Şunun için etiket arşivi: klasik müzik

al-jazeeraMehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) tarafından düzenlenen 4. Genç Yetenekler Klasik Müzik Festivali, açılış konseriyle başladı.

MAKÜ Konferans Salonu’nda düzenlenen konserde, Denizli Hakkı Dereköylü Güzel Sanatlar Lisesi Çoksesli Korosu sevilen türkü ve şarkıları seslendirdi.

Daha sonra genç yeteneklerden Selin Samsar, Koray Çal, Tuna Bilgin, Aksel Başaran, Burcum Sıla Erdoğan, Doğaç Bezdüz, İrem Yalçıner, Duru Erdoğan piyano, Beste Gürkey’in ksilofon, Nilüfer Sude Güçlü, Deniz Şensoy, Ilgın Top keman, Güney Sinemce viyolonsel, Deniz Bayar flüt, Arda Uğur gitar ve Ali Hüseynzade’nin trompet çaldığı konserde ünlü bestecilerin klasik müzik eserleri seslendirildi.

Etkinlik kapsamında, dokuz yaşındaki Selin Samsar, piyanoda seslendirdiği eserlerle ilgi çekti. Yaklaşık iki saat süren konser, büyük beğeni topladı. 22 Mart’ta sona erecek festival kapsamında çeşitli konser ve etkinlikler düzenlenecek.

Kaynak: El Cezire

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO), Pelin Halkacı Akın’ın solistliğinde “BİFO ile Barok Zamanı” konseriyle bu akşam Lütfi Kırdar Anadolu Auditorium’da İstanbullulara klasik müzik ziyafeti sunacak.

borusan-istanbul-flarmoni-orkestrasi

Vivaldi: Dört Mevsim, No. 1–4, Op. 8
Gabrieli: 13. Sonat
Telemann: Yaylılar ve Sürekli bas için Sol Majör Konçerto Grosso, TWV 52:G1
Bach J.S.: 3. No.lu Orkestra Süiti’nden “Air on G-string”
Lully: Le Bourgeois gentilhomme, LWV 43; 4. Perde 4, 5. Sahneden: “March pour la cérémonie Turcs”
Pergolesi: L’Olympiade Uvertürü
Händel: Music for the Royal Fireworks

BİFO, konzertmeister’ı Pelin Halkacı Akın’ın solistliği ile muhteşem bir barok akşamında kışın soğuğunu üzerinizden alacak. BİFO izleyicisinin başarılı çalışmalarını yakından takip ettiği Akın, solistliğinin yanı sıra eğitmen olarak da oldukça yoğun bir programa sahip. Sanatçı, Türkiye’deki tüm genç müzisyenlere örnek olacak şekilde, ülke çapındaki konser salonlarında parlak kariyerini zirveye taşımaya devam ediyor. Claudio Abbado, Seiji Ozawa, Pierre Boulez, Semyon Bychkov ve Daniele Gatti gibi ünlü orkestra şefleriyle çalışarak Avrupa’nın önde gelen konser salonlarında gerek orkestra ile gerekse solo konserler vermiş olan Akın, 2011 yılında Yolculuk adlı albümünü kaydetti. Bu albümünde de, dünya çapında eğitmen olarak katıldığı ustalık sınıfları ve solo konserlerinde de yalnızca yabancı bestecilerin değil, Türk bestecilerin yapıtlarına da büyük önem vererek çok önemli bir görevi üstlenen sanatçı, tüm klasikseverler ve tüm zamanlar için özlenen barok dönem yapıtlarından oluşan bir program sunacak.

Kaynak: Seç Haber

izmir-avrupa-caz-festivali-722. İzmir Avrupa Caz Festivali’ne sayılı günler kala İzmir’i “Caz” heyecanı sardı. Bu yıl geniş kapsamlı halka açık etkinliklerle her kesimden İzmirliye hitap etmeyi amaçlayan Festival, 5 Mart 2015 Perşembe günü bir “Dünya Prömiyeri” ile başlayacak. Günümüz piyano ikilileri arasında çok yönlü müzik anlayışları ve yenilikçi stilleriyle yıldızlaşan Ufuk & Bahar Dördüncü, “Jazz Meets Classic” konserinde, Avrupa caz sahnelerinin en büyüklerinden Erik Truffaz Quartet ile Truffaz’ın “Taksim” adlı eserinin dünya prömiyerini yapacak.

İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları; İzmir İtalya Konsolosluğu, İzmir Fransız Kültür Merkezi, Yaşar Holding, Lüksemburg Büyükelçiliği, Luxemburg Export Office, Polonya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu, Adam Mickiewicz Enstitüsü, Avusturya Kültür Ofisi, Slovakya Cumhuriyeti İzmir Fahri Konsolosluğu, İzmir İsviçre Konsolosluğu işbirliği ile düzenlediği 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nde 05-21 Mart 2015 tarihleri arasında iki sergi, altı film gösterisi, bir seminer, dört atölye çalışmasının da bulunduğu toplam on iki halka açık etkinlik yer alacak.

AÇIK ETKİNLİKLERLE CAZ HER YERDE

Caz fotoğrafı denince akla ilk gelen isim Aykut Uslutekin, 4- 14 Mart 2015 tarihleri arasında İzmir’in yeni sanat galerisi Contemporary Art Gallery’de “Cazın Büyüsü” fotoğraf sergisini açacak.22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin afişinin belirlendiği 13. Caz Afişi Yarışma Sergisi 5-21 Mart 2015 tarihleri arasında AASSM Alt fuayede sanatseverlerin görüşüne sunulacak.

7 Mart 2015 Cumartesi Festival’in en hareketli günlerinden biri olacak. Gün saat 11.00’de İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde “Cine – Jazz Marathon” ile başlayacak. Aynı zamanda bir sinefil de olan Festival Danışmanı Francesco Martinelli’nin seçtiği sinema tarihinin en iyi beş caz temalı filmi orijinal dillerinde saat 21.30’a kadar peş peşe gösterilecek.

7 Mart 2015 Cumartesi gününü cazla geçirmek isteyenlerin Alsancak Edit Radyo & Cafe’de Moda, Tasarım ve Caz ile Rendezvous’u var. İçerik Dergi Ekibi, 7 ve 8 Mart 2015 günleri İKSEV’de “Jazzine- Fanzin Üretim Atölyesi” ile genç grafikerlere farklı ufuklar sunacak.

En az konserler kadar ilgi gören Caz seminerinin bu yılki konusu, Açılış konserimize ithafen “Caz ve Klasik Müzik: Ayrı Siyam İkizleri mi? 11 Mart 2015 Çarşamba günü saat 19.00’da İKSEV Salonunda Francesco Martinelli’nin İngilizce olarak vereceği semineri Ümit Tunçağ Türkçeye çevirecek.

İzmir’in en eski müzik mağazalarından biri olan Panda Müzik, Festivale 14 Mart 2015 Cumartesi günü “Cazlı öğle Kahvesi” etkinliği ile katılacak. 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin yeniliklerinden biri de Açık Fuaye konserleri olacak. 14 Mart 2015 Cumartesi günü saat 17.00 – 19.30 arasında AASSM’nin Giriş Fuayesinde Yaşar Üniversitesi Jazz Quartet ile Yavuz Darıdere Hammond Groove Band konser verecek.

20 Mart 2015’de Türkiye’de caz adına yapılan en kapsamlı belgesel çalışması olan Batu Akyol’un “Türkiye’de Caz” konulu belgeseli saat 19.00’da MÜZİKSEV Salonunda gösterilecek. Ardından Batu Akyol ve Ümit Tunçağ ile “Cazı Belgelemek” konulu bir söyleşi yapılacak.
22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin biletleri BİLETİX’de satışta.

