü saat 22.30’da “Volkan Konak: Akustik Dinleti”, cumartesi günü saat 22.30’da “Generation Betamax Sci Fi Party” konseri izlenebilir. (0 212 251 75 01)

■ ‘BÜ Albert Long Hall’da çarşamba günü saat 19.30’da “İspanya Düşleri – Hasan Tura (keman), Müge Hendekli (piyano)” konseri izlenebilir. (0 212 359 58 00)

■ ‘Babylon’da çarşamba günü saat 21.30’da “Led Zeppelin Tribute Band: Hats off to Led Zeppelin” ve saat 23.00’te “Rock Party hosted by Mabbas”, perşembe günü saat 21.30’da “Selah Sue”, cuma günü saat 22.30’da “!f Gökkuşağı Partisi-!f Rainbow Party” ve cumartesi günü saat 23.59’da “Scuba & Walls” konseri izlenebilir. (0 212 292 73 68)

■ ‘Lütfi Kırdar Anadolu Auditorium’da perşembe günü saat 20.00’de “Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası – Branford Marsalis” izlenebilir. (0 212 373 11 00)

■ ‘Bronx’ta perşembe günü saat 21.00’de “Funkenstein”, cumartesi günü saat 22.00’de “Pilli Bebek” konseri izlenebilir. (0 212 293 53 98)

■ ‘Fulya Sanat’ta perşembe günü saat 20.00’de Fulya Sanat Resitalleri kapsamında“Ensemble Kheops’tan Trio Gecesi” konseri izlenebilir. (0 212 215 60 29)

■ ‘Jolly Joker Balans’ta perşembe günü saat 21.00’de “Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars”, cuma günü saat 22.00’de “Halil Sezai”, cumartesi günü saat 22.00’de “MFÖ”konseri izlenebilir. (0 212 249 07 49)

■ ‘Akbank Sanat’ta perşembe günü saat 20.00’de “Steve Williams Quartet” konseri izlenebilir. (0 212 252 35 00)

■ ‘Borusan Müzik Evi’nde cuma günü saat 21.30’da “Kerem Görsev & Allan Harris – American Songbook Project”, cumartesi günü saat 21.30’da “Torun Eriksen & İlhan Erşahin” konseri izlenebilir. (0 212 336 32 80)

■ ‘Bostancı Gösteri Merkezi’nde cuma günü saat 21.00’de “Ajda Pekkan” konseri izlenebilir. (0 216 384 72 10)

■ ‘İş Sanat Kültür Merkezi’nde cuma günü saat 20.00’de “Mor ve Ötesi AKUSTİK – Özel Konuklar: Şebnem Ferah, Aylin Aslım, Esin İris” konseri izlenebilir. (0 212 316 10 83)

■ ‘İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’ cuma günü saat 20.00’de Fulya Sanat’ta, cumartesi günü Cennet Kültür ve Sanat Merkezi’nde izlenebilir. (0 212 215 60 29, 0 212 598 55 23)

■ ‘KüçükÇiftlik Park’ta cumartesi günü saat 20.00’de tüm bilet gelirleri Van’a bağışlanacak “Orphaned Land” konseri izlenebilir. (0 212 231 30 45)

ANKARA

■ ‘CSO Konser Salonu’nda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) şef Dorian Wilson yönetiminde vereceği Mario Hossen’in (keman) solist olarak katılacağı konser 23 ve 24 Şubat’ta saat 20.00’de. (0 312 309 13 43)

Opera-Bale

İSTANBUL

■ ‘Kadıköy Süreyya Operası’nda yarın ve perşembe günleri saat 20.00’de, cumartesi günü saat 16.00’da “Midas’ın Kulakları” adlı opera seslendirilecek. Pazar günü saat 16.00’da ise “Bremen Mızıkacıları” adlı çocuk müzikali seslendirilecek.

■ ‘Fulya Konser Salonu’nda çarşamba günü saat 20.00’de “Otello” adlı bale gösterisi sanhenelenecek.

ANKARA

■ ‘Opera Sahnesi’nde, “Gecenin Rengi/modern dans” bugün saat 20.00’de,“Macbeth/opera” 22 Şubat’ta saat 20.00’de, “Harem/bale” 23 Şubat’ta saat 20.00’de,“Don Giovanni/opera” 25 Şubat’ta saat 20.00’de, “Zorba/bale” 27 Şubat’ta ve 1 Mart’ta saat 20.00’de, “Yusuf ile Züleyha” 29 Şubat’ta saat 20.00’de,“Başlangıç/modern dans” 3 Mart’ta saat 15.00’te. (0 312 324 68 01)m

■ ‘Operet Sahnesi’nde, “Seslerle Anadolu/müzikli gösteri” yarın saat 20.00’de, “Evlilik Senedi/opera” 26 Şubat’ta saat 16.00’da, “Kamerhan Turan Piyano Resitali/konser” 28 Şubat’ta saat 20.00’de.

(0 312 324 68 01)

SAMSUN

■ ‘Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde 20 Şubat Pazartesi günü saat 20.00’de “Ali Baba & 40” adlı opera sahnelenecek.

MERSİN

■ ‘Mersin Devlet Opera ve Balesi, V. Weber’in, 1 perdelik “Abu Hasan” operasını yarın 20.00’de seslendirecek. İtalyan besteci Gaetano Donizetti’nin ünlü eseri. “Don Pasquale” operasını da perşembe günü 20.00’de bir kez daha sahneleyecek olan MDOB sanatçıları cuma günü 20.00’de “Ayın Etkinliği”nde sanatseverlerle buluştuktan sonra, cumartesi günü 15.00te Türk Sanat Müziği eserleri derlemesi“Çalıkuşu” balesini sunacak. (0324 2379130)

Kynk :  cumhuriyet.com.tr

Geleceğe anılarınızı nasıl bırakmak istersiniz ?” sorusuna büyük çoğunluğumuz genelde “fotoğrafla” cevabı verir. “An”ın ölümsüzleştirilmesi veya detayların yakalanması ya da bir haberin aktarılmasında ya da gündelik hayatta her zaman karşılaştığımız ama olağan üstülüğüne dikkat etmediğimiz olay, renk  ve  beklide duyguları aktarma, haberleşme ve sanatlaştırma yöntemlerinden biride elbette  fotoğraf çalışmalarıdır. Kimlik kartımızdan tutunda geleceğe anılarımızı bırakmaya kadar  pek çok açıdan hayatımıza dahil olan bu yöntemin sanat olup olmadığından öte” hangi fotoğrafın” sanat olduğunu tartışmak daha doğru gibi.

Durum böyle olunca artık fotoğraf çekme imkanlarının bu kadar gelişken hale gelmeden önceki durumunu merak ettiğiniz olmadı mı? Aşağıdaki yazımızda fotoğrafın geçmişini bulacaksınız…

Yazıyı okuduktan sonra eğer sizde fotoğraf  konusunda eğitim almak veya aldığınız eğitimi pekiştirmek ve bir ileri düzeye çıkartmak istiyorsanız sizleri de bekliyoruz. Yeni dönem Fotoğraf kursuna ön kayıt yaptırın (Lütfen Tıklayın) ve sizlerde  Nar Sanat Ailesine katılın.. Elbette aldığınız eğitim sonunda M.E.B. Onaylı sertifikanızı da alacaksınız. 

