Şunun için etiket arşivi: lir

narsanat-canakkale-zaferi

İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul’u zaptetmek suretiyle Almanya’nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm silah arkadaşlarını rahmet ve şükranla anıyoruz.

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği tarafından düzenlenecek Çanakkale Zaferi’nin 100. Yılında Belgesel Gösterimi‘ne tüm halkımız davetlidir.

Bugünün anlam ve öneminde önemli payı olan ALİ REŞAT ÇAVUŞ hakkında aşağıdaki makaleyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Çanakkale’de Savaşan 13 Yaşındaki Gönüllü Bombacı Ali Reşat Çavuş’un Fotoğrafının Hikayesi

ali-resat-cavus-1

Çanakkale Zaferi denince unutulmaz karelerden biridir üzerinde ‘Gönüllü Bombacı’ yazan fotoğraf. Başındaki enveriyesi oldukça büyük, üzerindeki askerî kıyafet kendisine bol gelen 13-15 yaşlarındaki çocuğun fotoğrafını çoğunuz hatırlar. Genelkurmay Başkanlığı’nın 2007 yılında yayımladığı albümde yer alan ve en çok konuşulan karelerden biri olan fotoğraf (Genelkurmay o tarihte 28 fotoğraf yayımlamış, o fotoğraflardan biri de ‘Gönüllü Bombacı’ya ait meşhur kareydi). Ama kimdi bu çocuk? Gerçekten Osmanlı askerleriyle birlikte Çanakkale’de bulunmuş, düşmana karşı savaşmış mıydı? Acaba fotoğraf bir evin bahçesinde çekilmiş olabilir miydi? Ya da çocuk abisinin asker kıyafetlerini mi giymişti?

Bugüne kadar bu fotoğrafın hikâyesini hiç kimse öğrenemedi. Çanakkale Savaşı tarihi ile ilgilenen birçok araştırmacı, üzerinde el yazısıyla “Gönüllü Bombacı” yazan bu fotoğrafı, Anadolu insanının vatanı için her yaşta canını feda edebileceğinin delili olarak anlattı durdu. Hatta şu an bile internette dolaşan bu fotoğrafın altında Çanakkale’de lise ve ortaokul sıralarındaki çocukların savaştığını anlatan nice asılsız bilgi mevcut. Oysa fotoğrafın kaynağı hakkında kesin bir bilgi bulunmadığı gibi, gerçekliği konusu da hayli tartışmalıydı. Fotoğraftaki küçük çocuk, o dönemler, hatta günümüzde bile çok yaygın bir âdet olan, ‘asker büyüklerinin giysisiyle’ resim çektirmiş bir çocuk olabilirdi. Ya da resmin üzerindeki ‘Gönüllü Bombacı’ yazısını, sonradan ona bu sıfatı yakıştırmış biri yazmış olabilirdi. Ancak ilk kez, resimdeki küçük çocuğun gerçekten de Çanakkale cephesinde bulunduğunu dergimizdeki belgelerde görecek ve kendisine takılan ‘Gönüllü Bombacı’ lakabının da haksız olmadığını okuyacaksınız.

gonullu-bombaci-ali-resat-cavus

Zira 22 Ağustos 1915’te Berliner Illüstrirte Zeitung isimli Almanya’da haftalık yayın yapan derginin söz konusu sayısında Türk ordusunun bu en genç savaşçısının hikâyesi yer alıyordu. Yaklaşık 40 yıldır Çanakkale Zaferi ile ilgili belge ve bilgi toplayan Yetkin İşcen, herkesin bildiği bu fotoğrafın hikâyesini ortaya çıkartan ilk kişi. Kendisi gibi Çanakkale konusunda uzman araştırmacı-yazar Basri Emin Sütlü de bu fotoğrafın hikâyesine geçen hafta piyasaya çıkan “Hatıralarla Çanakkale-Harp Sahası Gezi Rehberi’ kitabında kısaca yer verdi.

Biz isterseniz 1915’e, Berliner Illüstrirte Zeitung isimli Alman dergisinin haberine dönelim. Haber, yayın hayatına 1892’de başlayan dergide şöyle anons ediliyor: “Ozan-şair Karl Vollmoeller Çanakkale Boğazı’nı savunanlara ilişkin haberler gönderdi. Dr. Vollmoeller’in ilk öyküsü, Türk Ordusu’nun en genç astsubayı ile ilgili…”

Almanya’dan gelerek savaşla ilgili izlenimlerini gazetesine yazan Vollmoeller’den öğrendiğimize göre fotoğraftaki çocuğun adı Ali Reşat’tı. Ali Reşat’ın hikâyesini tüm çıplaklığı ile kaleme alan Vollmoellar’e ‘Gönüllü Bombacı’nın birliğinde yer alan komutanı da yardımcı oluyordu. Şu satırlar yazara ait: “Ali…! diye bağırdı, Alman makineli tüfek birliğinin komutanı; Ali…! Çadırın arkasındaki karanlıktan ilginç ve biçimsiz bir karaltı gözüktü. Üstüne başına çekidüzen verdi ve dimdik durarak selam çaktı. … İlk izlenimim, üniforma içinde bir kız olduğu biçimindeydi… Kafasına göre oldukça büyük olan ve tropik şapkalara benzeyen, kahverengi pamuklu kumaştan yapılma ‘Enveriye’ (Türk askerinin yeni başlığı) altında iki parlak ve kuyruklu göz yanıyor, dar ve parlak bir yüzü parıldatıyordu. Görüntünün kalanı ise kaba pamukludan yapılma, balçık kahverengisi arazi üniformasının altında kayboluyordu.

ali-resat

-Beyler, bu Osmanlı İmparatorluk Ordusunun en genç astsubayı Ali Reşat Çavuş… Ali, Almanca öğrendiğini göster. Alman askeri nasıl der?

Oldukça bol ve uzun üniforma kolunun içindeki ince parmaklı eli yeniden başlığa gitti. Çatallı bir çocuk sesi duyuldu:

-Çook iyii…! (Sehr gut).

-Tamam Ali. Şimdi biz bu beylere senin nasıl astsubay olduğunu anlatacağız. Beylerin hepsi tüm cesur Türk askerlerine Almanya’dan güzel armağanlar getirdi. İşte, bir paket de senin için. Bu beyler Almanya’ya geri döndüklerinde senden söz edecekler.”

Yazara göre Ali’nin babası, Balkan Savaşı’nda bir Makedonya alayında yüzbaşıydı ve Kumanova’da şehit düşmüştü. Annesi ve kardeşleri, Sırplar tarafından katledildi. Bu katliamdan kurtulan Ali Reşat, kaçanların arkasına takılarak kendisini Trakya’ya attı ve askerlerin arasına katıldı. On üç yaşında bir çocuk, bir birlikle nasıl kalırsa öyle beslendi. Kâh geldi bir köşeye kıvrıldı, kâh arda kalanlarla idare etti. Yaklaşık 20 ay o askerlerle kaldı. Sonunda da yolu onlarla birlikte Çanakkale’ye düştü. Söz yine yazarın: “On beş yaşına gelmişti ve savaşmak istiyordu. Birisi ona bir asker pantolonu verdi ve bir de asker ceketi… Yalnızca bir silahı eksikti. Büyük adamların da kendilerinin silaha ihtiyaçları vardı. Ali’nin el bombasıyla tanışması kendi fikriydi. Bu ilk olarak nasıl oldu bilmiyorum. Ancak bir akşam kalktı ve kendi yöntemiyle İngilizlerle savaşmaya başladı. Gecenin yarısında bir cehennem gürültüsü ve delicesine atışlardan sonra, Ali Reşat sabah, bir İngiliz dürbünü ve bir Browning tabancayla geri döndü. İngiliz subaylarının bulunduğu yerleri bulma konusunda özel bir yeteneği vardı. El bombaları hep İngiliz subaylarını buluyor ve ganimetleri de buna uygun olarak seçilmiş ve aristokratik oluyordu.”

gonullu-bombaci

Genelkurmay’ın da yayımladığı bu meşhur fotoğrafın üzerinde “Gönüllü Bombacı” yazıyordu ama ismi bilinmiyordu.

Söz konusu haberde Ali’nin komutanının sözlerine de yer veriliyordu. Komutanı Ali’nin yetenekli olduğundan bahsediyordu. Gönüllü bombacıların tüm saldırılarında yer alması gerektiğini söylüyordu. “Ne yaptığını gördünüz. Ali, saldırı kollarının kahramanı oldu. Siperden ilk çıkan, düşman tel örgülerini ilk geçen ya da kesen, silahını tümüyle etkin olarak ilk kullanan oydu.”Komutanı onun, nisan ayındaki bir saldırıda, her iki bacağından ve bir mermiyle de ciğerinden kötü bir biçimde yaralandığını da anlatıyordu yazara. Ama hep ön saflarda olmak isteyen Ali’yi cephe gerisindeki bir hastaneye taşımanın da faydasız olduğunu dile getiriyordu. Buna rağmen bu yaralanmadan dolayı 4 hafta cepheden uzak kaldı Ali. Sonrasında döndüğü cephede yine düşman kurşunlarına hedef oldu. Son olarak da sol omzundan yaralanmıştı. Tüm bunlara karşın o, birkaç gün sonra yeniden iyileşerek siperlerdeki yerini almıştı. Komutanı yazara hikâyesini anlatırken hemen yanı başlarındaydı Ali. Çünkü şöyle bitiyordu metin: Bugün de erkenden ve yine bıkmadan yorulmadan bizimleydi… Öyle değil mi Ali Reşat?”

Berliner Illüstrirte Zeitung

Çanakkale Savaşı’ndan bir kesit sunan bu kare de Berliner Illüstrirte Zeitung adlı dergide yer aldı.

Gecenin karanlığında siperden çıkan, düşman askerlerinin, özellikle subayların yerlerini bulan ve bombasını atan Ali, yaşının küçüklüğüne rağmen yüreğinin büyüklüğü, cesareti ve azmi ile bir destan yazdı. Yine söz konusu hikâyeden öğrendiğimize göre cepheyi ziyarete gelen Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın huzuruna çıktı. Savaşta göstermiş olduğu yararlılıklar dolayısıyla kendisine çavuş rütbesi verildi (Dergi bu bilgiyi de vermesine rağmen haberi en genç astsubay diyerek anons etti).

karl-vollmoeller1948 yılında hayata veda eden Karl Vollmoeller iyi iş çıkartmıştı. Bizi heyecanlandıran ise 22 Ağustos 1915 tarihli haftalık dergide Ali’nin fotoğrafının da yer alıyor olmasıydı. Zaten bu fotoğraftı her şeyi aydınlığa kavuşturan. Zira 2007 yılında Genelkurmay’ın yayımladığı fotoğraf ile bu fotoğraf sanki birkaç gün arayla çekilmiş gibiydi. İşin bir başka ilginç yanı da 19 Ağustos 1915 tarihli Illustrirte Zeitung (1843-1944 yılları arasında yayın hayatını sürdürdü) adlı dergi de sayfalarında Ali’ye yer veriyordu. Çizerleriyle meşhur olan bu derginin Çanakkale’ye gelen George Lebrecht isimli çizerinin kara kalem resmi tıpa tıp Ali Reşat’a benziyordu. Üstelik 1945 yılında hayatını kaybeden ünlü ressam Lebrecht, yaptığı bu resmin altına ‘Ali Reşat’ diye not düşmüştü.

Ali Reşat ile ilgili bir Alman’ın daha hikâyesi var. Ama bu hikâye biraz farklılık arz ediyor. Hikâye, 1978 yılında ölen Armin Wegner’e ait. Oldukça uzun olan bu hikâye, 1921 yılında kaleme alınmış. Alman generali Mareşal Von der Goltz’un (Golç Paşa) ekibinde sağlık görevlisi olarak Türkiye’ye gelen ve savaşa katılan Armin Wegner isimli Alman askeri, Çanakkale cephesindeki gözlemlerini savaştan sonra ‘Hüseyin Oğlan’ adını verdiği eseriyle kitaplaştırdı. Onun anlattıkları ile Vollmoeller’in yazdıkları neredeyse tıpa tıp benzerlik arz ediyor. Yalnız Vollmoeller’in yazısındaki ‘Ali Reşat’, Wegner’in öyküsünde ‘Hüseyin’ olarak ele alınmış. Ali Reşat ismi ise Hüseyin’e sahip çıkan subayın adı olarak kitapta yer bulmuş. Armin Wegner orijinal adı Der Knabe Hussein olan kitaptaki hikâyesine şöyle giriş yapıyor: “Lüleburgaz’daki Balkan Savaşları sırasında, iki gün sonra bozguna uğrayan askerler bozkırda minaresi güdük bir parmak gibi yükselen terk edilmiş bir köyde on bir yaşında bir Türk çocuğu buldu. Mavi şalvarı topuklarına kadar uzanıyordu, kırmızı fesinin altında çekik gözleri dehşetten donuklaşmıştı. Önünde, avlunun ortasında bir köylünün ağaca bağlanmış cesedi sallanıyordu.”

