Şunun için etiket arşivi: güç

Bursa 13. Kitap Fuarı, 14-22 Mart 2015 tarihleri arasında Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde açılacak.

Bursa-13.-Kitap-Fuari

Bu yıl onüçüncü kez kapılarını açmaya hazırlanan Bursa Kitap Fuarı, 14-22 Mart 2015 tarihleri arasında dolu dolu bir programla kitapseverleri konuk edecek. Aralarında İlber Ortaylı, Gülten Dayıoğlu, Can Dündar, Doğan Hızlan, İnci Enginün, Deniz Kavukçuoğlu, Hakan Bıçakçı, Doğu Yücel, Zeynep Oral, Ahmet Şık, Buket Uzuner, Yalvaç Ural, Bengi Semerci, Yekta Kopan, Hakan Akdoğan ve Üstün Dökmen’in de bulunduğu pek çok değerli yazar, şair ve bilim insanı fuar süresince okurlarıyla buluşacak.

300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleştirilecek Bursa Kitap Fuarı’nda dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleriyle birlikte 80 kültür etkinliği düzenlenecektir.

Çanakkale’nin 100. Yılı

Bursa Kitap Fuarı, Çanakkale Zaferi’nin 100. yılını çeşitli etkinliklerle kutlamaya hazırlanıyor. Uluslararası basında Çanakkale Zaferi’nin yansımaları üzerine Timaş Yayınları tarafından “Yüzyıl Öncesinde Dünya Medyasında Çanakkale Savaşları Sergisi” düzenlenecek ve fuar boyunca çeşitli paneller gerçekleştirilecektir.

Haldun Taner 100 Yaşında

haldun taner

Türk tiyatrosunun önemli ismi Haldun Taner’in 100. yaşı Bursa Kitap Fuarı’nda çeşitli etkinliklerle kutlanacak. 14 Mart Cumartesi günü Haldun Taner’in öykücülüğü Doğan Hızlan, Yavuz Ekinci ve Faruk Duman’ın katılımıyla ele alınacaktır. 21 Mart Cumartesi günü düzenlenecek Haldun Taner’in yaşamı, eserleri, tiyatrosu ve her yönüyle ele alınacağı panele ise eşi Demet Taner, Zeynep Oral, Ömer Naci Topçu ve Kazım Güçlü konuşmacı olarak katılacaklardır. Nilüfer Belediyesi Kent Konseyi Okuma Grubu tarafından 15 Mart Pazar günü Haldun Taner’in “Timsah” oyunu okunacaktır.

TÜYAP tarafından, tasarımını Sadık Karamustafa’nın üstlendiği bir sergi de düzenlenecektir. Haldun Taner 100 Yaşında “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” sergisinde yazarın yaşamı, fotoğrafları, aile albümü ve eserlerinden metinler okurlarla buluşacaktır.

Yayınlama Özgürlüğü Yolunda

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP’ın da destekçilerinden biri olduğu “Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinde Yayınlama Özgürlüğü Alanında Farkındalık Yaratma” projesi kapsamında 15 Mart Pazar günü düzenlenecek “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” paneline Buket Uzuner, Ahmet Şık, Turhan Günay ve Fatih Erdoğan konuşmacı olarak katılacaktır.

Müzeyyen Senar’ın Ardından

Yakın zamanda kaybettiğimiz Müzeyyen Senar’ı doğum yeri Bursa’da bir panelle anıyoruz. Sanatçının biyografisini yazan Radi Dikici’nin konuşmacı olarak katılacağı söyleşide Müzeyyen Senar’ın yaşamı ve eserleri kitapseverlerle paylaşılacak.

Edebiyatımızda Mehmet Kaplan

Türk edebiyatına önemli katkıları bulunan akademisyen, eleştirmen Mehmet Kaplan, 100. yaşında 14 Mart Cumartesi günü bir panelle Bursa’da anılıyor. İnci Enginün, Zeynep Kerman, Kelime Erdal’ın konuşmacı olarak katılacakları ve Alev Sınar Uğurlu’nun yöneteceği panelde Mehmet Kaplan’ın Türk edebiyatına katkıları ele alınacaktır.

Kadına Karşı Şiddete Karşı Dur-abilmek

Bursa Kitap Fuarı’nda Avukat Hülya Gülbahar ve Hürriyet Gazetesi Aile İçi Şiddete Son Kampanyası Koordinatörü Neşe Hacısalihoğlu’nun konuşmacı olarak katılacakları panelde Kadına Karşı Şiddete Karşı Durabilmek hukuki ve pratik boyutlarıyla ele alınacaktır.

Girişin ücretsiz olduğu fuar her gün 10.00-19.30 saatleri arasında (22 Mart 2015 tarihinde saat 19.00’da sona erecektir) ziyaret edilebilir.

 

Fuat hakkında daha fazla detay öğrenmek için lütfen tıklayınız: www.bursakitapfuari.com

Her yıl olduğu gibi bu yılda alelade bir söylemle “8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu olsun” diyerek olayı geçiştirmek yerine, bu yıl bir farklılık yapıp üzerinde yaşadığımız topraklarda eskiden kadına verilen değere dikkat çekmek amacıyla okumalarımızda rastladığımız konuyu sizlerle paylaşmak daha cazip geldi.

Elbette “8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu olsun”  fakat kadının Tanrıçalık mertebesine ulaştığı bu topraklarda “Kadının” hakkettiği değere ulaşması ancak ve ancak önce kadının kendine değer vermesi ile mümkün olacak. Genel olarak hakkınızı almazsanız kimse vermez. Çok beylik bir cümleyi uyarlayarak yazalım. ” Sizi yöneteni söyleyin, size kim olduğunuz söyleyeyim” İyi okumalar.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını öneren Clara Zetkin (solda) Rosa Luxemburg ile.

8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını öneren Clara Zetkin (solda) Rosa Luxemburg ile.

Yazının derleyici ve yazarı :  Volkan Toruna teşekkürler.

Kaynak : arkeofili.com

Tarih boyunca her toplum belirli bir dini inanışa sahip olmuş ve bu inanışın getirdiği kurallara  bağlı kalarak, çevresini ve kendi yaşamını etkilemiştir. Bu topluluklar inançları kimi zaman soyut olarak zihinlerde yerini almış, kimi zaman somut nesnelere kanalize edilip bir biçeme bürünmüştür. Medeniyetin başlangıcına ev sahipliği yapan, birçok uygarlığın birleşim yeri olan Anadolu topluluklarında da bu dini inanış ANA TANRIÇA şeklinde yerini almış ve çeşitli toplulukları etkilemiştir.

Neden Kadın Figürü?

İnsanlar geçmiş çağlardan bu yana gökyüzüne ve gökyüzündeki olayların kendi yaşamlarına etkisine meraklı olmuştur. Dış dünyayı gözlemiş ve belirli çıkarımlarda bulunmuştur. Neden dişil bir dini inanış figürünün seçildiği de bu çıkarımların sonucudur. Tarımın keşfi tüm bu olayların başlangıcı için büyük bir devrim olmuştur. İnsanlar toprağa ektiği ürünlerin, kendisine yararlı bir besin olarak döndüğünü görmüş daha sonra döngüsel bir şekilde toprağın aynı zamanda da verimsiz olabileceğine tanık olmuştur. Sürekli devam eden bu devinimi insanoğlu doğanın bir süreci olarak görmemiş, var olan bu sürecin kesilmemesi için bir şeyler yapma faaliyetine girişmiştir ve başlangıç olarak bereket kültünü oluşturmuştur. Mevsimsel olan bu döngüler insan yaşamıyla özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Daha sonra doğanın bereketli, şifa verici yaratıcı süreci kadının doğurganlığıyla, anaçlığıyla bütünleştirilmiş ve ANA TANRIÇA figürü oluşturulmuştur.

Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustave Jung ise konu ile ilgili olarak “anne” arketipi için şu sözleri söylemektedir: “Aklın çok ötesinde bir bilgelik ve ruhsal yücelik; iyi olan, bakıp büyüten, taşıyan, bereket ve besin sağlayan; sihirli dönüşüm ve yeniden doğuş yeri; gizli; saklı; karanlık olan, uçurum, ölüler diyarı, yutan, baştan çıkaran ve zehirleyen, korku uyandıran ve kaçınılmaz olan.”

Ünlü Antropolog Johann Jakob Bachofen ise “Analık Hakkı “(Das Mutterrecht) eserinde, insanlık tarihinin başlarında, kan bağının yalnızca anne üzerinden kurulabildiğini ve bu sebeple de annenin bir otorite ve yasama merkezi olduğunu, kadının toprağı ıslah etme ve toprakla ilgili diğer görevlerine de bakılarak neden tanrıça figürünün seçildiğine açıklık getirir

İlk Kabartmalar ve Bereket Figürü

Anadolu’da bereket kültünün varlığına ilişkin en eski buluş Şanlıurfa yakınlarında Fırat havzasında yer alan ve MÖ. 7000 yıllarına tarihlenen Nevali Çöri kabartmalarıdır.

Nevali Çöri

Nevali Çöri

Şekilde görülen kabartmalarda ortada bir çocuk ve çocuğun iki tarafında eğlenirmişçesine ellerini havaya kaldırmış iki yetişkin görülüyor. Yetişkinlerin ellerini havaya kaldırması, ortadaki çocuğun bereketli ve kutsal bir şekilde doğumunun kutlandığının sembolü olarak yorumlanıyor. Aynı zamanda solda yer alan boğa boynuzu figürü ise bu bereket kültü fikrini güçlendiriyor. Çünkü Çatalhöyük kazılarından da çıkarılan boğa ve boğa boynuzu figürleri de bereket ile ilişkilendiriliyordu.

Çatalhöyük kazılarından çıkarılan boğa figürleri:

Çatalhöyük  boğa figürleri

Çatalhöyük kazılarından çıkarılan boğa figürleri

 

 

Zengin Bir Yerleşim: Çatalhöyük

Konya ili, Çumra ilçesi yakınlarındaki Çatalhöyük, arkeoloji tarihi açısından oldukça zengin bir bölge. Neolitik dönem için(MÖ. 8000-5500) ilklerin bölgesi denebilir.( Daha ayrıntılı bilgi için buradan.) Çatalhöyük’te Ana Tanrıça tapınımına kanıt olarak ortaya çıkarılan en önemli taş, tahtta oturan heykelciktir.

Çatalhöyük’te Ana Tanrıça tapınımına kanıt olarak ortaya çıkarılan en önemli taş, tahtta oturan heykelciktir.

Çatalhöyük’te Ana Tanrıça tapınımına kanıt olarak ortaya çıkarılan en önemli taş, tahtta oturan heykelciktir.