 Fotoğrafın Kısa Geçmişi

 

ilk fotoğraf makinası nicephore 1816-22

Fotoğraf makinesinin öncüsü   sayılabilecek karanlık kutu (Camera Obscura) Rönesans devri sanatçıları tarafından bulundu. Bunun temeli ise Sümerler’den beri bilinen şu ana ilkeye dayanıyordu :  Karartılmış bir odanın duvarında küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Onyedinci yüzyılda ressamlar bu buluştan yoğun olarak yararlanmaya başladılar. Camera Obscura geliştirildi ve görüntünün arkadaki buzlu cam üzerine düşürülmesi sağlandı. Amaç, gözle görüleni doğru olarak kağıda aktarmaktı.

Sonraları deliğe mercek takılarak, bir ayna yardımıyla da görüntü, yukarıya alınan buzlu cama yansıtıldı. Ondokuzuncu yüzyıla ulaşıldığında Camera Obscura gelişmiş ve yaygın olarak  kullanılan  bir araçtı.

19. yüzyılın hemen başlarında Thomas Wedgewood, beyaz bir deriyi gümüş nitrat eriyiğine batırarak üzerinde siyah mürekkep olan bir camın altına yerleştirdi. Işık gümüşü karartarak, negatif bir görüntü oluşturdu. Ancak Wedgewood reaksiyonu durduracak, gümüşün kararmasını önleyecek bir yol bulamamıştı.

 

 

ilk fotoğraf View_from_the_Window_at_Le_Gras,Joseph_Nicéphore_Niépce

 

Alman bilim adamı Johann Heinrich Schulze, günümüzdeki karanlık oda tekniklerine yakın bir teknikle, duyarlı tabaka üzerine koyduğu yarı saydam maddelerin izlerini elde ederse de, o da bunların kararmasına engel olamamıştır.

Optik ve mekanik yollarla elde edilen görüntülerin kimyasal yöntemlerle saptanması, ilk olarak Fransız Joseph Nicephore Niepce tarafından 1826 (kimi kaynaklar bu tarihi 1827 olarak yazar) yılında gerçekleştirilmiştir. Niépce, üzeri katran türevi bir madde ile kaplanmış pirinç levha üzerinde litografi malzemelerini kullandı. Sekiz saatten fazla bir süre pozladıktan sonra sertleşmemiş bölgeleri lavanta yağı içerisinde yıkayarak çıkardı. Elde edilen kalıptan yapılan litografi baskısı sonucu çıkan ilk görüntü ise tarihe geçti. Sonuçta Niepce bir görüntü elde etti.

Tonlar çok kötü değildi ama iyi bir ayrıntı alınamamıştı. Fotoğraf tarihinin bu ilk örneği bir çok el değiştirmiştir Niépce tarafından 1827’de Londra’daki Royal Society’nin üyesi Dr. Bauer’e teslim edilen eser yüzyıl içinde iki kez açık artırmayla satılır. 1898’de Londra’da sergilendikten sonra, elli yılı aşkın  bir süre ortadan kaybolur. Görüntü bu dönemde  Londra’da emanete verilmiş bir sandıkta unutulmuştur.  Ancak Fotoğraf tarihçisi ve koleksiyoncusu Helmut Gernsheim’ın araştırmaları sayesinde, sonunda unutulduğu  yerden çıkarılır. Gernsheim , eseri 1964’te Texas Üniversitesi’ne bağışlar.

 

ilk fotograflardan

Niépce’in bu araştırmalardan o tarihe doğru haberdar olan Daguerre, dioramalarını geliştirirken yararlandığı karanlık odada elde edilen görüntüleri sabitlemeyi yıllardır düşlemektedir. İki adamın 1827’de tescillenen ortaklığı Niépce’in 1833’de ölmesiyle son bulur. Bunun üzerine Daguerre çalışmalarını tek başına sürdürür ve Eugene Hubert adında genç bir mimar 1836’dan itibaren onun asistanlığını üstlenir. Daguerre, Niépce’in aksine görüntüyü çoğaltmaktan çok netleştirme alanına yönelir.

1837’de yöntemi son biçimini almıştır: Yuda bitümüyle duyarlı kılınmış bir bakır plaka kullanmakta, karanlık odada üzerine ışık düşürülen bu plakadaki gizli görüntüyü daha sonra cıva buharıyla açığa çıkarmakta ve ayrıntılarda çok büyük bir inceliğe ve kesinliğe sahip bir görüntü elde etmektedir.  Ürünü piyasaya sürme konusundaki ilk girişiminde başarısızlığa uğrayan Daguerre, resmi çevrelerden destek almaya çalışır: 1838’de temas geçtiği François Arago, bu yöntem karşısında coşkuya kapılır

Arago’nun 1839’un hemen başında duyurduğu haber, tarihi inanılmaz biçimde hızlandırır. Görüntülerin üretiminde kullanılan  yöntem hakkında hiçbir bilgi sızdırılmaması her türlü spekülasyona kapı açar.  Bazıları sihirden söz ederken, karanlıktaki köşelerinde çıkan kimileri de kendilerini tanıtıp Fotoğraf çekme yöntemini Daguerre’den daha önce bulduklarını iddia ederler; bu durum Daguerre’in icadının çağın havasına ne denli uygun olduğunu ve onu nasıl yansıttığını göstermektedir.

İtirazların en kayda değeri İngiltere’den gelir; William Henry Fox Talbot, 31 Ocak tarihinde Londra’daki Royal Society huzurunda kendi geliştirdiği kağıt üzerine Fotoğraf yöntemini tanıtır. Daguerre ile aynı tarihlerde çalışmalarını sürdüren İngiliz William Henry Fox Talbot, görüntü elde etmede negatif – pozitif yöntemini ortaya çıkararak, aynı görüntünün birden çok baskısının yapılmasını sağlamıştır. İcat ettiği sisteme Latince Calos(Güzel) dan gelen Calotype adını veren Talbot’un yönteminde ise kağıda gümüş nitrat eriyiği emdiriliyor, sonra kamera içine yerleştirilip bir dakika kadar pozlandırıldıktan sonra, tekrar aynı eriyik içinde görüntü güçlendiriliyor ve hiposülfat içinde sabitleştiriliyordu. Talbot’un elde ettiği görüntü ters ve negatifti. Aynı yöntemle duyarlılaştırılan başka bir kağıda günışığı yardımıyla görüntü aktarılıyordu. Bu şekilde sayısız pozitif görüntü elde edilebiliyordu. Talbot’un sistemi Daguerre’inkine göre daha az yaygınlaşabildi. Çünkü kağıt negatifin yapısı, ayrıntıyı yok ediyordu. Elde etmeyi başardığı görüntülerle Fotoğraf tarihinin ilk sergisini açan Talbot, 1842 yılında da ticari amaçla çalışan ilk Fotoğraf stüdyosunu kurmuştur.