Devam eden hikâye yukarıdaki hikâyede geçen komutanın anlattıklarıyla örtüşüyordu. Ali Reşat’ın İstanbul’a geldiği, 20 ay kadar kaldığı, genç acemi erlerle birlikte Beyoğlu’nun arkasındaki Taksim Kışlası’nda konakladığı, sonra Çanakkale’ye yolunun düştüğü, bombacı olduğu uzun uzun anlatılıyordu. Şu satırlar Wegner’in: “Hüseyin sabaha karşı sipere döndüğünde cepleri çikolata ve İngiliz altınıyla doluydu. Bir palaskada fişekler şıngırdıyor, kanayan parmakları arasında simsiyah parlayan bir Browning tutuyordu.” Cephede yaralandığı, Tekirdağ’a götürüldüğü, burada 4 hafta kadar kaldıktan sonra iyileşip tekrar Gelibolu’ya döndüğü de yazıyordu. Hikâye şu şekilde sonlanıyordu: “O gün Hüseyin on dört yaşına bastı. İçinde serpilmeye başladığı üniformasının omuzlarında çavuş apoletleri vardı. Anası karanlık bir gecede alevler içindeki bir kalasın altında göçüp gittiğinden bu yana kendisine analık eden toprak ona güneşten yanmış bir kabuk ve ağaç dalları gibi güçlü kollar armağan etmişti. Padişah ordusu ise ona binlerce baba vermişti. Ali Reşat onu Edirne’deki askerî okula göndermek istiyordu, akademideki tüm subaylar onu seveceklerdi.”

Evet; tarihî fotoğraftaki ‘Gönüllü Bombacı’nın, başkasının askerî elbiselerini giymiş bir genç olmadığı, tam aksine Çanakkale cephesinde, Arıburnu veya Anafartalar bölgesinde, kahramanlıklar yapmış bir genç olduğu ortaya çıkıyordu. Yakın zamana kadar kim olduğunu bilmediğimiz, üzerinde ‘Gönüllü Bombacı’ yazan fotoğrafından tanıdığımız Ali Reşat Çavuş, artık hepimizin kahramanı. Sizce hatırasını yaşatacak bir abideyi de hak ediyor değil mi?

gonullu-bombacilar

Gönüllü Bombacı’ya ait arşive ilk ulaşan Yetkin İşten emekli bir gazeteci. 40 yıldır Çanakkale üzerine çalışmalar yapıyor. Bugüne kadar Çanakkale ile ilgili bir kitabı Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla çıktı. “Birçokları gibi ben de ‘Gönüllü Bombacı’nın yer aldığı fotoğraftaki çocuğun, abisinin ya da bir yakınının kıyafetini giydiğini düşünüyordum. Zira yaşı çok küçüktü. Ayağında doğru dürüst ayakkabı yoktu. Başlığı kocamandı. Ama bugün gördük ki hikâye tahmin edebileceğimizin çok ötesinde.” diyor.

İşten, söz konusu dergileri bir arkadaşı sayesinde elde ettiğini, karıştırırken fotoğrafı gördüğünü ve fotoğraftaki çocuğu hemen tanıdığını söylüyor. “Çorap söküğü gibi geldi. Dergiye baktıktan sonra diğerlerini de araştırdım. Araştırmacı arkadaşım Basri Emin Sütlü de fotoğrafın yer aldığı derginin o günkü nüshasının tamamını elde etti. Ben ayrıca bizim tarihçilerin pek sevmediği Armin Wegner’in hikâyesini de buldum. İsimler ve olaylar neredeyse birbirinin aynı. Bunun yanında başka bir dergide bulduğumuz çizim de Ali Reşat’a çok benziyor.”

Yetkin İşten, Osmanlı ordusunda o yaşta hiç asker olmadığını söylüyor. Zira Osmanlı’da askerlik yaşı 18’di. Savaşın son senesinde çıkartılan bir kanunla yaş sınırı 17’ye düşürüldü. “Yani sağda solda çoluk çocuk askere gitti, vatanı kurtardı diyorlar ama bunun gerçekle alakası yok. Bana göre bu sebepten dolayı Çanakkale cephesine gelen Alman gazeteciler ‘Gönüllü Bombacı’ ile yakından ilgilendi. Çünkü onun yaşında başka kimse orduda bulunmuyordu.”

Peki, ‘Gönüllü Bombacı’nın akıbeti ne oldu? İşte bu noktada elde hiçbir bilgi mevcut değil: “Wegner’in hikâyesinde savaş sonrası Edirne’ye döneceği yazıyordu ama sağ kalabildi mi, bilinmiyor.”

61 yaşındaki Yetkin İşten aslen İstanbullu. 10 yıldır Çanakkale’de yaşıyor. Çanakkale Savaşı’na ilgisi lise yıllarında bir gezi sonrası başlamış. “Ziyaret için Çanakkale’ye gitmiştik. O yıllarda meşhur bir Salim Amca, onun da küçük bir müzesi vardı. 16-17 yaşlarındaydım. O müze beni çok etkiledi. O günden sonra Çanakkale ile ilgili ne gördüysem biriktirdim, sakladım. Zamanla bu araştırmaya döndü. Ama gazeteci olduğum için vakit bulamıyordum. Hürriyet dergi gruplarında çalıştım. Emekli olduktan sonra da bu tutku sebebiyle Çanakkale’ye yerleştim. Emekli olunca kendimi tamamen arşiv aramaya-taramaya verdim. Alman arşivlerinde çok fazla bilgi ve belge var. 2013’teAlmanya’ya gittim. Ama orada en az 6 ay kalmak lazımdı. 6 ay geçimimi sağlayacak ortam olmadığı için erken döndüm. Bu işlerden bir beklentim yok.”

Çanakkale’ye dair birçok bilinmeyen bu kitapta

Araştırmacı-yazar Basri Emin Sütlü, geçen hafta piyasaya çıkan ‘Hatıralarla Çanakkale-Harp Sahası Gezi Rehberi’ kitabında Gönüllü Bombacı’nın hikâyesine de kısaca yer veriyor. Söz konusu kitap harp sahalarını ziyarete gidenlerin kolayca istifade edebileceği bir eser olarak düşünülmüş. Kitap hazırlanırken, geziye giden grupların hemen hepsinin takip ettiği güzergâh esas alındı ve sadece bu güzergâhta yer alan abide ve şehitliklere yer verildi. Savaş hakkında genel bilgilere ilave olarak savaşın ruhunu yansıtan hatıraların da yer aldığı kitapta özellikle gerçek şehitlikler üzerinde duruldu. Gezilen yerlerde bulunan fakat çoğu ziyaretçinin fark etmediği detaylar özellikle belirtildi. Yıkılan abideler, haçın gölgesinde yatan şehitler, savaşa giden askerlerimizin mermere işlediği şiirler gibi daha önce bilinmeyen birçok bilginin yer aldığı 154 sayfalık kitap, Yitik Hazine yayınlarından çıktı. 1978’de doğan Basri Emin Bey, 2005’ten beri Çanakkale Muharebeleri ile ilgili araştırmalar yapıyor.

Kaynak: Aksiyon Dergisi – Onedio

istanbul-tiyatro-festivaliİstanbul Tiyatro Festivali’nin 2016 programında yer almak isteyen yerli projeler için başvuru tarihleri 30 Mart – 28 Ağustos 2015 olarak belirlendi.

20. İstanbul Tiyatro Festivali’ne katılmak isteyen yerli topluluklar için proje başvuruları 30 Mart Pazartesi gününden itibaren başlıyor. Başvurular için başvuru formu en geç 28 Ağustos 2015 tarihine kadar İstanbul Tiyatro Festivali Merkezi’ne (Sadi Konuralp Cad. No: 5 Nejat Eczacıbaşı Binası, Şişhane)  teslim edilebilir. Festivale başvuracak yerli yapımların daha önce İstanbul’da sahnelenmemiş olması gerekiyor.

20. İstanbul Tiyatro Festivali’ne seçilecek projeler iki aşamalı bir değerlendirme sonucunda belirlenecek. Değerlendirmeler, danışma kurulu ile birlikte başvuruların sona erdiği 28 Ağustos 2015 tarihinden sonra yapılacak.

İstanbul Tiyatro Festivali, 20. yaşını kutlayacağı 2016 yılında, izleyicilerini uluslararası ve ulusal düzeyde özel yapımlarla buluşturmaya hazırlanıyor. Geçen festivallerde olduğu gibi genç toplulukların gösterilerinin yer aldığı ‘Yeni Dalga’ ve Salon ile İstanbul Tiyatro Festivali ekiplerinin ortak çalışmaları sonucunda hayata geçirilen ‘Oyun Salonu’ projesi de yine festivalin ana programındaki bölümler olacak. Festival, önümüzdeki yıl da dünyaca ünlü tiyatro ve dans toplulukları ile Türkiye’den gösterileri, İstanbul’un farklı mekânlarında izleyiciyle buluşturacak.

romanEdebiyat, yaratıcılığa dayanan bütün sanat dallarında olduğu gibi, özneldir. Belirli ve herkes için geçerli ölçütlerle değerlendirilemez bu alanda verilen eserler. Yine de edebiyat eserlerini, çağdaşları ve toplum üstündeki etkilerinden yola çıkarak bir değerlendirmeye tutabiliriz. Özellikle söz konusu olan tür romansa, onların kendinden sonraki eserleri nasıl etkilediği, öbür yazın türleri üstündeki etkisinin ne olduğu ve okurların gözünde nasıl bir yer edindikleri önemlidir. Bunun içindir ki onlarca yıl önce yazılmış bir roman hâlâ okunur, edebiyat dünyasını ve bireyleri bugün de etkilemeye devam eder.

Aşağıda, 20. yüzyılda yazılan ve mutlaka okunması, anlaşılması gereken 50 roman listesi yer alıyor. Kitapların sıralaması yazıldıkları yıllara göre yapılmıştır.

1. Şikago Mezbahaları (1906) – Upton Sinclair

İşçi sömürüsünü ve Amerika’daki yetersiz gıda güvenliğini sergileyen roman, Başkan Roosevelt’in 1906′da sağlıkla ilgili iki yasayı geçirmesine neden oldu.

2. Dönüşüm (1915) – Franz Kafka

Dönüşüm, varoluşçuluğu temele alan mükemmel romanlardan biridir. Kafka’nın karakteri Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini bir böcek olarak bulur. Bu böcek metaforu ise bütün toplumsal rahatsızlıklara cesaret kırıcı bir bakış açısı sunar.

3. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (1916) – James Joyce

Bu yarı otobiyografik roman, cinselliğe, sürgüne, sömürgeciliğe ve estetiğe bir yolculuk yapar. Kitap, Joyce’un kendisiyle mücadelesine ayna tutmaktadır.

4. Siddhartha (1922) – Hermann Hesse

Roman, yalnızca Siddhartha Gautama’nın hikâyesini anlatmaz, Siddhartha’yı yüce Buda olarak tanımlar, çünkü ana karakter ona benzer bir aydınlanma yolu izler. Yolculuğu boyunca karşılaştığı herkes ve yaşadığı her olay, Siddhartha’ya değerli bir katkıda bulunur.

5. Muhteşem Gatsby (1925) – F. Scott Fitzgerald

Caz çağının alegorisi olma özelliği taşıyan ünlü roman, “Amerikan Rüyası”nın çöküşünü, lüks bir hayat süren bir adamın hüzünlü hikâyesi yoluyla anlatır.

6. Döşeğimde Ölürken (1930) – William Faulkner

Bilinçakışı yöntemiyle yazılan romanda, on beş farklı anlatıcının ağzından karışık bir düzende aile bireylerinden birisinin gömülme arzusu yerine getirme çabası anlatılır.

7. Mübarek Toprak (1931) – Pearl S. Buck

Dünya Savaşı’ndan sonra, bir çiftçi ve karısının yaşam savaşının betimlemesi özelliği taşıyan roman, çiftçinin ve ailesinin, yaşamlarını kontrol etme hikâyesini zaman ve yer kavramlarını aşarak anlatır.