Figüre dikkatlice bakınca belli çıkarımları rahatlıkla yapabiliriz. Kadının kollarını koyduğu yerde aslan leopar ya da kaplan kabartması göze çarpıyor. Tanrıça’nın bacakları arasında bir çocuk başı bulunuyor. Bu aynı zamanda kadının doğurganlığı ve doğayla özdeşleştirildiği özelliğini temsil ediyor. Figür de bir özellik daha göze çarpıyor. Kadının oturduğu tahtta yer alan hayvan figürleri Anadolu’da yaygın olan “Vahşi Hayvanların Egemeni” (Potnia Theron) motifini vurgulaması bakımından önemlidir. Bu figür Boğazköy(Hattuşaş)’da Açık Hava Tapınağı’nda görülebilir. Tanrıça Hepat kutsal boğa üzerinde tasvir edilmiştir.

Tanrıça Hepat'ın kutsal boğa üzerinde tasvir edilmesi.

Tanrıça Hepat’ın kutsal boğa üzerinde tasvir edilmesi.

Çatalhöyük ile birlikte Burdur yakınlarındaki Hacılar Höyüğü de arkeolojik açıdan oldukça zengin bir bölgedir. Ve orada da şu şekilde bir ana tanrıça heykeli bulunur. Bu da Çatalhöyük gibi gebe bir şekilde tasvir edilmiştir:

grimaldi kadını

 

Konya Karahöyük’ten çıkarılan bir Tanrıça figürü:

Konya Karahöyük’ten çıkarılan bir Tanrıça figürü

Konya Karahöyük’ten çıkarılan bir Tanrıça figürü

Kayseri, Kültepe’den çıkarılan bir figür:

Kayseri, Kültepe’den çıkarılan bir figür:

Kayseri, Kültepe’den çıkarılan bir figür:

Neolitik Dönem Sonrası Ana Tanrıça Kültü

Neolitik Dönem’den sonra Ana Tanrıça inanışı ile ilgili pek fazla arkeolojik kanıt bulunamamıştır. Ta ki Bronz Çağı’nın Çöküşünün yaşandığı dönemlerde Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Friglere kadar. Friglerde tekrar ortaya çıkan bu kült daha sonra ki Yunan ve Roma medeniyetlerine de kaynak oluşturmuştur. Friglerin Ana Tanrıça’sı Kybele’dir. “Tanrıların Anası” şeklinde tanımlanır.

Kybele’nin doğumu şu şekilde anlatılır:

“Bir zamanlar gökler, denizler ve kayalar, birbirlerinden ayırt edilemeyecek halde imişler. Fakat birdenbire ortada bir musiki tınlamış, gökler ve denizler gene bir kâinat teşkil etmekle beraber birbirinden ayrılmışlar. O esrarengiz musiki, Ürinom’un (yani Kybele’nin) doğduğunu ilân ediyormuş. Onun sembolü de ay imiş. Bütün Kâinatın yüce tanrıçası ıssız dünyada, boş sular, çıplak topraklar ve gökte dönen yıldızlar arasında yapayalnız kalmış. Avuçlarını sürüştürmüş ve avuçlarının arasından büyük yılan Ofiyon kayıp çıkmış. Kybele, merak dolayısıyla onunla âşıkdaşlık etmiş. Bu sevgi ve kavuşmanın yuvarlanış sarsıntılarıyla, topraklar devrilip dağlar olmuş, sular fışkırıp nehirler akmış, göller toplanmış, birçok sürüngen mahlûklar peyda olmuş. Ettiğine utanan ve pişman olan Kybele, yılanı öldürüp gölgesini –yani ruhunu– yeraltına göndermiş. Kybele, kendi nefsine karşı da âdil davranarak, Hekat adıyla kendi bir kısmını da yeraltına göndermiş. Ölü yılanın ortalığa savrulan dişlerinden çoban ve sığırtmaç gibi insanlar peyda olmuş. Bunlar toprağı sürmesini biliyorlarmış. Ceviz, incir ve üzüm gibi ağaç yemişleri ile geçiniyorlarmış. Madenleri tanımıyorlarmış. İşte bu, taş devriymiş. Kybele gökte, denizde ve karada yaşamaya devam etmiş. Karada adı Rhea olmuş. Soluğu taze çalı ve çiçek kokuyormuş. Gözleri elâ (glaukopis) imiş. Rhea olarak Girit’i ziyaret etmiş. Yalnızlığı dolayısıyla güneş ve buhardan, sevgili olarak, Kronos’u yaratmış. Analık duygusunu ve özleyişini doyurmak üzere, her yıl İda dağının Dikte mağarasında, bir güneş oğlu doğururmuş. Kronos, çocukları kıskandığı için, öldürüyormuş. Kybele, bu işe öfkelenmiş, Kronos’un sol elini istemiş, beş parmağını keserek onlardan Daktiller yani beş parmak tanrısı yaratmış. Kybele, altıncı olarak doğurduğu tanrıya Zagreus adını vermiş”(5)

Kybele’nin sembolleri içinde Ay ve Aslan en önemlileridir. Ay, ölüm ve yaşamın sürekli değişen yönünü sembolize eder. Aslan’ın ise kudret, irade ve adaleti temsil ettiğine inanılır.

Kybele heykeli

Boğazköy(Hattuşaş)’den çıkarılan ve Anadolu Medeniyetler Müzesi’nde sergilenen bir Kybele heykeli.

Fotoğrafta görüldüğü gibi Kybele, başının üzerinde kuleye benzer yüksek bir taç taşır. Bu taş Kybele’nin kentlerin ve tarımsal ürünlerin tek egemeni sayıldığının simgesidir. Bu nedenle ona “mater turrigera”(kule taşıyan ana) da denilir. Bu kuleler ayrıca sayılarına göre tanrıçanın koruyuculuğu altında bulunan kenti, ya da kentleri temsil eder. Diğer yandan Kybele’nin sağ ve sol tarafında bulunan iki kuşun ellerinde kithara ve çifte flüt bulunur. Bu müzik aletlerinin Tanrıça’ya yönelik yapılan ayinlerde kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Diğer bir tarihi eser de Ankara Etlik yakınlarında çıkarılan şu heykeldir:

Ankara Etlik yakınlarında çıkarılan

Ankara Etlik yakınlarından çıkartılan kabartma

Çıkarılan bu parça Kybele tasvirlerinin içinde belki de en karışık ve belirsiz olanıdır. Tasvirde Kybele’nin yanında üzerinde güneş kursu bulunan ve ayakta betimlenmiş bir aslan figürü vardır. Aslan figürünün heykellerde bulunması Kybele’nin saygınlığını ve gücünü gösteren bir unsur olarak yorumlanmaktadır.

Anadolu’da Frigler dışında dinsel anlamda çevre kültürleri etkileyen ve bu kültürlerden oldukça etkilenen diğer etkin bir topluluk da Hititler.

Hititler, ticari ve sosyal ilişkiler kurduğu çevre toplumlarının Tanrılarını da benimsemişler ve dinsel bir hoşgörü ortamı oluşturmuşlardır. Ana Tanrıça inanışının hakim olduğu Anadolu topraklarında Hititler’de bu inanıştan nasibini almışlardır. MÖ. 1. Bin yılda ele geçen ikonografik ve filolojik malzelemeler ile MÖ. 2. Bin yılda Orta ve Doğu Anadolu ile Kuzey Suriye’de ele geçen mühürler sonucu ulaşılan bilgilere göre Geç Hitit Panteonu’nda Ana Tanrıça Kubaba olarak adlandırılıyordu.

itit Panteonu’nda Ana Tanrıça Kubaba olarak adlandırılan kabartma.

itit Panteonu’nda Ana Tanrıça Kubaba olarak adlandırılan kabartma.

Karkamış Kraliçesi olarak da bilinen Kubaba bu yapı da elinde narla tasvir edilmiştir. Nar, dönemin toplumlarında bereketi ve verimliliği temsil etmektedir.

Hititler dışında Ana Tanrıça inanışına kanıt oluşturacak buluşlar ; MÖ. 5-4. yy. da Kilikya yakınlarında bulunan Aramice metinler de, MÖ. 5. yy’da Kybele’nin “Aslanların Sahibi” olarak betimlendiğini gösteren Sardes(Manisa) bölgesinde bulunan rölyeflerde ve yine aynı bölgede ele geçirilen yerel bir kap parçası üzerinde Lidya alfabesiyle yazılmış Kybele yazısında kendini göstermektedir.

Medeniyetin başlangıcı Anadolu topraklarında bir döneme hakim olmuş Ana Tanrıça inanışı, dönemin insanlarının dünyayı ve kendini nasıl anlamlandırdığına yönelik bilgiler olarak yorumlanması açısından oldukça önemlidir.

 

 

 

Bu yıl 13’üncüsü düzenlenecek, Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin programı ve Altın Bamya adayları yapılan bir basın toplantısıyla açıklandı. 

filmmor_ilan_logolu

Bu yıl “Kadınların Sineması, Kadınların Direnişi, Direnişin Sineması” temasıyla düzenlenecek olan gezici festival 13 Mart’ta, İstanbul’da başlayacak. 27 Nisan’a kadar, altı ayrı şehirde sürecek olan gezici festival 13-22 Mart’ta İstanbul’da, 28-29 Mart’ta Denizli’de, 4-5 Nisan’da Muğla-Bodrum’da, 11-12 Nisan’da Diyarbakır’da, 18-19 Nisan’da Adana’da, 25-26 Nisan’da İzmir’de olacak.

5 ÜLKEDEN, 61 FİLM

13. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 13 Mart Cuma günü, saat 19:00’da Galatasaray Meydanı’ndan Pera Müzesi’ne yapılacak Festival Yürüyüşü ile başlayacak. Festivalde bu yıl 25 ülkeden, 61 filmin gösterileceği festivalde, bu yılHindistan’dan Meksika’ya çeşitli ülkelerden filmler yer alacak. Filmlerin 17’si Türkiye’den. Festivalden elde edilecek gelirse Şengal ve Kobani kamplarındaki kadınlara ve çocuklara aktarılacak.

FESTİVAL YÜRÜYÜŞLE BAŞLAYACAK

Pera Müzesi’nde Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Ödülü’nün de verileceği açılışta Arkadaşımı Merak Ediyorum filmi gösterilecek. Festival filmleri İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Rampa salonlarında gösterilecek. Filmler ‘Kadınların Sineması’, ‘Margarethe von Trotta Toplu Gösterimi’, ‘Nahid Persson Sarvestani Toplu Gösterimi’, ‘Kendine Ait Bir Cüzdan’, ‘Cins, Cinsiyet, Cinsiyetler’ ve ‘Bedenimiz Bizimdir’ adında altı ayrı bölümde seyirciyle buluşacak. Festival bu yıl önemli konukları da ağırlayacak. 1975’ten bu yana çektiği filmlerde güçlü kadın karakterler yaratan Margarethe von Trotta ile buluşma 17 Mart Salı günü İstanbul Modern’de.

VE ALTIN BAMYALAR…

Her yıl olduğu gibi bu yıl da festivalin kapanışı Altın Bamya Ödül Töreni ile son bulacak. Yedinci kez düzenlenecek törende Türkiye Sineması’nın 100’üncü Yılı dolayısıyla 100 yıla bakılacak. “100 Yılın Bamyası Ödülleri’nin bu yılki adayları erkek karakter kategorisinde Tecavüzcü Coşkun, Tarkan ve Recep İvedik, kadın karakter kategorisinde ise Kezban, Afrodit ve Mum Kokulu Kadınlar’daki tüm kadın karakterler.