22-izmir-avrupa-caz-festivali

 

İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın düzenlediği 22. İzmir Avrupa Caz Festivali – 13. Caz Afişi Yarışması’nın Prof. Dr. Hakan Ertep, Cihangir Elmaskaya, Maksude Kılıç, Kutsal Lenger, Hüseyin Ekinciler, Okan Özgen ve Ayşe Tatari’den oluşan seçici kurulu yarışmaya katılan 439 afiş arasından, Alperen Güldü’nün A39G40

Rumuzlu çalışmasını birinciliğe değer bularak 22. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin Afişi olarak seçmiştir.

Alperen Güldü Kimdir?

Erzurum Atatürk Üniversitesi G.S.F. Grafik Tasarım Bölümü mezunudur. Aynı üniversitede yüksek lisans yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası pek çok sergiye katılan Güldü, Uluslararası Varna Exlibris Yarışmasında mansiyon kazanmış ve iki cilt halinde hazırlanan Türk İllüsTRasyon Kitabında yer almıştır. Exlibris çalışmaları bazı kitaplarda yer almıştır. Halen freelance grafiker olarak çalışmaktadır.

13. Caz Afiş Yarışması Sergileme Alan Afişler


T218A2 – Nisa Tildem Tokdemir

A39G40 – Alperen Güldü

TT1234 – Taylan Tozar

Ç4N4R7 – Erdal Çakır

BS0107 – Ali Batuhan Sarı

FS7198 – Feyyaz Sönmez

Black5 – Hakan Üzülmez

Cazda1- Ranan Karabulut

BB1010 – Burak Çerçi

34TF09 – Ferhat Tunç

TOBYU2 – Osman Fuat Yayalar – İlüstratör: Güner Oğuzhan

TİN300 – Seyhan Günay Kaya

S9L2S3 – Salıse Ökdem

00967A –Gül Ayça Altmışoğlu

KALİG9 – Taha Bekir Murat

SNNS35 – Sinan Subaşı

421İSO – İsmail Kayar

Ö24ÜN8 – Cansu Özgün Kayacık

SY6204 – Boğaçhan Ünver

C06C32 – Can Çağatay Çamkır

MART16 – Özge Coşgun

BUREN 1 – Can Yaylacıkoral

K4E15M – Merve Uzunoğlu

G4d2k7 – Ece Ağırtmış

CAZFE5 – Tuğba Sabaz

SİYAH1 –  Seçil Gölcük

P2J5C7 – Pınar Özdemir

M1506E – Müge Ersoy

K47B35 – İdil Tayhan

SA020791 – Sevda Ateş

Snmz96 – Zeynep Sönmez

114RM2 – Pembe Şen

275PS1 – Pembe Şen

1İZCAZ – Aslı Geylan

Hazırlanan Tüm Görseller:

Hani bazı insanları tanıyamamış, sohbet edememiş ve bunu yapmanın artık mümkün olamamasının verdiği üzüntüye kapıldığınız kişiler olur ya işte aşağıdaki yazıyı yazan kişi de öyle bir insana ait . İyi okumalar . (Drn) (Not: Yazar hakkında kısa bir hayat hikayesini yazının altında bulabilirsiniz.)

ulus-baker                                                                                                                                            

İnternet’te Sanat Mümkün mü?

Yazar:  Ulus Baker

İnsanların, sanatçılar da dahil olmak üzere tarihin bazı dönemlerinde “artık sanat mümkün mü” gibisinden sorular sordukları olur. Derken, bütün bu soruların bir “sinirsel çöküşün” etkilerinden ibaret olduğunu gösterecek şekilde, sanat, Rönesans’ta olduğu gibi, Barok’ta olduğu gibi, Modern sanat konusunda olduğu gibi yeniden o tuhaf parlayışlarından birini gerçekleştirmekte gecikmez. Sanatın “olanaklılığına” ilişkin soru sormak saçmadır -çünkü sanat her yerde ve her zaman yapılabilir. Sorun, neyin sanat adını almaya layık olduğunu, neyin olmadığını sormakla da yaratılamaz. Böylece İnternet’te sanat mümkün mü? gibisinden bir soruya cevap vermenin bile pek bir anlamı kalmıyor.

Fransız yarı-gerçeküstücüsü Marcel Duchamps, 20’li yıllarda “hemen her yerde, hemen her şeyle ‘sanat'”ın yapılabileceğini iddia ettiğinde sorumuza taa geçmişten bir cevap vermişti bile: “Ready-Made”, yani gelişen dev sanayi toplumunun temel çıktısı olan ürün “hazırdan alınacak” ve isteyen “sanat alıcısının” burnunun dibine dikilecektir. O andan itibaren “kolaj”, “bulunmuş nesneler”, derlenip toparlanmış her şey, bir sanat eseri olarak organize edilebilir hale geldi. Bilindiği kadarıyla geçmişin Kübistleri de kolaj tekniklerini kullanma konusunda pek tedirgin hissetmemişlerdi kendilerini.

Sorun yine de “dijital sanat” ile ilgili olarak ortaya atılabilir halde -bilgisayar teknolojileri resim üzerinde işlemleri, manipülasyonu alabildiğine kolaylaştırıyorlar (sözgelimi Photoshop ve Corel yazılımlarının inanılmaz başarısı bundan kaynaklanıyor). Tarayıcı ise “canlı imge”nin yeniden üretimi konusunda belki en büyük devrimi gerçekleştirmiş görünüyor. Kolajın,yani modern sanatın esas unsurlarından birinin alabildiğine kolaylaşması ise, insanlara artık sanatın yeniden bir tanım değişikliği geçirmesinin gerekip gerekmediğini sordurmaya başladı bile.

Ancak sorgulamaların büyük bir çoğunluğu oldukça yüzeysel bir tabakada geçiyor: Bazı avantajlardan bahsedenler var -sözgelimi bilgisayar teknolojileri insanların “sanata katılımlarını” ve sanatsal eğitimi kolaylaştırıyorlar. Web müzeleri yaygınlaşıyor ve sanat eserlerinin “imajlarına” erişim olanakları alabildiğine genişliyor. Öte taraftan, bir insan emeği ürünü olarak sanatın “çok uzun ve sürüncemeli” bir yaratım sürecini gerektirdiği konusunda eski ve kolay kolay yerinden kımıldatılamaz bir değer yargısı var. Ancak bu düzeyde yürütülen bir tartışmanın sürdürülemeyeceğini, çünkü bir sonuca vardırılamayacağını düşünebiliriz.

Her şeyden önce kolaj tekniklerinin kullanımının modern sanatın şanından olduğu Kübistlerden bu yana apaçık bir durumdur. İlk parlak çıkış dönemlerinde PopArt’ın bu tekniği giderek bir “çılgınlık” derecesine vardırdığı da doğrudur. Eserlerini neredeyse montaj sanayii teknikleriyle üretip duran Andy Warhol etrafında örülen “sanatçı kültü” her bakımdan PopArt’ın artık miadını doldurmaya başladığını pek erkenden işaretlemişti. Ancak bir sanat akımının ya da grubunun miadını doldurması, ne kullandıkları tekniklerin sona erdiği anlamına gelir, ne de sanatın kendisinin.