 

ilk portret

Ve Daguerre, nihayet 19 Ağustos 1839’da buluşunu tüm dünyaya “Daguerreotype” adıyla duyurdu. Gümüş iyodür kaplı bakır levhayı karanlık kutu içinde objeden yansıyan ışıkla pozlandırıp, cıva buharıyla geliştiriyor ve reaksiyonu durdurmak için ise, tuzlu eriyik içinde yıkıyordu. Bunun  sonucunda oluşan görüntü tek kopya olarak elde edilmekteydi. Eğer Fotoğrafçı özel aynalı bir kamera kullanmıyorsa, Fotoğraf sağ-sol yönünde ters bir şekilde oluşuyordu.

Daguerre, Niépce ile bir ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra Chalon’a gelir. Artık Niépce’in  heliografi adını verdiği buluş, ikisinin ortak malıdır. Bu ortaklığa Daguerre olanak  ve ününü koyarken, Niépce buluşunu koymaktadır.  Yine  de Daguerre, Niépce’yi pek yavaş anlayıp desteklemektedir. Halk daha çok Daguerre’in adını anmakta ve buluşu ona maletmektedir.1822’de  Fotoğraf elde edilmişti ve Niépce  1833’de  öldü. Niépce’in ölümü üzerine oğlu, kontratın hukuki ortağı olur. Fakat Daguerre, Isidore’un mali yöndeki zaafından istifade ederek meseleyi halleder. Ayrıca birçok bilgin, bu endüstri çağının  yeni doğan  çocuğuna  ilgi duyarlar. Ocak 1839’da  Daguerre  tekniğini geliştirmiştir. İlk levhalarını Arago’ya gösterir. Yazar Jules Janin, “L’Artiste” dergisinde milletlerarası

tartışmalara yol  açan garip  açıklamalar  yapar. Fakat halk henüz  shiçbir “görüntüyle” karşılaşmamıştır. Aynı dönemde İngiltere’de Fox Talbot, Niépce’ in  heliografilerini  görmüştür ve kağıt  üzerinde  çalışmalarına devam etmektedir. Her ne kadar Daguerre ve Talbot gizlilik içinde çalışıp, bröve peşindilerse  de, başka bilim adamları Fransız  Faraday ve İngiliz Herschal fikirlerini açıklamaktadırlar. Herschal sodyum hiposülfiti tavsiye edip Fotoğrafçılara bu fiksatörü hediye eder.  Bu  sıralarda  Fransız  Hyppolite  Bayard  kağıt  üzerinde çalışmaktadır.

19 Ağustos 1839’da, Paris’de Louis Daguerre’in Fotoğrafik  yöntemini açıklaması herşeyin başlangıcı oldu.

Kısa bir süre sonra kentteki bütün  mağazalar Fotoğraf çekim malzemelerini  ısmarlayan  müşterilerle dolup taştı. Evet, bu sadece bir başlangıçtı. Fotoğrafçılığın popülaritesi o kadar arttı ki, 1847’de, yani on yıldan daha kısa  bir süre içinde, sadece Paris’te 2000 kamera ve yarım  milyondan daha fazla Fotoğraf klişesi satıldı. 1853’de 10.000 Amerikalı  daguerreotypist üç milyon Fotoğraf üretti. Londra’lı  Fotoğrafçılar,  Fotoğraf çekmek için mekanlar ve  onları  geliştirmek için  karanlık  odalar kiraladılar. Londra  Üniversitesi  1856’da müfredatına  Fotoğrafçılığı da ekledi. Böylece yeni bir uğraş  ve yeni bir sanat doğmuş oldu.

Fotoğraf teknik olarak, pek  çok nesnenin  sınırsız  şekilde görüntülenmesi, anların yakalanmasıydı. Bütün meslek alanlarına açıktı.  Herkesin oynayabileceği  bir  oyundu.  Amatör  olarak  başlayan  bir   çok Fotoğrafçı hızla profesyonel oldu. Fotoğrafçılık bilimsel  buluşlarla ve teknolojik gelişmelerle yanyana giden bir sanattı.

Fotoğraf, bir ressamın yapabildiğini daha hızlı,  daha  ucuz ve daha gerçekçi olarak yapabilen  ilginç  bir teknikti.

Ressamların bir çoğu yeni sanatı hemen benimsedi, bazıları resimlerinin ön çalışmalarında kullandı. Bazıları da bu işten resimden  elde ettiğinden daha çok para kazandı. Ve bir çoğu da  bu yöntemin varlığından ürktü. Fotoğrafçıların  gelişiminden  en çok ürkenlerden biri de Maxime Du Camp’dı. Maxime Du Camp, gümüş  nitrat ve hiposülfit için parlak kırmızılarını, canlı renklerini terk eden ve karanlık odaya girmek için paletlerini atanlara “Acemi  ressamlar” diyerek onları küçümsedi.

ilk kadın portresi

Fakat sonuçta  Du  Camp’ ın kendisi de paletini atarak karanlık odaya girdi. Artık  bu tür değişimler  kaçınılmazdı. Sadece yeni sanatın  sağladığı sınırsız çeşitlilikler  değil , aynı zamanda Fotoğrafçılıktan elde  edilen gelir  de bu durumun belirleyicisi oldu. Portre,  Fotoğrafçılığın bir  çok branşından en çok kazançlı olan idi.  1849’da  yaklaşık 100.000 Paris’li Fotoğraflarını çektirdi. Bu yoğun ilgi  eleştirmen  Charles  Baudelaire’e şu sözleri söyletiyordu: “ Bizim  sefil  toplumumuz  bir parça metal üzerindeki  önemsiz  görüntüsüne bakmakta acele ederek Nearcissus gibi davrandı..”

Bütün  popülaritesine  rağmen daguerreotype on yıl  içinde seyrek  olarak kullanılmaya başlandı. Daguerre’nin  yeni buluşunu açıklamasından sadece 3 hafta sonra İngiltere’de  William Henry Fox Talbot bakır klişeler  yerine  görüntünün kalıcı olduğu  kağıtlar  bulduğunu açıkladı. Talbot, birçok deneyden sonra, calotype diye bilinen  yöntemi geliştirdi. Bu yöntem, daha önce de belirttiğimiz gibi modern Fotoğrafçılığın temeli olan  negatif pozitif  işlemini  oluşturdu. Calotype’in görüntüsü, daguerreotype kadar net değildi. Empresyonist resmin erken dönem karşılığı idi, fakat yarattığı yumuşak görüntü bir çekiciliğe sahipti. En önemli avantajı bir negatiften, istenilen sayıda baskı yapılabilmesiydi.