Kaynak : onedio.com

Endonezya’da 19. yy’da bulunan, yüz binlerce yıl öncesinden kalma midye kabuğu üzerinde, insan eliyle yapılmış ilk sanat eseri olabileceği düşünülen izler bulundu.

en-eski-sanat-eseri en-eski-sanat-eseri-2

Bilim insanları modern insanın atasına ait en eski sanat eserinin bulunmuş olabileceğini açıkladı. Endonezya’nın Cava adasında bulunan ve 430 ila 540 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen deniz kabuğu üzerinde zik zak şeklinde şekiller tespit edildi. Araştırmacılar, deniz kabuğu üzerindeki oymanın modern insanın ataları tarafından yapılan ilk sanata işaret ediyor olabileceğini belirtti.

Hollanda’nın Leiden Üniversitesi’nden Josephine Joordens, Homo erectus tarafından yapılan M şeklindeki zik zakların ve çiziklerin ne amacı taşıdığını henüz bilmediklerini, ancak türün sandıklarından daha akıllı olabileceğini ifade etti. Joordens, “Modern insanlar olarak yok olan diğer tüm insan türlerini daha aptal sanıyoruz. Ancak böyle olduğunu düşünmüyorum… Atalarımızın yeteneklerini daha iyi anlamaya çalışmalıyız” yorumunda bulundu.

Hollanda’nın Naturalis müzesinde bulunan, 1890’larda Endonezya’dan çıkarılmış 166 deniz kabuğu üzerinde yapılan incelemeler, kabukların yüzeylerinin keskin hale getirilerek kesme veya kazımak için kullanılmış olabileceklerini gösterdi. Üzerinde çizikler bulunan kabuğun ise bir köpekbalığı dişiyle işlendiği düşünülüyor. Yüz binlerce yıl önce koyu bir yüzeye sahip olan kabuğun üzerinde, çiziklerin beyaz izler bıraktığı tahmin ediliyor.

Merak ile gelen bulgu

Homo erectus’un taş aletleri kullanmakta yetenekli oldukları bilinmesine rağmen, Endonezya’da geçmişte yapılan araştırmalar az sayıda antik taş eşya ortaya çıkarmıştı. Joordens, deniz kabuğu üzerindeki çiziklerin önemli el becerisi gerektirdiğini belirterek Homo erectus’un taş dışında kabukları da kullanabildiğini anladıklarını söyledi.

Homo erectus türünü keşfeden Hollandalı araştırmacı Eugene Dubois, 19. yy’da maymundan insana geçiş yaptığına inandığı bir türe ait deliller bulmak için koloni halindeki Endonezya’ya gitmişti. 1891 yılında ‘Cava Adamı’ adını verdiği ve 1,9 milyon ile 100 bin yıl önce yaşamış insan türünü keşfetti. En son araştırmada kullanılan kabuklar da, kendi elleriyle toplandı.

Köpekbalığı dişi gibi sivri nesnelerle kabukların birçoğunda delik açtıkları belirlenen Homo erectus’un, yumuşakçalardan beslenmek için kolay bir yola başvurduğu anlaşıldı. Homo erectus, beslenmek için kullandığı deniz kabuklularını daha sonra eşya olarak da kullanıyordu. Birçok kabuğun kesici bir alet kullanılmak için işlendiğine dikkat çeken Joordens, ilk sanat eseri olabileceği düşünülen kabuğun ise ne anlam taşıdığını anlamanın çok güç olduğunu belirtti.

Joordens, Cava’daki kazı alanı Trinil’de bulunan kabuğun sırrını çözmek için, “O günlerde Homo erectus’un aklından ne geçtiğini anlamamız gerekiyor” ifadesini kullandı. Bilim insanları, Endonezya’daki yaşama şekilleri araştırılarak Homo erectus hakkında daha birçok bilgiye ulaşabileceklerini belirtti.

Kaynak: Livescience ve Al Jazeera

Yine sizler için araştırma yaparken daha önce paylaştığımız makalelerden adını tanıyacağınıza düşündüğümüz Ulus BAKER yazısına denk gelince yayınlamak istedim. İyi okumalar:  *Bu yazı 1999 yılı sonlarında Ulus Baker’le Yurttaş Kane filmi üzerine elektronik iletiyle yapılan tartışmalardan oluşturuldu. (Ege Berensell)

yurttaş-kane-afiş

 

1. İktidar ile “tutku” arasındaki bağın önemsizleşmesi Max Weber gibi birisini “rasyonelleşmenin”, iktidarın kimliksizleşmesinin modernlik sürecinin bir özelliği olduğunu varsaymaya götürmüştü. Michel Foucault da, aynı düşünceyi devam ettirerek “iktidarın deli ettiği” türün-den bir varsayımın “disiplin toplumlarının” ve “iktidar teknolojilerinin” yaygınlaştığı modern yaşamda artık tutulamaz olduğu fikrine varıyordu. Böylece kurumlar ve dayandıkları teknolojiler –fabrika, hastane, tımarhane, hapishane, kışla gibi yerlerde yoğunlaştıkları ölçüde—Michel Crozier’nin yerinde bir deyişiyle “artık insanların arzularına boyun eğmeyi bırakarak kurumların emrettiklerini yerine getirmeye başladığımız” iktidar çatılarına çoktandır dönüşmüş görünüyorlar.

Foucault böylece açıklamalarını asla “deli” falan olmayan, tam aksine aklın ve bilginin bütün olanaklarından faydalanan bilgi-iktidar mekanizmalarının varlığına bağlamakta gecikmeyecektir. Belki de Foucault’nun, “iktidar” ile “tutkular” arasındaki bağın çoktan çözülmüş olduğunu varsayması kendine ait özel nedenlere bağlıdır: özellikle deliliğin ve tutkusal insanın “söndürülen sesini”, işitilmeyeni bulgulamak uğruna yaptığı yoğun araştırma böyle bir varsayımı zorunlu kılıyordu onun için. İktidarın “arzulanır” bir şey olduğu doğrultusundaki günlük, olağan düşünce kuşkusuz bir Yurttaş Kane modelini gözler önüne getirecektir. Belki de Foucault ile birlikte Welles’den daha da öteye geçerek tutkuyu zaten “arzunun iktidarı” olarak yeniden tanımlamamız gerekir. Oysa modern kapitalizm arzuları da denetlemekte, yönlendirmekte daha az iktidar sahibi değildir –tüketim toplumu ideolojilerinin, iletişim kolaylıklarının ve günlük yaşamı kontrol eden “arzu rejimlerinin” ışığında da düşünmek zorundayız. Yurttaş Kane, evet, iktidar “sahibi” olabilmiştir… Ama tutkuları onun üzerinde muazzam, kaçamayacağı bir egemenlik kurdukları ölçüde… Ama biraz daha ilerlemek ve Yurttaş Kane’in tutkularının da (psikanalitik terimlerin baskısından biraz uzakta durursak) modern, endüstriyel kapitalizmin gereklerince nasıl kurgulandıklarını tahlil etmeye girişebiliriz. Böylece birey üzerinde “yoksulluğun iktidarından”, “atomlaşmış bireyliğin iktidarından”, “arzulanır şeylerin aristokratik iktidarından” bahsedebiliriz. Psikanalitik çözümlemelerin genellikle pek değerli kıldığı şu “Rosebud” sembolünün önemini yadsımıyoruz. Ancak onun da ne ise o olarak, yani Orson Welles’in dehası sayesinde bahsettiğimiz üç dereceli iktidarlar sisteminin kristalleşmiş bir metaforu olduğunu söyleyerek tanımlanması mümkündür. Yurttaş Kane tutkuludur ve film boyunca Spinoza’nın “tutkular fenomenolojisinin” programını aynen takip eder: Her şey bir “sevilme talebi”yle başlar. Bu talep, ikinci safhada bir tutkuya dönüşür. Oysa Spinoza’ya göre yalnızca tutkularımıza bağlı olarak yaşamayı sürdürdüğümüz sürece sevdiklerimizin, bağlandıklarımızın da bizi sevmesini isteriz. Bu aynı zamanda bir dışlayıcılığı da içinde taşımaktadır: yalnızca sevdiklerimize bağlanmamız, başkaları karşısında kayıtsız olmamız, dolayısıyla onları “keyiflerine göre yaşamaya” geri göndermemiz sonucuna varacaktır. “İktidarın deli ettiği” söylenir –Foucault’nun bu varsayıma nasıl karşı çıktığını, iktidar teknolojilerinin modern aklın tezgâhıyla nasıl içiçe geçtiklerini betimlediğini bu noktada hatırlamak gerekir. Spinoza için “salt tutkulara bağlı olarak yaşamak” bir nevi delilik hali olduğuna göre, bu durumun iktidardaki öznellik için nasıl cereyan edeceğini iyice incelemek gerekiyor. Salt tutkularıyla yaşayan biri, son tahlilde, yalnızca tek bir kişiye bağlanacak, aradığı iyiliğin yalnızca onda bulunduğunu düşünecektir. Sadece tek bir kişiye bağlanmak, ötekileri “dışlamaktır”. Buna karşın, akla uygun yaşayan birisi, yalnızca tek bir kişide yoğunlaşmayı bırakacak ve herhangi birinin dostluğuna açık olacaktır. Buna Spinoza’nın honestas, onur ilkesi adını verebiliriz. Böylece onursuzluğun tanımı da ortaya çıkar: herhangi birinin dostluğuna elvermeyen kimselere onursuz derler. Böylece akla uygun yaşamak demek, kendine benzeyen herkese mümkün olduğu kadar yoğun ve fazla sayıda bağlarla bağlanmak, sosyal varlık olmak anlamına gelmektedir.

yurttaş kane

 