8. Dalgalar (1931) – Virginia Woolf

Sansür döneminde kadınların arzularını ve eşcinselliğini oldukça keskin hatlarla ve açıksaçıklıkla araştıran Woolf, bu kavramların “edepli toplum” değerlerinden öte bir yerde düşünülmesi için okurlarına meydan okur. Arkadaşları karşılıklı bir trajedide hemfikir olurken birçok fikir ve felsefe nihai feminist hareketin belirginleştiğini ima eder.

9. Fareler ve İnsanlar (1937) – John Steinbeck

Büyük bunalım boyunca fakirlik ve eziyetle mücadele eden iki göçmen işçinin trajik ve tozlu hikâyesi, Steinbeck’in en meşhur eserlerindendir. Kahramanlarının birbirleriyle olan ilişkisini ve etraflarındaki umutsuzluğu inceleyen bir eserdir.

10. Tanrıya Bakıyorlardı (1937) – Zora Neale Hurston

Antropolog Hurston, Karaib ve ya Afrika soyundan gelen Amerikalıların kişisel deneyimerine ışık tutmak için Amerika’nın güneyi ve Karayipler ile ilgili araştırmasına dikkat çeker.

11. Sessiz Gezegenin Dışında (1938) – C.S. Lewis

Lewis, Narnia gibi canlı ve hayal gücü kuvvetli bir dünyada, insan içgörüsüne bazı fantastik yaratıklarla uzaylı manzaraları yerleştirerek bilimkurguyu çözmeye çalışır.

12. Hoşça Kal Berlin (1939) – Christopher Isherwood

Bir hiciv geçidi, eksantrik ve grotesk figürlü, ilginç hikâyeler dizisi, Berlin’deki Nazi saldırısının öncesinde ana karakter Isherwood’un başına gelen olaylardan esinlenerek ortaya çıkmıştır.

13. Altın Gözde Yansımalar (1941) – Carson McCullers

Carson McCullers, ABD’nin güneydoğu eyaletlerinden birinde, barış zamanı bir ordugâhta geçen bu romanında, beş kişinin yalnızlıkları, düşleri, saplantıları, başarısızlıkları ve zaaflarından bir “insani cehennem” örüyor.

14. Yabancı (1942) – Albert Camus

Varoluşçu bir roman olarak etiketlenmesine rağmen, Camus, politika, felsefe, edebiyat ve din gibi çok geniş bir açıdan alır sorunları. Romanda bir katilin hayatında gittikçe artan absürt ve ruhsuz olayları anlamlandırma çabası yer alır.

15. Başka Sesler Başka Odalar (1948) – Truman Capote

Old South, etrafında bir viraneye dönüşürken genç bir çocuk tanımadığı akrabalarıyla yaşamak için gönderilir ve kendisini insanlığın anlamını, onun güzel ve karmaşık yapılarını sorgularken bulur.

16. 1984 (1949) – George Orwell

1984, şimdiye kadar yazılmış en etkili politik ve distopik romanlardan biridir. Bu tartışmasız klasik, bireyin toplumla olan ilişkisini dikkatli bir biçimde irdeler. Sadık bir sosyalist olan Orwell, komünizm, faşizm ve totalitarizmin mantıksal aşırılıklarını ortaya çıkarmak niyetindedir ve bunu büyüleyici ve korkunç anlatımı ve diliyle yazmıştır.

1951 yılında yayımlanmasına rağmen, Salinger’in ikonik, isyankâr antikahramanı Holden Caulfield hâlâ yaşamaktadır ve Amerikan toplumunun iki yüzlülüğünü ve sahtekârlığını dile getiren güvenilmez bir ses olarak da okunmaktadır.

18. Görülmeyen Adam (1953) – Ralph Ellison

Çok az roman insan hakları hareketinden önce Afroamerikan toplumunun duygularını Görülmeyen Adam kadar iyi yakalamıştır. Ellison, marjinalleşme, hayal kırıklığı ve çağdaşlarını değersizleştirme gibi kavramları politik bir bireşime dönüştürmektedir.

19. Sineklerin Tanrısı (1954) – William Golding

Makro konuya mikro bir bakış getiren roman, bir uçak kazasından sonra adaya sıkışan, orada uygarlık çatışmalarına ve farklı gruplaşma yolları arayan ve bunu, gücü güvence altına almak için yapan İngiliz okul çocuklarının hikâyesini anlatır.

20. Lolita (1955) – Vladimir Nabokov

Birçok okur romanın merkezindeki tartışma yaratan pedofili ilişkiyi görüp, romanın özünü atlamıştır. Lolita, kurbanla kurban eden arasındaki çizginin bulanıklaşmasını özenle inceler.

21. Şafak Tapınağı (1956) – Yukio Mişima

İnsan zihninin gizli kalmış yerlerini usta bir anlayışla anlatan Mişima, tapınaktaki evi tarafından büyülenen genç Budist’in deliliklerini ve eziyetlerini incelemektedir.

22. Zen Kaçıkları (1958) – Jack Kerouac

Beat neslinin temel taşı olarak bilinen Kerouac, özgür Zen Kaçıkları’nda konformist Atom Çağı’nda, toplumun gittikçe sertleşen anlam arayışını net bir biçimde gösterir.

23. Gece (1958) – Elie Wiesel

Çok az roman, soykırımın onur kırıcı ve iç burkan korkularını toplama kampında geçen, yarı otobiyografik, didaktik ve trajik bu roman kadar iyi anlatabilir.

24. Parçalanma (1958) – Chinua Achebe

Igbo lideri Okonkwo, kabilesinin hem içerde hem de İngiliz kolonisi gibi dış kaynaklarla parçalanmasını izlemektedir. Bu roman postkolonyel edebiyat tarzında şimdiye kadar yazılmış en aydınlatıcı ve provokatif eserlerden biridir.

25. Bülbülü Öldürmek (1960) – Harper Lee

Lee’nin bu uzun eseri, zorlukların içinde dürüstlüğü devam ettirme ve toplumsal ahlakı sürdürebilme mesajlarını taşıyan, içerik bakımdan zengin bir romandır.

26. Madde 22 (1961) – Joseph Heller

Heller, bu kara mizah ögeleri barındıran romanında, absürt hükümet bürokrasisi yoluyla savaşa ve şiddete ciddi eleştiriler gönderir.

27. Otomatik Portakal (1962) – Anthony Burgess

Özgür iradenin sınırlarını ve doğasını sorgulayan bu provokatif ve distopik roman, sokak çetelerinin acımasızlığıyla hükümetin yaptığı tuhaf deneyleri konu edinir.

28. Guguk Kuşu (1962) – Ken Kesey

Zihinsel sağlık enstitüsü ve MKULTRA’da edindiği tecrübelerle ortaya çıkan Kesey’nin tartışmalı romanı, toplumun yanlış anlaşılan, aşağılanan ve gözden kaçanlarına bir ışık tutmaktadır.

29. Kedi Beşiği (1963) – Kurt Vonnegut

Kedi Beşiği’nde teknoloji, din, bilim ve soğuk savaş, nüktedan ve kırıcı bir mizaha kurban gitmektedir ki bu eser aynı zamanda ana ilkeleri de ayrıntılı biçimde inceler.

30. Herzog (1964) – Saul Bellow

Mektup tarzında düzenlenen bu roman, orta yaş bunalımına yenik düşen ana karakter Moses Herzog’un zihnine bir gedik açar.

31. Paris Bir Şenliktir (1964) – Ernest Hemingway

Bu yaratıcı romanda Hemingway, 1920′li yıllarda Paris’te bir göçmen olarak edindiği tecrübeyi ve sayısız önemli yazar ve sanatçıyla olan iletişimini dile getirir.

32. Kişisel Bir Sorun (1964) – Kenzaburo Oe

Ailevi sorumluluk ve gerçeklerden kaçış bu romanın merkezini oluşturur. Bir babanın, yeni doğan zihinsel engelli oğlundan uzaklaşmak gibi yüz kızartıcı kararı ve bu karardan kendini alkole ve kadınlara vererek vazgeçmesi anlatılır.

33. Maus Hayatta Kalanın Öyküsü (1972) – Art Spiegelman

Spiegelman’in babasıyla olan hasarlı ilişkisini düzeltme çabalarını anlatan ilginç bir hikâyeyle çerçevelenen iki ciltlik bu roman, soykırım edebiyatı ve grafik roman tarzına önemli bir örnektir.

34. Gravity’s Rainbow (1973) – Thomas Pynchon

II. Dünya Savaşı’nın tuhaf ve postmodern bir yorumu olan bu roman, birbirinden farklı gerçek konu ve fikirleri araştırırken 73 bölümde 400′ü aşkın karakteri uzun uzun anlatır.

35. Suttree (1979) – Cormac McCarthy

Ortada hiçbir neden yokken varlıklı bir adam, lüks hayatını terk edip Tennessee nehrindeki tekne evine kendini hapseder. Orada birçok kötü insanla karşılaşır, kendisi ve çevresi hakkında çok şey öğrenir.

36. Alıklar Birliği (1980) – John Kennedy Toole

Şimdiye kadar Pulitzer kazanmış ve aynı zamanda sevimli bir absürt tarzı olan romanlardandır. Toole, trajik ve gülünç olan New Orleans’ın bir portesini çizer.

37. The Color Purple (1982) – Alice Walker

Walker, 1930′ların Georgia’sında geçen bu romanında, o zamanlar görmezden gelinen bir grup olan Afroamerikan kadınların var olma mücadelesini ele alıyor.

38. Beyaz Gürültü (1985) – Don DeLillo

Postmodern bir ana karakter olan Jack Gladney ve ailesi, yerel bir felaketin ardından kendi varoluşlarını incelemeye başlar.

39. Watchmen (1986) – Alan Moore

Watchmen, soğuk savaş, Thatcherizm ve Reaganizm hakkında yorum yapan, geleneksel süper kahraman mitoslarını tahlil eden, yarı gafik tarzında yazılmış bir romandır.

40. Mutfak (1988) – Banana Yoshimoto

Tokyo’da kederin, yenilginin, aşkın ve yemeğin merkeze alındığı bir kitap olan Mutfak, Yoshimoto’nun ilk romanıdır ve toplum tarafından askıya alınan hayatın sınırlarına dikkatle bakan bir romandır.

41. Biz (1988) – Yevgeny Zamyatin

1920-1921 yılları arasında yazılan fakat 1988′e kadar basılmayan bu Zamyatin romanı, iki farklı Rus devriminden edinilen deneyimlerle ortaya çıkan totaliter, kötücül ve distopik bir geleceği anlatır.

42. A Good Scent from a Strange Mountain (1992) – Robert Olen Butler

Vietnam savaşından kısa bir süre sonra Louisina’da kendi yalnız hayatlarını dokumaya başlayan göçmenler, gaziler, fahişeler ve öbür yabancılaştırılmış insanları konu alan bir kitaptır.

43. Snow Crash (1992) – Neal Stephenson

Cyberpunk hareketinin temel taşlarından biri olan ve oldukça titizlikle yazılan bu roman, Second Life gibi metaverselerin, Google Earth gibi evrensel servislerin ve internet kültüründeki dil temelli fikirlerin nihai doğuşunu doğru bir biçimde öngörmüştür.

44. Art & Lies (1994) – Jeanette Winterson

Benlik, cinsellik, yaratıcılık hakkında sorular soran, Picasso’nun, Sappho’nun hayatını içeren büyülü gerçekliğin postmodern bir eseridir.

45. Life After God (1994) – Douglas Coupland

Coupland, hayatlarında din olmadan yetişen bireyler ile maneviyatı ve anlamı bulmada sayısız yolları deneyen insanları karşılaştırır.

46. Fight Club (1996) – Chuck Palahniuk

Palahniuk, bu ilk romanında Amerikan toplumunun yalnızca yapay şeyler üretmek için insan doğasını kısıtlamasına ve baskı altına almasına derin ve keskin bir ayna tutar.

47. The Lives of Animals (1999) – J.M. Coetzee

Coetzee, insanoğlunun hayvanlara gösterdiği farklı davranışlarla veganizmden esinlenerek yazdığı bu romanda, bu iki bakış açısını dengeleyerek eserine yansıtmaktadır

48. Saksı Olmanın Faydaları (1999) – Stephen Chbosky

Anlatıcı Charlie, aslında parçası olmak istediği dünyadan ayrılma ve tecrit hissi ile büyüyen yeni nesil için, yeni çağın Çavdar Tarlasında Çocuklar’daki Holden Caulfield’i gibi davranır.

49. Places Left Unfinished at the Time of Creation (1999) – John Phillip Santos

Santos, ailesinin mirasını anmak ve araştırmak için gelecek, geçmiş ve günümüz arasında bir köprü kurar. Bunu yaparken Meksika geleneğinin parçalarıyla süslenmiş hikâyelere ve arkeolojik duyarlılığı olan bir tarih bilincine yer verir.