Bilgisayar teknolojilerinin sanata dokunduğu iki genel alanı ayırdetmeliyiz: Birincisi “dijital” ya da “fraktal” sanat diyebileceğimiz bir boyuttur. Unutulmamalı ki, bilgisayarlar yalnızca bulunmuş ya da taranmış resimlerle, metinlerle, ses ya da video kayıtlarıyla “kolajlamayı” kolaylaştırmakla kalmazlar. Aynı zamanda yalnızca bilgisayar aracılığıyla elde edilebilecek görüntü, hareket-animasyon ve seslerin de sanatsal amaçlı kullanılabileceğini de hatırlamak gerekir. Genel olarak “fraktal sanatlar” adı verilen bu alan içerisinde, en basitinden bir Paint-Shop ya da Photoshop resminden oldukça karmaşık matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla kurgulanan fraktal görüntü ya da seslere varıncaya kadar geniş bir olanaklar kümesinin varlığı söz konusu. Bu noktada sorulması gereken bir soru var: Bilgisayar kullanılarak, klasik anlamda resim ve ses duyularının sanatsal kullanımına başvuran görüntüler, animasyonlar ve müzik üretilebilir. Oysa doğrudan doğruya matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla üretilenlerin, insan faaliyetinin icra edildiği biçim çısından bundan önemli bir farkı bulunuyor. Çoğu zaman, “image processing” teknikleriyle görüntüler ekranda hiç görülmeden işlenebiliyorlar. Peki böyle bir şeyin “sanat” adını almaya layık olmadığını, bir tür karmaşık matematiksel denklemin işlenmesinden ve görselleşmesinden ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soru, konuyu esas karmaşıklaştıran bir unsuru, insanın sanatsal yetilerinin ne olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Bu yetilerin tarih ve coğrafya içinde değişmez olmadıklarını söyleyen antropologların sayısı oldukça fazla. Ayrıca tarihçiler de bizim “sanat” adını verdiğimiz modern kategorileri, sözgelimi bir Mısır piramidine ya da Yunan tapınağına uygulamamızın tam bir saçmalık olabileceği konusunda bizi uyarıyorlar. Ama esaslı meydan okuma hayvanbilimcilerden ve ethologlardan gelmektedir: Sabahın köründe bir dalın üzerine tüneyip, ağaç yakraklarını koparan ve yere düşen yaprakların güneşten solmuş taraflarını toprağın koyuluğuyla tezat oluşturacak şekilde yukarıya çeviren, ardından tam da bu dikkat çekici sahnenin üzerinde saatlerceötüp durmaya başlayan şu “tiyatrocu kuş”a ne demeli? İnsanbiçimci bir yaklaşım ise, bunun hiç de sanat filan olmadığını, sanatsal algının ve üretimin insana ait olduğunu söylerken, bütün sanatı bir “yansıtma-taklit-öykünme” ilişkisinin dışavurumuna indirgemiyor mu? Tiyatrocu kuş örneği başka örneklerle de desteklenebilir: Bazı kuş türleri, herhangi bir yabancı kuş bilmem nasıl haritalandırdıkları bölgelerine girdiğinde rakibinden “daha güzel” ötmeye çalışır, eğer rakibi “daha güzel” öterse, hiç bir şey demeden orasını terketmek zorundadır. “Güzel” gibi sanatsal bir sözcüğü kullanmamın nedeni, olup bitenler sırasında herhangi bir “üstünlüğü” oluşturacak başka hiç bir kıstasın bulunmayışından. “Doğa” bir bakıma sanata insandan önce başlamış gibidir; insan, sanata başlamak için oldukça “gecikmiş” görünüyor; üstelik insan toplumlarının taa modern çağlara gelene dek, sanat işlevini başka işlevlerden -ritüellerden, dinden, savaştan, sevişmeden filan-pek ayırdetmiş olmadığı da anlaşılıyor.

Tam da bu nedenlerle, bilgisayarda sanatın pekala mümkün olduğunu söylemek acelecilik değildir: Ancak modern dünyanın başka bir özelliği işleri daha karışık kılmaktadır -sanatlar birbirleriyle hep “rekabet” etmek gibi garip ve sanatsal yaratıma dıştan eklenen kültürel bir olguyu hep beslemişlerdir. Modern resim, özellikle İzlenimcilik (Impressionisme) fotoğrafın meydan okuyuşuna bağlı olarak, ondan uzak olduğunu düşündüğü renk tekniklerini icat etmeye girişmişti. Bu sayede renkler ve ışık özgürleşti. Ancak fotoğraf da, başlangıçtakı “sanatsal” işlevini yine benzeri “meydan okuyuşlar” olmadan gerçekleştiremezdi -sözgelimi hareketli resimler, animasyon, son olarak da hareketli fotoğraf, yani sinema?

Peki dijital sanatlar neye ve kime meydan okumaktadırlar. Bu sanatların “kolaj” geleneğine bağlandıklarını söyledik. Ancak ona da indirgenemezler. Dijital sanatlar, daha çok “çok-yönlü-performans” adını verebileceğimiz bir alanı geliştirmeye aday görünüyorlar. Yani görüntü-animasyon-film-ses-metin bileşimini kullanan “multimedia” tekniklerinin sanatsal kullanımından bahsediyorum. Mültimedya yalnızca tekno-bilimsel bir meseleye göndermez, aynı zamanda, sanat uğraşısı için estetik-sanatsal bir iç ilişkiler kompleksi de oluşturabilir. Benim görüşümce, sessiz sinema dönemi yönetmenlerinin sesli sinemaya karşı çıkışları gibi bir olgu günümüzde geçerli değildir. Eisenstein kadar büyük bir filimcinin “tutuculuğu” gibi görülmeye çalışılan şey, aslında bir “reddediş” değil, “sessiz sinema olanaklarının”, o anda ve çok özgün bir zorunluluk altında bu yönetmen tarafından tercih edilişinden başka bir şey değildir. Çok geçmeden aynı yönetmenin ses unsurunu alabildiğine kullanan filimler yapmasını bir tür “yola geliş” diye yorumlamak ise tam bir düşünsel bönlük olurdu. Sanatçı hiç bir zaman “hah şimdi oturup güzel bir resim yapayım” demez. Bu, Columbus’un “şimdi gidip Amerika’yı keşfedeyim bakalım” demesi gibidir. Ancak çözülmesi gereken acil bir sorun, bir zorunluluk, olmazsa olmaz bir şeyin üretilmesi kaçınılmaz hale geldiğinde sanat ürünü ortaya çıkabilecektir. Dijital performans birileri için “zorunlu” bir ifade aracıysa üretilenin “sanat” olmayacağını söyleyenlere bu yüzden ancak gülünebilir.