2. Gilles Deleuze Yurttaş Kane’le birlikte artık yeni sinemanın iki yönünün belirginleştiğini söyleyecekti: Birincisi, duyusal-hareket bağının (eylem-imaj), ve daha derinlerde, insanla dünya arasındaki bağın kopuşu. İkinci yön figürlerden, metaforlardan olduğu gibi metonimilerden vazgeçiş ve daha derini, sinemanın sinyal verme malzemesi olan iç monoloğun yerinden edilmesidir. Böylelikle, Renoir ile Welles’in kurdukları haliyle alan derinliği hakkında onun sinemaya artık “figüratif”, metaforik, hatta metonimik bile olmayan, ama daha beklentili, daha sıkıştırıcı, belli bir şekilde teorematik bir yeni yol açılmış oluyordu. Alexander Astruc’ün söylediği gibi: alan derinliğinin fiziksel olarak bir kar-kovma aleti etkisi vardır, kişileri enine boyuna değil kameranın alanına ya da sahnenin arka planına sokar, çıkarır; ama zihinsel bir teorem etkisi de vardır, filmin gidişatını artık imajların birbirine bağlanmasından çok bir teorem haline getirir, düşünceyi imaja içkinleştirir. Bizzat Astruc Welles’in dersini devralmıştır: kamera-kalem montajın metafor ve metonimisinin elinden kurtulur, aygıtın hareketleriyle, dalışlarla, karşı-dalışlarla, arkadan çekimlerle yazar bir inşaatı gerçekleştirir. Metafora yer yoktur artık, hatta artık metonimi de yoktur, çünkü imajın içindeki düşünce ilişkilerine özgü zorunluluk imajlararası ilişkilerin yanyanalığının (açı/karşı-açı) yerini almıştır. Sinemanın bu sayede artık imajla ilişkili olmayan (imajı metrik ve armonik ilişkilere tabi tutan eski sinemadaki gibi) ama imajın düşüncesine, imajın içindeki düşünceye yönelen gerçek anlamda bir matematik kesinliğe kavuşması mümkün müdür diye soracaktır Deleuze. Welles’in alan derinliği engellere ya da gizli saklı şeylere bağlı olarak değil, bize varlıkları ve nesneleri kendi opaklıklarının işlevi olarak görünür kılan bir ışığa bağlı olarak konumlanır. Tıpkı tanıklığın bakışın yerini alması gibi, “lux” “lumen”in yerini alır. Welles’in alan derinliği, düşüncenin görmeyle, ya da ışık kaynağıyla, düşünceyi sürekli olarak bizzat kendisinin, bilmenin, eylemin dışına atan yeni bir ilişkisini ifade eder. Alan derinliğiyle ilgili bir metninde Daney şunları yazıyordu: “Bu sahnelemenin sorduğu şey artık ‘arkada ne var acaba’ sorusu değildir. Daha çok, ‘her nasılsa, üstelik tek bir planda olup biten gördüğüme bakışıma katlanabilir miyim’ sorusudur.” Ne yaparsam yapayım görüyor olmam, işte bu, hoş görülemez olanın formülüdür.

citizen-kane

 

3. Welles’in Yurttaş Kane’de icat ettiği yeni bir sinematografik görme biçimi var: plan –sekans yani bir aksiyonun kurguyla bölünmeden tek bir plana zerk edilmesi. “Plan bilinçtir” diyecekti Gilles Deleuze, çünkü plan saf bir hareket-imajdır. Yeni bir plan biçimi icat etmek, sözgelişi yakın plandan plan-sekansa sıçramak, Hegel’in bilinç figürlerinden bahsettiği anlamda, yeni bir sinema bilinci de yaratmak demektir. Plan-sekansın yaratımında her ne kadar Yurttaş Kane’in görüntüsünü yapan Gregg Toland’ın bunda katkısını göz ardı etmesek de, Welles’in bir tiyatro adamı olarak mizanseni nasıl oyuncu merkezli yaparım sorusunun peşine düştüğü kesindir. Andre Bazin oyuncuyu dekorun içine yerleştiren, merkezine mıhlayan, kurguyu bir akılcılık (ifade özgürlüğü) veya bir dil yetisi olarak gören geleneksel anlatıların tersine imajın bir tür sakatlanması olarak adlandıran bir yöntemden filizlendiğini hayal etmenin zor olmadığını söylemişti. Welles’e göre oyunculuk sık sık montajla, dekorla ve öbür karakterle bağlantısını yitirdiğinde anlamını kaybeder. Yakın çekimde vurgulanması, altı çizilmesi gereken, bir nesneden bir jestten burada artık vazgeçilmiştir. Bu sinema retoriği hata diyebileceğimiz bir eksiltili anlatım değildir. Welles’in filmi seyircinin menzili dışında iş görüyor gibidir. Seyirciyle film arasında gecikmiş bir mesafe ve uzaklık inşa edilir, bu mesafe ulaşılmazlık halesiyle örülür. Bazin şunu söyleyecekti, Hitchcock’un Arka Penceresi daha ortalıklarda yokken: “Seyirci Yurttaş Kane’i izlerken çaresizlikle iskemleye mahkûm edilmiş bir adamın tanıklığıyla aynı durumdadır.”

yurttas-kane-filminin-senaryosu

 

4. Welles Yurttaş Kane’de sinemaya dramatik bir unsur olarak tavanı ilk sokan kişidir. Anlatının, çoklu bakışla, bakışları çoğaltarak beş kişinin anlatımıyla kurulması Kane’de insan bakış açısına en uygun olan merceğin, geniş açının kullanılması formülüne zorlamıştır. İç çekimlerde geniş açı kullanımı bir başka yeniliktir: geniş açı görüş alanını enlemesine ve boylamasına genleştirir. Böylelikle tavan imajın bir parçası haline gelir. Sinemada tavan (günümüz sinemasında bile) özellikle bir nesneyi göstermek, işaret etmek dışında kullanılmaz. Tavanın imajlaşması, geleneksel aydınlatma metotlarına da bir saldırıdır. Yurttaş Kane’de aydınlatma başlı başına yeni bir tekniği ortaya çıkartır. Geniş açı perspektifi bozar, alan derinliği daha belirgin hale gelir, nesneler uzam içinde biçim bozumuna uğrar. Alan derinliğini dar açı takip ettiğinde imaj sanki bölünebilirmiş gibi bir etki bırakır. İmajda yaşanan bu fiziki çatışma anlatının içindeki çatışmaların sanki bir alegorisidir. İmajın içinde işaretlenen, gösterilen yönler değil, her yöne bir hareket mevcuttur. El Greco resimleri gibi diyecekti buna Bazin: her yöne bu dikey bükülmeler sinema sanatında ilk kez beliriyordur. Borges, Yurttaş Kane’in haber filmi, belgesel, biyografik anlatım gibi farklı hikâye etme tarzları ve kronolojik, doğrusal olmayan, çoğul bakış açılarıyla örülen anlatı yapısını bir labirentle imgeleştirmişti: tavan işte bu labirent hapisliğinin üst uzamına boydan boya kapatacaktır. Bazin bunu bakış açılarının cehennemi diye adlandırmıştı: “Kamera bir bakışıyla seyirci yeryüzünden uçurup kaçırabilecekken, tavanların seyirciyi imajın dekorun içine hapsetmesi bu lanetin ölümcüllüğünü tamamlıyor. Kamera aracılığıyla Kane’nin çöküşünün farkına varabiliyoruz, aynı anda gücünü hissediyoruz. Kane’in güç istenci bizi eziyor ama o da dekorun, tavanların içinde eziliyor.”

citizen-kane-wallpape

 

5. Bazin’in Yurttaş Kane’de Alan Derinliği üzerine yazdıkları İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasının yaratıcılarını etkileyecek ve Yeni Gerçekçi sinemanın doğumuna yol açacaktı. Sonradan Fransız sinema eleştirisi çevrelerinin yıllarca tartışacakları, tespitlerini orada yapacaktı: İki tür sinemacı vardı Bazin’e göre gerçekliğe inanalar, görüntüye inananlar. “Gerçeklik hissinin artırılması” diyordu Bazin Alan Derinliği için. Bu gerçekçilik hissini artıran öğelerden biri de plan-sekansta doğal olarak ortaya çıkan bir doğal konuşma edimidir: Yurttaş Kane’de konuşmalar, sözler birbirine karışır, birbiri üstüne biner, cümleler yarım kalır, sözcükler unutulur. Alan Derinliği izleyici ve görüntü arasındaki ilişkileri yeniden tanzim etmiyordu yalnızca, çekim sayı ve uzunluklarını, montaj anlayışını yeniden belirliyor, iç-kurgu denilen kavramı yaratıyordu. Kadraj önündeki ve arkasındaki nesneler eş netlikte birbirleriyle daha yakınsak bir bağla bağlanıyorlar, yönetmen böylelikle imajın içindeki her hangi bir nesneyi yakın çekimle vurgulamak yerine nesnelere kurulacak ilişkileri izleyiciye bırakıyordu. İmajın öne çıkarılması, büyültülmesi gibi hiyerarşik bağlamlar ortadan kalkıyordu. Bu yeni imaj pedagojisi mesela feminist kuramcıların, özellikle Laura Mulvey’in altını çizip önemsediği filmdeki kadınların konumlarında da kendini hissettirir: Filmi anti-Hollywood yapan bir başka öğe de kadın starlarla oluşturulan o cazibe etkisinin filmde görülmeyişidir. Özellikle Welles’in-Kane’nin filmdeki devasa varlığı öyle bir çekim alanı oluşturur ki cinsel röntgenciliğe çok az yer bırakır. Alan derinliği içine gömülmüş kadın bedeni de erotik saplantı nesnesi olarak ortadan kaldırılınca seyirciyle imaj arasında farklı bir ilişki kurulur. Böylelikle seyirci imajın tahakkümünden bir nevi özgürleşir. İmajın anlamı kısmi olarak seyircinin dikkatinden ve iradesinden türeyecektir artık. Klasik montajda diyordu Bazin, “bir eylemin özgürlüğümüzü tam anlamıyla uyuşturan bir şekilde bildirilmesiyle kontrol edildiği zorunlu bir çözümleme vardır.”

Değinilen Kitaplar:
André Bazin, Orson Welles, Okuyan Us Yayın, 2005, 222 s.
Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Om Yayınevi, 2000, 110 s.
Orson Welles, Yurttaş Kane, Bilgi Yayınları, 1995, 191 s.

Kaynak : narteks.net

Ortalama yüz deliye bir akıllının düştüğü ülkemizde bizi gülümseten bir yazı okuyalım…

kavga

Ailenizden veya yakın çevrenizden birinin aklının başında olması daima zor bir durumdur, ama doğru adımları atarak bu duruma başa çıkabilirsiniz.

Burada en önemli nokta kendinizi veya toplumu suçlamamaktır: Yakınınızın aklının başında olması hiçbir şekilde sizin suçunuz değildir. Zira yakın çevre ( ve toplumun geneli) bireyi delirtmek için elinden gelen her şeyi yapar. Buna rağmen akıl sağlığını koruyan kişinin sorunu büyük bir ölçüde psikolojiktir veya stres kaynaklıdır. Bununla birlikte, şayet doğru şekilde müdahale edilmezse, aklı başındalık zamanla ilerleyip geri dönülmesi zor bir noktaya gelebilir. işte kliniğimizin sizin için derlediği öneriler:

aklı başında

  • Aklı başında bireyin en önemli çıkmazı sorunlarla yüzleşme eğilimidir. Onun kafasını dağıtmaya, dikkatini zihnindeki sorundan başka yere çekmeye çalışın. Bunun için kafanıza bir huni geçirip karşısında tef çalmanız gerekse bile hiç çekinmeyin.
  • Aklını yitiriş bir birey sorunlarla nasıl başa çıkacağını bilir: Kendini alışverişe, tüketime, yemeye ve içmeye verir, olayı görmezden gelir veya hiç olmamış gibi davranır. Aklı başında olan birey ise kişisel veya toplumsal bir sorunla karşılaştığında, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinden bihaber olduğu için gereksiz yere tepki verir, sonuçta hem kendini mutsuz eder, hem de toplumun huzurunu kaçırır.
  • Gerçekçi beklentilere sahip olun. Aklı başındalık tedavi edilebilir olsa da hemen düzelebilecek bir sorun değildir. Mucize beklemektense kaydettiği küçük ilerlemeleri teşvik edin.
  • Onu aranıza alın. Sizinle daha çok vakit geçirdikçe kendi saplantılarının anlamsızlığını daha iyi görecektir.
  • Sosyalleşmenin yalnızca belli türlerini teşvik edin. Yakınınızın aklı başında olan başka bireylerle temasta bulunmasına izin vermeyin, zira bu yakınlaşma zararlı tavırların güçlenmesine neden olacaktır. Ülkemizde her aklı başında bireye karşı yüz deli bulunduğundan böyle bir teması engellemek zor değildir.
  • Aklı başında olan yakınınıza yardım ederken kendinizi de korumayı ihmal etmeyin. Aklı başındalık bulaşıcı olmakla birlikte, fikir alışverişinin bu rahatsızlığı güçlendirdiği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.
  • Bütün çabalarınıza rağmen yakınınızda bir gelişme görmezseniz ona nanik yaparak tepkinizi göstermekten çekinmeyin. Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı naniktir.