50. Sputnik Sweetheart (1999) – Haruki Murakami

Çok az yazar Murakami’nin anlattığı gibi karşılıksız aşkı ve kaybı anlatabilir. Yazarın şiirsel ve çağrışımsal tarzıyla bezenmiş roman, bireylerin kendilerini bir bütün olarak toplumdan uzaklaştırmasını ve bunun yarattığı yalnızlığı yansıtır.

Temaya, milliyetlere, toplumların kökenine, geçen yıllara ya da kabul gören başarı düzeyine aldırmadan, bu elli kitabın yazarı, okurlara yeni fikir ve bakış açısı kazandırmayı başarmıştır. Bazıları toplum tarafından göz ardı edilen grupların ya da bireylerin sözlerini yansıtmıştır, bazıları dışta olanı açıklamak için içsel bir bakış sergilemiş, bazıları da insanlık için olası kaderleri doğru varsaymıştır. Her durumda tümü de uygarlığın nerede başladığını ve şimdi nerede olduğunu anlatan, okunmayı hak eden romanlardır.

Eminseniz isterseniz aşağıda 7 madde halinde verilen metni okuyup tekrar düşünün!

Bize sürekli gösterilen harita..

Bize sürekli gösterilen harita..

Dünyamız, her zaman küresel güçlerin mücadelesine sahne olmuştur. Medya, ekonomi, siyaset ve popüler kültür bu mücadelenin en çetin savaşlarının yaşandığı alanlardır. Bu sefer sizi çok farklı bir arenaya götürüyoruz. Dünya haritasına bakış açınızı değiştirecek bir gerçeğin ardındaki komplo teorilerine inanamayacaksınız. İşte 7 maddede dünya haritasının ardında yatan sır!

eski tip harita

Merkatör Projeksiyonunu daha önce duymuş muydunuz? Günümüzde hemen her okulda, kurumda ve daha bir çok alanda karşılaşabileceğiniz dünya haritalarının tamamı Merkatör Projeksiyonu esas alınarak çizilen haritalardır. Ve işin doğrusunu söylemek gerekirse, dünyanın doğru kabul edilen en büyük ve yaygın yalanıdır. Merkatör Projeksiyonu, son derece yanlış hesaplamalarla çizilen haritalar ortaya koyar. Sadece ekvator çizgisi hizasında doğru sonuçlar verebilen harita, kuzey ve güney uçlarda gerçeği yansıtmayan ölçümler ortaya koyar.

1500’lü yıllarda ortaya atılan bu harita türü, her ne kadar teknik imkansızlıklardan ortaya çıkmış masum bir hata gibi görünse de aslında büyük bir propaganda malzemesidir. Çünkü ilerleyen yıllarda doğru ölçümlerle oluşturulan haritalar, kabul görmemiş ve Merkatör Projeksiyonu kullanılmaya devam etmiş. Neden? Bilimsel her türlü gelişmeye kucak açan insanlık, neden Merkatör Projeksiyonu gibi ilkel, teknik hatalarla dolu bir ölçüme bağlı kalmış? Anlatacaklarımız komplo teorisi gibi görünebilir ancak bilimsel veriler yüzlerce yıllık bir yalanı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

1. Gerçeklerin gün ışığına çıkması

uzaydan dünya

Büyük yalan ilk önce, kaşifler tarafından fark ediliyor. Ölçeklendirmesi hakkında net bilgiler verilmeyen Merkatör Projeksiyonunu esas alarak Dünyayı gezmek için denizlere açılan yüzlerce amatör kaşif, gittikleri yerlerde garipliklerle karşılaşıyorlar. Grönland’ın güney kıyılarına yanaşan gemilerden inen kaşifler kuzeye doğru ‘uzun’ bir yolculuğa çıktıklarını düşünüyorlar ancak yolculuk sandıklarından çok kısa sürüyor. Benzer şekilde Orta Afrika’da keşfe çıkan gruplar Merkatör Projeksiyonuyla hazırlanmış haritalara göre yaptıkları yolculukta, Ümit Burnu’na hesapladıkları sürede bir türlü varamıyorlar. İlk defa kafalarda soru işareti uyandıran tespitler bazı konferanslarda dile getirilince, haritalara paralel ve meridyenler eklenerek, kuzey ve güneydeki paralel-meridyen aralıklarının boyutu büyültülüyor. Böylece haritalar çok dikkat çekmeyen çizgilerle gerçek bir görünüm sunuyormuş gibi şekillendiriliyor. Ancak yine de haritada bir şeylerin yanlış olduğu çeşitli kesimlerce iddia edilse de, geçiştiriliyor.

James Gall

James Gall

 

Geçiştirilen iddialar, sadece kaşiflerin değil astronomların da ilgisini çekiyor. İskoç astronom James Gall’ın 19. yüzyılda yaptığı çalışmalar sonrasında, haritacılar Merkatör Projeksiyon haritaların altına bir not düşmek zorunda kalıyorlar; “Güney Amerika Grönland’ın 5 katı büyüklüğündedir”. Bu ufak detay başlarda kimsenin ilgisini çekmiyor. Çekse de üstünde çok fazla düşünülmüyor. Ta ki, aradan 100 yıl geçene kadar.Arno Peters

Arno Peters

Sene 1974. Dünya 400 yıla yakın bir süredir inandırılan bir yalanın peşinde dünyayı tanımaya çalışıyor. Geçmişinde film yapımcılığı gibi işler bulunan, Berlin doğumlu Alman bilim adamı Arno Peters, Avrupa merkezli dünya fikri üzerine tezler üzerine çalışıyor. Çalışmalarında dikkatini antik haritalar üstüne yönlendiriyor. Antik çağlardaki kaşiflerin haritalarının tümünün, bilinen dünya haritasından belli başlı özelliklerle farklılaşması garibine gidiyor. “Hepsi yanılmış olamaz” diyor Peters ve mevcut dünya haritasını mercek altına alıyor. Peters, James Gall’ın çalışmaları üstünden en doğru harita projeksiyonunu hazırlamak için kolları sıvıyor. Ortaya çıkan sonuç sarsıcı boyutlarda oluyor. Bilinen dünya haritasının önemli bir bölümünün yalandan ibaret olduğu anlaşılıyor.

2. Yanlışta ısrar

asıl dünya haritası

 

1974 yılında Peters, çalışmalarını dünya ile paylaşıyor. Gerçek dünya haritası yukarıda gördüğümüz şekilde ortaya koyuluyor. Peters’ın geliştirdiği Peters-Galls Projeksiyonu bilim çevrelerince dünyanın en doğru haritası olarak kabul ediliyor. Peters’ın hazırladığı haritalar dünyaya yayılmak üzere 80 milyon adet basılıyor. Ama bu haritalar; ne okullara, ne kurumlara girebiliyor ne de medya tarafından yayınlanıyor. 1989 yılında Peters, “Peters’ın Dünya Atlası” adında bir harita kitabı da bastırıyor ancak kitap da kitlelere bir türlü ulaşamıyor. Dünya ortaya çıkan bir gerçeği görmezden geliyor ve yalanda ısrar ediyor. Merkatör Projeksiyonlu haritalar dünyanın yüzü olarak nesilden nesile aktarılmaya devam ediyor.

3. Merkatör Projeksiyonu’nun asıl sorunu

 

MARKATÖR

 

Merkatör Projeksiyonu temel sorun olarak, küre şeklinde bir cismin düzleme çevrilirken yaşadığı eğilmeler ve bükülmelerle karşılaştığı için yanıltıcı bilgiler verir. Ya da bize öyle söylenir çünkü masum görünen bu eğilme ve bükülmeler doğal değildir. Eğilip bükülmeler kuzey ve güneydeki alanların olduğundan büyük görünmesini sağlayabilir ancak asla orta alanlarda daralmaya sebep olmaz. Merkatör Projeksiyonu, kuzey ve güneydeki alanları abartılı bir şekilde büyük göstermekle kalmaz, Afrika gibi dünyanın ortasında yer alan devasa bir kıtayı da olduğundan daha küçük gösterir. Merkatör Projeksiyonun asıl sorunu geometri değil, propagandadır. Batı dünyasının propagandasına maruz kalmış bir dünyanın eğilip bükülüşünün kanlı canlı kanıtıdır!

4. Büyük Propaganda

SİYASİ HARİTA

 

Peki Merkatör Projeksiyonu kimin işine yarıyor? Ya da bu yalanı kabul etmek kimin işine geliyor? İşte size örnekler:

Kanada

Merkatör projeksiyonuna göre Kanada, ABD’nin Kuzeyinde devasa bir ülke gibi duruyor. Ama gerçek boyutlarında dünyanın kuzeyine sıkışmış bir ülke görünümünde.

ABD

Merkatör Projeksiyonunda Kuzey Amerika Güney Amerika ile hemen hemen aynu hatta daha büyük bir kıta konumunda. Ancak gerçekte Güney Amerika, Kuzey Amerika’dan gözle görülür bir şekilde daha büyük. ABD’de bu ölçeklendirme içinde Güney Amerika’nın karşısında daha küçük görünüyor.

İngiltere

Merkatör Projeksiyonu, İngiltere’yi Dünya’ya hakim bir noktaya konumlandırır. Gerçek dünya haritasında ise İngiltere kuzeydenizinde bir ada gibi görünmekte.

Avrupa

Dünyanın küresel gücü ABD değil mi? Merkatör Projeksiyonu’na göre dünya ABD merkezli gibi olması gerekmez mi? Ama bir zamanlar dünyanın küresel gücü Avrupa ülkeleriydi. Merkatör Projeksiyonuna bakarsanız, Avrupa ülkeleri dünyanın merkezinde durur. Gerçek Dünya haritasında ise merkezde Kuzey Afrika ila Orta Afrika civarında bir bölge duruyor.

Rusya

Topraklarının büyük çoğunluğunu Sibirya’nın karlar altındaki arazilerinin oluşturduğu Rusya, Merkatör Projeksiyonunda korkunç boyutlarda büyük görünüyor. Ama Gerçek dünya haritasında Asya’nın kuzeyinde bir çizgiden ibaret.

Baltık Ülkeleri

Merkatör Projeksiyonu sayesinde daha gözle görülür bir alanda karşımıza çıkar Norveç, İsveç ve Finlandiya gibi ülkeler de aslında gerçek dünya haritasında kuzeye sıkışmış ülkeler konumundalar. Hatta bir baltık ülkesi olarak sayılan Danimarka bile Grönland sayesinde adını büyük harflerle dünyanın gözüne sokabiliyor. Dünya haritasında neredeyse Afrika’dan daha büyük duran Grönland, gerçek dünya haritasında ise kuzeye sıkışmış küçük bir ada görünümünde.

5. Ne yapılmaya çalışılıyor?

WORLDMAP

Peki Merkatör Projeksiyonuyla ne yapılmaya çalışılıyor? aslında bu haritanın ekmeğini yiyen ülkelere baktığımız zaman ne yapılmaya çalışıldığı son derece açık. Ama bir de “Markatörzede” ülkelere bakalım. Yalanlarla dolu bir haritadan kimler zararlı çıkıyor?

Afrika Ülkeleri:

Hemen hemen bütün Afrika ülkeleri gerçekte olduğundan çok daha küçük bir şekilde Merkatör Projeksiyonunda gösteriliyor, çünkü zaten Afrika kıtası bütünüyle küçültülmüş!

Çin:

Çin Merkatör haritasında bile zaten büyük bir ülke gözükürken, gerçek dünya haritasında aslında ne kadar büyük olduğunu daha rahat bir şekilde görebiliyoruz. Bu noktada Rusya’nın Çin ile arasındaki boyut dengesinde inanılmaz farklılıklar otraya çıkıyor.

Arap Yarım Adası:

Dünyaya dayatılan haritada Arap Yarım Adası olarak bilinen alanın ne kadar küçük olduğu gözlerden kaçmıyor. Gerçek dünya haritasında ise Arap Yarım Adasının büyüklüğü ortaya çıkıyor.

Meksika:

Aynı şekilde Merkatör Projeksiyonu Meksika’yı olduğundan daha küçük gösterme eğiliminde. Gerçek Dünya haritasına göre ise Meksika oldukça büyük bir alan kaplıyor.

İran ve Hindistan:

İran ve Hindistan da gerçek dünya haritasında, dayatılmaya çalışılan haritaya oranla daha büyük bir alanı kaplıyor.