İkincisi, dijital çağda sanat eseri üretiminin “kolaylaştığını” ve ayağa düşebileceğiini söylemek de tam bir safsatadır. Aksine, altedilmesi gereken “zorlukların”, gerekli bilgi ve uğraşı faaliyetinin sonsuzca artabileceği bile söylenebilir. Üstelik dijital sanatçı, eğer günün birinde başarılabilirse, modern kültürdeki şu standart “sanat”, “bilim” ve “toplumsal yaşam” alanları arasındaki ayrımın sınırlarını da ziyaret ederek altedebilir. İdeal durum elbette hem bilimci, hem düşünür hem de sanatçı olarak Leonardo Usta’nın imajı değil. Bir kere, o bizim anladığımız anlamda bir bilimci değil, bir “çok çok şey bilen”di; bir “düşünür” de değildi, çünkü Rönesans’ta ne Antik Yunan, ne ortaçağ Skolastiğinin felsefeleri kalmıştı, öte taraftan Descartes ve Spinoza gibi “felsefeyi yeniden başlatanlar” henüz ufukta yoktular; son olarak Leonardo bir “sanatçı” değil, çağının en saygı gören “usta”larından biridir. Aynı şekilde dijital çağ, belki de bütün alanların farklı bir bölümlenmesini, hatta ters çevrilmesini getirecektir. Mültimedyanın doğuşu, böyle bir sürecin yalnızca olanağıdır, kendisi değil. Üstelik tek olanak da değildir -özellikle “mini-mimariler” alanında ön plana çıkmaya başlayan “organik-elektronik” nanoteknolojiler daha şimdiden, enformatikten çok farklı türden unsurları işin içine katmaya başladılar bile. Daha genel olarak, benim görüşümce, teknolojiye yapılacak herhangi bir övgünün peşine düşmek de saçmalık olur -teknolojinin “tarafsız olduğu”, iyi ya da kötü yönde kullanılabileceği doğrultusundaki safça bakış açısı da artık tutulabilir değildir. Söylemek istediğim tek şey, karşımıza çıkarılan her şeyi, enformasyon otoyollarını, nanoteknolojileri, genetik mühendisliğinin yapıp edeceklerini olduğu gibi kabullenip hayıflanmaya mı oturacağımız, yoksa “tek yönlü kabullere” karşı çoğul direnç odaklarını onların içine ve sınırlarına varıncaya kadar genişletmek zorunda mı olduğumuz sorusudur. Sanat ya da aynı türden başka bir insan faaliyeti, böyle bir direnci örgütlemenin şu anda bilinen ender yollarından biridir. Bu ise, sanata yeni bir politik misyon vermek, ya da sanatçıya akıl, etik, ahlak filan öğretmek gibi bir şey değildir: Daha çok, sanatsal faaliyetin genel olarak “insanların direnci” neviinden bir şey olduğunu, başka da bir şey olamayacağını söylemeye çalışıyorum. Zamana, içine kapatıldığı mekana dayanıklı ve dirençli olmayan şeylere “sanat eseri” demediğimizi daha gündelik dil düzeyinde herkes algılayabilir. Eğer herhangi bir otantiklik varsa, bu, sanat eserinin “zamanla” kurduğu bir ilişkiden değil, aslında “zamansızlıkla” kurduğu bir ilişkiden kaynaklanabilir. Dijital sanatın bu türden araçlara sahip olamayacağını söylemek ise anlamsız olur. Sanat eserini “sanatsal” kılanın in actu (yani faaliyet bakımından) insan emeği ürünü olması, in haec ise (onu işte karşımızda kılan şey bakımından) “zaman-dışılığı” olması bizi nostaljik otantizm düşkünlüğüyle duygudaş olmaktan alabildiğine uzak tutuyor. Dijital sanat bakımından sorun, bazı kişilerin bilgisayar fobisi, eski daktilolarını sevmeleri gibisinden değildir. Bu fobi pekala anlaşılabilir (onaylamak ayrı şey); oysa sanat söz konusu olunca, dijital sanat diye bir şeyin -bir tür değil bir olanaklılık alanı oluşundan dolayı-sorun bir fobi olmayı bırakıp ciddileşir; ya malzemeyle özdeşleşen bir sanat anlayışı yeniden davet edilir, ya da 19. Yüzyıl modeli bir “sanat için sanat” teması geriye çağırılır. Sanatın dijital olması gerektiğini söylemiyoruz; dijital sanatın gerçekten sanat olduğunu, dijital teknolojilerin ise bunun “belirsiz”, yani kullanılırsa var olabilecek olanaklarını sunduğunu söylemekten başka bir şey yapmıyoruz.

internet

Her durumda, yeni ortaya çıkmakta olan bir şeyin tedirginlik verici, hatta nesnel olarak tehditkar unsurlar da taşımaması olanaksız. Bu tehdidin, çoğu insanın aradığı yerde bulunmadığını söylemek istiyorum. Fractal Paint programıyla boyanmış bir resme bakıp da “resim sanatı da bitti” yakınmasını dile getirenlerin göremediği şey, eğer “resim sanatı” diye bir şey varsa, onun zaten “malzemeye indirgenemeyeceğidir”. Tehdit, yepyeni malzemelerin amansız bombardımanından daha kötü bir yerden gelmektedir ve bu tür hayıflanmalarla daha fazla oyalanmaya değmez: Esas tehdit, geç kapitalizmin yeni yapılarıyla ilişkin olarak ortaya çıkıyor. Bir zamanlar Walter Benjamin adlı bir Alman filozofu, sanat eserinin halesinin “mekanik yeniden üretim” süreçlerinde (yani çoğaltma) yitmeye yüz tuttuğunu söylerken, en “mekanik” sanat olan fotoğrafa övgüler yağdırmaya da vardırabiliyordu işi. Bugün farkına varabileceğimiz şeyin daha o zamandan, ve kendi imgeler dünyasında farkındaydı çünkü -esas sorun sanatın eğer bir işlevi varsa onun ancak kullandığı temaları, malzemeyi, ruh hallerini, etiği, görüntüleri, formları ve içeriği “başkalarına kaptırmamak” olmasıdır. Dijital uygarlık kaçınılmaz bir şekilde etrafımızı saracak, INTERNET, mutlak bir anarşi kainatı olarak alemimizi saracak gibi görünüyor. Öyle ki, artık eski, arkaik formların nostaljisinden pek bir şey umabilecek halde olmayacağız pek yakında. Sanatın gerçek “işlevi”, ona bir işlev vermek gibi düşünceler çoğu kişinin hoşuna gitmese de bir “söyleyiş biçimi” deyip geçelim -sözgelimi ressam Miquel Barcelo’nun günlüğüne yazdığı gibi, “domatesin kırmızılığını”, “ekşimiş kavun kokusunu” Benetton’un “imajlar dünyasının” elinden söküp almak ve “kendiliğini” yeniden kazandırmaktan başka bir şey değildir. İşin bütün sırrı bazı duyguların ve sanatın hedeflediği arzuların yeniden üretilebilmesinde, imgelerin, seslerin, düşüncelerin ve duyguların kendilerini denetleyen, yönlendiren ve her an tecavüz eden düzeneklerin, denetimlerin ve sömürü araçlarının elinden koparılmalarında yatmaktadır. Bu durumun en iyi örneğini bize Rönesans resmi vermektedir: Ortaçağın ilahi temalarını, Tanrı babayı, melekleri, İsa ile Meryem’I kullanmayı sürdürür; ama bambaşka bir amaçla yapar bunu -insanların dünyası Ortaçağda o kadar daraltılmış bir haldedir ki, ilahi temaları kullanmasanız tek bir biçimi, tek bir rengi, tek bir duyumu özgür bırakamazsınız.

Pek çok nedenle, bugün henüz “daraltılmış” bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. Ve bu daraltma, gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. Ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. “Reklamcılığın felsefesi”nden bahsedenler var; Japon modeli bir uluslararası korporatist şirketin bir “ruha” sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş filan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. Daha çok “reklamcılığın” kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, Benetton’un “görüntü şefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf unvanlara sahip adamı Oliveiro Toscagni gibilerinin yalnızca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak değil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çıkmalarıdır. Bu tür durumlarla karşılaşıldığında “kıllanma” yeteneğimizin de dümura uğratılmış olduğu söylenebilir. Artık eskiden olduğu gibi “sınırlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baskı” ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. Bütün bunlarla başedebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virüsünün üretilip ortalığa salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşmaya bırakılması gerekiyor. INTERNET’teki “resmi” yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. Eksik olan yönler arasında en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. Benin görüşüm, dijital sanatın “henüz gerçekleşmediği” yolunda. Bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama Klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkını bekleyen” bir sanat bu?

Olası Çerçeveler: Barbara Krüger, Kör Otonomedya, Deleuze & Guattari, özellikle de Urban Diary?

Ulus Baker Kimdir?

Ulus Sedat Baker, (d. 14 Temmuz 1960, Leningrad, SSCB – ö. 12 Temmuz 2007, İstanbul), Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar, çevirmen ve öğretim üyesi.

Kıbrıs Türk’ü bir ailenin çocuğu. Babası Sedat Baker bir psikiyatr, annesi Pembe (Yusuf) Marmara (1925-1984) ise bir şair. ODTÜ SosyolojiBölümü’nü bitirdi. Gilles Deleuze ve Baruch Spinoza çevirileri yaptı, makaleler yazdı. ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite’de Sinema tarihi, Sosyoloji dersleri verdi. Politik teori, medya, sinema teorisi konularında çalıştı. Dziga Vertov üzerine sinemaeleştirileri yaptı. Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazılar yazdı. 12 Temmuz 2007 tarihinde böbrek ve kalp yetmezliğinden ölmüştür.