Kaynak: dunyalilar.org

Özge Duygu Gürkan – Beni siz delirttiniz! / Metis

14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, dün gece NuPera’da yapılan ödül töreniyle sona erdi.

14-f-istanbul

!f İstanbul’un 2015 ödülleri belli oldu! Bu yıl sekizincisi düzenlenen Keş!f Yarışması’nın kazananı Brezilya’dan “August Winds/Ağustos Esintisi”yle Gabriel Mascaro olurken, Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması’nın birincisi Suriye ve Fransa ortak yapımı “Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi” seçildi. Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülü ise Orhan İnce’nin yönettiği Adem Başaran’ın oldu!

if

Selen Uçer’in sunuculuğunu yaptığı gecede Keş!f Yarışması Ödülleri, Aşk & Başka Bi’ Dünya ve Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülleri sahiplerini buldu.

Keş!f Ödülü Brezilyalı yönetmenin

August Winds 3

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, en çok “İlham Veren Yönetmen”i seçtikleri Uluslararası Keş!f Yarışması’nda bu yıl ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Hollanda, Irak, İsrail,Yunanistan, Türkiye ve Ukrayna’dan toplam 9 film, 15.000 dolar para ödüllü Keş!f Ödülü için jüri karşısındaydı.

Mehmet Kurtuluş, Lila Yacoub, Matias Piñeiro, Grant Gee ve Signe Byrge Sørense’den kurulu Keş!f Jürisi, Brezilya yapımı “August Winds/Ağustos Esintisi”nin yönetmeni Gabriel Mascaro’yu “yılın ilham veren yönetmeni” seçti. Jüri adına ödül gerekçesini okuyan Lila Yacoub ve Mehmet Kurtuluş; “Keşif Ödülü’nü, derinliğinin kaynağını basitliğinde bulan bir filme veriyoruz. Dünyanın ücra bir köşesinde günlük yaşamı gösteren film, her şeyden önce, manyetik görüntüler ve punk sesler aracılığıyla nefes alma hissi yaratmayı başarıyor. Filmin, durgunluk ve değişim üzerinde bir ritm oluşturan kaşifliğinin, bizlerde yarattığı sürpriz hissi günlerdir yerini koruyor. Bir başka ilham veren yönü ince tonu olan filmin en büyük gücü ise, yaşayanlar ve ölüler arasındaki tansiyonu ve belirsizlikleri sıradışı bir başarıyla yakalayan, o kara alt akıntıyı yaratmış olması. Bu yıl Keş!f Ödülü, Gabriel Mascaro’nun Ağustos Esintisi filmine gidiyor” dedi.

SİYAD’ın seçimi Ghobadi’den yana oldu

Aslı Daldal, Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen’den oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisinin seçimi ise Irak Kürdistanı yapımı “Mardan”ın yönetmeni Batin Ghobadi’den yana oldu.

SİYAD jürisi adına gerekçeyi okuyan Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen şunları söyledi: “SİYAD jürisi olarak, bir yandan Kürdistan’ın coşku uyandıran coğrafyası ile epik bir kurgusal evren yaratıp, diğer yandan geçmişin travmalarıyla şekillenen trajik bir yerel hikâye ile Kürt halkının nezdinde tüm Orta Doğu halklarının acılı tarihini sinematografik bir yaratıcılıkla anlatırken, sadece acı ve mağduriyet ifade etmek yerine bu çılgın topraklarda öncelikle kendi aidiyetine, kendi geçmişine, kendi halkının var oluşuna eleştirel ve yaratıcı bir sine-gözle bakarak içinde bulunduğumuz durumu düşünerek öznel bir özgürleşmeye seyircinin kendisini de davet eden evrensel bir sinematografik sesleniş olduğu için SİYAD Ödülü’nü Batin Ghobadi’nin “Mardan” filmine veriyoruz.”

Yılın en yaratıcı müdahalesi Suriye filmine

!f İstanbul’un geçen yıl başlattığı ve aktivist filmlerin yarıştığı 10 bin dolar değerindeki Aşk & Başka Bi’ Dünya Ödülü için ise ABD, Danimarka, Fransa, Hindistan, İrlanda, Kanada,Kolombiya, Norveç, Polonya, Rusya, Suriye ve Ukrayna’dan toplam 8 film yarıştı. Arsinée Khanjian, Marie Olesen ve Pınar Selek’ten oluşan jüri, “yılın en yaratıcı müdahalesi” olarak; Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed’in, Suriye’de yaşayan Kürt yönetmen Wiam SimavBedirxan’ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri, Suriye veFransa ortak yapımı “Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi”ni seçti.

Jüri adına gerekçeyi okuyan Arsinée Khanjian, şunları söyledi: “Festivalin yarışma için belirlediği misyonun ışığında, biz Aşk ve Başka Bi’ Dünya Yarışması jürisi olarak dünyanın acı çektiğini ve sivil halkların olumlu değişime katkı sağlama sorumluluğunu taşıdığına inanıyoruz. Bu film bizi baskı, işkence, şiddet, çaresizlik ve ölümle yüz yüze getirdi. Cüretkâr ve yüksek sesli; ancak şiirsel, samimi; ve kişisel ancak kolektif. Film, hem insanların özgürlük savaşının hem de devletlerin güç ve zorbalıklarını koruma adına kendi halklarına hizmet etmeyi ve halklarını korumayı ihmal etmelerinin zamandan bağımsız bir anlatımı. Film, biz jüri üyelerini tam anlamıyla sersemletti. Filmin oluştuğu 1001 fotoğraf ve video vahşilikleriyle, doğal olarak, bizi de can evimizden vurdu. Ama aynı zamanda bize yıkımı nasıl algıladığımızı sorgulattı ve dünyada yaşanan acıyı ve umudu nasıl aradığımızı bir kez daha hatırlattı. Görülen ve söylenen her şey ile bu film gerçek bir sinema eseri; sinemanın tüm araç ve yöntemlerini en iyi ve yaratıcı şekilde kullanıyor ve keşfediyor. Kullanılan her sözcük, ses ve görüntü bu hünerli eserin bütünlüğünü tanımlamak için önemli parçalar. Ossama Mohammed ve Wiam Simav Bedirxan’ın yönettiği Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi, sürgün edilmenin ve kuşatılmanın perişanlığını yakalanabilecek en evrensel dille anlatıyor.”

Kısa izleyicisi Adem Başaran’ı seçti

Gecede ayrıca, 1890 sponsorluğunda düzenlenen Türkiye’den Kısalar bölümü kapsamında verilen İzleyici Ödülleri’nin sahipleri de belli oldu. 18 kısanın gösterildiği bölümde en iyi kısa Orhan İnce’nin yönettiği Adem Başaran seçilirken, Nehir Tuna’nın kısası Basur ikinciliği, Muhammet Beyazdağ’ın Çirok/Hikâye adlı kısa belgeseli de üçüncülüğü aldı. 2012’de “Ali Ata Bak” adlı kısasıyla da aynı ödülü almış olan İnce, !fİstanbul’un konuğu olarak yurt dışındaki bir festivale konuk olma hakkı kazandı.

Şimdi sıra Ankara ve İzmir’de!

12-22 Şubat tarihlerinde gerçekleşen !f İstanbul bu sene de dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızlar ve ustaların son filmleri Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 42 ülkeden 115 filmin gösterildiği festivali 80 bin kişi izledi. Festival, 26 Şubat’ta Ankarave İzmir’e doğru yola çıkacak ve 1 Mart’ta sona erecek.

Kadına karşı şiddet, maalesef yine içimizi parçalayan bir olayla gündemimize oturdu. Peki kadına dair gelişmiş bu hastalıklı algının küresel bir fotoğrafını çekmek istesek nasıl bir sonuca ulaşırdık?
googleda-kadin-kelimesiyle-yapilan-aramalar-5
Cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi için çalışan Birleşmiş Milletler organizasyonu, UN Women‘ın Memac Ogilvy & Mather Dubai adlı ajanstan çıkan çarpıcı reklam kampanyası işte o küresel durumun bir göstergesi gibi. Reklam, Google‘da “kadın” kelimesiyle yapacağımız bir arama sonucu karşımıza bu kelimelerle yapılmış hangi “popüler aramalar”ın çıkabileceğini gösteriyor. Örneğin “Kadınlar … yapmamalı.” gibi bir arama yapacağınız sırada Google “Bunu mu demek istediniz?”diye sorarak “Kadınlar hak sahibi olmamalı.” veya “Kadınlar çalışmamalı.” gibi sonuçları gösteriyor.Talihsizce içinde yaşamaya çalıştığımız bu dünyada bakın insanlar arama motorunun başına geçip kadınların neleri yapıp neleri yapmayacağına dair nasıl da ahkam kesiyorlar. İşte 9 Mart 2013 tarihli Google aramalarının sonuçları:

googleda-kadin-kelimesiyle-yapilan-aramalar-2

“Women shouldn’t…” yazıp da “Kadınlar şunu şunu yapmamalı” diye arayacak biri daha aramasını bitiremeden karşısına “Kadınlar hak sahibi olmamalı./ Kadınlar oy kullanmamalı./ Kadınlar çalışmamalı.” gibi sonuçlar çıkıyor.

 

 

googleda-kadin-kelimesiyle-yapilan-aramalar-1

Google’a “Women cannot…” yazan, yani kadınların yapamayacağı şeyleri arayan birinin karşısına otomatik olarak “Kadınlar araba kullanamaz./ Kadınlar psikopos olamaz./ Kadınlara güvenilmez./ Kadınlar kilisede konuşmaz.” cevapları çıkıyor

 

googleda-kadin-kelimesiyle-yapilan-aramalar-3

Peki ya kadınlar ne yapmalı. “Women should…” yani “Kadınlar … yapmalı.” aramasını Google “Kadınlar evde oturmalı./ Kadınlar köle olmalı./ Kadınlar mutfakta olmalı.” şeklinde tamamlıyor.

 

 

 

googleda-kadin-kelimesiyle-yapilan-aramalar-4

Kadınların ne yapmalarının lazım olduğu konusunda da fikirler şöyle: “Kadınların layık oldukları yerde tutulmaları lazım../ Kadınların yerlerini bilmeleri lazım./ Kadınların kontrol edilmeleri lazım./ Kadınların disipline edilmeleri lazım.”