Güney Amerika:

Güney Amerika kıta halinde, Kuzey Amerika’dan daha büyük bir alanı kapladığı halde, Merkatör Projeksiyonuyla yapılan haritalarda abartılmış bir Grönland adasıyla birlikte Kuzey Amerika, Güney Amerika’dan daha büyük gözükmekte.

6. Bölgeler Arası Denge

Haritalar

Kıtalara mevcut dayatılan harita üzerinden objektif bir yorumla bakacak olursak; Büyük bir Rusya, büyük bir Kuzey Amerika, küçük ama merkezde bir Avrupa, bastırılmış bir Afrika ve sıkıştırılmış bir Ortadoğu görüyoruz. Dünyayı politik açıdan değerlendirecek olursanız hemen hemen aynı yorumu yapabilirsiniz. Coğrafi olarak olmasa da politik açıdan gerçekleri yansıtan bir harita karşımızda durmuyor mu? Peki ya dünyaya egemen olan politika, gerçek dünya haritasıyla paralel doğrultuda olsaydı, nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk ve dünyaya hangi güçler egemen olurdu?

7. Sonuç

dunya-haritasi

Dayatılmaya çalışılan dünya haritasında büyük gözüken ülkelerle, gerçek dünya haritasında büyük gözüken ülkeleri karşılaştırdığımız zaman ortaya çıkan sonuçlara baktığımız zaman ister propaganda olarak tanımlayın isterseniz komplo teorisi, büyük bir kandırmacaya hala inanıyor olduğumuz yadsınamaz bir gerçek.

Ülkelerin tam yüz ölçümü için tıklayınız.

Kaynak : radikal.com.tr

garanti-cocuk-filmleri-festivaliGaranti Bankası ve TÜRSAK Vakfı’nın işbirliğiyle çocuklar için düzenlenen Garanti Çocuk Filmleri Festivali 12. yılında, 13-15 Nisan tarihlerinde Manisa, 21-22 Nisan tarihlerinde ise Uşak’ta minik sinemaseverlerle buluşacak. Festivaldeki film gösterimlerine, çocuklar aileleriyle birlikte ücretsiz olarak katılabilecek.

Festival, dünyanın en prestijli film festivallerinden Berlin Film Festivali’nde yarışan ve yönetmenliğini An Vrombaut’un yaptığı “Sevimli Zürafa” filmiyle açılış yapacak. Daha sonra, yönetmenliğini Katerina Maters ve Graeme Base’in yaptığı bol ödüllü “Cesur Kaptan”, farklı animasyonlarıyla dünya çocuklarının beğenisini kazanan “Büyülü Evler” başta olmak üzere dünyanın 20’den fazla ülkesinden gelen filmlerle devam edecek. Gösterilecek filmler, önceki yıllarda olduğu gibi masalcı abla ve ağabeyler tarafından seslendirilecek.

Festival kapsamında gerçekleştirilecek yarışmayla, festivalin “En İyi Film”ini, her yıl olduğu gibi, yaşları 6-9 arasında değişen “Çocuk Jürisi” seçecek. Jüri üyesi çocuklar, Manisa’da katılacakları jüri atölyesinin ardından, festivalin yarışma bölümünde seyirci karşısına çıkacak beş filmi izleyerek birinciyi belirleyecek. Festival kapsamında her iki şehirde de çocukların katılabileceği workshoplar düzenlenecek.

Anne Olmak – Dr.Erdal Atabek

Çocukluğumda annemin bize kızdığı zaman ‘köpekler ana olmasın’ dediğini anımsarım. Annem bize çok kızdığı zamanlarda bile şefkatinin korumacı kalkanını aşamaz, kendine böyle söylenirdi. Gerçekten de ‘ana olmanın’ nasıl bir şey olduğunu anlamak için çevremizdeki hayvanların analık dönemlerine bakmak bile çok öğreticidir.

anne olmakü

Bir tavuk kuluçkadan civcivlerini çıkardığı zaman onları yem bulmaya götürür. Civcivler analarının peşine takılır, cik cik sesleriyle hem yerde yiyecek bir şeyler ararlar, hem de analarının yanından pek uzaklaşmamaya çalışırlar. Fark etmeden biraz uzaklaştıkları zaman hemen koşarak ana tavuğun yanına gelirler. Ana tavuk da civcivlerini kollar, dağıldıkları zaman özel bir sesle onları yanına çağırır. Yabancı bir hayvan (kedi, köpek, kuş vb) yanlarına yaklaştığı zaman da ana olmadığı zamanlarda hiç yapmadığı bir şeyi yapar, civcivlerine yaklaşan hayvanlara saldırır. Başa çıkamayacağı bir durumla karşılaşırsa civcivlerini gene bırakmaz, hem oradan kaçar, hem de geri dönerek yavrularını korumaya çalışır, bu arada da ciyak ciyak bağırarak dikkatlerini çeker.

Aynı davranışları ana olmuş kedilerde de, köpeklerde de görürsünüz. Demek ki ‘ana olmak’ sonradan edinilmiş davranışlar değil, içgüdüsel davranışlardır. Türün devamını sağlamaya yönelik bu içgüdüsel davranış aynı zamanda ‘annelerin korumacılığını’ da açıklar. Eğer annelerin koruması olmasaydı yavruların kendilerini korumaları olanaksız olurdu. Annenin koruması aynı zamanda yavruların kendini koruması, beslemesi için özel bir eğitimdir. Hangi canlı türü olursa olsun, korunması, beslenmesi ve çoğalması hem kendisinin, hem de türünün yaşaması için temel koşuldur. Burada önemli nokta, annenin bir yandan çocuğunu korurken aynı zamanda çocuğun gücüyle orantılı olarak ona ‘kendisini korumayı’ öğretmesidir.

anne bebek
Çünkü çocuğun asıl korunması ‘kendi gücüyle kendini korumayı öğrenmesi’ olarak sürecektir. İşte bu noktada ‘koruyucu anne’ ile ‘korumacı anne’ arasındaki fark da belirmeye başlayacaktır.

‘Koruyucu anne’ çocuğunu korurken ona ‘kendisini korumayı öğreten’ annedir. Bu tutum hem çocuğun kendine güvenini arttıracak, hem de onun hayatın güçlükleriyle başa çıkmasını sağlayacaktır. Buna karşın ‘korumacı anne’, çocuğunu korumayı uzun yıllar boyunca sürdürecek, böylece çocuğunu koruduğunu düşünürken aslında hiç de istemeden onu kendine güvenmeyen bir kişilikle büyütmüş olacaktır.

Annenin koruyuculuğunda önemli iki faktör ‘güven’ ve ‘sevgi’. Daha doğumla başlayan güven ve sevgi anne tarafından çocuğa hayatı boyunca verilecektir. Anneliğin bu iki temel davranışı ondan hep beklenecek, bu iki faktörden birisinin ya da ikisinin eksikliği annelik niteliğine aykırı sayılacaktır. Anne bu iki duyguyu da çocuğuna koşulsuz ve karşılıksız verir. Çocuk doğduğu andan başlayarak bu iki temel besinle beslenir. Çocuğun gerek biyolojik gerek psikolojik gelişimi için bu temel besinler yaşamsal önemdedir. Onun için de ‘güven’ ve ‘sevgi’nin nasıl verileceğini bilmek, tutarlı davranışlar gösterebilmek annelik öğretisinin alfabesidir.

anne-olmak
Çocuğun doğumla başlayan algıları, temel gereksinmeleri annenin dokunuşlarıyla, sesiyle, kokusuyla, bebeğin beslenişiyle, temizlenişiyle karşılandığı zaman çocuk ‘güven’i ve ‘sevgi’yi almaya başlamıştır. Aynı zamanda çocuğun kişiliği de oluşmaya başlamıştır. Annenin yanından ayrılışıyla strese girecek, yeniden yanma gelişiyle de güven kazanacaktır. Onun için de anneyle çocuk arasındaki özel iletişim başlamış olacaktır. Bu iletişimin bütün sırları henüz çözülememiştir. Bütün duyuların rol oynadığı bu iletişim biçim değiştirecek ama hayat boyu sürecektir. Anneliği özel kılan da budur.

Anne olmanın biyolojik yanı bütün canlıların ortak davranışlarını belirtiyor ama insanda bu olgunun kültürel yanı da çok ağırlıklı. Her kültür kendine özgü bir ‘anne kimliği’ oluşturuyor. Bu kültürün normlarını koyuyor, annelerde bu normları görmek istiyor, anneyi bu ölçütlere göre değerlendiriyor. Bir de ‘bilinçli anne olmak’ olgusu var ki, bu da biyolojik anneliği tanımak, kültürel anneliği de irdelemekle elde edilebiliyor. Bu olguya biraz daha yakından bakmak doğru olacak.

Biyolojik Annelik
anne-olmak (1)
Anneliğin biyolojik yanı kadının gebe kalmasıyla başlayan bir süreç. Gebelik süreci de anne adayı için çok önemli bir dönem. İçinde bir canlıyı büyütmek, hele de kendi varlığından oluşan bir canlıyı büyütmek başlı başına incelenmeye değer bir olay. Onun için de bu çocuğun bir sevgi ürünü olması ya da istenmeyen bir ilişkiden kazanılmış olması çok önemli. İstenen, beklenen bir gebelik kadın için son derece olumlu, onu geliştirici bir olay. Oysa istenmeyen bir gebelik ya da beklenmeyen bir olay kadın için büyük bir stres. Bunların henüz doğmamış çocuk üzerinde ne gibi etkileri olduğu çok iyi bilinmiyor ama etkileri olduğu da bir gerçek. Annenin ruhsal durumuna bağlı olarak salgıladığı hormonların çocuğa da ulaştığı düşünülürse biyolojik değişimlerin etkili olacağı da anlaşılıyor. Gebelik döneminin sonundaki doğum olayı da anneyle bebeğin gerçek anlamda göbek bağlarının ayrılışı oluyor. Yeni doğan bebek artık kendi hayatını yaşamak üzere başka bir ortama çıkmıştır.

tavuk

Bu dönem anne için de yoğun bir ‘biyolojik annelik’ dönemi. Çocuğunu emzirmek, onu kollarında tutmak, bebeğin sesiyle harekete geçmek, onunla yeniden bütünleşmek annenin içindeki yoğun duygular. Yapılan bir araştırma tren yolunun yakınında oturan bir annenin hiçbir tren gürültüsüne uyanmadığını ama bebeğinin en hafif sesiyle uyandığını ortaya koyuyor. Anne bebeğinin her çağrısına böylesine duyarlı, böylesine yoğun ilgili. Bu dönem bebeklikten sonraki (0-1 yaşlar) ve çocukluk döneminde de sürüyor (11-12 yaşlar arası). Çocuğun gençliğe geçtiği erinçlik (puberte/büluğ) dönemiyle birlikte biyolojik annelik dönemi etkisini azaltıyor. Bunu öteki canlı türlerinde de görmek olası. Bu dönemin başını ve sonunu yavrunun anneye gereksinmeleri belirliyor. Öteki canlı türlerinde de yavrusu için çok koruyucu olan anne, yavrunun gelişip kendi gereksinmelerini karşılamaya başladığı zamanlardan sonra ilgisini azaltıyor, yavrunun artık anneye gereksinmesi kalmadığı zaman da ilgisini kesiyor. O artık kendi başına yaşamaya başlayan yeni bir canlıdır. Bu olguyu da evcil hayvanlarda, tavuklarda, kedilerde köpeklerde görüyoruz. Erinçlik dönemine gelmiş çocuklarımızda da anne babalarından ayrılmaya yönelik, duygusal bağlarını azaltmaya yönelik davranışlar görürüz. Bu davranışlar anneleri de babalan da üzer, düşündürür. Çocuğumuz artık bizimle birlikte olmak istememekte midir? Neden bizden ayrı olmak isteği duymaktadır? Bunlar ve benzer sorular annelerin babaların aklını kurcalar. Oysa bu davranışlar doğal gelişim süreçlerinin yansımalarıdır. Artık genç olmaya başlayan çocuk kendi birey olma gelişimini yaşamaya başlamıştır. Şimdi belki de her zamankinden daha çok annesinin babasının ilgisini beklemektedir ama artık beklenen ilginin biçimleri değişmiştir. Biyolojik annelik dönemi de bundan sonra etkisini azaltacaktır. Şimdi ‘kültürel annelik’ süreci ağırlık kazanacaktır.