Sovyetler Birliği’nde aldığı müzik eğitiminden dolayı müziğin her türünün bütün teknik bilgisine, yetkin kavrayışından ötürü de dünya müziğinin bütün arka planına, sosyolojik oluşumuna, felsefesine ilişkin olağanüstü bir birikime ve anlatım gücüne sahiptir. Özellikle de Çingene Müziği konusunda yetkindir. O, klasik müzik ve bütün dönemlerin müziğiyle Roman müziği arasındaki bağı, Türkiye’de en iyi kuran değil, tınıları, sözleri ve bütün kanıtlarıyla kuran kişi olma özelliğini taşır.

Baker adına; Körotonomedya topluluğu tarafından; 2008 yılında 11 – 14 Temmuz tarihleri arasında, Ankara’da “Ulus Baker buluşması” adlı bir konferans düzenlenmiştir.

Kitapları

  • Dolaylı Eylem, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Beyin Ekran, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru, Çeviren: Harun Kemal Abuşoğlu, Birikim Yayınları
  • Yüzeybilim Fragmanlar, Derleyen: Ege Berensel, Birikim Yayınları
  • Aşındırma Denemeleri, Birikim Yayınları
  • Kant Üzerine Dört Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi
  • Spinoza Üzerine On Bir Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi
  • Leibniz Üzerine Beş Ders, (Çeviri) Kabalcı Yayınevi

Kaynaklar: Hayat Hikayesi : Wikipedia.com 

Yazı : korotonomedya.net

 Bu yıl 31 Mayıs – 29 Haziran tarihleri arasında 43. kez düzenlenecek İstanbul Müzik Festivali’nin tanıtım toplantısı, dün sabah Martı İstanbul Otel’de gerçekleşti. Basın toplantısına konuşmacı olarak, İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak ve 2006 yılından beri festival sponsoru olan Borusan Holding adına Borusan Kocabıyık Vakfı Genel Sekreteri Canan Ercan Çelik katıldı.
Haber :SELAY SARI
Folklorik öğelere vurgu
Sol Gabetta

Sol Gabetta

Festivalin bu yılki teması ‘Kültürel Manzaralar’, 19. YY Avrupasında milliyetçiliğin güçlenmesiyle klasik müzikte vurgu kazanan folklorik öğelere atıfta bulunuyor. Programda ‘İspanyol Manzaraları’, ‘Rus Mevsimleri ve Amerikan Mevsimleri’ gibi coğrafi başlıklara sahip konserlerin yanı sıra, Macar piyano virtüözü ve besteci Franz Liszt, Çek besteci Antonin Dvorak ve Macar halk müziği üzerine çalışmalarıyla etnomüzikolojinin kurucularından sayılan Bela Bartok’un eserlerine özel olarak yer veriliyor.
Festivalde sahne alacak önemli isimler arasında yıldız mezzosoprano Magdalena Kozena, Berlin Filarmoni’nin 12 Çellisti, keman virtüözü Patricia Kopatchinskaja ve çello virtüözü Sol Gabetta, Fazıl Say ve festivalin yerleşik konuk orkestrası Deutsche Kammerphilharmonie Berlin yer alıyor.
Patricia Kopatchinskaja

Patricia Kopatchinskaja

Bu yıl festival tarafından ısmarlanan iki eser de, aynı döneme ait iki tarihi olayı anma niteliği taşıyor. Besteci Hasan Niyazi Tura’ya, Çanakkale Savaşı’nın 100. yılı sebebiyle sipariş edilen senfonik şiirin dünya prömiyeri, 31 Mayıs Pazar akşamı Lütfi Kırdar UKSS’deki açılış konserinde Sascha Goetzel yönetimindeki BİFO tarafından gerçekleştirilecek. Saygın Ermeni besteci Tigran Mansurian’a sipariş edilen eser ise dünyada ilk kez, viyola virtüözü Kim Kashkashian ve piyanist Peter Nagy tarafından 10 Haziran Çarşamba akşamı Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde icra edilecek. Yeşim Gürer Oymak, eseri tanıtırken, “Bu eserin, 1915’te kaybettiğimiz Ermeni kardeşlerimizi anmamıza yardımcı olmasını diliyoruz,” şeklinde konuştu.
Onur Ödülü Filiz Ali’ye
Prof.Dr. Filiz Ali

Prof.Dr. Filiz Ali

Festivalin Onur Ödülü bu yıl, hem müzisyen hem de eğitimci kimliğiyle Türkiye’de çok sesli batı müziğinin yaygınlaşmasına yaptığı katkılar sebebiyle Prof.Dr. Filiz Ali’ye sunulacak. Eğitimci kimliğiyle kurduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nin yanı sıra müzik eleştirileriyle de klasik Batı müziği alanında Türkiye’de en önemli isimlerden biri olan Ali’ye ödülü, 31 Mayıs günü festivalin açılış konserinde takdim edilecek.
Festival biletleri 14 Şubat’ta İKSV ana gişesi, Biletix satış noktaları, çağrı merkezi ve www.biletix.com web sitesinde satışa çıkacak.

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği’ne bağlı Özel Nar Sanat Eğitim Kursu öğrencilerinin hazırladığı 5.Nar Tanesi Festivali (Nar Çiçekleri Festivali) Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde başlıyor.

 

Nar Sanat Davetiye1

Bakırköy’ün Bağımsız tek sanat festivali olan“Nar Tanesi Festivali” çerçevesinde 300’ün üzerinde öğrenci gerek Dünyaca bilinen klasik müzik ve gerekse ulusal pek çok ezgiyi seslendirecek. Eğitmen orkestrasının da yer alacağı festival 1 hafta daha sürecek.

Piyano, Gitar, Keman, Akordeon, Çello, Klarnet, Bateri öğrencilerinin hazırlayacağı eşsiz müziklerin yanı sıra konuk sanatçılar ve Nar Sanat Eğitim Kursu Öğretmenlerinin hazırladığı parçalar ile öğrenci orkestrası da yer alacak.

Halk oyunu gösterileri ile devam edecek festivalde Kafkas Dansları gösterisi de yapılacak.

01 Haziran 2014 tarihinde açılan  küçük sanatçı adaylarının sergisi ile başlayan ve 15 Haziran 2014 Tarihinde Hale ÜRKMEZGİL Resim Atölyesi’nin öğrencileri ile devam eden Festival, 21 Haziran Cumartesi 2014 gündüz ve gece müzik dinletileri ile devam edecek.

Bale öğrencilerinin hazırladığı Kuğu Gölü Balesi, Carmen, Sokak Dansı ve Kelebek Dansı ve Nar Sanat Tiyatrosu öğrencilerinin hazırladığı “DEDİKODU” adlı tek perde tiyatro oyununun da yer aldığı etkinlik  22 Haziran 2014, Pazar günü saat 17:00’de Cem Karaca Kültür Merkezi‘ nde  sahne alınacak. Etkinlikler bir hafta daha devam edecek olup festivalin devamı  Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneğinin Nar Sahnesinde yapılacak. Farklı etkinlikler ve söyleşilerle önümüzdeki Pazar (29 Haziran 2014) tarihindeki 2149. Şamata Sanat ile son bulacak.

Not: Kurumumuz 21 ve 22 Haziran 2014 tarihleri arasında etkinliklerden dolayı kapalı olacaktır. Acil durumlar için 0530 880 71 80 nolu telefona ulaşabilirsiniz.

Uluslararası İstanbul Opera Festivali Başlıyor!

5. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

Her yıl Türk ve dünya operalarının seçkin yapıtlarını sanatseverlerle buluşturan Uluslararası İstanbul Opera Festivali, beşinci senesinde zengin bir program ve belleklerden silinmeyecek performanslarla sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından Denizbank’ın katkılarıyla düzenlenen festival, bu yıl 3 – 17 Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Festival kapsamında, Zorlu Center PSM’de gerçekleşecek Dmitri Hvorostovsky Gala Konseri’nin yanı sıra aralarında W.A.Mozart, G.Verdi ve cemal reşit rey gibi ünlü bestecilerin eserlerinin de bulunduğu birbirinden seçkin 6 farklı yapıtı, 4 farklı mekânda izlemek mümkün olacak.