Her  bir daguerreotype sadece bir taneydi ve yeniden  üretilemezdi. Fakat calotype’da, negatifleri cam klişelerde yapmak için metodlar üretildiğinde geçerliliğini yitirdi. Cam negatiflerle daha hızlı baskılar ve belki de en önemlisi daha kısa ışıklama  süresi elde ediliyordu.

 

 

ilk renkli foto

1851’de  diğer  bir İngiliz, Frederick Scott  Archer,  cam üstünde  yayılabilen  ışığa  duyarlı  kimyasal  maddelerle  kaplı yapışkan  bir sıvı olan Collodion’u  buldu. Collodion  klişeleri, kısa  sürede  rutubetle  karşılaşmalı  ve  hemen   geliştirilmeli idi, çünkü  kuruduğunda, ışığa duyarlı olan kaplama  bozulurdu. Bu nedenle “Islak Klişe Yöntemi” diye adlandırıldı.

Bu buluşlar her yıl birbirini  izledi. Fotoğrafçılık  hala deneysel bir uğraştı ve bu işi üstlenen herkes tek başına bu  işi öğrenebilirdi. O  dönemde Fotoğrafçı, solüsyonlarını kendi  yapmak zorundaydı. Aynı zamanda  tozları  ezip  karıştırmak, objektifleri için merceklerini bulmak ve yerleştirmek zorundaydı. Kendi bakır, kağıt  veya cam baskısını kendisi  yapabilmeliydi. Çünkü Fotoğraf araçları  henüz  bir  bütün  olarak  bir  arada  bulunmuyordu. Bu şaşırtacak  kadar çok sayıdaki insan, zanaatkar  oldukları  kadar gerçek  birer sanatçıydılar. Fotoğrafçılığın estetik olanaklarını ve teknik potansiyelini de keşfettiler.

Fotoğrafın  ilk 20 yılında bugün Fotoğrafçıların  repertuarında olan her türden Fotoğraflar çekildi; manzaralar, natürmortlar, belgesel Fotoğraflar ve portreler.. Sonuçlar, şaşırtıcı  şekilde  başarılıydı. Manzaralar, genellikle Gustave Le Gray  tarafından görüntülendi ve Bisson kardeşler daha sonra yapılacak olan çalışmalar kadar dramatik ve çarpıcı Fotoğraflar çektiler.  Bütün bu  insanlar, kötü araçlar ve binbir güçlükle ulaşılan yeni  yöntemlerin zorlamasına rağmen zamanlarının en yüksek standartlarına erişti    1860  ‘lara girerken Fotoğrafçılar makineleriyle neleri yapabileceklerini artık  öğrenmişlerdi. Ve  artık “ne yapılması gerektiği” sorusuna yanıt aramaya  başlamışlardı.

en büyük fotoğraf makinalarından

 

 

Gelecek 20 yılda, Fotoğrafçılar bakış açılarını genişlettiler,  Fotoğrafçılığın  gerçek değerlerini ve  sınırlarını  tartıştılar. Gerçekten Fotoğrafçılığın dünyadaki rolü sorusunun doğrudan, açık ve basit bir cevabı yoktu. Sorunun cevabı, eline  kamerasını alan  her yetenekli insana göre değişiyordu.  Fakat  bu  dönemin uygulayıcıları dört kategoride çok başarılıydılar. Mimarlık, kent manzarası, olaylara tanıklık, portre ve resmi araştıran Fotoğraflar üretme sanat veya zanaatı.

Islak Klişe yöntemiyle mümkün olan daha kısa  ışıklama süresinin yardımıyla Fotoğrafçılar, hareketli konuların Fotoğraflanmasında daha fazla zorlanmayacaklardı.

havadan ilk fotoğraf

Daha fazla esneklik İngiliz fizikçi  Richard  Leach Maddox’ın 1871’de cam yerine jelatini kullanmasıyla  kazanıldı. Bundan sonra klişeler hem duyarlı hem de kuru olacaklardı.

Birçok Fotoğrafçı en iyi çalışmalarını Avrupa ‘da yapıları ve  heykelleri Fotoğraflayarak ortaya koydular. Bu kent  çalışmalarıyla bugün en fazla “şehir planlaması” öğrencilerinin  ilgilenebileceğini söylemek doğru olmasına rağmen bu çalışmaların, varlık ve yayılma dönemindeki Avrupa’nın yüksek yaşam tarzını ve tarihsel  doğruluğunu  kaydettikleri de bir gerçektir

 

Amerika’da  1861’de başlayan iç savaş, maceracı  Fotoğrafçıları,  iyi para getiren Fotoğraf stüdyolarından çıkarıp,  savaş alanlarına gitmelerine neden olmuştur. Bunların bir çoğu da portreci  Mathew B. Brady’nin  önderliğinde  toplanmıştır.  Görüntülü karanlık  oda vagonlarında gezinirken, bu  Fotoğrafçılar  dünyaya savaşın sert mücadelesini yakından izleme imkanını verdiler. Gerçek çatışmaları görüntülemeleri imkansızdı. Çünkü ıslak  klişeler bile olayları durduracak yeterli hıza sahip değildi. Fakat bu Fotoğrafçılar mücadeleyi anlamlı ve dokunaklı ifadelerle  gösterdiler. Terk edilmiş savaş alanlarını, kasabaları, ölüleri ve yaralıları, askeri suçluların infazlarını, her iki tarafın geçici ateşkes  süresince birbirlerini izleyen  askerlerini  görüntülediler. Savaşın zalim paradoksları (kahramanlık ve vahşet)  Fotoğraflarda doğrulukla ve tutkuyla gösterildi. Foto muhabirliği, İngilizcenin kelime dağarcığında henüz yer almıyordu, ama 1860’larda artık tamamıyla gelişmiş bir meslekti.

Birkaç duyarlı Fotoğrafçının ellerinde “portre”, Fotoğrafçılığın  en  etkili ve güncel şekli olduğunu  yeniden  doğruladı. Portre için oturmak birkaç yıl içinde daha kolay bir hale  geldi. Artık Fotoğrafçı, modeli hareketsiz kılmak için kafasına bir destek yaslamak zorunda değildi.