Kültürel Annelik
anne çocuk
Aslında kültürel annelik çocuk doğmadan başlar, hayatın sonuna kadar da sürer. ‘Kültürel annelik’ bir toplumun kültürü içinde anneden beklenen davranışlardır. Bizim kültürümüzde bu kavramın içine ‘çocuğunu temiz büyütmek’, ‘iyi beslemek’, ‘temiz giydirmek’, ‘iyi terbiye vermek’ gibi sosyal normların belirlediği tutumlar girer. ‘Anne fedakar olmalıdır’. ‘Kendini yuvasına ve çocuklarına adamalıdır’. ‘Onlar için her türlü sıkıntıya katlanmalıdır’. ‘Çocukları için her şeyi yapmalı, onların üzülmemesi, sıkılmaması için çalışmalıdır’. ‘Çocukları aileye saygılı olmak, aileye bağlı olmak, söz dinler yetiştirmek’ de annenin kültürel görevleri içindedir. Sonradan bunlara babayla ortak olarak ‘onları iyi okutmak’, ‘iyi bir meslek sahibi yapmak’, ‘iyi bir iş sahibi yapmak’, ‘iyi bir evlilik yapmasını sağlamak’, ‘hayatlarını düzgün geçirmek’ gibi görevler de eklenecektir.

Bizim toplumsal normlarımızda annelerin çocuklarının yaptığı her şeyden sorumlu tutulmaları önemli bir ölçüttür. Anne (pek çok konuda baba da) çocuklarının hayat boyu yaptıkları her şeyden, ulaştıkları başarıdan, karşılaştıkları başarısızlıktan sorumlu tutulacaklar, övülecek ya da yerileceklerdir.

‘Anneliğin kültürel yanı’, toplumsal ideolojimizin birey olmayı kabul etmeyen, bireyi ailenin bir parçası olarak kabul eden temel tutumunun anneye yansımasıdır. Bu nedenle de anneden her zaman çocuklarını gözetmenin ötesinde gözetleyen, ilginin ötesinde denetleyen, yönlendirme yerine baskı yapan bir anne olması beklenecektir. ‘Kızını dövmeyen dizini döver’. Bu atasözü de bu ideolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Onun için de anneler, çocuklarının yaşadığı her yerin içindedir. Çocuğun arkadaşlarını seçmekten ders çalışmasına, okuduğu kitaplardan gittiği filmlere, gireceği sınavlardan seçeceği mesleğe kadar uzanan bütün yaşama alanı annenin sorumluluğunda (bu nedenle de denetiminde)dir. Bu sorumluluk ve denetim yükümlülüğü de çocuk yerine annenin karar verme yetkisini birlikte getirecektir. Bu tutum ilerde gençlerle büyükleri arasındaki çatışmanın önemli alanlarından birini oluşturacaktır.

Bilinçli Annelik
bilinçli anne
‘Bilinçli annelik’, biyolojik anneliği de, kültürel anneliği de ‘bilerek’, ‘irdeleyerek’, ‘neyin neden ve nasıl yapılacağını sorgulayıp öğrenerek’ kazanılan bir anne kimliğidir.

‘Bilinçli anne’, gebelikten başlayarak ‘artık çocuğu için yaşamayı’ değil, ‘çocuğuyla birlikte yaşamayı’ hedefler. Beslenmesini düzenlerken, işini sürdürürken, kontrolünü yaptırırken, hayatını düzenlerken ‘çocuğu ile birlikte olduğunu’ bilir.

Doğumla birlikte de dünyaya ‘yeni bir insan’ getirdiğinin bilincindedir, içgüdüleri çok güçlüdür. İçgüdülerinin etkisini duyar. Çocuğunu korumaktadır ama asıl hedefin ‘çocuğun kendini korumasını öğretmek’ olduğunu bilir. Çocuğuna ‘güven’ ve ‘sevgi’ verecektir. Ama bunu verirken de ‘paylaşmanın önemini’ bilir. Çocuğuna verdiği her şeyin onda nasıl etkiler yaptığını, onu nasıl değiştirdiğini gözlemler, yalnız kendi yaptıklarına değil, çocuğunun gelişmesine de bilinçle bakar. Çocuğuyla yaşadığı hayatı bir ‘verme’ olarak değil, bir ‘paylaşma’ olarak kabul eder. Bu davranışta çocuk kişiliğini kabul etmenin, onun kişiliğini bilinçle geliştirmenin farkı vardır.

‘Bilinçli anne’ çocuğunun bütün gereksinmelerini karşılarken aynı zamanda onun öğretmeni, onun eğitmeni olduğunu da bilen annedir. Çocuğunun her şeyini kusursuz yapmakla övünmek yerine, çocuğunun her yaşta kendi yapabileceği şeyleri ona yaptırmayı, bunları öğretmeyi, bunları yapma disiplinini kazandırmayı amaçlar.

‘Bilinçli anne’, çocuğunun elbette kendinden bir parça olarak doğduğunu duyumsar ama artık onun ‘ayrı bir varlık’ olduğunu bilerek onu kendi kişiliği içinde geliştirmeyi amaçlar. ‘Kendini çocuklarına adayan’ anne olmayı değil, ‘çocuklarına hayatı öğreten, kendi hayatlarının güçlükleriyle başa çıkabilen bireyler yetiştiren’ anne olmayı bilir.

Elbette onlara sevgiyi de saygıyı da öğretecektir! Ama ‘bilinçli anne’, bunları durmadan söyleyip durmak yerine ‘onlara doğru örnek olma’nın daha etkili olduğunu bilir. Onlara ‘yalan söylemenin kötü olduğunu’ söylerken ufak tefek gibi görünen yalanların bile asıl etkiyi yaptığını bilerek davranır. Çocuklarına ‘öğüt veren’ değil, ‘örnek olan’ anne olur.

‘Bilinçli anne’, çocuklarıyla çok ilgilidir. Bu ilgi ‘onlara değer verme’ biçimindedir. Bunun için de ‘onları dinler’, ‘onlara zaman ayırır’, ‘onların güçlüklerini onlarla birlikte çözmeye çalışır’. Çocuğun hayatında çok önemli yer tutan sözleri, üzüntüleri, sıkıntıları, başarıları ‘paylaşır’. Onları ciddiye alır, onların kişiliklerinin değerli olduğunu belirtir, onlara önem verdiğini davranışlarıyla açıklar.

‘Bilinçli anne’, hareketlerinde tutarlıdır. Bir keresinde gösterdiği davranışı aynı koşullarda gene gösterir. Tutarsız davranışlarla çocuğunun gözündeki saygıyı kaybedeceğini bilir.

Çocuklardan sevgi beklerken, saygı beklerken onlara da sevgi göstermenin, saygı göstermenin gerektiğini bilmek ‘bilinçli anne’nin önemli bir kuralıdır. Sevgi ve saygıyı göstermelik, yapmacık, bir şey kazanmak için yapılan içi boş davranışlar yerine içtenlikli, gerçek, geliştirici davranışlar olarak benimsemek ancak bilinçli davranışlarımızın ürünü olabilir. Günümüzde bu kavramlar değişik amaçla insanları duygu yoluyla sömürmenin araçları kılınmaktadır. Oysa sevgi de, saygı da insanların temel erdemlerindendir. Onun için de bu davranışlarımızı içtenlikli, gerçekçi, geliştirici kılmak çocuklarımıza çok küçük yaşlardan başlayarak verdiğimiz örneklerle yakından ilgilidir. ‘Bilinçli anne’lerin bu konudaki görevleri de çok önemlidir.

‘Bilinçli anne’, çocukları için hayatı kolaylaştırmanın yolunu, ‘gereken her şeyi onlar için yapmak’ olarak algılamaz. Bunun doğru yolu, ‘çocuklarımıza hayatı kolaylaştırmanın doğru yollarını öğretmek’tir. Her şeyi onlar için hazırlayan, bunun için çalışan didinen anneler ve babalar gerçekte onlara yardım etmek yerine onları hazırcılığa, kolaycılığa, her şeyi başkalarından beklemeye, tembelliğe alıştırmaktadırlar. Oysa doğru bir insan yetiştirmek istiyorsak, ‘kendi hayatını kurabilen, kendi geleceğini hazırlayan, kendi gücünü arttırarak hayata katılabilen’ çocuklar yetiştirmeyi öğrenmeliyiz.

Bir Çin atasözünün dediği gibi: ‘Birisini bir kez doyurmak istiyorsanız ona balık verin. Eğer hayatı doymasını istiyorsanız ona balık tutmayı öğretin’…

Nesrin Hanımın Sorusu…

Bir toplantıda Nesrin adındaki katılımcı anne, açıkladığım bu düşüncelerden sonra şöyle bir soru sordu:
anneye benzemek
“Bu düşünceleri doğru buluyorum. Aslında benim de annemle en büyük tartışmam bu konudaydı. Ben anneme bana güvenmediğini, her şeyimi denetleyerek beni incittiğini söylüyordum. Annem de bana, henüz hayatı bilmediğimi, bu nedenle de çok üzüleceğimi, aslında beni koruduğunu söylüyordu. Daha o zamanlardan ‘annem gibi bir anne olmayacağımı’ kendime söyleyip duruyordum. Sonra ben anne oldum, benim de bir kızım oldu. Gördüğünüz gibi o da burada. (Genç kız da toplantıdaydı ve annesini dikkatle dinliyordu.) Ama işler hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Bir gün baktım ki ben de annemde neleri eleştirmişsem hepsini yapıyorum. Kızımla tartışmalarımda da tıpkı annem gibi konuştuğumu farkettim. Annem de bana her zaman ‘sen de anne olduğun zaman bunları daha iyi anlayacaksın’ derdi. Acaba böyle mi? Yoksa annelerimiz gibi davranmak kaçınamayacağımız bir şey mi?”

anne gibi

Böyle bir durumu yaşayan pek çok anne vardır. Bunlar sonradan ‘belki de genç kız oldukları zaman gerçekleri göremediklerini ama anne oldukları zaman hayatı daha iyi anladıklarını’ düşünürler. Aslında olay, toplumsal rollerin değişmiş olmasıdır. Toplumsal kültür içinde bir genç kız ‘anne’ olduğu zaman bu kültürün yarattığı normların onlardan beklediklerini yapmak biçiminde bir sosyal davranışı benimser. Buna bir de karmaşık kent hayatının ürkütücü yanları eklenince onlar da kendilerini ‘anneleri gibi’ bulurlar. Burada önemli olan, kültürel normların sorgulanmadan kabul edilişidir. Toplum onlardan ‘nasıl bir anne olmalarını istiyorsa’ onlar da farkında bile olmadan ‘öyle anne olurlar’. Toplumsal normların dışına çıkabilmek, bu normları irdeleyebilmek, doğru bulmadığını kabul etmemek, doğruları kendi irdelemesi sonucunda kabul ederek uygulamak oldukça güç bir ‘birey olma’ çabası ister. Üstelik de toplumun pek onaylamadığı tipte ‘birey olma’ çabası. Onun için de bizim kültürümüz içinde kendi toplumsal rolünü irdeleyen anneler, kendi bireysel normlarını uygulayan anneler yadırganır, dahası eleştirilir. Bunu göze alan, bunu göze alarak kendi rolünü benimseyen, kendi görevlerini saptayan, kişisel görüşlerini hayata geçiren anneler toplumsal engelleri de aşmak zorunda kalırlar. Bu da bize ‘bilinçli anne olma’ eğitiminin bütün toplum için ne denli önemli, ne denli gerekli olduğunu ortaya koyar.

Kaynak : narteks.net

İspanyol çocuk ve gençlik edebiyatının en çok okunan, onlarca ödüllü yazarlarından Jordi Sierra i Fabra tarafından kaleme alınan Kafka ve Gezgin Bebek Türkçede!

kafka-ve-gezgin-bebek

Franz Kafka’nın ölmeden bir yıl önce, küçük bir kız çocuğuna yazdığı mektuplardan esinlenen Jordi Sierra i Fabra, Kafka’yı bir oyuncak bebek postacısı olarak karşımıza çıkarıyor. İspanya, İngiltere, İtalya, Galiçya ve Brezilya’da yayımlanmasının ardından birçok ödül alan, ayrıca Peru, Brezilya, Fransa ve İspanya’da tiyatro ve baleye uyarlanan Kafka ve Gezgin Bebek’i, Vapur’un ilk kitabı olarak gurur duyuyoruz.