Kaynak :nolm.us

 

İstanbul’da bulunan en sıradışı sokak adlarını sizin için derledik. Aslında hepsinin de birer hikayesi var fakat hikayelerin doğru olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi yok.

O kadar dar: Atgeçmez Sokak Bu sokak, Balat’ta bulunur. Kesin olmamakla birlikte sokağın fazlaca dar olmasından dolayı bu adı aldığı sanılıyor.

O kadar dar: Atgeçmez Sokak
Bu sokak, Balat’ta bulunur. Kesin olmamakla birlikte sokağın fazlaca dar olmasından dolayı bu adı aldığı sanılıyor.

Kim o?: Taktaki Sokak Çukurcuma’da bu sokak “Tak Tak” olarak da bilinir. Kimilerine göre eskiden burada bir ayakkabıcı yaşıyormuş. Ayakkabıcının çıkardığı gürültü sokağa adını vermiş.

Kim o?: Taktaki Sokak
Çukurcuma’da bu sokak “Tak Tak” olarak da bilinir. Kimilerine göre eskiden burada bir ayakkabıcı yaşıyormuş. Ayakkabıcının çıkardığı gürültü sokağa adını vermiş.

Havalar ısınınca: Yaşmak Sıyıran Sokak Kasımpaşa’da bulunan bu sokak adını, sıcak havalarda bunalan kadınların burada bulunan yokuşta etraflarını önemsemeden yaşmaklarını sıyırmalarından almış.

Havalar ısınınca: Yaşmak Sıyıran Sokak
Kasımpaşa’da bulunan bu sokak adını, sıcak havalarda bunalan kadınların burada bulunan yokuşta etraflarını önemsemeden yaşmaklarını sıyırmalarından almış.

Kısaca Tomtom: Tomtom Kaptan Sokak Tomtom Kaptan Sokağı’nın girişinde bulunan Tomtom Kaptan Camisi, 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış. Yani sokak adını bu camiden almış. Burası kısaca “Tomtom” olarak da bilinir.

Kısaca Tomtom: Tomtom Kaptan Sokak
Tomtom Kaptan Sokağı’nın girişinde bulunan Tomtom Kaptan Camisi, 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılmış. Yani sokak adını bu camiden almış. Burası kısaca “Tomtom” olarak da bilinir.

Beklenti yüksek: Ahım Şahım Sokağı Şişhane’de bulunan bu sokağın vaktiyle mezarlık olan alanının mükemmel bir İstanbul ve Haliç manzarası varmış. Bu manzaradan dolayı sokağa “Ahım Şahım” dendiği tahmin ediliyor.

Beklenti yüksek: Ahım Şahım Sokağı
Şişhane’de bulunan bu sokağın vaktiyle mezarlık olan alanının mükemmel bir İstanbul ve Haliç manzarası varmış. Bu manzaradan dolayı sokağa “Ahım Şahım” dendiği tahmin ediliyor.

Biraz ürkütücü: Sahaf Mezarlığı Sokak Kasımpaşa’nın doğusundaki Piyalepaşa Mahallesi sınırları dahilindeki bu sokağın adını, vaktiyle buraya gömülen eski kitap satıcılarından aldığı söyleniyor. Bunu tahmin etmek güç olmasa da biraz ürkütücü bir isim.

Biraz ürkütücü: Sahaf Mezarlığı Sokak
Kasımpaşa’nın doğusundaki Piyalepaşa Mahallesi sınırları dahilindeki bu sokağın adını, vaktiyle buraya gömülen eski kitap satıcılarından aldığı söyleniyor. Bunu tahmin etmek güç olmasa da biraz ürkütücü bir isim.

İdaresi gitti, karantinası kaldı yâdigar: Karantina Sokak Karaköy’de bulunan sokağın ismi eskiden burayı mesken edinen Karantina İdaresi’nden geliyor.

İdaresi gitti, karantinası kaldı yâdigar: Karantina Sokak
Karaköy’de bulunan sokağın ismi eskiden burayı mesken edinen Karantina İdaresi’nden geliyor.

Aman dikkat!: Altıpatlar Sokağı Antikacıların yoğun olduğu Altıpatlar Sokağı, çevresindeki sokaklarla birlikte zamanının cephane ve mühimmat deposuymuş.

Aman dikkat!: Altıpatlar Sokağı
Antikacıların yoğun olduğu Altıpatlar Sokağı, çevresindeki sokaklarla birlikte zamanının cephane ve mühimmat deposuymuş.

İçimizdeki Othello: Otello Kamil Sokak Sokak adını bir tiyatro oyuncusundan alıyor. 1889 yılında doğan ve asıl adı Kâmil Rıza Bey olan oyuncu, zamanında oynadığı Othello rolü nedeniyle halk arasında “Otello Kâmil” olarak anılmaya başlamış.

İçimizdeki Othello: Otello Kamil Sokak
Sokak adını bir tiyatro oyuncusundan alıyor. 1889 yılında doğan ve asıl adı Kâmil Rıza Bey olan oyuncu, zamanında oynadığı Othello rolü nedeniyle halk arasında “Otello Kâmil” olarak anılmaya başlamış.

Bağırtmayın hayvanı: Merkep Bağırtan Sokağı Cihangir'de bulunan bu sokak, uzun yıllar önce ailelerin eşyalarını mekreplerle (eşşek) taşıdığı yokuşmuş. Mekrepleri yorgunluktan inleten bu sokak, adını günümüzde hala devam ettirmektedir.

Bağırtmayın hayvanı: Merkep Bağırtan Sokağı
Cihangir’de bulunan bu sokak, uzun yıllar önce ailelerin eşyalarını mekreplerle (eşşek) taşıdığı yokuşmuş. Mekrepleri yorgunluktan inleten bu sokak, adını günümüzde hala devam ettirmektedir.

Bahçelere çıkar bütün sokaklar: Bahçelere Giden 1. Yol Sokak Kadıköy Bostancı’da bulunan bu sokağın hemen paralelinde “Bahçelere Giden İkinci Yol Sokak” bulunur. Sokağın adını, o bölgede bulunan bahçelerden aldığı tahmin ediliyor.

Bahçelere çıkar bütün sokaklar: Bahçelere Giden 1. Yol Sokak
Kadıköy Bostancı’da bulunan bu sokağın hemen paralelinde “Bahçelere Giden İkinci Yol Sokak” bulunur. Sokağın adını, o bölgede bulunan bahçelerden aldığı tahmin ediliyor.

İşte diğer enteresan isimlere sahip olan İstanbul sokakları

BİRACILAR Sokağı

BİRACILAR Sokağı

Eğlence Sokağı – Arnavutköy

Eğlence Sokağı – Arnavutköy

Gece Kuşu Sokağı – Karaköy

Gece Kuşu Sokağı – Karaköy

Çatık Kaş Sokağı – Tarlabaşı

Çatık Kaş Sokağı – Tarlabaşı

Kültür Çıkmazı – Gümüşsuyu

Kültür Çıkmazı – Gümüşsuyu

Susam Sokağı – Cihangir

Susam Sokağı – Cihangir

Güzel Çalgıcı Sokağı - Fatih

Güzel Çalgıcı Sokağı – Fatih

Çoban Aldatan Sokağı - Küçükçekmece

Çoban Aldatan Sokağı – Küçükçekmece

Bayıldım Caddesi - Beşiktaş

Bayıldım Caddesi – Beşiktaş

Leblebici Şaban Sokağı - Beyoğlu

Leblebici Şaban Sokağı – Beyoğlu

Otçu Sokağı - Beyoğlu

Otçu Sokağı – Beyoğlu

İyiniyet Sokağı - Şişli

İyiniyet Sokağı – Şişli

İslambol Caddesi - Fatih

İslambol Caddesi – Fatih

Ayık Fırın Sokağı - Fatih

Ayık Fırın Sokağı – Fatih

Silahşör Caddesi - Şişli

Silahşör Caddesi – Şişli

Hanımefendi Sokağı - Şişli

Hanımefendi Sokağı – Şişli

Ebe Kızı Sokağı - Şişli

Ebe Kızı Sokağı – Şişli

Arpa Suyu Sokağı - Şişli

Arpa Suyu Sokağı – Şişli

Gülmez Hasan Sokağı

Gülmez Hasan Sokağı

Canfeda Çıkmazı - Beyoğlu

Canfeda Çıkmazı – Beyoğlu

Bağrı Yanık Sokağı - Üsküdar

Bağrı Yanık Sokağı – Üsküdar

Aşıklar Çıkmazı - Kadıköy

Aşıklar Çıkmazı – Kadıköy

Kervan Geçmez Sokağı - Şişli

Kervan Geçmez Sokağı – Şişli

Dünya Sağlık Sokağı - Beyoğlu

Dünya Sağlık Sokağı – Beyoğlu

Boğazkesen Caddesi - Beyoğlu

Boğazkesen Caddesi – Beyoğlu

Francalacı Caddesi - Beşiktaş

Francalacı Caddesi – Beşiktaş

Aslan Yatağı Sokağı - Beyoğlu

Aslan Yatağı Sokağı – Beyoğlu

Maç Sokağı - Beyoğlu

Maç Sokağı – Beyoğlu

Arzu Çıkmazı - Beşiktaş

Arzu Çıkmazı – Beşiktaş

Kart Çınar Sokağı - Beyoğlu

Kart Çınar Sokağı – Beyoğlu

Havyar Sokağı - Beyoğlu

Havyar Sokağı – Beyoğlu

Öksüzçocuk Sokağı - Beşiktaş

Öksüzçocuk Sokağı – Beşiktaş

Yenigelin Sokağı - Beşiktaş

Yenigelin Sokağı – Beşiktaş

Korsan Çıkmazı - Beyoğlu

Korsan Çıkmazı – Beyoğlu

Kaynak: Medya

William Shakespeare’in ölümsüz aşk öyküsü ‘Romeo ve Juliet’, 21 Şubat’ta İstanbul’da sahnelenecek. Gösteri için 13 tır dolusu dekor, kostüm ve teknik donanım İstanbul’a getirilecek.

William Shakespeare Romeo ve Juliet

Gösteri ve sahne sanatları örneklerinin sınırlarını zorlayan bir proje olarak gösterilen ‘Romeo ve Juliet’ Şubat ayında İstanbul’a geliyor. 45 oyuncunun rol aldığı ve büyük bir teknik ekiple İstanbul’da sahne almaya hazırlanan ‘Romeo ve Juliet’ ekibi oyuncuların yanı sıra 40 teknisyen, 6 kişilik iletişim ekibi, 15 kişilik yapım sorumlusundan oluşuyor.