Amerika ve Avrupa’da Brady, Nadar ve Etienne Carjat objektiflerini  zamanın en iyi tanınan insanlarına  çevirdiler. İngiltere’de Julia Margaret Cameron Fotoğrafçılık tarihinin en sıradışı figürü, Viktorya döneminin kapris ve romans tadı veren allegorik manzara ve portrelerini üretti. Bu Fotoğraflar,  tarzından dolayı yağlı boya portrelere benzetildi. Fakat sadece Fotoğraftılar,  resim değil.. Fotoğrafçılık ve resim arasındaki ilişki  karışık  bir  yapıdaydı. Her iki taraf da, karşı tarafın  dost  mu, düşman mı olduğundan emin değildi. Ressamlar, çalışmalarına  katkıda  bulunması için hızla Fotoğrafçılığa yöneldiler. Bir  model, bir  seri  Fotoğraf  için kısa bir süre  poz  veriyordu.  Böylece tekrarlanan  yorucu ve belki de pahalı çalışmalar  önlenmiş  oluyordu. Fransız ressam Edgar Degas kamerayla özel açılar ve  perspektifler elde edebileceğini buldu ve yeni buluşunu  resimlerinde uyguladı. Fakat birçok ressamın kafasında Fotoğrafçılık, bazı durumlarda Fotoğrafçıların da onayladıkları gibi, en iyi  anlatımla yüksek  bir  çağrışıma yardımcı olan mekanik bir yöntem  ve  üvey evlat  gibiydi. Britanya’da bir grup, resim sanatını körü  körüne kameralarını kullanarak taklit ettiler. Sonradan  adlandırılacakları gibi (pictorialistler) resimciler kendi dünyalarını stüdyolarda  yarattılar. İdeal oluşumları resim gibi görünen,  iyi  bir sahnede yaratılan Fotoğraflardı. Halk masalları gibi  allegoriler popüler motifleriydi. Bazen 30 kadar farklı negatif tek bir baskı için  bir araya  getiriliyordu. Bitirilmiş çalışmalar  ise,  tıpkı resim gibi yaldızlı çerçeveler içinde galerilerde sergileniyordu. Bu tip Fotoğraflar, amaçlarının ne olduğu sorgulanmaksızın, hala güçlü bir çekiciliğe  sahiptir. Bunları üreten sanatçılar detayla ilgilenirler ve estetiğin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Ve bu  çalışmalarının  Fotoğrafçılığı yücelttiğine insanları ikna etmeye  çalışmışlardır. Fotoğraflarını, onun yapay doğasını yalanlayan bir büyüyle yüklediler. Bu yöntem yaklaşık 20 yıl süresince başarılı olmuş, diğer yöntemler gibi, gelecek kuşak sanatçılar için temel çalışmalarında örnek temsil etmiştir.

1880’lerde bir gurup Fotoğrafçı gerçekliğin araştırılmasını gündeme getirdi. Üçü İngiliz olan bu Fotoğrafçılar, Fotoğrafı resim gibi göstererek sanat çalışmalarına sokmaya çalışmış öncellerine tepki gösteriyorlardı. Yeni gerçekçiler, dünyayı olduğu gibi gösteren Fotoğraflar yaratarak bütünü ile eski resimsel yaklaşımı kötülediler. Bunu tam anlamıyla başaramadılar. Her iki yaklaşımın da diğerine göre göreli yararları hakkında yapılan tartışmalar yıllarca gündemde kaldı. Stüdyolarda özenle  yaratılmış olan görkemli, şık çalışmalarla  engellenmiş olan realizm gibi güçlü bir akımı yeniden kurdular. Aynı dönemde Amerika’da vahşi batının karmaşık  ve heyecan verici devrini açıkça ifade eden  çalışmaların arayışına  giren üç Fotoğrafçı, (H.Jackson,  C.E. Watkins ve A.C.Vroman)  farklı bir gerçekliğe ulaşma yönünde çalışıyorlardı.

Batıya  giden bu Fotoğrafçılar, sınır  bölgelerine  giderek ulusça sabitleşmiş bir düşünceye yanıt veriyorlardı. Genç insanlar bu yeni ülkeye altın, arazi ve macera aramak için, gidiyorlardı. Batı özellikle ilk dönemlerde gerçekten tam bir efsane  ülkesiydi. Kırsal alanların, insanların, boş kasabaların Fotoğrafları hala çok az bulunuyordu. Dedikodular ve söylentiler bu bölge hakkındaki  tek bilgi kaynaklarıydı. Fotoğrafçılar bu durumu  değiştirdiler. Efsane asla ölmeyecekti. Fakat Henry Jackson,  Carleton Eugene Watkins ve Adam Clark Vroman bunu gerçeğe dönüştürmeye çalıştılar. Bu çabalarında Fotoğrafçılar birçok engellerle  karşılaştılar. Bu yeni ülke, insanın aklını başından alacak derecede güzeldi. Fakat atlı arabalarla bile gezmek zordu.  Kızılderililer büyüleyiciydiler fakat dostça davrandıkları söylenemezdi. Kameralar ağır ve hantaldı. O zaman baskı yöntemleri kullanışlı  değildi, bu nedenle geniş hacimli Fotoğraf klişeleri manzaranın ihtişamını yakalamanın  tek  yoluydu. Islak  Klişe ile yapılan  Fotoğrafçılık  için yeterli alet takımı hemen hemen yarım tona yaklaşan  bir ağırlığa sahipti. Fakat  bu   engellerin  üstesinden   gelindi. Bu  sonuca ulaşılmasında  Fotoğrafçıların birbirleriyle rekabet  etmelerinin rolü büyüktü.

Zayıf  fakat güçlü bir adam olan Jackson, ağır  ekipmanlarını katırlarla taşırdı. Fakat panoramik bir çekim yapmak istediğinde, ağır aletlerini sırtına yükleyerek kayalıklara tırmanırdı. Hiç  suyu kalmadığında, negatiflerini geliştirmek için  eritilmiş kar suyu kullanır, trenlerde mürettebatın Fotoğraflarını  çekerek demiryoluyla ücretsiz seyahat ederdi. Watkins’in ve  Jackson’ ın çektiği Fotoğraflar bu bölgelerin ulusal parklara dönüştürülmesinde Kongre’nin kararını etkilemiş ve böylece Batı korunmuştur.

Vroman’ın  Kızılderili kültürünü yansıtan  Fotoğrafları  o dönemde genellikle onaylanmamış, fakat önemli bulunmuştur. Bu harika  topraklarda yüzyıllardır barınmış olan kabileler  kendileri için ayrılmış olan topraklara itilmişlerdi. Kültürleri ve  bölgeleri yeni yerleşenlerin acımasız baskısının altında ezilip, yok edildi. Vroman, Kızılderililerin kaybolan dünyalarında tarihlerini ve diğer  ziyaretçilerin fark edemedikleri yanları yakalayarak  onların yaşam tarzlarını Fotoğraflarla belgeledi.

Aynı  dönemde üç ingiliz Fotoğrafçı, Peter Henry  Emerson, John Thomson ve Paul Martin günlük yaşamın tadlarını kendi  yurttaşlarına tanıtıyorlardı. Emerson bir  liderdi ve  günlük yaşamın sıradan  görüntülerinin  yorulmaz  sözcüsüydü. İyi  eğitim  almış biriydi  ve aldığı eğitimlerin arasında tıp doktorluğu da  vardı. Emerson  ,  aynı  zamanda  optik bilimin  teorisini  de  çok  iyi öğrenmişti.  Fakat en büyük inancı, sanatın ilk ilkesinin  “doğa” olduğu  fikriydi  ve kendi bilgisini o kadar zeki ve  ustaca  bir yolla uyguladı ki, Fotoğrafları insan karakterinin aldatıcı tarzda basit bir dışavurumu olarak ortaya çıktı.