Libros Kitap
Vapur Dizisi
1. kitap
KAFKA VE GEZGİN BEBEK
Yazar: Jordi Sierra i Fabra
Resimleme: Pep Montserrat
Türkçesi: Serdar Çelik
Yayın Yönetmeni: Adnan Özer
Editör: İpek Baysan

123 sayfa
1. baskı: Şubat 2015
ISBN: 978-605-84631-0-3

Franz Kafka, ölmeden bir yıl önce, küçük bir kız çocuğuna mektuplar yazmıştı… 1923 yılında Almanya, Steglitz Parkı’nda gezerken karşılaşmıştı bu kız çocuğuyla. Oyuncak bebeğini yitiren kız çocuğunun ağlayışı karşısında “teslim olan” Kafka, o an yepyeni bir karakter yarattı: Oyuncak bebek postacısı! Çocuğa, bebeğinin kaybolmadığını, seyahate çıktığını ve kendisinin de bir oyuncak bebek postacısı olduğunu söyledi. Bebeğin mektuplarını getirecekti ona… Kafka ertesi sabah uyandı ve kendisini bir oyuncak bebek postacısına, aynı zamanda bir oyuncak bebeğe dönüşmüş olarak buldu… Küçük kıza, üç hafta boyunca oyuncak bebeğin ağzından mektuplar yazdı ve bebek postacısı olarak parka gidip, mektupları küçük kıza teslim etti.

Kafka’nın yazdığı mektuplara hiçbir zaman ulaşılamasa da bu olayın doğruluğu, bir dönem hayatını paylaştığı Dora Dymant tarafından onaylanmıştır. Bir Kafka araştırmacısı olan Klaus Wagenbach, yıllarca parkın çevresindeki evleri tek tek dolaşarak, komşularla görüşmeler yaparak, gazetelere ilan vererek küçük kızı bulmaya çalışmışsa da başarıya ulaşamamıştır. Ancak bu beklentisini hiçbir zaman kaybetmemiş, uzun yıllar boyunca parka gitmeye devam etmiştir ve halen XX. yüzyılın önemli yaratıcılarından biriyle ilgili en önemli belgelerden biri olan bu mektupların sahibi veya elinde bulunduranı ile karşılaşma umudunu içinde taşıyarak araştırmalarına devam etmektedir.

Jordi Sierra i Fabra, 8 Mayıs 2004 günü El Pais gazetesinin Babelia ekinin iç kapağında César Aira’nın yazdığı Gezgin Bebek adlı makaleyi okumuş ve Kafka’nın küçük kızla yaşadıklarını hikâyeleştirmiştir. Fabra, kitabın son bölümünde, hikâyenin yazılış serüvenini anlatır ve şöyle der: “Ben bu günahı işlemek için kendime izin verdim ve bu mektupları yeniden yazdım, yarım kalan hikâyeyi tamamladım, hayal ürünü bir final yarattım. Gerçek böyle veya başka türlü olmuş olabilir, bunun çok fazla önemi olduğunu sanmıyorum. Olayın kendisi o kadar güzel ki geri kalan hiçbir detayın önemi kalmıyor aslında. Tek bildiğim şey şu ki, o mektuplar benim yarattıklarımdan çok daha mükemmel ve aydınlıktılar mutlaka.”

26 Temmuz 1947’de Barselona’da doğan Jordi Sierra i Fabra, çocukluk yıllarından itibaren yazar olmak istemiştir. Ailesi bu işte gelecek görmediği için onu pek desteklemese de Fabra bu tutkusundan vazgeçmemiş ve İspanyol çocuk ve gençlik edebiyatının en çok okunan, en başarılı yazarlarından biri olmuştur. Hayattaki ikinci tutkusu müzik olan Jordi Sierra i Fabra, 70’li yıllarda Disco Express adlı müzik dergisinde müzik eleştirmenliği yapmış, ünlü müzisyenlerle dünyayı dolaşmıştır. Popular 1 adlı rock müzik dergisini kurmuş ve Disco Express’te yönetici olmuştur. İlerleyen yıllarda 24 müzik antolojisi, rock müzik tarihi kitapları, Beatles Sözlüğü gibi birçok kitap yayımlar ve satış rekorları kırar. Çocuk ve gençlik edebiyatı kitapları Hollanda, Yunanistan, Japonya, Bulgaristan, Potekiz, Slovenya, Fransa, Almanya gibi ülkelerde yayımlanır. Ülkesinde ve dünyada onlarca ödül alan Jordi Sierra i Fabra 2004’te İspanya kütüphaneleri istatistiklerinde gençler tarafından en çok okunan yazar olur. Kafka ve Gezgin Bebek, 2007 yılında İspanyol Kültür Bakanlığı Ulusal Ödülü’nü alır; 2008’de Brezilya Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Kurumu, Kafka ve Gezgin Bebek’i En İyi Çeviri dalında ödüllendirir. Fabra, Kafka ve Gezgin Bebek’le 2009’un En İyi Katalanca Kitabı dalında Protagonista Jove Ödülü’ne ikinci kez değer görülür. 2010’da Peru’da tiyatro sahnesine taşınan Kafka ve Gezgin Bebek, aynı yıl Madrid’de de sahnelenmeye başlar; 2011-2012 yılları arasında Bask’tan Tanttaka Tiyatrosu, Galiçya’dan Emedous Tiytrosu ve Katalan Albena Tiyatrosu Kafka ve Gezgin Bebek’in yeni bir tiyatro versiyonunu sahneye taşıyarak tüm İspanya’yı dolaşır. Kitapları milyonlarca satan Jordi Sierra i Fabra, çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki eserleri ve hem sosyal hem de kültürel alandaki katkıları nedeniyle 2012 yılında Cervantes Chico Prize’a değer görülmüştür. 2013’te tüm eserleri dolayısıyla İber Amerikan Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ödülü’nü kazanan yazar, bu ödülü 2013 Guadalajara Kitap Fuarı’nda yapılan törenle almıştır. Kafka ve Gezgin Bebek son olarak 2013’te Fransa’da bale olarak sahnelenmiştir. 2005 yılından bu yana, gençlerin katıldığı ve onları yazarlığa teşvik etmeyi amaçlayan Jordi Sierra i Fabra Edebiyat Ödülü verilmektedir.
Arka kapak

Franz Kafka’nın, ölümünden bir yıl önce yaşadığı sıra dışı olay neydi?

Kafka, 1923 yılında bir gün Berlin’deki Steglitz Parkı’nda gezinirken, yürek yakıcı şekilde ağlayan küçük bir kız çocuğuna rastlar. Küçük kız, oyuncak bebeğini kaybetmiştir. Onu sakinleştirmek isteyen Kafka, hayal gücüyle bir hikâye uydurur: Bebek kaybolmamış, seyahate çıkmıştır. Kafka da bir oyuncak bebek postacısıdır ve oyuncak bebek, gittiği her yerden küçük kıza mektup yollayacaktır…

O günün gecesi Kafka, oyuncak bebeğin dilinden, küçük kıza mektup yazmaya koyulur.

Ertesi gün yine aynı parkta buluştuklarında, küçük kız, sevgili bebeğinden ilk mektubu alır…

Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Kafka’nın bir oyuncak bebek postacısı olarak karşımıza çıktığı bu hikâye nasıl gelişecektir?

Kafka’nın gerçekten yazdığı, ama küçük kızda kaldığı için hiçbir zaman bulunamayan mektuplar, Jordi Sierra i Fabra’nın kaleminde hayat buluyor…

Kaynak: Akşam

izmir-avrupa-caz-festivali-722. İzmir Avrupa Caz Festivali’ne sayılı günler kala İzmir’i “Caz” heyecanı sardı. Bu yıl geniş kapsamlı halka açık etkinliklerle her kesimden İzmirliye hitap etmeyi amaçlayan Festival, 5 Mart 2015 Perşembe günü bir “Dünya Prömiyeri” ile başlayacak. Günümüz piyano ikilileri arasında çok yönlü müzik anlayışları ve yenilikçi stilleriyle yıldızlaşan Ufuk & Bahar Dördüncü, “Jazz Meets Classic” konserinde, Avrupa caz sahnelerinin en büyüklerinden Erik Truffaz Quartet ile Truffaz’ın “Taksim” adlı eserinin dünya prömiyerini yapacak.

İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları; İzmir İtalya Konsolosluğu, İzmir Fransız Kültür Merkezi, Yaşar Holding, Lüksemburg Büyükelçiliği, Luxemburg Export Office, Polonya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu, Adam Mickiewicz Enstitüsü, Avusturya Kültür Ofisi, Slovakya Cumhuriyeti İzmir Fahri Konsolosluğu, İzmir İsviçre Konsolosluğu işbirliği ile düzenlediği 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nde 05-21 Mart 2015 tarihleri arasında iki sergi, altı film gösterisi, bir seminer, dört atölye çalışmasının da bulunduğu toplam on iki halka açık etkinlik yer alacak.

AÇIK ETKİNLİKLERLE CAZ HER YERDE

Caz fotoğrafı denince akla ilk gelen isim Aykut Uslutekin, 4- 14 Mart 2015 tarihleri arasında İzmir’in yeni sanat galerisi Contemporary Art Gallery’de “Cazın Büyüsü” fotoğraf sergisini açacak.22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin afişinin belirlendiği 13. Caz Afişi Yarışma Sergisi 5-21 Mart 2015 tarihleri arasında AASSM Alt fuayede sanatseverlerin görüşüne sunulacak.

7 Mart 2015 Cumartesi Festival’in en hareketli günlerinden biri olacak. Gün saat 11.00’de İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde “Cine – Jazz Marathon” ile başlayacak. Aynı zamanda bir sinefil de olan Festival Danışmanı Francesco Martinelli’nin seçtiği sinema tarihinin en iyi beş caz temalı filmi orijinal dillerinde saat 21.30’a kadar peş peşe gösterilecek.

7 Mart 2015 Cumartesi gününü cazla geçirmek isteyenlerin Alsancak Edit Radyo & Cafe’de Moda, Tasarım ve Caz ile Rendezvous’u var. İçerik Dergi Ekibi, 7 ve 8 Mart 2015 günleri İKSEV’de “Jazzine- Fanzin Üretim Atölyesi” ile genç grafikerlere farklı ufuklar sunacak.

En az konserler kadar ilgi gören Caz seminerinin bu yılki konusu, Açılış konserimize ithafen “Caz ve Klasik Müzik: Ayrı Siyam İkizleri mi? 11 Mart 2015 Çarşamba günü saat 19.00’da İKSEV Salonunda Francesco Martinelli’nin İngilizce olarak vereceği semineri Ümit Tunçağ Türkçeye çevirecek.

İzmir’in en eski müzik mağazalarından biri olan Panda Müzik, Festivale 14 Mart 2015 Cumartesi günü “Cazlı öğle Kahvesi” etkinliği ile katılacak. 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin yeniliklerinden biri de Açık Fuaye konserleri olacak. 14 Mart 2015 Cumartesi günü saat 17.00 – 19.30 arasında AASSM’nin Giriş Fuayesinde Yaşar Üniversitesi Jazz Quartet ile Yavuz Darıdere Hammond Groove Band konser verecek.

20 Mart 2015’de Türkiye’de caz adına yapılan en kapsamlı belgesel çalışması olan Batu Akyol’un “Türkiye’de Caz” konulu belgeseli saat 19.00’da MÜZİKSEV Salonunda gösterilecek. Ardından Batu Akyol ve Ümit Tunçağ ile “Cazı Belgelemek” konulu bir söyleşi yapılacak.
22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin biletleri BİLETİX’de satışta.

22-izmir-avrupa-caz-festivali

 

İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın düzenlediği 22. İzmir Avrupa Caz Festivali – 13. Caz Afişi Yarışması’nın Prof. Dr. Hakan Ertep, Cihangir Elmaskaya, Maksude Kılıç, Kutsal Lenger, Hüseyin Ekinciler, Okan Özgen ve Ayşe Tatari’den oluşan seçici kurulu yarışmaya katılan 439 afiş arasından, Alperen Güldü’nün A39G40

Rumuzlu çalışmasını birinciliğe değer bularak 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin Afişi olarak seçmiştir.

Alperen Güldü Kimdir?

Erzurum Atatürk Üniversitesi G.S.F. Grafik Tasarım Bölümü mezunudur. Aynı üniversitede yüksek lisans yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası pek çok sergiye katılan Güldü, Uluslararası Varna Exlibris Yarışmasında mansiyon kazanmış ve iki cilt halinde hazırlanan Türk İllüsTRasyon Kitabında yer almıştır. Exlibris çalışmaları bazı kitaplarda yer almıştır. Halen freelance grafiker olarak çalışmaktadır.