Bugüne dek sayısız kez bale, film, müzikal ve opera olarak sahnelenen William Shakespeare’in ölümsüz eseri, 3 boyutlu dijital sahne tasarımıyla ve orijinal dilinde sahnelenecek. Temsil sırasında 23 sahne değişimi ve 270’ten fazla kostümün kullanıldığı oyun için 13 tır dolusu dekor, kostüm ve teknik donanım İstanbul’a getiriliyor. Yönetmenliğini Giuliano Peparini’nin üstlendiği, besteleri Gerard Presgurvic, şarkı sözleri ise Vincenzo Incenzo’e ait oyun, 1 Mart’a kadar Zorlu PSM’de izlenebilecek.

Romeo e Giulietta

Etkinlik Hakkında

Shakespeare’in 420 yıl önceki hayali,
bugünün hayal gücüyle İstanbul’da…

Sonsuz aşkın müzikle dansı
Romeo & Giulietta

Cesur bir prodüktör, çılgın bir yönetmen ve 45 eşsiz oyuncu, dansçı ve akrobat; Shakespeare’in o günlerde hayal bile edemeyeceği 3 boyutlu dijital bir sahnede bu unutulmaz hikayeye yeniden hayat veriyor.

İtalya’da 8 ay gibi kısa bir sürede 400.000 kişiyi büyüleyen Romeo e Giulietta, Ama e Cambia il Mondo 270’ten fazla benzersiz kostüm, 23 sahne değişimi ve üstün teknolojik alt yapısıyla İstanbullu sanatseverlere bugüne kadar yaşamadıkları bir deneyim yaşatmak için geliyor.

İtalya’da gelmiş geçmiş en görkemli gösteri olarak adlandırılan bu muhteşem show 21 Şubat’ta Zorlu Center PSM’de perdelerini açıyor.

Aşkla değişir dünya

Verona’nın iki soylu ailesi, Montegue ve Capuleti’lerin ölümcül nefretleri iki gencin ilk görüşte başlayan ve kaderlerini mühürleyecek olan aşkına engel olamaz. Aşıkların trajik intiharıyla ölüm aşkı ebediyete yüceltirken, düşman aileleri vicdan azabıyla tüketir.

Shakespeare’in eserinde aşk, insani bir tecrübeden tüm evreni içine alacak evrensel bir boyuta taşınıyor. Shakespeare karanlığın ve ışığın üzerinde duruyor.

Romeo e Giulietta, Ama e Cambia il Mondo’da müzik, hikayeyi yeniden yaratıyor. Her özgün yorumunda olduğu gibi klasik eserin özüne hem saygı duyuyor hem ihanet ediyor.

Çatışmaları aydınlatan, tutkuları gizleyen ışık bu özgün yorumda bize müzikle dönüyor ve kötülüğün renklerini güçle doldururken, iyiliğin çerçevesini yumuşak tonlarla çiziyor.

Müzikler ve ritim kimi zaman deliliği, kimi zaman ahlakın terk edilişini simgeliyor. Aşk resmedilirken ise bunun aksine iki aşığın tutkusunun, sonsuz bekleyişinin ve çektikleri işkencenin altını çiziyor.

Vincenzo Incenzo

Yazar William Shakespeare,
Yapımcı David Zard,
Müzik Gérard Presgurvic,
Italyanca Uyarlama Vincenzo Incenzo,
Yönetmen Giuliano Peparini

Yazar : Şengül DURUCU

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen bilgiler…

Resim yapmaya çocuk denecek yaşlarda başladı. Varlıklı bir ailenin oğluydu. 19 yaşında kendi stüdyosunu kurdu. Tabloları en başından beri çok beğenildi. Hollanda Prensi Frederik Hendrik en büyük hayranlarından ve en iyi alıcılarından biriydi. 25 yaşında çırakları da olan ünlü bir ressamdı. Gösterişten, yapmacıklıktan uzak gerçekçi üslubu öyle etkileyiciydi ve özgündü ki, taklit edilemedi. Tablolarında kullandığı “siyah”ın tonu hiçbir ressam tarafından tutturulamadı. Hatta “Rembrandt siyahı” olarak adlandırılan bu renk bugün bilgisayarla dahi tutturulamıyor.

İşte ressamların ressamı, “ışığın ve gölgenin ustası” Rembrandt’a ve üslubuna dair pek de bilinmeyen 16 bilgi…

Gerçeğin izinde bir hayat

gercegin-izinde-bir-hayat-listelist (1)

Eserlerinde yapmacıklıktan, güzellikten ve incelikten hoşlanmazdı. Bunlar onu sıkıyordu. Para kazanmak için soyluların ve burjuvaların tablolarını yapsa da, sıradan insanlar hep daha çok ilgisini çekti. Sıradan insanların günlük yaşantısını gerçekçi bir üslupla aktardı. Bu özelliği, çağının en iyi ressamları arasında yer almasını sağladı.

Gravürün babası

gravurun-babasi-listelist

14 yaşında okulu bıraktı, Leyda’lı ressam Jacob Isaacksz Van Swanenburgh’un atölyesinde ilk çizimlerini yapmaya başladı. Bir süre sonra Amsterdam’a gitti; ilk ustası gibi İtalyan resim sanatına hayran olan Pieter Lastmann’ın yanında çalıştı. 1625′te Leyda’ya döndü. Özellikle gravürle uğraştı. Gravür sanatı, gerçek değerini ve resim dünyasındaki yerini Rembrandt’a borçludur.

Fotoğraf tekniğine rehber oldu

fotograf-teknigine-rehber-oldu-listelist-2

1630’larda oldukça popülerdi; “ışığın ressamı” deniliyordu ona. Soylular ve burjuvalar resmini yapması için adeta sıraya girmişti. Tablolarındaki ışık ve gölge oyunları öyle başarılıdır ki bugün dahi üniversitelerin fotoğraf bölümlerinde “Rembrandt Aydınlatması” konu olarak işlenmektedir.

Merak edenler için Rembrandt Aydınlatması: Nokta ışık veren ışık kaynaklarıyla gerçekleştirilen bir aydınlatmadır. Konunun dikkat çekilmek istenen yerleri aydınlatılırken, diğer yerler ya yarı aydınlık ya da tamamen karanlık olarak bırakılır. Işıklı alanlardan gölgeli alanlara geçiş çok yumuşaktır. Böylece görüntü, etkileyici bir derinlik kazanır.

Tarihteki ilk reklam çalışması

tarihteki-ilk-reklam-calismasi-listelist

Ressamın 1631’de yaptığı “Nicolaes Ruts’un Portresi” eseri, dünyadaki belki de ilk reklam çalışmalarından biridir. Rembrandt, dönemin zengin kürk tüccarı Ruts’un portresini, kendi sattığı kürklerden birinin içinde resmederek ürününün reklamını da yapmıştı. Tarihteki ilk reklam çalışması olarak kabul edilen bu portre, Rembrandt’ın sanat yaşamındaki en estetik, en yumuşak resimlerinden biriydi.

İnsanları değil adeta ruhlarını resmediyordu

insanlari-degil-adeta-ruhlarini-resmediyordu-listelist1,

Rembrandt gösteriş meraklısı zengin müşterilerini yalnızca istedikleri gibi resmetmekle kalmıyor, âdeta ruhlarını okuyor ve gördüğü şeyi tüm çıplaklığıyla tuvaline yansıtıyordu. Bir papazı resmettiği “Johannes Wtenbogaert’in Portresi (1633)” adlı eserinde yaşlı adamı; donuk gözleri, melankolik ve biraz şaşkın havasıyla hiç kimse tuvaline ondan daha iyi aktaramazdı.

Sanatçıydı ve gereğini yaptı; insanları rahatsız etti

sanatciydi-ve-geregini-yapti-insanlari-rahatsiz-etti-listelist

Rembrandt’ın gerçekliğe sadakati bazı resimlerinde rahatsız edici boyutlara varıyordu. Acımasız bir psikolog gibiydi. İnsanların tüm korkularını, acılarını ve çaresizliklerini tuvaline fütursuzca yansıtıyordu. Bu, dönemin insanlarının alışageldiğinin dışında bir şeydi. Bir insan resmini güzel görünmek için yaptırırdı; böylesi çıplak gerçeklik çok rahatsız ediciydi. Ressamın istediği de buydu zaten; onları rahatsız etmek. Zaten gerçek sanatçının görevi de bu değil miydi?

Yalnızca bir ressam değil, simyacıydı

yalnizca-bir-ressam-degil-simyaciydi-listelist

O dönemde hazır boya diye bir şey yoktu. Tüm ressamlar boyasını, tıpkı bir simyacı gibi kendisi yapardı. Öd, kan, sidik, safra, çimen, toprak; akla gelebilecek her türlü doğal maddeden kalıcılığı kusursuz boyalar yapılırdı. Ressamlık kolay değildi; bilgi ve sabır gerektiriyordu. Rembrandt’ınboya üretmede özel teknikleri vardı. Boyalarını yapıp kötü kokulu keten yağının içinde bekletirdi. Gerçek bir yağlıboya ustasıydı. Çağdaşları onun boya ve çizim tekniğini asla keşfedemedi. Ondan başka hiç kimse kalın ve durağan çizgilerle, ince ve akıcı çizgileri böylesine başarılı bir şekilde harmanlayamadı.

Karısı onun yaşam kaynağıydı

karisi-onun-yasam-kaynagiydi-listelist

Ressamlığının yanı sıra aynı zamanda iyi bir işadamıydı. Ortağıyla birlikte orijinal resimler alıp satıyor, kopyalar yapıyordu. Valinin kızı olan karısı Saskie Uylenburgh sayesinde sosyeteye girmiş, daha çok sipariş almaya, dolayısıyla daha çok kazanmaya başlamıştı. Karısını çok seviyordu. Çiçeklerle betimlemeyi sevdiği karısı onun adeta yaşam kaynağıydı. Saskie öldükten sonra resimleri çok daha karamsar bir havaya büründü.

Koleksiyoner bir ressam

koleksiyoner-bir-ressam-listelist

İyi bir koleksiyonerdi. Sanat adına yaptığını söylese de, bu işten iyi gelir elde ettiği kesindi. Aldığı şeylerde sınır yoktu. Büyük ustaların tablolarından Japon miğferlerine, Endonezya mızraklarından Roma büstlerine her şeyi satın alıyordu.

Ve sanat tarihine yön veren bir tablo: “Gece Devriyesi”

ve-sanat-tarihine-yon-veren-bir-tablo-gece-devriyesi-listelist

Portreleri sadece yeni zenginlerin değil, köklü ailelerin de duvarlarını süslüyordu. Ancak lüks yaşamını sürdürmek için daha çok paraya ihtiyacı vardı. Sadece portre yapmak geçinmek için yeterli değildi. Kendisinden o dönemde popüler olmaya başlayan şekilde, “hiyerarşik düzen içerisinde” grup resimleri yapması istendi. Elbette Rembrandt bu düzeni önemsemedi ve grup resmini gerçek bir olaya, toplumsal bir drama dönüştürdü. Ve ortaya “Gece Devriyesi” tablosu çıktı. Tablo 1642 yılında yalnızca sanat camiasında değil, ticaret ve para dünyasında da olay yarattı.