İnsanlığı  yalın ve dürüst olarak  yorumlayan  Fotoğraflarıyla Malaya Yarım Adası’na, Kamboçya ‘ya, Siam Adasına, Tayvan’a ve Çin’e seyahat etmiş olan Thomson’da aynı bakış açısına sahipti.

Üçlünün  bir  diğer  üyesi olan  Paul  Martin,  kamerasını ustalıkla gizleyerek, İngiliz kıyı şeridine yaptığı kısa  gezilerinde yeni tarz bir Fotoğrafçılığın öncülüğünü yaptı.

Bu   Fotoğrafçılar   ve  onları   izleyenler   20.yüzyılın başlangıcına, realizmi canlandırarak geldiler. Onlara ve stüdyo Fotoğrafçısı  olmayanlara  göre  çektikleri  doğal  Fotoğraflarla modern Fotoğrafçılık önemli bir konuma ulaştı.

Yeni   yüzyılın  ilk  yıllarında  Fotoğrafçılık   hakkında insanların kafasında herhangi bir sorun kalmamıştı. Teknik temelleri  kurulmuştu. Çok sayıdaki usta Fotoğrafçı  artık  yaptıkları sanatla  gurur duymaya başlamıştı. George Eastman’ın Kodak  kameraları  Fotoğraf çekmeyi sıradan insanlar için bir hobiye  dönüştürdü. Fakat herkes Fotoğraf çekerse, Fotoğraf sanatçıları ne yapacaktı? Dönemin önemli Fotoğrafçılarından biri olan Alvin Langdon Coburn, bu konudaki  şikayetlerini şöyle ifade  ediyordu; “ Şimdi her  aceminin bir Brownie makinesi var. Fotoğraf bir kutu  kibrit kadar yaygın bir hale geldi. Fotoğraf, rastgele çekimler  yapılabilecek  kadar çok kolaylaştı. Ve sonunda küçümsenmeye  başlandı. Sanatımıza saygınlık kazandırmak için neye ihtiyacımız var? “

Alvin yalnız değildi. En iyi amatörlerin ve profesyonellerin bir çoğu, Fotoğrafın ne olduğu veya olabildiği konusunda  çelişkiye  düştüler. Hepsinin ortak bir düşüncesi  vardı:  Fotoğraf resim  sanatının  kötü bir taklidi ve yaşama  tutulmuş  bir  ayna değildi… O zaman Fotoğraf neydi?

Bu belirsizliği aşma adına ortaya çıkan insanlardan birisi Alfred  Stieglitz  ‘di. Stieglitz, 19.yüzyıl sanat geleneği  ile yetişmiş fakat bu eğitimin gerisinde kişisel tarzını da yaratmıştı. Diğerlerinden farklı olarak Stieglitz, resmin ve heykelin sanatın yasal formları olduğunu fakat Fotoğrafın bu yasallıktan nasibini  almadığını savunan eleştirmen ve  sanatçıların  yarattığı aşağılık  kompleksini yok etmeyi başardı. Fotoğraf sanatının  hak ettiği  yere  gelmesi için verdiği savaşta,  modern  sanat  adına  Amerika’da zaferler kazandı.

Bütün yaptığı işlerde Stieglitz hem sanatçıları desteklemiş hem de kendi özel Fotoğraf çalışmalarında , deneysel  yöntemlerin doğruluğuna olan inancını geleneksel yöntemlerin genel  tatlarına ve  yapısına karşı savunmuş ve sonunda  kazanmıştır.

Yeni yüzyılın değişim için en uygun zaman olduğu ve  bütün sanat dünyasının olgunlaştığı bir gerçektir. Stieglitz’in başarısına  ulaşmak zordu, ama yine de birkaç Fotoğrafçı  yoğun  olarak kişisel  tarzlarını ön plana çıkararak çalışmışlardır.  Bunlardan biri  Clarence H.White’dı. White, etkileyici görüntüler  üzerinde deneysel  çalışmalar yaparak Fotoğraf sınırlarını metodik  olarak genişletti. White’ın ilgilendiği tarzda Stieglitz ve çağdaşı Alvin Longdon Coburn’da çalışmıştı. Bunlar, resmin çekici  niteliklerinin farkındaydılar, ancak resimleri taklit etmek gibi bir  niyetleri yoktu. Bunun yerine, taklitler yapmadan, sanatsal  değerleri olan Fotoğraflar yapmak amacıyla sanatın estetik değerlerini kullandılar. Başarılı çalışmaları bu dönemin ürünleridir.

Aynı dönemde Avrupa’da Fotoğrafla ilgilenen bir grup,  Fotoğrafı  ve resmi oldukça farklı bir yolla birleştirmeye  çalıştılar. Peter Henry Emerson’ın önderlik ettiği natüralist  Fotoğrafçılar resime benzetilmiş Fotoğrafa büyük bir darbe  indirdi. Fakat Robert Demachy’nin liderliğinde bir çok Fotoğrafçı, negatifleri ve baskıları arasına kendi çalışmalarını  koyarak diğer  görsel sanatlarla rekabet edecek farklı  yaklaşımlar araştırmaya  başladılar. Yeni teknikler bularak veya  eski  baskı tekniklerini canlandırarak, dokular ve son baskıların imajlarını bile  değiştirdiler. Demachy ‘nin çalışmalarında olduğu gibi,  bu tarz  Fotoğraflar o güne değin üretilmiş olanlar kadar  grafiksel açıdan karmaşık ve ayrıntılıydı.

Bu  dönemin  bütün Fotoğrafçıları  sanatla  açıkça  ilgili değildi. Eugene Atget ve Lewis W.Hine çevrelerindeki dünyayı  Fotoğraflamak üzere yoğunlaştılar ve yalnızca resimsel kayıtlar olmayan  belgesel Fotoğraflar yaptılar. Atget,  yaşamını  bütünüyle Paris’i  Fotoğraflamaya adamış, katı bir yaşam süren  farklı  bir insandı.  Fotoğrafları, kenti ve kentin insanlarını, sonraki  kuşakların benimsediği belgesel Fotoğrafçılığın yalın ve temiz  örnekleridir.

Hine, endüstrileşmiş  Amerika’da  düşük   ücretle    kötü koşullarda  işçi çalıştıran yerlerdeki göçebelerin  özellikle  de çocukların   ve  işçilerin  sömürülmesini    göstermek   amacıyla Fotoğraflar çekti. Hine, oldukça fazla seyahat eden, yaşamı sorgulayan bir insandı. Fotoğrafçıların sosyal bir eleştirmen olduğunu savunan geleneğin kurucularından biri idi.

Bu gelenek, 1930’ların ekonomik buhran döneminde  Amerika’ nın  en  iyi Fotoğrafsal yorumunu üretti. Aynı  zamanda  sanatsal birçok  kriter Hine’a rehberlik etti;  kompozisyonlarını  formun, çizginin ve dengenin katı ilkelerine göre düzenledi. Fakat  Hine’ ın Fotoğraflarının zorlayıcı gücü klasik sanata olan  bağlılığından  kaynaklanmaz. Aksine Fotoğrafçının konularına olan  sempatisinden kaynaklanır. Benzer duygular ve çalışmalarındaki entelektüel kontrolün yardımıyla, bu dönemin en iyi Fotoğrafçıları,  Fotoğraf sanatını 20.yüzyıla güvenle taşıdılar.