Ülkemizde opera ve bale sanatlarını toplumun tüm kesimlerinin yararına sunmak misyonuyla faaliyetlerini sürdüren Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün, Türkiye’nin kültür sanat yaşamına destek vermek amacıyla hareket eden DenizBank’ın ana sponsorluğunda organize ettiği 5. Uluslararası İstanbul

İki hafta sürecek festival, Başrejisör Yekta Kara’nın sanat yönetmenliğinde Haziran ayı boyunca, 6 opera prodüksiyonu ve bir gala konser ile toplam 10 temsille sanatseverlerin karşısında olacak. Festival kapsamında seyirciler; Ankara, İstanbul, Samsun ve Mersin Devlet Opera ve Balesi yapımlarının yanı sıra, Salzburg Devlet Operası’nın “Beklenmedik Karşılaşma” adlı yapımını da izleyebilecekler.

Festivalin kapanışında Zorlu Center PSM’de gerçekleşecek Gala Konseri’ne, dünyaca ünlü Rus bariton Dmitri Hvorostovsky damgasını vuracak. Dmitri Hvorostovsky’e Şef Constantine Orbelian ile Soprano Ana Maria Martinez’in yanı sıra İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası eşlik edecek. Opera salonlarının vazgeçilmez sanatçısı Dmitri Hvorostovsky, dünyanın yaşayan en ünlü baritonu olarak kabul ediliyor.

Prof. Rengim Gökmen: “Opera, bir metropolün en önemli sanat olayıdır”

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Prof. Rengim Gökmen festival hakkında şunları söyledi: “Uluslararası İstanbul Opera Festivali, İstanbul kentinin dünya klasmanında farklı bir konumda olmasını sağlamıştır. Opera ve bale sanatları büyük metropollerin en önemli sanatsal etkinlikleridir. Bu yılki festivalimiz; Attila, Fatih Sultan Mehmet, Saraydan Kız Kaçırma gibi Türk, doğu ve tarihi temaların işlendiği eserlerin yer aldığı bir festival olma özelliğini taşıyacak. Festivalimizin alamet-i farikası olan Saraydan Kız Kaçırma Operası, Yıldız Sarayı ve Topkapı Sarayı’ndan sonra ilk kez arkeoloji Müzeleri Bahçesi’nde sanatseverle buluşacak.”

Hakan Ateş: “Festival sayesinde opera toplumun geniş kesimlerine kadar yaygınlaştı ”

DenizBank Genel Müdürü Hakan Ateş ise Uluslararası İstanbul Opera Festivali’ne başlangıcından bugüne kadar verdikleri destekten memnuniyet duyduklarını ifade etti. Ateş, “Ortaya konulan yapıt ve organizasyonlarla global arenada ses getiren Uluslararası İstanbul Opera Festivali’ne desteğimiz, kurulduğumuz gün benimsediğimiz ‘Sanata Evet’ anlayışımızın doğal bir yansımasıdır. Bundan beş yıl önce Devlet Opera ve Balesi ile güçlerimizi birleştirdiğimizde, opera sanatının toplumun geniş kesimlerince benimsenmesine katkı sunmak gibi bir hedefimiz vardı. Bugün geldiğimiz noktada, ülkemizin kültür-sanat yaşantısına bu yönde bir fayda sunabilmiş olmaktan mutluluk duyuyoruz. Zira sosyal sorumluluk vizyonumuz çerçevesinde, toplum yaşantısında olumlu yönde fark yaratabildiğimiz ölçüde attığımız adımların anlam kazandığına inanıyoruz. Dokuz yıldır sürdürdüğümüz İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sponsorluğumuz, Uluslararası Bodrum Bale Festivali’ne olan katkımız ve iştirakimiz Deniz Kültür aracılığıyla yürüttüğümüz onlarca farklı projeyle Türkiye’de ‘Sanata Evet’ demeye devam edeceğiz” dedi.

Yekta Kara: “Ülkede ve dünyada ‘Her Zaman Opera’…”

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Başrejisörü ve Festival’in Sanat Yönetmeni Yekta Kara da; “Opera tüm dünyada kendini yeniliyor. Popüler kültürün egemenliğini kıracak, gençlerin de beğenisini kazanacak çağdaş, atılımcı yapımlar üretiliyor dört bir yanda. Uluslararası İstanbul Opera Festivali kapsamında, işte bu çalışmaları öne çıkarmak, Türkleri konu alan operalara geniş yer vermek, her açıdan nitelikli, daha önce İstanbul’da sahnelenmemiş ilgi çekici örnekleri sergilemek istiyoruz. Bu yenilenme ve değişim sürecinde en büyük güvencemiz, gençler elbet; yorumcusuyla, seyircisiyle gençler. Bizim gibi genç nüfus oranı yüksek bir ülkede gençliğin simgelediği yoğun enerjinin sanata, operaya yansıması çok doğal. Ülkemizde gençlerin gelecekte bu sanatı çok daha ileri taşıyacağı inancıyla ‘Her Zaman Opera’ diyoruz” diye konuştu.

2014’e damgasını vuracak sanat olayı: Dünyanın yaşayan en ünlü baritonu Dmitri Hvorostovsky Türkiye’de!

Festivalin kapanış tarihi olan 17 Haziran Salı gecesi gerçekleşecek Gala Konseri’nde opera salonlarının vazgeçilmez efsane sanatçısı Dmitri Hvorostovsky İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Diskografisinde resitallerden operalara kadar çok çeşitli eser bulunan Dmitri Hvorostovsky, klasik eserler kadar popüler halk şarkılarını da kendi tarzında seslendiriyor. Klasik müzik ve opera temalı altı adet TV filmi ve dizisinde de rol almış olan ünlü bariton, Gala Konseri’nde, soprano Ana Maria Martinez ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası eşliğinde dinleyenlere büyülü anlar yaşatacak. Zorlu Center PSM gerçekleşecek konser yine ünlü bir isim olan Şef Constantine Orbelian tarafından yönetilecek.

Festivalin biletleri MyBilet tarafından satılıyor. Bilet fiyatları ise 20 TL – 150 TL arasında değişiyor.

Alman besteci Mendelssohn tarafından bestelenen bir şarkı 140 yıl önce ortadan kaybolmasının ardından ilk kez seslendirildi.

Özel olarak sipariş edildiği belirtilen ve hiç yayınlanmamış olan şarkı 1842’de bestelendi. Şarkının orijinal notaları Amerika Birleşik Devletleri’nde bir özel koleksiyonda ortaya çıktı. Önümüzdeki günlerde Christie’s Müzayede Salonu’nda satışa çıkacak olan notaların 15 bin ila 25 bin dolar arasında alıcı bulması bekleniyor. Kraliyet Müzik Akademisi’nden Christopher Glynn ve Amy Williamson bu şarkıyı BBC için özel olarak seslendirdi.

mendelssohbn

Mendelssohn’un, özel istek üzerine 1842’de bestelediği “The Heart of Man is Like a Mine” (İnsanın Yüreği Madene Benzer) adlı eserinin elyazması, ABD’de özel bir koleksiyonda ortaya çıkarıldı.

Elyazması, gelecek günlerde Christie’s Müzayede Evi’nde yapılacak açık artırmada satılacak.

Mendelssohn’un imzasını taşıyan eserin 25 ila 45 bin dolara alıcı bulması bekleniyor.

Eserin Friedrich Ruckert’in “Das Unveraenderliche” adlı şiirinin ikinci kıtasından alınan sözleri, insan yüreğini bir madene benzetiyor ve kalbin sadece içindekini verebileceğini belirtiyor.