13. Caz Afiş Yarışması Sergileme Alan Afişler


T218A2 – Nisa Tildem Tokdemir

A39G40 – Alperen Güldü

TT1234 – Taylan Tozar

Ç4N4R7 – Erdal Çakır

BS0107 – Ali Batuhan Sarı

FS7198 – Feyyaz Sönmez

Black5 – Hakan Üzülmez

Cazda1- Ranan Karabulut

BB1010 – Burak Çerçi

34TF09 – Ferhat Tunç

TOBYU2 – Osman Fuat Yayalar – İlüstratör: Güner Oğuzhan

TİN300 – Seyhan Günay Kaya

S9L2S3 – Salıse Ökdem

00967A –Gül Ayça Altmışoğlu

KALİG9 – Taha Bekir Murat

SNNS35 – Sinan Subaşı

421İSO – İsmail Kayar

Ö24ÜN8 – Cansu Özgün Kayacık

SY6204 – Boğaçhan Ünver

C06C32 – Can Çağatay Çamkır

MART16 – Özge Coşgun

BUREN 1 – Can Yaylacıkoral

K4E15M – Merve Uzunoğlu

G4d2k7 – Ece Ağırtmış

CAZFE5 – Tuğba Sabaz

SİYAH1 –  Seçil Gölcük

P2J5C7 – Pınar Özdemir

M1506E – Müge Ersoy

K47B35 – İdil Tayhan

SA020791 – Sevda Ateş

Snmz96 – Zeynep Sönmez

114RM2 – Pembe Şen

275PS1 – Pembe Şen

1İZCAZ – Aslı Geylan

Hazırlanan Tüm Görseller:

Müzisyenlere yönelik saldırı, sansür, gözaltı, hapis ve tehdit olaylarını değerlendiren Danimarka merkezli sivil toplum kuruluşu Freemuse, Müzik Özgürlüğü 2015 raporunu yayınladı.

freemuse-muzik

Rapora göre, Türkiye müzisyenlerin en fazla hak ihlaline uğradığı 3’üncü ülke.

Freemuse’un verilerine göre 2014 yılında 90 müzisyen saldırıya uğradı ve müziksel ifade özgürlüğü ihlal edildi.

Buna göre, geçtiğimiz yıl bir müzisyen öldürüldü, 17 müzisyen hapis cezasına çarptırıldı, dokuz müzisyen saldırıya uğradı ve 14 müzisyen hakkında hukuki soruşturma başlatıldı.

Müzisyenlere yönelik hak ihlalleri yapan ülkelerin ilk sırasında Rusya var. Rusya’yı Çin ve Türkiye takip ediyor.

Müzik Özgürlüğü raporuna göre, 2014 yılında 9 Türkiyeli müzisyen hakkında hukuki süreç başlatıldı.

İnsan hakları ve demokrasinin erozyona uğradığının kanıtı

Raporda, Rusya ve Türkiye’de müzisyenlerin maruz kaldıkları muamelelerin bu ülkelerde insan hakları ve demokrasinin erozyona uğradığının bir kanıtı olduğu belirtiliyor.

Freemuse Genel Direktörü Ole Reitov da, müzisyenleri şiddet ve tehditle susturma çabası toplumun da müzik aracılığıyla eleştirilerini dile getirme hakkının elinden alındığı görüşünde.

Reitov, “Hükümetlerin, uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerine uymaları çok önemli” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Onedio

43.000 Yıllık Dünyanın En Eski Enstrümanı Neandertal Flütünü Dinleyin

Bulunan en eski flüt

Bulunan en eski flüt

2008 yılında arkeologlar, Almanya’nın güneyinde Hohle Fels adında bir Taş Çağı mağarasında flüt parçaları buldular.  Bu flüt parçaları, akbaba ve mamut kemiklerinden yapılmıştı. Günümüzden önce yaklaşık 42.000 ila 43.000 yıllarına tarihlenen bu enstrümanlar, gelmiş geçmiş en eski enstrümanlar olarak kabul ediliyor. Daha önce en eski kabul edilen enstrümanlar ise 35.000 yıl öncesine tarihleniyordu.

Araştırmacılar, titizlikle oyularak yapılmış flütlerin, özellikle mamut kemiğinden yapılmış olanların bilhassa zorlu olduğunu düşünüyor. Keşif sırasında bazı araştırmacılar flütlerin, nesli tükenmiş neandertallere karşı, ilk Avrupalı modern insanlara avantaj sağlayan kültürel başarılarından biri olabileceğini iddia ettiler. Fakat Homo sapienlerle melezleşmeleri de dahil, Neandertallerle ilgili bilgilerimiz arttıkça bu iddiaların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Uzun yıllar boyu yeteneksiz olarak görülen Neandertaller de kendi flütlerini yapıyordu. Ya da en azından 1995’te keşfedilen, mağara ayısının femur kemiğinden yapılmış bir flüt de bunu gösteriyor. Kuzeybatı Slovenya’da, Divje Babe adında bir neandertal bölgesinde Arkeolog Ivan Turk tarafından bulunan bu enstrüman, en az 43.000 yıllık. Hatta 80.000 yaşında bile olabilir. Müzikolog Bob Fink’e göre, flütün üzerinde bulunan dört delik, dört notayla eşleşiyor. Fink: “Flütün notaları kaçınılmaz şekilde diyatonik(ton dışı nota vermeyen) ve herhangi antik ya da modern standart diyatonik bir ölçekle mükemmele yakın bir uyum gösterebilir.” dedi.

Arkeologların, Turk’un iddia ettiği gibi enstrümanın Neandertaller tarafından yapılıp yapılmadığını hararetle tartışmasına rağmen, bulgular insanın yakın akrabalarının hiçbir müzik izi bırakmadan yok olduklarını yalanlıyor ve tarih öncesi müziğin kapısını aralıyor.

Flütten çıkan sesleri duyabilmek için Slovenya Ulusal Müzesi Küratörü, flütün kilden bir kopyasını yaptı. Prehistorik enstrüman diyatonik ölçülerden tam ve yarım tonları çıkarabiliyor. Müzisyen Dimkaroski de bu flütle, Beethoven, Verdi, Ravel, Dvorak ve diğer sanatçıların eserlerinden birkaç parça çalmayı başarabilmiş. Aynı zamanda birkaç hayvan sesi de çıkartabilmiş. Slovak Müzisyen Ljuben Dimkaroski’nin çaldığı Neandertal flütünü buradan dinleyebilirsiniz:

Kaynak: arkeofili.com

Hikikomori, Japonca da “elini, ayağını çekmek” anlamına geliyor. Bu terim Japonya dan yayılmış ve 21. Yüzyılın hastalığı olarak tanımlanıyor.

hikikomori0

Japonlar, geleneksel yaklaşımlarından dolayı, özellikle erkek çocuklarının her türlü hizmetini ayağına kadar getirdikleri için bu hastalık yaygınlaşmış durumda. Dünyada ve Türkiye de de tehlikeli bir seyir izliyor. Erken teşhis edilmeli, en güzeli de Hikikomori ye neden olabilecek durumlar kontrol altına alınmalıdır.

Bu hastalık, her ne kadar teknolojinin yarattığı bir hastalık olarak görülse de temelde başka nedenlere dayanıyor. Kişi, teknoloji ile ilgilenerek kendisini sosyal çevreye kapatıyor. Bilgisayar ekranı ile sanal alemde iletişim kuruyor. Bu iletişim, öyle boyutlara geliyor ki artık kişi tüm temel ihtiyaçlarını odasında karşılıyor. Yemeğini ailesi ile yemiyor, odasında yemek, uyumak dahil tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Hatta, o kadar büyük boyutlara kadar gelebiliyor ki tuvalet ihtiyacını bile odasında giderenler olabiliyor.
Hikikomori hastalığı, büyük oranda erkeklerde ve 15 yaşlarında görülüyor. Bu kişiler, sanal bir dünyada olmanın rahatlığını yaşıyorlar, herşeyi kendi istedikleri şekilde yönetebiliyorlar, karşı çıkan olmuyor. Kişi kendi kendisine yaşıyor, aileden kişilerle bile iletişim kurmak istemiyor. Belki, ayda bir, yakın bir yere,birşey almaya gidiyor. Asosyal olma durumu pek farkedilmiyor. Kişinin kendi tercihi olarak düşünülüyor. Günümüzde, çocuk odalarının içe dönük kullanılması, sadece çocuğa özel olarak düşünülmesi, evlerde ısıtma alanının ve kullanım alanının geniş olması bireyler arasındaki iletişimi ister istemez azaltıyor.

hikikomori hastalığı

Hikikomori hastalığı, başlangıçta bilgisayar, internet düşkünlüğü ya da bağımlılığı olarak tanımlanıyor. Aileler, önceleri, çocuklarının dışarıda kendilerinin bilmediği bir yerde zaman geçireceğine, evde olmalarını tercih ediyorlar. Ancak, durum bakıyorlar ki hikikomori haline gelmiş. Hikikomori, bu tür kişileri tanımlamak anlamında da kullanılıyor, isim olarak ta kullanılıyor.

13-14 yaşlarında başlayan hikikomoride önergenlikte olan erkek çocuklar, odalarında ders çalışıyor diye düşünülmemeli, teknolojik araçların kontrol altında kullanılmasına izin verilmelidir. Bunun yanında çocukların derslerde aşırıya kaçmamaları, günün planlı kullanımı da önemlidir. Kız çocuklar da dikkatle izlenmeli, iletişim sağlıklı şekilde devam etmelidir.

Bilgisayarlar, ortak kullanım alanında, örneğin, salonda kullanılmalı, aileler kendilerini teknolojik alanda geliştirmeye önem vermeli ki takip edebilsinler; çocuklar, odalarında ders çalışırken, tamamen kontrolsüz bırakılmamalı, mümkünse oda kapısı kapatılmamalı, çocuğun odasına zaman zaman girerek, aileden kopuk bir durum yaratılmamalıdır.

Altta yatan nedenin iyi gitmeyen gönül ilişkileri de olabileceği düşünülerek, çocuk ve gençler aile desteğinden yoksun bırakılıp, kendi içlerine kapanmalarına neden olabilecek durumlar yaratılmaktan kaçınılmalıdır. Gence kendini iyi ifade edebilecek ortam evde her zaman için sağlanmış olmalıdır. Çocuk ve gençler, sosyal ilişkilere yönlendirilmeli, açık hava oyunlarına ve arkadaşlık ilişkilerine ortam hazırlanmalıdır. Bilgisayar ve internet, oyun ağırlıklı değil; gerçek ihtiyaca yönelik olarak kullanılmalıdır. Burada anne- babanın örnek olduğunu da belirtmeden geçemeyiz.

Kaybedilmiş kuşaklar yaratmak istemiyorsak elimizde ve evimizdeki tehlikenin farkına varmalı, geç kalmadan önlemlerimizi almalı. Aileler, olabildiğince sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde bir arada olmalı, aile bireyleri günü, konuşarak değerlendirebilmelidir. Herkes günü nasıl geçirdiğini anlatabilmelidir. Çocuk ve gençler, daha çok dinlenmeli, etkin dinleme yapılmalıdır.

Çocukların eğitiminde, otokontrol sahibi olabilmeleri amaçlanmalıdır. Teknolojik araçların en verimli şekilde nasıl kullanılabileceği, zamanın ne kadar önemli olduğu üzerinde durularak, bilgiler tartışılmalıdır. Aile ile çocuk-genç arasındaki bağlar kuvvetlendirilmeli, ortak paylaşımlar çoğaltılmalıdır.

Öznur SİMAV-Pedagog

Kaynak :[]

matrakci-nasuh“Bu tablolar 1534 yılında Anadolu’nun İstanbul’dan Tebriz’e Tebriz’den Bağdat’a kadar resimli yol haritasıdır” 

Ünlü Türk minyatür sanatçısı, savaş oyunları uzmanı ve  tarihçi Matrakçı Nasuh’un eserleri, Ankara’da görücüye çıktı.

Kızılay metro istasyonunda, “Matrakçı’nın Şehirleri” konulu sergi  açıldı.

Açılışta konuşan Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Başkanı Turan Karataş,  serginin Matrakçı Nasuh’un minyatürlerinden oluştuğunu belirtti.

Karataş, sergide Prof. Dr Nurhan Atasoy’un seçtiği 40 eserin yer  aldığını ifade ederek, “Bu tablolar 1534 yılında Anadolu’nun İstanbul’dan  Tebriz’e Tebriz’den Bağdat’a kadar resimli yol haritasıdır. Matrakçı, bu eserlere  metre ve mil hesabını da koymuştur. Bu minyatürler şehirlerin 500 yıl önceki  tarihi neydi, oradaki eserler nasıldı, bunları kontrol etmek için birer belgedir”  dedi.

Karataş, serginin birkaç ay önce İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda da  açıldığını ve çok büyük ilgi gördüğünü söyledi.

“Matrakçı’nın Şehirleri” konulu sergi, 21 Şubat’a kadar gezilebilecek.

Kaynak: Medya