1920-40  döneminin başlarında ve sonunda,  dünya  savaştan yorulmuş ve yıpranmıştı. Bu yıllar arasında, dünya anarşiyi, hayal kırıklığını, yanlış amaçlar ve son olarak savaş için  silahlanma yarışını  yaşıyordu. Bu yirmi yılın en iyi Fotoğrafçılarının  sevimli  görüntülere, resim taklitçiliğine, yapaylığa ve  çelişkili olarak harfi harfine uygulanan realizme karşı gelmeleri şaşırtıcı değildir.

Fotoğrafçılık  bu dönemin başlamasından çok kısa bir  süre önce o sevimli görüntülerden uzaklaşmıştı. Amerikan sanat Fotoğrafçılığının büyük ustası Alfred Stieglitz, bütün bunları  reddetti. Philedelphia’daki Wanamaker sergi salonundaki 1.100  Fotoğraftan  55’ine  ve uzlaşmaz bir realist olan Paul  Strand’e  iki önemli  ödül  verildi. Stieglitz, bu konuyla  ilgili  düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Gerçeği aramak benim vazgeçilmez  düşüncemdir.”

Amerika Birleşik Devletleri ordusunda hava Fotoğrafçısı  olarak  görevlendirilmiş olan Edward Steichen, 1.Dünya  Savaşı’ndan geri  döndüğünde bütün Fotoğraflarını yaktı. Kendini yalın  Fotoğrafçılığa  adadı ve o yaz tam bir realizme erişmek  ve  mükemmel  bir  kontrol düzeyini yakalamak için, siyahtan beyaza  derecelendirilmiş  tonların yer aldığı beyaz bir fincan ve tabağı  1.000′ den  fazla  sayıda Fotoğrafladı.

Edward Weston “soft focus”(yumuşak netlemeli) çekim tekniği ve çarpıcı tonal etkiyi yaratan  yıldız  adaylarının portrelerini de  çekerek  bir  hayli yüksek ücretler alan varlıklı bir Fotoğrafçıydı,fakat özel efektlerden  ve rötuşlardan bıkmıştı. Weston “Uzlaştım ve kendimi  sattım” diye yazmıştır. Başka bir zamanda şöyle yazmıştı; “Ben  yalnızca rolümü oynamak için donandım.” Bir gün Weston sahip  olduklarını bir kenara atarak Mexico’ya gitti.

Devrim  sadece Amerika’da değil bütün dünya  Fotoğrafçılığında yaşanıyordu. Almanya’da 1920’lerde   Albert  Renger-Patzsch şöyle diyordu: “Eğer Fotoğraflar gerçekle ilgili nesnel değerler taşımıyorsa hiç bir şeydir.”

Bu dönemde yeni geliştirilen minyatür kamera, farkedilmeyecek derecede küçük, her koşulda Fotoğraf çekilecek kadar hızlıydı. Bu  kameralar, konularını poz vermeden yakalayan Erich Salomon’a foto muhabirliğin  tekniklerine öncülük etmesinde yardımcı  oldu.  Sıkıntı vermeden ve sıklıkla gizlice çalışarak diplomatik  konferansları, devam  eden mahkemeleri, Birleşik Devletler  Anayasa  Mahkemesini bile görüntüledi. Sanatsal değeri olmayan ancak doğal ve  değerli belge Fotoğrafları çekti.

Başka bir grup Fotoğrafçı savaşa isyan etti ve  yeteneklerini,  kalıplara sık sıkıya bağlı olan realizmi rezil  etmek  ve esrarlı  göstermek için kullandılar. Man Ray ve Laszlo Moholy  Nagy kamerayı  bir org gibi kullandılar, bunu çift ışıklamalar,  fotomontajlar, solarizasyonlar kullanarak yaptılar. Dünyaya karşı geliştirdikleri   küçümseyici  bakış açılarını ve onun  sahte,  yüzeysel  değerlerini Fotoğraflarında gösterdiler ve yetersiz  saygınlıklarını  abarttılar.  Yüzeysel görünüşün  altındaki  gerçeği göstermek için yeteneklerini sonuna kadar kullandılar.

 

Nikolay Lenin’in bir zamanlar gözlemlediği  gibi: Devrimler yıktıkları  kadar yaratırlar. Zamanla Fotoğrafik devrim de  kendi kurumlarını  oluşturmaya  başladı. Bunların en  özverili  olanlarından biri de “f/64” grubudur. Bu grup adını bazı kameralarda bulunan en kısık diyafram açıklığından almıştır. Böyle bir diyafram açıklığı  doğal olarak maksimum netlik verir. Grubun  gerçeklikle eşit  saydığı hoş detaylar ve keskinlik bu diyafram açıklığı  ile mümkündü.

Sonraki birkaç yıl içinde ABD hükümeti Fotoğraf  kurumlarını oluşturdu. Ekonomist Roy  Stryker  kiracı  çiftçiler  ve  ürünleriyle borçlarını ödeyen çiftçilere yardım etmek için çağrıldığında, Fotoğrafların en iyi savunma yolu olduğuna karar verir. Stryker, aralarında Dorothea Lange, Walker Evans ve Ben Shan’ın da yer  aldığı  efsanevi Fotoğrafçıları, kırsal kesimin yoksulluğunu  Fotoğraflamak  için gönderdi. Bunlar çiftçilerin kötü  koşulları  ile ilgili  gerçekleri görüntülediler. Fotoğraflar gazete ve  dergilerde geniş bir ilgi uyandırdı. Sadece çiftlik programını  anlatmak  için değil, aynı zamanda diğer Fotoğrafçıların bu  bölgelere gidip gerçeği görüntülemelerine esin kaynağı oluşturmuşlardır.

Tinsel olarak Fotoğrafçılığın bu kuşağı oldukça başarılıydı. Bu insanlar maddi olarak çok az şey kazandı. Weston uzun süre yoksulluğun sınırında yaşadı. Weston’un günlüğü, insanın içini karartan cümlelerle doludur. ”26 Haziran 1927, Pazar, Çok şanssızım. Chandler  alışveriş için verdiğim 5 doları kaybetti. Bu bir  baskıdan  elde ettiğim 10 dolardan  arta kalan paraydı ve  beni  bir hafta idare edebilirdi.”

Andre Kertesz, Vogue, Harper’s Bazaar ve Town  and  Country dergileri için çektiği moda Fotoğrafları ile zenginleşti. Kertesz, iyi  bir gelir sağladığı dergileri bıraktı ve gerçekçi  Fotoğrafa geri döndü. Gerçekçiler, Fotoğrafta belirgin bir görev  duygusuna sahipti.  Dünyaya kendilerini olduğu gibi göstermek istediler  ve iki dünya savaşında olduğu gibi yansıtmakta başarılı oldular.