Christie’s Müzayede Evi Elyazmaları Bölümü uzmanlarından Thomas Venning, ünlü bestecinin, sadece bir kez özel bir toplantıda çalınan eserin yayılmasını kasten engellediğini söyledi.

Önce 1862’de, daha sonra da 1872’de açık artırmada satılan ve o zamandan bu yana kayıp olan elyazmasının ABD’ye nasıl gittiği ise gizemini koruyor.

Mendelssohn, tiyatro müdürü Johann Valentin Teichmann için bestelediği eserin elyazmasına iliştirdiği notta, bunu yaymaması ricasında bulunuyor.

1809’da Hamburg’da dünyaya gelen Mendelssohn, Alman romantizm döneminin en ünlü bestecisi olarak kabul ediliyor. Bach’ı yeniden hayata döndüren Mendelssohn, Goethe ve Shakespeare’in eserlerinden esinlenmişti. 

Ünlü bestecinin 1841’de Leipzig’de kurduğu konservatuvar Avrupa’nın en önemli müzik okullarından biri olmuştu.


Mendelssohnun 140 yllk kayp bestesi paylaşan: NarSanat

Dünyaca ünlü keman virtüözü İstanbul’a geliyor!

Dünyanın en önemli müzik otoritelerince 20. ve 21. yüzyılın en üstün keman virtüözü kabul edilen Itzhak Perlman, bu sene 70. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Map İletişim ve Piu Music organizasyonuyla 29 Nisan 2014 tarihinde İstanbul Kongre Merkezi’nde vereceği konser için tekrar Türkiye’ye geliyor.

Itzhak_Perlman

Her gittiği ülkede müzikseverlerin yoğun ilgisiyle karşılaşarak konser biletleri aylar öncesinden tükenen, “Schindler’in Listesi” filminden de tanınan ve geçtiğimiz aylarda İstanbul’da müthiş bir konsere imza atan Itzhak Perlman’ın konser biletleri, Biletix.com üzerinden satılıyor.
20 milyon dolarlık Soil Stradivarius geri geliyor!
Geçtiğimiz aylarda da Yapı Kredi sponsorluğunda İstanbul’da konser veren Perlman, bu yıl yine geçmişte Yehudi Menuhin’e ait Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi kemanı olduğu düşünülen 1714 yapımı antik Soil Stradivarius ile katılacak.
ITZHAK-PERLMANPerlman konsere, geçmişte Yehudi Menuhin’e ait  Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi kemanı olduğu düşünülen 1714 yılı yapım tarihli, 300 yıllık Soil Stradivarius ile katılacak.
Perlman’ın kullandığı enstrümanın değerinin 20 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor.
5 ayrı dalda Grammy sahibi…
En İyi Oda Müziği ve En İyi Enstrümantal Solist Performansı gibi toplamda 5 ayrı dalda Grammy Ödülü’ne sahip olan Perlman’ın, Harvard, Yale, Brandeis, Roosevelt, Yeshiva ve Hebrew Üniversitelerindefahri ve onursal doktoraları bulunuyor.
Itzhak Perlman Kimdir?
Schindler’in Listesi filminden de tanınan Perlman, 1945 yılında Birleşik Krallık Filistin Mandası altında bulunan Tel Aviv’de doğdu. Çocukluk yıllarında radyodan dinlediği klasik müziklerle kemana olan ilgisi başladı.
İlk eğitimini Shulamit Konservatuarı’ndaveTel-Aviv MüzikAkademisi’ndeRivka Goldgart’tan aldı. Sonrasında Juilliard Okulu’nda büyük keman eğitmeni Ivan Galamian ve onun asistanı Deraothy DeLay ile çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti.
Perlman dört yaşında çocuk felci geçirmiştir.Zaman içinde iyileşerek koltuk değnekleri ileyürümeyi öğrenen Pearlman, hızlı hareket edebilmek ve otururken keman çalmak için elektrikli amigo scooter kullanıyor.
20. ve 21. yüzyılın en üstün kemancılarından biri olarak görülen Perlman, halen eşiyle birlikteNew York’ta yaşıyor.
Ünlü performansları
Itzhak Perlman, 7 Mayıs 2007 tarihinde Beyaz Saray’daki Kraliçe Elizabeth’in katıldığı devlet yemeğinde performans sergiledi.
2009 yılındaki Barack Obama’nın göreve başlama merasiminde, John Williams’ın Air and Simple Gifts adlı eserinde Yo-Yo Ma (çello), Gabriela Montero (piyano) ve Anthony McGill (klarnet) ile birlikte sahne aldı.
Son yıllarda, orkestra yönetmeye başlayan Perlman, Detroit Senfoni Orkestrası’nın başmisafir orkestra şefliği görevini de yürütüyor. 2002-2004 yılları arasında Saint Louis Senfoni Orkestrası’nda müzik danışmanı olarak hizmet verdikten sonra, Kasım 2007’de Westchester Senfoni Orkestrası Perlman’ın sanat yönetmenliğine ve baş orkestra şefliğine atandığını duyurdu.
Bu çerçevede 11 Ekim 2008 tarihinde, Beethoven’ın 5.Piyano Konçertosu’nun çalındığı, Leon Fleisher’ın da yer aldığı Beethoven programında ilk konserini verdi.
Başarıları – Ödülleri
Leventritt Yarışması – Galibiyet
Grammy Ödülleri :
– En İyi Oda Müziği Performansı
– En İyi Enstrümental Solocu Performansı (orkestra ile)
– En İyi Enstrümental Solocu Performansı (orkestra olmadan)
– En İyi Klasik AlbümEn İyi Tasarlanmış Albüm, Klasik
* Newsweek Magazine, Perlman’ı baş makalede yayınladı
* A.B.D Başkanı Ronald Reagan tarafından “özgürlük madalyası” (Medal of Liberty) ile ödüllendirildi.
* A.B.D Başkanı Bill Clinton tarafından “sanatlar ulusal madalyası” (National Medal of Arts) ile ödüllendirildi
* Kennedy Merkezi Ödülleri (2003) Fahri / Onursal derecelerde Harvard, Yale, Brandeis, Roosevelt, Yeshiva and Hebrew üniversiteleri tarafından ödüllendirildi.

Hayatın farklı yollarından yürüyen, farklı yerlerden gelen, farklı yeteneklere sahip dört adamın bir tesadüfle birleşip kurdukları The Piano Guys grubu, 11 Nisan’da Zorlu Center PSM’de İstanbul seyircisine unutulmayacak bir konser deneyimi yaşatmaya geliyor!

The-Piano-Guys

 İsmini, Utah’daki bir piyano mağazasından alan The Piano Guys grubu, bir piyano mağazası sahibi, bir video-grafiker, bir piyanist ve bir çellistten oluşuyor. Eski şarkılara yeni bir ekleme, yeni şarkılara klasik bir dokunuş yapmayı seven grup, klasik müzik, film notaları, rock ve pop müziğin eklektik bir karışımı olan ve kıyas kabul etmeyen, kendilerine özgü bir stil yaratıyor.

İnternetin son fenomenleri

The Piano Guys grubu, hobi amacıyla yaptıkları videolarını internete yükledi ve kısa zamanda bir fenomen haline geldi. Grubun videoları, 1 milyon 800 binden fazla abonesi olan Youtube kanalından, bugüne kadar 90 milyondan fazla görüntülendi.

Sahnede sürprize hazır olun…

Facebook’ta da 600 bini aşkın takipçiye ulaşan The Piano Guys, kitleleri etkisi altına alan özgün stilini 11 Nisan akşamı Zorlu Center PSM’de İstanbullularla paylaşmaya geliyor. Grup ayrıca, Türkiye’deki dinleyicilerine bir sürpriz yapmaya hazırlanıyor.

Mekan: Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi, Ana Tiyatro

Bilet Fiyatları: 50 TL, 69 TL, 90 TL, 105 TL, 125 TL

Venezuella’dan Rusya’ya, İspanya’dan Japonya’ya uzanan geniş bir coğrafyadan seçkin solist ve topluluklar Nisan’da Ankara’da… Biletler 7 Mart’ta satışta!