İlk üç boyutlu resim de “Gece Devriyesi”

ilk-uc-boyutlu-resim-gece-devriyesi-listelist

Gece Devriyesi’nin özelliği bununla bitmedi… Rembrandt, dönemi için oldukça sıradışı ve yenilikçi bir ressamdı. Eserlerinde hareket vardı. Tablolarındaki insan figürleri, tablonun içinden çıkacak ve karşısındaki ile konuşmaya başlayacak gibi duruyordu. İşte bu derinlik “Gece Devriyesi”nin resim tarihinin ilk üç boyutlu çalışması olarak kabul görmesini sağladı.

Altın Çocuk’un düşüşü

altin-cocukun-dususu-listelist

“Gece Devriyesi” ona âdeta uğursuz geldi. Bu tablodan sonra hayatında ve sanat yaşamında olumsuz yönde önemli değişiklikler oldu. Önce karısını kaybetti. Bu ölüm onun sanat üslubuna yansıdı. Resimlerindeki görkemli çizgiler yerini tatlı bir sevecenliğe bıraktı. Ve “Hollanda’nın altın çocuğu” ilan edilmiş olan Rembrandt ilk kez, müşterisi, yaptığı portreyi beğenmediği içinparasını alamadı. Bu olay kulaktan kulağa yayıldı. Sanat tarihinin bu en kendini beğenmiş, en küstah ressamı bunu kendine yediremedi ve Hakem Heyeti’nin toplanmasını istedi. Heyet de aynı fikirdeydi.

İçe kapanış ve yeniden doğuş

ice-kapanis-ve-yeniden-dogus-listelist

Tüm bu olanlar üzerine Rembrandt daha da içine kapandı. Zengin ve güçlü insanlar yerine sıradan insanların portrelerini yapmaya başladı. Onların saflık, yoksunluk ve sevecenliğini başarılı bir şekilde tablolarına yansıttı. Bu dönem, bir kabuğuna çekilme, kendini arama ve yeniden yaratma dönemiydi.

Yeni dönem, yeni üsluplar

yeni-donem-yeni-usluplar-listelist

Özellikle Seksen Yıl Savaşı’ndan sonra beğeniler ve sanat anlayışı da değişmeye başladı. Doğallık ve sadelik gibi erdemlerin yerini yapaylık ve karmaşıklık; bir zamanların sade giyimli insanlarının yerini, görkemli şapkaları ve giysileriyle âdeta tavus kuşunu andıran bir kuşak almıştı. Kirli kahverengisi ve sarısının yanı sıra Rembrandt’ın mütevazı giysiler içindeki erkekleri ve şişman kadınları da tarihe karışıyordu.

“Kendini aşamamış bir zavallı”

kendini-asamamis-bir-zavalli-listelist

Artık kimse ondan resim istemiyordu. Sanat eleştirmenleri ünlü ressamı çılgın bir yenilikçi değil, “kendini aşamamış bir zavallı” olarak görmeye başladı. 1650’li yıllarda yaptığı resimlerde incelikten eser yoktu. Öyle ki, neredeyse bitmemiş gibiydiler. Aslında çağın akademisyenlerini ölesiye korkutan yeni bir yola girmişti. Özellikle son dönem çalışmalarında, taslakla resim arasındaki farkı yok etmeye başlamıştı.

Gerçeği, yalnızca gerçeği çizen ressam

gercegi-yalnizca-gercegi-cizen-ressam-listelist

1656 yılında iflas etti; evi, tabloları ve tüm koleksiyonları açık artırmayla satıldı. Ancak elde edilen para yine de borçlarını karşılamaya yetmedi. Bu tarihten sonra bambaşka bir Rembrandt olarak geri döndü. Yenilenen belediye binası için şans eseri, aniden ölen bir ressamın yerine yapmak üzere yeni bir sipariş aldı. Tablo Hollanda’nın kuruluşu ile ilgiliydi. Tabloyu kendisinden istenen şekilde yapabilir, buradan elde edeceği gelirle tüm maddi sorunlarını giderebilirdi. Ancak o yine yapması gerekeni yaptı ve gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Tabii bu durum Hollandalıları pek memnun etmedi; tablo geri çevrildi. Ülkenin “Altın Çocuğu” reddedilmiş, aşağılanmış ve kovulmuştu. Dev boyutlardaki tabloyu, belki yaşadığı küçük eve sığdıramayacağından, belki de sinirinden parçaladı; daha sonra bu tablonun çok az bir kısmı bulunabildi.

Kaynak :[-]

Uluslararası İstanbul Opera Festivali Başlıyor!

5. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

Her yıl Türk ve dünya operalarının seçkin yapıtlarını sanatseverlerle buluşturan Uluslararası İstanbul Opera Festivali, beşinci senesinde zengin bir program ve belleklerden silinmeyecek performanslarla sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından Denizbank’ın katkılarıyla düzenlenen festival, bu yıl 3 – 17 Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Festival kapsamında, Zorlu Center PSM’de gerçekleşecek Dmitri Hvorostovsky Gala Konseri’nin yanı sıra aralarında W.A.Mozart, G.Verdi ve cemal reşit rey gibi ünlü bestecilerin eserlerinin de bulunduğu birbirinden seçkin 6 farklı yapıtı, 4 farklı mekânda izlemek mümkün olacak.

Ülkemizde opera ve bale sanatlarını toplumun tüm kesimlerinin yararına sunmak misyonuyla faaliyetlerini sürdüren Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün, Türkiye’nin kültür sanat yaşamına destek vermek amacıyla hareket eden DenizBank’ın ana sponsorluğunda organize ettiği 5. Uluslararası İstanbul

İki hafta sürecek festival, Başrejisör Yekta Kara’nın sanat yönetmenliğinde Haziran ayı boyunca, 6 opera prodüksiyonu ve bir gala konser ile toplam 10 temsille sanatseverlerin karşısında olacak. Festival kapsamında seyirciler; Ankara, İstanbul, Samsun ve Mersin Devlet Opera ve Balesi yapımlarının yanı sıra, Salzburg Devlet Operası’nın “Beklenmedik Karşılaşma” adlı yapımını da izleyebilecekler.

Festivalin kapanışında Zorlu Center PSM’de gerçekleşecek Gala Konseri’ne, dünyaca ünlü Rus bariton Dmitri Hvorostovsky damgasını vuracak. Dmitri Hvorostovsky’e Şef Constantine Orbelian ile Soprano Ana Maria Martinez’in yanı sıra İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası eşlik edecek. Opera salonlarının vazgeçilmez sanatçısı Dmitri Hvorostovsky, dünyanın yaşayan en ünlü baritonu olarak kabul ediliyor.

Prof. Rengim Gökmen: “Opera, bir metropolün en önemli sanat olayıdır”

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Prof. Rengim Gökmen festival hakkında şunları söyledi: “Uluslararası İstanbul Opera Festivali, İstanbul kentinin dünya klasmanında farklı bir konumda olmasını sağlamıştır. Opera ve bale sanatları büyük metropollerin en önemli sanatsal etkinlikleridir. Bu yılki festivalimiz; Attila, Fatih Sultan Mehmet, Saraydan Kız Kaçırma gibi Türk, doğu ve tarihi temaların işlendiği eserlerin yer aldığı bir festival olma özelliğini taşıyacak. Festivalimizin alamet-i farikası olan Saraydan Kız Kaçırma Operası, Yıldız Sarayı ve Topkapı Sarayı’ndan sonra ilk kez arkeoloji Müzeleri Bahçesi’nde sanatseverle buluşacak.”

Hakan Ateş: “Festival sayesinde opera toplumun geniş kesimlerine kadar yaygınlaştı ”

DenizBank Genel Müdürü Hakan Ateş ise Uluslararası İstanbul Opera Festivali’ne başlangıcından bugüne kadar verdikleri destekten memnuniyet duyduklarını ifade etti. Ateş, “Ortaya konulan yapıt ve organizasyonlarla global arenada ses getiren Uluslararası İstanbul Opera Festivali’ne desteğimiz, kurulduğumuz gün benimsediğimiz ‘Sanata Evet’ anlayışımızın doğal bir yansımasıdır. Bundan beş yıl önce Devlet Opera ve Balesi ile güçlerimizi birleştirdiğimizde, opera sanatının toplumun geniş kesimlerince benimsenmesine katkı sunmak gibi bir hedefimiz vardı. Bugün geldiğimiz noktada, ülkemizin kültür-sanat yaşantısına bu yönde bir fayda sunabilmiş olmaktan mutluluk duyuyoruz. Zira sosyal sorumluluk vizyonumuz çerçevesinde, toplum yaşantısında olumlu yönde fark yaratabildiğimiz ölçüde attığımız adımların anlam kazandığına inanıyoruz. Dokuz yıldır sürdürdüğümüz İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sponsorluğumuz, Uluslararası Bodrum Bale Festivali’ne olan katkımız ve iştirakimiz Deniz Kültür aracılığıyla yürüttüğümüz onlarca farklı projeyle Türkiye’de ‘Sanata Evet’ demeye devam edeceğiz” dedi.

Yekta Kara: “Ülkede ve dünyada ‘Her Zaman Opera’…”

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Başrejisörü ve Festival’in Sanat Yönetmeni Yekta Kara da; “Opera tüm dünyada kendini yeniliyor. Popüler kültürün egemenliğini kıracak, gençlerin de beğenisini kazanacak çağdaş, atılımcı yapımlar üretiliyor dört bir yanda. Uluslararası İstanbul Opera Festivali kapsamında, işte bu çalışmaları öne çıkarmak, Türkleri konu alan operalara geniş yer vermek, her açıdan nitelikli, daha önce İstanbul’da sahnelenmemiş ilgi çekici örnekleri sergilemek istiyoruz. Bu yenilenme ve değişim sürecinde en büyük güvencemiz, gençler elbet; yorumcusuyla, seyircisiyle gençler. Bizim gibi genç nüfus oranı yüksek bir ülkede gençliğin simgelediği yoğun enerjinin sanata, operaya yansıması çok doğal. Ülkemizde gençlerin gelecekte bu sanatı çok daha ileri taşıyacağı inancıyla ‘Her Zaman Opera’ diyoruz” diye konuştu.

2014’e damgasını vuracak sanat olayı: Dünyanın yaşayan en ünlü baritonu Dmitri Hvorostovsky Türkiye’de!

Festivalin kapanış tarihi olan 17 Haziran Salı gecesi gerçekleşecek Gala Konseri’nde opera salonlarının vazgeçilmez efsane sanatçısı Dmitri Hvorostovsky İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Diskografisinde resitallerden operalara kadar çok çeşitli eser bulunan Dmitri Hvorostovsky, klasik eserler kadar popüler halk şarkılarını da kendi tarzında seslendiriyor. Klasik müzik ve opera temalı altı adet TV filmi ve dizisinde de rol almış olan ünlü bariton, Gala Konseri’nde, soprano Ana Maria Martinez ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası eşliğinde dinleyenlere büyülü anlar yaşatacak. Zorlu Center PSM gerçekleşecek konser yine ünlü bir isim olan Şef Constantine Orbelian tarafından yönetilecek.

Festivalin biletleri MyBilet tarafından satılıyor. Bilet fiyatları ise 20 TL – 150 TL arasında değişiyor.