Louis  Daguerre’in  buluşunu dünyaya ilan  etmesinden  bir yüzyıl sonra, Fotoğraflarla karşılaşmadan geçen bir gün hemen hemen hiç yoktu. Fotoğraflar her yerdeydi. Dergilerin, gazetelerin, kitapların sayfalarında, müzelerin duvarlarında, otobüslerin  kenarlarında ve büyük ilan panolarında, yaşamdan daha parlak  renklerle  kullanılan Fotoğraf, artık yaşamın ayrılmaz bir  parçasıydı. Yüzyılın  ortalarında, İkinci Dünya Savaşını takip eden hızlı gelişme döneminde Fotoğraf makinesi üreten şirketler  milyonlarca doları  kameralara, filmlere, ışık ölçerlere, flaşlara ve her yıl artan oranlarda gelişmekte olan Fotoğraf makinelerine yatırdılar. 1954’de  Amerika’da 17.293 profesyonel Fotoğraf  stüdyosu  vardı. Aynı yıl amatör Fotoğrafçılar iki milyar Fotoğraf çekti.

Peki Fotoğraf sanatı ne durumdaydı? Ustalar neler yapıyorlardı?

Bazen  hiçbir şey kesin olarak yeni gibi görünmüyordu. Hiç bir ikon kırılıp parçalanmadı ve hiçbir yeni ilah ortaya çıkmadı. Çünkü  ana temalar zaten oluşturulmuştu. Şimdi, daha  önce  öncülük etmiş teknikleri  geliştirmek, sadeleştirmek  ve  ilk  yıllardaki buluşları kullanmak zamanıydı. Bu dönemin Fotoğraflarından  bazıları o güne kadar yapılmış olanların en iyilerindendi. Hiçbir fotomuhabiri  olayları anlatan anları Henry  Cartier-Bresson  kadar muhteşem bir şekilde yakalayamamıştı. Bresson, Erich Salamon ve Andre Kertesz tarafından açılmış olan yolda ilerliyordu. Arnold Newman  ve Philippe  Halsman gibi portreciler daguerreotype gibi eski  gelenekleri  devam ettirdiler, fakat bu yönteme yeni  psikolojik  bir derinlik ve teknik yeterlilik kazandırdılar.

Bununla birlikte, yeni şeyler oluşmaya başlıyordu. Bunlardan  biri  Fotoğrafçılığın farklı branşlarının  arasında  yapılan zengin bir çapraz üretimdi. Dergilerin sayfalarında hızla  gelişmekte olan fotomuhabirliği, Fotoğraflarında kişilikleri aktarmaya  çalışan  portre Fotoğrafçılarının yaklaşımını yoğun olarak  etkiledi.  Newman, sanatçıları kendi sanat araçları ile  görüntüledi; Bir  müzisyeni  piyanosuyla, bir ressamı resimleriyle…  Klasik portre ustası olan Yousuf Karsh bile Nikita Krushchev’i, Rus köylüsünün  ölümsüz sembolü olan kürk paltolarla sarıp  sarmalayarak çekti. Deneysel Fotoğraf ustalarından Man Ray ve  Moholy-Nagy’nin miras bıraktığı güçlü bir sürrealist etki, portrecilerin ve fotomuhabirlerinin çalışmalarına renk kattı. Halsman’ın çok  sayıdaki Salvador  Dali portresi, sanatçıyı fantastik, havada asılı  duran ürkütücü bedenlerden yapılmış kabusumsu ortamlarda gösterir. Bill Brandt, yaratıkların, bedenlerin garip ırmakları, Fotoğrafta akar gibi görünen, görsel olarak çarpıtılmış nü Fotoğraflar üretti.

Daha derin bir itici güç, birçok Fotoğrafçının  çalışmalarına egemen olmaya başlamıştı. Yıllardır yaptıkları çalışmalardan  daha bilinçli duygusal Fotoğraflar çektiler, Fotoğrafçılar  şimdi kameralarının önüne kendi duygularını aktaran konularını  yerleştirdiler. Sanatçının kişisel görüş açısı, her zaman muhteşem  Fotoğraflar yapmanın yolu olmuştur.

1930’larda özgün Fotoğrafçılık moda olduğunda Fotoğrafçılar genellikle  kendi  bakış açılarını  konularının seçiminde ifade ettiler; etkileyici bir manzara, aşıklar arasındaki sıcaklık, ekonomik buhranın sıkıntısını yüzünde yansıtan göçmen gibi..Fotoğrafçı seçimini yapınca, görüntüyü kaydetmek üzere  kamerasını kullandı. Aynı yöntemle fotomuhabirleri de nesnel haber Fotoğrafları  ürettiler. Fakat bazı Fotoğrafçılar köşe yazarları gibi kişisel yorumlarını sunmaya başlıyorlardı.

Brandt’ın belgesel Fotoğraflarını dolduran karanlık, kendi içine dönük ve inceleyici özelliği Fotoğraflarını görsel bir  şiire dönüştürüyordu. Başka bir fotomuhabiri de W.Eugene Smith’dir. Smith  insanlığın  kederlerini ve  mutluluklarını  Fotoğraflarken zorlandığından sözeder.

1930’larda  Edward Weston ve Ansel Adams’ın kurduğu  Fotoğraf okulu f/64 grubunun ortaya attığı ilk  kavramdır. Amacı kendi özüne dönüşü anlatan, Fotoğrafların en titizi gibi görünen, dünyayı  teknik olarak mükemmel bir kameranın gördüğü gibi  ifade etmekti.  Fakat grubun üyeleri garip bir şekilde nesnel  olmayan, neredeyse  mistik ifadeler kullanmaya başladılar. Adams,  1948’de şöyle diyordu: “Fotoğraf sevginin ve gizli olanın açığa çıkarılmasının  aracıdır,  aynı zamanda yüzeyin altındakileri  görmeli  ve bütün herşeyde yaşayan insanlığı ve doğayı kaydetmelidir.”

Fakat,  belki en içteki duyguların  dışavurumuna,  dönemin diğer bir Fotoğrafçısı Aaron Suskind tarafından ulaşıldı. Suskind 1952’nin yazında çekilmiş yakın plan Fotoğrafları yorumlaması istendiğinde şöyle der: “Aslında kayalarla ilgilenmiyorum, ben kendimle ilgileniyorum.” Onlarca yıl önce hiçbir Fotoğrafçının yapmayı düşünmemiş olduğu bir açıklamaydı bu. Fakat 1970’lerde o ciddi Fotoğrafçılar bunu tamamen tuhaf olarak yorumladılar.

(Bundan sonraki aşamaları sizler için derleyip yayınlamaya çalışacağız*)

Hazırlayan : Cengiz Oğuz Gümrükçü

Kaynak: http://www.belgeselFotoğraf.com

*Nar Sanat Editör

Not : Yazının orjinalinde fotoğraflar olmayıp editörümüz tarafından yazıya fotoğraflar sonradan eklenmiştir.