31. Uluslararası Ankara Müzik Festivali AFİŞ

Her yıl Ankara baharını müzik ve dansla renklendiren, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nca düzenlenen Uluslararası Ankara Müzik Festivali 31. kez 4-30 Nisan tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor. Venezuella’dan Rusya’ya, İspanya’dan Japonya’ya uzanan geniş bir coğrafyadan seçkin solist ve topluluklar, senfonik müzik, oda müziği, dünya müziği ve dans alanında festival programını zenginleştiriyor. Türkiye’nin yetiştirdiği ve sanatlarını uluslararası alanda sürdüren önemli değerler de festivalde yer alıyor. Etkinliklerin 7 Mart’ta satışa sunulacak olan biletlerinin fiyatları 25 ile 150 TL arasında değişiyor. Öğrenciler için bilet başına 10 TL indirim yapılacak.

Festivalin açılışı 4 Nisan akşamı MEB Şura Salonunda Fazlı Orhun Orhon yönetimindeki Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası tarafından yapılacak. Çaykovski ve Frank’ın orkestra eserlerinin yer aldığı konserde genç obuacı Demre Erdem, Haydn’ın obua konçertosunu seslendirecek. Ayrıca genç bestecilerimizden Onur Nurcan‘ın “Fantasia” adlı eserinin Ankara prömiyeri yapılacak.
Klasik müzik alanında festivalde yer alan orkestralar Bilkent Senfoni, Kazakistan Oda Orkestrası ve Orkestra Akademik Başkent. Orkestraların Işın Metin, Pavel Tarasevich, ve Ertuğ Korkmaz’ın şefliklerindeki konserlerinde solist olarak Japon kemancı Akiko Suwanai, ünlü piyanistimiz İdil Biret, Kazak kemancı Gaukhar Murzabekova ve flütçü Nikolai Popov yer alacak.

Bach’ın yapıtları üzerinde uzmanlaşmış Alman çellist Pieter Wispelwey, Avrupa’daki festivallerin aranan topluluğu Borodin Quartet ve piyanist Alexei Volodin, Venezuella varoşlarından müzikle fışkıran Simon Bolivar Quartet, bir Türk ve üç Yunan müzisyenden oluşan Atina’nın aranan dörtlüsü Tetraktys Quartet, vokalçello ve gitarı buluşturan Trio Anka, Hollanda’dan Duo Pehlivanlı-Safonova viyola-piyano ikilisi festival programını oda müziği dalında zenginleştirip renklendiren topluluklar. Bu bağlamda Amerika’da yaşan genç bestecimiz Erberk Eryılmaz‘ın Viyola Konçertosu’nun da Türkiye prömiyeri Esra Pehlivanlı tarafından, seçkin müzisyenlerin oluşturduğu topluluk eşliğinde yapılacak.

Pink Floyd, Liszt ve Piazzola sevenler için, üç konsepti aynı konserde Londra merkezli çalışan genç piyanist AyşeDeniz Gökcin buluşturuyor. Pink Floyd uyarlamalı topluluğun da beğenisini kazanarak internette tıklanma rekorları kıran AyşeDeniz Gökcin, Güney Amerika ve Avrupa’dan peşpeşe aldığı davetlerle verdiği konserlerden sonra, bu düzenlemelerini ilk kez Ankara’da seslendirecek. Festivalin bir başka genç yıldızı da, Amerika’da giderek ünlenen klasik gitarcımız Celil Refik Kaya.

Polonya’yla diplomatik ilişkilerin 600. yılında bir Türk-Polonya ortak projesi de “Karol Şimanovski Re-Oriented” başlığıyla festivalde yer alıyor. Bu çalışmanın özelliği, tambur, ney, kemençe, ud, kanun, bağlama gibi geleneksel Türk sazları ile keman, çello, viyola, gitar gibi Batı sazlarını bir araya getirmesi ve hazırlanan bestelerin dünya prömiyerinin yapılacak olması.

Geniş kitlelerin beğenisini kazanmış ünlü gitarist Al di Meola da, yepyeni konseptiyle 31. Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nin dikkati çeken konuklarından biri. Al di Meola,“Beatles§More” adını verdiği konserinde Beatles parçalarını bir yaylı çalgılar dörtlüsü ve kendi triosuyla birlikte 3000 kişilik Congresium salonunda seslendirecek. Ankara’nın bu yüksek kapasiteli salonu Festivalde, Türkiye’de ilk kez “Ballet Nacional de Espana / İspanya Devlet Balesi”ninFlamenko gösterisine de sahne olacak. Festivalin kapanışı da gene Congresium’da, dünyanın en ünlü Rus topluluklarından biri olan Vladimir Ponkin şefliğindeki büyük Ossipov Balalayka Orkestrası ile yapılacak. Konserde senfonik balalayka orkestrası bazı parçalarda mezzosopranoIrina Dolzhenko ile tenorAlexander Zakharov’a da eşlik edecek.

Festivalin sokaktaki insana sürprizi ise, 5-9 Nisan arasında beş gün süreyle her akşam 19.30-21.30 arasında Kuğulu Park’ta düzenlenecek olan Alman sanatçıların Işık Gösterisi…

Program ve Fiyatlar için Lütfen TIKLAYINIZ

 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Borusan Holding sponsorluğunda düzenlenen 42. İstanbul Müzik Festivali’nin biletleri 8 Şubat Cumartesi günü satışa çıkıyor.

42.müzik festivali

Klasik müzik hayatının öncü etkinliklerden İstanbulMüzik Festivali, bu yıl 42. kez müzikseverlere kapılarını açıyor. 31 Mayıs – 27 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek festivalde 800’e yakın yerli ve yabancı sanatçı ağırlanacak. 2 dünya ve 2 Türkiye prömiyerinin gerçekleşeceği 42. İstanbul Müzik Festivali’nde bu yıl, baroktan çağdaş müziğe uzanan bir yelpazede senfonik ve oda müziği konserleri, vokal performanslar ve resitaller ile Pazar Klasikleri’ni kapsayan toplam 26 etkinlik yer alacak.
42. İstanbul Müzik Festivali konserlerinin biletleri, 8 Şubat Cumartesi günü saat 10.00’dan itibaren;
Lale Kart sahipleri festival biletlerinde %20–25 oranındaki “Lale üyelerine özel indirim”lerden yararlanabiliyor. Tüm bilet alımlarında kredi kartı geçerli. Öğrenci biletleri ise İKSV gişesinden kimlik kartı gösterilerek satın alınabilecek. Festival biletleri festival süresince Aya İrini Müzesi’nde yer alan gişeden de alınabilir.
42. İstanbul Müzik Festivali program kitapçığı İKSV Ana Gişe’den ve Biletix satış noktalarından temin edilebilir.
Açılış Töreni ve Konserini İzlemek İsteyen Müzikseverler İçin
42. İstanbul Müzik Festivali’nin, 31 Mayıs Cumartesi akşamı Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleştirilecek Açılış Töreni ve Konseri’nin biletleri Biletix ve İKSV Ana Gişe’den satın alınabilir.
Piyanist Gülsin Onay’a 42. İstanbul Müzik Festivali’nin “Onur Ödülü”nün takdim edileceği Açılış Töreni’nde ayrıca festival sponsorlarına ve katkıda bulunan kuruluşlara birer teşekkür plaketi sunulacak. Törenin ardından gerçekleştirilecek konserde, uluslararası yarışmalardan ödüllerle dönen başarılı genç viyolonselcimiz Dorukhan Doruk’a, şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusanİstanbul Filarmoni Orkestrası eşlik edecek. Orkestra onursal şefi Gürer Aykal yönetiminde, ayrıca festivalin teması olan “Doğanın Şarkısı”na gönderme yapan bir program seslendirecek.